Öncelikle söylemeliyim ki, Ramazan Müslümanıydım(1). Ramazanlar ve doğal olarak Bayramlar dışında dinimin gereklilikleriyle pek ilgim yoktu, desem yeri. Annem emir, rica, ısrar ve direktifleriyle(2) cumaları, kandilleri de usulüne uygun olarak yerine getiriyor, alışkanlığım olmamasına rağmen, her ihtimale karşı perşembeyi cumaya bağlayan arkadaş toplantıları, düğün, dernek, kokteyl vb. toplantılardan sakınıyordum.

Sebep? Dini görevlerim için analı-babalı, çift taraflı her şeyin serbest olduğu bir bilinmeyen türde müsabakayı gerçekleştirmemiz mecburiyeti olsa gerekti. İkiye karşı bir mücadeleyi bırak, karşındakiler el kaldıramayacağın doğmana, dünyaya gelmene sebep olanlardı. Üstelik sebebini bilemediğim bir suçlulukla…

Çünkü kardeşim yoktu.

Gururla mı, yoksa utanarak mı söylemem gerek, el bebek, gül bebek(1), şımarık, saklamamam gerekli ki; egoist, naz yapmasını bilir(3), kaprisli, bir çocuktum, ta başlangıcım, bebekliğimden bu yaşlara kadar.

Örneğin; ortağım varmış gibi emerken iki memesini de avuçlarmışım annemin. Mama serüvenim başladıktan sonra bile bir süre gözlerimi ayıramamışım annemin memelerinden.

Oysa kuraldı; önce doğal(4), sonra karışık(4) ve en sonra yapay beslenme(4).

Ve ben; ilk iki devreden de kısa zaman içinde sınıf atlamış ve aile bireyi olarak sofraya oturur olmuştum. Ancak başköşeye değil, orası babamındı ve annemin her zaman yaptığı, tıka-basa doymuş(3) olsam da, her ne varsa yaşadığım öğünde, ek olarak;

“Şuncağızı da yiyiver, bir tanem, canım, aslanım, kaplanım, ciğerim…” tezahüratı ve bağlı olarak duygu sömürüsü(1) idi bilinen ya da bilinecek olan.

Haşarı, yaramaz, dediğim dedikçi(1), her türlü muzırlığa(2) açık bir çocuktum, inkâr etmemin mümkün olmadığı içinden çıktığım köyümde.

Köye herhangi bir şekilde araba ya da taksi gelirse, şoförüne bir-iki kilometre ötedeki anayolun başladığı yere kadar gece-gündüz düşünmeksizin, beni götürmesi için yalvarırdım.

Ve eve merak etmesi gerekenlerin, hiç de merak etmedikleri bir zamanda geri dönerdim.

Öyle kol saati veya herhangi bir zaman belirleyici aracım yoktu. Dikerdim elimdeki sopayı bir yerlere, eğer gölgesi sopanın iki misli ise lâmı-cimi yok(1) bu, eve dönüş vaktimin gelişinin işaretiydi. Hava bulutlu, hüzünlü, suratı da asık ise sudan çıkmış sıçana dönmemem(3) için tedbirli olmamın gerekliliğini anlardım.

İtiraf etmeliyim ki, sesimin güzelliğini(!) inkâr ediyor görünsem de Âşık Veysel olurdum çok zaman; “Uzun, ince bir yoldayım(5)!” şeklinde. Bazen de ilgisi yok gibi görünse de, sanatkârı beni affetsin dilekleriyle azıcık da değiştirerek; “Yol göründü, ben de eve giderim! (6) derdim. Herhalde “gurbet ele” şeklinde şaklabanlığım olmazdı.

Sesimin güzelliği dedim; keşke güzel olsaydı, gerçekten. Sanki karbonatlı su içmişim de midem şişmiş, gaz çıkarma telâşında yahut da açgözlülüğü ile ısırgan otu yemiş sığır sesine benzerdi sesim.

Kuzguna yavrusu Anka görünür(7) örneği, dünyanın en güzel, en nurlu, en iyi insanı annem; “Sular, seller gibi şakıyorsun(3)!” dese de, bırakayım intihar formatındaki(1) diğer hayvancıkları, serçeler bile mustaripti(2) sesimden.

Hemen aç parantez olarak söylemem gerekli ki, Ramazanda, teravihlerde “Allahümme…” diye başladığım birkaç seferden sonra hoca; “Sen içinden okuyarak, cemaate şaşkınlık vermeksizin, yanlışlık yapmalarına sebep olmaksızın onlara katılsan fena olmayacak!” diyerekten takdir etmişti(!) beni.

Doğrusu, hak etmişsem, hak ettiğimi uygulamalıydım, içimden gücenik gibi görünsem de.

Yine “Doğrusu” diye başlamam gerek ki; daha çocuk yaşlarımdan bu yaşlara gelinceye kadar, namaz kılan insanların yanındakiler duymayacak kadar sesli okumaları gerekliliğini, gidebildiğim her namazda hacı, hoca, sofu, softaların(2) gösterişlerine karşın içimden okumayı çok iyi öğrenmiştim, özellikle vitir ve cenaze namazlarında. 

Evet, muzır bir çocuktum, arkadaşlarımın da benden pek farkları yoktu; “Soy soya, bulgur suya çeker” örneği hepimiz birbirine çekmiş benzerler idik, desem hiç de sakıncası olmayan bir söz dizisi olurdu bu.

Ha! Böyle kendi kendime neden söylendiğime gelince; sözlerini pek hatırlayamadığım bir oyunun kurgusu aklımda yer ettiğinden…

Okulun beden eğitimi salonunda minderde, salon kapalı ya da tatildeysek bulduğumuz bir inşaatın kum birikiminde, en az üç kişiyle oyun oynardık. Gönüllü ebe arkadaşımızın birimiz kollarından, diğeri ayaklarından tutar, sallar ve söz bittiğinde savurur atardık kuma.

“At kuma!” oyunu. Bir yerleri kırılmış, çıkmış, incinmiş, yaralanmış, berelenmiş umurumuzda olmazdı. Sonra tekrar satırbaşı yapacağım bir konu bu.

Bunun yanında ikide bir kesilen faili meçhul(!) su kesintileri ve su kıtlığında banyo yapamamamızın, öncelikle ve özellikle annelerimizden yiyeceğimiz, yediğimiz fırça, azar, sitem yüklü sözlerin de indimizde önemi olmazdı.

Tek şanssızlık(!); sular gelinceye kadar sokakta kalmak, oynamaktı ki; bu da canımıza minnetti(1), saklanmam gereksiz!

Yeri gelmişken söylemeyi gerekli görüyorum; erkek egemen, ataerkil(2) yaşamın olduğu ülkemde, benim de, arkadaşlarımın da annelerimiz dört duvar arasına hapsedilmiş, kocalarının ellerine bakan, doğru-dürüst harçlıkları bile olmayan ev kadınlarıydı. Kocaları bırakmışsa, bırakılan para kadar pazardan alışveriş yapma serbestliklerinden bahsetmeli miydim, diye düşünmedim değil!

Aslında buna “serbestlik” demek de mümkün değil, “kısıtlılık” kelimesi daha uygun, “Cuk!” diye yerine oturan(3) bir söz olurdu! Meselâ babam patlıcanı sevmezdi. Oysa ne biz, ne de kimseler anlatamamıştı babama…

Patlıcan dünyanın en şahane, en harika, en vazgeçilmez nimetlerinden biri. Reçelinden-turşusuna, tatlısından-tuzlusuna, kızartmasından-salatasına kebabından-yemeğine, karnıyarık, imambayıldı…

Sayamadıklarım istisnalar içinde…

Bilmek için arif olmaya gerek yok, doğal olarak.

Patlıcan için bu kadar tezahürat ve reklâm yeterli sanırım (Babamın kulağına da gitmesin isterim). Bu konuda bir kısım ağır sözler de var, ama hafifinden de olsa “Keçi saman yemesini ne bilir?” veya “Eşek hoşaftan (aslı; hoş lâftan) ne anlar!” demeyi de istemem!

Nerede kalmıştım; “At kuma!” faslı, benim için hayati önemi var çünkü?

Bir oyun sırasında ebe bendim ve arkadaşlarım beni tam olarak tutamamışlardı, el ve ayaklarımdan ve “Salla! Salla! At kuma!” melodisi “Salla! Salla! Vur duvara!” şeklinde gerçekleşmişti. Önce doktor(!) kocakarıların(1), sonra gerçek hastane doktorlarının tedavisi ile bir bacağım kısalmış(!), bu askere alınmamam için de sakınca olarak görülmüştü, ilerleyen tarihlerde.

Pişmandım. O günden sonra bir kere bile; “Salla!” kelimesini kullanmadığım gibi, sadece mahalleye değil, tüm şehre küsmüştüm. Büyümek, okumak, adam olmak umurumda bile değildi…

Ta ki ilerleyen günlerden birinde babamın desteklerinin beni okumaya yönlendirdiği, benim de meyillenmek için hazırlıklı olduğumu hissettiğim ana kadar. Bu lise ve üniversiteyi bitirmem için mayadan ziyade ayağa kalkmam, dirilmem için ilâç olmuştu bana.

