Hangi rüzgâr, hem neden atmıştı ki beni buralara, hem de bu genç yaşımda, arabamla, tek başıma? İtekleyen, sürükleyen mi vardı beni? Yoo! Anne, baba, kardeş, akraba, arkadaş? Hiçbiri değil!
Belki hayal etmekle tükenmeyecek hayaller, belki görmekle eskimeyecek rüyalar gereği bir yerleri gezme arzumun görüntüsü olabilirdi. Kim bilir belki de kaç gün içine sığdırma isteğiyle başıma buyruk(1) gezip, görüp, tatil yapma isteğinin etkisi…
Belki! Ama nedeni kesinlikle aklımda olmayan bir şey. Kaderin yönlendirişi mi? Hani, Allah’a inanmasam, “Kadere(2) de inanmazdım!” diyesim geliyor, ama demem sakıncalı olacak galiba…
Feribota adam gibi, efendice arabamı park etmiş, her zaman olduğu gibi, vapurun en sonuna dikilip yetişemeyenleri görüp sadistçe zevk alırcasına seyreder gibiydim. Yok, şaka ettim! Bu; benim düşünce tarzıma tamamen aykırı!
Konuyu şöyle değiştirmem mümkün, insanın her zaman aklında olması gereken olarak; “Rıhtımda kalanların, gidenin bu seyahatinden elemli oluşlarına(3)” dalmak şeklindeki dizeleri hatırlayarak…
Evet, gençtim. Şair de “Yaş otuz beş…(4)” demiş. Şiiri sokağa taşıyan şair Orhan Veli; daha ve henüz o yolun yarısını bir geçmişken, Cahit Sıtkı ise; şiiri imal ettikten on bir yıl sonra göçüvermişti.
İnsan ömrü pamuk ipliğine bağlı(1). Sağlıklıydım, kurallara, prensiplere, yasalara, başkalarının özgürlük haklarına saygılıydım sadece araç kullanırken değil, daima, her yerde.
Ama ya karşımdaki? Karşımda olanlar? Emin olamazdım, sanırım arkalarımızda kalanlar da olası yanlış bir gerçekleşmede aykırılıklara önem vermeksizin suçu kadere yüklerlerdi.
Oysa kaderi de yaratan, yaşayan, yaşatan insanların kendi değil miydi? Her ne kadar bazıları kadere “Şans”, ya da “Tesadüf” gibi isimler takıyorduysa! Evet, Tanrı her insanın kaderini başlangıcında çizmişti alınlarına, ama akıl da vermişti; “Bak kulum şöyle yaparsan böyle olur, alırım seni, böyle yaparsan devam edersin yaşamına, kadın-erkek fark etmeksizin, adam gibi.”
Aklıma geldi birden nereden, aklımda kaldıysa; Tanrıya destek vermek istedim içimden; İnsanı en çok üzen şey; Ummadıkları kişiler adam olurken, adam sandıklarının insan bile olamamış olmasıdır(5)! Ve ünlü fizik adamından bir (ç)alıntı; “Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. (5)”
İstanbul, iskeleden ayrılmadan daha bu anda tütmeye başladı burnumda, uzaklaşmamışım, hep ordaymışım gibi sabahımda.
Bir başka oluyor İstanbul sabahları...
Bir vapur güvertesinde
martıların eşliğinde
sabahı soluyarak
yürümek denizde, güzel
İstanbul sabahlarında...(6)
Nefesimiz sayılı değil midir Tanrı indinde, aklımızı uygun kullansak da? Her nefesi yaşamak için aldığımızı zannederken, her nefeste ölüme bir adım yaklaştığımızı(7) bilen kaç kişi vardır ki yeryüzünde, ya da bu düşünce hiç aklından geçmiş midir insanların?
Buna bağlı olarak; Tanrının belirlediği başlangıç ile bitiş zamanının ne bir saniye önce, ne de bir saniye sonrasına kalmadığına(8) neden akıl erdiremezdi ki insanlar? Şehre giderken, öncemde olmasa da güvertede aklımdan geçip de sıralamaya çalışıp not almaya çalıştığım düşüncelerimdi bunlar.
Feribot kalktı, kalkmak üzereydi; sığındım gene şairlere, dizeler dökülüverdi karakalemle bloknota;
“Ne vakt-i kerahet için
Abbas yanımda
ne de İstanbul’u dinlemek için
kapatıyorum gözlerimi
İstanbul avuçlarımda
bırakmak istemiyorum
sonsuza kadar
Çekici
(ne demek itici?)
bir martı sesi kulaklarımda
“İstanbul’u seviyorum”
Kulaklarım,
gözlerim ve
ağzım açık…(9)”
Köprüyü birkaç santim kaldıran kaptan koşan iki genç kızı görünce; “Belki yetişirler!” düşüncesiyle olsa gerek köprüyü kaldırmaktan vazgeçmiş gibi birkaç santim yükseklikte durdurmuş ve öyle bırakmıştı.
Kızlar yetişirlerse, onlara el uzatacak bir centilmen gerekliydi, ben oradaydım ve ne güne duruyordum ki? Can havliyle(1) deyimi pek yerine oturmayacak, kısaca; vakit kazanmak düşüncesi demem daha doğru olacak!
Köprüye çıkıp iki elimi de uzattım onlara, belki ihtiyaçları yok gibi görünse de. Kızlardan biri eteklikli, düzgün, güzel bacaklı, ama cömert değil, diğeri pantolonlu, olsa olsa eğri bacaklıydı, cömert olsa ne yazardı ki?
Erkek milleti değil miyiz? Bazen böyle aşağıdan yukarıya, bazen de yukarıdan aşağıya süzeriz yaşımıza-başımıza bakmaksızın, hatta umursamaksızın afeti devran(1) dediklerimize, içimizden geçenlerin pot kırmak(10), patavatsızlık(2), falso(2) hatta gaf yapmakla(10) eşdeğer olduğunun utanmazlıkla farkında değilizdir.
Kızları ellerinden tutup çekerek feribota yüklediğim(!) yani, çıkarttığım anlamında muhtemelen kaptanın alkışlayan sesi kulaklarıma ilişmişti.
