Saatler…

Bilmiyordum ki kaçı kaç geçiyor, ya da kaça kaç vardı?

Bir günlüğüne görevli gelmiştim bu şehre, belki de bu sel felâketini yaşamak için, hatta belki de ölmeye…

Sel, ufak dereler halinde idi önce, sekerek de olsa yürüdüğüm, kapalı idi hava, bir otelde yer bulup sabah, belki de öğlene veya ikindiye kadar görevimi tamamlayıp geri dönmeyi düşünüyordum.

Ben öyle sanıyordum. Şehrin trafosuna(1) kedi falan girmesi imkânsızdı, su falan da girmemiş olsa gerekti, direklerdeki lâmbalar yanıyordu. Hoş! Çok zaman gündüzleri de yanıyor olduklarından emindim, biliyordum, gün aydınlanıncaya kadar. Hava şimdiki gibi karanlıksa, karanlık boyu sensorların(1) izin verdiği kadar değil, limitlerinin sonuna kadar yanarlardı.

Birden bir bakkalın, ya da herhangi bir dükkânın yağmurdan yaşlanmış, ömrünü tamamlama çabasını yaşayan tentesi, yılların hüznüne dayanamayıp yırtılınca tentedeki tüm birikinti başımdan aşağıya boca etmişti(4). “Neyse ki; (yılların birikintisi olduğunu sandığım, toz parçacıklarını yok sayarsam)  “Su, temizdi!”

İlk rastladığım otelin kapısından içeriye daldım, çözümsüz sıkıntılar içinde sudan çıkmış azimli bir sıçan(3) gibi. Çünkü taşımakta zorlanmak istemediğim çantam, ufak bir eşofman altı dışında başka giyecekleri de muhafaza edip taşıyacak kadar izinli değildi.

“Hele bir otele kapağı atayım, çözüm için bir şeyler düşünmeye gayret ederim!” diye düşünüyordum.

Sükûtu hayale uğrayacağım(2), diğer bir deyişle avucumu yalayacağım(2), aklımın ucundan bile geçmemişti(2). Halimi gören ve fakat yalvarmalarıma rağmen acımaktan başka ellerinden bir şey gelmediğine inandıran otel görevlilerine göre otelde hiç yer yoktu. Uluslararası bir seminer(1) mi, kongre(1) mi ne varmış!

Hüznümle birlikte otelin lâmbaları da muhtemelen bir arıza nedeniyle kararmıştı, sokak lâmbalarının aydınlığına karşın. Ancak otelin jeneratörü hemen devreye girmiş, uzak bir bölümden de olsa ulaşan insanların kahkaha ve müzik seslerine göre ne dışarıdaki havanın ne de benim sırılsıklamlığımın önemi vardı.

Boyumun ölçüsünü almış(2) olarak yapacağım bir şey yoktu. Yağmura, sel sularına, sıçan şeklinde oluşuma aldırmaksızın şansımı başka yönlerde deneyecektim ki, annemin ısrarla uğramamı istediği, ancak uğramayı aklımdan bile geçirmediğim, hatta hiç düşünmediğim uzaktan uzak, dıdının dıdısı(3) akrabalarımız geldi aklıma. İsimler aklımdaydı; Osman Dayı, Fatma Yenge, İkizler Hâlet ve Hâle…

Başka?

Adres, telefon numarası…

İddiasız bir şekilde yoktu aklımda, tek şansım, birkaç kez çocukluk ve delikanlılık çağlarımda, bir vesile ile gelmiş olduğumuz sokaktı. Taşınmış, bir başka yere gitmiş olabilirler miydi? Neden olmasındı ki?

Sonra şehrin yerlisi olduklarını geçirdim aklımdan. İyi konumlu iki katlı kâgir bir evdi orası, zihnimi zorlayınca şeklini aklıma getirdiğim.

Öncesinde telefon edip annemden adres, telefon numarası gibi bir şeyler öğrenmek geçti aklımdan ve aklımdan geçtiği gibi de yerinde kaldı isteğim.

Çünkü tenteden sakınmasını bilemeyen(!) cep telefonum, direnmektense zevk almak hakkını kullanmış, bunun için keselenir gibi yıkanmış, kendini kendi için gereğine ulaştırmış, belki de göçmüştü. Akıbetini(1) ancak geri döndüğümde bir tamircide pazarlık ettiğimde, ya da tavsiye üzerine yenisini almakla halledecektim. Üzüntüm; SIM kartına(4) yüklenmemiş olan telefon numaralarını yenileyememe şanssızlığımdı.

Çaresizdim, gene de “Belki yardımcı olurlar!” şeklinde ulaşmayı diledim o adrese. Sanırım ki ortalıkta in cin top oynuyordu(2). Bu nedenle de tüm ticari taksiler erkenden yerlerinden kıpırdamama moduna girmiş olsalar gerekti.

Sotaya yatmış(2), paragöz(1), bir yerlerde uçkun(1) para dileği olacak taksi şoförleri olsa gerekti, ama onların beni, benim onları görme şansım, “Kutupta deve ya da Arap, çölde kutup ayısı ya da Eskimo görmem” kadar mümkünsüzdü.

Rastladığım bir site görevlisi, tıpkı benim gibi şehrin yabancıydı, ancak “Fransız kalmak(2) konusunda sular-seller gibi(3) bilgili ve başarılıydı! Sözü uzatmama gerek yok! Arayan Mevlâ’sını da…

Yani aradığı adresi de bulabiliyordu, hele ki yeni doldurulmuş sucuklar gibi kurumaya çoktan çok ihtiyacı varsa.

Allah’ın da bir sıçana acıyacak vakti olmasa gerekti. Ev yoktu yerinde. Heyulâ(1) gibi bir yapı vardı, eski evin yeller esen arsasında, 10-12 katlı, muhtemelen dıdının dıdısı dediğim akrabalarımın herhangi bir yerinde oturduklarını sandığım.

Bir diğer şanssızlık ise onların annem tarafından akraba olmalarıydı. Baba tarafından olsa soyadımdan yararlanarak bir şansım olabilirdi belki.

Annemin doğup büyüdüğü yer Bilecik’ti. Açık olan kapıdan içeri girdim ve Bilecik İlinin Plâka numarası olan 11 Numaralı kapının üstünde Osman Dayının adını görünce rahatladım ve zilini çaldım.

Karşıma “Kim o?” demeden bir genç kız çıkmıştı. Daha önce böyle bir güzellikle karşılaşmamıştım. Nutkum tutulmuştu(2). Yaşadığımız anlara göre Hâle’nin bu kadar çabuk büyüyüp güzelleşeceği aklımdan geçmemişti doğrusu.

Bir anda gözüme çarptığı için söylemem gerekli, kapıya dayadığı sağ elinin iç tarafında sonsuz işareti, ya da 8 rakamı şeklindeki ve çorapsız ayağının üst tarafındaki çiçek şeklindeki dövme idi.

Her ne kadar söz olarak saklanır gibi olsam da bu görüntülerden edinilmesi gereken intibaa(1), genç kızı baştan aşağı süzmüş olmam olsa gerekti, yoksa nasıl çarpılır, nasıl nutkum tutulurdu ki?

Tabiidir ki, tam olarak aklımda kalmamıştı çocukluğu, ancak dıdının dıdısı dediğim akrabam olma şansımı göz ardı etmemem de gerekliydi.

Güzelliğinden etkilenme hakkımı sonsuza kadar kullanma arzusundayken, sesler takip etti birbirini, muhtemelen görünüşümün ve şaşkınlığımın görüntüsü gibi;

“Bak! Güzel kız; bir ağabey önerisi, sakın ola önce ‘Kim o?’ demeden açma kapıyı. Ben İsmail!”

“Evet? Hangi İsmail? Bu yağmurda, bu kılıkta?”

“Bu vakitte kimmiş kızım?”

“İsmail diye adını söyleyen çokbilmiş(1) biri, kuru bir yeri kalmamış gibi baştan aşağıya ıslak, sanırım yardıma muhtaç…”

Merak eden anne ve baba beraberce ulaşmışlardı, kızlarının arkasına. “Kızım!” dediklerine göre kapıyı açan kızlarının arkasına gizlenmeye çalışmalarını da doğal karşılamam gerekti bir bakıma. Maksatları belli gibiydi;

“Gecenin bu kör vaktinde, kimsin, nesin?” demek ister gibiydiler.

“Nereden gelip, nereye gideceksin?” ikinci bağlamda bir ahret suali(3) olacaktı, sanırım.

“Osman Dayı? Fatma Yenge? Ben İsmail! Naile’nin oğlu. Doğruyu söyleyeceğim için beni kovmayın lütfen. Bir görev için gelmiştim şehre. Size telefon edip; ‘Merhaba! Nasılsınız?’ deyip görev sonrasında eve dönecektim!”

 Yalandan, gerçeği saptırmaktan kim ölmüştü ki? Üstelik yalanı destekleyecek takviye acındırmalarım da hazır ve tetikteydi.

“Ancak telefonum da, adres defterim de yağmurdan ve üstümden aşağıya dökülen tentenin azizliği olan suyla bu hale geldiğim için, çocukluğumdan kalan izlerle buldum evinizi. Evin yerine bu apartmanı yaptırmışsınız. Güle güle oturun! Öncelikle annemin selâmını ileteyim sizlere!”

“Yani elbiselerinden fark ettiğim kadarıyla sırılsıklam olduğun için ve mecburen aradın ve geldin, öyle mi oğlum?”

“Saklamam mümkün değil dayı, hasta…”

“Gel önce özlemiş olarak kucaklayayım seni. Sen akrabamızsın, bugüne değin, arayıp sormamış olsan da, seni böyle bir durumda, sokakta aç-açıkta-yardımsız, hasta olacak şekilde dışarıda bırakacak değiliz…

Hadi eğlenme, çabuk gir içeri ve doğru banyoya yönel. Kızım, yol göster, İsmail Ağabeyine. Sen de soyun, dökün, benimkiler biraz bol gelse de, duş yap giyin. Hanım, sen havlu çıkar, benimkilerden bir şeyler uydur, sonra sıcak bir çorba yap! Kızım, sen de sonra ıhlamur, bitki çayı, ne varsa hazırla!”

Ortamda emredilmesi dışında adı bile ünlenmeyen sadece genç kızdı, kolunda sonsuz, ayağında çiçek işareti şeklinde dövme olan bir görüşte dünyama girip, hayallerime bile egemen olacak.

Bir ara kavram kargaşası içinde ismi geçmiş miydi, hatırlamıyorum, ama kesinlikle adı Hilâl değildi, ikiz olarak Hâle adı aklımda gibiydi de, kız ve oğlan isimleri uygun olsun diye Hâlet evde niye yoktu, akıl erdirememiştim.

Ağabey olduğum hatırımdaydı, onların ikiz kardeş olarak benden genç olduklarına ve ben askerliğimi yaptığıma göre şaşkınlık, ya da akıl edememek parayla olsaydı, herhalde oldukça varlıklı olurdum galiba.

İnsanlar bazen gerçekten şaşırıyorlardı, duydukları isimlerin akrostiş(1) gibi dört dize mi, beş dize mi olduğunu düşünürken. Ya da çapraz bilmeceler gibi soldan sağa, yukarıdan aşağıya yerleşmiş isimler gibi olmasını; Hâle ve Hâlet…

Gözlerimi ayıramıyordum Hâle’den o kısacık süre içinde, şu ana kadar bu güzelliğin neden benden saklandığını, neden bu güzellikten haberim olmadığını sorgular gibiydim.

Doğrusu; “Akrep yapmazdı, akrabanın akrabaya yaptığını(5) yani böyle yan yan baktığımı, ya da her neyse içten içe düşündüğümü demek istedim. Kabaca, akrabama herhangi bir şekilde sarkıntılık, taciz aklımın ucundan geçmezdi, sadece etkilenmek dışında, geçmemeliydi de, çünkü asla akrep değildim ve olamazdım da. Ancak…

İlgide aşırılığıma, sevmeme, hatta daha ilerilerimi(zi) düşünmeme kim engel olabilirdi ki, hele ki şu anda?

Islak pabuçlarım, çoraplarımı dış kapı önünde çıkarıp elime alarak, her ihtimale karşı belki ailenin titizliğine önem vererek çantamda gezdirdiğim, otellerin birinden kullanmadığım için aldığım, yanımda gezdirdiğim kâğıt terlikleri ayağıma geçirerek banyoya girdim.

Soyunurken kapı tıklatıldı, araladım, ya da yarımca açtım kapıyı arkasına saklanarak. Aralıktan bir el uzandı, sonsuz işaretli. Poşetler içinde havlu, iç çamaşır ve tişört uzatıldı. İkinci tıklatılışında yine bir poşet içinde altlı-üstlü eşofman takımı…

Bu kadarı fazlaydı;

“Pardon! Bunları çeyizinizden(30) çıkardıysanız, asla kabullenemem!”

“Derler ki; ‘Herkes nasibine!’ İkizlerin Hâlet’ini unutana, hatırlamayana da. Benden on dakika önce doğduğu için ağabeyliği hak eden Hâlet on gün kadar sonra terhis olacak. Onu almaya gittiğimizde değiştirmesi için almıştık bu takımları. Size nasipmiş, çekinmeksizin kullanabilirsiniz!”

Sözü uzatmamam gerekti, kurgularımı duş alırken sonlandırmaya çalışmam uygun olacaktı.

“Sıhhatler olsun tezahüratlarıyla hiç de acıkmış gibi olmamama rağmen çorba, sonrasında nane-limon-ıhlamur karışımı oldukça iyi gelmiş ve gevşemiştim. Kendime iyice gelmem, ertesi günkü işleri gereğine uygun yapmam için iyi bir uykuya ihtiyacım vardı.

Ancak öncesinde her bir şeyi affedip beni kucaklayanlara dileğimi söylemeliydim.

“Bu şefkat(1), merhametleriniz karşısında mahcubum. Yardımlarınız, hak etmediğime inandığım fedakârlıklarınız ise beni hem ezer, hem üzer. Asker kardeşimi aklıma getiremediğim için üzgünüm. Hele ki ona alınan hediyeleri mecburen sahiplendiğim için de mahcubum ayrıca. Eğer Küçük Abla yardımcı olursa, onun katkıları ile aldıklarımı yerine koymak üzere karşılamak isterim.”

“Birincisi gerek yok genç adam! İkincisi karşındaki ‘Küçük Abla’ değil, genç bir kız. Üstelik birkaç dünürü damat adaylarını görmeden, bilmeden, tanımadan, reddeden, üniversite mezunu, iyi bir de öğretmen olan genç kız. Bu nedenle ona ‘Küçük Abla’ demek yerine ismiyle seslensen iyi olur oğlum, demek isterim!”

“Peki dayı! Hâle, eğer uygun görürsen bana yarın yardımcı olabilir misin, tabii yarınlarımız olacak genç kardeşlerimizin derslerini aksatmayacaksan?”

“Tabii İsmail…

Ağabey! Öğleden sonra saat kaçta dersen, ben belirteceğin yerde olurum. Yalnız babamın dediği gibi iade etmen hiç de gerekli değil, netice itibariyle akrabamızsın!”

“Bence ‘Hâlet’e haksızlık etmeme izin vermeyin!’ demek isterim. Hatta tarihi söyleyin, her nerede asker ise annemle ve babamla ben de size katılmayı arzularım!”

Cevap nasıl verilmişti, hatırımda kalmamış, demek ki uyku moduna çok çabuk ve erken girmiş olmalıydım, divana uzandığım hatırımda ancak. Üstüm örtülmüş, şefkat dolu sıcak bir elle ve özlem dolu bir öpüş hissettim yanağımda;

“Uzak durmuş olsa da sülâlemin bir tanesi, yakın akrabam, keşke kızımın gönlü sen de olsaydı!”

Sözü işitmiş miydim, yoksa içimden geçirdiğimi Fatma Yengem söylemiş olarak mı kabul etmiştim? Başlangıç olarak beni umursamadığını sandığım, belki de oğluna olan özlemini yok etmeye, en basitinden hafifletmeye çalışan…

Vedalaştık ve Hâle pantolonunun altına yarım çorabını giymeye çalışırken gene gözüme takıldı ayağının üstündeki papatya deseni dövme. Daha dikkatli ve dikkati çekecek gibi bakmış olmalıydım ayağına herhalde, çünkü çiçeğin her bir yaprağı yarım ay şeklinde, bir bakıma hilâl gibiydi ve sapı da belki vakti gelmeden geleceği görmüşçesine geniş bir “C” harfi şeklindeydi, boynunu bükmüş ince bir lâle sapı gibi.

Oldum olası dövmelere yaklaşımım zıttı. Sormalıydım, anlamını ve geçici olup olmadığını ve mümkünse silmesini, sildirmesini istemeliydim.

Evden çıkıp köşeyi döner dönmez tuttu elimden, anlatmak, rahatlamak, belki teselli bulmak için yaşanan bir akşamda, yalnızlık yaşanan bir gecede sevgi bütünlüğü olacak değildi ya!

Elini tuttum, iç tarafını göstererek ve ayağını işaret ederek sordum;

“Neden? Bir sevdanın, karşılıksız bir sevginin izi, onarımı imkânsız bir öykünün yok edilmesi imkânsız izler mi bunlar?”

Değildi. Hepsini anlattı, bir yerde iğreti(1) olarak oturduğumuzda ve teselliye, başını dayayacağı bir omuza ihtiyacı olduğunu söyleyip, elimi sıkarken.

Konu, istemediği kişilerin kendini istemek için ısrarla kapılarına dayanması idi, seveceği bir insana rastlamamış olmak hüznü idi.

“Bak Hâle! Dayım ikaz etti, ama ben sana gene de ‘Küçük Abla’ diyeceğim. Yaşamda hiçbir şey sonsuz değildir, sadece sevgiler vardır, sonsuza değin süren, yaşayan, doğmayan ve hem ölmeyen. Bu; anlayamadan kalbine yerleşen bir duygudur, aşk denen, ne olduğunun farkına bile varmadan insan yaşamına yalnız ve yalnız bir kere egemen olan. Aşk içindedir, şekillerden, seslerden, gözlerden azade(1) bir duygudur. Bunu yaşamak istiyorsun, anlattıklarından belli, anlıyorum seni. Ben…”

Benden bahsetmenin hiç de zamanı değildi, nasıl derdim ki, “Çocuktun, ufacıktın, o günlerde seni bilmeyen ben, şimdi şu anda, merhamete ihtiyacın varken, fırsattan istifade şeytan çarpmışa dönmüşçesine(2) gelişimi dillendirmeye çalışayım?”

Böyle bir söz dizisi olur muydu? Karşımdakini sözlerimle nasıl hırpalardım ki, buna hakkım var mıydı?

Devam etme mecburiyetim vardı;

“Hoşlanmayı, sadece bir yuva kurmayı düşündüğün için belki, yüreğindeki birikintiyi yok etmek için sonsuza kadar düşünmemek kararı ile yaptırmış olsan gerek bu sonsuz işaretini. Ayağındaki papatyalar sanki diz çökmüş, devamlı rahatsız edilmek bunalımının sembolü, susuz, güneşsiz kalmış gibi. Hele ki dalı! O halde beni dinle, yok et kolundan ve ayağından yaşamının gerisinde kalmışları temelli unutmak için.

Ve aşkı umut et, hisset, gör, yaşa, yanlışlık yapmaksızın ne aradığını bilmeye sonra da bulmaya çalış, sanırım sevmeyi, aşkı bilmiyorsun…”

“Peki, yardımcı olur musun? Beni görür görmez hissettiklerini, kalbinin gümbürtüsünü saklamaya çalıştığını hissettim. Belki çok küçük yaştan oraya yerleştiğimin henüz farkına varışın olsa gerekti bu. Kendime dönersem, senin yaşadığını bana da yaşatarak benim olur musun?”

“Yanılma payını göz ardı etmem mümkün değil! Ancak daha küçük, küçücük bir ablasın, büyümen gerek!”

Bir halk otobüsü geçme çabası içindeydi yanımızdan, Lâle’nin üstüne doğru geliyordu, ne olduğunu anlayamadan küçükten öte bir “Ah!” sözüyle kendime geldim.

Hâle, çaydanlık kapağı altında biriken su haline dönüşen sıcaklığın ayağına dökülmesi ile o sesi çıkarmıştı ve ben nasıl bir sesle “Hayır! Sen ölme!” diye bağırmıştım ki, üçü birden başıma dikilmişlerdi.

Utanmam gerekliydi; “Hayırdır? Hayırlara vesile olsun!” dendi, saklanmam, gizlenmem gerekliydi. Hayret ettiğim, Hâle’nin beni rüyamda nasıl bildiğinin şaşkınlığı içindeydim, acaba sayıklamış da olabilir miydim? Etkisi altındaydım ve bilinçaltında bunu kabullenmem gerekliydi. Ama ne, nasıl ve sonrası?

Ve mutluluk için mutlaka acı çekmem(6) gerekli miydi?

“Yedim, içtim, yedik, içtik! Afiyet olsun! Sizlere doyum olmayacağı inancındayım. Görevimi bitirdikten sonra elinizi öpmek için tekrar uğramak isterim, ama uğrayamazsam da ne olur gücenmeyin. Ancak, yemin edecek olsam da başım ağrımayacak, Hâlet’in teskere(2) törenine ne zaman gideceğinizi plânlayıp iletirseniz, ben de, bizler de ailece yanınızda olmayı, o gününüze katılmayı dileriz.”

“Amenna(1)! Ama yıllar sonra bu düşkünlüğünün sebebi ne İsmail?”

“Bana en dar zamanımda el uzatmanızın, beni reddetmemenizin, kucak açmanızın minnettarlığı(1). Şimdi ise suçlamanız, suçlar gibi sorgulama tavrınız ise gücüme gitti, üzdü beni. Bu soruyu, araya mesafe koyan; ‘Gitmişken görün, selâmlarımızı söyle!’ diyen anne ve babama sormalısınız Osman Dayım!”

“Haklısın oğul!”

“Haklılığımın tasdiki ile başarılı olmak maksadım değil! Beni çocukluğumdan beri bilen, yaşını-başını almasına rağmen karşısına dikildiğimde kucaklamasını bilen akrabalarımdan uzak kalmış olmamın hüznünden dolayı üzüntüm. Bundan böyle buraya ne zaman görev çıkarsa, gönüllü olarak geleceğim, bir sonraki seferde de anne ve babamı da mutlaka yanımda getireceğim…

Ancak önceliğim, Hâlet’e; ‘Geçmiş olsun!’ sizlere; ‘Gözleriniz aydın!’ diyebilmeyi hak etmek! Sonrası Allah’ın bildiği, derlediği gibi olsun inşallah! Allahaısmarladık!”

“İsmail Ağabey, beraber çıkalım istersen?”

“Olur tabii, neden olmasın?”

Yola çıkar çıkmaz gecikmiş gibi;

“Gösterin sadece minnettarlıkla ilgili olmasa gerek! ‘Gerçek nedir?’ diye sorsam İsmail Ağabey?”

Hâle “İsmail Ağabey” derken ayaklarımın altındaki toprak ıstırap çekiyor gibiydi. Bunun fay kırığı, zelzele, yanardağ indifaı gibi oluşumlarla hiç ilgisi yoktu.

“Gerçeğim şu Hâle! Seni görmeseydim, yaşamımda etkilendiğim hiç kimse olmaksızın geberip telef olup(2) gidecektim. Etkilendim senden. Bunun ilerisinin sevgi olacağı düşüncemde. Bana izin ver, telefonla, bilgisayarla, mektuplar içinde sunmaya çalışmak istediğim düşüncelerle yanında olayım…

Hatırını sorayım. Gönlünde kimse yoksa oraya yerleşmeye çalışayım. Kısaca bana seni yasaklama, lütfen!”

“Bu, bir gecede beyninize sığdırmaya çalıştığınız bir gerçek değil. Öyle değil mi, İsmail Ağabey? Güzel değilim, ilgi çekecek gibi boylu, boslu, ender yapılı ve varlıklı değilim. O halde ‘Lütfen!’ demiş olsanız da tehdit içerikli ‘Yasaklama!’ sözünüz, sizce emir gibi olmuyor mu?”

“Bugüne kadar gönlüme hükmeden olmadı. Rüyama girdiğin anda ‘Sen ölme!’ diyerek hiç kimse için Tanrıya yakarışım olmadı, rüyamda bile sensizlik dolu bir kâbusa(1) tahammül edemedim. ‘İlk görüşte, yıldırım aşk!’ gibi söz ve tavırlara inanmayan ben, aynı akşamı dışımda sırılsıklam yaşadığım gibi, senin karşında da sırılsıklam oldum anlatamayacağım şekilde…

Ancak o sırılsıklamlık; içimdeki dışarıdan hissedilmeyen yangınla eşdeğerdi. Uzatma elini, peki! Geri de çekme ama! Sana yazmama, seslenmeme, işitmeme izin ver lütfen, tehdit değil bu, bana acımanı dillendirmek istiyorum!”

“Ola ki ‘Peki!’ dedim?”

“Dünya yeniden dönmeye başlar, ama hiç karanlık yaşanmaksızın!”

“Gündüzü ve gecesi bir arada olmayan bir dünya için asla ‘Peki!’ demem. Her hal ve şartta da bir görüşte nabız yoklar(2) gibi sözler eden birine de evde kalmış kart bir kızmışım gibi; ‘Evet, peki!’ demem, hatta ‘Belki!’ diyerek ufak bir şans kelimesi iletmem, hatta hissettirmem bile mümkün değil, tamam mı İsmail Ağabey? Okulum şurada. Haydi, size hayırlı işler, işiniz neyse ve neredeyse!”

“Geri dönmeden önce seni bir kere daha görmem…”

“Ben sizin dünyanıza engel olamam İsmail Ağabey. Ancak sizi tekrar görmemin beni memnun edeceğini düşünürseniz bu sadece iyimser bir hayalperestlik(1) olur!”

“Bir ara ‘Sen!’ sonraları ‘Siz!’ ve hayalperestlik…

Sana yakıştıramadım güzel kız. Gene de umut, Kaf Dağının ardında olsa da kendimi engellemeyeceğimi bil!”

“O halde başarılar mı dileyeyim, ne diyeyim, bilemedim İsmail Ağabey!”

“Bana hep böyle ‘İsmail Ağabey!’ deme Hâle. ‘İsmail!’ de desem, kabullenmezsin. O zaman kısaca ‘Abi!’ ya da ‘Ağabey!’ de ki mutlu olayım, hayal kırıklığı(3) gibi bir derdim olmasın, yaşamaya başladığımı düşünürken, yaşatmadığını değil, yaşatmasını bilmediğimi düşüneyim(7)

Bir de; evine döndüğünde; ‘İsmail Ağabey bana asıldı, kur yaptı, niyeti de ciddiye benziyor!’ ya da içinden geçen herhangi bir cümleyi sarf etme, ağzından kaçırmama gayretini yaşa ki bir başka seferde dayımın ve yengemin yüzlerine bakacak yüzüm olsun. Mümkün mü?”

“Kendini beğenmekte ve her şeyi abartmakta olağandan öte hünerli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim abi!”

“Dediğimi kabullenmeni, bana değer vermişsin gibi algıladım, ‘Sen ve abi!’ Teşekkür ederim, hadi öğrencilerine kavuş, beni unutmaman sevincim olur, unutursan da ya da ‘Unutacağım!’ dersen, unutacağını hissedersem bu senin tercihindir, içimden yalvarmak geçse de asla baskı yapmak istemem. İyi günler Hâle!”

“İyi günler İsmail Ağabey!”

Bam telime basmakta(2) yetişkin bir üstat gibiydi, başarılıydı, acemilik çekmemişti. Sırtını döndüğünde düşünüyordum ki; yakalanmış, can çekişmekte olan bir fare ile oynayan sinsi(1), zalim, gaddar(1) bir kedi gibiydi.

Eğer kediliği kabullenseydi, oynamasına imkân bırakmaz, öldürmesi için uzatırdım boynumu. Ya da içine yerleşmemekte direndiği, onun için hiçbir değeri olmayan kalbimi yerinden söküp köpeklere yal(1) gibi atması için avuçlarına bırakırdım.

Bir iş yapamadım o gün, daha doğrusu şehrin sokaklarını inkisarla(1) adımlarken iş yapamaz durumdaydım. Kalbim, beynimi etkilemiş, kendinin durup duraklaması olamayacağı için, beyin fonksiyonlarımın tümüne; ‘Dur!’ demişti.

Kendime egemen olamıyordum. Onu görmek, iki kelime olsa da sesini duymak ihtiyaçtı tüm varlığımda.

Öğle ezanını işitmem, ilham vermişti(2) bana. Öğle tatili olmalıydı mutlaka, elimde çantam ve mazeretim hazırdı.

“Görevli geldim! Size uğradım! Seni de görüp öğle yemeği ısmarlayayım!” diyecektim, cümlem uzun gibi görünse de. Üstelik Hâlet’e almam gerekenleri de alabilirdim bu konumda. Ama olmadı, peşinen söylemem gerek!

Arkadaşlarıyla birlikte okul bahçesindeki bittiğini sandığım bir voleybol gösterisinden derse dönme modunda gibiydi.

“Hâle!” diye bağırınca, endişeli bir şekilde; yanıma gelip, duyulacak bir şekilde; “İsmail Dayı!” diye bağırdı mı, çığırdı mı, höykürdü(2) mü anlayamadım, ama kucaklarken endişeliydi;

“Allah’ını seversen yanlış bir şey söyleme, yapma, arkadaşlarımın yanında beni incitme!” demesi ve engellemek istememe rağmen elimi tutup, öpüp başına koyması hüznümdü,

“ Öğle yemeğine çıkartayım, istemiştim!”

“O işin gereği çoktan gerçekleşti dayıcıyım. Hadi sen işine git, zaten ders zili de bir-iki dakikaya kadar çalacak, gitmem gerek!” dedi tıpkı sabah olduğu gibi sırtını döndü.

Abilikten dayılığa terfi mi, tenzili rütbe(3) mi olmuştum, belli değildi, ama resmen kovulduğumun farkındaydım ve eklemem gereken tüm menfi sıfatları da tükettiğim için, içimden de olsa söyleyecek bir söz bulamıyordum bu sefer. Amma…

Belki de özellikle öpmüştü elimi, elindeki dövmeyi geçici olsa gerek ki sildirmişti, o kısa anda, bunu nasıl gerçekleştirdiğini anlayamamıştım. İlk anımda kızsa da, bağırsa da ayağındaki o çiçek deseninin de yok olup olmadığını kontrol edecektim. Çünkü bu, benim isteğim olarak bana değer verdiğinin bir ifadesi olamaz mıydı? 

Yürümekle yollar aşınmıyordu, ancak pabuçlar eskiyordu. Ondan ayrılışımın üstünden geçen süre? Farkında değilim, telefonum çaldı.

“Dayıcıyım, bir arkadaşım kucaklaştığımızı görmüş de sizinle tanışmak istiyor, ne dersin?”

“Mikrofonunu aç, arkadaşın da yanındaysa dinle beni Küçük Abla! Kalbimin dolu olduğunu, tüm varlığımla kalbimin sahibine ait olduğumu biliyorsun. Bir daha böyle saçmalıklarının olmayacağı umudundayım, aksi takdirde sözlerinin karşılığının ‘Azar işitmek’ olacağını hatırlatmak isterim…

Haydi, iyi dersler! Çok işim var! Seni ancak öğle vakti görebilecektim, ‘Gördüm!’ varsayıyorum, ama eksik, çok eksik, ‘Küçük Güzel Ablam’ benim!”

“Anladım, sağ ol dayıcığım!”

Neyi anladığını anlamamış, anlayamamıştım.

Sırtını dönene, benim de sırtımı dönmem mümkün değildi, dönemezdim, üstelik eksikliydim ve akrabalarıma karşı akrep olma hakkımı kullanmayı asla istemiyordum. Boş, bomboş geçen günün sonunda kurumun misafirhanesinde kalmak yerine bir otel odasına sığınmak, yalnızlığımla ve sakladığım şişe arkasında kimsesizliği daha doğrusu sevgisizliğimi üleşmeyi arzuladım.

Midem sabah kahvaltısı dışında boş olmasına rağmen aç değildim. Gönlümü, kalbimi, beynimi alkolle doyurmaya, yıkamaya kalkışmam akılsızlık, mantıksızlıktı.

Beynim boşalmak arzusunda, kalbim sıkışıyor, vücudum yanıyor olmasına rağmen titriyordum. Bir gece öncesinin yağmurunda “Şifayı kapmışım(2)” gibi gibime geliyordu. Bu yaşta bunaktım(1), bunalmıştım.

Fiziksel ıstırapların gönül ıstıraplarıyla benzerliğinin olmadığını idrakten(1) acizdim.

Şişeye dokunmak içimden gelmedi, açmadım bile kapağını, kalbime baskı yapan dert, uzanmamı emretti somyaya. Farkındasızlık ile üstümle başımla uğraşmaksızın uzandım.

Akşamın, muhtemelen gecenin ilerleyen bir vaktinde önce dâhili telefon çaldı, ilgilenmemiştim, daha sonra kapım çalındı parmak uçlarıyla, gönül yorgunluğum fiziksel yorgunluğumu pekiştirmişti, yerimden doğrulmakta zorlanır gibiydim.

Gözlerim açılan ışığa, ayak seslerine ve fısıldayışlara rağmen uyuşuk gibiydi, direncini kırıp gözlerimi açma gayretini yaşadım.

“Neden bize gelmedin oğlum? Yatağın, döşeğin hazırdı!” dedi Osman Dayım. Yanında Hâle duruyordu, merak eden bakışlarıyla.

Endişe?

Neden olsundu ki?

“Kalk! Bize gidiyoruz!” dedikten sonra otel görevlisine işaret ederek;

“O şişeye ihtiyacımız yok bizim, al götür, ne yaparsan yap, otel hesabını da inerken öderiz!” dedi.

“Yatak ücreti ödendi beyim!” diyen görevli gözüme girdi(2), doğrusu!

Giyinme derdim yoktu, üstümle başımlaydım zaten, ayağa kalkınca bir kez hapşırdım sadece.

“Çok yaşa!” dediklerinde, benim için çok yaşamanın önemi yoktu, gene de “Gerekli değil!” diye geveledim, yarım ağızla da olsa ve sözümü tamamlama gayretini yaşadım açıktan açığa;

“Sizler kendi dünyanızda, daha çok, sağlıklı, mutlu ve huzurlu yaşayın, duam bu!” dedim, anlaşılır olan, anlatmak istediğimin anlaşıldığı kanaatinde değildim.

Bir taksiye bindik, bir süre konuşmadan. Sonra ön tarafta oturup da geriye dönen Osman Dayım, bana erişmelerinin nedenini anlatmak istedi herhalde.

Annem meraklanmış. Yaşamda zaten en iyi yaptığı şeydi meraklanmak, belki değil sadece ülkemde, dünyada onun önünde bir başkası olmasa gerekti bu konuda. Bana ulaşamamıştı. Zaten huyum kurusun, ne zaman bir vasıtaya binsem, dışarılarda bir görev veya çalışma yapıyorsam yahut da derin, soluksuz bir uyku yaşamak istesem telefonumu kapatırdım.

Osman Dayımı aramış annem.

“Giderken ‘Bir günlük işim var, akşama dönerim!’ demişti, bitiremedi de sizde mi kaldı acaba?” Kendi merakını, dayı beyleri telâşa sokarak yok etmeye çalışması bence yanlış bir davranıştı, ancak gel de bunu anneme anlat!

Dayım telâşlanmış, Hâle? Bilemezdim. Telâşla çıkıp aramaya çalışmışlar beni şehirde, tek farkla koca şehirde bir depo saman içinde iğne aramak gibi değil, bilinen yerlerden soruşturmak gibi. Sora sora Bağdat da bulunurdu, arayanlar İsmail’i de bulurlardı, öyle bir deyim geçti işte, aklımdan.

Önce misafirhaneye uğramışlar, nöbetçi görevli, şehirde olduğumu, dönmediğimi, gelen görevlilerin misafirhane müsait değilse kaldıkları muhtemel otellerin adlarını vermiş ve daha ilk adreste rastlamışlar bana, buna sevinç mi, hüzün mü, endişe mi dediklerini bilmeksizin.

Sonrası çorap söküğü gibi gerçekleşti, uzun uzadıya anlatmak gereksiz. Tek eklenti gerek, Hâle eve kadar sabredememiş, yalan söylemek mecburiyetini hissetmiş olsa da anneme telefon etmişti, gözlerim, kulaklarım ancak yarı yarıya kadar açıkken duyabildiğim kadar.

Oysa elimi tutsa, sıcaklığını hissetsem, ne kadar iyi olurdu ve ben gerçekten iyi olurdum, şu hasta gibi halimi unutup.

“Bugün çok yorulmuş olsa gerek, bize gelmek yerine otele gitmiş. Onu bulduk, bize getiriyoruz…

Kendisi iyi, ama zapt edemediği bir uyku hali var üzerinde…

Yok! Yok! İçkili falan değil…

Valla bilmem ki hala…

Artık ne zaman yorgunluğunu düşten ayırıp gerçeğine döner, arındırması gerekeni gerçekleştirse o zaman arar sizi, sorarsınız ona, derdi her neyse anlatır size!”

Yalandan da olsa; Osman Dayımın arkasında, sorunun cevabı olacak; “Sebebi nasıl bilmezsin ki?” deyip cümle ardına kahredici sıfatları yerleştirebilirdim; zalim, acımasız, insafsız vb. gibi...

“Ah oğlum! Merakta bıraktın bizi!” dedi Fatma Yengem ve ekledi;

“Hadi hemen anneni ara, sesini duysun garibim!”

“Yolda Hâle aradı, tekmil verdi(2)!”

“Olsun, sen de yatmadan önce işin mi başından aşkın, başka bir derdin mi var, her neyse anlat, ana gibi yâr olmaz!

“Bir gönül, bir ruh, bir kalp tutuşmuş, için için yanıyor, tüm cismi yangınsa ve o su dolu kova anne elinde değil de bir zalimin elindeyse anneyi çaresizliğe itmek günah olmaz mı Fatma Yenge? Bırakalım yanacak olan yansın, yakanın insafına kalmış o yangını söndürmek…”

“Ne demek istediğini anlamadım, galiba âşıksın! Niye açılmıyorsun ki o kimse? De, bitsin! Niye bu vakte kadar annene söylemedin ki, gurbet illerde kendini helâk ediyorsun(2) böyle? Sen gene de anneni ara, bizim yapacağımız, yardımcı olacağımız bir şey varsa, onu da de, bakalım, sorup soruşturalım, arayıp araştıralım, bulalım, yeter ki sen dertlenme!..

Gerekirse sizin şehre bilem gideriz, gönlünü ferah tut(2), böyle kendi kendine ahlayıp puflamakla(2) olmaz. Ağlamayan bebeğe mama verilmez, dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var(8)!

Nasıl derdim ki; “Canımı acıtan,  devasız bir şekilde içimdeki yangını çıkartan yanında, yanı başında!”

Telefonu açtım, anneme yalan söylemek zorundaydım;

“Bir şeylere sıkıldı canım, bir şeylerde zorlandım, üstesinden gelemedim, bitiremedim, çevremi de rahatsız etmemek için dayımlara gitmedim. Merak etmişsin, dayımlar telâşlanmışlar, yakalandım. İyiyim, nasıl hoşnut oldun mu? Merakını giderdin mi? Keyfin yerine geldi mi?...

Yok annem, ne sitem etmesi, eşşek kadar oldum, hâlâ ana kuzusu(3) görüyorsun beni. Dayımlardan utanıyorum…

Bırak şimdi anacığım aday adaylarını…

Sevginin emaresi(1) bile var mıydı gösterdiklerinin içinde?...

Eee!...

Benim söylemek istediğim şu; sonsuz bir sevgiyle sevdiğim karşımdakinde, eğer onun bana sevgisinin zerresi yoksa değil evlenip barklanıp yuva kurmak, yaşamam bile gereksiz…

Anladım annem! Yarın işlerimi bitirir ve dönerim inşallah… ”

Duraklamam gerekti, geniş bir nefes aldım, dönünce de söylesem olurdu, ama demir tavında dövüldüğüne(3) söylemeyi uygun gördüm;

“Yalnız…

Hâlet’in askerliği bitiyormuş, Osman Dayımlar tören ve onu almak için oraya gideceklermiş, ‘Biz de geliriz!’ dedim. Eve dönünce bana hatırlatıver lütfen, arabanın bakımını yaptırayım, yağlarını, sularını, lâstik ayarlarını falan yaptırayım, tamamlatayım…

Teşekkür ederim anne, selâmlarını ileteceğim…

Allah sana da rahatlık versin, çevremdeki dayımın, yengemin ve kızlarının da sizlere selâm ve iyi dileklerini iletiyorum!”

Bana değer vermeyen, ufacık bile olsa ümit kırığı(3) belli etmeyen Hâle’nin ismini söylemek içimden gelmemişti. Anlamış mıydı? Zannetmek değil, anlamak, öğrenmek isterdim, oysa o oralı bile olmamıştı(2)!

Telefonu kapatınca yengeme döndüm;

“Memnun oldun mu, yengem?” derken, yılışıkça eline sarılıp öptüm. Eee! Ne de olsa gönlümü geri almamak üzere verdiğim kızın annesiydi o. Benim olmak istemese de, olmasa da yarını düşünmemin ne sakıncası olabilirdi ki, sanki o bana dönecekmiş gibi?..

Sonuçta yarınlarda bir gün Azrail’e gereğince ve gerektiği kadar yardımcı olur, ölürdüm ve dünya arkamda bıraktığıma, bıraktıklarıma kalırdı, işte bu kadar basit!..

Dayımın dediği gibi döşeğim hazırdı, dört numara gibi kıvrıldım yattım, uyku tutmadı, sırt üstü yattım, herkes çitten atlayan koyunları sayarken, benim evin çatısı mı yoktu ne, yıldızları sayarken kapanmış gözlerim…

Bir el parmaklarıyla tarıyordu saçlarımı, kıpırdamak istemiyordu göz kapaklarım(9). Koku o koku, sıcaklık o sıcaklıktı, kendini belli etmemeye çalışan (galiba). Yoksa hatırımda kalmayan bir an içinde hükmedene hükmetmiş miydim? Hadi be sen de!

“Seni üzdüm, yalancıktan karşılık vermemi nasıl beklerdin ki benden? Seni gönlümde hissediyorum, ama sevip sevmediğimi bilmiyorum. Besle beni sevginle, benim de sensizliğe tahammülüm olmasın. Seni sevmek, seni mutlu etmek istiyorum, mutlu olmak istiyorum, böyle bir duyguyu sen karşıma çıkıncaya kadar yaşamadım hiç, elim boşlukta, tut elimi, gönlündeki, saygıyı, sevgiyi, ışığı aktar bana. Beni sensiz bırakma. Sana beni yasaklamaktan vaz geçtim. ‘Benim ol!’ de sevgini aktarıp gönlümü sevginle doldurduğunda senin olayım, bir gün için, bir ömür için değil, mahşere(80) kadar…”

Elini tuttum, gözlerimi açtım;

“Benim ol!”

“Uyur taklidi mi yaptın, duydun mu tüm söylediklerimi?”

“Ayak seslerini değil, tenimde ve saçlarımda kokunu, sıcaklığını duyup da uyumaya devam etmem mümkün müydü? Bana inanmamıştın. Belki de ta başlarda, çocukluklarımızda yerleşmiştik birbirimizin kalbine, ancak şimdi fark edebildiğimiz. Ya da itiraf etmeliyim ki o sıçan gibi sırılsıklam olup da kapına geldiğimde ‘İsmail diye biri!’ dediğinde hissettiğimi…”

“Ama…”

“Bak güzel Küçük Abla. Sevgili Hâle! Öbür gün hafta sonu…

Anne ve babanı ikna et(2), hafta sonunda bizde, biz bize olalım. İçimden geçirip de söyleyemediklerimi söylemeye çalışayım sana. Sonra sen de beni aç bırakma, sendeki sevgiyi aktar bana cesur bir yüreklilikle. Bu “aşk” inan bana. Çünkü aynı düşüncelerle aynı yöne bakıp, aynı şeyleri görmenin mutluluğu bu, bir ömürlük gibi görülse de(10), mahşere kadar devam edecek…”

Fol yok, yumurta yokken, ben ve hatta biz bilinmezken dayıma, yengeme yakalanmamın, onlara yakalanmamızın âlemi(3) yoktu, hissettirmeyi istemedim;

“Hadi, zorlama bir öksürük sesi duymadan, ‘Kızım bir bardak su ver!’ sesi ile bildiğini anlatmak isteyeni işitmeden yatağına dön! Ancak beni öpmeden gitme. Bu senin bana, benim sana vaadim, sözüm olsun. Söz; yarın işim bittikten sonra seni okuldan almama izin ver, ama ‘İsmail Dayıcıyım!’ diyerek değil, sessizce de olsa ‘Sevdiğim!’ hatta ‘Sevgilim!’ diyerek uzat elini…”

Yeni bir sayfa açmam gerektiği inancındayım.

Görevi sonlamak mı? Okula gidip Hâle’yi almak mı? Dayımları bize gelmeleri için ikna edip soğumuş bir yakınlığı, yakınlaşmış bir akrabalık haline getirmek mi şehri gezmek, gezdirmek mi, Hâlet’in teskeresi mi?

Ve gerçeklerle nelerin olup bittiği, geliştiği, genişlediği hiç biri aklımda kalmamış.

Az, biraz geciktik; “Ya sen gel, ya beni aldır(11)!” tavrında Hâle’nin nikâhlı olarak atamasının yapılmasını beklediğimiz için. Seven bendim, sevilmeyi isteyen karım. Ama öğrendi sevmeyi de…

İyi ki o gün o tente delinmiş azimli bir sıçan gibi sırılsıklam olmuştum. Sıçan dediğim fareye teşekkür etmem gerekti, karı-koca olarak ilk bebeğimizi beklerken…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hâle; Ağıl. Ayla. Bazen ay ve Güneşin etrafında görülen parlak daire.

Hâled  (Hâlet) (Osmanlıca); Halet şeklinde kullanılan kelime “Hal, durum, keyfiyet” anlamındadır. (Halet-i ruhiye; ruh hali anlamındadır, kelime daha çok bu haliyle kullanılır.)

Naile; Muradına ermiş, kazanmış, ele geçirmiş.

(1) Akıbet; Son, sonuç. Eninde sonunda, en sonunda, sonunda.

Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Azade; Başıboş, serbest.

Bunak; Genelde 65-70 yaşlarından sonra gözlemlenen, beynin normal fonksiyonlarının azalmasıyla ortaya çıkan unutkanlık, şaşkınlık, gerçek dünyayla bağların kopması.

Çokbilmiş (Çok Bilmiş); Çok şeyi hatta her şeyi bildiğini, akıllı ve zeki olduğunu zanneden, çıkarını bilen, kurnaz kişi.

Emare; Belirti, ipucu, iz.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davrana, taş yürekli kimse.

Hayalperestlik; Hayalperest olma özelliği  (Hayal kurma, hayali şeylerle uğraşma, dalgınlık vb.)

Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.

İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan,  geçici, muvakkat takma.  Yerini bulamamış,  uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış.  İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.

İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kongre; Herhangi bir konuyu görüşmek üzere çeşitli ülkelerden gelen delegelerin katılmasıyla yapılan (Bir bakıma uluslararası) toplantı.

Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.

Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.

Paragöz; Parayı çok seven, hiçbir işi parasız yapmayan, paraya çok düşkün.

Seminer; Bir konu ile ilgili bilgi vermek, bilgi alışverişinde bulunmak ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.

Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.

Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Trafo; Transformatör sözcüğünün kısaltılmışı. Kentin, ya da bir semtin elektrik akımını sağlayan transformatör kutusu.

Uçkun; Aklı bir karış havada, uçuk fikirleri olan. Ateşten fırlayan ve etrafa saçılan kıvılcım.

Yal; Köpeklere ya da ineklere yedirmek için hazırlanan unlu-kepekli suluca yiyecek.

(2) Ahlayıp Puflamak; Sıkıntıdan sızlanmak.

Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Bam Teline Basmak; Bir kimseyi duyarlılık gösterdiği bir konuda kızdırmak, kızdıracak söz söylemek, incitmek, öfkelendirmek, öfkelendirecek bir şeyler yapmak.

Boca Etmek; Bir kabı birden çevirip içindekini dökmek, boşaltmak. Geminin başını rüzgâra çevirmek.

Boyunun Ölçüsü Alınmak; Övündüğü kadar olmadığını ispatlamak, yetersizliğinin, beceriksizliğinin derecesini görmek.

Ferah Tutmak (Gönlünü, İçini); Sakin, huzurlu, güler yüzlü ve mutlu olmak. İç rahatlığını huzurunu korumak.

Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.

Gözüne Girmek; Yetenekleri ve davranışlarıyla, karşısındakinin, çevresindekilerin, bulunduğu yerdekilerin sevgi ve güvenini kazanmak.

Helâk Olmak, Helâk Etmek, Kendini Helâk Etmek; Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İdrak Etmek; Akıl erdirmek, anlamak, kavramak, algılamak. Erişmek, kavuşmak, ulaşmak.

İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

İlham Vermek (Etmek); Esinlemek, içe doğmasına neden olmak.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

Oralı Olmamak; Önemsememek, umursamamak, aldırmamak, ilgilenmemek.

Sotaya Yatmak; Argoda; “Kendini gizlemek, gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılan bir söz.

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığına uğramak, hayal kırıklığı yaşamak.

Şeytan (Cin) Çarpmışa Dönmek; Neye uğradığını bilemeyecek kadar kötü bir duruma düşmek.

Şifayı Kapmak; Hastalanmak.

Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.

Teskere Almak; Aslı, “Tezkere almak” olup görevini bitiren askerlerin görevini bitirdiğini belgenin onlara verilmesi.

(3) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

Âlemi Yok; Herhangi bir şeyi yapmanın, yerine getirmenin gereği yok, anlamında bir söz.

Ana Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Azimli sıçan duvarı deler; Bu sözde çok zaman eylem ile hayvan karıştırılmaktadır. Sıçan; fare anlamındadır

Demir Tavında Dövülür; Her işin yapılmasının uygun bir zamanı vardır, o zamanı kaçırmamak, on iyi değerlendirmek gerekir, anlamındadır.

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Hayal Kırıklığı; Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı, sükûtu hayal.

Sular-Seller Gibi; Bir metni yanlışsız söyleyecek kadar.

Tenzili Rütbe; Bir görevliyi daha alt bir basamağa, ya da maaş, ücret, unvan düzeyine indirme.

Ümit Kırığı (Parçası) Olmamak; Umutla ilgili tüm olanakların tükenmiş olduğunun beyanı.

(4) SIM Kart (Subscriper Identfy Module, Abone Kimlik Modülü; Günümüzde tüketiciye sunulan cep telefonlarından birinin GSM (Global System for Mobile) denilen sistematik çalışmasının eseri bir bakıma mikroçip şeklinde tüm bilgilerin üzerinde toplandığı kart.  Cep telefonlarının kimlik kartı denebilir. Telefonun numarasını, pin kodunu ve o kişinin rehberi kayıtlıdır. SIM Kartı yoksa telefon mobil ağa bağlanamaz.  CDMA (Code Division Multiple Access) telefonlar; SIM Karta ihtiyaç duymamaktadır.

(5) Akrabanın akrabaya yaptığını akrep yapmaz; Atasözünün aslı; “El akarib (Akrabalar) / Kel akarib (Akrepler gibidir) / Lâ tukarib (Yaklaşma)  / Yeldeğuneke (Zehirlerler)” şeklindedir.

(6) Bana bir mutluluk söyleyin ki, acı karşılığında elde edilmiş olmasın. Margaret OLIPHANT

Aşk; gelirken verdiği mutlulukla değil, gittiği zamanki acıyla anlaşılır.  Maksim GORKI (Aleksey Maksimoviç PEŞKOV)

(7) Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır… Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKI

(8) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(9) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(10) Aşk; kelebek misali, anlamayan için ömrü günlük, anlayan için bir ömürlük!  Nazım Hikmet RAN

İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS

Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE

(11) Gözüm yolda, gönlüm darda / Ya kendin gel, ya da haber yolla! “Kara Tren”, ya da “Gözüm Yolda” olarak ünlenen türkü Uşak yöresine aittir (yanılmıyorsam).