Güvencem, üniversiteyi bitirdiğimde maaş miktarı, yer, zaman, falan önemsizdi, ülkeme yararlı olmam için devletimin bana yol göstermesini, elimden tutmasını ummamdı.

Köyden şehre inmiş olsak da, tarlası-tapanı, çifti-çubuğu, bağı-bahçesi vardı babamın. Bunların bir kısmını akrabalarına üleştirmişti, yarıcı olarak, gariban bildiği bir kısmına ise; “Toprağa bak, üret, senin olsun!” diye vermişti, sadece kullanım hakkı olarak, tümünün kadastrodan(2) geçmiş tapuları kendi üzerine idi.

Bu demekti ki; tek evlât olarak çalışmasam bile yeterli gelirimin olduğunun olacağının garantisi idi. Ama mademki okumuştum, adam olmam ve ülkeme yararlı olmam gerekmez miydi?

Ayrıca ve mutlaka söylemem gerekli ki; babam iyi bir insandı. Nedenine gelince; beni bir tarafa bırakayım, “Mezarıma mı götüreceğim?” diyerek liseden, daha sonra üniversiteden de, bildiğim birkaç arkadaşıma kol-kanat germişti.(3) 

Vs. Vs.

Neyse!

Ramazan gelmiş, hoş gelmişti. Zekât da, fitre de, fidye de babamın sorunu, daha doğrusu halletmesi gereken konulardı. Benim gerekliliğim orucumu tutmak, vaktimin müsait olduğu anlarda, beş vakit olmasa da mutlaka demeye yakın, sadıkane(2) bir şekilde teravihlere katılmaktı.

Kısa bacağımın yarattığı özür nedeniyle, oturarak kılmak için sandalyem ve neredeyse tapulu diyeceğim yerim mevcuttu. Bazen babamın, bazı bazı cemaatten beni bilen birilerinin yardımıyla sandalyede sıkıntı çekmeksizin kılıyordum teravih namazımı ve çocukluğumdan kalan hocamın emri olan eseri yaşayarak; “Allahümme” diyenlere sessiz ya da içimden katılarak!

Eve yakın, ufacık, minik, şirin bir mescidimiz vardı, apartmanın tümünün sahibi olan hacının alt katını yaptırdığı. Binaya göre kıble biraz çapraz kalsa da başlangıç olarak hacı çoğunu gereğine göre yaptırmıştı.

Sonrasında gerekenleri ise cemaat boş durmayıp peyderpey(2) yerine getirmişti. Üstelik kadrolu gibi devamlı aidat ödemeleri ve doğrudan yardım şeklinde.

Kalorifer ve kombi, havalandırma, minber, mihrap, mikrofon ve anons düzeni, su buzdolabı, abdest mahalli su ve saati, imam odası, depo,  vs. akla neler gelebiliyorsa, el elden ve cami hüviyetini kazanmıştı mescit.

Biraz bencillik gibi görünse de, “Doğrudan yardım şeklinde” dediğim gereklilerin çoğuna, mescidi yapan gibi babamın katkısını da inkâr etmek adil bir davranış olamazdı

Özrüm nedeniyle sandalyemi hazırlayan, oturmama yardım eden kardeşler, hanımlar için hazırlanmış perdeyle ayrılmış bölümünün (tapulu dediğim) erkekler tarafının ucuna yerleştiriyorlardı beni her zaman, yerim ayrılmış gibi.

Yan taraftan; “Uslu ol! Dölek(2) otur! Allahümme…” sesleri ulaşıp yansıyordu kulaklarıma, ilgilenmemem gereken.

Bir teravih namazında, perde arkasından bir öksürük ya da boğazını temizleme sesi aksetti kulağıma, sanki cevaplamamı istermiş gibi. Ben de aynı ses tonunu yaşattım, “Allahümme…” sesleri ortalığı çınlatırken, benim sessizliğimde.

Yaz sıcağına rastlayan Ramazanda açık kapılar rüzgârın esintisini içeriye üfürmeye gayret ediyorsa da gücü yetişmiyor olsa gerekti, gene de perdeleri kıpırdatacak şekilde gayretini inkâr etmemeli, her ne kadar klimaların da desteği var, gibi görünüyorsa da. Ancak bu karşımdakini görmem, tanımam için yeterli değildi.

Vesile olmuşken bu yaz sıcağında cemaatten bazılarının (muhtemelen bilgilerinin çok olduğunu ve her şeyin hikmetinin kendi varlıklarıyla şekillendiğini sananların) garipsenecek davranışlarını söylemeden geçmek olmayacak. Kocaman yazılar vardır; “Telefonunu kapat!” şeklinde. Unuturlar.