Kızlar sırtlarındaki çantalara göre lise son sınıf, hadi bilemedim, üniversite başlangıç sınıflarında olsalar gerekti, bana göre.
Bir ağızdan teşekkür ettiler, ancak düzgün, güzel bacaklı, cömert olmayan kız, sanki cüzzamlıymışım(2) ya da ellerim kirliymiş de, ellerini kirletmişim gibi avuçlarını çırpıp birbirine sürtünce, doğrusu bozulmamak için kendimi zor zapt edebilmiştim.
“Bir şey değil!” deyip de feribotun arkasında bıraktığı köpüklere, o köpüklere ulaşan martılara bakmaya devam ettim. Artık demir almıştık, meçhule değilse(3) de İstanbul’a yönelmiştik.
En fazla üniversite başlangıçlarında olduklarını düşündüğüm kızların yüzlerini hatırlayamıyordum, bile. Sadece cömert olmayan düzgün, güzel bacaklar vardı zihnimde, o kadar.
Ve ben o bacaklara bakarak onu bir daha nasıl görebilir ve güzelliğini bir tarafa bırak, hiç olmazsa kuru, yavan da olsa sitemimi aktarabilirdim ki?
“Amca?” diyen bir kadın, daha doğrusu sonrası için sorgulayan bir genç kız sesiyle ayılmak ve ayrılmak zorunda kaldım, köpüklerimden, o köpüklere üşüşen martılarımdan.
İttirildim, gerilememin mümkün olmadığı bir şekilde, meleklerden biri kılık değiştirmiş, yeryüzüne tatil yapmak için inmişti sanki olağandan genç, beni “Amca!” diyecek kadar yaşlı gören, düpedüz aşağılayan genç bir kız!
Yasalarla sınırlanmış değildi, insanların gözleri. Evet, aşağılara inince gözlerim, onun cömert olmayan, düzgün, güzel bacaklı, meselâ üniversite öğrencisi kız olduğunu hemen anlardım, ama “Amca!” gerçekten mi?
“İzniniz olursa?” deyip onaylamamı bekledi;
“Gerek var mı?”
“Belki kendi çabamızla da köprüye çıkabilirdik. Ancak uzattığınız elleriniz güvencemiz oldu. Kuru bir teşekkürle sırtımızı dönmemiz bize yakışmadı. Teyzemin kızıyla size bir çay ısmarlayıp özür dilemek istedik!”
“Bana ‘Amca!’ dediğiniz için mi, gerçekten öyle denecek yaşta mı göründüm, ya da görünüyorum?”
“Hatalıysam özür dilerim, simanız tam olarak aklımda kalmamış, sadece denize hasret durumunuzu bozmadığınız için yanınıza geldim, sırtınız dönük olunca da yanlış bir söylem! Lütfen tekrar edeyim; bağışlarsanız sevineceğim, lütfen ağabey!”
“Doruk!”
“Peki Doruk Ağabey, ben Şahika! Barıştık mı? Çay teklifimiz hâlâ geçerli!”
“Seni tanıdığıma memnun oldum Şahika! Teklifinize de teşekkür ediyorum. Ancak özür dilerim, böyle ayaküstü yerlerde çay içemiyorum, üstelik bardakların neyle ve nasıl yıkandığını bilmeksizin...
Önerim sizin, sizlerin de bu alışkanlığı sahiplenmeniz, çünkü neyin, ne olduğunu bilmeyen insanlarımız o kadar çok ki? Sizin de onlardan biri olmamanız dileğim!”
Başlangıçta “Sen” dememe rağmen genç kızdan herhangi bir tepkinin ulaşmaması cesaretlenmemi sağlamıştı, devam ettim;
“Ancak, vaktiniz müsaitse, ben size bir teklifte bulunayım. Arabam aşağıda, üçüncü sırada ve beyaz… İstediğiniz yere götüreyim sizi, orada çayı size ben ikram edeyim. Görevden dönüyorum, acelem yok, vaktim müsait!”
Gerçekten görevden miydi bir yerlerden dönüşüm, yoksa serseri gibi nedensiz bir yolculuk dönüşü mü? Bilmem, hatırlamaya çalışmam gerekli değildi, çünkü aklım başımda değildi, başlangıç olarak ve yerine gelmesi için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum, hem de bir görüşte, hem de hiçbir şey bilip, öğrenmeden.
Küçük tesadüflerden büyük umutlar beklemenin yanlışlığını bilecek durumda değildim, hem de ilk anda, yani hemen şu anda, yani ikimiz de “zirveyi” paylaşırken.
“Tek başıma karar vermem uygun olmaz! Şimal’e de sormam gerek! Onaylarsa bence sakıncası yok! Üniversite kantininde uygun olur ve orada sanırım sizin değil bizim paramızın geçmesi gerek, centilmenliğinizde sınır olmadığını bilmeme rağmen..."
“Belki inanmayacaksınız, ama sizin titiz(21) bir üniversiteli olduğunuzu tahmin etmiştim!”
“Titiz? Üniversiteli?”
“Evet, titiz! Çünkü ellerimde herhangi bir mikrop ya da kir yoktu, bana göre, ama siz benden sonra ellerinizi çırpıp silkelediniz. Bunu hak ettiğim düşüncesinde değildim, değilim de. Üniversiteli!..
Evet! Giyiminiz kuşamınız sade, sırtınızda çantalarınız. Size dikkatle baktığımda görüyorum ki, süsünüz-püsünüz, makyajınız-mukyajınız da yok! O halde güç şartlarda okumaya çalışan taşralı üniversite öğrencileri olmalısınız. Taşralı demem sizi üzmesin, sadece İstanbul dışından gelmekte olduğunuzu anlatmak istedim…”
“Sözleriniz Şimal için doğru, ama benim için doğru değil!..”
“Ayaküstü; ‘Dedim ki, dedim ki’ diyerek sizi üzdüm, yordum, affedersiniz, ama son sorum siz kimsiniz?”
