“Hoşlandım sizden, arkadaşınız yoksa arkadaşınız olabilir miyim?”
En çok gücüme giden, yaşamımda hoşlanmadığım söz; “Erkek” ve dolayısıyla “Erkek Arkadaş” sözleriydi, bir de.
“Hayır!”
“Hangisi? Hangi anlamda? ‘Arkadaşınız mı yok? Beni mi istemiyorsunuz?’ yanınızda?”
“Hey Ya Rabbim! Ne zaman acele bir işim olsa, böyle sapıklar gelir, beni bulur!”
“Sorumun cevabı bu değil, güzel kız! Ya ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ şeklinde bir cevap! Ya biri, ya öteki! Lütfen!”
“Eğer sözlerinize devam edecek olursanız ‘İmdat!’ diye bağıracağım!”
“Çok iyi vallaha! Ya birileri burda beni dövmeye kalkar, ben şikâyetçi olur, sizi öğrenirim, ya da siz; ‘Adam öldürüyorlar!’ gibi bir tezahüratla benden şikâyetçi olursunuz, yediğim dayak umurumda olmaz, bu durumda da sizi öğrenmek gibi bir şansa kavuşurum…
Neden mi? Nezarethaneye(1) atılmadan önce görevliler, kurallar gereği ifade almak için bana da size de sorular sorarlar, muhtelif…
‘Şikâyetçisiniz! Şikâyet edensiniz! Adınız, Soyadınız?’ gibisinden. İşte o zaman olasılıktır ki; birincisi acil işinizi unutmak zorunda kalırsınız, bu bir…”
Sessizlik…
“İkincisi; ola ki bir daha karşılaşırsak meselâ, kadrolu, daimi sapığınız ve isminizi öğrenmiş olarak sizi, bana nefretle bakacak(2) olsanız bile isminizle anar ve size sizi sevdiğimi söylerim. Her şeye rağmen hiç kimseye benim sapık olduğuma inandıramazsınız. Sapık olduğumu sadece bilen olarak kalırsınız…
Karar sizin!”
“Allah’ım sabretmemi sağla, yalvarırım!”
“Allah’tan sabır dilemeniz güzel, iyi, hoş, ama kısaca; ‘Defol başımdan!’ deseydiniz, defolurdum, sizin için kötü gibi görünecek olsa da, bende iyi, güzel, bir hatıra olarak kalırdınız. Hemen eklemeliyim ki; umutlu olmam bir öykü gibi, ama aç parantez, inşallah bir dahaki karşılaşmamıza kadar, bu umut olarak yüreğimde olacak ve sizi unutamamamın hüznüyle yaşamak gayretinde olacağım!”
“Yok, bu böyle olmayacak! Cesaretiniz varsa ilk istasyonda trenden beraberce inip karakola gidelim, derdiniz neyse halledelim. Sizi engellememin yolu yok, gibi görünüyor çünkü…”
“Bak, güzel kız! Bu benim düşüncemdi zaten, teklifinize hemen uyarım. Nezarethanede vakit geçirmem umurumda değil. Ancak adını, seni bu şekilde öğrenmek yaralar beni. Evet, sizden hoşlandım, sözümün ardındayım da. Ama ‘Lütfen!’ sözünü eklemeden de olsa; ‘Git!’ deyin, trenin ilk durağında sadece ben ineyim, ama bilin ki; sizi unutmamak, sevmek hakkımı kullanmaya devam ederek!”
“Git!”
Genç kızın kararı acele verilmiş olsa gerekti. Uymalıydım, uydum da;
“Gittim!”
Ve indim metro treninden, arkamdan da o.
“Hem ‘Git!’ diyorsun, hem de peşim sıra geliyorsun?”
“İnsanlar sinirlenince bazen şaşkınlaşıyor, burası benim görev yaptığım adrese ulaşmam için trenden inmem gereken istasyon. Yoksa ‘Git!’ dediğim birinin peşinden gidecek kadar kendimi unutup yıpratacak, aşağılara sarkıtacak biri değilim. Aslında daha başka kurulacak cümleler de var, ama bu sözler benim dilime, terbiyeme yakışmaz, sanırım. ‘Git!’ der demez gitme eğiliminiz nedeniyle size de yakıştırmaya çalışmam uygun değil, hem mantıksız!”
Biz, daha doğrusu o içindekileri kusma modunda olmaksızın söylenme gayretindeyken metro treni de yoluna devam etme kararında olarak kapılarını kapatmıştı, sözün bitiminde son vagon bile ufukta, yani karanlık tünelde görünmez olmuştu.
Genç kız sırtını döndüğünde bir sonraki treni beklemek dışında bir şansım yoktu, ama o ayrılmadan evvel de domuzluk, eşşeklik, gıcıklık, yalakalık yapmak haklarımı kim engelleyebilirdi ki, parayla mıydı sanki?
“Ya adresinizi öğrenmek için sizi takip etmeye çalışırsam?”
“Bence buna gerek yok. İsterseniz şansınızı zorlamayın!”
İki yabancı gibi karşımdakinin nefretiyle de değil, iki tanış, içtenlikle konuşuyorduk sanki. Daha doğrusu o engelleyemediği sitemle, benim umutlanmamı köreltme kahrıyla(3), ben yaşamım için özendiğim bir sonuç için çabalar gibiydim.
Çantasını açtı, bir hüviyet çıkardı, resmi kıyafetli fotoğraf dışında diğer bölümleri parmaklarıyla gizleme gayretiyle gösterdi;
“Resmi kıyafetle dolaşmayı sevmiyorum. Emniyet Genel Müdürlüğünde görevliyim. İsmimi öğrenmeseniz de olur, cismim bilmem size bir şeyler anlatabildi mi? Sanırım ve herhalde peşimden gelmemeniz konusunda öğrenmeniz gereken başka bir şey yok gibime gelir?”
“Ay, Polis Teyze! Ben sizden çok korktum! Bir daha değil peşinizde bir enik gibi dolaşmak, çevrenizde bile görünmeyeceğim. Ancak hemen eklemeliyim ki; emniyet görevlisi olsanız da rüyalarımı, hayallerimi, düşüncelerimi ve ayrıca sizin için yazmak, dizelemek istediklerimi engelleyemeyeceksiniz…
Siz ben olmasanız da, bu benim en doğal hakkım. Bunu bilecek olmanız, içinizden gelmese de, istemeseniz de benim sizin zihninizde bir yer işgal etmem belki hoşunuza bile gidecek!”
Kendini bilmez, kendine aşırı güvenen biri miydim? Duraklamam mı gerekti, yoksa yutkunmam mı? Dilemma! Farksızdı. Dalmıştım.
Sahada çalışıyor olsa gerekti belki de mesleğinin ortalarında olarak ak gülken bronzlaşmaya başlamış, dudaklarının üstü ince, altı oldukçanın ötesinde kalın, kırmızı bir gül gibiydi.
Dikenleri? Sözlerine(4) göre o dikenler başlangıç olarak vardı, eminim. Devam etmeliydim, mademki dinlemek modundaydı;
“İlk görüşte, ilk karşılaşmamızda, sitem, hatta kin, nefret dolu bakışlarınıza karşın bana ulaşan sesiniz ve kokunuzla sizi unutmayacağım, unutmam asla mümkün olmayacak. Çünkü inanmasanız da şu kısa süre içinde ben hoşlanmak basamağının ilkini geçtiğime inanıyorum, karşılığı olmasa da, size güven vermiş, duygularınıza egemen olamamış olsam da…
Keşke arkadaşınız olmasaydı, sizi şu anda başlangıcı olduğuna inandığım şekilde sevdiğim için yok olmam dâhil ilk, tek ve son ben olaydım! Size iyi vazifeler…”
Yeniden ve bu kez beklemeksizin sırtını dönerek artık kendinden başka yolcusu olmayan yürüyen merdivenlerde tek başına yükselirken, yüzünü döndü bana, belki acıyarak, belki beklentiyle, imkânsız, belki de bilip anlamaksızın, ben beni bilmez şekilde gözlerimi peşi sıra bırakmışken, gözlerimi azat edercesine onun; “Yok!” deyişi çınladı kulaklarımda.