Tam uhrevi(2) ve huşu(2) içinde namaz kılacaksınız çeşitli tonlarda bağırış, çağırış, müzik sesleri, umursanmayan ve selâm verilir verilmez camii içinde incir çekirdeğini doldurmayacak(5) söylemler…

Bu olay sadece söylemek istediklerimden biri…

Sanatkârın dediği gibi; Yazsaydım derdimin ben bir tekini ciltlere sığmayan kitap olur!(8) du demek yerine, yaşananları desem doğru; pencereleri aç-kapat, “Klimaya dokunma!” yasaklar uygulanmamak için konulmuştur ya, boyları erişse bebeler bile bunu hak bilip kurcalarlar.

Kombi aynı şekilde, vantilâtörler keza, naklen yayın, ses yükseltme alçaltma düğmeleri, kağıt-plâstik su bardaklarını dikkatsiz kullanma vs. vs. ciltler dolar, ama söylemeye gerek yok!

Benim yaptığım, yaşadığım ve tüm cemaate yaşattığım bir hatayı söylemeden geçmem uygun olmayacak. Bu, belki de içimdeki selâm sesine duyduğum merak ve sevmenin, sevgi ihtiyacımın görüntüsü olabilir.

Bir teravih namazında olacak gibi değil ama yan taraf olağanüstü hapşırdı, “Çok yaşa!” dedim, ses gelmedi, düşündüğüm gibi, doğal olarak namazdaydık, ama benim namaz gitti! Önemli olan; sesimin etkilediği alan ve desibeldi(2).

İmam şaşırmıştı, cemaatin bir kısmı “Suphanallah!” deyince, sehvi secde(1) yapmak zorunda kalmıştı. O iki rekâtı tüm teravih namazı bittikten sonra iki rekât olarak tekrarlamıştım. Borçlu kalamazdım!

Yanlışım sonrası esen maddi ve manevi rüzgâr nedeniyle perdenin ufacık bir havaya kalkma gayretiyle yan tarafımdakinin benim özürlü olduğumu, çoraplarımı, pantolonumun paçalarını gördüğü kanaatini yaşıyordum, ne demekse, ne işe yarayacaksa ve ben ne idim?

Tanımalıydım, ama nasıl? Gönlüme girmesi gerekense, becerebilirsem ve her şeye rağmen Allah affederse…

Teravih namazının sonunda soluma selâm verirken hocanın ikaz ettiği o berbat sesimi yükselttim;

“Esselâmu aleyküm ve rahmetullâh!”

Cevap gelmesini beklemem hayaldi, ancak vitri vacip sonunda sağımdan billur gibi diyeceğim bir ses, fısıldarcasına aynı selâmı ulaştırdı kulağıma;

“Esselâmu aleyküm ve rahmetullâh!”

İstemek bir yana, merak ederek, soluma döndüğümde perdeye yakınlaşarak fısıldarcasına selâm verdim;

“Esselâmu aleyküm ve rahmetullâh! Ve aleyküm selâm ve rahmetullâhü…”

Yan taraftan ses seda çıkmadı, doğrusu fazlasını istemek bencillikti.

Karanlıkta kırpılan gözlerin, aynı karanlıkta esnerken elinin tersiyle ağzını kapatmanın ne yararı olurdu ki, hele ki sesinden etkilenmek dışında. Üstelik kart sesimin etkilediğini düşünerek.

Gerçekten insanlar için fiziki görünüm önemli miydi? Bu konuda bir birikimim yok, ama Mevlâna’nın sözlerine de kulak vermemin doğru olduğu inancındaydım; “Her ne olursan ol, gel(9)!” sonrasında “Kabulümsün!” demek ister gibiydim.

“Sesinle gönlümü sahiplendin!” demek o kadar mı zordu, üstelik gönlümdeki boşluğu hisseder gibi? Benim hissettiğim? Ne idi ki? Uzaydan gelen bir yaratık, dünyanın en çirkin, evde kalmış, kart bireyi…

Hani olmaz ya, olması mümkünsüz ya; sesinden dünyanın en güzel, eşi-benzeri olmadığına inandığım biriyle birlikteliğim? Tam; “Hadi be, sen de!” denilecek bir vaka!

Neredeyse Ramazan bitecekti, perde arkasından öksürükleşmek ve “Esselâmlaşmak” dışında ne ben o öksürük sahibini biliyordum, sanırım ne de o beni. Belki özrümü bilip uzaklardan, belki namazı bitirip dağılırken yakınlardan pantolonumun paçalarının saçakları, çoraplarım ve bir vesile ile duyduğunu sandığım kart sesimle beni tahmin etmiş olabilirdi, ama ne alâka?

Evet, oturarak namaz kıldığımı varsayayım, ama bu bir bacağımın kısa ve topal olduğumu bilmesinin gerekçesi olabilir miydi? Benimse kısır dünyamda(1) onun sesinden başka hiçbir şey yoktu elimde. Hanımlar bölümünden çıkanların yollarını kesip; “Hadi bir öksür!” ya da; “Esselâmu de!” diyemezdim ki?

Şöyle göz ucuyla(3) mescidin hanımlar bölümünden çıkanlara baktım. Hepsi annem, teyzem, ablam hüviyetlerinde idi ve emsalim biri görünmemişti, hiçbiri gözlerime. Ve o berbat sesimle; “Kader, kime şikâyet edeyim seni…(10) şekillenmişti.

O genç kız bir yerlerde olmalıydı. Olur olmaz yerlerde, örneğin caddede, bir otobüste, bir durakta bir arkadaşa rastladığımda sesli bir şekilde boğazımı temizleyip “Esselâmu…” diyor ve özellikle bayanların tavırlarına bakıyordum, irkilen var mı şeklinde? Onun, o olması arzusuyla.

Ramazan bitti, bayram geldi, ama gönlümdeki eksiklik nedeniyle pek de hoş gelmedi! Bir sonraki Ramazana kadar bir yıl boşu boşuna tükenecekti ömrümden, rızam olmasa da, razı olmasam da.

Doğal olarak şans faktörünün eksikliğini, ya da yokluğunu da dikkate alırsam belki ömür boyu. Ola ki öldüm, bir sese hasret? Olmaz mı, yarına senedimiz mi var ki?

Bereketsiz, kimliksiz, hatta soysuz bir şekilde günler tükeniyor, kendimi harcıyor, ancak o sesi çıkartamıyordum bir an bile zihnimden.

Ve günlerden bir gün; “Kader Anı” mı desem, annemin bir-iki ufak tefek siparişi için markete gittiğimde dünyamın değişeceğini tahmin edemezdim?

Aldıklarımın bedelini ödemek için kasaya gittiğimde önümde iki bayan vardı, biri yaşlı, biri genç. Genç olanı sanki el yordamı ile paketleri kontrol ederek market torbalarına koyma gayretindeydi.

Paketlemede bazı şeylerde karışıklık yaşaması mümkündü; tereyağı ile deterjanı aynı poşete koyar gibi olmak gibi.

Ve yaşlı kadın onu birkaç kez kendisine yakıştıramadığım bir bıkkınlıkla ikaz etti;

“Sinem! Deterjanı başka bir torbaya koy! Sinem! Ekmeği ayrı bir torbaya yerleştir, bisküvilerle, krakerlerle birlikte…”

Her insan benim gibi ve benim kadar zeki olmazdı! Genç kızın görme özürlü olduğunu anlamıştım, benim topal olmam gibi. O güzelliğe o hüzünlü davranışa “Kör” demeyi de, körlüğü de yakıştıramamıştım.

Tanrı isterse nasıl ki ölüm için bir sebep halk ediyorsa(3), gereken tesadüfler için de bir sebep yaratıyordu. Örnek mi? İşte ben, daha doğrusu biz!

Boğazım gidişmişti(3) birden, öksürür gibi boğazımı temizleme gayretindeyken, karşımdaki göremediğinden emin olduğum genç kız anında hareketlerini durdurdu, sanki daha iyi duymak ister gibi kulağını bana doğru çevirdi.

Şanstı; “Acaba?” diye düşünmem gereken, tekrar aynı tonda sesimi çıkardım.

“Esselâmu…” dedi, tamamlamadı, çekinikti, göremeyişinden dolayı utanmış olabilir miydi? Oysa ben pantolonumun paçalarını, çoraplarımı gördüğünden öylesine emindim ki?

“Selâmını tamamla güzel kız!”

“Gereksiz abi!”

“Öksürüğüm, kaba ve çirkin de olsa sesim ‘Abi!’ diyecek kadar kart ve yaşlı mı güzel kız?”

“Ben göremiyorum, siz ise beni görüyorsunuz, farkımız bu!”

“Oysa siz destek alsanız bile doğru dürüst yürüyorsunuz, bense bir ayağı kaldırımda, diğer ayağı asfaltta gibi sekerek yürüyorum, kısaca topalım ve bu benim umurumda değil. Hepimizin Tanrıdan gelenlere tahammül etmemiz gerekmez mi? Ben verdiğiniz selâmınızı aldım, kabul ettim; ‘Ve aleyküm selâm!’ Oldu mu?”

Yaşlı kadına döndüm;

“Abla ya da anne! Hangisini kabullenirseniz! Bana iki dakika tahammül ederseniz, sizi evinize bırakmak isterim. Arabam hemen market önünde, siz yorulmayın lütfen!”

Adını bilmediğim genç kızın annesi ya da ablası dünden razı gibiydi teklifime. Israr etmemi beklemeksizin; “Peki!” dedi, Sinem’in durgun, sessiz, hüzünlü dünyasını umursamaz gibi…

“Şurası!” dedi ve ekledi;

“Şimdi çay yapmaya kalksam, vakit alır, kahve alışkanlığımız yok, ama hazır ‘Üçü bir arada’ kahve var. Siz dinlenirken ben bir koşu hazırlayıp getireyim. Sahi adınız neydi kuzum?”

“Sinan efendim!”

“Kız kardeşim Sinem, ben de bir harf eksik Sine! Sinem hadi kardeşim, abine yer göster, bir şeyler bul, buluştur, eyle teşekkür et!”

Görev benimdi, elinden tutup belki yardıma ihtiyacı olmasa bile divana oturtturdum;

“Beni sesim dışında, tanımak ister misin? Soracaklarına da cevap veririm, gözlerim, saçım, boyum falan gibi…” deyip iki elini yüzümü kapatır bir biçimde yanaklarıma dayadım. Şeklimi avuçlarına kazır gibiydi.

Ne zamanki elleri dudaklarımın kenarlarına ulaştı, iki tarafıma dönüp avuçlarından öptüm, ellerini hırsla çekişine aldırmaksızın;

“İçimdesin!” dedim, ta ilk öksürüşünden, ilk selâmdan beri…”

Ayağa kalktı, sinirli bir şekilde mutfağa dönerek;

“Abla! Sinan Abinin işi çıkmış, hemen gidiyor, kahveyle uğraşma!”

“Şansım?”

“Yakışmadı! Defol!”

“Gene geleceğim!”

“Eğer kapı açılırsa…”

“O zaman kapın her çalındıkça(11) beni düşünmen zor olmayacak Sinem! Seni tek öksürüğün ve selâmınla sevdim. Hep seveceğim inancındayım. Beni sevip kabulleneceğin ana kadar da inatçı olacağım!”

“Kapının yerini unutmadığını sanıyorum!”

“Kısaca; ‘Defol!’ dedin ya gidiyorum işte!”

“Size; ‘Aman, gitme!” diyeceğimi sanma, bir dahaki Ramazanda teravih namazları için de başka camiye gideceğimi bil, sadece!”

“Sanırım o kadar uzun sürmeyecek, bundan sonraki Ramazanda teravihe karı-koca olarak beraber gideceğiz…”

“Aklından zorun var herhalde, hadi abim, eksikliğimle alay eder gibi bana eziyet etme lütfen, yakıştıramıyorum size!”

“Bu benim hüznüm olur Sinem! Senin eziyet görmene, hele ki buna sebep olmayı asla düşünemem, ufacık da olsa benim yüzümden dert çekmeni istemem, kıyamam sana. Ama senden vazgeçmeyeceğim! Benim olmaya razı olacağın gün; yaşamımın son günü olacak olsa da seni umutla bekleyeceğimi bil!”

“Güle güle!”

Sitemli de olsa kapıdan kovuluşumda cümlenin sonu; “Canım, bir tanem, Sinan’ım!” şeklinde olsa, iyi olurdu diye düşünmedim değil.

Her şeyi oluruna bırakmak değil, sıcağı sıcağına halletmek gerekmez miydi? Teravih namazında hapsetmişti beni kendine, göremiyor olmasından ve isminden başka hiçbir şeyi bilmediğimdi o.

Beni bana bırakmayan bu genç, güzel ve beni görmeyen ama bilen kız için sadece Tanrının yardımını yeniden beklemem mümkün değildi. Tanrı başlangıç için elini uzatıp yolu açmıştı, bundan sonrası için benim gayretli olmam gerekti…

Bekliyor muydu? Beklemeliydi.

Annemi ikna etmem zor olmadı, ama “Hele bir göreyim, tanıyayım, ağzını yoklayayım bir, kimdir, nedir, ne değildir, öğreneyim. Allah yazmışsa olur!”

“Allah, onu bana yazmamışsa, o zaman benim ölümümü yazmış olur…”

“Ağzından yel alsın(3), dur bakalım, delilenme(3)

Kendinde ol…

Kapıp koyuverme…

Gün doğmadan neler doğar, nasipse inşallah!”

Kesik kesik cümlelerinden ne dediğini anlamamıştım, ama özü; “Sabret!” ya da “Sabırlı ol!” demek olsa gerekti…

“Sen arabada bekle anne, ne olur, ne olmaz! Benim için delirdiğinden % 100 emin olduğum kaprisli bir deli o. Bakarsın kapıyı açmaz, ele güne rezil olmayalım!”

Zili çaldım;

“Kim o?”

“Benim ben, öyle bir ben ki baştan aşağıya sen(12)!”

“Evde kimse yok, yalnızım. Hem kapıyı açmayacağımı söylemiştim!”

“Annemle beraber gelmiştim!”

“Saygısız değilim, açıyorum!..

Buyurun!”

İçeriye girdik, suratı bir karış asık gibi, ne yapacağının şaşkınlığında, gülümsemekle, somurtmak(3) arası bir tavır içinde, annemin nefesini hissetmek ister gibiydi. Daha önce de dediğim gibi, zekâ konusunda üstüme yok gibiydi.

Nasıl ki markette göremediğini bilmiştim, bu kez de ablasının olmadığı malûm olmuştu bana galiba! Yoksa söylemişti de kopya mı çekmiştim?

“Ablan yok herhalde, anneme ben yol gösterebilirim!”

“Olur!”

Gerçek bir deli olduğunu annem de anlamış olmalıydı ses tonundan.

“Affedersiniz efendim. Hemen başlangıçta ve gücenmeyeceğiniz umudu ile söyleyeyim Sinan bazı yanlış…”

Zeki kadındı annem, sorarcasına;

“Sinan?” dedi sadece.

“Yoksa ismi başka mı, bana öyle dedi de!”

Annem anlaması gerekeni anlamışçasına ses çıkarmaksızın bana bakıp gülümsedi.

“Sanırım, konu beni ilgilendiriyor olsa da kadın kadına konuşurken bana ihtiyacınız yok, ben bir yerlere oturayım, ya da dışarı çıkayım…”

“İyi olur! Ancak dışarılara gitmeden önce anneniz için çay koymama mutfakta yardımcı olur musun bana?”

“Kim? Ben mi?”

“Anlayamıyorum, burada annenizden ve senden başkası var mı? Annenin yardımını isteyemeyeceğime göre, tabii ki sen, Sinan!”

Gerçek bir zırvalama modu; “Sen” ve “Siz” karmakarışık.

Annemin tebessümü, gülümseme haline dönmüştü, şaşkınlığın anlamını biliyordu. Hatta gülümseme çizgisini de aşmış zapt edilmeye çalışılan gülücük halindeydi, yüzünün şekli.

Cesaretlendim ben de. Hani bir söz vardı; “Eliyle koymuş gibi bulmak” şeklinde. Görmese de biliyordu, bilmediği bir tek bendim zannımca, bilecekti.

Çaydanlıkları yerleştirip ocağı yaktıktan sonra durakladı bir an. O an en uygun zamandı, iki elimle kulaklarını kapatarak öptüm onu ve anında Osmanlı Kadınının(49) Osmanlı Tokadı(49) kilometrelerce öteden duyulacak şekilde yüzümde patladı. Yangın çıkmıştı yanağımda…

“Canımı yakmıştın, manen yanıyordu içim, şimdi de dorukta bir şamar, fiziksel…

Umurumda değil, oysa…”

“Çok acıdı mı?”

“Bir tokat daha rica etsem, seni tekrar öpmem için. Öptüm, ilgisiz değilsin, o halde neden canımı acıtmayı arzuladın ki?”

“Fırsat bu fırsat deyip yaşadığın bencilliği kabul etmem mümkün değil. Sanırım sese rağmen annen merak etmemiştir. Yerine giderken, morarmamış yanağın tarafından görün annene!”

“Seni nasıl anlatacağım?”

“O senin sorunun! Göremiyor olsam da içimden öteki yanağını da morartmak geçiyor. Hadi çayı demlemem gerek, ne söyleyeceksen söyle, sayemde yarı tadında bıraktığını da tamamla da öyle git annenin yanına!”

“Gene canın Osmanlı tokadı atmak istiyor galiba!”

Sarıldı, kalbimin sesini duymak istercesine başını göğsüme yasladı. Çenesinden tutup yüzünü çevirdim. Kapattı gözlerini, sanki görüp de utanacakmış gibi, öptüm yeniden.

“Seni seviyorum, ömrümün şu anından sonuma kadar senin sadece gözlerin değil, her şeyin olacağım, söz!”

“İnanıyorum!” dedi, nefesime yaklaşırken ve sonra; “Gelecek Ramazana kaç gün var?” diye sordu ve sonra ekledi;

“Gelecek Ramazanın teravihine gerçekten beraber mi gideceğiz?..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sinem; Gönlüm, yüreğim, çok sevdiğim.

Sine; Gönül, yürek, göğüs.

Sinan; Mızrak, süngü vb. silâhların sivri ucu. Sinsi.

(1) Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık.

Canına Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan memnuniyetin anlatımı.

Dediğim Dedikçi; Sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanan, başka ve başkalarının fikirleri kabullenmeyen.

Doktor Kocakarı Tedavisi; Kocakarı ilâçları ile yapılmaya çalışılan sözüm ona tedavi şekli. İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” denilmektedir.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

İntihar Formatı; Bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi eliyle son vermek haline gelmesi, kendini öldürmek, yaşamına son vermek için düşünmesi, hazırlıklar yapması.

Kısır Dünya;  Özelliğini yitirmiş, yaratıcı özelliği olmayan, boş yararsız bir yaşamın tarifi.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Ramazan Müslümanı; Ramazan Hassasiyeti. Ramazan dışında yapılan her şeyi, Ramazan ayında terk eden, buna mukabil İslâm’ın şartlarını gereğince yerine getirmeğe çalışan, Müslümanlığı ya hep, ya da hiç mertebesinde görenlerin soytarılığı. Belki yeni bir deyim olarak; “Deist” denebilir.

Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa,  bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir.

(2) Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir.  Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.

Dölek; Davranışları ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan insanlar için kullanılan bir yöre deyimi.

Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, gönlü korku ve saygı dolu olma.

Kadastro; Bir ülkedeki, her çeşit arazi ve mülklerim yerlerinin, alanlarının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plâna bağlanması iş ve işlemi.

Muzdarip (Mustarip); Istıraplı, acı çeken. Sıkıntılı, ızdırap çeken. Bir tarafları sızlayan, ağrıyan.

Muzırlık (Muzurluk); Yaramazlık. Haylazlık.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Sadıkane; Sadıkça, sadığa yakışır biçimde.

Softa; Yaşadığı çağın gerisinde kalmış, geri kafalı. Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlı olan.

Uhrevi; Ahretle, öteki dünya ile ilgili.

(3) Ağzından Yel Almak; Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “Ağzını hayra aç!” anlamında söylenen bir söz.

Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” Ayrıca “Boğazına bir şey takılmış da çözmeye çalışmak” anlamında da kullanılır.

Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak);  İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.

Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak. Yöresel olarak Dellenmek; Hiddetlenmek, kızmak, delirmek, yaramazlık etmek,  delirir duruma gelmek.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Halk Etmek; Yoktan var etmek, yaratmak.

İncir Çekirdeğini Doldurmamak; Pek az ve önemsiz olmak.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Naz Yapmak; Kendini beğendirmek, kendine muhtaç, esir etmek amacıyla yapılan tahakküm gizli davranışları sergilemek, cilve yapmak. İsteksizmiş gibi görünerek karşısındakini diz çöktürtmek, yalvartmak amaçlı davranışları koz olarak kullanmak.

Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.

Sudan Çıkmış Sıçana Dönmek; Başarısız olmak, istediğini anlatamamak. Üstü başı çok ıslanmak, sırılsıklam olmak.

Sular Seller Gibi Şakımak; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, bir yanlışsız, doğru söylemek, genelde  bir şarkıyı makamı, sözleri ve iyi bir sesle okumak.

Tıka Basa Doymak; Haddinden fazla yemek yenip doyulduğu, çok yendiği halde  mideyi rahatsız edecek kadar çok yemenin ısrar üzerine yeniden birkaç lokma yemesinin üstesi.

(4) Beslenme Tarifleri;

Doğal (Tabii) Beslenme; Söz konusu bebekler olduğu için burada kastedilen doğal beslenme değil, anne sütü ile beslenmedir.

Karışık Beslenme; Bebek yetiştirme Doğal Beslenme olan anne sütü ile hayvan sütlerinin (öncelikle eşek sütü, keçi sütü ve diğer sütlerin bebeğin beslenmesinde yararlılığıdır.

Yapay (Sun’i Beslenme); Konu yine bebekler olduğundan hayvan sütleri ile (Öncelik, eşek, keçi, büyükbaş ve sonra küçük baş hayvanlıyla beslenmedir.

(5) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(6) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Anadolu türküsü.

(7) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek) (Atasözü); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz; Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

(8) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(9) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.  Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.

(10) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(11) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(12) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen!KİM O DEME” Özdemir ASAF

(13) Osmanlı (Kızı) Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.