“Bileceğinizi umduğum üniversiteden mezun olmuş, eğitim-öğretim görevlisi olma çabasında biri…”
“Ve ben ‘Amcayım!’ öyle mi? Dur ben kendimi denize atıp azıcık intihar edeyim…”
“Özür diledim, tekrar başıma kakmanıza(10) gerek yoktu! Neyse konuştuklarımızı unutun, başlangıçta iki yabancıydık, şimdi de öyle! Ben Şimal’in yanına gidiyorum. Vicdan azabı(1) çekeceğimi sanmayın, sizi serbest bırakıyorum, rahat rahat intihar edebilirsiniz, bir ‘Amca!’ sözü karşılığı. Ola ki vazgeçip yukarıya gelip elinizi uzatırsanız ve iyi tarafıma gelir de sizi affedebilirsem, çay teklifimi geri almama gerek kalmaz!”
Ciddiydi, sözlerini bitirmesinin hemen ardından merdivenlere yönelip salınması, aklımı başıma devşirmemin(10) işaretiydi. Arkasına dönüp bakmamıştı bile tekrar. Aklımı başıma devşirmekte geç kalmış olabilir miydim? Aklımı da alıp peşi sıra sürükleyip götürüvermişti, peşi sıra seğirtmem(10) için bu yeterli sebepti, aklım bana lâzım olabilirdi, çünkü!
Yoksa ömür boyu onda kalmasında hiç de sakınca hissetmezdim.
“Maalesef mi? Çok şükür mü? Aferin bana mı?” demem gerek etkilenmiştim ve şimdilik intihar etme hakkımı ertelesem fena olmayacaktı ve şairi rahmetle anarak(9) merdivenlere yöneldim, ağır ağır, şaşkın, sarhoş bir yengeç(!) gibi, yamuk yamuk!
Salona girdiğimde, başını hemen pencereye çevirdi, ufka doğru ne görecektiyse, belki de hayali martıları, ama gülümsemesini saklayamamıştı, sitemli görünme gayretinde olsa da;
“Bağışlamanızı dilesem?”
“Şimal! ‘Bağışla!’ diyen bu amcayı hatırlayabiliyor musun sen?”
Şimal’in cevap vermesine fırsat tanımadım;
“Yapmayın öğretmenim, eziyet etmek, dilinize hiç yakışmıyor!”
“Size; ‘Amca!’ sonra ‘Ağabey!’ dedim, terslediniz. Ben size eziyet ediyorum, siz ise masumsunuz, öyle mi?”
“Bir söyle, bin işit! (1)”
“Eee! O zaman başımızdan çekilmenizde herhangi bir sakınca yok! Çekilebilirsiniz kısa zaman içinde! Buyurun!”
“Yüzleri gibi, gönüllerinin de güzelliğini kendilerine yakıştırdığım, iki güzel, genç kızla tanışıp çay içeceğimi ummuştum. Olmadı! Ama gene de şansımı denemek istiyorum. Sizi kızacak, üzecek yanlış bir davranışım varsa, tekrar ve içtenlikle özür diliyorum…
Bugüne kadar çevremdeki hiçbir insanı kırmadım, kırmak istemedim, hatta herhangi bir nedenle bana küfredeni bile. Atalarım ‘Sana taş atana, sen ekmek at(11)!’ diye öğütlediler beni!”
Sessizdiler, bunun beni kabullenmek mi, reddetmek anlamında olduğunu anlayamayacak kadar aciz bir durumdaydım ki yitirirsem, temelli yitireceğimin farkındaydım;
“Ben şimdi arabama gidip, direksiyona oturup, başımı küskünce direksiyona dayayıp umutla bekleyeceğim sizleri, affedilmiş olarak…
Dileğim o ki; biz iskeleye ulaşmadan evvel kesin kararınızı verip arabama gelin, özel şoförünüzmüşüm gibi arka koltuğa oturun, isterseniz tek kelime bile etmeyin, ama bana çay ısmarlamanız için gereken adresi tarif edin. Belli mi olur, ümit dünyası işte! İzninizle!”
İkisi de kıpırdamadılar bile yerlerinden, hayali martılarla uğraş içindeydiler galiba.
Ve ben Şahika’yı hemen bu başlangıcımda yitirirsem, yaşamaya devam edebileceğim cesaretimi yitirecektim.
Onun yarattığı boşluğu doldurmamın mümkün olamayacağı inancındaydım, o boşluğu kendimin kendimle doldurması mümkün değildi, hele ki aklım yokken. Bu benim için yaşayan bir ölü olmam demekti.
O halde ertelediğim intihar etme hakkımı ‘Amca!’ olduğum için değil, onu yitirmeyi göze aldığım zaman için kullanmalıydım, ama mutlaka!
Zaman bazen su gibi akar(12), bazen durgun gibi görünse de, coşkuludur, zapt edilemez, gönlümdeki yorgunluk uzaktan görünen minarelerle şekillendirmeye başlamıştı İstanbul’umu, kâğıt kalemim yanımdaydı, dizeler dilimin ucunda, şekillendirmeye çalıştım;
“Nice şair anlatamamış eski ve yeni,
Ben mi anlatabilirim İstanbul’u yani?
İstanbul’da anlatılmaz bir İstanbul vardır
Yaşayan yaşar, yaşamayansa yalnız fani!
İstanbul paylaşılır mı, bir kısmıyla bile?
Ne denizi, ne gökyüzü, ne doğası hele,
Harika, fevkalade... Kelimeler yetersiz
Duygular; şiirle, müzikle gelemez dile.
Âşık olunmaz mı yaşam dolu bu şehre, ah?
Güzelliği ortadadır her akşam, her sabah,
Neler karşılanırsa karşılansın olağan
Saklı kalmaz İstanbul’da, gizlenen her günah.
Her türlü zenginlik var, toprağında, taşında,
Huzurlusundur, hem suyunda, hem de aşında,
Tarihini sorgulamaya gerek yok asla
Tarihi yazılmıştır, İstanbul’un başında.
Gök, deniz, beyaz muhabbet, toprak, kara keder,
Tanrı ve insan İstanbul’da el ele gider,
Suç-cezasız, yalnızlık ortaktır kendisiyle
Gidene söz yok, gelen hep İstanbul’a eder!
“Bir sengine, bin acem mülkü fedadır!” amma,
Deniz pis, yer çirkin, gök sıkıntılı daima,
Yaşamaktan yorgun düşmüş gibi beşeriyet
En büyük dert işte, güzeli anlatamama.
Müzik dinlemek veya bir şiir yazmak gibi,
Ömrün başlangıcı vardır, hem görünür dibi,
Anlamak, anlatmak için hiç çaba gerekmez
Anlamayan onu, hem aptaldır, hem de gabi.
Her adım atışında şehir istiyor para,
Mal-mülk olsa da düşersin İstanbul’da dara,
Zengini Harun gibi, fakiriyse garip hep
Gönül açık olsa da, baht yazılmıştır kara.
Yazılamaz iki satırla; tenkit, kin, nefret,
İstanbul’un tümünedir; sevgi, saygı, hayret,
Şiirle, şarkıyla anlatması zor gerçekten
Gösteremezsen çaba, sıfır kalır tüm gayret.
Bedbin bir ruh hali mi bilmem, hatta bilemem
Nedense huzursuzluğumu asla silemem,
İstanbul’a gelir-giderim, sebep nedir ki?
Gelirken ağlayamam, giderkense gülemem!(13)”
İnsanın haleti ruhiyesinin(1) zamanın bu aceleciliğinde ya da gecikmesinde rol oynadığını kabullenmem gerek. İstanbul iyice belli olmaya başlamıştı ve ben sessizliğimle, mutsuzluğumla ve umutsuzluğumla baş başaydım, üstelik İstanbul’u dinliyordum gözlerim kapalı(9), kalemim, bloknotum koltuk üstüne yığılı.
Arabamın iki arka kapısı aynı anda açılıp, kapandı;
“Bunu beni bağışladığınız anlamında düşünebilir miyim?”
“Doğru yalan mı söyleyeyim, eğri yalan mı?”
“Güçlüyüm, tahammül edip, direnebilirim, içinizden nasıl geçiyorsa öyle söyle Şahika Hanım!”
“Otobüs, metro beklemektense hazır araba var, belki de bizi sevabınıza yol üstünde bir yerlere bırakırsınız diye düşündüm, daha doğrusu düşündük!”
“Ne demek? Tabii! Yalnız iki güzel kızdan küskünce ayrılmak sonunda ayrılık olacağı için üzecek beni. Keşke tekrar karşılaşmayı umabilseydim?”
“İçinizden gelirse, neden olmasın? Adlarımızı biliyorsunuz. Eh üniversiteyi de şöyle bir çıtlattım. Yol boyu belki düşünürken çay teklifimize kesin dönüş yapabiliriz. Neden olmasın? Üstelik biz arabanızın başına geldiğimizde bir şeyler karalıyordunuz, bitirmeniz için bir süre bekledik. Belki size yazdıklarınız konusunda el uzatmamı bekleyebilirsiniz. Biraz nazlansam da dileğinizi kabul ederim, ama belki…
Ve sonuç; insan isterse tekeden süt sağabilir(34), eğer pencere açıksa…”
Yola çıktığımızda, sözlerini tamamlamaya ramak kala(35) bağırdı Şahika;
“Doruk! Dikkat!”
Emniyet şeridinden(36) gelip de doğal olarak sağımdan önüme geçmeye çalışan taksinin melekelerini yitirmiş olduğuna inandığım yaşlı şoförü başarılı olamamış, sağ tarafını korkuluklara sürttükten sonra (belki de “Ancak!” denilebilecek bir şekilde) durabilmişti.
Merak bu ya, bu kez ben emniyet şeridine geçip dörtlü ikaz lâmbalarımı yaktım;
“Kızlar! Sizler oturun! Ben bakıp hemen döneceğim!” dedim. Trafiği denetleyip kapıyı açıp arabaya doğru yöneldiğimde o ihtiyar şoför, belki de yolcusunun kendi yanında olacağı düşüncesiyle bağırmaya başlamıştı;
“Ehliyeti belediyeden mi aldın hanzo(2)? Böyle araba mı kullanılır be?”
Cevap vermeme gerek kalmadı, arabadan inen kravatlı, çantalı bir bey, önce;
“Terbiyeni takın! Arkadaşın hiçbir kusuru yok! Kendin kaşındın, hiçbir kurala uymaksızın, hiçbir tedbir almaksızın ‘Ya Allah!’ iman kuvvetiyle ve dikkatsizce geçmek istedin, üstelik emniyet şeridinde hareket ederek! Şimdi bak bakalım başının çaresine!” deyip önce aracın, sonra araç ve şoförün, en sonunda da öz çekim(1) yaparak benim arabama yöneldi.
Şoför belki bizim duyamadığımız bir istekte bulunmuş olsa gerekti, genç adam sesini yükseltti, bağırır gibi;
“Adım Kuzey, şu da benim kartım! Paranı vermiyorum! Kimi biliyor, kime istiyorsan şikâyet et beni. Neredeyse duruşmaya geç kalacağım utanmaksızın bir de taksi parası istiyorsun!” derken eğilip alması için kartını misket yuvarlar, ya da izmarit silkeler gibi aracın önüne atmıştı. Yanıma geldi ve;
“Affedersiniz gençler! Beni yolunuz üzerindeki bir taksi durağına bırakmanız mümkün mü?”
“Olur!” dediğimde önce bana, sonra arkamdakilere bakmak gereğini hissetmiş olsa gerekti, suskunluğumuzdan şüphelenerek belki;
“Genç arkadaşım, korsan taksi(1) misin yoksa böyle bir şeyi asla affedemem, hemen telefon edip ekiplere haber veririm, bana iyilik etmenizin suçunuzun hafifletici sebebi yok, biliyor olmalısınız…”
“Yok efendim! Arkanızdakiyle feribotta kavga ettik, sinirlendi, küstü, sessizliğimiz ondandır. Şansım üniversiteye gidip ona ve kardeşime çay ısmarlamak…
Bakarsınız, olur mu olur, barışıveririz!”
“Bakın gençler! Bu gibi durumlarda kişilerin yaşam şekillerine karışmanın doğru olmadığı inancındayım. Ancak hayatın akışı içinde karı-koca olarak kısa süreli anlaşmazlıklar olabilir, oysa siz bir ömrü paylaşmak, aynı yastıkta kocamak için birbirinize ‘Evet!’ demişsiniz.
O halde hanginiz kendisini güçlü hissederse ki, bu konuda bana göre tek güçlü olan evin babasıdır, o diz çökmesini bilmeli. Bakın daha çocuğunuz bile olmamış, hayatı zehir etmeyin birbirinize. Küskünlüğünüz bir mendilin kuruyuşunu aşmamalı!”
Mutlaka eklemek istediği bir şeyler daha olmalıydı. Cebinden kartvizitleri çıkartıp birini Şimal’e birini de bana uzatırken arkasına dönüp Şahika’ya sitemle baktı;
“Siz küsme hakkınızı kullanmışsınız, bu nedenle size yok!” dedikten sonra sözlerine devam etme arzusunu yaşamıştı. Anlayamadığım niye Şimal’e kart verdiği, bize evliliği yakıştırdığı, nasihat verecek kadar evlilik hakkında nasıl birikimi olduğuydu, oysa ellerini ya gizlemiş, ya da ben gizlediği anlamını yaşamıştım, evli-bekâr oluşu konusunda.
“Neyse genç arkadaşım, siz barışmaya geç kalmayın. Ben belki fark ettiniz, avukatım. İşinizin bana düşmesini asla temenni etmem, kartları vermemin nedeni hani hini hacette(1)…”
Kuzey Beyi taksi durağına bıraktığımda içimden geçeni saklamayı düşünmedim;
“Karıcığım, çay ısmarlayınca beni bağışlayabilecek misin?”
“Kaşınıyor musun, yoksa ben mi öyle hissediyorum kocacığım? Dur, bir taksi durağında, biz de inelim, elimden bir kaza çıkacak yoksa sabah sabah insanı günaha sokma!”
Ve görünecek şekilde avuçlarını göğe doğru açtı;
“Allah’ım ne günah işledim ki, suçum neydi ki, sabahın bu vaktinde bu pişmanlığı yaşatıyorsun bana?”
“Affedersin! Son bir söz, ondan sonra yemin ederim ağzımı hiç açmayacağım…
Susuyorsun, demek ki kabullendin! Sevgili Şahika güzelsin, Şimal kardeş sen de öyle! İkiniz de güzellik müsabakalarına girseniz, sanırım eşit oylarla iki birinci siz olursunuz, asıl birinciyi seçecek jürinin kararına karışmam mümkün değil…
Ancak Şahika sadece sana söylüyorum, çünkü etkilendiğim sensin, ben de yüzüne bakılmayacak kadar pek çirkin değilim! Eee! Araba da altımızda…
Hani şurdan Nikâh Dairesine uğrasak…”
Cümlem yarım kaldı, öylesine bir bağırdı ki, araba sanki 3-5 santim havaya kalktı ve tekrar yerine oturdu sanki;
“Hayır! Çizmeyi aştın. Kapıyı açıp ‘Adam öldürüyorlar!’ deyip kendimi asfalta atacağım şimdi, yeter artık, ne olur, yeter!”
“Espriyi yapayım istedim. Sinirlendiğinde de güzelliğinden bir şey yitirmiyorsun, bunu belki söyleyen olmamıştır. Şimdi gerçeğime dönüyorum güzel kız; ‘Şimdiden Allah eşin olacak adama acısın!’ diyorum…
Adamı herhalde on-on beş gün içinde tırlattırırsın(10), bence daha sakin olmayı dene! Haddini bilmeyen(10) bir İstanbulluya böylesine tepki vermenin senin gibi güzel bir bayana hiç de yakışmadığını söylemem gerek. Hele ki o genç bayan eğitim vereceği öğrencilerine iyi görünmek mecburiyetindeyse…
Sormam gerek! Taksi durağında durmam konusunda ısrarcı mısınız hâlâ?”
Cevap gelmedi, mırıldanma şeklinde bile, bu devam etmem anlamında olsa gerekti, ben de, her ne kadar aklım birinde kilitli idiyse de bu şansı tepemezdim;
“Söz veriyorum, üniversiteye kadar bir daha ağzımı hiç açmayacağım. Söz konusu çay ikram etmek olduğuna göre; ‘Taksi durağında durma, devam et!’ demenizden mutlu olacağım. Yaşamımda ilk kez kavga ettim, hem de tanımadığım iki genç kızdan sadece biriyle...
Üzgünüm ve inanın içtenlikle özür diliyorum ve ikinci kez ağzımı açmaksızın ne dilerseniz onu yapacağımı vadediyorum. Tekrar karşılaşır mıyız gerçekten, öncemde de söylediğim gibi, bilemiyorum. Ben isterim de sizin de isteyeceğiniz konusunda ümit var(10) değilim. Kabalığımı lütfen bağışlayın!”
İlk defa söze karıştı Şimal;
“Affedersin Ağabey! Size biri çok konuştuğunuzu, başkaları adına da konuşma hakkınız olmadığını söylemedi mi hiç? Ben söylüyorum, ayıplamayın…
Hah! Burdan sağa dönün lütfen, doğru gidersek üniversiteye varırız. Artık çay ısmarlamamızı mı beklersiniz, çay mı ısmarlarsınız, yoksa hemen usul usul, usluca geri mi dönersiniz, o size kalmış!”
“Dersimi aldım, bir çayın bu kadar zahmet vereceğini olmayan aklımdan geçireceğimi bilemezdim. En iyisi ben usul usul değil, topuklayıp uzaklaşayım buralardan…
Ve ikinize de sağlık, mutluluk diliyorum, gönlünüz hep sevgi ve sevinçle dolsun!”
İtirazsız olarak arabadan inerlerken birinden biri, “Âmin!” dedi, hangisiydi, bilemedim, ama bir centilmen olarak kapılarını açamasam bile, arkalarına bakmadan gidişlerine tahammül edip “Teşekkür etmelerini” bile beklemeden, deyim yerindeyse kısa yoldan; defoldum!
İki-üç saat içinde; “Selamünaleyküm-kavga” ve sonra “Sana ayılıyom-bayılıyom!” moduna ulaşmam mümkün müydü?
Başlangıcımda da kendim kendime itiraf ettiğim gibi, onun güzelliğinden ziyade çekiciliğinden sakınmam ona ihtiyacım olduğunu saklamam mümkün değildi. Dünyada onun kadar güzel bir genç kız, bir öğretim görevlisi olacağını da havsalam(2) kabullenemiyordu!
Günler geçiyor, günler değil ben tükeniyordum, acıkmıyorum, susamıyorum, uykum gelmiyordu vs. vs. Onu bir kere görsem yaşamım düzene girecek, ömrüm bereketlenecek, belki uzayacaktı da.
Varsın, benim olmasın, bir kere daha göreyim, ömrüm boyu yeterli olacaktı bu benim için, hüsnü kuruntu(1) gibi gözükse de.
Evet, Sarı Çizmeli Hanım Ağa değildi. Okulu ve ismi…
Tamam da başka veri…
Çocuk şımarıklığı ile “Ce!” deyip karşısına çıkamazdım ki, ilgileneceği kelimeleri, cümleleri sıralayarak…
“Etkilendim senden!”
“Eee!”
“Seviyorum seni!”
“Ağır ol da, ‘Molla’ desinler(1)!”
“Bir sitemde, bir kavgada beni benden alıp, hapsettin kendine!”
“Her ne kadar edebiyatçıysam da karışık-kuruşuk cümleler yerine doğru-dürüst cümleler kurmaya çalışsan?”
“Şiirler, dizeler sıralamaya çalıştım senin için!”
“Bak hele! Sadede gel(10)!”
“Evlen benimle!”
“Anneciğim zırdeli(2) var karşımda!”
“Kendin pişir-kendin ye!” örneği, ben soruyorum, onun yerine ben cevaplıyordum kendimi. Bu benim için hiç de iyiye alamet değildi(1)!
Karışıktım, günler geçiyor, ona özlemim her gün biraz daha yük olarak omuzlarıma biniyor, artmayı bırak çökertiyordu beni. Bir kere bir kere Allah’ım! Ne olur kız, bir kere gözüküversen ne olur, sevabına…
Bu, böyle olmayacaktı, devam etmeliydim, etmeliydik! Kabullenmeli, ya da reddetmeliydi beni, yüküm ağırdı, taşıyamıyordum. Sonra? Sonrası var mı? “Hayır!” demek, “Evli evine, köylü köyüne!” demekti. Haddini bilmeyenin köyüne değil, cehenneme yönelmesinin önüne kim geçebilirdi ki?
Sevdiği insan için yaşamını yitiren ilk kişi ben, sevilenin de katil olduğu ilk kişi o olmayacaktı ki yaşamda.
Hiçbir şey umurumda değildi. “Ya benim olmalı…” Olmazsa kara toprak ona değil, bana yakışırdı, yakışacaktı da.
Cesaretimi topladım, eğer toplamak denirse. Şimal’den sakınmam gerekti, mutlaka haber uçururdu ilgiliye. Sonrasında ayıkla pirincin taşını!
Öyle ya da böyle kabullenmeliydi beni, sevmeli, istemeli, Şimal’in ispiyonlamasıyla(10), acımamalı, yaşamını benim için karartmamalıydı, bu sevgi olamazdı asla. Ola ki kendi çabamla ona ulaşırsam, eğer duygularından emin olabilirsem, oda beni meselâ özlemiş gibi yaparsa, içinden gelmiş gibi benimle ilgilenmişse zararı yok, acısındı bana, ama asla yaşamını karartmamı beklememeliydi.
Aklımın ermediği şey; neden ilk hareketi erkeklerin yapma mecburiyetiydi.
Bir gün…
Üç-beş gün…
Bir hafta-on gün ve sonunda bir aydan diğer aya cesaret devri…
Sonralarımda cesur oldum, ama öyle açıktan açığa değil, cesaretim yol üstüne kadardı ve uzaktan da olsa onu görmek üzerine kurguluydu. Kenarlardaydım, mutlu olmak istiyordum, varsın sonunda ölümüm gerçekleşsin, her ne şekilde olursa olsun…
Olmadı! Ya gizleniyordu, ya da kader diyemesem bile talih onun gizlenmesine yardımcı oluyordu. Olsun! Sonunda kavuşmak olmasa da onu görmekle de olsa ömrüm tükenecektiyse varsın tükensindi, umurumda değildi.
Onsuz bir yaşam geçmiyordu aklımın ucundan bile. Ben kendim kendimle mücadele etmek değil, savaşıyordum sanki. Artık zaman gelmişti, boşa geçtiğine inandığım o kadar zaman sonrasında. Kendim kendime itiraf ediyorum dürüstçe; “Ben Şahika’yı ölesiye seviyordum, âşıktım ona!” O bilmese, öğrenmese, sevmese de olabilirdi, ben ona aittim, o bana ait olmasa da…
Ve günlerden bir gün olan oldu farkında olmadığım. O hani yanımdaki araba emniyet şeridinde kaza yaptığında alıp da taksi durağına bıraktığım avukatla Şimal görünmüştü karşılardan, uzaklardan. Yanlışım Kuzey’in zekâsından ve dikkatinden sakınamamış olmamdı.
Plâka numaramı aklında tutan, belki günlerce takip eden, nerede, ne zaman, ne kadar kaldığımı, yiyip içmediğimi bilen olarak takip etmiş beni, üstelik de buna zorunluluk hissederek. Onları görünce direksiyon altına eğilip saklanmamın yararı olmamıştı, saklanabildiğimi sanırken, o beni görüp tanımış…
Avukatla Şimal’in nasıl bir araya geldiklerini bilmem mümkün değil. Belki ilk kıvılcım kartı verdiğinde oluşmuş olabilirdi, malûm kalp kalbe karşı(14) değilse, o kıvılcımın asla yararı olmazdı, yangın çıkmazdı ve rüzgâr ancak küçük alevleri söndürür, büyük alevleri ise daha da büyütürdü(15), ben demiyorum, birileri demiş, yarım yamalak(1) da olsa (ç)aldım ağzından.
Şimal okuyor olmasına rağmen abla dediği Şahika’dan evvel davranmıştı, geleceği için. Avukat; cesur, akıllı, neyi ne zaman, nasıl yapacağı zekâya sahipti, bir bakıma benim gibi odun değildi, hissettiğinin hissedildiğinin farkına varır varmaz el ele tutuşmuşlardı.
Birbirlerine çok yakındılar ve ufuklarda görünenin gerçekleşeceğini umut etmek müneccimlik(2) olmasa gerekti ve bunu da Kuzey’den daha iyi bilen biri olamazdı.
Bunlar kurgu mu, yoksa ben mi uydurdum, durup dururken. Daha bilmediğim o kadar çok şey vardı ki, sonralarda anlatılan, hayretle şahit olduğum.
Ben? Yani ben? Peki, ben? Ya da doğrudan doğruya biz?
Karşındakinin kırk tane gönlü olsa da, bir tanesi ile bile yakınlaşmayı aklından geçirmemişse, istediğin kadar “Uzaktan da olsa görmeyi düşle!” hak reva mıydı(1) benim için umutlanmak?
Bilmediğim, bilip öğrenilenin, bilmesi gereken öğrenene ulaştırılmış olmasıydı ve bu konuda Kuzey’in başarılı olacağı tartışılmazdı. Bildiğimden değil, bilmem gereken çok çok ötelerimde bilgilendirildiğimde kafama ancak dank eden(10).
Yine umutsuzluk dolu bir huzursuzlukla gizlenmiştim sütre(2) gerisi bir yerlere, her günkü gibi, ya 10-15 santim ileri, ya da o kadar beri. Onu bir kere görsem ömrümün sonuna ulaşmak bile umurumda olmayacaktı, kaçıncı kez aynı şekilde kendimi, beni bile kızma moduna getiren sözler. Abdala malum olurmuş(10) örneği, içimde bir coşku, bugün onu göreceğimi ve sonrasında geleceğime yönelmem için Tanrının bana izin vereceğini müjdeliyordu sanki. Malûm olmuştu, evet!
Birden bedenim titredi, ne olmuştu bana? Acaba beklediğim ölüm onu bir kez daha görmeden önce mi sarılacaktı bana, umutsuzca beklerken başım direksiyona dayalı, hüzünlü ve kendimden geçmişçesine iken.
Arabamın üç kapısı birden açıldı. Yanımda Şahika, arkamda Şimal ve Kuzey.
“Hadi kavga edelim gene, karı-koca olarak!” sesi emir gibiydi Şahika’nın.
“Ben seninle kavga etmek değil, ömür boyu barışık olmayı ister, dilerim!
“Hele bir dene Doruk! Şahika’n de aynı duyguları taşıyordur belki, kim bilir?” Kuzey’in sesiydi kulağıma ilişen.
“Şahika’m?
“Sen öyle istemiyor muydun? Sakıncası mı var? Sözümü değiştireyim mi? Bir kere bile gözlerime bakmadan, ellerimi tutmadan, ‘Seviyorum!’ deyip de öpmeden ‘Şahika’n olmamı isteyen sen değil miydin? Hadi kendin çekiyordun, uzaktan, uzaklardan beni görmekle cennet kapılarında nöbet bekleyecek gibi!”
“Yeni bir kavga rüzgârı hissediyorum, hadi Şimal biz yavaş yavaş okula doğru yürüyelim, onlar ne halleri varsa görsünler! Kavga olmazsa okulda görüşürüz, olursa da kendi bilecekleri şey!”
İki taraflı olarak indiler arabadan. Devam etmek için zor zapt etti kendini Şahika susarak;
“Ama susarak, bana dünyada cehennemi yaşatmaya hakkın var mıydı? Senin için ta başlangıcımda hazırdım ben, senin için. Nasıl hissetmezsin ki? Allah Kuzey Ağabeyden razı olsun, Şimal’den de tabii…
Birbirini istemişler, buluştular, benim gözüm yolarda kulağım sesteydi. Ne garip, sen sadece ıstırap çekmeyi yeğledin, beni bilmene, istemene ve ‘Şahika’m!’ diye sayıklamana rağmen! Susuyorsun neden?..”
“Ha! Cevap yok! Devam ediyorum! Kuzey Ağabey senin falsolu konuşmana(10) rağmen, aramızdaki duygusal yakınlığı hissedip ellerimizde de yüzüklerimizin olmadığını görüp bir ağabey tavrıyla bizi birbirimize yakıştırıp karı-kocaymışız gibi özellikle vermiş o nasihati.
Sakınmaksızın, belki de senin cesaretsizliğine anında karar verip söylemiş o sözleri. Sana ve başlangıçta hatırından bile geçirmese de Şimal’e kartını o nedenle vermiş. Şimal gönlünün sultanıyla karşılaştığına inanınca, ağabey bizi öğrenmiş. Bulmuş, buluşturmuş takip etmiş seni. Hikâye canını sıktıysa bekleyeyim, ya da kapıyı açıp bende genç âşıkların peşi sıra yürüyeyim!”
“Ne olur devam et!”
“Peki! Sen burnunun sürtülmesini(10) hak etmişsin, sana gözükmemek için o kadar çok sabrettim ki! Seni görüp de yanında olamamak hüzündü benim için. Ama Kuzey Ağabey uygun zamanın geldiğini söyleyinceye kadar beklemek zorundaydım…
Gerçekten sen Kuzey Ağabeyi hiç mi fark etmedin peşinde? O kadar mı kendini yitirmiştin? Hâlâ bir şey demeyecek misin?”
“Hazırlıksızım, seni seviyorum, çok seviyorum, hatta ölesiye, ama senin beni böylesine yaşadığını bilmiyordum, hem ‘yaşadığınızı’ da demem gerek!”
“Hazırlanmanı, hazırlık yapmanı bekleyemem, ya şimdi, ya da şimdi, hemen!”
“Sen ilk karşılaşmamızda hükmettin kalbime, hatta aklımı da alıp gittin. Bugüne kadar devam eden akılsızlığım devam etmesine rağmen, seni seviyorum, çok seviyorum, bana hükmetmeni dileyecek kadar…”
“Ben de seni seviyorum, sana ilk kez “Amca!’ dediğimde zapt edemez oldum kendimi, bana nasıl birdenbire egemen olduğunu anlamaksızın! Peki, başka!”
“Araba altımızda, şahitler de hazır, hadi hemen Nikâh Dairesine gidelim, karı-koca olalım, Kuzey Ağabeye ayıp olmasın!”
“Delisin! Soytarı sevdiğim sen de…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şahika; Doruk, zirve, dağın en tepesi, en üst derece.
Şimal; Kuzey.
(1)
Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
Başına Buyruk; Kimseden izin almadan, dilediği gibi davranan, özgür.
Bir söyle, bin “Ah!” işit; Söylenen bir söz karşılığında, daha fazla cevap, itiraz, aynı anlamda şikâyetle karşılaşma durumu.
Can Havli İle (Havliyle); Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Hak Reva, Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hini Hacette; Gerektiğinde.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İnsan Ömrü Pamuk İpliğine Bağlı; İnsanların yaşamak için garantisinin olmadığının ifadesi. Yanlış bir hareket, kaza vb. ile yaşamın sona ermesi.
İyiye (Hayra) Alâmet Değil; İyi bir durum belirtisi olmayan olay.
Korsan Taksicilik; Taksi plâkası olmaksızın, genelde ekonomik sıkıntı çekenlerin, özellikle geceleri, taksimetre olmaksızın ve trafik polislerinden kaçarak, normal taksilere göre ucuz tarifeli “Bir ekmek parası, kapısı” taksicilik modeli.
Öz Çekim (Selfie); Kişinin kendi fotoğrafını çekmesi.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
(2) Cüzzamlı; Cüzzam=Lepra (Bulaşıcı bir deri) hastalığına tutulmuş olan.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.
Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.
Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi koyduğu değnek gibi bir şey önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır ki, öyküde “Gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılmıştır.
Zırdeli; İyice deli, çok deli, çılgın.
(3) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu… Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili özel bir de öyküsü vardır.
(4) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.
(5) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
İnsanı en çok üzen şey; Ummadıkları kişiler adam olurken, adam sandıklarının insan bile olamamış olmasıdır! ANONİM
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
(6) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BİR İSTANBUL SABAHINDA”
(7) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(8) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
(9) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “İSTANBUL BİTER Mİ? BİTMEEEZ!” (Cahit Sıtkı TARANCI ve Orhan Veli KANIK, beni affederler mi, düşüncesiyle?
Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır.
Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin bestekârı; Onur AKDOĞU’dur.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı… Orhan Veli KANIK
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden…” Ahmet HAŞİM “MERDİVEN” Yükselme basamağı
Yükselmenin Merdivenleri; Kendilerini; “Dünya Sevgi Birliği Vazife Grubu” diye adlandıran bir grubun derlediği; “Yükselmenin Merdiveni Beş Basamaklıdır” adlı kitap. Bu basamaklar; Doğruluk, İyilik, Bilgi, Çalışmak ve Sevmek olarak belirtilmiştir. Ki bu kitap; 14.05.1966 tarihinde rahmetli annem tarafından kendi el yazısıyla bana hediye edilen ve halen Kütüphanemde muhafaza ettiğim bir kitaptır.
(10) Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye) Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “Aptala malûm Olmak” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.
Başa Kakmak; Serzenişte bulunmak, sitem etmek.
Burnu Sürtülmek; Daha önce beğenmediği, yapmadığı, yapamadığı bir işi, bir durumu, bir şeyi bir süre sıkıntı çektikten sonra kabullenmek, kabul edecek duruma gelmek, kibrinden, gururundan, yanlışlığından vazgeçmek. Taşkın davranışlarının cezasını çekerek, güçlüklerle, başarısızlıklarla karşılaşarak ılımlı bir yol tutmak.
Dank Etmek; Hızlıca çağırmak, aklına gelmek.
Falso Yapmak; Yanlış davranışta bulunmak. Aslı; bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır.
Falsolu Davranmak (Konuşmak); Yanlış bir davranışta bulunmak, konuşmak.
Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.
Patavatsızlık Yapmak; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşmak. Davranışlarına dikkat etmemek.
Peşi Sıra Seğirtmek; Arkasından, ardından, ardı sıra çabuk ve hızlı adımlarla yakın bir yere doğru yürümek, gitmek.
Pot Kırmak; Gaf yapmak, lâfın nereye gideceğini düşünmeden konuşmak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.
Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak.
Tırlattırmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek.
Ümit Var Olmamak; Ümitli olmamak. Ümit Beslememek. Son anına kadar düşünülen konuda sabırlı ve beklentili olmamak.
(11) Sana taş atana, sen ekmek at; Sana karşı yapılanlara yumuşak ol, aynı şeyleri onlara yapma, daha iyi şeylerle karşılık ver, anlamında bir söz.
Sana taş atana sen gül ver; ver ki kaynağın sevgi olduğunu daima anımsayasın. Uğur KOŞAR
(12) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(13) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İSTANBUL ÜZERİNE İNKİSAR”
Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behadır, Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedadır… şeklinde başlayan Nedim’e ait dizelerin bugünün Türkçesi ile anlamı; “Bu İstanbul şehri ki, paha biçilmez ona, Tüm İran mülkü feda olsun tek bir taşına.”
(14) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(15) Rüzgâr ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur, ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır. Antoine BUSSY