Bugün ilk gündü. Daha önceki yaşam biçimimde olduğu gibi, erkenden kalkmış, aşağı-yukarı son bir yıldır yaşamakta olduğum yalnızlığımla kendim kendime hazırladığım kahvaltımı tamamlamış, giyinmiş, işe gider gibi çıkmıştım sokağa, bilinçsiz ve gayesiz.

Daha yıllar yılı çalışma hakkım olmasına rağmen emekli oluşumun iki nedeni vardı, belki de tek nedeni, biri, diğerini tamamlayan. Annemin ölümü ile tahammül edemediğim yalnızlığım ve uzmanlığımla ilgili olarak aldığım iş teklifi…

Hani; “Başını taşlara vurmak! (1)denir ya hani, zamanında annemin, akrabalarımın hatta komşularımızın “Evlenip, çoluk-çocuğa karışmam” konusundaki önerilerini göz ardı etmemin(2) pişmanlığını yaşıyordum şimdilerde.

Yalnızlık, özellikle annemin ölümünden sonra tahammül edilemez boyutlarda idi benim için. Kız-dul, kör-şaşı, çolak-topal, okumuş-cahil, evde kalmış-kız kurusu(3) demeden yalnızca yalnızlığımın sargısı için evlenmeliydim. Belki de bitişle-başlangıç arasında yapmayı düşündüğüm kısa tatil sabahına bu düşünceyle erkenden başlamıştım.

Saçmalık mıydı düşüncem? Bilmiyordum ama işte öylesine, belki de evlenmek için müstakbel(4) gelin adayını aramaya çıkmıştım!

Allah’a şükür sağlıklıydım! Fiziksel olarak da fakir sayılmazdım. Gözlerim görüyordu; miyop-hipermetrop-astigmat-göz alerjisi gibi gözle ilgili sorunlarım yoktu, güneş gözlüğü bile kullanmıyordum. Kulaklarım duyuyordu, saçlarım dökülmemişti, bir-iki parça kırlığı göz ardı etmek gerekti, o kadarcık da olacaktı, yaşım gereği. Yakışıklı değilsem de özrüm de var sayılmazdı, anlatacağım.

Yaşım mı? İşte bu noktada biraz durmam gerekecek. Çok küçük yaşlarda babamı kaybetmem ve onun çalışması ile ilgili herhangi bir sosyal güvencesi olmaması nedeniyle, sorumluluğum erken başlamış, iş hayatına erken atılmış, hem anneme bakıp evimizi geçindirmiş, hem de yüksek tahsilimi yapmıştım.

Bu arada; “Özrüm var sayılmazdım” demiştim ya hani, geçirdiğim bir trafik kazası sonrası kırılan kolum, maalesef çapraz olarak açılı bir şekilde kaynatılınca askerlikten muaf tutulmuştum.(5) Çok istememe rağmen bu görevi yapamamış olmanın hüznünü yaşarım hâlâ belleğimde.

Devletim sonraları uygun görmüş,  özel olarak ben ve benim gibilere bir gün için dahi olsa Temsili Askerlik(5) yaptırarak heveslerimizi kursağımızda bıraktırmamıştı(6). Sebep olanlardan, uygun görenlerden Allah razı olsun!

Göğsümü gere gere; “Askerlik yaptım!” diyebiliyorum. Yasalarla belirlenen süre kadar çalışmıştım devlet memuriyetinde. Ve tamamlanmıştı bu süre. Yine yasalara göre daha elli yaşlarıma ulaşmadan emekli ikramiyesi ve emekli maaşı almaya hak kazanmıştım.

Yaşlı değildim, “Elli yaşına varmamıştım” dedim ya, açmam gerekirse; kırktan sonra elli yaşa kadar arada dokuz tam yaş vardı ve ben kırk ile elli arasının henüz ikinci yarısına bile gelmemiştim, henüz ilk çeyreğindeydim. Bu kadar ipucu sanırım yaşımı bilmeniz için yeterli olur, ya da olabilir. Çok ısrarcı olunsa bile yaşımı söylememekte kararlıyım!

Yalnızlığımı paylaşıyordum atadan kalan kocaman evimde, tarif etmem abes(7). Annemin ölümünden sonra el-ayak çekilmişti(8) evimden. Bazı akşamlar; kandilse veya bir başka mübarek ya da kutsal gün, ölüm-doğum günü artılı ya da eksili bir gün ise, pilâv, helva, aşure, tatlı gönderiyordu komşular çocuklarıyla, tabaklarını hemen boşaltmamı bekleyerek.

Akrabalarımın herhalde kendi sorunları vardı, çokça. Uğrayan, soran, arayan yoktu pek. Pardon, vallahi pardon! Bazen, bazıları telefonla soruyorlardı “Nasıl olduğumu?” O kadar işte. Zinhar(9); “Bir isteğin, bir dileğin, bir ihtiyacın var mı?” diyeni çıkmadı, annemi yitirdiğimden beri, hâlâ, hem de hiç.

Telefonların çalışı mutluluğum oluyordu. Çokçasın ben açıyordum onlara. Annemin sağlığındaki gibi; “Evlendirelim seni!”, “Akça-pakça, namazında-niyazında” veya “Helâl süt emmiş bir hanım kız var, gel bir gör!” diyenler yoktu artık.

Demelerinin beklentisi içinde olduğumu mutlaka biliyorlardı, ama “Hınzırlar(10)” diyemem. Buna hakkım yok çünkü. Olamaz da. Gerçek şu ki beklentilerimin suskunluğunu yaşarken hep; “Avucumu yalıyordum(11, avucumun temiz olup olmadığını önemsemeden!”

“Ah Anam! Çok vakitsiz terk ettin. Hem de çok kısa bir süre içinde, kimseye dert olmak istemezcesine ama. Beni yalnızlığıma mahkûm etmiştin, gidişinle. Seni dinlememekle hatalı olduğuma bir kere daha üzülüyorum.”

İç sesim devam etmekte arzuluydu;

“Oysa tek hatalı da ben sayılmazdım, değil mi? Tüm maddi istek ve gereklilikleri karşılamayı istediğim gelin adayları; ‘İlle de ayrı ev, annenle birlikte oturmayız!’ demişlerdi. Yuva kurmak için seni dışlamamı isteyemezlerdi benden. Dışlanmana tahammül edemezdim, bunun için ben onları dışlamıştım.”

Sevmek değil, sevmek kadar sevilmek de önemliydi. Onların, yani gelin adaylarının yaklaşımları bana bunu düşündürtmemişti bile. Zaten ve çünkü; “Ana gibi yâr olmazdı, cennet anaların ayaklarının altındaydı.”

Maddi durumum, diğer anlamda ekonomik özgürlüğüm iyi idi. Biraz birikmiş param vardı, emekli ikramiyemi de katınca çoğalmıştı birikimim. Faiz düşüncesi yapıma tersti, bu nedenle Amerikan Doları ve Euro gibi yabancı paralar almış, evin sağına-soluna dağıtmıştım, gizli yerler olacağını sandığım kısımlara.

“İstersem bir araba alırım!” diyordum, ama evlenmek arzum daha engin bir boyutta idi. “Gerekebilir!” diye düşünüyordum. Yalnızlığı çeken bilir, hem herkesle birlikte iken, yalnız olmayı…

Belediye Otobüsünün son durağa ulaştığını, şoförün ikazı ile fark ettim. Çok eskiden izlediğim; “Yedi Kardeşe, Yedi Gelin(12)” diye bir filmin kareleri geçiyordu gözümün önünden.

Sağıma-soluma bakıyordum; gelin adayları için. Kimini, genç, ya da çok genç diye siliyordum zihnimden. Kimine ise yaşlı deyip vazgeçiyordum. Kimi çok güzeldi, beni beğenmezdi. Kimi bence çirkindi, sanki beğenmediğim.

Saçmalıklarla dolu bir koşuşturmaca içindeydim, ayıplanacak, hoş görülmeyecek. Zihinsel yapıma da tersti düşüncelerim. Rahmetli annemin dediği gibi; “Kavun değildi ki, kişinin fiziksel varlığına bakıp” da ömrünü paylaşmaya karar veresin, verebilesin.

Kadere inanıyordum, ama kadere de mutlaka yardımcı olmak gerekti. Bazı şeyler (canıma) tak demeden, yeni işime bile başlamadan, “Kader şekillenmeli” diye düşünüyordum, umutsuzca ve ayıplarımdan utanarak hem.

Bir hafta-on gün boş geçti yaşantımda. Akrabalarıma uğramıştım bazı günler, özellikle yemek vb. gibi sıkıntıları yaratmamak için, akşamın geç vakitlerine kalmadan. Ve de çocuklar, gençler için ufak tefek de olsa ucuz olmayan hediyeleri de çantamda taşıyarak.

Hatta öğrencilerin ceplerine de münasip bahşişleri(13) sıkıştırarak. Dayıları, yeğenleri(14), kuzenleri(14), enişteleri gazino gibi içkili-musikili yemeklere götürmüştüm, emekli oluşumun şerefine. Ama ağızlarından beni mutluluğa ulaştırmalarını dilediğim bir çıtlatma(15) bile alamamıştım, evlilik düşüncelerimle ilgili.

Onlara uzanan ellerim hep boşta, boşlukta, kimsesiz kalmıştı. Tükürdüğümü asla yalamazdım(16), ama her olasılığa karşı, “İlle de ayrı ev” diye tutturan, henüz ev-bark sahibi olmamış olanları bile evlenebileceğim gelin adayları arasında görebiliyordum, zihnimde.

Evlenmek istiyordum, yalnızlığımın boyutlarını küçültmek istercesine. Galiba yalnızlığıma tutsaklığım devam edecekti. Kahveye çıkma gibi, lokale(17), şuraya-buraya gitme gibi gece hayatım yoktu. Hafta sonlarında bazen futbol, voleybol, basketbol maçlarına giderdim annem sağken, yaşarken.

Ev işlerine hiç katkım olmazdı o zamanlar. Ütü yapmayı sevmezdim, ama alışmıştım şimdi. Öğretildiği gibi, önce kirli çamaşırlarımı bir defa ilaçlı sularla dışarıda elden geçiriyor, sonra çamaşır makinesine atıyor, biraz kuruyunca da daha nemli iken ütülüyordum.

Rahmetli annem tüm iç giyimlerimi de ütülerdi, ama ben iç giyimlerim için özel bir itina göstermiyordum çok zaman, gösteremezdim de zaten, zamanım kıymetli gibi geliyordu, asıl neden olan sıkıntıma boş vererek.

Dışarıdan devamlı olarak yemek yemek, masraftan ziyade işkence oluyordu nefsime. Evde yapıyordum yemeklerimi, salata, cacık, yoğurt, turşu gibi eklentileri unutmadan. Soframı kuruyor, bazen yalnızlığımı, umarsız, Türk Sanat Müziği ve fasıllarla(18) ve içki kadehi ile takviye ediyordum.

Bilinen o ki kişi; öksüz sanıyordu kendini, kimsesiz yudumlarken içkisini, şarkıdaki gibi.(19) Bulaşıkları bazen burnumu çekerek, bazen gözlerimin yaşlanmasına aldırmadan, ya da engel olmadan yıkıyor, gazete okuyor veya televizyon seyrediyordum, uykum gelene kadar.

Hafta sonları maçlara gitmeyi unutmuştum. Annemin yaptığı gibi bir kovaya ilaçlı su koyuyor, köşe bucağı temizliyor, toz alıyor, süpürge yapıyordum. Sanırım evcimen(20) bir adamdım veya öyle olmuştum, hani genelde uluorta denilen bir şey var ya, hadi saklamadan söyleyeyim “kılıbıklık(21) için resmen adaydım, tam anlamıyla”…

Kendime verdiğim izin de bitmişti artık. Yeni iş yerime gitmem, başlamam ve kısa sürede işime alışmam gerekti.

Başladım da, başlangıçta monoton(22) bir düzeyde ilerleyen işime. Sonra işlere ve personele alıştım. Zaten bilmediğim bir konu da değildi. Yapmam gerekenler için sabahları büroyu ben açıyordum, neredeyse büronun olduğu apartmanın diğer katlarını sahiplenmiş gibi diğer iş sahipleri bile gelmeden.

Patronlar daha ilk günden Devlet Memuru yaşantımı dikkate almış olmalılar ki, büronun tüm anahtarlarını hemen teslim etmişlerdi bana. Çok zaman açtığım gibi ben kapatıyordum büroyu.

Bilinen o ki; ne sabahları “Neden?” diyen vardı erken gelişim için, ne de akşamları; “Nerede kaldın?” diyen. Hatta bu yaşam şekli işime de geliyordu, bazen yemek yemem, bazen de iş yorgunluğumu paylaşmağa bir yerlere takılmam, iki kadehle de olsa patlayan sıkıntımı durultmam için.

Düşüncelerimi işimle ilgili olarak öylesine yoğunlaştırmıştım ki, yalnızlığımı ve “Evlenme Düşüncemi” de askıya almış gibiydim. Patron, daha doğrusu “Patronlar” demem gerek, kazançlarının artmasının etkinliği dışında ilgili değillerdi yaşam biçimimle, sosyal konumumla, sanırım.

Evli olup olmadığımı sormamışlardı, belki de bildiklerinden. Bekâr olduğuma dair kesin deliller olsa gerekti ellerinde, acaba evlilik düşünceme katkıda bulunurlar mıydı? Bilmiyordum, bilemiyordum. Ben de onların sosyal konumlarını hiç merak etmiyordum. “Evlilik Programlarını(23)” zaten akıl kârı(24) görmüyordum.

Bir hayli yol almıştım bürodaki çalışmalarımda. Yaz gelmişti. Patronların ikisinde de belirli sıkıntılar gözlüyor, bunlara anlam veremiyordum. Ya bir beklentiydi düşünceleri, ya da bir birikime ulaşma düşünceleri vardı.

Bir akşamüzeri, işin sona erme vaktine doğru, sermayesi daha fazla olan patron (ki ben ona “Büyük Patron” adını takmıştım kendimce) beni odasına çağırdı. Sermayesi fazla olduğu kadar, diğerinden hem yaşça büyüktü, hem fizikçe; boy-pos-cüsse-kilo-göbek olarak da. Aynı zamanda şirketin esas kurucusu idi, Limitet Şirket(25) olarak...

Odasına gittim. Diğer patron da, yani “Küçük Patron” diye isimlendirdiğim patron da yanındaydı. Doğal olarak söylemem gerek, Limitet Şirketin daha az sermayeli ortağı olduğu gibi, fiziksel olarak Büyük Patronla aşık bile atamazdı(26), hem her bakımdan.

Gerçekten de espri(27) bir yana şirkette sermayelerinin, ya da hisselerinin oranı da beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Beni az da olsa ilgilendiren muntazam olarak aldığım, ya da ilerilerde alacağım maaş ve bazen tahakkuk eden primlerdi. Büyük Patronun adı; Metin, Küçük Patronun adı; Çetin idi.

Uyumlu bir çalışmaları vardı; kavgasız-dövüşsüz, nizasız(28), kardeş gibi, kardeşçesine. Aslında soy isimleri de aynı idi, ama kardeş değillerdi, ya amcaoğulları ya da torunları, ya da çok yakın akraba idiler, gözlemlediğim, ya da kayıtlardan şöyle-böyle üstünkörü(29) bilgi edindiğim. Odasına girdim:

“Buyurun Metin Bey!” dedim.

Damdan düşer gibi(30) tek kelimelik bir soru sordu:

“Memnun musun?”

Sorusunun ne anlama geldiğini düşünmeye çalıştım önce. Ve cevap vermekte sıkıldım. Ama yanıtlamam gerekti:

“Sağ olun efendim. Memnun olmamam için bir sebep yok ki! Esasında benim sormam gerek size, ‘Sizlere yararlı olabiliyor muyum’ diye?”

“Şimdi üzüldüm işte. Yaklaşık üç aydır beraberiz, hâlâ kafandaki memur düşüncesini atamamışsın. Memnun olmasak, yararlı olmasan sana bir ay bile katlanır mıydık? Katlanmazdık, bilesin. Ticarette ürettiğin kadar başarılı olursun. Üretemezsen başarıdan söz edilemez. Açık konuştuğum için seni üzmediğime inanmak isterim.”

“Rica ederim efendim. Dürüstlüğünüz benim de yararıma…”

“Senden memnunuz ve takdir ediyoruz. Hatta bu ay itibariyle aylığınızı da yüzde yirmi beş oranında artırmaya karar verdik. Başka isteklerin varsa daha sonra kapsamlı bir şekilde konuşuruz, ama şu anda bir derdimiz var, yardımını istediğimiz.”

“Buyurun efendim, emredin.”

“Estağfurullah(31)! Bizim hanımlar ve çocuklar, bizlere hiç sormadan bir sürpriz hazırlamışlar. Tüm bağlantıları da yapmış ve yaptırmışlar. Çok güç durumda kaldık. Açıkçası biz de böyle bir düşüncenin özlemini uzun zamandır, hatta yıllardır duyardık. Sen bizimle çalışmaya başladıktan ve çalışmanı gördükten sonra çocuklarımızın hazırladığı bu sürpriz programı aksatmamayı düşündük.”

“Devam edin efendim, dinliyorum sizi.”

“Bu hafta değil, daha önümüzdeki haftanın sonunda Çetin, ben ve ailelerimiz şöyle bir aylığına Avrupa’yı dolaşmak istiyoruz. Bu nedenle de şirketi ve büroyu bir aylığına sana emanet etmeyi düşünüyoruz. Ne dersin Mehmet Bey?”

“Güveninizden dolayı onur duydum efendim. Lâyık olmaya çalışır, ‘Gözünüz arkada kalmasın!’ demek isterim. Ancak sizin adınıza yapmam gerekenleri, maddi risk(32) taşımayan, taşımayacak işleri bana tarif eder, anlatırsanız, yanlış yapmamam konusunda da yardımcı olmuş olursunuz. Asla bildiğim de olsa, bilmediğim de olsa, sizi maddi zarara uğratacak hiçbir girişimde bulunmam, sizlere ulaşmadan.”

“Seninle şimdi beraberce Notere gideceğiz. Yetki Belgesi tanzimi için talimat vermiştim. Hazırlamışlardır sanırım. Yanında Nüfus Kâğıdın varsa önce bu işi halledelim. Sonra büroya döner, diğer gereklilikleri hallederiz.”

Ayağa kalktı Metin Bey:

“Çetin, hazır mıyız? Mehmet sen de hazırsan hemen Notere gidip gelelim. Zaman gerekli olabilir bize.”

“Güveniniz için tekrar teşekkür ederim, ama koskoca firmanız için beni yetkilendirmekte, acele etmiyor musunuz, efendim?” demek gayretini yaşadım.

Metin Bey elini omzuma koydu ve gözlerime baktı:

“İzin verirsen, bizim de biraz hayat tecrübemiz olmuş olsun, güveneceğimiz kişiyi, malımızı, mülkümüzü, hatta namus ve şerefimizi emanet edecek kadar tanımış olalım seni.”

Çetin Bey de koluma girdi:

“İzlemesek, istemesek, güvenmesek inanmazdık. Noter işi sadece formalite, yasal gereklilikler için. Biz yokken, imzalaman, yapman gereken işler, işlemler için. Yıllarca bürokratlık yaptın, bilirsin hepsini. Bu nedenle ileride yapacağın ve yapman gereken işler için de; ‘Bekle!’ diyeceğim sana, yalnızca.”

Notere gidiş ve Yetki Belgesinin hazırlanışı kısa sürdü. “Geçici En Küçük Patron” idim artık! Geri döndük. Metin Beyin odasında oturduk. Birer birer anlattılar her şeyi. Ben, çok şeyi diyeyim, kendilerinin olan bir şeyler olsa gerekti, kalmıştı, saklamaları gerekenleri saklamışlardı mutlaka, bana göre.

Bankalara, Kurum ve Kuruluşlara yazılar yazdırdılar. Noter Belgesinden kopyalar eklediler. Banka Cüzdanlarını, defterleri, kasa anahtarlarını verdiler. Muhasebeciyi, pazarlamacı arkadaşı, daktilografı çağırıp ayrıca talimat ve bilgiler verdiler onlara da.

Hafta, hep yapılacak işlerin tarifi, anlatılması, sağdaki ve soldaki kurum ve kuruluşlarla tanışma, yetkilerin devredilmesi ve konuşmaları ile geçti. Asıl görevimle ilgili hiçbir iş yapmadım denseydi, yeriydi. Gören ya da olaylara şahit olan da sanki bir aylığına değil de, birkaç yıllığına fabrika başından ayrılıyorlar sanırdı, onları.

Konuşmalarımızın bitiminden itibaren, sabahları oldukça daha da erken gelerek bitirmeye çalışıyordum işlerimi. Yine de bir sonraki güne sarkan işlerim oluyordu, bitiremediğim, yapamamış olmaktan dolayı sıkıntı duyduğum. Bu durumda bir sonraki, ya da daha sonraki günlerden bir-iki saat ödünç almamın pek sıkıntısı olmazdı gibime geliyordu!

Yine böyle akşam vakitlerinde bir iş günü sona ermek üzereydi. Patronlar yoğun seyahat hazırlıklarını tamamlamak üzere erken ayrılmış, personel de mesai bitimi nedeniyle evlerine çoktan yönelmişlerdi. Yalnız kalışımda işlerime konsantre olmak(33) üzere odama geçmiştim ki, kapı çalındı.

“Hayırdır inşallah!” dedim. Arkadaşlardan biri mi bir şey unuttu, yoksa patronlardan biri mi aklına gelen bir şey için uğradı geçerken, diyerek kapıya yöneldim? Esasında böyle düşünmemem gerekti, tüm personelin anahtarı vardı, çünkü. Kimse kapıyı çalmazdı, gelen yabancı olsa gerekti, kapıyı açtım.

Ben yaşlarda, başörtülü bir kadın, elinde naylon bir torba, yorgun ve yaşını tüketmeden yaşlanmış şekilde torbalaşmış gözaltları, titreyen dudakları ile karşımda duruyordu:

“Buyur bacım!”

Bir şeyler söylemeye yeltendi(34), ama gözlerinde gurur kıvılcımlandı, söylemek istediklerini söylemekten vazgeçti, hiçbir şey söylemeden sırtını döndü, yarım-yırtık pabucunu sürüyerek merdivenden inmeye yöneldi. İçimden bir şeyler koptuğunu hissettim. Onun gururunda düşüncelerimi yoğunlaştırmağa çalıştım.

“Bacım, bir şey mi diyecektin?”

“Yok gardaş, bir şey yok, sağ ol!” dedi merdivenlerden inişine devam ederek.

“Bir saniye bacım, bak bakayım yüzüme!” dedim ısrarla ve bağırır gibi.

Döndü, utançla baktı, gücünün sonunu tüketmiş gibi, merdivene oturmakla yatmak arası çöktü ve dizginleyemediği gözyaşlarını engelleme çabasından vazgeçti.

Büyük Patronun odasına koştum, masasındaki kolonyayı aldım, başka bir şey gelmedi o an, aklıma.

“Aç bacım avucunu! Sonra gel bakalım, dertleşelim. Anlat bana derdini. Yapabileceğim bir şey varsa yapmaya çalışayım.”

Merdiven başında, kapının yanında bekliyordum. Eski, fakat temiz bir giyimi vardı. Elbisesinde, kırışıklık, kir ya da leke yoktu. Yalnızca ayakkabılar eski idi, hem de çok eski.

“Sağ ol gardaş!” dedi yerinden kalkmağa çalışarak, elindeki kolonya şişesini uzatarak. Gitmeye meyilli idi, engelledim:

“Çekinme! Yalnızım. Ama istemiyorsan içeriye girme, burada anlat. Kapıcının sandalyesini getireyim şuraya. Bir ağabey-kardeş gibi, yaşın büyükse bir abla-kardeş gibi anlat derdini. Gücüm elverirse yardımcı olayım, yarana merhem olmaya çalışayım.”

Sandalyeyi getirdim kapının önüne. Büzülürcesine oturdu:

“Uzun hikâye emme uzatmak lâzımsızdır. Gocagarıyım, dul işte. Efendi üç ay önce öldü. Irgattı(35) inşaatlarda. İki çocuk, üç boğaz öylesine kaldık ortalıklarda. Evden attılar. Sığıntıyız şimdi gardaşımda. Onun da garı bi nemrut(36) ki, bi nemrut! Bir dil var aha pabuç gader. ‘Git!’ der, çıkıp gidemem. İş ararım, yoh! Çocuklar doyunamaz.”

Derince, iç çeker gibi soluklandı, devam etmek için;

“Çamaşırları yıka, evi temizle, mutlu olmaz gadın. İster ha, ister. Ağa ses etmez ona. Muhannet(37), kahır(37) boğazımın son düğümünde. Ölesim gelir, iki çocuk ortada, yapamam, edemem. İşte iş arıyom, gapı gapı dolanıp. Gayretim bunadır. Ağnadın mı gardaş?”

“Anladım. Hem de çok iyi anladım. Yarın buraya, bana gel, hem de sabahtan erkenden, hiçbir yere uğramadan. Ama önce şunu söyle, iş yeri temizliğinden anlar mısın?”

“Adam hastalandığında işe çıkamadığında bazen, her bi zaman evlere temizliğe giderdim. O zamanlar güçlüydüm, sırtım pekti(38). Eski mahallemizde Ticen Hanım, Mücde Hanım, Fatoş Hanım, Mühendis-Doktor garıları hep beni çağırırdılar, misafirleri gelecekse, temizlik işi oldu mu? Şimdi oralar uzak, gidemiyom, çocuklar aç kalmasın deyi düşünmekten. Yaparım helbet her bi temizliği, isterseniz beraber gidem, o garılara danışın bir.”

“Tamam, anladım. Şimdi söz vermiyorum, veremiyorum sana. Ben de emekçiyim burada. Yarın patronlara danışacağım. ‘He!’ derlerse, sana; ‘Gözün aydın!’ derim. ‘Hayır!’ diyeceklerini sanmam, ama dedim ya ben de aylıkçıyım, başka bir şeyler araştırırız senin için. Yardımcı olurum sana. Şimdi sen buralarda hiç eğlenme. Gücenme de hemen ve şu parayı al. Bu akşam çocuklarını sevindir. Unutma, yarın da mutlaka erkenden gel buraya. Olur mu bacım?”

“Allah razı olsun gardaş, ama dilenci değilim ben! Almam. Allah göstermesin!”

“Sadaka değil, borç veriyorum sana. Aylık aldığında ödeyeceksin bana, tamam mı? Şimdi bunu al. Ayrıca şununla da buradan çıkar çıkmaz veyahut yarın gelmeden önce kendine bir pabuç al. Patronlar seni iyi görsünler, olur mu?”

“Sağ ol! Allah gönlüne versin. Gönlünün muradını versin. Sabah erkenden gelcem. Seni kim diycem, buraya gelince?”

“Mehmet, dersin. Büroyu sabah sekiz buçukta açıyoruz. Ama yarın yedide gelirim ben. Sen de yedide burada ol. Kimse gelmeden büroyu temizle. Belki patronların hoşuna gider bu. Ne dersin?”

“Olur gardaş!”

“Banyo olup da ardiye(39) olarak kullandığımız odadaki temizlik araç ve gereçlerini bir kontrol et, bakalım. Eksik bir şey varsa ben alayım veyahut da sen daha iyi bilirsin, gelirken ya da şimdi giderken sabahtan dükkânların kapalı olması düşüncesine karşılık evine giderken sen alıver, sabah da getir, borcundan düşersin bedelini, tamam mı?”

Çekinmeden girdi içeri. Süpürgelere, paspaslara, kovalara, temizlik malzemelerine baktı ayrı ayrı, elleriyle kontrol ederek. Odaları gezindi, döndü. Yüzü aydınlıktı, ama sordu:

“Uzun zamandır temizlenmedi mi, camları silinmedi mi buranın?”

“Çayımızı da yapan sekreter hanım, temizliği ancak bu kadar yapabiliyor, onu hoş görmek gerek!”

“Sabah erkenden gelcem.”

“Peki, senin ismin ne bacım?”

“Hanife.”

“Peki, Hanife Bacım. Sabah yedide burada görüşelim. Allah yardım ederse patronların gözüne gireceğiz. Haydi, şimdi sağlıcakla git evine.”

“Allah razı olsun Mehmet Gardaş! Allah yardımcımız olsun!”

“Âmin!”

Kapıyı kapatıp masama geçtim. İnsanların mutlu olmaları ne kadar güzeldi. Annemin ölümünden beri içten bir gülümseme, sadık(40) bir güleryüz göremediğimi hatırladım. Belki ben de gülümsememiştim, gülmemiştim şöyle içten, kahkaha niteliğinde. Koltuğuma kaykıldım(41), kahkaha attım, zorlayarak da olsa. Yardım etmek, insanların mutluluğunu hissetmek, görmek kişinin de mutluluğuydu, doyumsuz bir mutluluk hem de.

Kalktım masamdan ve evime gittim.

Sabah büroya geldiğimde Hanife Hanımı, sokak kapısında beni beklerken gördüm. Elbisesini ve başörtüsünü değiştirmişti. Ayağında da temiz ve yeni bir ayakkabı vardı. Elindeki torbayı da değiştirmişti Hanife Hanım. Diğer elinde ise bir poşet vardı.

“Günaydın!”

“Günaydın Mehmet Gardaş!”

“Bak önce öğreneceğin şu, gücenmeden. Buradaki patronlara ve arkadaşlara ‘Efendim’ de. Hiçbir şey kaybetmezsin. Kazanırsın. ‘Olur! Peki!’ yerine ‘Emredersiniz efendim!’ de. Daha sonra neler diyeceğini, ne yapacağını, nasıl yapacağını, hepsini ben sana öğretmeğe çalışacağım. Temizliğe önce Büyük Patronun odasından başla. Sonra Küçük Patronun odasını ve diğerlerinin oda ve masalarını sırasıyla tamamlamağa çalış lütfen. Haydi, Allah yardımcın olsun.”

“Emredersiniz efendim.”

“Bu kadar da acele değil, Hanife Bacım, onlar gelince. Şimdi biz-bacı kardeşiz. İçinden nasıl gelirse öyle davran. Ama özellikle dışarıdan gelmiş bir misafir varsa, kesinlikle şaşırma, olur mu?”

“Olur. Temizliğe önce sizin odanızdan başlayım. Çünkü siz oturup çalışcağsınız.”

“Tamam! Ben de bu arada çaydanlığı ocağa koyayım.”

“Ben koyarım.”

“Hayır! Sen benim odamın temizliğine başla hemen. Ne kadar çabuk biterse temizliğin, ben de o kadar çok ve çabuk verimli olmağa başlarım. Hem belki soracağın bir şeyler olursa ben işe başlamadan sorar, öğrenirsin. Aksi takdirde işe başlayınca, işe dalarım, seni duymayabilirim.”

“Baş üstüne efendim.”

Dilini, yeni yaşamı için hemen alıştırmak gayretini yaşadığını hissettim. “Resmi olman gereksiz, şu anda...” demedim tekrar. Lâvaboya gitti. Elindeki poşeti açtı, gerekli malzemeleri odama götürürken yeni hatırlamış gibi döndü, cebinden çıkarttığı bir kâğıt parçasını uzattı:

“Aldığım malzemelerin fişi…”

Odamı gösterdim, gitti. Ben de çay suyunun kaynamasını beklemeğe başladım. İki, belki de üç defa geldi yanıma. Odamdaki ve salondaki çiçeklerin kurumuş yapraklarını kopartıp kopartamayacağını, çiçeklere ne kadar sürede bir su veriliğini, çöplerin nereye atıldığını, atık kâğıtların biriktirilip-biriktirilmediğini, masaların üstünü düzenleyip, düzenleyemeyeceğini, perdelerin, pencerelerin açılıp açılamayacağını hep aynı, kendi lehçesi ile sordu.

Sıkılmadan cevap verdim. Bazı konuları Jalem Hanıma, masalarının tanzimi için masa sahibi arkadaşlara danışmasının yararlı olacağını söyledim. Çay suyu kaynadığında kendime bir neskafe yapıp salondaki koltuklardan birine oturdum, masadaki eski de olsa ticari dergilerden birinin sayfalarında gezinme arzusuyla. Biraz sonra yanıma geldi ve odamın “Şimdilik” kendince hazır olduğunu söyledi.

Odama geçtim. İstediğim gibi idi “Şimdilik,” ama belki de kişisel titizliğimden olsa gerek; “Daha da iyi olabilir” diye düşündüm. Zaten duygularımı anlamış olsa gerek ki o da; “Şimdilik” kaydını düşmüştü, belki ileride daha iyisini yapmayı düşündüğünden olsa gerek. Bu nedenle tenkit etme arzusu duymadım içimde asla. Odama geçerken;

“Eline sağlık! Çayı sekizi çeyrek geçe demlersen sevinirim. Önceden de söylediğim gibi, patronların odasının temizliğine öncelik ver. Diğer odalara yetişebildiğin kadar, dışarıya görevli çıkışlar veya herhangi bir sebeple gidip-dönmeler gerekirse o zamanlar bakarsın. Şimdilik köşe-bucak temizlik yapmayı bırak. Onu daha sonra hafta sonunda falan gelip yaparsın. Oldu mu Hanife Bacım?”

“Baş üstüne Mehmet Bey!”

Bilgisayarı açmış, mutat(42) çalışma programımda ilerlemeye başlamıştım. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim her zamanki gibi. Önce daktilograf, aynı zamanda da sekreterliğimizi yapan Jalem Hanım gelmişti. Doğrusu işe başladığımdan beri zıt kutuplardaydık kendisiyle. Oysa yakın olabilirdik.

O; “Kız Kurusu” dedikleri tipte, her şeyi bildiğini sanan, aslında bilgi dağarcığı(43) duydukları ile sınırlı, yaşı geçkin, evlenmemiş ve en önemli özelliği ile kaprisliydi(44). Gördüklerimden başka bildiğim yoktu hakkında, personel dosyasını bile incelemeye lüzum görmemiştim. Kapıdan girer girmez temizliğin yapılmış olmasına hayret etmiş, Hanife Hanımı görünce de;

“Sen de kimsin yahu?” deyişini odamdan duymuştum.

“Akrabam!” diye bağırdım oturduğum yerden, duyulacak kadar. Sosyete Jalem sesini kısmıştı(45), içimden derdim “Sosyete” diye, küçümsemek için değil asla. Yıldızımız barışmadığından desem de, asıl önemli neden çok allanıp-pullanması, kendine yakıştıramadığım rüküş(46) elbiseler giymesi, yüksek topuklu ayakkabılarla uzun görünmek istemesi ve de bu şekilde fiziksel olmanın yanında, kendisini genel anlamda da yüksek görmesi nedeniyleydi.

Mühendisler, doktorlar alacakmış kendini (de evde kalmaktan kurtulacakmışmış, bu benim düşüncem). Tövbe(47)! Tövbe! Neler de düşünüyordum sabah sabah, günaha giriyordum galiba, gıybet ederek(48)?

Sonra muhasebecimiz, pazarlama işlerine bakan arkadaşla, posta işlerine bakan genç şoför arkadaş geldiler. Büro hizmetlileri tamamlanmıştı onların gelişleriyle. Onlar da değişikliği fark etmişlerdi, mutfaktaki Hanife Hanımın varlığından habersiz. Onların sormasına fırsat vermeden Jalem Hanımın;

“Mehmet Beyin akrabasıymış!” diye söylenişini, daha doğrusu o bilinen yerde sürünerek yaşayan varlık gibi tıslayışını duydum!

Yerimden kalktım, yer bezlerini durulamakta olan Hanife’nin yanına geldim. Minnetle(49) başını kaldırdı:

“Hanife!” dedim ve sesimi alçalttım:

“Duyduğun gibi akrabamsın. Herkese öyle söyle. ‘Nereden akrabasınız?’  diye sorarlarsa, ses etme, bana gönder soranı, ben hallederim. Anladın mı?”

Ezilircesine kafasını eğdi. Sesimi yükselttim:

“Hanife, şimdi temizliği bırak da, çay servisini yap bakalım. Patronların ne zaman gelecekleri belli değil.”

“Baş üstüne efendim! Herkes normal demli çay içiyor, değil mi?”

“Evet!”

Önceden mutfağa girmiş, düzenlemiş, bardakları, sararmışlıkları veya kireçlenme izlerini yok edercesine yıkamıştı. Mutfağın kapısında durup izledim yaptıklarını. Beş tane çay bardağını ters çevirdi, ağızlarını yukarı doğru getirdi, içlerine kaşıklarını koydu, her birinin içine üçte bir bardak oranında sıcak su koyarak, hepsini ayrı ayrı çalkalayarak bardaklardaki suları küvetteki tasın içine boşalttı.

Sonra çayları, sildiği tabakların üstündeki bardaklara koyarak bardakları tepsiye yerleştirdi. Önce sekretere, sonra muhasebeciye, sonra da diğerlerine ayrı ayrı uzattı. “Buyurun efendim!” demeyi unutmamıştı servisini tamamlarken. Sonra odama doğru yöneldi. Ben de lâvaboya girip ellerimi yıkama bahanesiyle uzaklaştım oradan. Odama geldiğimde onun, tepsi ile kapının yanında beklemekte olduğunu gördüm. Başını eğdi, fısıldadı;

“Sağ ol gardaş!” deyip mutfağa yöneldi.

Sesimi çıkartmadım. İkinci, belki de üçüncü çay servisinde Jalem Hanımın ilk defa tatlılaştığını hissettiğim sesini duydum:

“Teşekkür ederim Hanife Hanım. Eline sağlık!”

Bu sözlerine muhasebeci ve gençlerin de katıldıklarını hissettim, duymadım ama. Hanife’nin mutfaktan “Sizler sağ olun efendim!” deyişini duydum.

Personel büroya geldikten sonra, kapının dilini ayarlardık, açık gibi kalırdı, bilenler kapıyı itekleyip girerlerdi içeri, zili çalmadan. Üçüncü çayın servisinin bitiminde kapı iteklenerek açıldı, Büyük Patron sert adımlarla odasına geçti. Hanife mutfakta idi. Büyük Patron odamın önünden geçerken; “Günaydın!” dedi yalnızca.

Biraz bekledikten sonra Metin Beyin odasına yöneldim, kapıyı tıklattım, “Gir!” anlamında herhangi bir ses almamama, belki de duymamış olmama rağmen içeri girdim:

“Günaydın tekrar! Nasılsınız efendim?”

“İyi sayılırım, kalan işleri toparlamaya çalışacağım bugün. Çetin de bazı ülkeler için vize alınması(43) gerekliymiş, onlarla uğraşacak. Esasında bizim çocuklar da halledebilirlerdi, ama ‘Neme lâzım, kendi işini kendin yap!’ diye bir söz ya da benzeri bir atasözü mü duymuş ne, ‘İlla da ben hallederim!’ diye tutturdu, hepimizin pasaportlarını aldı. Dolanıyordur şimdi nereleri ise oralar, vize yaptırmak için. Sanırım bugün, bütün gün uğramaz büroya.”

Biraz durdu, etrafına bakındı:

“Bugün bu odada bir değişiklik mi var, bana mı öyle geliyor yoksa?” dedi.

“Ben de bu sebepten rahatsız etmiştim sabah sabah sizi. Vaktiniz varsa anlatayım.”

“Anlat bakalım!”

“Dün akşam sizler gittikten sonra bir hanım kapımızı çaldı, oldukça düşkündü. Ben de büro temizliği için bir temizlikçiye ihtiyacımız olduğunu düşündüğümden, kendisine, ‘Söz vermiyorum, ama hele bir gel!’ dedim. Biliyorsunuz Jalem Hanım ancak hafta başlarında şöyle-böyle yapabiliyor temizliği. Eğer onayınız olursa ve çalışmasını denedikten sonra, beğenirseniz çalıştırmak düşüncesi geçti içimden ve bugün denemek için sabahtan çalıştırmaya başladım.”

Bazen hangi bölümlerde konuşmayı kesmemin gerektiğini bilemesem de, bugün Hanife Kardeş için cesur ve girişimciydim, durdum, soluklandım ve devam ettim;

“Sizin izniniz olmadan asla söz vermedim çalışması için, bugünkü sadece deneme. Eğer çalışmasını uygun görürseniz, benim aylığıma yapmayı düşündüğünüz zammı, lütfen ona verin. Çünkü dul ve iki çocuklu olan bu hanımın çalışmaya ve para kazanmaya ihtiyacının olduğunu biliyorum. Benim durumum kötü değil, biliyorsunuz. Yalnız sizden ricam; bunu, o onurlu insana hissettirmeyin lütfen. Size göndereyim, konuşur musunuz efendim? İsmi Hanife. Arkadaşlara; ‘Akrabam’ dedim, ama akrabalığım falan yok, yalnızca insan olarak yardım edeyim istiyorum.”

“Merak etme. Ama bu kadar fedakârlık da anlamsız gibi geliyor bana. Hakkından vazgeçme. Allah’a şükür, maddi bir sıkıntımız yok, uzunca bir zamandan beri. Sen düşündüysen, iyi düşünmüşsündür muhakkak. Şimdiden ‘Peki!’ dediğimi bil, ama yine de gönder, görüşeyim kendisiyle.”

Dışarıya çıktım ve mutfağa doğru seslendim:

“Hanife Hanım. Müdür Bey seni görmek istiyor!”

Hanife bir tepsiye çay koymuş, tabağının üstüne de bir peçete yerleştirmiş olarak çıktı mutfaktan. Müdürün ki; Büyük Patrona “Müdürüm” dememiz âdettendi, odasına giderken;

“Yeni demlemiştim gardaş!” dedi boş bulunup.

“Efendim diyeceksin artık, unutma!”

Kapıyı çaldı Hanife, “Gel!” sesinden sonra içeri girdi.

“Buyur Hanife! Kapıyı da kapat lütfen!”

Kısa sayılmayacak bir süre geçti aradan, yarım saatten az biraz fazla galiba. Hanife koşuşturarak bir çay daha götürdü Büyük Patrona, yani müdüre bu süre içinde. Sonra odadan çıktı. Mutlu bir yüzle kapıyı kapatmaya çalışırken;

“Allah razı olsun Müdür Beyim sizden!” diyordu. Gözleri yaşlıydı.

Patronların odalarının tam ortasında idi benim odam, daha önceden demiş miydim, demiştim galiba, değil mi? Demediysem, şimdi demiş olayım bari. Benim odamın önünden geçilmeden patronların odalarına geçmek mümkün değildi. Kaba anlamda, kısaca geçit bölgesindeydim, tampon(51) bölge niteliğindeydi odam, belki de içeriği nedeniyle çok bakımdan.

Hanife, kapıyı kapattı, ellerime sarıldı, öpmek ister gibi.

“Allah razı olsun beyim. Ömür boyu dua edeceğim size.”

Ellerini minnet duygularını kösteklercesine(52) itekledim:

“Estağfurullah bacım! Gözün aydın diyeyim mi sana?”

“De! De!”

Masaya koyduğu tepsiyi alarak mutfağa yöneldi.

Patronun çağıran zil sesini duydum önce, sonra da buzlu camın arkasından sesini:

“Mehmet Bey?!”

“Geliyorum efendim!” Ve odasına geçtim, açtığım kapıyı arkamdan kapatarak.

“İşe aldım Hanife’yi. Maaşını ben vereceğim. Maaşı, asgari ücretten tüm vergiler bordro üzerinde gösterilmek üzere, sigortalı ve aşağı-yukarı senin maaşının çeyreği kadar şimdilik. İleride artırmayı düşünürüz ayrıca. Hemen Muhasebeci Saadettin Beye, benim talimatım olarak söyle. Sigorta falan yasal ne gibi işlemler varsa yapsın, yaptırsın lütfen. Diğer konularla da sen ilgilen. Tamam mı? Yaşarken; ‘Ne verirsen elinle, o da gider seninle!’ Gariban(53) birine yardım etme imkânına beni de ortak ettiğin için, sana ayrıca teşekkür ediyorum Mehmet Bey!”

Dışarıya çıktım. Hanife’yi ve muhasebeciyi, yani Saadettin Beyi odama çağırdım, geldiler. Oturmalarını işaret ettikten sonra, Saadettin Beye döndüm:

“Hanife Hanım bugün itibariyle işe başladı, Müdür Beyin talimatıyla. Yasal gereklilikler ne ise, yapın. Aylığını asgari ücret olarak Müdür Bey ayrıca söyleyecek ancak siz şimdilik kendisine bir miktar da avans vermeyi unutmayın lütfen. Size söyleyeceklerim, şimdilik bu kadar. Fotoğraf falan ne gerekiyorsa onları Hanife Hanımın kendisinden istersiniz, o konuları artık aranızda kendiniz konuşursunuz.”

Saadettin Bey odadan ayrılınca Hanife’ye döndüm:

“Aramıza ‘Hoş geldin Hanife Hanım!’ Size de anlatmam gereken bir-iki husus var. Burada iki Müdür var. Biri Genel Müdür, Metin Bey, yani sizin görüştüğünüz Büyük Patron. Diğeri Çetin Bey. Ticaret ve Pazarlama Müdürü. Sen, her ikisine de hep; ‘Müdür Bey!’ diyeceksin, ayırım yapmadan. Lütfen bunu unutma! Anlatabildim mi?”

“Anladım, gardaş!”

“İkisinin de zilleri var kapılarında. Zil bir defa çalınca ben giderim. İki defa çalarsa Jalem Hanım gider. Öyle bir işaretleşmemiz vardı bugüne kadar. Rahat bir zamanda patronlarla zili üç defa çalmaları konusunu konuşacağım, seni çağırmaları konusunda. Eğer zilin üç defa çaldığını duyarsan her işi bırakıp hangisinin kapı ışığı yanıyorsa o odaya koşacaksın, tamam mı?”

Durdum biraz. Daha ilk günden bir sürü talimatı arka arkaya sıralamıştım, muhtaç olup, hepsine “He Beyim!” diyeceğini bile bile, risksiz. Uysalca dinliyordu, başı eğik, kenetlediği ellerinin başparmaklarını daire şeklinde çevirerek. Devam etmem gerekti, çünkü sorumluluk almıştım o gibi, ben de:

“Esas göreviniz temizlik yapmak. Ben her sabah en geç yedi buçukta burada olurum. Sen memurlardan önce istediğin vakitte gel. Senden önce gelirsem çay suyunu koyarım ben. Gelince demlersin çayı. Jalem Hanım çay vakitlerini anlatır sana. Tüm görevin her şey bir yana temizlik yapmak. Bunun da yerlerini ve gereklerini, gerekliliklerini Jalem Hanım anlatır sana, bir münasip vaktinde.”

Bazen karşımdakinin beni çok iyi anlaması için duraklamam gerekiyordu, sanırım şu an da, o anlardan biriydi, devam ettim;

“Keza, neskafe dediğimiz yabancı kahveyi yapmasını ve eklerini de öğretir sana. Buzdolabımız var, görmüşsündür. Sen işe başladığına göre, patronlara danışayım, daha sonra belki öğle yemeklerini de organize ederiz, eğer sana zahmet olmaz ise. ‘Yemek yapmasını bilmiyorum!’ deme, inanmam asla! Sen; ‘He!’ dersen tatillerinden dönüşlerinde danışırım onlara.”

“Anlaştık mı?”

“Anlaştık gardaş!”

“Hele bakalım çalışıp kendine gel, eksiklerini tamamla. Sana daha sonra yedek anahtar da yaptıracağım. İstediğin vakit gelip tamamlarsın, neyi eksik görüyorsan büroda. Anahtar için söz olmasın ‘Bir-iki gün bekleyelim!’ derim.”

Oldukça uzun konuşmuştum, sessizce dinlemişti, not alır gibi beynine. Kısaca;

“Peki Beyim!” dedi.

 “Bugün Çetin Bey gelmeyecekmiş. İlk rahatladığında bugün onun odasını baştan aşağı, güzelce elden geçir. Pırıl pırıl(54) olsun, tamam mı? Daha sonra aynı işlemi Metin Beyin odası için yeniden gerçekleştirirsin, daha sonra zaman içinde de diğerlerini, yavaş yavaş.”

“Emredersiniz Efendim.”

“Şimdi seni ben, arkadaşlarla resmen tanıştırayım. Yasal işlemleri Saadettin Bey yapacak. Zaten tanıştın onunla. Diğerleri ile de bir-iki dakikada tanıştırıveririm. Şimdiden hakkında hayırlısı olsun. Allah gönlüne göre versin.”

Aklıma yeni gelmişti. Ayağa kalkmadan önce;

“Eğer her şey yolunda giderse, alt katta boş, müştemilâtı(**) tam olmasa da ayrı bir ardiye odamız var. Söz veremiyorum ama belki ileride ağabeyine ihtiyaç duymayacağın bir yuvan da olabilir, çocuklarınla. Hem onlar gözden ırak olmaz, hem de sen o; ‘Muhannet’ dediğin sıkıntıyı yaşamamış olursun. Eksiklerini de tamamlarız bakalım, Allah büyük!”

Bir şeyler söyleyecekti ki Büyük Patronun zili çaldı bir kere. “Sen git!” anlamında işaret yaparak Büyük Patronun odasına yöneldim.

Büyük Patronla konuşmalarımız öğle paydosuna dakikalar kala ancak sona erebilmişti. Onların yokluğunda yapılacak, yapılması gereken, yapılması olası tüm iş ve işlemleri not almıştım. Çünkü patronların tatili daha önce de ilettikleri gibi yaklaşık bir ay kadar sürecekti...

Patronlar ve aileleri yolculuklarına başlamışlardı. Bürodaki acil işler dolaysıyla onları uğurlayamamıştım, büroda vedalaşmıştık. Sadece Jalem Hanımın ve pazarlamacı arkadaşın onların arabalarını garaja geri getirmek için onlara katıldığını öğrenmiştim. Karınca kararınca herkes yolluk olarak ufak-tefek bir şeyler hazırlamışlardı...

Gittikten sonra bazen bulundukları yerlerden özellikle Büyük Patron, büroyu ve hatta evimi arıyorlardı, sıkıntım olup olmadığını öğrenmek için. Gözlerinin arkada kalmamasını(56) söylüyordum onlara. İşlerimizi gereğine uygun yürüttüğümüz inancındaydım. Hanife Hanım işine iyice alışmıştı. Jalem Hanımın kapris dolu yaşantısında iyileşmeler görüyordum.

Muhasebeci Saadettin Bey ile Pazarlamacı Erdem rahat ve huzurlu idiler. Bizi üzen, aslında oldukça sevindiren olay, posta işlerini yapan genç delikanlının, yani; Selçuk’un Üniversite Sınavını kazanmış olmasıydı. Belki de devam zorunluluğu nedeniyle bürodaki işinden ayrılacaktı muhtemelen.

Çünkü kazandığı Fakülte Eskişehir’de idi. Yine de patronların tatilden dönüşlerini bekleyecekti. Sanırım umudu, hizmetinin karşılığı bir ödül beklemekti. Ben de ödülü gerçekleştirebilirdim, yetkim vardı, ama herhalde patronlar daha iyisini, daha güzelini ve daha fazlasını düşünürlerdi!

Bir süre sonra aybaşı olmuş, muhasebeci ile birlikte bankadan para çekerek, personelin aylıklarını dağıtmıştık. Hanife, görgüsünden beklemediğim bir şekilde tatlı alıp getirmişti büroya. Ayrıca hepimize ayrı ayrı ufacık da olsa çiçek yaptırmıştı. Sevinçliydi, belki de mutlu, umutluydu. Bu arada unutmamış, “Borç almıştım” dediği, ilk karşılaşmamızda kendisine verdiğim parayı da ödemişti bana, tüm reddetme ısrarlarıma rağmen.

İnsanların belirli bir düzen içinde yaşayışları, mutlulukları çok görülüyordu bazen diğer insanlarca galiba. Aylıkları dağıttığımızın ertesi günü idi. Hanife’ye temizlikleri erken yapması için büronun anahtarlarından bir takım yaptırmıştım. Ben de erken geliyordum, ama onun kadar erken gelemiyordum.

Bu nedenle önce benim odamın temizliğini yapıyor, gelişim için suyu kaynatıyor, gelir gelmez de neskafe hazırlayarak masama oturmadan yetiştiriyordu bana. Unutmadan hemen söylemem gerek, patronların tatile gidişlerinden sonra kapalı olarak tutulmasına rağmen -ki anahtarları onda vardı- önce onların odaları, sonra tüm büro “Çiçek gibi” olmuştu(57).

Vazolarda çiçek alışkanlığı başlamış, iğneler, ataçlar, kalemler bile düzene girmişti. Hatta ucu kültleşen(58) kalemler bile sabahları açılmış olarak yer alıyordu, yerlerinde.

“İyi etmişiz, çok isabetli karar vermişiz Hanife’yi işe almakla” diye düşünüyordum.

Dedim ya, mutluluk bazen çok görülüyordu hak edene. Hanife bu sabah gelişimde, bu kere koşuşturmamıştı. Mutfaktaki tabure üstüne oturmuştu, başı eğikti. Meraklandım, mutfağa geçtim:

“Hanife?!”

Başını kaldırdı. Allah’ım ne olmuştu bu kadına? Gözünün biri morarmış, neredeyse kapalı gibi idi. Dudağı patlamıştı. Burnunun deliklerinden birinde pıhtılaşmış kan fark ediliyordu, gözleri yaşlı idi.

“Ne oldu?” dedim, omuzlarını sarsmak gereğini hissederek.

“Allah muhannete muhtaç etmesin gardaş! Çilem bitmedi, bitmeyecek. Bu kadarcık sevinci bile bana çok gördü Allah!”

“Ne alâkası var?”

“Ağabeyim doymadı, tüm aylığımı vermeme rağmen. Garıdan başkasını görmedi gözü, gardaşını bilem. Kovdu bizi. Gece burada galdık cocuklarla. Nedeceğimi bilmiyom gayrı.”

Kendi özündeydi, hem her bakımdan, şaşırmadan, kendini zorlamadan.

“Çocuklar nerede şimdi?”

“Aşağda! Gapı önünde bekliyolar.”

“Büroya girerken gördüğüm çocuklar mı yoksa? Biri kız, biri küçük bir delikanlı idi gördüklerim.”

“Bilmiyom, ‘gapı önünde diğnenin’ demiştim. Onlardır herhal.”

“Çabuk çık, al ve getir onları. Veyahut da sen otur, gözükme ele-güne karşı böyle, ben alır getiririm onları. İsimleri ne?”

“Hasene ve Hasan!”

Çabukça büronun dış kapısına çıktım. Ellerinden tuttum, itiraz etmediler, yukarı çıkarttım, masamın yanındaki koltuklara oturtturdum.

“Bir şeyler yediniz mi çocuklar?” Benimki de tam angutça(59) bir soru idi, başka bir sıfat yakıştıramadım kendime.

Uysalca başlarını eğdiler. Hanife’ye seslendim:

“Sen hemen çayı demle. Ben de gidip bir şeyler alayım. Dönünce de Allah Kerim.”

Çabucak gidip geri döndüm, kahvaltıyı ederlerken merakımı yenemeyip sordum:

“Hiç eşyanız yok muydu?”

“Rahmetlinin hastalığı sırasında çok şeyi satıp savmıştık. Kalanlara da ağam el koydu. Bir iki parça giycek eşyamızı da getirip banyoya koydum. Netceğimi bilmiyom şimdi.”

Hanife konuşurken düşünüyordum. Aklımdan geçenleri sıraya koymam ve bürodaki arkadaşlar gelmeden düşüncelerimi gerçekleştirmem gerekiyordu. Arşiv(60) Odasını patronlara sormadan, danışmadan tahsis etmem(61) mümkün değildi.

Elimdeki tek seçeneği kullanmayı düşündüm. Hanife’ye “Gel!” işareti yaparak, odama geçtim, masamdaki koltuğa geçip oturdum:

“Sen de otur Hanife Bacım. Çocuklar sizler de içtenlikle dinleyin beni. Çünkü sizler de ailenizin fertlerisiniz. Hepiniz beni dinleyin şimdi.  Ve kararınızı birlikte verin. Tamam mı? Bugün Cuma, mübarek günlerden bir gün. Belki Allah’a karşı görevlerimizi tam olarak yapamıyoruz ama bu, Allah’la kul arasındaki bir oluşum. Bugün inşallah bizim için hayırlara vesile olur.”

Can kulağı ile dinliyorlardı(62).

“Diyeceğim şu: Tekrarlıyorum, kararı siz vereceksiniz. Ben kararınıza uyacağım. Evim var. Annemin ölümünden beri de yalnızım. Evimin temizliğe, insan sesine ihtiyacı var. Sanırım tüm ihtiyaçlarınıza cevap verir, verebilir. Şimdilik ortada kalmayın. Benim evimde istediğiniz kadar, yeni bir hayat ortamı oluşturuncaya kadar kalın. Eğer isterseniz bana can yoldaşı olun, hepiniz. Hanife kardeşim, sana ‘Bacım!’ dedim. Başka gözle bakamam sana, bunu bil. Dünya-ahret(63) bacım kal, anam gibi ol!” “

Dilin kemiği yok(64), hele ki insanın çenesi düşme(65) moduna gelmişse, karşısındakine gına gelmesinden(66) haberdar olmuyordu, bencilce tamamlamaya çalışıyordu sözlerini, nefes almadan, tıpkı benim gibi.

“Düşünmek için zamanınız olacak. Şimdi izin ver. Düşünmek hakkını kullan ama bugün için çocukları bir taksiyle evime götüreyim. Bürodan kimse bilmesin durumunuzu, sen de ‘Düştüm’ falan de, durumunu kurtar. Olur mu Hanife? Benim de biraz gecikerek geleceğimi söylemeyi unutma onlara. Zaten bir şey gerekirse cep telefonum da ev telefonum da devamlı açık, numaralarını biliyorsun, istersen hatırlatayım yeniden. Akşama kadar da düşün. Hatta yarın, öbür gün de. Arkadaşların çaylarını hemen hazırla. Ne diyorsun? Çocukları götüreyim mi hemen?”

“Gardaş gafam garışık! Allah senden razı olsun! Bir eyilikle yetinmedin, devam ediyon. Hakkını nası ödeycez sana? Cocuklar getsin. Eşyalarını da alsınlar. Akşama Allah Kerim! Mevlâ’m neylerse güzel eyler(67), hayırlısı…”

Çocukların ellerinden tuttum. Banyodan paketlerini aldık. Bir taksi çağırdım ve çocukları evime götürdüm.

Karşıma oturtturdum önce onları. Kapının yedek anahtarını verdim büyük olana,  yani ablaya, öncelikle ve her olasılığa karşı, kesik kesik konuşmam gerekliliği ile;

“Bugün için dışarıya çıkmayacaksınız. Sonra sizleri komşuların çocukları ile tanıştırmaya çalışırım. Kapıyı kim çalarsa çalsın, ‘Kim o?’ demeyeceksiniz ve asla açmayacaksınız. Dolapta yemek var. Gazoz var, meyve suyu var. Bugün ısıtmadan yiyin yemeğinizi, zaten çoğu zeytinyağlı ve ben yemekleri ve tabakları ortaya çıkartıyorum... Anlaşabildik mi?”

Sessiz kaldılar. Gene de devam ettim;

“İmkânım olursa öğlene gelmeye ve hatta annenizi bile getirmeye çalışırım. Ama söz veremem. Ocağı falan yakmağa çalışmayın. Ben sonra size onu da öğretirim. Şimdi gidip size taze ekmek de alıp getireyim. İstediğiniz başka bir şey varsa söyleyin. Ben, ya da anneniz size bürodan telefon ederiz. Saatin küçük çubuğu buraya, büyük çubuğu şuraya gelince biz eve geleceğiz. Tamam mı? Anladınız mı?..”

Sessizliğe devam etme kararı almış olsalar gerekti;

“Televizyonu açıyorum size. Açıp-kapama düğmesi şu kırmızı olan. Kanalları sağ taraftaki bu işaretlerden, sesi sol taraftaki bu işaretten ayarlarsınız. Bugün akşama kadar televizyon seyredebilirsiniz. Yorulursanız, uykunuz gelirse, uyuyun. Hasene sen ablasın. Sana tarif edeyim. Bak şurada battaniye ve yastık var. Kanepelere yatın, yatınca da mutlaka üstünüzü örtün”...

İşaretlerime dikkatle baktılar, hareketlice, abla-kardeş, daha doğrusu kardeş, ablayı taklit etti;

“Tuvaletleri göstereyim size. Muslukları açık bırakmayın, e mi? Akşam anneniz gelince sizleri bir güzel yıkar, mis gibi olursunuz, inşallah. Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Akşama sormak istediklerinizi sorarsınız, onları da öğretirim sizlere. Soracaklarınız var mı çocuklar?..”

“Sağ ol amca.”

“Sen bir şey söylemeyecek misin Hasan?”

Hasan dudaklarını büzdü, dişlerini sıkarcasına “cık-çik-jik” arası bir ses çıkarttı ağzından. Şimdiden evin babası olma arzusunu hissettim davranışlarından. Büyümeden büyümüş gibi ve içimden geldi, özlemiş gibi, özlem dolu olarak sevgiyle kucakladım, her ikisini de dışarıyı adımlamadan. Bunda belki de yılların birikimi gizliydi, şükretmeyi unutmadığım.

Ekmeği alıp getirip bırakmayı da unutmamıştım.

Taksi bekliyordu dışarıda. Aynı taksiyle geriye dönerken çocukların perde arkasından “Güle! Güle!” anlamında el sallamalarından mutluluk duydum, her iki elimi de sallayarak cevapladım onları.

Büroya döndüğümde, başlayan, gelişen ve biten olaylardan personelin haberlerinin olmamasına sevinmiştim. Personel, Hanife’nin düştüğüne gerçekten inanmış mıydı, işte onu bilmiyordum, kesinlikle. Hanife’nin; “Düştüm!” demesini, “Geçmiş olsun! Bir dahaki sefere daha dikkatli ol!” diyerek geçiştirmiştim, başımı; “Her şey yolunda, merak etme!” anlamında sallayarak.

“Peki, efendim!” deyişinde minnetini hissetmiştim. Beklentisiz yardım etmekten mutluluk duyuyordum. Belki bencilce; “Artık yalnız değilim!” mutluluğunu yaşıyordum, koltuğuma oturmuş, başımı arkaya yaslamış olarak düşünürken.

Hanife, çayı getirdi, bırakırken;

“Eskimiş derseniz, size neskafe yapıp getireyim gardaş” dedi tüm içtenliğiyle.

Kafamı uzatıp koridora baktım, “Bir gören, bir duyan var mı?” diye. Aynı içtenlikle cevapladım.

“Sağ ol Bacım. Henüz bayatlamamış. Bir çay daha içerim bundan sonra. Çocukları da merak etme. Ekmekleri, yemekleri var. Arkadaşlar yemeğe çıktıklarında arayabiliriz onları. Akşama da beraber gideriz. Kalan hususları da ayrıca görüşürüz. Allah büyük, bir kapıyı kapatırsa, bir kapıyı açar. Yeter ki, sen üzülme!”

“Sağ ol! Allah senden razı olsun! Allah gönlüne göre versin!” dedi, tepsiyi aldı ve mutfağa döndü Hanife.

Gün, olağan işlerle bitti. Cumartesi günleri personel gelmezdi büroya pek. Ben işleri tamamlamak için, evde yapacak işim olmadığı zamanlar eğer Büyük Patronun hediye ettiği dizüstü bilgisayarımda yapma tembelliği de yaşıyorsam kalan işlerimi bitirmek için çokçasın gelirdim büroya.

Büyük Patronun hediye ettiği dizüstü bilgisayar dediğime bakmayın. İşlerin evden de takip ve tamamlanması gerektiği için jest(68) olarak değil, zorunluluk olarak armağan etmişti onu! Bazen patronlardan biri, ya da ikisi de uğrarlardı büroya, geçerlerken. Bu nedenledir ki Cuma günleri akşamında bürodan ayrılan personel birbirine “İyi tatiller!” dileklerinde bulunurlardı! Bu hafta sonu da öyle yapmışlardı, mutat olarak.

Akşam Hanife ve çocuklarla konuştuk. Annemin odasını verdim onlara, şimdilik. Hasene ve annesi birlikte kalacaklardı. Hasan benim odamdaki ya da salondaki kanepede kalacaktı, hangisini dilerse ve şimdilik kaydıyla tabii. Tek sorun okulların açılışında Hasene’nin okula kaydı ve Hasan’ın evde yalnız kalacak oluşuydu ki onu da komşumuz Anaokulu Öğretmeni ile konuşmuş ve Anaokuluna kaydı için söz almıştım, hemen o akşam. Hasan’ın söz verişi enteresandı;

“Anaokulundan sonra, baba okuluna da gitcem, di mi?”

Cumartesi günü büroya gitmeden önce komşularla tanıştırdım Hanife’yi. “Uzaktan akrabam!” yalanını tekrarladım onlara da. “Beyi vefat etti, ben bakacağım onlara.” dedim. İnandılar mı? Bilemiyorum ama müspet ya da menfi hiçbir görüş ya da düşünüş için gereken zorunluluğum olmadığını düşünüyordum.

Akşam döndüğümde, bir yıldan fazla süredir kadın eliyle temizlenmemiş evimi “Pırıl pırıl” bulmaktan dolayı mutlu olmuştum. Analı-çocuklu ne gerekse yapmışlardı. Gerekebilir diye bıraktığım paraya dokunmadıkları gibi, sağa-sola, halı altlarına, yastık kenarlarına bıraktığım, ya da sakladığım yabancı paraların da çoğunu bulmuşlar, masanın üstüne yığmışlardı.

“Çalınır diye korkmaz mısın gardaş? Bankaya yatıraydın ya, çok para bunlar.”

“Banka faiz veriyor. Bu benim kafama ters Hanife.”

“Olsun. Sen gene de bankaya yatır. Faizini de fakir-fukaraya dağıtırsın, olur-biter.”

“Haklısın Pazartesi ilk işim bu paraları bankaya yatırmak olacak. Allah ömür verirse bu paralarla Hasene’nin, Hasan’ın düğünlerini yaparız. Düğün deyince aklıma geldi, sünnet oldu mu Hasan?

“I-ıh!”

“O zaman ilk iş olarak Hasan’ın sünnetini yaptıralım.”

Başını öne eğdi Hanife, ağlamaya başladı:

“O da göreydi bugünleri. İşsizdi, sinirliydi, ama evimin başı, erim, yiğidim, kocam, evimin aşı, suyuydu…” dedi, ekleyemediklerinin sıkıntısı ile.

“Üzülme!” diyebildim yalnızca.

Düzenli bir yaşam biçimi şekillendirmiştik yalnızlığın yok olduğu dünyamızda. Sabahın erken vakitlerinde başlayan yaşam, akşam biter gibi oluyor, akşam yeniden başlıyor, geç vakitlere kadar sürüyordu.

Hiçbir işi yapmama izin vermiyordu Hanife. Çocuklar beklentilerimin ötesinde uysal, terbiyeli, becerikli ve sessizdiler. Çok zaman yaşlarının gereği olmasına rağmen soru bile sormuyorlardı. Sanırım varlığıma alışmışlardı da. Düzenli bir şekilde yatıyorlardı, dakika sektirmeden. Benim de hayatım düzene girmişti, yadsıyamam.

Yaşam normal bir düzende devam ediyordu. Patronların tatili henüz bitmemişti ama bitim tarihi oldukça yaklaşmıştı. Selçuk’u postalanacak evrak için dışarı göndermiştim. Fotokopi makinemiz yeterli olmadığından Hanife’yi de fotokopi çektirmek için dışarıya göndermiştim o günlerden birinde. Döndüğünde soluk soluğa idi Hanife.

“Bu kadar acele etmene gerek yoktu Hanife!”

Etrafına bakındı, duyulmasından çekiniyormuş gibi, eğildi, yavaşça;

“Çok gorktum gardaş! Ağamla garşılaşdım, dövcekti, gaçtım!...”

Gerçekten korkmuştu, kontrol edemediği lehçesiyle belli ediyordu korktuğunu.

Tam bu sırada büronun kapısı açıldı omuzlanır gibi. Bir adam hışımla geldi. Hanife’ye tokat atmak ister gibi elini kaldırdı. Havaya kalkan eli tuttum, kendim bile hiddetimi fark etmeden bir yumruk savurdum suratına. Kafasını duvara vurdu, sallandı, yere çökerken hayret edercesine bakmağa başladı.

“Dağ başı mı, Dingo’nun ahırı(69) mı ulan burası!” diye bağırmışım yumruğu vururken. Personel de odalarından çıkarak, Giriş Salonuna yığılmıştı.

“Defol!” dedim. “Bir daha da görmeyeyim seni buralarda. Yoksa polis çağırırım bu kere. O çok sevdiğin evine, değer verdiğin karına bile gidemezsin bir süre.”

Dudağının kenarı yırtılmıştı. Gözü hafiften şişmeye başlamıştı, tıpkı daha önceden Hanife’ye lâyık gördüğü gibi. Kapıya doğru yöneldi, çıkarken geri döndü; “Sen görürsün!” anlamında bir şeyler geveledi, duyulur-duyulmaz etkisinde. Üstüne doğru tekrar yürümek isteyince, alelacele(70) kapıyı açtı, koşar adımlarla merdivenleri inmeye başladı. Bu sırada Saadettin Bey kollarımdan tutmuş;

“Siz ona uymayın Mehmet Bey!” diyordu.

Jalem Hanım da her zamanki gibi merakla sordu:

“Kimdi o?”

“Ağamdı!” dedi Hanife mutfağa gitti, taburesine oturdu ve sessizce ağlamaya başladı.

Herkes odasına geçti tekrar, hiçbir şey yaşanmamışçasına, duyulmamışçasına. Gerçi daha önce benzeri bir olay yaşanmamıştı, en azından ben geldiğimden beri ama prensiplerimizde unutulması gerekenlerin unutulması zorunluluğunu biliyorduk hepimiz.

Akşam işten çıkışta Hanife;

“Öldürür ağam beni, yaşatmaz, sağ komaz.” dedi.

“O biraz zor Hanife. Devletin yasaları var. Ve onların yanında da ben varım, gardaşın yani, çocuklarının amcası olarak.”

“Yasalara saygısı olaydı, örfe(71) de saygısı olurdu, garı ağzına bakıp sopa atmaz, komazdı bizi ortalık yere, ondandır korkum.”

Apartmanın kapısından çıkışta, birden heyecanlandı Hanife, bağırdı;

“Anaaa! Gene o!”

İnisiyatifini(72) kaybetmişçesine, yanında oluşumu unutarak kaçmak için koşmağa başladı, bilinçsizce, korkarcasına. Ağabeyi de peşinden koşuyordu. Ben de peşlerinden.

Birden caddeye atladı Hanife. Bir Halk Otobüsünün önce fren sesi, sonra çatırtıyı(73) andıran bir ses ve kısa, kesik, çıldırtıcı tamamlanamayan, yarım kalan bir “Ah!” sesi, hemen kesiliveren. Kalabalık toplanmaya başlamıştı çevreden. Kovalayan sadist(74), bu kere kaçıyordu korkudan, ben Hanife’ye yöneldiğimde.

Otobüsün altında kalmıştı Hanife. Hem işaretlenmiş, hizalanmış gibi tam kafasının üstünden geçmişti teker. Ve çekmeden, hissetmeden belki, hemen ölmüştü. Gözleri açıktı, siyah siyah korkuyla.

Bir kan izi bir kurbanlık koyununkinden fazla, iz yapmıştı alelacele cadde boyu. Çantasını bırakmamıştı elinden. Öylesine çöktüm tekerin yanına. Gözlerini kapattım, parmaklarımın ucuyla. Ve söylendim kendi kendime, onun gibi, onun diliyle:

“Ah Hanife! Ah Bacım! Gardaşım! Hayat Yoldaşım! Anam! Hısımım! Akrabam! Bu mu olacaktı gaderin? Sen de mi bırakıp gidecektin Mehmet Gardaşını? Yalnız ne yapacağım şimdi ben? Ne yapsam? Ne etsem? Nerelere gitsem?”

Galiba söylediklerim bunlardı. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Koskoca adam, kırklarını geçmiş, ancak kendince ellilere merdiven dayamış biri bile değildim, ama çocuk gibi hissediyordum kendimi…

Ne yaptık sonra? Hatırlamıyorum. Büroya çıkmış, Saadettin’in evine telefon etmiştim, hanımına.  Ondan sonrasını hep Saadettin ve hanımı halletmişti. Ağlıyorlardı onlar da. Jalem Hanım gelmişti, o da bitkindi, belki benim gibi, belki benim kadar, belki daha fazlası…

O, artık yoktu. Kader onun için de, benim için de nankörlüğünü(75) bir kere daha şekillendirmişti. Bir ayı ancak geçen ve bu süreye sığdırdığı yaşamında öylesine alışmıştık ki Hanife’nin varlığına. Büroda ve de evimde. Çocuklara anlatamamıştım kaderin şekillenişini. Yalnızlığıma bu iki çocuk da eklenmişti şimdi miras olarak. Ne yapacağımın kararsızlığı içindeydim.

Geçen iki-üç günü hiç anımsamıyorum desem yeri. Çocuklara anlatmam zor oluyordu, anlatamıyordum, Saadettin’in hanımının katkılarına rağmen. Morg, hastane, mezarlık işlemleri için Saadettin ve Erdem Beylerin, çocukların bakımı için Jalem Hanımın ve Saadettin’in eşinin, getir-götür, yap-et işleri için Selçuk’un haklarını yadsımam mümkün değildi.

İnsanlar doğup-yaşıyorlar, ama ölüm, ama Azrail’in “Hoş geldin!” tebessümü böylesine katı şekilleniyordu, çok zaman. Annem de erken göçmüştü, ama o göçeceğini hissettirmişti. Oysa Hanife? “Allahaısmarladık!” bile diyememişti, hazin ki hazin!...

Yedinci gün mevlidini okutuyorduk evimde, haremlik-selâmlık(76) gibi. Hoca oldukça duygusal bir şekilde okuyordu. Ailesi bizdik Hanife’nin. Katil gözükmemişti hiç. Ağabey olamazdı çünkü o. Vahşi hayvan bile, yemeyeceğe ava zulmetmezdi öylesine.

O; ağabey, insan olamazdı, kin duyuyordum ona, nefret ediyordum ondan, gıyabında(77) da olsa ve diyordum ki kendime, “Yanılıp-yenilip öğrenmemiştim iyi ki onun ev adresini Hanife’den.” Öyle ki, herhalde sorumluluğum suçluluk atmosferinde büyür ve Hasene ve Hasan ortalıklarda kalırlardı iyicene, olası bir çılgın davranışımla.

Patronlar da tam o gün dönmüşlerdi yolculuklarından. Mevlidin olduğu günün akşamı yani. Zor olmuştu anlatmam. Anlatamamıştım da.

“Yarın görüşürüz!” deyip kapatmıştı telefonu Büyük Patron.

Ve yarın, karabasanlarla(68) güç olmuştu. Çocuklara; “Sakin olun!” dedim. Karşımızdaki komşuya; “Bir süre için, imkânlar elverdiğince çocuklarla meşgul olmasını” rica edip ayrılmış, küskünce, durgunca ulaşmıştım büroya.

O göçtüğünden beri Jalem Hanım yapıyordu çayı, yine eskisi gibi. Öğrendikleriyle onu taklit etmeğe çalışıyordu. O olamazdı mutlaka ama mirası o kadar gerçekti ki. Jalem Hanım çayı getirdiğinde, Büyük Patronun kapısını işaretledi, “İçerideler” diye fısıldadı.

O zaman kendime geldim. Kapıyı tıklattım. İçeriye girmeye hamle ettim, kapıyı açarak. Metin Bey, Çetin Bey ve bir hanım oturuyorlardı içeride.

“Hoş geldiniz!” dedim. Patronlarla kucaklaştık. Genç Hanıma döndüm, başımı eğerek;

“Hoş geldiniz efendim!” dedikten sonra patronlara döndüm:

“Misafiriniz olduğunu bilmiyordum, daha sonra bir ayın muhasebesi için tekrar gelirim efendim” diyerek kapıya yöneldim.

Galiba arkadaşlar patronlara durumu anlatmışlardı ve olasıdır ki o hanım da oradaydı o zaman ve en çok üzülenlerden birinin ben olduğumu düşünerek;

“Başınız sağ olsun, duyduk, üzüldük!” dedi.

Çetin Bey de ayağa kalktı bu arada, acele acele konuştu;

“Büro ile ilgili haberleri sonra konuşuruz, tafsilâtlı olarak. Benim şimdi acele bir toplantıya yetişmem gerek!”

“İzninizle Metin Bey. Şimdi misafiriniz var. Çetin Bey de geldikten sonra, bir ayın muhasebesini hazırladığım not ve raporlarla sunmaya çalışırım sizlere.”

“Esasında Zeynep yabancı değil, ama peki, sen bilirsin. Çetin’i bekleyelim. Misafirimiz de fazla kalmayacak zaten.”

Odama geçtim, düşüncelerimi yaşayarak veyahut da yaşadıklarımı düşünerek. Zihnimde yalnız çocuklar vardı. Telefonun numaralarını çevirdim. Beklediğim gibi Hasene açtı telefonu.

“Nasılsın Kızım? Nasılsınız yani?”

Kendimi zapt etmekte zorluk çekiyordum, hem çok zorluk çekiyordum. Sevdiğim iki çocukla, evlenmeden dul kalmıştım. Ömrümün kalan bölümünü ayıracağım iki değerli varlığım vardı. Yasalar karşısında boynum büküktü, ama ne Yetiştirme Yurtlarına verirdim onları, ne de evlâtlık isteyenlere. Bakardım onlara, emanetti onlar, bakmalıydım hem de.

“İyiyiz Amca.”

“Kahvaltınızı yaptınız mı? Hazırlamıştım.”

“Yaptık Amca. Yatakları da topladım. Bulaşıkları da yıkadım. Sofrayı da kaldırdım. Hiç merak etme.”

“Annenize lâyık çocuklar olarak alkışlıyorum sizleri. Sizi çok özledim. Akşama gelirken getirmemi istediğiniz bir şey var mı?

“Yok amca, sağ ol!”

“Esasında öğlene eve gelmek isterdim, ama patronlar seyahatten bugün döndüler. Sanırım bugün için bu düşüncem imkânsız olacak. Anlıyorsunuz değil mi? Yarına belki. Umarım. Akşam gelince, amca-yeğen konuşuruz karşılıklı. Şimdilik hoşça kalın!”

Telefonu kapattım. Kapatmamla birlikte telefon tekrar çaldı. Telefonumuz şef santralli telefonlardandı ve iki üç hattı vardı galiba. Jalem Hanımın telefonu açtığını, biraz sonra da Büyük Patronun telefonunun çaldığını ve onun konuştuğunu duydum.

Beni ilgilendirmeyen, hem de bugünlerde beni hiç ilgilendirmeyen konular için sağır olurdum. Sadece sağır değil, gerekmiyorsa görmez, konuşmazdım da, tıpkı üç maymunu oynamak(79) gibi.

Biraz sonra Büyük Patronun kapısı açıldı:

“Mehmet Bey. Benim acele bir yere kadar gitmem gerek. Zeynep ile konuşacaklarımız bitmedi henüz. Ya misafir et, ya da sen geç benim odama, yalnız bırakma kendisini lütfen. Kısaca; kendisiyle meşgul olmanı rica edeceğim senden, Çetin veya ben gelinceye kadar.”

“Baş üstüne efendim!” dediğimde Zeynep diyecek kadar samimi olmasının sebebini düşünmeye başlamıştım. Zeynep Hanım değil de, Zeynep… Kimdi?

Zeynep Hanım kapının önünde ayakta bekliyordu. Elimle masamın önündeki koltuklardan birini işaret ettim; “Buyurun!” anlamında.

“Ne içersiniz? Ne ikram edebilirim size, sıcak-soğuk?”

“Çay varsa çay lütfen, yoksa sıcak neyiniz varsa o olsun, lütfen!”

Telefonu açtım, bir taraftan da Zeynep Hanımı izlemeğe çalışıyordum.

“Jalem Hanım. Biliyorsunuz misafirimiz var. Acaba iki neskafe getirerek yardımcı olabilir misiniz bize?”

Zeynep Hanım, otuz-otuz beş yaşlarında gözüküyordu. Esmerdi. Temiz giyimliydi. Doğrusu ceket-pantolon şeklindeki beyaz elbisesi kendisine çok yakışmış, kravat bile bağlamıştı gömleğine.

Kulaklarında nokta kadar belli-belirsiz küpeler vardı. Saçları siyah ve çok kısaydı, alagarson(80) denilen tipte. Belki de bunun için çekmişti küpeleri öncelikle dikkatimi. Yüzü düzgündü. “Kaş-göz, gerisi söz” denircesine güzeldi. Dikkatimi dudakları çekmişti, hemen. Çok insanınkinin tersine diyebileceğim şekilde alt dudağı ince, üst dudağı kalındı, sanki ruju yoktu, belki de ben olmadığını düşünmüştüm.

Gözlerine bakamıyordum. Gözlerinin ne renk olduğunu söylemem mümkün değildi şu kısa an içinde. Makyajı vardı belki teninin renginde, olsa olsa kahve, koyu kahve, ya da siyahtır diye düşünüyordum gözlerini. Daha sonra bakacaktım gözlerine.

Önce ellerine bakmalıydım. Özellikle şimdi ve yaşadığım olaylar nedeniyle iki çocuklu dul olmamdan dolayı “Evlenmek” düşüncem yeniden yer etmişti zihnimde. Niye karşımdaki aday olmasındı, hakkında hiçbir şey bilmeyişime rağmen ve dolaysıyladır ki hakkımda hiçbir şey bilmemesine rağmen?

Gerçi bulunmaz Hint Kumaşı(81) değildim, ama özellikle şimdi benim olan çocuklar için evlenmeyi, onları yuvasız, başsız, ışıksız bırakmamayı daha çok düşünüyordum. Kendim kendime yetiyordum ama onlara yetmeyeceğimi biliyordum. Sevgiye, şefkate, korunmaya ve de en önemlisi ana kucağına ihtiyaçları vardı onların.

İnsanların kendi-kendilerine; “Gelin-güvey olmalarının” anlamsızlığını yaşamaya başlamıştım. “İlle de ayrı ev” diyenler, “Çocuk istemeyiz” de demezler miydi ki? Öyleyse adaylarda, aday adaylarında bile benden önce, çocuklarımı kabul etme özelliklerini aramalıydım.

Dürüst olmalıydım öncelikle. Bana emanet edilene hıyanet(82) ya da ihanet(82) etmemeliydim. Mademki Büyük Patron; “Meşgul ol!” demişti, karşımdaki ile sadece meşgul olmalıydım. Bu nedenle tüm düşüncelerime “Dur!” diyerek, karşımdakinin parmaklarında yüzük olup olmadığına bakmaktan vazgeçtim.

Karşılıklı olarak ne kadar süre suskunca kaldığımızı bilmiyorum. Jalem Hanımın Zeynep Hanıma;

“Süt tozu da ister miydiniz?” sorusuyla gerçeğe döndüm.

“Lütfen, çok az!”

İkinci kez sesini duyuyordum. Jalem Hanım odasına döndü.

Zeynep Hanım kahvesini ses çıkartmamaya çalışarak karıştırırken;

“Çok gerginsiniz. Anlatmak isterseniz, ağabeyim gelinceye kadar sizi dinlemek ve derdinize ortak olmak isterim.”

“Aaa!” diye ister-istemez bir hayret nidası döküldü dudaklarımdan, hem de farkında bile olmadan.

“Niye öyle o kadar hayret ettiniz ki? Metin Bey ağabeyim olamaz mı? Hem ailemiz hakkında hiç mi bilginiz yok sizin?”

“Bağışlayın efendim. Saygısızlık yaptığımı da sanmayın lütfen. Şirketin, övünmek gibi olmasın ama güvenilir bir elemanı olmak isteğim dışında patronlarımla ilgili olarak hiçbir şey düşünmedim, araştırmadım, öğrenmedim, sadece görevimi yapmayı arzuladım. Büyüklerimin öğrettiği kadarıyla ‘Ekmek kapım’ diyeyim haydi, ekmek kapımın gerektirdiği şekilde kör, sağır ve dilsiz oldum. Bu nedenle de sizi tanımadım. Patronumun bir kız kardeşinin olduğunuzdan da haberdar değildim. Ama şimdi, gecikerek de olsa bunu öğrenip sizinle tanışmaktan dolayı memnun olduğumu bilmenizi isterim.”

“Benim adıma da kendiniz gibi düşünün. Ve tekrar ediyorum, anlatmak isterseniz dinleyeceğimi bilin.”

“Ne anlatayım ki efendim? Annemi kaybettim önce. Hem de hiç beklemediğim bir zaman içinde. Kahrettim, emekli oldum, yaşam arzumu kaybederek, kalan ömrümü tüketmek isteği ile. Ağabeyiniz bırakmadı, bırakmak istemedi beni, benimle baş başa. ‘Beraber çalışalım’ dedi, üstelik hiç de hakkım olmayan bir miktarda aylıkla. Oysa paraya ihtiyacım yoktu, halen de yok. Hayır için harcayayım istedim kazandığımı. Anam, bacım dediğim Hanife ile karşılaştım.”

Durdum. Kahvemden bir yudum aldım isteksiz, istekle;

“Tam yalnızlığım bitti, huzura kavuştum derken, Allah çok gördü, iki çocukla evlenmeden dul kaldım ortada. Daha ne anlatayım ki? Çevrem boş. Akşamları seviyorum, çocuklarla beraber olduğum için, ama akşamları hiç sevmiyorum, hem de hiç sevmiyorum sorunlara çözüm bulamadığım için… “

Sözlerimle sıkıp sıkmadığımı araştırdım gözlerinde, durasım yok gibiydi;

“Yasalar ne diyor, bilemiyorum ama galiba tüm vaktimi çocuklara ayırmak, ayırabilmek için işten ayrılmam gerekecek. Bunu patronlara nasıl anlatacağımın düşüncesi içinde bunalıyor, yoruluyorum. Uyumlu bir çalışmamız vardı ağabeyinizle ve Çetin Beyle. Gösterilen güvenden memnundum, ama herhalde ağabeyinize; ‘Allahaısmarladık!’ demem gerekecek. Hem de kısa bir süre içinde. Çocukları başsız, bakımsız bırakamam, buna hakkım yok,  hem hiç hakkım yok…”

Zeynep Hanım sessizce dinliyordu. Soluklanmak istediğim bir anda sadece burnunu çekişini duymuş ve mendilini çıkardığını görmüştüm.

Pencereden gökyüzüne bakıyordum. Bulutlar kararmıştı. Yaz Yağmuru havası vardı havada. Bir şimşek çaktı, arkasından ürkütücü bir gürültü duyuldu.

“Çocuklar evde yalnız!” dedim bilinçsizce.

Telefon çaldı bu arada. İlk çalışında butona(83) basıp kaldırdım telefon ahizesini:

“Efendim?” dedim, karşımdaki Metin Beydi.

“İşim uzun sürdü. Ancak öğleden sonra bitecek. Sana zahmet olacak ama Zeynep’i yemeğe çıkarırsan sevinirim. Ben ancak iki-iki buçuğa doğru gelebilirim. Beni mutlaka beklesin.”

“Şey!” dedim. “Gök gürlüyor. Yağmur yağacak galiba. Çocuklar korkabilir. Öğle paydosunda eve gidip gelecektim. Söz vermiştim onlara. Çetin Bey gelmeyecek mi? Veyahut da başka bir çözüm yolu arasam…”

“Sen bilirsin. Nasıl düşünürsen? Zeynep yanında ise, ben onunla bir görüşeyim bir.”

Telefonu Zeynep Hanıma uzattım:

“Metin Bey… Size söyleyecekleri var herhalde.” dedim ve muhasebecinin odasına yöneldim. Onun ve pazarlamacının bir iş için dışarıya çıkmış olduklarını hatırladım. Jalem Hanım mutfakta bardakları yıkıyordu. Sükûtu hayale(84) uğramış gibi odama döndüm yine.

Zeynep Hanım telefon konuşmasını bitirmiş, telefonu kapatmış, ayakta bekliyordu. Boyu oldukça uzundu. Elbiseleri vücuduna, vücudu da elbiselerine uymuştu her bakımdan. Karanlıktan aydınlığa yönelişte insanın gözlerinde karartılar olur ya hani, ben de aynı fiziksel olayı yaşayarak sadece onun, o olduğunu düşünüyordum, daha da doğru söylemem gerekirse düşünmeğe başlamıştım.

“Bakın. Eğer izin verirseniz ben de çocukları görmeğe sizinle birlikte gelebilir miyim? Biraz evvel yasalardan bahsettiniz. Bu konuda biraz mürekkep yalamışlığım(85) var. Sanırım yasalar bekâr olarak çocuklara bakmanız için izin vermeyecektir. ‘İşten ayrılıp bakacağım!’ deseniz bile hem. Bu nedenle ağabeyimi üzmemeniz için bunu ona hiç söylememeniz gerektiğini önerebilir miyim size? Hem de ciddi olarak. Çünkü işten ayrılmanız sorununuzu çözmeyecek, bunu içtenlikle iddia edebilirim…”

Sözlerinde bilmediğini sandığım, hemen biraz önce söylediğim bekârlığımı dile getirmesi dikkatimi çekmekle beraber, esas konum çocuklar idi, çocuklarım, yani emanetler;

“Çocuk bakmak için mutlaka belirli kurallara uymak mı gerekir?”

“Yasalara göre sanırım; evet! Bu akşam kitaplarımı karıştırayım. Yarın size bilgi ulaştırmağa çalışırım.”

“Hukuktan anlıyor musunuz?”

“Galiba, biraz!”

“O zaman yardımınızı bekleyeceğim. Sizi yemeğe götürmemi rica etmişti Metin Bey. Zorlanmak hiç sevmediğim bir olgu. Siz de isterseniz eğer, yakındaki dönerciye sipariş vereyim, paket yapsınlar, bir taksi ile giderek hem çocukları ziyaret edelim, onların da karınlarını doyuralım, hem de evde aklımıza gelebilecek diğer sorun, ya da konuları konuşalım, tartışalım beraberce. Daha doğrusu bilmem gereken konularda aklınızda olduğu kadar aydınlatın beni ve çözüm konusunda yardımcı olun bana, lütfen. Nasıl olsa sizin iki buçuğa kadar zamanınız var, Metin Beyi karşılamak için.”

“Hayhay! Düşüncenizi tuttum.”

Adres defterimi açarak dönercinin numarasını çevirdim, döner siparişlerini verdim, beş-on dakika beklememiz gerekti. Çocukları aradım. Geleceğimizi ve döner getirdiğimizi, masayı bir kişilik fazla hazırlamasını söyledim Hasene’ye.

Komi paketleri getirdiğinde şimşek ve gök gürültüleri çoğalmıştı Yağmurun ilk damlaları düşerken binmiştik taksiye:

“Az kaldı ıslanacaktık Mehmet Bey!”

Taksiye binerken teninin tenime değmesinden garip bir mutluluk duymuştum. Kimdi Zeynep? Neydi? Benim etkilenişim nedendi? Yoksa farkında olmadan ihanet kurallarıyla bağdaş kurup(86) sohbete mi başlamıştım, aklımdan geçmemesini dilediğim halde? Zihnimde soru işaretleri anlamsızca, bilinçsizce koşuşturuyorlardı. Hem de biri diğerine rastlamadan, biri diğerine çarpmadan, biri diğerinden bağımsız. Hani, hem de benzetmek yavan gibi olacaksa da kırk tilkinin kuyrukları birbirine değmeksizin.

Eve ulaştığımızda garip bir doğa olayına şahittik. Büronun bulunduğu yerde şimşek, gök gürültüsü ipini kopartırcasına hiddetli ve coşkunken, evimizin olduğu semtte sadece bulutların raks ettiği(87) karanlık bir uysallık vardı. Tek yağmur damlası bile düşmemişti semte.

Alışkanlıkla olsa gerek, ismimin yazılı olduğu zile dokundu Zeynep Hanım.

“Zilin sesini körelttim(88), çocuklar rahatsız olmasınlar diye. Ayrıca onlara şifre de verdim. Kapıyı önce iki defa tıklatıyorum işaret parmağımla, sonra da anahtarımla açıyorum. Kim gelirse gelsin, kapıyı açmamalarını öğütledim onlara.”

Dediklerimi yaparak açtım kapıyı. İkisi de kapının yanına gelmişlerdi çocukların. Zeynep Hanımla tanıştırdım:

“Kızımın ismi; Hasene, Oğlumun ismi; Hasan.”

“Merhaba canlarım. Nasılsınız?” Zeynep Hanım daha ayakkabılarını çıkarmadan sarılmağa yeltenmişti.

Hasene sarılmıştı Zeynep Hanıma. Hasan durgun ve küskün gibi yan yan duruyordu. Başını kaldırdı, sordu;

“Sen, yeni annemizsin mi?”

Hasene kardeşinin söylediğini düzeltmek istercesine;

“Ona ‘Cici Anne’ denir, akıllım.”

Hasan kelimeyi ikiye-dörde ayırır gibi ve aradaki hecelerde duraklayarak;

“Ci-ci-an-ne. Senin adın kim, peki?”

Konuşmaların aceleciliğini durdurmak isteğiyle öksürerek araya girdim:

“O; Zeynep Abla, Hasan!”

Zeynep Hanım ayakkabılarını çıkardı, başını kaldırdı, çocukların konuşmalarını kesme arzum için ”Neden?” der gibi yüzüme baktı, anlamadım, anlamak istemedim, belki de.

Çocuklarla Zeynep Hanım televizyonun olduğu odaya geçerlerken, paketleri açmak için mutfağa geçtim. Hasene gerekli hazırlıkları yapmıştı zaten, servis konusunda.

Zeynep Hanım hemen, “Yardım edeyim!” diyerek mutfağa geldi.

“Hem misafirsiniz, hem de Hasene tüm servis hazırlığını yapmış. Sadece soğumuş olmaları olasılığını düşünerek paketleri biraz ısıtmak için fırına koyacağım, işim o kadar, yani beş dakika sonra sofraya oturabileceğiz. Siz çocuklarla oturun. Lâvaboya gitmek isterseniz, Hasene gösterir size.”

Beş dakikadan biraz sonra paketleri servis masasına yerleştirdikten sonra seslendim odalarına;

“Buyurun, ellerimizi her zamanki gibi yıkamayı unutmuyoruz, değil mi çocuklar? Ama birazcık da acele edelim, olur mu?..”

Yemekten sonra gitmek üzere hareketlenmemiz gerektiği düşünüyordum. Zeynep Hanım yanıma geldi:

“Ağabeyim, iki buçukta dedi ama kaçta geleceği belli olmaz. Benim bir süre daha vaktim var. İzin verirseniz çocuklarla biraz kalayım. Daha sonra bir taksi tutar gelirim büroya.”

“Telefonun yanında semtin Taksi Durağının telefon numarası var. Taksiyi duraktan çağırın lütfen!”

Ayakkabılarımı giydiğimde çocukları ikaz etmek gereğini hissettim:

“Zeynep Ablanızı üzmeyin, olur mu?”

“Peki amca!” dedi Hasene gülümser gibi.

Büroya ulaştığımda patronların ikisi de gelmemişlerdi henüz. Masama oturdum, günlük işlerime yöneldim, tekrar.

Saat üç sıralarıydı herhalde, önce Büyük Patron geldi, sıkıntılı gibiydi, odasına geçerken;

“Zeynep nerde?” diye sordu.

“Çocuklarımı merak ettiğini, onun için benim evime gittiğini, orada kaldığını” söyledim. Odasına geçti, ev telefonumu biliyordu, telefonu çevirdi, çok zaman olduğu gibi kapısı yine açıktı, söylediklerini duyabiliyordum:

“Zeynep… Merhaba… Ne yapacaktın? Ne yapıyorsun?... Tamam, tamam, anladım… Gecikmeden gelmeğe çalış… Neden?... Peki, bağlayayım kendisine…”

Telefonum iç bağlantı ile çaldı, açtım:

“Mehmet Bey! Zeynep, seninle görüşmek istiyor…”

“Efendim?” dedim. “Buyurun Zeynep Hanım?”

“Çocuklara banyo yaptırdığını, onların şimdi uyuduklarını, rahatça düşünebilme imkânı sağlamak için, çocukları birkaç gün misafir edip edemeyeceğini” sordu.

“Bugün için ‘Hayır!’ dediğimi, düşünmem gerektiğini ve mutlaka cevaplayacağımı” söyledim.

“Peki!” dedi ve belki de küskünce kapattı telefonu.

Yaklaşık bir-bir buçuk saat kadar sonra Zeynep Hanım büroya geldi, “Merhaba!” diyerek Metin Beyin odasına geçti, hemen arkasından da Çetin Bey geldi büroya. Metin Beyin aksine onun yüzünde neşe gözlemleniyordu, Metin Beyin odasına girerken.

Bir süre konuşmalar geldi odadan, sağır olduğum. Sonra kapı açıldı ve Zeynep Hanım çıktı dışarıya:

“Eğer düşünüp karar verirseniz akşam bana telefon edin, sabah siz evden çıkmadan gelip alayım çocukları. Telefon numaralarımı evdeki defterinizin ‘Z’ harfinin olduğu bölüme yazdım. Allahaısmarladık!” dedi, veda etmek istemezcesine elini uzatırken.

Elleri sıcak, sıcacıktı.

“Siz de kitaplara bakmayı unutmayın lütfen efendim, çocuklarım için.”

“Endişe etmeyin. Telefon ettiğinizde yanıtınız mutlaka hazır olacak!”

Akşam nasıl oldu, bilmiyorum. Çalışamıyordum. Eve ulaştığımda bile düşünüyordum; “Yeni Anne, Cici Anne” kavramlarını.

Çocuklarım yıkanmış, temizlenmiş olmaktan mutluydular. Onlara anne gerekti, hem mutlaka. Sadece fiziksel ihtiyaçları için değil, şefkat ve sevgi için öncelikle. Demiştim ya!

Zihnimden geçenlere “Dur!” deme çabası duymama rağmen engelleyemediğim bir iç savaş nedeniyle Zeynep Hanımın medeni durumunu düşünmeden edemiyordum. Hiç konuşmamıştık bu konuda, sanki çok konuşmuştuk da bir tek bu konu eksik kalmıştı sanki. Allah! Allah!

Birden zihnimde şimşekler çaktı. Ruh halimi tam anlamıyla anlatmak için bu cümle kadar yeterli bir başka cümle tasarlayamıyordum, beynimde. Telefon defterime yöneldim, hemen. “Z” harfini açtım. Zeynep Hanımın soy ismi Metin ve Çetin Beyin soy ismi gibi aynı idi. Yani…

Bu yani kelimesinin cevabı; evli değildi demek! Nişanlı olması aklımın ucundan bile geçmiyordu. Yani, artık mantıklı düşünmeye yönelebilirdim. Yani kısaca evlenmek için kendimi yönlendirebilirdim. Yani, emanet, hıyanet gibi şekillerin tümü uzaklarımda kalmıştı, düşüncelerimin dışına iteklemiştim duygusuzluğumu. Onu, Çocuklarımın “Cici Anneleri” olarak düşünmemi kim engelleyebilirdi ki yani? “Yani” demeyi çok mu seviyordum yani, yoksa bazı şeyleri kendime açıklayarak izah etmem mi gerekiyordu çokça?

Doğru! Birden gelin-güvey olmak ne kadar kolay olmuştu benim için? Oysa yadsınamaz, engellenemez sorunlar sıralar halinde bekliyordu, gözlerimin önünde; öncelikle onun beni görmesi, sevmesi, yaş durumu, ekonomik durum, ağabeylerin, ailesinin uygun görüp-görmemesi…

Uf! Uf! Yine uf dedirttirecek bir sürü soru beynimde haşır neşir oynaşmaktaydı(89). Sevgi sonra da gelebilirdi, yasalar da ne derse desin, öncelikle çocuklarımın sevgiye doymaları önemli idi, öne doğru adımı atacaktım

Telefonu çevirdim…

Olaylar öylesine bir boyutta gelişti ki sonra. Uzun uzun anlatmak hiç de gerekli değil. Sanırım ve zaten çoğumuz bilmiştir sonu. Ben, bilinmesi gerekenleri özetleyeyim sadece:

Metin Beyin, yani şimdiki kayınbiraderim Metin’in tatil yaptıkları sırada yardım elini uzatışıyla şekillenmiş karşılaşmamız. Kardeşine; “Bir gör şu delikanlıyı, iyi çocuk! ‘Üzümün çöpü, leblebinin kırığı var!’ demekten vazgeç, artık!” demişler, benim için; ellilere ulaşmamış, civarında bile olmayan delikanlı-çocuk olarak!

Beni görmeğe gelmiş Zeynep de büroya. Akşam eve dönünce de “Siz nasıl uygun görürseniz!” demiş ağabeyine. Yasalar çocuklarımın yalnız benim olmalarını engelliyordu, “Cici” de olsa bir anne gerekli imiş. Benim duygularımın yönünü de Metin-Çetin ikilisi ustaca konuşmalarla ve gereken davranışlarla yönlendirince…

Kısaca; baş-göz ettiler, evlendirdiler bizi yani.

Zeynep Hukuk Fakültesi mezunu ve avukatlık yapıyor olmasına rağmen çocuklara bakmayı ve evinin kadını olmayı yeğlemişti. Delikanlı Mehmet de, yani o; ben oluyorum, Zeynep de şirketin yüzde çok küçük bir miktarı ile ortağı idik ve çalışmaya kaldığım yerden devam ediyordum.

Jalem Hanım daha bir gayretle çay ocağını sahiplenmişti, bir başkasını almaya ya da yerleştirmeye hiç gönlümüz yoktu desem yeri. Jalem Hanıma yardımcı Lise Mezunu Hanım-Hanımcık(90) bir kızcağız gelmişti. Üniversiteyi kazanan Selçuk yerine de aynı görevi yapacak bir başka eleman alınmıştı, soruşturmasını bizzat yaptığım.

Her neyse... Daha sonra Hanife bacımız için gereken gereklilikleri yaptık, mevlitti, mezar taşıydı gibi. Metin, Hasan’ın sünnetini yaptırmıştı. Düğün-derneğe gerek görmemiştik, tıpkı bizim de nikâhımızdan sonra evimize dönmemiz gibi. Dostlar arasında sade bir “Dünya Evine Giriş!” oldu bizim birlikteliğimiz de Zeynep’le. Acımız taze idi çünkü. Hatta taptaze.

Öncelikle söylemem gereken; “Kimsesizlik, artık bir duvar gibi değil, şefkatine inandığım biri var yanımda(91)artık!

Son olarak söyleyeyim: Hasene İlköğretime başladı.

Hasan da “Israrla Baba Okuluna gitmek istese de” önce Anaokuluna başladı. Gayretli ve çalışkanlar. Ders ve faaliyetleri iyi ve kendilerini geliştiriyorlar. Belki de Zeynep’in destekleriyle lehçelerini çok geliştirdiler, eskilerden iz kalmadı desek yeri. Her ikisi de; bana; “Cici Baba!” Zeynep’e “Cici Anne” diyorlar.

Gelelim unutulmadan söyleyeceğimiz en son habere ve müjdemize;

Hasene ve Hasan’ın bir kız kardeşleri var şimdi, ismi;

“Hanife…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Jale; Gece yağan ve yapraklara konan ince nem, su damlacığı. Çiy, kırağı, şebnem

Hanife; İslâm dinine sımsıkı bağlı olan kimse, İslamiyet’ten önce tek Tanrı’ya inanan.

Hasene; Güzel, iyi, hayırlı iş, iyilik. Osmanlı altın paralarından birinin adı.

(1) Başını Taşlara Vurmak, Başını Taştan Taşa Vurmak; Yapılan bir işten, olaydan, ya da kaçırılan bir fırsattan dolayı pişmanlık duymak.

(2) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

(3) Kız Kurusu; Evlenmemiş yaşlı kız.

(4) Müstakbel; İleri bir tarihte, gelecek, bulunulacak olan.

(5) Muaf Tutulmak; Bir ödevden, bir görevden bağışlanmak, ayrı tutulmak, ayrıcalık tanınmak. Gerçekten de kız kardeşimin oğlu (Oğuzhan’)ın kolu kırıldıktan sonra yanlış kaynadığından ve dirsekle vücudu arasındaki açı, belirlenen dereceden fazla olduğundan askerlikten muaf tutulmuştur. Ve bilindiği gibi 14.05.2009 tarihinde çeşitli illerde (Afyon, Adana, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Şanlıurfa, Sakarya gibi) bir gün süre ile Temsili Askerlik yaptırılarak bu şekildeki genç-yaşlı özürlülerin hevesleri yerlerine getirilmiştir.

(6) Hevesi Kursağında Kalmak; Çok istediği, imrendiği, dilediği bir şeyi elde edememe.

(7) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(8) El Ayak Çekilmek; Ortalıkta kimse kalmamak. Issızlaşıp, sessizleşmek.

(9) Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.

(10) Hınzır; Muzip anlamında da kullanılmakla beraber, zarar verici, acımasız, sinirlendirici, ters davranışta bulunan, katı yürekli, kötü düşünceli. Domuz.

(11) Avucunu Yalamak; Umduğunu elde edememek, istediğini bulamamak.

(12) Yedi Kardeşe, Yedi Gelin; Orijinal ismi; Seven Brides, For Seven Brothers olup Jane Powell ile Howard Keel’in başrollerini oynadığı oldukça iz bırakan müzikal komedi.

(13) Münasip Bahşiş; Yöresel olarak çocuklara bayramlar dâhil, çeşitli zamanlarda verilen harçlık. Teşekkür etmek amacıyla lokanta, otel, hamam, berber gibi yerlerde iş yapanlara hesaptan ayrı olarak fazladan verilen uygun miktardaki para.

(14) Yeğen; Amca, hala, teyze, ya da dayının çocuğu. Bir kimseye göre kardeşinin çocuğu.

Kuzen; Amca, hala, teyze, ya da dayının erkek çocuğu. Türkçede bu yanlış olarak kız çocukları için de kullanılır.

(15) Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

(16) Tükürdüğünü Yalamamak; Verdiği karardan geri dönmemek.

(17) Lokal; Bir dernek ya da kuruluşun, üyelerinin buluşması için ayrılmış yer. Belli bir bölgeye, bir yerle ilgili, bölgesel. Hekimlikte belli bir vücut bölgesiyle sınırlı kalan.

(18) Fasıl; Bölüm, kısım, devre, dönem. Belli bir sürede gerçekleşen iş, durum veya olay. Türk Musikisinde bir icra şekli.

(19) Yalnız bırakıp gitme bu akşam, yine erken… diye başlayan Uşşak Makamındaki eserin Güftesi Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi Mısırlı İbrâhim Efendiye aittir.

(20) Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.

(21) Kılıbık; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen.

(22) Monoton: Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(23) Evlilik Programları; Türkiye’mizin yüz karalarından biri. Televizyon kanallarında reyting uğruna kişi hak ve hürriyetlerine saldırılması, toplumun yanlış yönlendirilmesi, satın alınmış, ya da menfaat uğruna maaş verilen, uygun olmayan davranışların sergilendiği, kişilerin toplandığı, yönetenlere oldukça fazla miktarda para kazandıran rezalet üstüne, dudak uçuklatan iğrenç programlar.

(24) Akıl Kârı Değil; Akla uygun ve yatkın olmayan.

(25) Limitet Şirket; Belli bir iktisadi amaç üzerine kurulan, yalnızca mal varlıkları ve ortaklıkları ile sorumlu oldukları tüzel kişiliğe sahip ticaret şekli.

(26) Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.

(27) Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda  ince ve derin anlam.

(28) Niza; Bozuşma, çekişme.

Nizasız; Sulh halinde, kavgasız dövüşsüz, gürültüsüz, çekişmesiz.

(29) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

(30) Damdan Düşer Gibi; Bir olayın hiç beklenmedik bir şekilde gerçekleştiği zamanda,  olayların gelişme sürecinin nasıl yaşandığı fark edilmeden yapılan iş, eylem. Hiç gereği yokken söylenen söz örneğin.

(31) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü (öyküde bu anlamda kullanılmıştır).  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim şeklinde nezaket sözü.

(32) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(33) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

(34) Yeltenmek; Yapamayacağı bir işe girişmek, özenmek, heves etmek, meyletmek.

(35) Irgat; Tarım ya da yapı işçisi. Gemilerde ve yapılarda kullanılan yatay kolları olan ve birkaç kişi tarafından çevrilebilen alet (Bocurgat).

(36) Nemrut, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

(37) Muhannet; Alçak, korkak, namert, içten pazarlıklı, sadist.

Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.

(38) Sırtı Pek; Güvendiği, dayandığı yerlerin olması, kalın giyinmiş olan.

(39) Ardiye; Ticaret eşyasını saklamaya yarayan yere denir(depo). ayrıca; böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücrete de “ardiye” denilmektedir.

(40) Sadık; Aslına uygun, gerçek, doğru. Dostluğu ve bağlılığı içten olan, birine ya da bir şeye içten bağlı olan.

(41) Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.

(42) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

(43) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

(44) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan.

(45) Sesini Kısmak; Sesini alçaltmak.

(46) Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).

(47) Tövbe; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

(48) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

(49) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(50) Vize Almak; Bir ülkeye giriş izni işlemini konsoloslukta yaptırmak.

Vize; Bir ülkeye girmek veya çıkmak için yetkili makamlardan alınması gereken izin. Bazı resmi kâğıtlara uygunluk ifadesi için vurulan mühür (işi). Yükseköğrenimde yarıyıl içinde yapılan sınav, ara sınav.

(51) Tampon; Bir darbenin gücünü, yoğunluğunu azaltmaya yarayan, içi yumuşak maddelerle dolu şey. Delikleri tıkamaya, kapamaya yarayan herhangi bir maddeden yapılmış tıkaç.

Tampon Bölge; Beraber olan iki kişinin herhangi bir anlaşmazlığa karşı aralarında oluşturdukları mesafe. İki devlet sınırı boyunca asker bulundurulmayan toprak parçası.

 (52) Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak)

Köstek; Hayvanın kaçıp gitmesine engel olmak için, iki ayağına bağlanan kısa ip, ya da zincir. Koşulan hayvanların tepmesine engel olmak için eklenen kayış.

(53) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(54) Pırıl Pırıl; Tertemiz, yepyeni, gıcır gıcır. Çok ışıklı, çok parlak, çok aydınlık, çok temiz.

(55) Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.

(56) Gözleri Arkada Kalmak; Bırakılan bir şey ya da kimseyle ilgili tedirginliği sürmek.

(57) Çiçek Gibi Olmak (Çiçeklenmek, Çiçeksimek); Çok temiz, tertemiz, gözü okşayan durumda olmak.

(58) Kültleşmek (Kütleşmek); Kısa ve kalınca olmak, sivri ve uzun olmamak. Keskinliği kalmamış olmak.

(59) Angutça; Boş boş, bomboş bakışlarla.

Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

(60) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data bilgilerin saklandığı yer.

(61) Tahsis Etmek; Ayırmak.

(62) Can Kulağı İle Dinlemek; Çok dikkatli dinlemek.

(63) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

(64) Dilin Kemiği Yok; İnsan doğru ya da yanlış her şeyi söyleyebilir.

(65) Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak.

(66) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

(67) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(68) Jest; Genelde yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Ayrıca herhangi bir şeyi açıklamak genelde bedenin, özellikle elin, kolun, başın bir anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi, içgüdüsel, ya da istençli hareket.

(69) Dingo’nun Ahırı; Atlı tramvaylar zamanında oluşmuş bir deyim. Yorulan atlar Dingo adlı bir vatandaşın ahırında dinlendirildiği ve giren çıkan atların sayısı bilinmediği için bu deyim oluşmuştur.

(70) Alelacele; Çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk.

(71) Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.

(72) İnisiyatif; Öncecilik, üstünlük. Karar verme yetkisi, gerekli kararları almayı bilen kişinin niteliği.

(73) Çatırtı; Çatırdama işi.

Çatırdamak; “Çatır!” diye ses çıkarmak. Çökmeye, yok olmaya yüz tutmak, tehlikeli duruma düşmek.

(74) Sadist; Elezer. Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan, acı çektirmekten zevk duyan.

(75) Nankörlük; İyilik bilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilik bilmezin eylemi.

(76) Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.

(77) Gıyap; Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.

(78) Karabasan; Kâbus.  Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(79) Üç Maymunu Oynamak; Gördüğü, duyduğu bir olay hakkında görmemiş, duymamış ve söylememiş olduğunu belirtmek.

(80) Alagarson; Oğlan saçı biçiminde kesilmiş kadın saç modeli.

(81) İhanet; Hıyanet, hainlik. Bağlı olduğu, savunduğu düşünce ve görüşlerden vazgeçerek onlara ters düşme. Sevgide aldatma sadakatsizlik. Bir topluluğa, ülkesine kötülük etme. Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme.

Hıyanet; Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hainlik, ihanet. Güveni kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık.

(82) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO

(83) Buton; Elektronik bir aygıtı, ya da aracı basılınca çalıştırmaya yarayan düğme.

(84) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(85) Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.

(86) Bağdaş Kurmak; Sol ayağını, sol uyluğun, ya da sol ayağını sağ uyluğun altına alıp oturmak, köylerde bu durum olağan olarak görülmektedir.

(87) Raks Etmek; Oynamak, dans etmek.

(88) Köreltmek; Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(89) Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.

(90) Hanım Hanımcık; Eşine, çocuklarına işinin gereği gibi bakan, çevreye uyumlu olan (kadın, kız).Böyle bir kadına ya da kıza yaraşır davranışları olan, kadınlığın bütün iyi niteliklerini taşıyan, davranışları iyi hanımlarınkine benzeyen kız, ya da kadın.

(91) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU