Mavi bu kadar mı zulmeder, eziyet eder, perişan ederdi ki insanı, denizlerden çıkıp, gökyüzünden inip Yaradan’ın bir kulunu yok etmek ister gibi? Yirmi altılarını yaşayan biri, on beşlerinde çaresiz, muhtemelen ortaokulu bile bitirmemiş, belki de lise başlangıçlarındaki bir genç çocuktan…

Evet çocuktan…

Bu kadar mı etkilenirdi, her ne kadar “Kemik Yaşı” yalanına sığınmış babası, eşşek kadar büyük bir ihtiyara kızını karı olarak vermek istiyorduysa.

Ve o gözler acımaktan ne kadar uzaksa, o gözlere acımayarak bakana ne yapmak, ne söylemek gerekirdi, bilmiyorum, bilmek istemiyorum, bilmek de geçmiyor aklımdan.

Allah’ın, “Üzerinize afiyet!” denmesi ne anlamdadır, bilmiyorum, bir Cuma günüydü, görevli olarak kim bilir kaçıncı kez bu şehre gelişim, tam da Cuma namazına giderek insanları duygu sömürüsü(1) ile elde edebileceğim, konumu, dileğimi, düşüncemi, projemi beyinlerine akıtacağım.

Yoo! Öyle rey hırsızlığını saklama gayretinde bir politikacı değil, toprağın çocuğu bir devlet memuruydum ve politikacıların yakıp, yıkıp, kesip yok etmek ve ticari amaçlarla betonlaştırmak istediği zeytinlikleri bu ilçeye benimsetmek, sevdirmek, çevre alışkanlıklarını sağlamak, zeytinliklerin katliamlarının(2) önüne geçmek amacındaydım.

Zeytin için iklimi, toprak yapısını incelemiştim, ayrıca kereler kerelerce içinden geçen kara trenin penceresinden topoğrafya(1) yapısını da. Sonrasında sahada bir garip yolcu, bir sığır çobanı, bir derviş(2) gibi yaka-bağır açık, hiçbir özel giysi ve tavrı olmayan biri gibi.

Çok zaman insanlarla karşılaşıyordum; “Selamünaleyküm! Ağam! Bacım! Hemşerim! ‘Gidiyom, geliyom’, Hayırlı günler! Allah! Vallah! Yallah!” sözleri ile…

Önceliğim, insanların benden ürkmemesi idi, azık torbamda her biri ayrı özelliklerde toprak numuneleri, pet yerine cam şişelerde su numuneleri, notlar aldığım nebat ve hayvan cins ve çeşitleri, yöresel alışkanlıklar yazılı gösterişsiz bir not defterim vardı.

Diğer zeytinliklerle kıyasladım. Ekonomi? Evet, belki hatta mutlaka! Ama amacım bu ülkenin idealist bir Ziraat Mühendisi olmamı bir kenara bırak, insanı olarak çiftçimizin, üreticimizin belini doğrultmaktı, sadece biraz sabırla. Çünkü kısmen meyilli olan arazi için, tesviye eğrilerine(1) uygun (paralel) ekim-dikim yapmamakta direnen toprak sahiplerini ikna etmem, kamu yararına o bölümlerin teraslar(2) yapımı için istimlâk(2) edilmesini sağlamam için kaymakamın, muhtarın, hatta müftünün, cami hocasının desteklerini almam şarttı.

Bunun için de boyumdan, bosumdan, yaşımdan utanmaksızın, çekinmeksizin, cesurca çevreme bakmaksızın, korkmaksızın, etkilenmeksizin, yanlış ve hatalara sapmaksızın gayretli olmam sadece gerekli değil, şarttı aynı zamanda.

Aşk ve belâ “Geliyorum!” demezler, pattadak(2) gelirlerdi, sinsice, kendilerini belli etmeden ve bakardın ki tam ortasındasındır, o aklından bile geçmeyenin. O zaman yiğitliğin iki kuramından birini uygun görmek zorunluluk olur, yüzde oranı önemsizdir, kaçmak ya da hiç görünmemek olarak.

Kaçmak mümkün değildir, gölgen gibidir aşk, seni gözden kaçırmak istemeyen, görünmemek ise; “Yaşadım, yaşıyorum!” diyen yiğidin elinde olmayan bir şaşkınlıktır…

Önceliği hocaya verdim, onu yakaladım önce; “Cumadan sonra ilgilenen olursa zeytincilik üzerine konuşmak istiyorum. Hutbede mutlaka söyleyecekleriniz vardır, kesintiye uğramasını istemem, sonlarına doğru bir-iki kelime etmeniz benim için yeterli!”

Hoca vaat etti ve söyledi, merak eden hiç yok gibiydi, görünüşe ve görüşüme göre. Bir-iki amca, yaşlı, muhtemelen güngörmüş-geçirmiş, belki de ilgi duymuş; “Hele bir bakalım, ne diycek?” tavrında kulak kesilmek isteğini belirtmişlerdi sanki.

Namaz bitti, şadırvanın kenarında bir masa yanında oturmadan, ancak meraklı amcalara tabure ve sandalye getirttirerek konuşmak gayretini yaşadım.

Dilimin döndüğünce anlattım, resimler gösterdim ayrı ayrı, göz ucuyla da olsa bakanların tavırlarından anlamıştım ilgilerini, ama başlangıcımda küçük kızını yaşlı adamla evlendirecek diye tenkit ettiğim amca el uzattı;

“Hele gel bakalım, evlât! Şehirden gelmişsin, memursun, yol iz bilmezsin. Tanrı misafirim ol, Allah ne verdiyse kısmetine. Sonra benim çorak bir yerim var, çalılık. Al! Orası senin olsun!”

Amcanın yanıp kavrulduğumu, düşüncelerimi bilmemesi bir yana, dilenci ya da gariban olarak gezip dolaştığımdan bile habersiz olması, onu aldattığım intibaını(2) yaratmıştı bende, ister istemez küstüm kendime, affetmeyeceğim gibi kendimi.

“Olmaz amca! Sen bana sadece orayı göster, orası benden önce olduğu gibi, benden sonra da sizin olarak kalacak, kalmalı da hem. Mutlu olursanız; ‘Allah razı olsun!’ dersiniz. Geçireceğiniz süre önemli. Siz, ya da çocuklarınız, diğer amca, ağabey ve ablalara önderlik ederseniz, ben de başım eğilmeksizin sizlere yön vermekten dolayı mutlu olurum, sevinirim, gurur duyarım, başımı eğmeden, mutlu olarak uzaklaşırım, başınızı bir kez daha ağrıtmadan!”

Eli omzumdaydı amcanın, eve ulaştıktan sonra ise çarpılışım aşikârdı(2) kendime karşı, gizlenmeyi ancak akıl edebildiğim maviliklerde.

Mıknatısların iki kutbu vardı ve ben kırmızısı olsam gerekti, maviliklere egemen o idi. Amcanın gözlerine baktım ilk defa. Babasına çekmiş, babasıyla üleşmişti maviyi, mavilikleri. Tek fark; babasında sadece gök mavisi, onda tüm dünyanın mavisi hevesliydi, inkâr edilemeyecek.

Ve o bu yaşlarında, beni kendine kul-köle edeceğini öğrenmişti, biliyordu içtenlikle.

Emanete hıyanet gibi yorumlamıştım yaşadığımı, hem saygısızlık olarak amcanın iyi niyetine karşın.

Bir muhterem baba; “Ye, iç, şurası senin!” diyor ve ben onun kızına alıcı gibi çarpılmış, hatta yaşını dikkate alırsam taciz edici bir sapık gibi(1) bakmaya çalışıyordum, gözümü ayırmaksızın hem.

Ama yemin ederim, gözlerinin ağırlığını hissetmem için beynime yüklemiş, kalbimi işgal etmeye, hükmettiği bilinciyle ezmeye çalışıyordu beni, un-ufak edercesine, ya da başlangıç olarak un-ufak etme gayretiyle.

Amca da, teyze de farkında değillerdi (galiba) suskunca, konuşmaksızın tıkındığımın ben de farkında değildim desem yeri; yediğim-içtiğim çorba mı, yoğurt mu, su mu, pilav mı? Yoksa halt mı yiyor(3), halt mı ediyor, nankörlük mü ediyordum(3)?

Üstelik amcanın, teyzenin yaşlarına-başlarına bakarak, evde de başka ses-soluk-nefes hissetmediğimden genç kızın bir tekne kazıntısı(1) olduğunu düşünüyordum. Anlayamadığım ise, ne zaman edindiğim bir bilgiydi ki, kendilerine el-ayak-düzen-can yoldaşı olduğuna inandığım genç kızı yaşlı birine (kaba anlamda) sepetleme arzularıydı.

Ne zamanki böyle bir şey gerçekleşecek olsa, herhalde ölürdüm. Anında yerleşmişti çünkü gönlüme, tüm hücrelerime zapt edemediğim o. Doğrusu da hiç mi hiç zapt etmek için çaba göstermediğim…

“Elhamdülillâh! Şükür!”

Bu; amcanın göstereceği yere gitmemizin işareti gibiydi. Teyze;

“Neresiymiş ora, bakiyim, baba yadigârı(1) keleme(2) değildir inşallah!”

“Aşk olsun hatunum! Senin de, kardeşlerinin de malları kıymetlidir, tümünü onlara bağışladığına göre. Hiç haberiniz, rızanız, iznininiz olmaksızın bu genç adama oraları vaat eder, gösterir miyim? Benim şu bakamadığım, çalılık var ya, meşeliğin ötesindeki bayırda, orası işte söylediğim yer…

Eh! Biraz masraf ya da estek-destek gerekirse köstek yerine biraz tutarız artık bu gencin elinden. Sen de yastık altındaki altınlarından bir-iki tanesini feda edersin artık, ‘Borç verdim, alamadım!’ dersin.”

Sonra bana döndü amca;

“Ha? Senin adın ne evlât? Yedik, içtik, konuşamadık!”

“Mehmet Emin efendim!”

“Güzel! Müslüman ismi, peygamberimizin adı...

Bizim son numara kızımızın adı da Ayşe Hatice. Annesi çok ısrar etti, biri annemin, biri annesinin ismi. Neyse! Bu kadar konuşma yeter! Al kâğıtlarını, bilgisayarını, cep telefonunu, başka neler lâzımsa yanına? O yer bulmayı, işaretleyen aleti de yanına almayı unutma. İşim yok, gücüm yok, ama cemaati de devamlı boşlamak istemem!”

“Ben de geliyom adam!”

“Eee, gel bakam sen de kambersiz düğün(1), meraktan çatlayan hatunum olmadan olur mu, mekân teslimi?”

“İznin olursa baba…”

“Aaa! Eksik etek, meraklı taze, peki sen de gel! De…

Eve, kim mukayyet olacak(3)?”

“Çomar var ya!”

“Doğru! Her ne kadar yaşlanmış olsa da, baksana o da Mehmet Emin’i dost bildi, havlamadı bile. Ama bundan sonrasını bilemem gayrı!”

Yol uzun değildi, kısa da değil ama. Amca önde, teyze arkasında sonra ben, arkamda Ayşe ve en arkada merakını yenemeyip bizimle beraber olmayı isteyen Çomar…

Ev? Allah’a emanetti tabii, sonuçta…

O güne kadar tek bir yanlışlığın bile yaşanmadığı iddiasında olan amcaya göre merak ya da tereddüt edilecek bir şey yoktu, Çomar’ın gözlerinden anladığı (farz edelim)!

Sadece bir kez, hatta isteyerek ayağım taşa takıldı, geriye doğru kaykıldım. Ayşe tuttu ellerimden, göğsüne yaslanmamı kabullenerek, düşmemi istemezmiş gibisine. Bana göre, ne de olsa hasarlı birini sevgili olarak kabul etmezmiş gibiydi maviliklerinde, hüsnü kuruntum(1) olarak.

Aç bir tavuğun kendini darı ambarında tahayyül etmesinin ne sakıncası olabilirdi ki düşüncelerimde? Ancak Çomar’ın yanlış bir olaymış gibi hırlayıp anne ve babanın hayret edercesine geri dönüşlerinde tedirginliklerini göz ardı etmem mümkün değildi.

Sıcacıktı elleri, ömür boyu muhafaza edebilirdim o anı avuçlarımda…

“İşte, bura!” dedi amca, “Yeme de yanında yat!” değerinde benim için çok önemli çalılık…

Yıllık iznimi, uyku tulumumu, bohçamı, çıkınımı ve gerekliliklerimi almam gerekti, caminin malum mahallini işgalim dışında. Ayı, Kurt, sırtlan, çakal-makal yoktu etrafta bana göre. Herhalde aslanlar Afrika’dan sırf benim için gelecek değillerdi ya? Karıncalarla, akreplerle, kırkayaklarla baş edebilirdim, kendime güvenim, performansım(2) ve en önemlisi postallarımı ve çoraplarımı çevreme yerleştirmem yeterliydi, uzun çalışmalarım sonucu!

Cep teras için taşlar, özellikle humus(2), orman toprağı hemen yanı başımdaydı.

Ve en önemlisi baba namaza, anne komşuculuk oynamaya, ya da erişte kesmeye, salça yapmaya, yaprak sarma yapmaya gittiğinde benim için Ayşe(cik) hep yanımdaydı, dünyayı umursamaksızın, her ne kadar ellerini ellerime dokundurmamak için gayretli, sabırlı ve dikkatli olsa da.

Oysa sıcaklığını hissetmeye öylesine çok arzuluyordum ki!

İnsanlar hayal edebilirlerdi, hayallerinin esiri olmamak kaydıyla(4).

Ve hayallerinin de sınırları olmalıydı insanların(4). Kendine güvenen bir aile, kızlarını sahiplenmek isteyen yaşlı da olsa bir koca adayı ve zeytin için kendini helâk eden(3) bir devlet memuru mühendis.

Bir bilinmedik yerde, ekolojiyi(2), topoğrafyayı bir tren penceresinden gözlemleyip, garip bir derviş gibi araştırma yapıp kendine güvenen, bunu yaşamının belirtisi olacağına olacağının imkânsızlığını yaşamayan, yaşamak istemeyen Ziraatçı Mehmet Emin, yani ben. Mühendis demeyi yakıştıramıyordum kendime nedense, aslı Ziraatçı, Tarıma gönül verendim, kısaca.

Güzeldi Ayşecik. Dünyaya Tanrının gönderdiklerinin tümünün ötesinde.

Oysa bilmediğim, ya da o güne kadar aklımdan hiç geçmeyen, gönlün kimi severse, güzelin o olduğu idi. Ben, ben idim de, o kimdi meselâ? Elimi tuttuğunda ben kırmızı kutupsam, o mavi olduğunun farkında mıydı?

Taşları yerleştirmeye, toprakları taşımaya başlayıp, fidanları yerleştirdim çukurlarına sıra sıra.

Hiçbir şey ne göründüğü(5), ne de düşünüldüğü kadar kolay değildi. Hele ki insan şehrin muhallebi çocuklarından(1), hamlığına(2) bakmaksızın başından büyük işlere kalkışmışsa!

Ek olarak hakkı, haddi olmadığı(3) halde maviliklerin gönlüne egemen olmasına direnemiyorsa, artı emanete hıyanet etmek(3) gibi suçluluk kompleksi(1) duyuyorsa.

Genç kızı babası, yaşlı-başlı birine verecekti, sebep ne olursa olsun, neticesi handiyse belli. Peki, kendim çok mu gençtim meselâ? 10-11 yaş inkâr edilebilecek bir fark mıydı? Üstelik yaşlı başlı konusunda neden hiç ses çıkmamıştı, ben şehre geldiğimden beri? Olmasa da Cuma namazından beri?

Ve hüsnü kuruntu gibi görünse de fark ettiğimi zannettiğim şekilde nedendi mahzunluğu genç kızın ben bu şehre geldiğimden beri?

Aldığım iznin, idealimi gerçekleştirme emelimin sonucu için çalılık mekânında uyku tulumumun içinde gecelerimi kendim, kendimle paylaşıyordum bedensel olarak, gönül ve ruhsal olarak itiraf etmemem, edememem çekincemle.

Bir kısım bilgi eksikliklerini tamamlamak, her ne olursa olsun kendi çabam için amirlerimi bilgilendirmek amacıyla büyük şehre merkeze gittiğinde, zeytinlerin ceplerinin, şekillerinin, adetlerinin artması, çukurların inşa edilmiş gibi tanzimi ve sadece zeytin fidanlarının dikilmesi için bekletilmesi merakım idi.

Kimler, niçin, ne zaman, nasıl yapıyor? Biliyordum bilmesine, ama merak etmek hakkımı kullanmak da içimden geçmiyordu…

Cesaret ettim ellerine bakmak için, ellerini tuttum. Bir şehir değil, köy çocuğunun elleri gibiydi, nasıl olursa, nasırlı, işte öyle. Farklı olarak paralanmış, parçalanmış, yarılmış, çizgi-çizgi, dağlanmış gibi, bir bölümü su toplamış, delinmiş, kızarmış…

Ve en önemlisi tir tir titriyordu sanki, kış soğuğunda üşümüş, sığırcıklar, serçeler gibi.

Oysa soğuktan eser yoktu.

“Neden?” dediğimde, anlamıştı;

“Okuyamamaktan, bilememekten, kör olmaktan, duyuramamaktan, dilim ağzımda dönüp de sesler çıkarıyorsam da konuşamamaktan, aklımı yitirip de beynime hükmedememekten, anlatamamaktan, suskunluktan…”

“Kısaca söylemeye çalışsan…”

“Utanırım eğilmekten. Kalbimin gümbürtüsünden ürkmenden çekinirim. Sen okumuş, beyni engin, kendine hükmeden birisin, zavallı, aciz bir kıza acımanı nasıl beklerim ki?”

“Bir kere acımak değil, onun adı sevgi, ilerisi aşk. Tanrı insanlara bir yön çizmiş, kader deyip başıyla da sonuyla da hükmedeceği. Sen, seni anlattın, ben beni anlatmaktan acizim. Baban, saygım olması gereken boyutta, yücelerde, doruklarda…

Söz vermiş birilerine, kim olduğunu bilmediğim, öğrenmek de istemediğim. Nasıl senin saklanarak, belki de çekinerek söylediklerini; ‘Seni seviyorum!’ diye tekrarlar, ispat etmeye gayret ederim ki?..

Ellerin yalnız başına mı titriyor sanıyorsun ki? Hissetmiyor musun benim de iliklerime kadar titrediğimi? Tanrıdan başka bizi gören, bilen, dinleyen, duyan yok. Daya kulağını göğsüme, kalbimin seni çarptığını duyacaksın, senin için çarptığını değil!..

Ama bana el uzatan babanın emanetine hıyanet etmem mümkün değil!”

“Yaşamımın hiç mi değeri yok? Babamın sözü, ona saygın için beni feda mı edeceksin? ‘Öl!’ demek mi maksadın? Ben senin soluk aldığın dünyada, bırak söz verilmiş birinin koynunda yaşamayı, nefes bile almam, beni ilk diktiğin zeytin fidanının altına, yanına gömersin artık!”

“Ben yaşar mıyım peki sen olmayınca? Seni azat ettikten sonra o zeytin fidanın öbür tarafını da kendim için kazarım. Babana vasiyet ederim beni. Hatta kimseye zahmet olmasın dileğiyle anında büzülürüm toprağıma kefensiz…”

“O halde yaşam haram diyorum ikimiz için de. Kaz ikimiz için de tek mezar, kimse bilmesin, bu dünyada arzumuzu, ama ölümümüzü alkışlasınlar arkamızdan, birbirini çok sevenler olarak…”

“Senin ellerini şu andaki gibi sıkmadan, sana bir kere bile sarılıp saçlarını koklayıp öpmeden ölürsem ‘Yuh olsun!’ bana!”

“Gecikme! Seninim! Senin olduğun, senin nefes aldığın dünyada ben ancak seninle yaşayacağıma inanırım. Sar beni, toprağımızı beraber üleşecekmişiz gibi, çekinme, senin et beni, nefesinde, kokunda, gözlerinde…”

“Yaşın küçük, ya beni şu an yakalayıp hapsederlerse, sana kavuşmayı umarken, zindanlarda çürürsem?”

“Ben yaşamımda eğer senin için sürüneceksem, senin zindanlarda çürümen sana zor mu gelecek, seni beklerken? Benim olmak, beni sahiplenmen mümkün olacaksa, sonuma, sonsuza kadar beklerim seni!”

“Ben bekletmem sizi çocuklarım. İyi ki bu meşe ağaçları beni ve annenizi gizleyecek cesamette(2). Anneli-babalı işittik sizi başlangıcınızdan beri. Şu andaki başlangıcınızı değil, ilk başlangıcınızı söylemek istiyoruz, analı-babalı. Ben verdiğim sözümden vazgeçtim, unuttum. Bu yaşam sizin…”

Düşünür gibi durakladı bir süre babası Ayşecik’in;

“Ama tek şartla. Zeytinleri büyütecek, buraların zeytinlik olarak anılmasını sağlayacaksınız. Ve önerimiz anne-baba olarak, oğlan-kız fark etmez, kim ne derse desin, ilk bebek ‘Zeytin’, ikinci bebek ‘Toprak’ adını taşıyacak. Bir de ‘Hayır!’ demenizi beklemiyoruz, burada yaşayın. Eee! Genç adam; ‘ Allah’ın emri, Peygamberimizin kavli ile…’ demeyecek misin hâlâ?...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

Kambersiz Düğün Olmaz; Her işin içinde bulunan, her türlü eğlenceye, işe, çalışmaya, konuya katılan, çevresindekileri umursamaksızın kendi olmadan bir iş yapılmayacağına inandıran kimse için alay yollu bir söz.

Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.

Sapıkça Taciz; Tavır ve davranışlarıyla tedirgin etmek, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymaksızın rahatsız etmek.

Suçluluk Kompleksi; Bazı suçları işlediğini sanma şeklinde oluşan rahatsızlık. Bir suçu işlemek veya suça bulaşmaktan ötürü meydana gelen sıkıntı.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken  aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Tesviye Eğrisi; Plân üzerine aynı noktaya sahip noktaların birleştirilmesiyle oluşan, plân içinde ya da dışında kendi üzerine kapanarak kapalı bir halkayı oluşturan eğriler. Tesviye eğrileri üzerindeki bütün noktalar aynı yüksekliktedir.

Topoğrafya Yapısı; Topoğrafya Haritası; Yeryüzünün ya da bir parçasının şekilsel yapısının belli bir ölçek içinde eş yükseklik eğrileri yardımıyla yatay düzlem üstünde gösterilmesiyle elde edilen haritalardır.

(2) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Cesamet; Büyüklük, irilik.

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

Ekoloji; Canlıların çevreyle olan ilgilerini inceleyen bilim.

Hamlık; Vücudun hareketsizliğe alışmasından ileri gelen gevşeklik, idmansızlık, ham olma durumu.

Humus; Bitkilerin çok uzun zaman içinde çürümesiyle oluşmuş olan koyu renkte organik toprak.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

İstimlâk; Kamulaştırma; Devletleştirme. Özelleştirme. Millileştirme. Kamu yararının gerektirdiği durumlarda gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetlerindeki her türlü varlığın piyasa değeri ödenerek kamu mülkiyetine geçirilmesi.

Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.

Keleme; Sürülmeden bırakılmış tarla veya bakımsız bağ-bahçe.

Pattadak (Pattadanak); Birdenbire, ansızın.

Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

Teras; Taraça, seki.

(3) Emanete Hıyanet Etmek; Kendisine emanet edilen kutsal şeylere, emanetlere, namusa, ırza, mahremiyete el uzatmak, kötülük etmek, karşı davranmak, hainlik, ihanet. Görevi kötüye kullanmak, aldatmak, vefasızlık.

Hakkı, Haddi Olmamak; İnsanların hadlerini bilmemeleri. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmemek, ölçüsüzlük.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Helâk Olmak (Kendini Helâk Etmek); Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.

Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

Nankörlük Etmek; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezlik eylemi.

(4) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… Yahya Kemal BEYATLI “DENİZİN TÜRKÜSÜ”

Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...  Paul VALERY  EĞER”

(5) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