Bu; “Devam et!” anlamında bir davet mi, yoksa “Git başımdan, defol, yok ol!” anlamında bir beddua mıydı? Bilmem mümkün değildi o anda. Dediğim gibi hoşlanma basamağının ilkini tereddütle de olsa geçmiştim, sınavsız olarak hoşlanmamın, sevme, sevgi modunda ilerlediğinden emindim, itiraf gibi söylediğimin farkında olmaksızın.
Da?..
İnsan demiryolu ortasına dikilip de aşk treni gelirken; “Dur! Ben bir bakışta, bir görüşte âşık oldum! Beni çiğneme, beni al!” diyebilir miydi?
Trenin yolunda gitmesi için kenara çekilmek yerine o treni durdurup yolcusu olmalıydım.
Hayallerimin esiri olmayı(5) bir kenara koyarsam! Her ne kadar insanın hayal ettiği müddetçe yaşadığı(5) ispat edilmişse, bir bakıma…
Acele işe şeytan karışırdı, kimliğine o heyecanla bakamamıştım, hoş baksam da ellerinin altına gizlediklerini, adını, sanını, işini, gücünü bilmem mümkün değildi ki. Fotoğrafı değil, canı zaten karşımdaydı ve bana diklenmesi(2) canımı acıtmıştı ve bu bitmeyecek, tükenmeyecek bir acıydı, dinmiyordu, şu anda bile farkındaydım, biliyordum, dinmeyecekti de.
Hiddetli, şiddetli manidarlıktan eser olmayan bakışları beni olduğumdan çok etkilemişti, farkındasızlığım bir kamyon tamponu sözünde saklı gibiydi; “Acele eden, ecele gider!”
Öyle ki, daha başlangıç olarak görünse de sanırım ondan birkaç dakika uzak olmaktansa, ecele ulaşmak benim için faydasız bir girişim olmayacak gibime geliyordu.
Evet! Merdivenlerin en üstünde kaybolmuştu, sırtını bir kez daha dönmeden, gülümsemeden, beklentime karşın el sallamadan, emsalsizliğini sakınarak.
Ve kaçıncı metro treni gelip, geçip gitmişti, çakıldığım yerde hareket etmeksizin düşünürken.
Oysa hareketsizlikte özellikle kuluçkadaki tavuklarla rekabet etmem mümkün müydü?
Ya herrü, ya merrü(3) denilecek zaman ve bu zamanı durdurmak mümkün değildi. Tanrı onu bana yazmışsa(6), benim ona, onun bana ait olmasının önemi olur muydu; kısaca birbirimizin olurduk!
Bu koca ilde koskoca bir Emniyet Genel Müdürlüğü, birçok bölümleri ve de birçok personeli olmalıydı, bildiğimden değil, tahminen. Ama arayan bir çuval pirinç içindeki taşı da, samanlıktaki bir yığın saman içinde iğneyi de, keza aramakta sıkıntısı yoksa Mevlâ’sını da bulurdu, ama bana göre o genç kız asla belâ olamazdı, beni Mevlâ’ma kavuşturacak melek olabilirdi.
O melek Azrail olsa da benim şansımdı, sevgimi ilerleten aşkımdı ve ondan sakınmama asla gerek yoktu.
Acele eden ecele gidermiş; lâf! Ve de gerçek ki; sabreden de mükâfatını almaz mıydı(7)? Gecikmem için ne gereklilik, ne de anlam vardı. Yani; kısa bir özet olarak işim-gücüm, evim-barkım, arsam-tarlam, atım-arabam vardı.
Sadece beni hapseden gözlere, sözlere, duruşa etkilenişim vardı. Eğer karşıma çıkanı bulup da etkileyebilirsem, etkilemekte başarılı olursam, “Yok!” diye hayıflanmayacağım(2) her şeyim olurdu.
Mutlu ederdim, edebilirdim onu, eğer o da benimle bir ömrü paylaşmayı, mutlu, mesut olmayı benim kadar isterdiyse. Şu anda fol yok, yumurta yokken aklımdan geçmesi mümkün değil gibi görünse de, ilerilerde çoluk-çocuğa karışır, ihtiyarlığımızda yalnızlığımızı değil, son anımıza kadar birbirimizi paylaşırdık ve mutlaka önce ben ölürdüm!
Oh! Ho! Elde tek nal bile yokken, dört nalı olan bir at gibi düşünce! “Tuzlayayım da kokma(8)!” Ya da; “Ölme atım(!) ölme, yaz gelsin de(8)…” hülyasında bile anlamsız, imkânsız.
Bu hazzı almak(2), bu sevinci yaşamak, mutlu ve mesut etmeyi başarmak isterdim, kendim için bir isteğim varsa namert(1) olarak, ama tıpkı hacca giden karınca(9) gibi, karşıma ilk, tek ve son defa çıkanın yolunda ölmek gibi.
Varsın olmasındı başucumda, yanımda, yaşamımda, ama kimsesizliğimi hissettirmeyecek(10) bir şekilde “Yok!” desin de, yürüyen merdivenlerde dediği gibi, ona da razıydım!
Zamanı gücendirmeye, ilk karşılaşmamızın heyecanı ile arayı soğutmaya, onu arayıp bulmamaya çalışmaya sebep uydurup ertelememe hiç gerek yoktu, ya hemen şimdi, ya da hemen şimdi, dilemma olmaksızın tasavvurumu gerçekleştirme gayreti yaşamalıydım.
Bir yerlerde saklanıp yolunu gözlemeyi düşündüm. Mutlaka hatam olurdu, hatam olmasa da o zeki, akıllı bir kızdı, hissettiğim kadarıyla, üstelik Tanrının o cinsiyete bağışladığı mükemmel altıncı hissi ile beni fark ederdi.
Ya da; “Olur böyle vakalar, Türk Polisi yakalar!” deyimindeki gibi Türk Polisinin üstün sezi, bilgi ve yetenekleriyle ensemden yakalayıverirdi, “Sapık” suçlamasıyla, uygun bir şekilde(!) sorgulayarak. Sanırım sevgi bağında bu sorgulamanın şekli hakkında hiçbir kanaat belirtmemem en akıllı davranış olurdu.
Peki! Ne yapmalıydım? Ucunda ölüm yoktu ya, hem olsa da yolunda, uğrunda ölmek ne biçim mutlandırırdı ki beni?
Bunun için teşkilâta gider, girişte beden kontrolümü yaptırır, güvenlik gerekçesiyle Nüfus Kâğıdımı ilk kontrol noktasına sunar(!) elim popomda dolaşırken, sözüm ona dikkat çekmeksizin ona rastlamaya çalışır, umardım.
Ve umudumda şu bile şekillenirdi, eğer rastlarsam; memnun olmasa, öyle görünmese de metro trenindeki gibi rijit(2), ters bir davranış içinde olmaz, meselâ;
“Çay içelim, tanışalım!” bile diyebilirdi belki, hani, balıkların kavak ağaçlarındaki yerlerini almalarının sonunda!
Yoksa öncesinde çay lokalinin nerede olduğunu öğrenip, benim çay içmeyi teklif etmem mi daha doğru olurdu, karşılaştığımızda?
İnsan aptal âşık olunca düşüncesinde bile kendini sakınmasını, savunma gerekliliğine hazır olmayı bilemiyordu. Üstelik kendimi kendimden saklamaksızın itiraf etmem gerekli ki; aptal âşıklığın daniskasını yaşayacağımı tahmin etmek bir yana düşünemiyor, kıt aklımdan bile geçiremiyordum.
Kendimce makul ve mantıklı(3) bir neden plânlamıştım. Rastlayacağım ilk Belediye Otobüsünün plâka numarasıyla evdeki eski saatlerimden birini cebime alıp “Otobüste buldum!” teranesiyle var olduğuna inandığım Trafik Şubesine gidip o genç polis için gerekli gözlemimi usulca gerçekleştirecektim!
Şans mı? Bana göre şansım % 50 ler civarında gibi görünüyordu, kantarın topuzunu kaçırıp(11) abartmış olabilirim! Ancak eğitimli, görgülü, işkilli(1), yetenekli, havadan nem kapıp şüphelenen Türk Polislerini düşününce saçmaladığımın farkında olarak bu oranı % 0 olarak bilip öğrenecektim. Üstelik o kadar çabuk olacağını da, doğrusu aklımdan geçirmem mümkün değildi.
Nitekim daha ilk kontrolde, danışma ya da giriş güvenlik bölümünde tesadüfen orada olan, omuzlarında, yakalarında, kollarında ciciler-biciler şeklinde rütbe işaretleri bulunan, yaşım hani küçük olsa “Polisçi Teyze!” diyeceğim hanımefendi sözlerimi yanlış anlamış, ya da yorumlamış olabilirdi ki söze karıştı;
“Genç adam! Burası Kayıp Eşya Bürosu değil ki! Hem şu; ‘Otobüste buldum!’ deyip Trafik Şubesine yönelmek hangi akla hizmettir ki? Neyse! Biz polislerin; ‘Esen yelden(12) nem kapma gibi’ huyu nedeniyle böyle ayaküstü sorgulama gayretimi hoş gör genç adam! Ben de o taraf gidiyordum, gel, sana yol göstereyim!”
Düpedüz, doğrudan doğruya ve gerçekten bir Türk Polisi olarak; “Şüphenin zalimlere has bir duygu olduğunu(13)” umursamaksızın peşine taktı beni, ya da saygımdan dolayı ben yol gösterdim kendisine.
Makam asansörünün başına geldiğimizde, aklına o an gelmişçesine, ya da çekinmemem için ertelediğine inandığım gerçek bir sorgulamaya yöneldi, belki de çevremizde kimsenin bulunmaması merakını depreştirmiş(2) olabilirdi;
“Şu saate bakabilir miyim genç adam? Değersiz bir şeyse fazla uğraşmaya değmez. Bizim çocuklardan biri, bir görev esnasında geçerken onu Kayıp Eşya Bürosuna bırakıverir!”
Yanmıştım! Çünkü kendimi kapıp koyuverme(2) modunda saati yanıma almayı unutmuştum;
“Hık! Mık!”
“Ne oldu genç adam? Birden sarardın, şu anda morarmış gibisin. Neden suskunlaştın ki?”
“Saati evde unutmuşum da!”
“Otobüste saati bulup, yanlış anlamadıysam hemen buraya yöneliyorsun ve dâhi saati bir koşu eve gidip bırakıp, buraya gelirken unutuyorsun! Öyle mi? Gerçekçi ol genç adam! Böyle bir saati bulmadın zaten! Seninle bu konuda biraz sohbet etmemizin yararlı olacağını düşünüyorum!”
Asansörü kullanmak yerine beraberce alt kata inen merdivenlere yöneldik.
“Güvenliğe bıraktığın Nüfus Kâğıdı dışında senin hakkında bilgi edinebileceğim, seni tanıyacağım bir şey var mı üzerinde genç adam?”
“Sürücü Belgem, İşyeri Tanıtım Kartım…”
“Ver!”
Kesin bir emirdi!
Nezarethanedeki görevliler onu görünce toparlandılar;
“Bu genç arkadaşı gereğince ve fakat usulünce misafir edin lütfen! En geç bir saate kadar ya ben gelir teslim alırım geri, ya da telefon ederim, birinizden biriniz odama getirirsiniz onu!”
Anlamamın mümkün olamayacağı konuyla ilgili şifreli bir emir olsa gerekti! Kendi kendine;
“Enteresan! İsmi de bir acayipmiş; ‘Yurdanur Sunalım!’ Yurda nur sun bakalım, başka nelere de nur sunacağını bilmeyen aklı başına gelmesi gereken genç adam!” dediğini, Güvenlik Kulübesinden Nüfus Kâğıdımın fotokopisini istediğini bilmem mümkün değildi, belki devamı olanları da…
Ayakkabılarımın bağcıklarını çözüp, cep telefonumu, bozuk paralarımı, kalemlerimi, cüzdanımı alıp bir torbaya doldurup, elbiseler üstümde neredeyse cascavlak(1), yarı üryan(3) olmasam da çıplacık(1) kalmıştım nezarethaneye anaokulu öğrencisi gibi kayıt olduğumda!
Sanatkârın dediği üzere “Mapus damlarına(14)” değilse de şüpheli, sabıkasız suçlu zannıyla kodes öncesi muhafaza altında olmam yere tıkılmıştım, üstelik bence, bana göre nedenini bilmeksizin, yüreğimdeki yükten bahsetmem mümkün değildi.
Kimse bilemezdi ki yahut da polislerimiz hakkında yeterince kanaatim olmadığından cahilliğim dolayısıyla bilemediğimi bilemezlerdi ki etrafımdakiler, ilk sorgulamayı kazasız-belâsız atlattığıma inanmamış olsam da o abla dâhil hepsi! Saklanıp, içimi gizleyip;
“Beni etkileyen…”
Yok! Yok! Gerçeği söylemeliydim.
“Bir görüşte sevmeye başladığım, şimdi âşık olduğuma inandığım, hakkında hiçbir şey bilmediğim Sarı Çizmeli Polis Ağayı”…
Sözüm biraz kaba kaçtı…
“Polis hanımefendiyi arıyorum!” diyemezdim ki, örneğin hal-hatır sorsalar(2), falakaya yatırsalar(2) bile!
“Angut gibi düşünmek(2)!” benim gibiler için derlenip düzenlenmiş bir deyim olsa gerek. Beyaz üç duvara ve doğal olarak demir parmaklıklı muhafaza(!) kapısına bakarak; “Düşünüyordum, düşündükçe de büyüyen yalnızlığıma(15) ek olarak, sadece sevdiğim değil, âşık olduğuma inandığıma ulaşma, onu görme, ayaklarına kapanıp “Bil, tanı beni! Beni sevmeyi dene, sevmeye çalış!” deyip onunla konuşma arzum hız kazanıyordu.
Yaşamam için tek çare o idi, ekmek, su, hava gibi nimetti o(16).
Ve ben onsuz boşa ve boş geçen zaman(17) için üzülmemek hakkımı kullanıyordum.
Ve sanki onu bulmuştum da, alacağım cevap “Hayır!” olursa kara toprak(18) benim besleneceğim tek adres olacaktı, hiçbir sakınca görmediğim!
“Yalnızlığım küme küme
“Aşk” dediler sana tutkumu
Oysa ihtiyaç olmuşsun bana
Ekmek gibi, su gibi, hava gibi
Aşk bu mu desem,
ayıp mı olur?(19)”
Geçen zamanın farkında değildim, büyüyen yalnızlığımda. Düşünmekten büyüklüğünün neredeyse iki katına çıktığına inandığım kafatasımda, kendi kendine dolaşma hakkını kullanan ufaldıkça ufalmış, etkinliğini neredeyse yitirmek üzere olduğuna inandığım beynime inat düşündüğümü sanıyordum sadece!
Torba içindeki benden alınanlar ve pabuçlarımın ipleri iade edilirken;
“Hanımefendi odasında bekliyor seni, kılık-kıyafetine düzen ver, beraber gideceğiz!”
“Kim o hanımefendi dediğiniz?”
“Sana ne? Bir halt yedin(2) ki gözünden kaçmamış(2)! Sıkıysa odasına vardığında kendine sor ‘Kimsiniz?’ diye, ağzının payını al(2), gözünün çayırı açılsın(2)!”
Sahi gözlerimin artistlerinki gibi nadir yeşillerden olduğunu söylemiş miydim daha önce? Ama karşımdakinin zerrece ilgisini çekmediğine inandığım!
Gerçekten kimdi karşımdaki bana ilgi gösteren mi, cezalandırmak isteyen mi? Ya da diğer bağlamda çevresindekiler tarafından çok sevilip, sayılan mı, yoksa maksimum derecede nefret edilen mi? Kendi adıma kararsızdım…
Kapıyı tıklatan polis; “Gel!” komutunu işitmeden kapıyı açmadı. Beni handiyse(1) itekleyerek içeriye soktuktan sonra, gelecek emri beklercesine “Hazır ol!” konumunda beklemeye başladı.
“Gidebilirsin!” sözünü işitmesiyle birlikte kapıyı arkasından kapatması arasındaki süre, nanosaniye(20) demek belki abartı olur, ama bir saniye ya olmuş, ya da o kadar yakın bir zamandı, daha fazla değil!
Ayaktaydım, ilk emre benzer emir verildi;
“Otur!”
Ben, masa önündeki koltuğa oturmak değil, çökmek, büzülmek üzereyken emir yenilendi;
“Oraya değil! Toplantı masasındaki bilgisayara yakın kenara, yüzün bana dönük, yüzünü görebileceğim bir şekilde aydınlık olarak, sonrasında bilgisayarı açıp kullanacak gibi. Davranışlarına göre hissettiğim kadarıyla sözleri ağzından cımbızla almak(2) gibi bir sıkıntım olacak görünüyor olsa da, ne kadar direnirsen diren gayret edip seni, sorununu, merakını veya aradığını mutlaka anlayıp, yakalayıp seni çözeceğim.
Aksi takdirde başaramazsam, ne diplomamı ne de bu mevkii hak ederdim. Şimdi söyle bana, ben kimim, tanıyor musun beni, bilip öğrendin mi?”
“Hayır efendim!”
“Doğru! Bari odama girmeden evvel kapıdaki levhayı okusaydın. Genel Müdür Yardımcısı Yurdusev Elim. Şimdi sana bir kısım sorular soracağım, mesleğim gereği, yüzün bana dönük, gözlerinin, gözbebeklerinin, kirpiklerinin hareketlerini, mimiklerini, nefes alış verişlerini, tepkilerini görmem gerek. Ellerini masanın üstünde birleştir lütfen…
Başını eğip-kaldırmaksızın sorularıma sadece ‘Evet!’ veya ‘Hayır!’ şeklinde cevap vermeni isteyeceğim senden. ‘Şey, yani, aslında, şöyle’ vb. gibi katkılı söz ve cümleler eklemeden…”
Duraklar gibi olması mesleğinin gereği olsa gerekti, devam etti;
“Bunu sadece seni tanımak, çözmek ve hiçbir adli, yasal karmaşaya girmeksizin(2) sana yardımcı olmak için yaptığıma inan genç adam. Sorununu hissediyorum, biliyormuşum gibi aklımdan da geçiyor, ama karşılığını almam için senin olağanın üstünde yoğun bir çaba göstermem gerektiğini düşünüyorum! Tamam mı? Anlaştık mı genç adam?”
“Hiçbir suç işlemedim ki, sadece…”
“Cevapların; sadece ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ şeklinde olacak dedim, genç adam. Hem sana ‘Suç işledin!’ diyen oldu mu? Evet?”
“Hayır!”
“Adın Yurdanur Sun mu?
“Mühendis misin?”
“Devlet dairesinde mi çalışıyorsun?”
“Buralı mısın?”
“Bir polis, ya da özellikle bir Trafik Polisi yanlışlığını araştırmak, hakkını savunmak için mi geldin buraya? Dikkat et, ‘Buraya!’ diyorum, ‘Trafik Şubesine!’ demiyorum!”
“Okuldan, mahalleden, askerden gibi adresini yitirdiğin birini aramak için mi geldin?”
İlk üç soruya “Evet!” diğer üçüne “Hayır!” cevabı vermemden tatmin olmamıştı herhalde. Diğer soruları sormaktan vaz geçerek muhtemelen en can alıcı soruyu sormak için yerinden kalkıp, başıma dikildi, gözlerini gözlerimin içinde görür gibiydim;
“Herhangi bir sorunuza yanlış, ya da yalan mı cevap verdim?”
“Hım! Gözler, mimikler, olağan davranışlar asla yalan söylemezler(21), ama…
Son sorumu merak etmiyor musun genç adam?”
“Ne olabilir ki?”
“Etkileyen, sana feleğini şaşırtan, hatta sevgi limitinde seni deliye çeviren, hakkında hiçbir şey bilmediğin biri için mi buraya gelecek kadar cesur oldun?”
“Şey… Nereden çıkartıyorsunuz ki bunu?”
“Hiç öylesine işte! Bak sana bir öykü anlatayım. Seni henüz çözemedim çünkü. Çözdüm gibi de, esas delillere de ihtiyaç duymaktayım. Yani kafama koydum mutlaka çözeceğim. Anlatacağım şey bir öykü olduğuna göre, bir masal gibi; ‘Bir varmış, bir yokmuş!’ diye söze başlamam gerekli değil!..
Elimdeki verilere göre; GBT’ni(22) didik didik araştırdım(2). Dediklerinin hepsi doğru! Bir karıncayı bile incitmekten çekinen, çevresinde sevilip sayılan, kendi halinde, yalan söylemesini bilmeyen bir görevlisin, iki yanlışın, hadi buna doğrudan doğruya yalanın diyeyim, dışında!”
Sözler suçlamaya yönelmiş gibiydi, karşımdan. Bir Ceza Hâkimi gibi, aklımdan geçen iki plânlı yalan için cezalandırılacağım korkusunu yaşamaya başlamıştım. Oysa ne demişti, yardım ve çözmek…
O halde yalanım yakalanmış olsa da korkmak yerine memnun olmam gerekmez miydi?
“Evet, genç adam, söylediklerime eklentin olacak mı, yoksa doğrulara yönelmek için biraz sabretmeyi mi denesen?”
“Komutan…”
“Yanlış! Sadece karşısındakini ve kütüphanesindekileri okumasını bilen, karşısındakini çözüp yardımcı olmayı isteyen, önce insan, sonra bir anne, sonra bir polis ve âmir ve onların da öncesinde durgunluğunda saklanmayı yeğ tuttuğu(2) halde başarılı olamayan genç bir insana ilerisi için yardım etmeyi isteyen, bir abla gibi görünmeyi dileyen bir polisim ben!”
“Sağ olun efendim! Ama…”
“Bitmedi henüz, çok işim olmasına rağmen, bugünümü sana ayırmak içimden geldi. Şimdi başa dönüyorum. Daha başlangıçta sözlerinin oluşumuna dikkat ederek yüzüne bakar bakmaz fark ettim, fark etmem gerekeni. Saat bulman ilk yalanındı, belki de yaşamında ilk kez şans olarak denediğin. Ve ikinci neden…”
“Bağışlayın efendim! İhtisas konunuzu(3) anlıyor, ya da yerinde bir deyimse anlamaya çalışıyorum. Ancak…
Noksanlarıma bakıp da bana eziyet etmenizi ayıplıyorum. Bu nedenle ya beni nezarethaneye cezalandırılacak şekilde geri gönderin, ya da konu her ne olursa olsun bağışlamaya çalışıp koyuverin gideyim!”
“O halde ‘İtiraf et!’ diyeceğim, ama hem sana eziyet etmediğimi bilmeni, hem de bilmem gerekeni söylemeni istiyorum, kendi arzunla. Çünkü saati bulduğunu söylediğin otobüs birkaç aydır garajda tamir ve bakımdaymış ve bugün ilk kez deneme için sefere çıkmışmış, yolcusuz…
Yani senin o otobüste olman ve dolaysıyla da kaybedilmiş bir saati bulman mümkün değil… di!”
Gerçekten, yalan yalan üstüne, tekrar nezarethaneye gitmeyi değil, bir devlet memurunu yalanımla aldatmaya çalışmam nedeniyle hapsolmayı garantilemiştim.
“O halde anlatman gereken bir şeyleri dinlemeyi hak etmiyor muyum genç adam?”
“Üleşemem efendim, beni hapsettirseniz de!”
“Anladım! Peki! Seni, bana verdiğin belgelerini de iade ederek hemen bırakacağım, mademki söylemek istemiyorsun, buna ‘Azat edilmek!’ de diyebilirsin, bence hiç de sakıncası yok. Ama bil ki ağlamayan çocuğa meme verilmez. Derdini söylemeyenin de derman bulması çok zor, hele ki kendine uzatılan bir eli yanlış olarak reddetmeyi meziyet(1) olarak saymışsan!”
“Ama öyle değil efendim!”
“Peki! Ya nasıl genç adam? Bu yaşa geldim, oldukça da bilgiliyim sanıyordum, demek ki hâlâ eksiğim, bilmediğim, belki de bilemediklerim varmış, öğrenmem gereken. O halde anlat ki, öğrenmek gibi olmasa da bilmem gerekeni bileyim!”
“Siteminizi anladım, size bir şeyler öğretmek, hatta öğretmeye bile çalışmak bu cahil varlığımla ne haddime efendim, ama beni ve içimi bilmeyin, lütfen!”
“Peki, genç adam! Mademki seni ve sorununu çözmemi istemiyorsun, ben de yaşamımda ilk kez çözümlemekte başarılı olamadığım bir soruna karşın seni salâvatlıyorum(2). Neyi, nasıl düşünüyor, istiyorsan öyle yap! Yani ki kısaca; ‘Adım Hıdır! Elimden gelen budur!’ örneği…
Sadece son bir dilek, belki sana yardımcı olacağına inandığım. Masadaki bilgisayarı aç, mühendissin, bu konuda bilgin olduğunu sanıyorum…”
“Eh! Biraz da olsa bilgim var, haklısınız efendim!”
“Aklıma gelen son olasılık, ola ki benim bilmemi istemediğin birini araştırıyorsan, personel resimlerini geçiştireceğim ekrandan birkaç saniyelik aralıklarla. GBT ve sosyal, mesleki, ailevi, öğretim durumları gibi bilgileri içeren. Kendini ekrana kilitle…
Belki benden, hatta kendinden bile sakladığın, saklamak istediğin, bilmek istediğin halde, bilemediğin memur, askerlik, okul arkadaşı gibi her kim varsa onu görürsün, adres, telefon numarası gibi bilmek istediğin her kimse, hem her konuda yakalayabilirsin! Ben de eğer karşı tarafın izni olursa sizi karşılaştırıp görüştürebilirim! Ne dersin?”
“Böyle bir şeyin olduğu sonucuna nasıl ulaştınız, bilemiyorum, ama mademki ısrar ediyorsunuz…”
“Israr değil, sadece bir teklif izleyin lütfen…”
“Peki! Neden her ne olursa olsun, hiçbir görüntüyle karşılaşmayacağımı sanıyorum, ama siz uygun görüyorsunuz, benim de vaktim müsait, görüntüleri izleyeceğim efendim!”
“Eh! Her ne kadar bir-iki saniyelik resim görüntüleri olsa da herhalde izlemek biraz vaktini alır, bu da sana öğle tabldotunda ikramımın nedeni, mecburiyetim olur genç adam!”
“İzlememe de, ikramınıza da gerek yok efendim, bırakın gideyim!”
“Atalarımızın çok güzel bir deyişi var, genç adam; ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’ şeklinde. Ricamı kırmayıp öğle yemeği mi, yoksa yasaların verdiği imkânı sonuna kadar kullanıp nezarethane ve sonra mahkeme mi? Alelacayip(1) bir sunum olacak ama yalan söylemeyi senden öğrendiğime göre, mahkemede ben de senin gibi yalan söylerim, üstelik üstümdeki gösterişli kıyafetle…
Bilmem ki senin doğrularına mı benim yalanlarıma mı inanırlar? Bir düşün istersen!..”
…
“Neden sustun ki? Neden yardım etme isteğimi geri çevirmek için kendini zorluyorsun ki? Şimdi otur, efendice ekrandan geçenleri göz ucuyla da olsa gör ve bu arada katır-satır, yemek-mahkeme dilemmalarından…
Yani ikilemlerinden ikincisi için karar ver! Cümlemin sonunda ‘Lütfen!’ dediğimi de farz et! Her ne ise aklından geçen, ama karşımdayken saklamaya çalıştığın o düşünceyi önemsemeyi bırak! Odaklan görüntülere ve bil ki sana yardım etmeyi arzulayan bir ablanın tehdidi değil, çözüm gereken sorununa iyi niyetle teklifi olarak kabullen!”
“Kabul efendim! İşyerimde de tabldot var. Ama eşinizin kulağına ulaşmaması dileğiyle karar verdiğime inanın ki, katır-satır, nezarethane-mahkeme kaygım olmaksızın sizin gibi güzel ve iyi niyetli bir ablayla bir tabldotu üleşmek benim için zevk hatta mutluluk olacak…”
“Beyimin kulağına ulaşmayacak merak etme, yemekte bizimle beraber olup bizzat şahit olacak bize. Çünkü o bir komiser, iyi ki burada, bu çatı altında mutluyum ki, benzer görevlerdeyiz! Seninle ilgili olarak aklıma doluşan, ona danışmam gereken konular var, ama şu aşamada bunlara gerek görmediğimi bilmeni isterim genç adam!”
Söylediklerinin ardına ekli söylemek isteyip de söylemediği şeyler olduğunun farkındaydım. Her ne kadar bazı konularda ileri zekâlı olduğumu bağımsız olarak iddia etsem de karşımdaki ablanın mesleğinin gereğine, tecrübelerine, yaşamışlığına bakarak ondan ileri olduğuma kendimi bile inandıramazdım.
Ablanın ısrarının geleceğimle ilgili muhtemel bir buluş olduğunu düşünüyor, ancak renk vereceğim aklımdan geçmiyordu.
Genel Müdür Yardımcısı abla, önce erkek personelin görüntülerinin geçmesini sağladı ekrandan, benim ne işime yarayacaktıysa? Bu belki okul, asker, mahalle arkadaşımı aradığım düşüncesinin desteği gibiydi.
Ancak yeniden itiraf etmeliyim ki, o görüntülerle ilgili hiçbir şey düşünmüyor, düşünemiyor, hatta deyim yerindeyse; ancak bir şeylerin trene baktığı(23) gibi ve kadar ilgileniyordum.
Sözü ben kendi adıma kendime yakıştırdığıma göre kendimin kendimden özür dilemesine gerek yoktu!
Sonra ne demem gerektiğini bilemediğim evli kızlar, kadınlar, bayanlar, hanımlar geçti ekrandan, bunların beni gevşetmesinin gerekliliği, ta başlarda verdiğim açığı şekillendirip isabet kaydetmesi için yetmesi düşüncesi olduğunu bilmem imkânsızdı.
Evet, elbet dananın kuyruğunun ne zaman kopacağının(2) farkında olmayan bir garip, garibandım ancak karşımdaki ablanın zulmünden bahsetmem uygun olmazdı. Genç kızların ekrandaki geçişleri diğerlerine göre biraz daha yavaşlamıştı ve görüntülerle ilgili konumum dikkatli gözlerinden haberdar olmakta oldukça geciktiğim Yurdusev Ablanın gözünden kaçmamıştı.
Paralel olarak benim bilgisayarda izlediğim görüntülerle onun bilgisayarındaki görüntüler aynı olmasına rağmen, onun görüntüleri değil, benim mimiklerimi, heyecanımı, davranışlarımı, gözbebeklerimdeki, gözlerimdeki farklılıkları ve fiziksel yapımdaki değişikleri takip ettiğinden emindim.
Ve (beklendiğini düşündüğüm) olan oldu, heyecanlanışımda olağanın üç misli kadar büyüyen göz bebeklerim, belki onun olduğu yerden bile hissedilen nabzımdaki, kalbimdeki anormal çığırış; ismini ancak Ayşe Nur, cismini şekil olarak beynime kilitleyebildiğim görüntü, beni bir suçlu gibi değilse de, bir etki altında kalış olarak şekillendirmişti.
Konum çözümlenmişti, çözümsüzlük bir anda görüntülenip şekillenmişti, ya da Yurdusev Abla çözmesi gerekeni çözmüştü. Ama hemen renk vermedi, ses etmedi, bir süreliğine görüntüler ilgimi çekmeksizin devam ederken.
Benim tek yanlışım; Türk Polislerinin en az Sherlock Holmes(24), Mike Hammer(24), Hercule Poirot(24), Arsen Lupen(24), Komiser Columbo(24) kadar bilgili, akıllı, zeki, çözen, çözmesini, ipuçlarını gereğince bilip değerlendiren olduklarını idrak edememiş(2), akıl erdirememiş, özelliklerine saygı göstermeyi bilememiş olmamdı.
Ekrandaki görüntüye göre açık vermemek için gayret etmeyi bile akıl edemediğim konu; gün gibi açıktı ve bana göre eğer abla da, ben de gayretli olursak belki her şey oluruna varır(2), ulaşır, belki de sonsuza kadar yitirirdim, yitirmek istemediğimi.
Kazanmak mı? Bence mümkün değildi, ama umutlu olmak? Doğal olarak haydi, haydi!
Evet, açık vermiştim, hem de farkında olmaksızın, hem nasıl?
Abla dâhili telefonun tuşlarına dokundu;
“Komiserim! Şu rapor konusunu halledebildin mi?... Getirebilir misin? Yok! Yok! Ben geleyim, daha iyi olur!”
Ve bana döndü, bunun bir kurnazlık olduğunu, benim ekranda mutlaka geri dönüp Ayşe Nur’u öğrenmek isteyeceğimi biliyordu (galiba)!
“Sen devam et, Yurdanur oğlum! Ben şu rapora göz atıp döneceğim! O arada bir de kahve içerim. Sahi sana ne söylememi istersin? Neskafe? Çay? Kahve?”
“Siz ne uygun görürseniz efendim!”
Abla masasından bir cezve, fincan ve poşet aldı kapıya yönelmeden evvel, belki de süre konusunda sıkıntı çekmemem gerektiğinin ifadesi gibiydi sözleri;
“Şu ocağa sade kahve yapmasını öğretemedim bir türlü. Cezveleri iyi yıkayamıyorlar. En ufak şeker izi bile benim kahve keyfimi alıp gidiyor. Siz resimleri izlemeye devam edin, dersinize çalışın genç adam! Ben önce ocağa gidip kahvemi yapar, sonra içerken de raporu incelerim komiserimle…”
Bu sözün bana sağlanan bir avantaj olduğunu bilmemem için aptal olmam gerekti ki, zaten aptaldım.
“Aşk derdiyle hoşem!(25)” modunda öylesine dalgın ve heyecanlıydım ki, bunun tuzak olduğunun farkında bile değildim. Üstelik benim geri dönüş yapacağımı bilmesine rağmen “Komiserim” dediğinin odasına girip aynı görüntüyü geri dönüp izleyerek, bildiklerini katmerleştireceğini(2) tahmin bile etmemiştim.
Ben, beni etkileyeni, abla da beni paspas haline getireni öğrenmiştik, Ayşe Nur Saç kimdir, nedir, adres, telefon numarası, hani neredeyse soyağacını(1) çıkaracak kadar. Benim için tek hüzün; onun meslek seçimi idi. Çünkü bir operasyon sırasında şehit düşen babasının mesleğini kabullenmişti, polis olarak.
Onu bilip öğrenmemin dışında ablanın benim içimi öğrenmesi dâhil hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu, hem de hiç. Kendi halinde, kendini yaşayan, hatta kimsesiz, etkilenmeyi, aşkı aklından geçirmeyen, ancak yürüyen merdivenlerde yükselirken arkasına dönüp “Yok!” diyecek kadar şaşkınlaşmış genç bir kızdı Ayşe Nur.
Yurdusev Abla, sorması gerektiği halde, soramadığı, bilmesi gerektiği halde bilemediği, sadece göz bebeklerimin üçlenmesinden dolayı her şeyi bilip öğrenmiş olsa gerekti, benim gibi bir gabi, gerzek(1), andavallı(1) aklından geçirememiş olsa da.
Evet!
Da…
Sonuç?
Selamın aleyküm ve de Aleyküm selâm! Peki, ne?
Ya komiserle görüşmesi erken bitmiş, ya da kahvesini yapmayı raporu tartışmasının sonuna bırakmıştı, çünkü önce hafifçe “Geliyorum!” anlamında kapı önünde zoraki bir şekilde öksürmüş, sonra kahvesinden höpürdetircesine(2) bir yudum alarak açtığı kapıyı kapatırken, sanki hiçbir şey bilmiyormuşçasına ve tekrar eziyet etmek istercesine;
“Nasıl? Özlediğin, istediğin bir şeylere rastladın mı genç adam?” dedi.
Konusunda uzmandı, yalan söylesem, mutlaka yakalardı, sanki öncemde yakalamamış gibi. Cevap vermek yerine yalvardım âdeta(1);
“Abla benim neskafe gelmedi hâlâ. Muhtemelen unuttular. Unuttularsa önemsiz, getirirlerse içeyim ve benim için sarf ettiğiniz gereksiz zaman için özür dileyeyim siz de azat edin beni ve hemen defolayım!”
“Anladım, güzel, iyi niyetli ve genç adam. Allah bahtını açık etsin. Benim ‘Sevgilim!’ dediğim, Ayşe adında bir kızım vardı. Bize karı-koca anne-babası olarak acımaksızın, isteyerek, severek koca sahibi olan, torunlarımızın anası. Umarım senin de ‘Ayşe!’ diyeceğin, yaşamını üleşeceğin bir sevgilin olur! Ancak öncesinde yemek borcumu ödemek için bana fırsat ver, lütfen!”
Bu bir mesaj mıydı, bilgiççe bir dilek miydi anlayamadığım? Galiba tereddüdü varmış gibi görünse de bilmek isteyen; bilmesi gerekeni mutlaka kesinlikle öğrenmişti, üstelik mağlup olmayı, başarısızlık yaşamayı düşünmeksizin, azmin elinden hiçbir şeyin kurtulmayacağını bilerek. Çünkü ya da belki de kendi de aşkı yaşamış, biliyor olsa gerekti
Yemekte beraberdik, beni süzen gözlerinde ve kanımca ta uzaklarda oturan fark ettiğim, ancak beni fark etmemiş Ayşe Nur’u göz hapsinde tutar gibiydi. Utanmak ötesinde çekinmiştim. Yerimden kalktım hemen;
“Ne o tatlı sevmez misin, yoksa bir diyet programın(3) mı var! Bak beyim yanımda, şikâyet ederim seni, o da seni döver genç adam!” dedikten sonra, yerinden kalktı, garsonlardan birine işaret edip yanına çağırdı ve bir şeyler söyledi.
O garson Ayşe Nur’un yanına gitti ve söylenenlere karşı “Olur!” anlamında başını eğerken benimle karşılaştı gözleri, büyük büyük, kocaman kocaman! Dur bakayım bir şeylere benzetmiştim o bakışları. Aklım yerinde değildi, ama.
Bilmem gerekmesine rağmen, bilemediğim, ancak sonradan öğrenme şansımı yaşadığım Yurdusev Ablamın beni azat ettikten hemen sonra Ayşe Nur’u odasına çağırıp uzun uzun cümlelerle beni, yaşadıklarımı, birkaç saat içine sığan beraber yaşadıklarımızı anlatıp sözlerinin sonunda;
“Ona ne yaptın ki bu adam sırılsıklam?”
“Sadece ‘Hayır!’ ve ‘Yok!’ dedim âmirim, anlamayan o!”
“O zaman ‘Evet! Var!’ demeyi anlamasını sağla. Çünkü ben kendi adıma onun için Türkçemize alelacayip yepyeni bir kelime ekledim; Bu oğlan sana zırâşık(1)…
Gene de sen bilirsin kızım!” deyip elinde bana ait fotokopi, görüntü ne varsa hepsini sığıştırmış, bugün şu anda eşim olan Ayşe Nur’un avucuna.
Ve anında Güvenliğe telefon etmişti;
“O genç adamı Nüfus Kâğıdını vererek salâvatlamayın, geri gönderin lütfen, konuşmam, ilgilenmem, soruşturmam, hesabını görmem bitmedi henüz, hem karşısındakinin de!”
Bilemezdim, hem zaten bilmem de gerekli değildi ki!
Karşılaştık o Komutanın odasından çıkarken, ben o odanın kapısına geldiğimde. Onu bir anda karşımda görmemle, tek sözümün yeterli olacağına inanıyordum;
“Seni seviyorum!” olarak. Anlamamış olmak şekillendi sanki gözlerinde. Sanırım ki o; kendi odasına doğru yönlendirdi bedenini kararsızlığıyla, bense ablamın odasına girmeksizin “Sevgi” sözümle beraber yalnızlığıma…
Sonra…
Düşünmeye gerek görmeden çıktı Ayşe karşıma;
“Herhalde bana söyleyeceğin bir şeyler var!” dedi elini uzatmadan.
“Tanı, bil beni! Seni seviyorum, ışıklarla dolu olsun(26) kalplerimiz, gönüllerimiz, yuvamız. Seni mutlu edeceğime, saadeti tattıracağıma inanıyorum. Nikâh şahitlerimiz Yurdusev Abla ve eşi olsun, ister misin?” deyip yaşamda böyle bir evlenme teklifini ilk alana ellerimi uzattım;
“Seninle karşılaşıp, seni ilk görüp seslenişimin ilerisinde senindim zaten. Senin olmasam ölürdüm, şu anı yaşıyor olmasak da, sen de benim ölmemi istemez, rıza göstermezdin! Seni çok seviyorum Ayşe Nur Saç!”
“Ben de…” şeklinde şekillenmedi sözleri. Tane tane, bilmemin, anlamamın gerektiği bir şekilde yaklaştı, yakınlaştı bana;
“Ben seni ilk nefesin, ilk sözlerin bana ulaştığında dünlerde sevdim, ilk karşılaştığımızda, ilk sataştığında, ilk sözleri söylediğinde. Peki sen, çocuklarımızı beraber büyütmeyi, ülkemize hayırlı çocuklar olarak yetiştirmeyi benim gibi diler misin?” dediğinde dünyada teklif edilen ilk alelacayip evlenme teklifinin, ilk alelacayip “Evet!” demek anlamında olduğuna inanmıştım.
Tek cevabım; “Evet!” demek olmalıydı, ben de; “Evet!” demiştim…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Dilemma; İkilem. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı, değişik yapıda iki öğenin birlikteliği, iki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İsim enflasyonu yaratmak istemedim. Benzer isimleri dışlayıp ancak; bir öyküde aklımdan geçen dört çocuk isminin yapılanması gibi; “Ufuk, Tan, Doğan, Güneş” yani “Ufuktan doğan güneş” Yurdanur Sunalım (Yurda nur sunalım!), Yurdusev Elim (Yurdu sevelim!), Ayşe Nur Saç (Tam anlamı üstünde; Ayşe, nur saç!) isimlerini uydurmaya çalıştım.
(1) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse (Sporda; olağan yürüyüşle).
Alelacayip; Çok acayip. Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyordum. İnternet sağ olsun!
Andavallı; Kolayca kanan, aptal, bön, budala, ahmak, beceriksiz, hödük, şaşkın, görgüsüz.
Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Çıplacık; Çıplak olmaya yakın bir şekilde. Örneğin atletle, ya da sadece külotla kalmak vb. şeklinde.
Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
İşkilli; İkircikli, kuşkulu kimse. İçinde ikircik bulunan, duraksamalı, duraksayan, karar veremeyen, kararsız.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Nezarethane; Gözaltına, gözetim altına alınan kimselerin konulduğu yer.
Soyağacı, Şecere (ya da Secere); Bir kişinin, bir soyun veya bir ailenin bilinen en uzak(eski) atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde, yaşamının kollarını belirten çizelge, soyağacı, hayatağacı. (Ayrıca atlar için benzeri olarak yapılan çizelge).
Zırâşık; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Ama mademki zırdeli, zır cahil olabiliyor, o halde “zırâşık” kelimesi neden olmasındı ki?
(2) Ağzından Cımbızla Lâf Almak (Lâf Çekmek); Zor konuşturmak, konuşması için çaba harcamak, Konuşmayan konuşmayı sevmeyen bir kişiyi konuşturmaya çalışmak. Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup bir takım gizli şeyleri öğrenmek.
Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.
Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş).
Dananın Kuyruğu Kopmak; Gizliden gizliye süren giden bir anlaşmazlığın bitme, patlama noktasına gelmesi. Beklenen ve korkulan bir şeyin, bir sonucun gerçekleşmesi.
Depreştirmek; Yeniden kendini göstermeyi, yeniden ortaya çıkmayı, yeniden belirlenmeyi sağlamak.
Didik Didik (Aramak) Araştırmak; Birini eldeki verilere bakarak araştırmak. Bir yerin veya bir şeyin içindekilerin ne olduğunu öğrenmek için karıştırarak aramak. Bir konuyu tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmek, iyice araştırmak.
Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.
Falakaya Yatırmak, Falakaya Yatırarak Dövmek; Falaka (Ceza olarak ayak tabanlarına vurmakta kullanılan, ayakları uygun bir durumda sıkıştırıp tutan kalınca bir sopa ile bunun iki ucuna bağlı bir ipi olan cezalandırma aracı) nda cezalandırma şekli.
Feleğini Şaşırtmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz duruma getirmek.
Gözünden Kaçmamak, Kaçırmamak; Dikkatle izlemek sonucu.
Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.
Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu olmakla beraber argoda küfür olarak bilinen bir kısım sorularla karşısındakini boğmak, ufak tefek dokunuşlarla, sataşmalarla döver gibi haddini bildirmek.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
Höpürdetmek; Bir şeyi içerken ses çıkarmak, bir şeyi ses çıkartarak içmek.
İdrak Edememek; Akıl erdirememek, anlayamamak, kavrayamamak, algılayamamak. Erişememek, kavuşamamak, ulaşamamak.
Karmaşaya Girmemek; Çözülmesi, çözümlenmesi güç olan bir konuda, kavga, dövüş, gürültü gibi tarafları ve konuyu bilmeksizin karışmamak. Karmaşık duruma katılmamak, ya da çözmeye karışmamak.
Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek, Sorunların üst üste gelmesi.
Kendini Kapıp Koyuvermek; İşleri kendi haline, olayların, hareketlerin, yaşamın akışına bırakmak.
Nefretle Bakmak; Bakışların nefret duygusuyla yüklü olması. Konu; sadece Misantropi, Misantropistlikle (İnsanlardan nefret etmek, ürkmek, sevmemek) anlamında insanlara karşı değil genel olarak “Şey” anlamındadır. Yani insanlar yalnızlıktan, parasızlıktan, yazdan-kıştan, karanlıktan, yükseklikten, yaşamdan, özellikle askerlik öykülerini dinlemekten vb. sayamadığım bir şeylere de nefretle bakabilir, nefret edebilir (Nefret; Bir kimseye, bir şeye karşı duyulan çok olumsuz duygu. Tiksinme, tiksinti).
Oluruna Varmak; Aslı; “Oluruna bırakmak” şeklinde kullanılan bir deyimdir. Bir işin yapılabildiği, olabildiği kadarıyla yetinmek, müdahale etmeden bekleyip sonucuna ne olursa olsun razı olmak, katlanmak.
Rijit (Rijid) Olmamak; Yumuşak, Sertlik dışı, bağışlaması, hoşgörüsü olan. Gönül kırıcı, katı, ters olmayan.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(3) Diyet Programı, Rejim Programı, Perhiz Programı; Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamaların programı. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni.
İhtisas Konusu; Uzmanlık, uzmanlaşma konusu.
Köreltmek (Körletmek) Hakkı; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü giderme özelliğine sahip olma.. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olma.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Ya Herrü, Ya Merrü: Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.
Yarı Üryan; Yarı çıplak.
(4) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
(5) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte.
İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(6) Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ
(7) Sabreden derviş, murada erermiş! Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz.
(8) Tuzlayayım da Kokma; Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü.
Ölme atım ölme; Sözün aslı; “Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin!” şeklinde. İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.
(9) Hacca Giden Karınca; Çıkınını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” “Hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”
(10) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(11) Kantarın Topuzunu (Topunu) Kaçırmak; Ölçüyü kaçırıp, aşırı davranmak. (Bire Beş Katarak Anlatmak, Bire Bin Katmak, Pireyi Deve Yapmak vb. gibi deyimler eklenebilir).
(12) Esen yelden; Öyküyle gerçekten ilgili olmasa da bir türkü geçti aklımdan ;Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… Uçan kuştan, esen yelden / sakınırım kıskanırım şeklinde başlayan türküsünün bir bölümünde “Kaviminden, akrabandan, seni doğuran anandan, … havadaki turnalardan, su içtiğin kurnalardan, giyindiğin urbalardan… dokunduğun goncalardan, yerdeki karıncalarından…” sözleri yer almaktadır. Bir kısım ayrı kaynaklara göre; yanlış bir bilgi olarak Âşık VEYSEL’e ait sandığım türkü, aslında Ali İzzet ÖZKAN’a ait olup Neşet ERTAŞ ve ilgilinin mirasçıları arasında yanlışlıklar yaşanan bir türkü.
(13) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
(14) Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur, toplasam o öğütleri buradan köye yol olur... Cem KARACA’nın “Namus Belası” isimli şarkısının ilk dizeleri.
(15) Düşünüyorum, düşündükçe büyüyor yalnızlığım; Ethem YAZGAN’a ait GARİP şiirindeki esas dizeler; “Düşünürüm, düşündükçe büyür yalnızlığım” şeklindedir.
(16) Desem ki sen benim için/Hava kadar lâzım,/Ekmek kadar mübarek,/Su gibi aziz bir şeysin;/Nimettensin, nimettensin! Cahit Sıtkı TARANCI’nın “DESEM Kİ…” şiirinin bir dizesi.
(17) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Rabindranath TAGORE Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.
(18) Dost, dost diye nicelerine sarıldım… diye başlayan “Benim sadık yârim kara topraktır!” şeklinde Sivas yöresinden bir Âşık Veysel ŞATIROĞLU türküsü.
(19) KARATEKİN, Erol. 1985 Yılı “GECELERDE YAŞADIĞIM” Birkaç mısra.
(20) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir. Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).
(21) Gözler Yalan Söylemez; İnsanın en önemli uzuvlarından olan gözler bağımsız olarak hareket ettiklerinden açık ve doğru bilgileri verir anlamındadır.
Gözler yalan söylemez. Hakan ATİK Şarkısı.
(22) GBT; Genel Bilgi Toplama (Tarama) anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.
(23) Trene Bakmak; Genelde; “Öküzün trene baktığı gibi bakmak” anlamında kullanılan bir deyim. Tren yolunun geçtiği bir kır bölgede sessiz sakin bir şekilde otlayan büyükbaş hayvanların, gürültülü bir tren sesini duyup, kafalarını kaldırması ve boş boş trene bakması durumundan esinlenerek, insanların boş boş bakmalarıyla karşılaşınca söylenen söz.
(24) Sherlock HOLMES; Sir Arthur Conan DOYLE tarafından yaratılan Britanyalı hayali dedektif.
Mike HAMMER; Amerikalı yazar Ftank Morrison (Milley) SPILLANE tarafından yaratılan dedektif.
Hercule POIROT (ve Miss MARPLE); Agatha CHRISTIE tarafından yaratılan kurgusal dedektif.
Arsen LUPEN (Arséne LUPIN); Maurice LEBLANC tarafından yaratılan Fransız roman kahramanı olup yazar; anarşist ve akıllı bir hırsız olan Marius JACOP’tan etkilenmiş, Kibar Hırsız adı da verilmiştir. Türkiye’de bu karaktere uygun olarak Peyami SEFA’nın Server BEDİ takma adıyla edebiyatımıza kazandırdığı karakter ise yine hırsız olan Cingöz RECAİ’dir.
Komiser COLUMBO; Amerika’da ve daha sonra Türkiye’de yayınlanan bir dizi karakteridir.
(25) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana derman hazırlama ki, senin merhemlerin benim ölümüm sayılır). FUZULİ
(26) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana / Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri.