Okumak için paraya ihtiyacı vardı öksüz(1) ve yetim(1) genç adamın. Her yaz olduğu gibi yazlık bir sitede kapıcılık yapan uzak olmayan dayıoğlu dediği akrabasının yakınlığı, yardımları, iyiliği ve site yöneticisinin hoşgörüsüyle(2) baba mesleği olan sadece “Ak Dondurma” dediği kaymaklı dondurmayı yapıp sahilde dolaşarak satıyor ve aldığı bursa ek olarak, harçlığını çıkarmaya gayret ediyordu.
Konuyla ilgili tek sıkıntısı, defalarca kendisini anlatmasına rağmen zabıtanın katı kurallarla kendine engel olma gayretiydi. Ancak Allah var, sert ve kaba tutumları yoktu. Öyle ki, olmadık zaman ve yerde resmen karşı karşıya kaldıklarında nedense onlar kör oluyordu veya başka taraflara bakıyorlardı, bu başka taraflara bakışlar da onun firar etmesi için gerekli zamanı kendisine sağlıyor, saklanacak bir yerler buluyordu (Allah razı olsun)!
Mutluluğu? Dondurma kabı her günün sonuna kadar boşalmıyordu, doğal olarak, daha doğrusu boşalamıyordu demek gerek. Site dışında gelişini özlemle bekleyen yerli, oranın köy çocukları vardı, her günün akşamında, aynı saatlerde ellerinde çanakları ile bekleyen.
Göz kararı sayılarına bakıp kalan, daha doğrusu onlar için ayırdığı dondurmayı mümkün olduğu kadar onlara eşit bir şekilde üleştirmeye çalışıyordu.
Her gün sabah ezanında kalkıyor, akşamları köyden alıp ısıtıp, soğutup buzdolabına koyduğu sütü alıyor, dayıoğlu ve yengesinin desteğiyle, yardımlarıyla dondurmayı yapıyordu. Dondurmanın kendine gelmesini bekledikten sonrasında, sağ elinde eldiven ve dondurma kaşığı, önünde önlük, sırtında külâhlar, sol elinde termos şeklindeki dondurma kabıyla en geç sabah 10-11 sularında plâjlarda dolaşmaya başlıyordu.
Nedense insanların sabahları dondurma yemek gibi bir arzuları olmuyordu, belki de ekâbir(2) olduklarından geceleri uzatıp sabahların normal vakitlerine ancak öğle vakitlerine doğru ulaştıkları için olsa gerek.
Sabit dondurmacılar kendisini çok iyi tanıyorlardı, nihayeti devede kulak(3) örneği, harçlığını çıkarma gayretindeydi, üstelik kısa bir süre için. Okulların açılmasına çeyrek kala vedalaşırdı tüm sevenleriyle, başta ağırlıklarını muhafaza eden dayıoğlu, yengesi, hoşgörülü yönetici, zabıta memurları ve ekmeklerine az da olsa engel olduğu(!) dondurmacılarla.
Vedalaşmayı unutmadıkları arasında akşamları sağılan taze sütü aldığı mandıracı(2) amca, ayrıldığına inanınca suratı asılan akşamı bekleyen çocuklar da vardı. Kadrolu(!) müşterilerine bir kere uğramıştı yaşamının bugününe kadar ulaştığı ilk döneminde.
Okuduğunu, gayretini görüp onu taltif etmek(4) isteyen müşterilerinin cebine hakkı olmayan koydukları paraları kabullenmek zorunda kaldığı için. Sadece telefon ederek vedalaşıyordu onlarla. Çünkü yaz boyu isteyenler de belliydi, onlara ulaşan da, hatta bir gün öncelerinden bile, fazla mesai yapmasını gerektirecek olsa da!
Bir yaz sezonunda, bir sahil köyünde olup da denizden yararlanmamak olabilir miydi genç bir üniversite öğrencisi için? Sabahları çok ve uzun, yorucu işleri vardı, ancak akşamlar ne güne duruyorlardı ki? Sahil boştu, deniz sıcak, yakamoz(2)…
Şair oluyordu, kendince yalnız başına, dalgaların salınan titreşimiyle.
Çekincesi, gecelerin o vakitlerinde, özellikle başları dumanlamış gençlerin jet skileri(3), yaşlıların yatları ile geceyi mehtapla, denizle, ayla, maviliklerle üleşmesi idi. Bu nedenle sahilden pek ayrılmayıp, dubalarla çevrili alanlarda kalma gayretinde oluyordu, özellikle sevgili, yeni evli, ya da hâlâ ilk günün heyecanını yaşayan yaşlılar gibi kendine katılma gayretinde olan.
Sahil de, deniz de, yakamozlar da hepsinindi.
Onu tanıyanlar olduğunu, gündüzleri sahil boyu kısa pantolonla dolaştığını, yan gözle(4) bile olsa gözlerinin eğecekte-değecekte olmadığını(4) bilenler vardı, çoktu hatta herkes idi. Bu nedenle de tüm sahil, bir boydan diğer boya kendinindi, kendinin deniziydi. Tek istisna(2) ile sahilde birbirine sokulmuş, yeni evli, nişanlı, sevgililer varsa “Yelkenler fora(3)” tavrında ta uzaklardan fark edip diğer ta uzaklara çekilmek gayretinde olması gibi.
Geçen yıl tatili çok kısa sürmüştü; üniversite sınavına hazırlanmış, girmiş, edebiyat bölümünü kazanmıştı…
Burs işlemleri, yatılı yurda kayıt, tüm birinci yıl yorgunluğu, acemilik, alışma süreci ile geçmişti. Üstelik lise giyimleri de kendine dar gelmeye başlamıştı, ikinci el olarak eskicilerden satın alacak kadar bile parası yoktu. Burs ancak boğazına, olağan giderlerine ve eğitimine yetiyordu.
Dilenemezdi, borç isteyemezdi her ne kadar kendinde şeytan tüyü varmışçasına(4) herkesle iyi geçimli arkadaş, hatta kız-oğlan fark etmeksizin kardeş olmasına rağmen.
Aşk-meşk(3)? Yasaktı kendine, yasak olmak mecburiyeti vardı, yaşına, başına, cebine göre. Ve gönül dostu arayışında değildi asla.
Üniversitenin tatile girmesi için zor tahammüllü oldu bu sene. Hemen kolları sıvamalı(4), “Yeterince” demenin üstünde para kazanmalı, elden düşme de olsa okumaya ve yaşamına usulünce ve uygunca devam etmek için bir takım elbiseye sahip olmalıydı. Aklına mı gelmemişti, yoksa kendi kendine bile söylemekten mi çekinmişti; “İkinci el!” demek, bilinmez.
Ve aklının ucundan bile geçmeyecek(4) şaşkınlık ise, bu sene dondurma satışında beklediği, umduğu değil, beklemediği başarısızlığın olacağı idi.
Erken kalkan yol alırdı, erken yola çıkan da, erken çalışmaya, erken para kazanmaya ve erkenden bir takım elbiseye sahip olurdu, atasözüne kendince yamadığı ek cümle idi bu.
İlk süreler, tamahkârlık(2) nedir bilmeksizin, diğer senelerde olduğu gibi aynı şekilde devam etmişti. Üniversite ikinci sınıfa geçmiş bir öğrenci ile lise son sınıf öğrencisi olmak arasında bir fark yoktu. Hem kubarmak(5), övünmek, bir dondurmacı olarak insanlara yukarılardan bakmak yakışır mıydı kendisine, doğrusu herhangi bir insana?
Sezonda birinci yarı bitmiş, ikinci yarı başlamıştı dondurma satışında tıpkı bir spor karşılaşması gibi. O gün dondurma satışında gün henüz başlamışken aheste bir yorgunluk, içinden atamadığı, kabullenemediği, anlayamadığı bir iç sıkıntısı vardı.
“Dondurmacı!” sesiyle irkildi. Böyle bir sesi yaşamında ilk kez duymuş, heyecanlanmıştı.
Şemsiyesi altındaki bikinili genç kız seslenmişti ve kendisine karşı dürüst olması gerekir ki, heyecanlanmış, çarpılmış, hatta genç kızın sınav soruları gibi, daha doğrusu ahret suallerine(6) yakışan sorulara cevap verirken kekelemişti. Üstelik gerekmediği, bugüne değin yaşamadığı bir şekilde terlemişti de.
“Kaç para?”
“Topu elli kuruş, efendim!”
“Ama yanımda para yok şu anda!”
“Önemli değil efendim, bir daha ki sefere ödersiniz!”
“Yani; ‘İkinci bir seferi garanti ediyorum!’ demek mi istiyorsunuz?”
“Asla efendim! Sözümü şöyle düzeltmeye çalışayım; beni tekrar görür, tanırsanız, ödemek isterseniz o zaman ödersiniz, ödemezseniz, ödemek istemezseniz de helâl, hoş olsun(3)!”
“Kendini beğenmiş(3) bir dondurmacıya asla borçlu kalmak istemem. Hem hangi firmanın dondurması bu?”
“Kendi imalâtım, baba mesleğim efendim.
Ve izninizle bir düzeltme için kusurumu bağışlayın, asla kendini beğenmiş değilim. Hiçbir insana tepeden bakmadığım(4) gibi, hiç kimsenin de aşağılamasına(4) rıza göstermem mümkün değil. Dondurmaya gelince; her sabah kendim yapıp, çevremin hoşgörüsü ile harçlığımı çıkartmaya çalışıyorum. Sanırım kendimi bu kadar anlatmış olmam yeterli, sizin gibi varlıklı, güzel bir kıza…”
“Konuşmanız, lisanınız, lehçeniz oldukça ötesinde düzgün bir dondurmacıya göre, neden, ne gibi bir harçlık teorisi(3) yaşadığınız?”
“Sizin gibi bir hanımefendiyi ilgilendireceğini sanmıyorum, ama okumaya çalışıyorum.”
“Ya? Nerede?”
“Önemsiz efendim! Vaktinizi aldım, özür dilerim. Sanırım sözlerimle de canınızı sıktım, biraz! İzniniz olursa gidebilir miyim?”
“Peki, bir liralık dondurma ver. Beğenirsem devamını da isterim. Sonrasında paralı gelirim, hem borcumu öderim, hem de arkadaşlarıma da ikram ederim.”
“Anladım efendim!”
Külâhına iki top dondurma koyan Emin, o zamanlar adını bilmediği Yasemin’e uzattı;
“Sadece sütlü, kaymaklı mı var? Kakaolusu, vişnelisi yok mu?”
“Hazırlamak için o kadar vaktim olmuyor efendim, ancak bu kadarına gücüm yetiyor!”
“Anladım, peki!” diyen genç kız, önce dondurmayı kokladı, sonra dilinin ucuyla tattı sözüm ona ve külâhı baş aşağı çevirerek kuma saplarken;
“Öğh! Üf! Bu ne böyle? Buna dondurma mı diyorsun bir de sen?”
Tepki vermedi Emin, daha doğrusu vermek istemedi. Külâhı konduğu yerden aldı, çöp tenekesine atıp, sessizce uzaklaşma gayreti yaşadı. Yasemin onu azat etmek için, pek niyetli görünmüyordu;
“Bir şey demeyecek misin dondurmacı?”
“Beğenmemek hakkınız. Ancak tepkinizi anlayamadım. ‘Beğenmedim!’ derdiniz, ben de haddimi bilip(7) öyle uzaklaşırdım yanınızdan!”
Emin’in devam etmesine gerek yoktu, üstüne çeki düzen vererek anında uzaklaşmayı, bir bakıma defolmayı, toz, buhar olup yok olmayı arzuladı, arkasında bıraktığının nedenini bilmesinin mümkün olmadığı şekilde sinsi bir tavırla(4) gülümsediğini bilemezdi.
Gün, küskünlüğü nedeniyle bereketsiz geçmiş, hatta olağandan erken bitmişti kendisi için. Bundan en çok memnun olanlar, onun geldiğini görünce, birbirine haber veren köy çocukları olmuştu. Memnundu, ama kahırlıydı.
İlk kez denize gitmedi, üleşmedi denizi hiçbir şeyle. İlk kez kalorifer dairesine hapsetti kendini, neler hissettiğini bilmeksizin. Karşısındaki dışı güzel bir genç kız olabilirdi, ama içi çirkindi. Eziyet etmekten, karşısındakini aşağılamaktan zevk alan bir sadistti.
Bu demekti ki, ertesi gün o mıntıkalarda gözükmeyecekti.
Beterin beteri vardı, belâ; “Geliyorum!” demez, gelirdi.
Yasemin’in o gün diğer bir sitedeki arkadaşlarını ziyarete gidip orada değişik bir bikini ile güneşlenip denize gireceğini bilmesi mümkün değildi Emin’in. Hem farklı bir gözle bakmazsan, plâjdaki tüm insanlar aynı değil miydi, belki renk, desen olarak birbirinden biraz farklı, o kadar…
Aynı sesi duydu Emin;
“Dondurmacı…”
Yanında arkadaşları da vardı bu kez.
“Dün beğenmemiştiniz efendim!”
“Bugün beğenirim belki! Yanımda param da var! Dünkü borcumu öderim, arkadaşlarıma da ısmarlarım belki…”
“Peki, efendim! Dünkü dondurmayı yemediniz, parasını alamam!”
Bir gün öncesinin senaryosu aynen tekrarlandı, bu kez gülme ötesinde kahkahalarla…
Erinmedi(31) Ahmet, külâhı yerinden aldı, sitenin çöp kutusuna atıp geri döndüğünde, gülme modundaki meraklı bakışlara anlam veremedi önce.
“Borcum ne kadar?”
“Yemediğiniz bir şeyin bedelini alamam hanımefendi, izninizle…”
Termosunu almak üzere olduğunda, kapağının yarı yarıya açık olması dikkatini çekmişti, kendinin yapacağı bir yanlış değildi bu. Kapağı açıp içine baktığında içine kum atıldığını görünce irkildi;
“Sanırım, hepiniz şımarık zengin çocuklarısınız, belli. Bir şeyleri beğenmeyebilirsiniz, bu da hakkınız. Ancak eziyet etmeye çalışmanız yakışmadı size, sizlere. Hepiniz güzelsiniz, güzel çocuklarsınız, annelerinizin, babalarınızın kıymetlilerisiniz, dışarıdan bakınca, ama içiniz, içleriniz çirkinmiş. Bir ağabey önerisi, içinizi de dışınız gibi yapma gayretinde olun gençler!
Sizlere sitemim, kendim için değil, her akşam yolumu bekleyen köyün çocuklarına bugün ve bundan sonra dondurma dağıtamayacağım için, hem de hiç…”
Sırtını döndü, sitenin çöp kutusunun kapağını açtı, önce termosu, sırasıyla külâh torbasını, önlüğü ve başındaki külâhı attı içine, avucundaki eldiveni de çıkarttıktan sonra avuçlarında saklı gibi duran toz ya da kirleri avuçlarını birbirine çarpar, silkeler gibi yaptıktan sonra, arkasına bakmaksızın dayıoğlunun sitesine yöneldi.
Canı sıkkındı, aşağılanması gücüne gitmiş(4), bu nedenle bir pire için, bir yorganı yakmaktan çekinmemişti.
Dayıoğlu onun bomboş dönmesine anlam verememişti. Karı-koca, hatta yönetici bile ısrar etmesine karşılık, çantasını alıp tekrar geri dönmemek üzere dolmuş durağına yönelmişti.
Her sezon sonunun aksine bu erken ayrılışta vedalaştığı kişi sayısı sadece o üç kişi idi, belki de tekrar görüşme imkânını yaşayamayacağı. Yaşama mı küsmüştü, zenginliğin hakareti mi kendisini üzmüş, kızdırmıştı, önemli değildi.
Önemli olmayan diğer konu, harçlıksız kalacak oluşuydu, hiç, hatta umurunda bile değildi.
Dayıoğlu her ihtimale karşı, sebebini anlatmadığı sitenin çöp kutusuna gidip bir kısmı erimiş kumlu dondurmaların termosunu silkelemiş ve kalanları toplamıştı.
İnsanların, şımarık olsalar da üzülme hakları olsa gerekti. Yasemin ve iki arkadaşı yerlerinden kalkıp orta yaşlı adamın yanına geldiler.
“O genç arkadaş kim? Nerede oturuyor, adresi? Telefonu varsa verir misiniz?”
“Önce son sorunuza cevap vermeye çalışayım; neden? Yeğenim bir şeylere kahırlanıp her şeylere boş verip, arkasına bakmaksızın, belki tekrar gelmeyecek olmasının hüznüyle üniversiteye döndüyse bunun bir sebebi olmalı. Belki de o sebebi siz yarattınız! O nedenle ne adını, ne adresini ne de telefon numarasını vermem sizlere, çünkü hak etmiyorsunuz.
Ve son bir söz; bir daha beni de çalıştığım yer dışında görmeniz mümkün değil, bilesiniz!”
“Pişmanız! Rica etsek, yalvarsak?”
“Asla! Haydi gençler, bakın keyfinize ve eğer kusurluysanız utanmanızın gerektiğini bilin. Teyzeoğlu bundan sonra bu köye bir daha hiç gelmeyecek, belki özlemiş olarak bizi ziyarete gelir, umudum olmasa da, ama asla tatil yapmak ya da başka bir maksatla değil!”
“Hiç olmazsa adımı söyleyin ve telefon numaramı ona verin lütfen, belki arar!”
“Kabulleneceğini sanmıyorum, ama bu konuda onun adına sizi reddetmek de bana yakışmaz. Peki, siz kimsiniz?”
“Adım; Yasemin! Beni ismen tanımaz, dondurmayı beğenmeyen kız olarak tarif edersiniz, ya da zengin şımarık kız çocuğu olarak. Borcumuz neyse özür dileyip, yaptığımız şakanın bedelini ödemek isteriz.”
“Ona karşı bir yanlışlığınız olduğu inancım kuvvetlendi. Siz bir insanın harçlığını çıkarmak için çalışmasını engellemenize ‘Şaka’ mı diyorsunuz? Hem de benden bazı şeyleri öğrenmek istediğinize göre bilmediğiniz, anlamadığınız, tanımadığınız birine? Aferin çocuklar! Sayenizde bundan sonra köyümün çocukları dondurmasız kalacaklar. Ben, hanım ve köyümün çocukları eğitimsiz kalacağız. Bizlere güzel konuşmayı, edebiyatı, şiiri, öyküyü öğretiyordu çünkü kalan boş zamanlarında…”
“Özür dilemek için hiç mi şansımız yok ağabey?”
“Sizce? Şaka dediğiniz şey, bir başka şekle, boyuta dönüşmüş, herhalde şımarıklık derecesi ötesinde! Ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Ben sadece; ‘Eziyet’ diyeyim, ‘Aşağılamak’ diyeyim, ‘Küçük görmek(23)’ diyeyim. Hangisini kabullenirseniz. Bana göre eğer sözlerimin uygun düştüğüne inanırsanız, zenginliğinizi içinize, gönlünüze de yansıtmaya çalışın gençler! Haydi, kalın sağlıcakla!”
“Mahcubuz amca, ne olur?”
Önce ağabey, sonra amca… Gerçek şaşkınlık içindeydiler.
“Konu kapanmıştır!”
Sırtını döndü, sözünü bitirir bitirmez, olayın küskünlüğünü yaşayan ve elindekileri ne yapacağını bilemeyen adam…
Zaman, insan tahakküm etmeye(4) de çalışsa ayarı, kararı ne ise ona göre ilerliyordu. İster mutlulukla, ister kahırla, ama mutlaka.
Kişi iş yapmak, para kazanmak isterse elinden gelmese de yaratıcılığıyla bir şeyler yapıp ekmek parası değilse de -az ya da çok- harçlığını çıkarıyordu, üstelik yaygara yapmadan(4), “Okumam için, (açık vb. şeklinde) duygu sömürüsü(3) yapmaya teşebbüs etmeden, Allah adıyla kandırmaya, aldatmaya(8) çalışmadan, kenarlarda bir yerlerde sessizce.
Su; soğuk olmazsa satılamıyordu, hem ağırdı, simit satmak ise uygun görünmemişti Emin’e. Ufak bir tablaya yerleştirdiği, yara bandı ve kâğıt mendillerle bir kenarda duruyor, alan olursa; “Teşekkür ederim!” demekten başka bir sözü dilinden düşürmüyor ve mutlaka şükrediyordu Tanrısına; “Verdiğin nimetler, sağlık ve başarılarım için…” diyerek.
Başka ne için dua etsindi ki? Allah bir yaz tatilinde çalıştığı kapıyı kapatmış, gecikmeksizin diğer kapıyı açmıştı kendisine, harçlığını kazanmak için.
Bir gün, sonbaharın düşmemek için direnen yaprakları yağmur damlaları ile silkeleyip düşürmeye çalıştığı bir zamanda bir saçak altında karşılaştı Emin ve Yasemin.
“Dondurmacı?”
“Zalim?”
İkisinin de birbirini unutmadığı, unutamadığı belli idi.
“Mahcubum! Akraban seni bulmama izin vermedi, özür dilesem? Telefonum da hiç çalmadı!”
“Ne yapmam gerekirdi Yasemin Hanım? ‘Bana eziyet ettin, aşağıladın, hadi, özür dile de barışalım!’ mı deseydim?”
“Küstünüz yani?”
“Söz gelimi, küsmek ne bana, ne de herhangi bir insana yakışmaz. Özür dileme konusuna gelince; hiç de gerekli değil, ben izninizle saçaktaki yerimi değiştiriyorum! Siz de yağmur dinince yolunuza devam edersiniz Yasemin Hanım!”
“Bir genç kızı toplum huzurunda azarlamak ve onu yalvarmaya zorlayarak yalnız bırakıp gitmek yakışacak mı size?”
“Gerek yok, dedim ya!”
“Peki! Tamam! Ver tezgâhındaki tüm şeyleri, hepsini alıyorum!”
“Satılık malım kalmadı, yok hanımefendi!”
“Allah’ını seversen, döv, söv, yanlışımı kerelerce vur yüzüme, ama dinle, bir çay içimi kadar zaman ver bana, yeter!”
“Bak şımarık zengin çocuğu! Herhalde bu kadar siteme katlanırsın. Benim en can alıcı noktam inançla Allah adının geçtiği andır. ‘Allah ile olur her iş tamam!(9)’ Allah denince içtenlikle direnemem, diklenemem, eğilirim. Ama çayı ben ısmarlayacağım, şu elimdekileri çantama yerleştireyim, sana uyacağım, çay içiminin sonuna kadar…
Yalnız beni bir liralık çayların üç-beş liraya satıldığı mekânlara götürmezsen memnun olurum. Ancak bir hanımefendiye yakışmayacak, bir genç kızın fiyakasını bozacak(4) mekânları da kabullenmem mümkün değil tabii…
Herhalde dışı güzel, içi çirkin, dışı zengin, içi fakir bir genç kıza, bir garibanın çay ikram edeceği yerleri benim kadar siz de bilirsiniz, değil mi?”
“Siteme devam…
Peki, sözleriniz benim hareketlerimden daha ağır değil mi?”
“Ah! Pardon! Özür dilerim, ne olur, ben ettim, sen etme!”
“Alay etmek de yakışmadı!”
“Haklısın, gerçekten özür dilerim, ama şu gerçek ki güzel kız, bundan böyle sakın ben ve benim gibi olmayın. Demem o ki; özür dilemeniz gerekeceğini hissettiğiniz bir şey için önce yutkunun, yutkunurken de düşünün…
Tanrı insanlara gıdıklarında(2), yani gerdanlarında üç boğum vermiş, ‘Üç kez yutkun, sonra söyle!’ diye. Ben yaşamımda ilk kez bunu başaramadım. Bir ağabey olarak önerim, tekrar ediyorum sakın ben olma, kötü örnek oldum, benim gibi yapma!..
Hem bak, yağmur dindi, nereye götüreceksen, götür beni, ama ne özür dile, ne hayat hikâyeni anlat, ne de beni tanımaya çalış, hatta ismimi bile bilme!”
“Peki, ağabey! Size ‘Ağabey!’ demem için yaşınızı öğrenmem mümkün mü?”
“Dayıoğlu üniversite öğrencisi olduğumu söylemiş size. Yaşımı kaç tahmin ediyorsan veya dersen o, ya da bana göre; 40. Acaba sizce de uygun mu?”
“Bak, ağabey! ‘Bir söyle, bin işit!’ diye bir söz var, neredeyse özür dilemek için de olsa size rastladığıma üzüleceğim!”
“Tesadüf, ben de!”
“O halde size iyi günler!”
“Size de zengin, şımarık çocuk!”
Birbirinin gözlerine bakıp sırtlarını döndüler. Belki bir, belki iki adım ilerleyecek kadar cesaretleri oldu muhtemelen korkuyla, ama sonra geri döndüler istekle, sokak ortası demeksizin kucaklaştılar.
“Seni, hiç unutmadım, unutamadım zalim, şımarık, zengin, güzel kız!”
“Ben de seni, içim sana yaklaşmayı arzularken, kendime egemen olamayıp itekleyip uzaklaştırdım seni benden!”
“Ben de kandım sana, kahırlanıp her şeye son verip senden kaçtım. Evet! Başka türlü söylemem mümkün değil. Tilki ulaşamadığı üzüme koruk(10) dermiş, o anda da koruktun sen, şimdi de öyle…
O halde hakkım olmayan seni sahiplenmek istemem, sahiplenmeye çalışmam yanlış değil mi Yasemin? Üstelik hâlâ çulsuz bir üniversite öğrencisi iken…”
“Çok şey söyledin, asıl söylemen gerekeni hâlâ söylemedin. Ben senden cesur davranacağım; seni seviyorum, adını bile bilmediğim dondurmacı!”
“Seni seviyorum adını bildiğim halde zalim, şımarık dediğim güzel kız. Ama kişi hakkını, hukukunu, haddini bilmeli. Senin yüz güzelliğin gibi inkâr etmeye çalışsam da için de güzelmiş!..
Ancak söylemem gereken birkaç sorunum var güzel kız, üniversite öğrencisi olmam dışında…
Sen küçük bir kızsın, ben ağabey! Sen gül dalında goncasın(11), ben çöl ortasında kaktüs! Sen güzeller güzelisin, benim siretim(3) de, suretim(3) de, suratım da şüphesiz belli. Sen anne-baba kuzususun, ben öksüz ve yetim. Hayal güzel…”
“Evet, hayal güzel bir şey yaşamak için. Neden hayal için yarı dolu bir su bardağının boş tarafına bakmak yerine, dolu tarafına bakmamak için kendini zorluyorsun ki? Ben, benim olmanı istiyorum, çünkü seni sevdiğimi, senin de beni sevdiğini biliyorum. Sahiplen beni. Ben başıma bırakma beni…
Vazgeç dersen, zengin, şımarık bir kız çocuğu olmaktan hemen vazgeçer, fakir, ama şımarıklığı devam eden bir eş olmayı dilerim, kocası tarafından yaşatılan, sevilen…”
“Bu fedakârlığı kabullenemem!”
“Yani benden, kölem olmaktan, bir ömrü beraberce paylaşmaktan vazgeçersin, öyle mi?”
“Ölürüm o zaman!”
“Ölme, bak yeni bir yağmur bulutu geliyor üzerimize, üzerimize. Hem ayakta vıdı vıdı etmekten(4) de yoruldum. Şuradaki pastaneye girelim mi? Belki çay yanında şöyle kocaman bir dilim çikolatalı kek de ısmarlarsın, kim bilir?”
“Bende o kadar para ne gezer?”
“Tamam, önemli değil! Vazgeçeriz, olur, biter!”
“Niye yani? Sen ödemek istemez misin?”
“Yanımda sevdiğim, eşim olmasını dilediğim yakışıklı bir adam varken, benim ödemem yakışık olur mu? En iyisi vazgeçmek, biz de onu yaparız!”
“Ben sevdiğime çikolatalı bir pasta ikram edemezsem, ilerilerdeki tarihlerin birinde ona nasıl ‘Çocuklarımızın anası ol!’ diyebilirim ki? Hadi koşalım, pastana gecikme!”
Masaya oturur oturmaz dile geldi Yasemin;
“Sen biraz evvel, ayaküstü bana evlenme mi teklif ettin, ne?”
“Öyle mi yaptım? Acele ettim değil mi? Bir dondurmacı önce kendini tanıtır, okulu bitirmeye gayret eder, hatta askerliğini yapıp öğretmen olur, ancak ondan sonra, eğer karşısındaki sevmeye devam ederse, sevilmekten, sevmekten usanmazsa…”
“Sevmekten kim usanır(12)? O kadar bekleyemem ben!”
“Neden? Bugüne kadar arayıp sormadın bile!”
“Dayıoğlun sakladı seni benden, yönetici ise sadece yaşadığın şehri kaçırdı ağzından, sen bir telefon bile etmedin. Şehir kazan, ben kepçe ancak rastlayabildim sana. Peki, doğru söyle, sen hiç telefon etmeyi düşündün mü bana, mademki içindeydim, beni sevdiğine inanıyordun!”
“Seni öğrendim, bildim, ilk dondurmayı reddettiğinde senden etkilendiğimi ‘Nasıl?’ diye sorma. Ya da hemen söyleyeyim, kaldığın otelin oda numarasına ait anahtardan. Sevincim senin okuduğum şehirde yaşamandı…
Evinin önünden geçtim, babanın fabrikasının civarlarında dolaştım çok günler boyu. Aramızdaki farkı düşünüp cesaret edip çıkamadım karşına, seni sevmeme, sana ihtiyacım olduğunu bilmeme rağmen. Bilmem sözlerimi inandırıcı buldun mu?”
“Beni seven bir insan hikâye uyduracak kadar yalan söyler mi, söyleyebilir mi hiç?”
“Oysa şimdi kurguladım bu sözleri…”
“Yalan söylemeyi bilemiyorsun, şimdi fark ettiğim özelliğin bu. Dudakların titredi, sözlerin kesik kesik oldu, kekeledin bile…”
“Ne yapayım ki itiraf etmem gerek, seni sevdiğimi biliyorum, canımdan çok, geciktiğimin de farkındayım. Paran-pulun, malın-mülkün önemli değil benim için. Senin için dünyayı kazanmam gerekirse kazanmak için gayretli olacağım, senin sevgini hak etmek için…”
Telefonu çaldı Yasemin’in. Saygılıydı, özel konuşması olabilir diyerek yerinden doğruldu Emin.
Pastane sahibinin saklanır tavrı garibine gitmişti, üstelik Yasemin’le aşırı benzerliği, ya da kendisini daha önce tanımış gibiydi.
“Daha önce hiç görüşmüş müydük sizinle?”
“Sanmam, genç adam! Belki arkadaşlarınızla gelmiş olabilirsiniz, belki de simam o zamanlardan aklınızda kalmış olabilir!”
“Mümkün değil efendim, çoğu bana benzeyen arkadaşlarımla böyle bir pastaneye değil girip oturmaya, kapısının önünden geçmeye bile bütçem yeterli olmaz, bugün hariç. Yaşadığım dünyada tek değer verdiğim, iki-üç gün aç kalmayı bile göze aldığım(4) bir insan için buradayım.”
“Mutluluklar dilerim. Eğer kabullenirseniz aldıklarınızı ikramım olarak kabul etseniz?”
“Kabulleneceğim aklınızın ucundan bile geçmesin! Ceketimi satarım, pabuçsuz gezerim, ama asla alçalamam!”
“Siz bilirsiniz, bu sizin tercihiniz! Ancak ilerilerde belki fikrinizi değiştirirseniz, nişan ve nikâh için özel siparişlerinizi kabul edebiliriz.”
“Oh! Ho! O biraz uzayacak galiba!”
“Bence siz bilirsiniz, ama ‘Gecikmeyin!’ demek isterim, öğrenci olsanız bile!”
“Öğrenci olduğumu söyledim mi size, nerden biliyorsunuz?”
“Dediniz ya, ‘Arkadaşlarımla buradan geçemem!’ diye!”
“Demek ki arkadaşlarıyla gelemeyenler sadece öğrenciler, her neyse! Bu arada pastanenin ismini merak ettim, enteresan; ‘Jasmine’ Neden Türkçe değil? Sevdiğiniz biri için gizlenmiş bir çağırışım mı, bir hatıra mı, özel bir şekil mi? Cevap vermeseniz de olur!”
Karşısındaki sükût edince, “Sükût da ikrardan geldiğine(3)” göre kendisinin açıklaması gerekmişti Emin’in.
“Jasmine, Yasemin’in ulusal, ya da yabancı ülkelerde ki adı. Benim karşımdaki, ömrümü adadığım genç kızın adı da Yasemin. Tesadüf, ya da enteresan bir durum, hani; ‘Hıh demiş de burnundan düşmüş!’ derler ya, Yasemin’e o kadar benziyorsunuz ki, insanın ‘Kız çocuğu dayıya çeker!’ diyesi geliyor…”
“İnsan, insana benzer genç adam, ya da insanlar çift yaratılırlarmış(13), işte öyle bir şey!”
“Anladım, Yasemin’le hiçbir ilintiniz yok, yani?”
“Bu garip bir benzetme!”
Bu sırada Yasemin gelmişti yanlarına;
“Babamdandı. ‘Arkadaşım var!’ dedim, ‘Tanışalım!’ dedi, arabasını gönderecek!”
“Bu kadar erken ‘Merhaba!’ demeye gerek yok ki! Hem arabaya da…
Sen emrederdin, bir taksi tutar giderdik. Hem bu satıcı kıyafeti ile babanın karşısına çıkmak istemem, hele ki beni kabullenmesi arzusunu yaşarken...
Yurda gidip kendime bir çeki-düzen vermem gerek! Neme lâzım! Bakarsın beni beğenmez, ‘Hayır!’ der, ben de iyot gibi açıkta kalmaktansa(14) kaçırırım seni! 18 yaşını bitirdin değil mi? Gene de önemli değil, senin için hapishaneler dâhil yaşayacağım her mekân saray, benim için!”
“Merak etme, demez! Demez! Çok sıkışırsam, ‘Yaz tatilinde onun karısı oldum!’ derim!”
Pastane dışına yönelmişlerdi, pastane sahibinin bir şeyler söylemek ister gibi, davranışına hayret etmemek elde değildi. Oysa pastanın da, çayların da bedelini ödemiş, hatta para üstünü bahşiş olarak bırakmıştı. Yasemin’in sözüne cevap vermesi gerekti;
“Ne sana, ne de bana yakışır böyle bir yalan. ‘Kızınız benim olmazsa ölürüm!’ derim, yalvarır, yakarırım!”
“Denden! Aynısını yaparım ben de!”
“Bir saniye! Pastane sahibi dikkatini çekti mi senin de? Ne kadar benziyorsunuz, bir elmanın iki yarısı gibi sanki!”
Gelen arabaya binerken, doğal bir şeymiş gibi cevap verdi Yasemin, belki art düşüncesi olmaksızın, belki ağzından kaçırdığının(55) farkında olmaksızın;
“Eee! Tabii! Dayım o benim!”
“Ve biz tesadüfen orada olduk!”
“Sen ‘Girelim!’ dedin, ben mi yönlendirdim seni? Aaa! ‘Burası dayımın pastanesi, çekinirim, girmeyelim!’ mi deseydim? Tam tersine beni sevdiğimle görsün, gururlansın istedim!”
“Çekinmedin yani?”
“Benim isteğim, istediğim yanız sensin, neden çekineyim ki?”
“Anladım!”
Konuşmalar arasında Yasemin şoföre; “Emin’in yurduna gideceğiz!” demek için ancak fırsat bulabilmişti. Ve birbirine bakışırken, elleri terden sırılsıklam konuşurken, şoför yurdun önüne getirmişti onları.
Emin adres söylememişti, Yasemin’in de başlangıç olarak bilmesinin mümkün olamayacağını düşündü, hayret etme hakkını erteledi şimdilik. Çünkü şoförü de gözleri ısırıyordu(4) bir yerlerden.
Gelen geçenleri hatırlamaması doğaldı, ancak kendisiyle konuşan, hal-hatır soran, bir yerine beş alan müşterileri hatırlamaması da mümkün değildi…
Hazırlıklı bir babaydı Yasemin’in babası; “Hoş geldin oğlum!” derken Emin onu nerede gördüğünü hatırlama gayretindeydi.
“Daha önce sizinle hiç karşılaşmış olabilir miyiz efendim?”
“Okuduğun üniversitede, kaldığın yurtta burs verdiğim iki fakir öğrenci var, onları denetlerken görmüşsündür beni belki!”
Söz ağızdan çıkar ve dönüşü olmazdı; “Okuduğun üniversite ve kaldığın yurt!” Yalanı yüze çarpmak uygun değildi, olmazdı.
“O arkadaşlarla tanışmak isterdim, aynı fakültedeysek birbirimize destek olurduk belki…”
Emin durdu, durakladı. Söyleyeceği çok şey vardı, aklını kurcalayan değil, bilip de sorup anlaması gereken.
Sohbet, tanışma, neşe…
Genelde engelleyemediği bir suskunluk vardı Emin’in içinde, hem oldukça dikkat çeken.
“Çocuklar siz salona geçin, benim fabrikaya yönelmem gerek!”
“Ben de Ayşe Hanımlara söz vermiştim. Bir şeyler lâzım olursa hizmetçiler yerine getirirler!”
Maksatları Yasemin ve Emin’i baş başa bırakmak olsa gerekti. Emin’in de istediği buydu.
Sessizlik egemendi ortama, Emin yerinden kalktı, Yasemin’e yaklaştı;
“Ne yapıyorsun, hizmetçiler görecek!” demesine aldırmaksızın öptü onu karşılığını da alarak.
“Anlatman gereken bir şeyler var mı? Yoksa ben anlatacağım ve de senin dinlemeni istediğim bir öykü öncesinde ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ diye cevaplamanı istediğim bir-iki soru sorsam cevaplar mısın?..
Ancak önce şunu söylemem, senin de bilmen gereken şu; seni sevdim, seni çok sevdim ve çok seviyorum, öncemde de söylediğim gibi.
Ve ilk kez öptüm seni, isteyerek, özleyerek, bu belki son da olabilir…”
“Ne demek istediğini anlamadım, son cümle yakışmadı diline!”
“Buna sen cevap vereceksin; gerçekten sevdin mi, istedin mi beni?”
“O nasıl sual öyle?”
“Evet, ya da hayır!”
“Evet! Sevdim ve seviyorum!”
“Eklentiye gerek yok! Peki, artist misin sen, ya da ailece hepiniz?”
“Ne demek istiyor…”
“Lütfen; ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ şeklinde!”
“Hayır tabii!”
“O zaman rollerini iyi ezberleyememiş, farkında olmadıklarını da bilmeyen bir ailesiniz…”
“Ama…”
“Bak güzel kız, sözlerimi sonuna kadar dinlersen sevineceğim, aynı tek söz önce; seni canımdan çok seviyorum, bunu bil. Şimdi öyküme geçiyorum; Beni beğendin, sevdin, güvendin, istedin ve buldun, varlıklı oluşunuz ve geniş olan çevreniz desteğiyle, belki biraz gecikerek de olsa…”
“Anlamadım!”
“Sahiden? Sabret! Dayın beş yara bandı karşılığı uzun uzun sohbet etti benimle. Evet, belki zeki, akıllı olmayabilirim, ama aptal da değilim. Evet, belki tesadüf ya da şans sen yönlendirmedin beni dayının pastanesine, ama saklanmasına rağmen hafızam yeterlidir, tanıdım dayını pastanede gizlenme, sonra sana haber ulaştırma gayreti ile ve yalanı ile…
Benzerliğinizi sorduğumda seni tanımadığı yalanını söyledi, sen ise onun dayın olduğunu anında kabullendin…
Üstelik pastanenin ismi yabancı gibi duruyorsa da kendinin söylediğine göre sevdiği birinin isminin çağırışımı imiş. Jasmine eşittir Yasemin gibi. Buraya kadar herhangi bir eksiğim, ya da düzeltmen gereken bir yanlışım var mı?
“Yanlış anla…”
“Evet, ya da hayır, lütfen!”
“Hayır!”
“Şoförünüzü hatırlamaya çalıştım, hatırlamakta zorluk çekmedim, çünkü o ben adresi vermeden, bilerek beni yurdumun kapısına ‘şıp diye(3)!’getirerek hatırlamama yardımcı oldu. Sen de hiç hayret etmedin, çünkü biliyordun sen de! Evet mi?”
“Evet!”
“Ve o beyaz saçlı adam, baban, beni bilen, iki öğrenciye burs verdiğini söyleyip beni üniversitede araştıran, daha ‘Merhaba!’ bile demeden, coşkuyla karşılayan yalancı! Doğru mu?”
“Evet!”
“Ve zaman geldi, karşılaşmamız senaryosuna. Tesadüfen değil, aile kararıyla resmen karşılaştın benimle, sana karşı olan duygularımı hissedip, hatta bilip de değer vermeksizin!”
“Hepsi doğru, son cümlen yanlış! İlk karşılaşmamızda etkilendim senden, gururundan, terbiyenden, her şeye rağmen eksik bırakmadığın saygından. Kaprislerimle dikkatini çekmeye çalıştım, küstün, gücendin ve kaçtın. Senden etkilendiğime değil, için için sevdiğime inandım, hep senin peşinde oldum, sana görünmek için. ‘Daha zamanı var!’ dedi büyüklerim, senin olmak için sabretmeye alıştım.”
“Ve ailenin beni damızlık seçme kararını onayladın, öyle mi? Bol ve refah içinde bir yaşam gereği, sevgi olmaksızın çocuklar ve sonrasında boş bir süt şişesi gibi kapı önüne koyulmak…”
“Sana ilgimi anlamak istemiyorsun, sözlerinle seni sevmediğimi anlatmak istiyorsun. Ben dünyaya senin için geldiğime inanırken, sen inanmıyorsun, o zaman git, hadi git! Sensiz yaşamak benim için ölüm demek, senin olmadığım, seni sevdiğime inanmadığın için öleceğimi bil…”
“Ne yani intihar mı edeceksin, güldürme adamı…”
“Sevgime inanmıyorsun, ister gül, ister ağla, ister vicdan azabı(3) çekme, erteleme, sana hükmedememişsem, demek ki seni hak edememişim demek…
O zaman ne cenazeme, ne de mezarıma gelme lütfen! Çünkü öldüğüm halde, kahırlanmaya devam eder, eriyinceye, yok oluncaya kadar kefenim içinde döner dururum.”
Susar gibi oldu Yasemin. Bir kadının, hele ki mesleği olacak bilgi birikimi ile bir kadının ağlamasının ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar duygusuz değildi Emin, ancak yaralanmıştı yalanlarla ve kendisinin araştırılması nedeniyle. Bir bakıma; rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, kırılan dal onmuyordu!(15)”
“Tek bir, hatta son dileğim say! İlk ve son demiştin, bundan önceki tek ve ilk öpüşünü. Gene ve aynı şekilde, seviyormuş, istiyormuş, bir ömrü beraber tüketecekmişiz, hiçbir şey olmamış gibi tekrar öp beni sevgiyle ve hiçbir şey olmamış, birbirimizin yaşamımızda görünmemişiz gibi git!”
“Allah canımı alsın, bu gözyaşlarına nasıl tahammüllü olur, nasıl arkamda bırakır da giderim ki seni?”
“Şuradaki dolabın sağ çekmecesine bak, onu gördüğünde beni onunla beni baş başa bırakıp, öyle gidersin işte!”
“Bu bir silâh?”
“Üstelik dolu, sensizliğimin üstesinden gelecek tek çare. Ne kapris, ne naz, ne para, ne hırs, ne de yalan ve dünyaya neden geldiğini anlamayan ben. Duygu sömürüsü değil, beni sev, bana tapın diye yaşadığım…
Sevdim seni, ailemin kararları nedeniyle istemediğim halde gecikmem hata. Sana tapınmam, sensizliğim suçmuş, demek ki hiç sevmemişsin beni, öpmen bile yapmacıkmış, oysa içten geldiğine inanmıştım!”
Emin, önce gözyaşlarını kurutmak istercesine önce gözlerini, sonra defalarca öptü Yasemin’i.
“Sensiz bir ömrü tüketeceğimi sanmıyorum Öleceksek beraber ölelim, yaşayacaksak da beraber ölelim, hadi al istiyorsan, gerekli görüyorsan al o silâhı…”
Salona öksürerek giren hizmetçi Emin’i Yasemin’in dizleri önüne çökmüş olarak beraberce ağladıklarını görünce salon kapısını dışarıdan kapattı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküdeki anlatılmaya çalışılan yer; Bursa-Gemlik-Küçük Kumla Köyü olabilir, eğer istenirse.
(1) Öksüz-Yetim; Çok kişi “Kimsesiz” anlamında da kullanılan “Öksüz” kelimesini “Yetim” kelimesi ile karıştırmaktadır. Öksüz; bazı literatürlere göre hem anasını, hem babasını kaybetmiş kişileri için kullanılmaktaysa da; Öksüz; “Anasız”, Yetim ise; “Babasız” demektir.
(2) Ekâbir; Kendini beğenmiş. Devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.
Gıdık (Gidik, Gıdı); Çene altı, boyun, gerdan.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
Mandıracı; Mandırayı işleten. Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların süt elde etmek amacıyla beslenip barındırıldığı, süt ve süt ürünlerinin üretildiği, çiftlik ya da üreticiden alınan sütlerle süt ürünleri üreten işletme, bu ürünlerin satıldığı yerin sahibi.
Tamahkârlık; Açgözlü davranma, açgözlülük, çok isteme.
Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
(3) Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tanımlamadır.
Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Harçlık Teorisi; Ufak tefek ihtiyaçlar için kullanılmak üzere bir kenara ayrılan para için uygulanılması gereken kurallar. Çocuklara bayramda, seyranda, okul için verilen paraların harcanması ile ilgili anne-babanın koyduğu kurallar.
Helâl Hoş Olsun (Helâl ü Hoş Olsun); Bunu sana gönül hoşnutluğu ile veriyorum, pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun, Aferin, takdire değer iş yapıyorsun anlamlarında bir söz.
Jet Ski; Su kızağı, su motosikleti.
Kendini Beğenmiş; Kendini başkalarından üstün gören.
Siret; Bir kimsenin ahlâkı, karakteri, kişiliği, davranışı. Manevi durum, hal ve hareketleri. Nefis. Suret; Biçim, görünüş. Yazı ya da resim kopyası.
Sükût İkrardan Gelir; Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir (Sükût Etmek; Susmak. Konuşmamak. Söz söylememek, sessizlik).
Şıp Diye; Ansızın, beklenmeyen bir anda.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
Yelkenler Fora; İstenilen sonuca ulaşılamadığında karşısındakinin isteğini kabullenme, baş eğme, kabullenme.
(4) Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Erinmemek; Üşenmemek. Bir işi yapmak için gayretli olup, gayretli olmasını engelleyen şeyleri umursamamak, tembellik yapmamak.
Fiyakasını Bozmak; Fiyaka yapan birini çalım yapmayacak, caka satmayacak duruma getirmek
Göze Almak; Bir iş, bir davranış dolaysıyla uğrayıp karşılaşabileceği kötü durumu, tehlikeyi önceden düşünüp kabul etmek.
Gözleri Eğecekte Delecekte Olmak; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde etrafına bakmak, bakınmak, bir bakıma gözleri fel fecir (vel fecri) okumak şeklinde de kullanılan bir söz.
Gözü Isırmak; Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.
Gücüne Gitmek; Gönlü kırılmak, onuruna dokunmak.
Kolları Sıvamak; Bir işi bütün gücüyle yapmaya hazırlanmak.
Küçük Görmek; Önemsememek, değer vermemek. Küçümsemek.
Sinsi Bir Tavırla Gülümsemek; Gizli ve kurnazca kötülük yapma isteği, gizlilik ve kurnazlıkla plânların yapmanın düşünülmesi sırasında gülümsemenin ihmal edilmemesi.
Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.
Taltif Etmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlünü almak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirmek.
Tepeden Bakmak; Küçük görmek, küçümsemek.
Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşmak, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşmak.
Yan Gözle Bakmak; Bakmıyormuş gibi yaparak göz ucuyla, belli etmeden bakmak.
Yaygara Yapmak; Bir şeyi bahane ederek yüksek sesle bağırıp çağırmak.
(5) Kubarmak; Gubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.
(6) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
(7) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(8) Allah İle Aldatmak; Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ait “Türkiyeyi Kemiren Lânet” adı ile imzalanan kitap. Söz; Kur’an’da 18 ayette geçmektedir.
(9) Her nefeste Allah adın di müdâm (devamlı), Allah adıyla olur her iş tamam. Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan mevlitten bir beyit.
(10) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir.
(11) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.
(12) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(13) İnsanlar çift yaratılırlarmış; Kur’an’da da belirtildiği üzere sözün anlamı; erkek ve kadın olarak yaratılmış olmaktır. Çift yaratılmanın ilmen de, dinen de hükmü yoktur. (Zâriyat Suresi, 49. Ayet; “Her şeyi çift yarattık ki, düşünüp ders alasınız!” şeklinde) Yoksa murat, halk arasında belirtildiği gibi iki insanın birbirine benzemesi değildir, mutlaka başlangıçta ya da sonrasında belirli farklılıklar vardır.
(14) İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak. Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).
(15) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere. Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).