Aynı sokağın çocuklarıydık, hatta kapı bir komşu(1). Çok zaman beraber oynadık, okullara beraber gittik geldik, hatta her zaman diyebilirim; üniversiteye kadar…

Farkımız; Fikri’nin, anne-baba öğretmen olan bir ailenin ilk çocuğu olması, benimse köyden şehire sırf benim okuma arzum için göç eden, ahir ömürlerinde(2) son çocuk olarak bana tahammül eden anne ve babamdı.

Bu nedenle onların destek, gayret, himmet(3) ve himayelerini göz ardı etmem(4) mümkün değil, emekli rençper(3) bir baba ve yine emekli bir köy kadını(!) olan ana kuzusu(2) bir çocuk olarak!

Aslında saklanmamam gerek! Nedenine gelince, bana, “Dayı-Amca” deyip, eğilip elimi bile öpmeye teşebbüs eden yaşça, boyca, ence benden büyük yeğenlerim vardı! Anlaşılmıştır tekne kazıntısı(2), annemin, babamın ilerleyen yaşlarında bir kaza kurşunu olduğum, pek yakışır gibi gözükmesem de kurşun asker(5) gibi!

Zekâ, akıl dağıtımında “Sona kalan, dona kalır!” sözünden dolayı dağıtılanlardan yeterli miktarda sahiplenememiştim. Bu nedenle Fikri beni eğitimde sollamış, ileri geçmişti, üniversite sınavlarında Tıbbiyeyi kazanarak.

Bense ancak ertesi yılın sınavında başarılı olmuştum ve yollarımız bu nedenle ayrılmıştı.

Onun altı yılı, benim beş yılım bir miktar “Mö!” seslenişleriyle hiçbir şeyle ilgilenmeksizin geçmişti, benim için fukaralık neyse, ne de Fikri’nin de kız arkadaşı edinmek gibi, bildiğim, inandığım kadarıyla o taraklarda bezi yoktu(3), kendime inandığım kadar onun da yaşamının bu şekilde geçen bir yaşamı yoktu, diyebilirim.

Bu kadar kesin konuşmamın nedeni mi? Kalıcı arkadaşlık! İki ayrı şehir, iki ayrı fakülte, iki eş zamanda aynı şehirde bir araya geliş ve kardeş ötesi kucaklaşmalarla. Bir de kilometreleri aşmakta sıkıntı yaratmayan, zorluk çektirmeyen cep telefonları ile.

Cep telefonu deyince, bir miktar duraklamam gerek. Annem-babam köyden onlara gelenlerle kıt kanaat geçinirlerken(4) benim burs almama, yaz aylarında stajlar dışında çalışma gerekliliğime rağmen aile bütçesine ek yapmaya mecburdum, bu nedenle de lüks sayabileceğim bu aleti edinmem mümkün olamamıştı.

Antrparantez olarak söylemeliyim ki; annem-babam üniversiteyi kazandığım şehirde de başımda durmak istemişler, kesinlikle kabul etmemiştim. Köyden şehire, şehirden bir başka şehire asla sürükleyemezdim onları, hem üç göç bir yangın(6) demezler miydi, sonuçta? Zaten plânlıydı yaşamları, oğlanları, kızları, torunları özlemek, bir koşu gidip gelmek şeklinde...

Bazen kendiliklerinden düşerlerdi yollara “Ce!” diyerek sürpriz yapmak(4) için. Bazen günler öncesinden uçak ya da otobüs biletleri gelirdi, bazı bazen benim de kontenjandan unutulmadığım, derslerimin umursanmadığı…

Ancak ben üniversiteye başladıktan sonra, kontenjan iki kişiye inmişti doğal olarak.

Cep telefonu edinmem konusuna gelince; Fikri yeni ve oldukça ötesinde kapsamlı bir telefon alınca, eskisini “Utandığı” parantezini açarak bana hediye etmişti. Ödeyemezdim hakkını.

Oysa o, daha sonra evindeki babasından annesinden modeli eskiyen telefonlardan ikisini de babama vermişti, “Hangisini tercih edip kullanırsanız, ikisi de kalsın!” diyerek.

Yetmemiş, hatlarımızı aldığı gibi, şarj aletlerimizi(2) de teslim etmişti. Benim bizim yapmamız gereken tek şey; belirtilen günlerde rahat olarak konuşmalarımızın bedelini belirtilen adrese ödemekti.

Fikri ile üniversite döneminde sık sık haberleşmiştik…

Ancak cep telefonunun en çok işimize yaradığı devre; kısıtlılıklar ve imkânsızlıklar olmasına karşın askerliğimiz süresince olmuştu.

Fikri’nin mesleğinin çömez(3) olma devresindeyken; “Hemen aradan çıksın!” dileğiyle askerlik görevine başlaması benim de ona uymamın gerekliliğiydi (sanırım)!

Ve fakat o mesleğinin yarattığı avantajla sessiz, sakin, kendisine uygun yerlerde görevini tamamlamasına karşın, devletim bana sınırı koruma görevi vermişti, kısıtlı imkânlar içinde jandarma olarak.

Bir bakıma, yeri, zamanı ve konumu uygun görünmese de, aramızda sıradağlar vardı tartışılmayacak, “Ha!” denilince bir arada olmamızın mümkün olamayacağı. Ancak gene de bu devrede üç kez karşılaşıp görüşmüştük; ikisi mutlu olaylar, diğeri hüzün olan olay nedeniyle. Biri yeğenlerimden birinin, diğeri Fikri’nin kardeşi Fikriye’nin nikâh ve düğünleri içindi.

Fikrîye, o küçücük, aklımın sınırlarını zorlayan kız büyümüş, dünürleri “Buyur!” edilmişti ve evden gidiyordu. Benim yeğenimi ise tarif etmeye gerek yok, “El öpenlerin çok olsun!” denilecek ileri yaşlarda idi.

Yanlış olarak belirtmem gereken, kurallara uygun olmayacak bir yaş ve şekilde olan kızla evleniyordu; “İyi düşündün mü?” sözüm havada kendi kendini dövmüştü.

Sözüme ağabeyim dâhil, tüm aile “Sana ne?” der gibi surat asmışlardı(4). Bir yaşamın başlangıcını anında üleşmekten çekinmiş, subay kıyafeti ile törene katılışımın avantajlarına boş vererek kaçarcasına görevime dönmüştüm. Bir bakıma “Tavşan dağa küsmüş de, dağın haberi olmamış…(2) gibisine.

Acı haber ise, Alzheimer(7) olan, bakımında kendisinin, annemin ve büyüklerimin çok sıkıntı çektiklerini, “Allah’ım, iki iyilikten birini ver!” diye tüm ailece dua ettiğimiz yaşı doksanları geçen babamızı yitirmemizdi.

Söylemem gerekir ki, babamı yitirmemin acısını çektiğimde en büyük desteğim, yakın arkadaşlık modundan ileride, benim için izin almakta sıkıntı çektiğine inandığım Fikri’nin davranışıydı. Yememiş, içmemiş, koşmuş, koşuşturmuş, cüzdanının fermuarını ne zaman kapattığını bilemediğim, ısrarlarıma rağmen söz ve hareketlerinde hiç açık vermemiş olan kardeşim, can dostum Fikri idi.

Yaşamım boyunca, yaşamımın sonuna kadar dünyamda ve ahretimde yer alacak, tek insandı o, onun için yapılması, yapmam gereken hiçbir şeyden kaçınmayacağım.

Oysa yaşamımın ilerleyen bir bölümünde onun bilgeliği, zekâsı ve aklı ile yaşamıma yön vereceğini aklımdan geçirmem bile mümkün değildi.

Yaşamda, hele ki düzen kurulu ve zaman da kurallara uygun olarak ilerliyorsa, olacaklar da kurallara uygun olarak gerçekleşiyordu, gerçekleşmeliydi de…

Askerlik görevlerimiz sona ermişti, iki kardeş gibi. Fikri’nin niyeti, amacı, fikri, zikri(3) belirli, belki de zorunlu bir süre devlet hizmetinde çalışmak, sonrasında belirli bir ihtisas(3) konusunda uzmanlaşıp yükselmek, gücü yeterse öğretim görevlisi olmak, ya da muayenehane açmaktı. Birikiminin, zekâsının, ailesinin ve çevresinin desteğini esirgemeyeceğinden emindi.

Bana gelince; hani bir türkü vardı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…(8) gibi. Çiftim, çubuğum, tarlam, bostanım, bahçem, ağaçlarım, hatta babam bile yoktu, üstelik destek mi? Hadi canım sen de! Ayaklarımın üstünde durdum, durdum, yoksa belim eğrilirdi.

Köyden çık şehre yerleş…

Üniversite…

Ayrı bir şehir, yokluklarla mücadele et ve oku…

Askerlik görevini ayrı bir yerlerde, yap, askerlik sonrası ayrı bir yerlerde ve devlet memuru…

Dikdörtgenin değil, anormal bir dörtgenin birbirinden aşırı uzak dört köşesinden birbirine en uzak köşesinden, diğer uzak köşesine kadar uzanan bir mesafe meselâ Edirne-Hakkâri arası(9) gibi, abarttım galiba, o zaman Antalya-Mersin arası(9) gibi diyeyim.

Devamlı olarak konuşuyorduk Fikri’yle. O son düğünden sonra sanki aramıza yeniden dağlar birikmişti. Annem de, tıpkı babam gibi bakıma muhtaç olduğundan en büyük ablam annemin bakımını üstlenmişti.

Şehirdeki ev, bilinen konumuyla Fikri’nin anne ve babasına emanetti, en yakınım olarak, sanki dönecekmişim gibi. Belki Fikri ile görüşmek için dönerdim, ama ne zaman? Uzak bir ihtimal…

Bu nedenle yaşadığım yerde kendime uygun geniş salonu olan, ancak ihtiyacımı görecek kadar donattım evimi. Yaşamak, güzel günler ummak gibi bir niyetin yoktuysa, samanlık seyran örneği bir kilim, bir nevresim, bir çay, bir su bardağı neyine yetmezdi ki insanın? Öylesine sıkışıktı işte yaşam olarak benim dünyam.

Notere gittim; “Neyim var, neyim yoksa neyim var olacaksa hepsi en büyük ablama aittir!” diye sırf Fikri’nin babasına zahmet olmasın, “Evi ister kiraya versin, ister satsın!” şeklinde vasiyet etmiştim bir bakıma. Ablam;

“Olur mu öyle şey?!” dediğinde;

“Olur, olur, bal gibi olur(10)!” diyerek sesini kısmıştım. Telefonu yüzüne kapatmaktansa, “Kapatmam gerek!” diyerek yorgun bir yaşama tahammül etmem ve direnç göstermem(4) gerekliliğini yaşama düşüncesiyle.

Babamı yitirmiş olmam, annemi yitirmeme çeyrek kalmış gibi tuhaf bir his, amaçsız, gayesiz bir motor yaşam(2) bedbinleştirmişti(4) beni. Yaşamımda zevk alabildiğim tek şey Fikri ile konuşmam, uzaklardan bile olsa sohbet etmemdi.

Ancak okul bittiği halde bir doktorun devam etme zorunluluğu olan eğitim ve dahi yükselmesi, uzmanlık ve unvan kazanması amaç olduğundan değerliydi Fikri’nin vakti.

Şöyle ya da böyle sırf kendi kapris ve dertlerim için vakti değerli olan böyle bir insanı rahatsız ve meşgul etmem uygun değildi. Bu nedenle zırt-pırt, olur-olmaz zamanlarda(2) aramam uygun değil gibi görünüyordu bana. Devamlı olarak onun aramasını beklemek de koyu bir bencillikti.

Yaradan’a sığınarak bazen çok geç, ya da çok erken saatlerde arıyordum onu, değiştirmek istemediğim, onun hediyesi olan ve alıştığım takoz dediği cep telefonuyla.

“Değiştir şu telefonu yahu! Özledim, görüntülü konuşalım!” dediğinde;

“Ben seni gönlümde görüyorum kardeşim, istersen sen de beni öyle görebilirsin!” demiştim, belki de Mevlâna’nın sevgi dolu sözlerinden esinlenerek; “Ben sevdiklerimi ne kalbimle, ne de aklımla severim, olur ya, kalp durur, akıl unutur, ben dostlarımı ruhumla severim, o ne durur, ne de unutur!” Aklımdan herhangi bir kinayeli söz geçirmeksizin, sözümü tarttığımı düşünerek, oysa daha sonra tekrar düşündüğümde…

Yanlıştı!

Bir gün, enteresan sayılacak bir teklif aldım Fikri’den.

“Necmi!” dedikten sonra durakladı bir miktar, herhalde hemen kararlaştırmış olmanın telâşını ve benim kabullenemeyeceğim endişesini yaşıyor olsa gerekti. Yahut da benim yaptığım yanlışlığın tekrarını, usulünce, usulca…

Başlangıç, hiç anlayamadığım bir şekildeydi;

“Tamam, devlet memurusun, işin var, gücün var. ‘Gideyim kardeşime bir sürpriz yapayım, iki lâfı uç uca ekleyelim(4)!’ demek geçmez mi hiç aklından? Senin bana uçakla ulaşman kolay, eğer niyetlenirsen. Benimse niyetlenmem bile zor. Gel! Bul beni! Emrediyorum!”

“Nasıl yani?”

“Sözümü şöyle anla, Ankara’da bir seminer var, ‘Şifalı otlar’ üzerine, senin ‘Umut veren otlar, bitkiler’ gibi meraklı olduğun konu…”

“Yani kocakarı ilâçlarının(11) aslı?”

“Artık ne dersen? Sana bu konuda birkaç kitabını verdiğim, sınıf arkadaşım Ayşen de bir bildiri sunacak. Her ne kadar tıp konusu gibi gözükse de, senin de merakın ve tarımcı olarak bilmen gereken sözler olacağı, seminerin seni de ilgilendireceği düşüncesindeyim. İlgilenmesen de gel yahu! Havan değişir, iki lokma bir şeyler atıştırırız, geçmişten belki de gelecekten bahsederiz, hani kapalı gönül gözün dolaşırken açılır, anlamında. Güzel bakmak yerine, güzele bakmak şeklinde değiştirirsin(12) belki düşünceni…”

“Bak Fikri! Aklımdan geçenleri, fikrimin ne olduğunu en iyi bilenlerden birisin. Yeğenimin evliliğini gördükten sonra ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü(13). Günlük aşım, kaygısız başım. Aramakla değil, ‘İşte bu!’ diyeceğim biri çıkmalı karşıma. Yoksa sırf üremek için bir genç kızı rüyalarından vazgeçirmek, hayal dünyasını ve yaşadığı dünyayı karartmak beni üzer…”

“İşte ben de onu diyorum ya. Seminer de ayağına takılacak güzeller olacağı pek geçmiyor aklımdan. Bakarsın komşu için aranırken, bakmışsın ben karşılaşmışım gönlümün sultanıyla. Olur mu olur, bakarsın oluverir de, belli mi olur?..

Neyse, not al, seminer gelecek hafta sonu. Otelde yerini ayırtıyorum, ikimiz adına tek oda olarak. Sanırım gündüz kaynatmak yetmez, gece de devam ederiz kaynatmaya…

Tamam mı? Mazeret kabul etmiyorum…”

Emir demiri kesermiş, doğruymuş! Sen gene de şu meşhur ibibikleri tembihle, onlar öter ötmez ordayım(14)!”

“Anlaşılmıştır, komutan! Ha bir de aklıma geldi, yabancı vatandaşlar da teşrif edecekler, bu nedenle her ne kadar İngilizce olarak bildiri kitabı dağıtılacaksa da, simultane(15) tercüme de yapılacak. Çatapat yani; Yes, please(2)! No, thank you(2)!” diyebilecek kadar İngilizcene hayranım, ama gene de söylemem gerekli ki artık hangi lisanını ilerletmek istersen, canının çektiği o kulaklığı takar, o kanala yönelirsin…”

“Noksanlığımı illâ ki yüzüme vuracaksın, değil mi? Neyse sırf seni morartmak(4) için Latince öğrenip, yanında fan-fin-fon(2) şeklinde bilmediğin kelimelerle aklını karıştıracağım!”

“Dikkat et! O tip kelimelerle biri, yani yalnızca biri senin aklını karıştırmasın, pek umudum yok, ama…”

“Benden geçti be kardeşlik, bu yaştan sonra üretimin sonuçlarına katlanmak bile zor, tam çocuğunun adam olmak üzere oluşunda kuyruğunu titretip(4) dalleyi dikeceksin(4)! Bu tahammül edilecek bir şey olmasa gerek! Üstelik dediğim gibi bir genç kızı neden karanlıklara mahkûm etmeye, yaşamını zehir etmeye çalışayım ki?”

“Kim bilir, belki de mutlu ve mesut etmeye…”

“İnsan hayal etmeli(16), ama hayallerinin de sınırlarını iyi tespit etmeli(16)! Hadi kal sağlıcakla, görüşmek umuduyla …”

“Görüşebilmek dileğiyle Necmi!”

Her nefesi yaşamak için alan insan, her nefeste ölüme bir nefes yaklaştığının(17) farkında olmayan bir insan için bir hafta geçmesi gereken sürenin ne sakıncası olabilirdi ki?

Geçmiş, geçivermişti işte…

Dediğim gibi Fikri, muhtemelen özleminin gereği, beraber olmamızın saniyesini bile boşa harcamamak düşüncesiyle sanırım, ikimiz için tek oda ayırtmıştı otelde.

Herhalde Fikri’ye göre erken gelmiş olmalıydım. Kaydımı yaptırdım ve Fikri teşrif edinceye kadar dinlenme hakkımı kullanmalıydım. Programa göre de bu gün bu gece Fikri eğer çok geç vakitlerde gelmezse deliksiz uyuma(2) hakkımı sonuna kadar kullanacaktım.

Odama yürüyerek çıkarken, olduğum katta tanıdığım bir sima, ancak bir bakıma bavulunu ve çantasını çekmekte zorlandığını hissettiğim afeti devran(2) diyeceğim bir güzelle karşılaştım. Nereden tanıdığımı hatırlamak için beynimi zorlamaktansa, güzelliğine ilişeyim istedim;

“Yardım etmemi ister misiniz, güzel bayan?”

Öylesine bir “Hayır!” dedi ki, karşısında ufacık bir velettim sanki azarlamak, tehdit etmek, aşağılamak, küçümsemek ister gibiydi sesi.

“Sinirlenmenize, sitem etmenize gerek yoktu hanımefendi, ‘Hayır!’ dileğinizi, düşüncenizi başka türlü de ifade edebilirdiniz, ben de kenara çekilirdim. Gene de kenara çekilmemem için bir sakınca yok, buyurun ve ne demek isterseniz deyin, ne kadar çirkinleşmek isterseniz isteyin, çok güzelsiniz, bu gerçeği değiştirmeye kimsenin gücünün yeteceğini sanmıyor, düşünemiyorum! Sanırım bu sözü daha önce defalarca duymuşsunuzdur, duymaya da devam edeceksinizdir mutlaka!”

Oflaya puflaya bavulunu çekerek yürütmeye çalışırken bile kibrinden(3) vazgeçmek düşüncesinde değil gibiydi. Gene de devam etmemi engelleyemezdi ya, devam ettim;

“Hatta içtenlikle iddia etmemde sakınca yok, bunu mutlaka gerçekten biliyorsunuz da, çünkü gerçekten güzelsiniz ve bunu benden önce gerçekten hissederek, aşırılığa kaçmadan, dikkatinizi çekme arzusu yaşamadan ilk söyleyenin ben olduğumu egoistçe de olsa gene söylemek isterim.”

Hüsnü kuruntum(2) gibi gözükse de göz ucuyla bana baktı(4) mı, sözlerimin tümü kulağına ulaştı mı, bilmem mümkün değil, ama kendimi ayıplamam için yeterliydi sözlerim.

“Sana ne, be adam? Tanımadığın bir elkızına güzelliğinden dem vurmak(4)? Kominin yol ve odayı göstermesini beklemeyip, istemeyip ağzı açık bir şekilde(4) oda numarasını ararken asansörün açılan kapısından geleni görme arzusu da neydi?

Üstelik gelen de kominin, ya da otel görevlisinin yardımını beklememişti belki kendisi gibi, belki de istediğinde meydanlarda, ortalıklarda bir görevli olmadığı için sinirlenmiş gibi…”

Bana göre durumum ağız açmak değil, ağız açmanın karesi gibiydi…

Ve zihnimde şekillenen katliamdı, eğer aklımda kalan, kitaplarını okuduğum, ancak bir garabet olarak tek kitabını bile yanıma almadığım o idiyse.

Okuduğum onun kitaplarından aklımda kalanlarla onu yamultup(4), bana değer vermesi için onu kızdırıp, belki de her şeyin onun bildiği, yazıp çizdiği gibi olmadığının ispatını yaşatacaktım. Çünkü her ne kadar; “Âlim olmak istersen durma yaz, rençper olmak istersen durma kaz!” denmişse de, nihayeti onun belirlediği, yazıp çizdiği konularda âlim olmasam da rençperdim! Üstelik bilgisiz değil, merakı dolaysıyla uzman olmasa da, dağarcığında üç-beş kuruşluk da olsa bilgi birikimi olan.

Odam, yani Fikri ile üleşeceğim oda, ortalarda bir yerde, asfaltın öte tarafında gürültüden, ayak seslerinden, şehir gürültüsünden uzaktı, sanırım iyi bir yalıtımın da etkisi olsa gerekti bu sessizlikte.

Daha üstümü bile değiştirmeden, kapı tıklatıldı, gelen kominin rehberliğinde Fikri idi, çok zaman benden üç gün mü, beş gün mü büyük olduğu için “Ağabey” dememi ısrarla emreden.

 “Ağabey, hoş geldin, neredeyse merak etme hakkımı kullanmak üzereydim yahu!”

Bu “Yahu!” Bazı bazen “Yav!” şeklinde kelimesinin mucidi, diline, dilime pelesenk(3) eden bir numaralı suçlu ve sorumlu kişi o idi. Kucaklaştık, hoşbeş(3), “Nasılsın, iyi misin, ne var, ne yok!”

Acelesi varmış gibi, üstünü değiştirdi;

“Arkadaşlarımı, hocalarımı görmem gerek, seni hepsinden çok kardeşim olarak özlediğim için, geldiğini öğrenip önce seni görmek için odaya çıktım. Akşam yemeğinde beraber olalım, kimseye söz verme. Zaten burada benden başka kimsen yok ki! Elin mecbur!”

“Sen kendini, kendi teşkilâtından kurtar da, ondan sonra bana lâf söyle! Ben senin gibi çevresi geniş uzman bir doktor değil, yalnızlığında yalnızlığı üleşen bir garibanım!”

Herhalde hamlanmış(4) olmalıydım, ya da yarıyı geçmek üzere olan yaşımın etkisi, ufacık bir seyahat, hazmedilmesi zor ve etkili bir sitem beni oldukça yormuştu, ya da ben öyle zannediyordum.

“Uzanıp dinleneyim!” derken uyumuşum, öyle ki horlayışım, kendimi duymamak değil, rüyamda, bağlı olarak hayalimde bir başka canlı görmemek gibi bir şaşkınlık yaratmıştı cismimde; “Hop! Ne oluyor yahu?” gibi kaba bir suali kendime sorar gibiydim.

Sözüm ona dinlenmek için uzanmış, ancak söylemek belki yanlış gibi görünse de kat be kat yorulmuştum(4).

Dâhili telefon çaldı, açtım ve bir melodik ses, alay eder gibi Fikri’den, nereden ve nasıl seslendiğini bilemediğim;

“Uykuda mısın, sevgili kardeş, uyan, uyan, in aşağıya, göreyim yüzünü(18) yiyelim yemeğimizi uyan! Uyan!”

“Görüşmeyeli sesini yitirmemişsin!”

“Daha bu bir şey değil, gece uyuyamazsan ‘Ninnin’ de benden. Hadi çabuk in! Hele yarım kalan sözlerimizi tamamlama gayretinde olalım!”

“Hemen geliyorum ağabeyim, tıraş olmak mecburi mi?”

“Saç mı, sakal mı?”

“Anladım, hemen ilerisinde, hemen!”

Salona indiğimde sırtı dönüktü Fikri’nin ve bana “Hayır!” diyen hanımla belki de önemli bir şey konuşuyor, ya da tartışıyor olsa gerekti. İsmini bilmediğim “Hayır!” Hanımın dikkatini çekmiş olmalıydım, dudakları kıpırdadı, kaşları çatıldı, Fikri’yi elinin tersiyle itekler gibi yapınca Fikri döndüğünde beni gördü ve;

“Geldin mi? Ne kadar zamandır ordasın? İnsan ‘Geldim!’ diye öksürür, ya da omzuma dokunur, değil mi? Neyse yanımızda güzel bir hanımefendi var…” dedikten sonra, sesini alçalttı;

“Onun yanında tavlada iki mars, bir ters gibi yamultmayayım seni…”

Bu arada “Hayır!” Hanım şaşkın gibiydi, Fikri’yi itekleyen elini diğer elinin avucu içinde saklamak ister gibi ovalıyor, yerinde sallanmasını engellemek istercesine dik ve çakılı durma gayreti yaşıyor gibiydi.

Aklı başına geldi Fikri’nin;

“Gel Necmi sınıfımızın en değerli doktorlarından, daha önce özel merak konun olduğu için kitaplarından iki ya da üçünü verdiğim Doçent Doktor Ayşen’le tanıştırayım seni…”

“Yanlış bir tutumla olsa da Necmi Beyle tanıştık galiba?”

“İsim hariç, ‘Hayır!’ dâhil ve söylediğim söz gerçek olarak, evet!”

“Bir saniye! Ne demek istediğini anlayamadım Necmi!”

“Bir de doktor olacaksın, karşındaki seni geçmiş, zekâsı, aklı ve kitap yazacak bilgisiyle doçent olmuş, hiç kusura bakma, peşinen özür dileyerek söylemek isterim ki;  sen hâlâ intörn(3) gibi düz doktorsun…

Sanırım sessiz konuşmak istememe rağmen işittiğinden emin olduğum hanımefendi demek istediğimi anladı! Ancak burada hemen kendime de bir atasözü ile pay çıkarmak isterim, övünmek gibi gözükse de; ‘Âlim olmak istersen durma yaz, denmiş tıpkı karşımızdaki gibi bir hanımefendi için ve rençper olmak istersen durma kaz!’ denmiş, benim gibiler için…”

“Galiba bir centilmenlik gösterisine karşı haksızlık yaptığım düşüncesiyle özür dilemem gerek, diye düşünüyorum!”

“Asla hanımefendi! Dediğimi bilin, yolunuz ve ömrünüz dediğim, dilediğim geçsin!”

“Öf! Kardeşler! İki halk ozanı gibi kavga mı ediyorsunuz, atışıyor musunuz, itiş-kakış mı, espri mi, iltifat mı, söz dağıtımı mı, anlayamaz oldum! Hadi Ayşen hocalarına söz verdiysen sen onların yanlarına git, ben de kardeşimle iki lâfı uç uca eklemeye çalışayım!”

“Peki! Afiyet olsun!”

“Size de efendim!”

Boş masalardan birine doğru ilerlerken kolumu çimdikleme gayreti yaşadı Fikri;

“Aşkla nefreti ayıran çizginin çok olduğunu söylerler(19)!”

“Öncelikle söylemem gerekli ki bu söylediğine şaşkın(20), topal vakvaklar(20) bile güler, olmayacak duaya ‘Âmin!’ der(4) gibi. Hani katırlar doğum yapsa, atasözüne göre balıklar kavak ağaçlarına tırmanıp köselerin sakalı, kellerin saçları çıksa neyse ne de, konusunda uzmanlaşmış bir doçent doktor ve sınıfında görünmeyen zavallı ne olduğu bilinmeyen bir Ziraat Mühendisi…

Tek müşterek tarafımız onun ihtisas konusunun, benim mesleğim dolaysıyla belki, merak konum, işte o kadar! Gerçekten şaka mı yapıyorsun, yoksa intörn sözüme karşılık alay etmek için sebep mi yaratmak istiyorsun, anlayamadım!”

“Gönül bu, oğlum, ota da konar…”

“Hah! Tamam! Bir benzetmediğin o kalmıştı onu da yaptın ya nihayet! Bravo! Aşk olsun(2)!”

“Hemen dellenme(4), gerek okul devresinde, gerekse şimdiye kadar senin gönül kapısını değil açmak, aralayanın bile olmadığını benden başka kim bilebilir ki? Ama şimdiki tavrın bana; ‘Ne malûm?’ sözünü etmem gerektiğini emrediyor. Atalarımız; ‘Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!’ demişler. Olur mu? Bakarsın olur, ben de kontenjandan sevap işlemiş olurum!”

“Olmaz! Kırk tane gönlüm olsa da biri ile bile önemsemem o kendini beğenmiş, tepeden bakmayı meziyet sayan(4), küçük dağları ben yarattım tavrındaki doçentten!”

“Anlamadım, bu kadar kısa zaman içinde bu izlenim? Neyse anlamış gibi yapayım. Ayrıca yemeğin benden…”

“Kibirlilik konusunda senin de doçentten pek farkın yok! Sahi tüm doktorlar bu tavırda çok zeki insanlar da, karşılarındaki Ziraat Mühendisleri akıl fukarası(2) mı? Seminerde tüm giderlerin parasız olduğu aklımda kalmış! Sen olsa olsa pamuk elini cebine atıp(4) benim uçak bileti ücretimi verirsin, helâlleşiriz. ‘Yok! Ödemem!’ dersen, eyvallah, canın sağ olsun!”

“Ufak hesapların adamı olmadığımı dünya âlem(2) bilir!”

“Birbirinizi çok özlemiş olmalısınız, ta uzaklardan bile belli oluyor!”

“Biz de şimdi sizden bahsediyorduk Ayşen Hocam, buyurmaz mısınız?”

“Ben de o niyetle geldim, konu…”

“Sizin uzmanlık dalınız, benim kısmen de olsa mesleğim dolaysıyla ‘Kocakarı İlâçlarına’ meraklı olmam…”

“Yani şifalı bitkiler, otlar…”

“Bağışlayın efendim. Biliyorum, uzmanlık dalınız, ama benim de iddiam şu; Bir iki istisna(3) ile. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, sadece sizlerin, kendinizin tıp alanında kullandığı zehirli ve öldürücü; baldıran zehri yani sıçanotu otu(21), adasoğanı(21), itüzümü(21), hatta değişik bir isimle tanıtılan avrat otu(21) dışında kökü olan bitkilerden şifasız olanı var mıdır ki? Meselâ hemen şu anda bu konuda ve özellikle ısırgan otları(21) konusunda beni aydınlatacak sözlerinizi alabilir miyim?”

“Gayet tabii, bu benim konum! Ama saklanacağım, ilim konuşmak yerine ki yarın uzun cümlelerle, belki bıktıracak kadar bu konuya eğileceğim, ama ilim konuşmak yerine sohbet etmeyi denesek, daha iyi olmaz mı?”

“Olur! Meselâ bu yıl Türkiye’de futbolda kim şampiyon olacak, dünya kupasında futbolda kim favori? ‘Avara mu(22)?’ kimin? Buzlar çözülmeden kimin eseri, tiyatroda kim, sinemada kim resimledi(22)? Zekâi TUNCA’nın Kürdi Makamında bestelediği şarkının adı(22)? Renklerden neden en sevileni beyaz ve bununla ilgili şiirler(22), çiçeklerden gül(22), rakamlardan yedi(22)? Meselâ…”

“Sohbet denilince aklınıza bunlar mı, bunun gibi şeyler mi geliyor, Necmi Bey?”

“Ya, ne gelmeli hanımefendi?”

“Şey! Arkadaşlar kavga kızışmadan, ben üç çay alıp geleyim mi?”

“İyi olur!”

“Kaybol!”

Son sözün sahibi “Hayır” Hanımdı ve Fikri emre uygun olarak kayboldu!

“Nerde kalmıştık?”

“Başlamamıştık ki?”

“Başlayın o halde ‘Hayır!’ Hanım!”

“Adım Ayşen! Bir söz üzerine devamlı olarak iğnelemek meziyetlerinizden biri mi?”

“Ben de size şöyle demeye çalışayım aynı başlıkla güzel bayan! Her ne sebeple olursa olsun, size belki de eserlerinizden etkilenmiş biri olarak ‘Merhaba!’ diye yakınlık göstermek isteyen birine sanki art amacı varmış gibi, affetmeniz dileğiyle söylemek istiyorum, iğrenmiş gibi kusmanız şart mıydı?..

Üstelik Fikri Ağabeyin size ait kitaplarla bilgimi genişlettiği saygıdeğer bir ilim kadını, konusunda uzman olan değerli bir hanımefendi olarak beni çiğnememeniz uygun bir davranış mıydı efendim?..

Gerçekten karşıdan o kadar küçük, ufak mı göründüm size? Tekrar ediyorum, stres, yanlışlık, hata, kusur gibi sizi gerilime sokan sebep her ne olursa olsun?”

“Ezildim, affedersiniz, şu anda ne diyeceğimi bilemiyorum!”

“Bize; ‘İyi geceler!’ dileyin. İsterseniz odanıza götüreyim sizi, ya da Fikri’yi bekleyin o götürsün sizi odanıza. Yarın konuşmanız, bildiri sunmanız var, dinlenmelisiniz!”

“Doğru! Siz rehberlik edin bana, nasıl olsa aynı kattayız!”

“Eh! Sitemden sonra yumuşak bir emir, uyayım size ve sonrasında da defolayım!”

“Hâlâ ilk karşılaştığımız anda yaşıyorsunuz!”

“Tekrar bağışlamanızı dileyeceğim, şöyle bir örnek vereyim. Siz bir yemek üzerinde inanamayacağınız bir şey gördüğünüzde o şeyi kenara itip yemeğe mi devam edersiniz, yoksa tabağı olduğu gibi mi dökersiniz?..

Üstelik beyninize kazınan o berbat görünüm dolaysıyla muhtemelen, hatta ömrünüzün sonuna kadar o yemeği bir daha yemeği düşünmezsiniz, aklınızdan bile geçmez, hatta böyle bir menü olan sofrayı terk edersiniz değil mi?”

“Haklısınız, ama bu kadar iğneleme beni yordu, hadi beni bırak, bir de popoma vur da rahatla, ben de bir kez daha hüzünleneyim, sen de razı olup keyiflen!”

“Sadist değilim. Hele ki bir hanımefendinin gerçek de olsa sözlerim nedeniyle üzülmesi aklımın ucundan bile geçmez. Hadi, uzat elini, küs değiliz, dargın değiliz, ne ya da neleri unutmam gerekiyorsa, unuttum, siz de öyle yapmaya gayret edin…

Sizi odanıza bırakayım, moraliniz düzgün olsun, ılık bir duş yapın, dinlenmeye gayret edin, içinizden geçiriyorsanız dua edin, yarın sizin için yeni ve aydınlık bir gün olarak başlasın ve hep öyle devam etsin Ayşen Hanım…”

“Ben de; ‘Sizin için de!’ demek isterim.

“Deyin, hiçbir sakıncası yok!”

“Dedim bile!”

Farkında olmaksızın (Belki de) el ele üstelik asansörü beklemeksizin merdivenlerden çıkıyorduk, çayları unutarak ve onları getiren Fikri’nin bizi izlediğinden bihaberdik(3) ve yine iç içe, kucak kucağa oluşmuş ellerimizin terlediğini de fark etmiyor, umursamıyorduk.

“Oda numaranızı bilmiyorum, burada ‘İyi geceler!’ dilesem?”

“Olur! ‘Odama gidinceye kadar beni kurt, aslan ya da ayılar parçalarsa ömrün boyu sana yetip artacak kadar bir hüzün yaşayacağını bil!’ demek isterim!”

“Anladım, peki, ama sonrasına ben karışmam!”

“Ben de!”

Odasına ulaşıp da kapıyı açtığında kucakladı ve sonrasında gözlerini kapatıp öptü beni sözüm ona. Galiba öpme konusunda deneyimsizdi, nazari bilgisi vardı, yaşamında bu güne kadar denemediği bir şey olmalıydı!

Hiç Türk filmi seyretmemiş, öpmesini bilmiyordu.

Dudakları birbirine değdirmenin öpüşmek olduğunu zannediyor olsa gerekti. “Ben de!” dedikten sonrasına devam etme gereğini hissetti her hal;

“Yarın, gerçekten yeni bir gün olsun, ben yaşamımda ilk kez birini düşünerek, isteyerek, arzulayarak uyuyacağım. Senin de rüyana, hülyana girip orada olmak, kalmak isterim!”

“Olmaz Doktor Hanım! Bir heyecan, belki de ilk kez yaşadığımız antipatik(3) olayın sempati(3) ya da yakınlık olarak şekillenmesi gibi bir şey. Yanlış! Siz de ben de dünyanın aynı alanında beraber duruyoruz...

Ancak bu yakınlık değil, çepeçevre uzaklık. Çünkü dünya yuvarlak siz bu yuvarlağın başlangıcında, bense sonundayım, yani yorumunuz ve yakın zannetmeniz ondan, oysa ne kadar uzağız?..

Öptünüz, ya da öptüğünüzü sandınız, ben öpemedim sizi, içimden istesem bile, hak etmediğim(4) inancı ile. Bilin ki ben peri padişahının uyuyan güzelini bir öpücükle uyandıracak kadar güçlü değilim, içimdeki sonsuzluğu ilk görüşte hissetmeme rağmen, anlatmak istediğim bu veya…”

“Veya?”

“Kara koyuna tuz yalatıp da pınar başından geri döndürecek, ülkeler ötesinden Zümrüdü Anka kuşunun altın yumurtasını çalacak, dağlar ötesinden kardan adamın ayak izinin olduğu kartopunu, ya da köpek balıklarının cirit attığı derin bir denizdeki istiridye içindeki en büyük inci tanesini övünmek için size getirecek kadar sevgim var.

Ama ben sizi hak etmedim, bir görüşte, iki-üç kelime eşliğinde, hak edemem de. Siz çok değerli bir bilim kadınısınız sadece bana ait olmanızı beklemek, istemek, dünyaya ve ilminize karşı haksızlık olur!”

“Ama ‘Sevgim var!’ dediniz!”

“Hak ettiğimi düşünemediğim, varlığını kabullenmemin, karşılığını ummadığım bir sevgi benim ki. Çünkü şöyle bir başınızı kaldırıp bana dikkatlice baksanıza! Siz kimsiniz, ben kimim?”

“Verdiğiniz örnekler içinde her şeye rağmen birbirine kavuşan çobanla, prenses de var mıydı, yoksa dikkatimden mi kaçtı?” Madem dünya yuvarlak(23), başlangıçla bitiş aynı yerde değil midir?”

“Evet, o gerçek bir masal, olması da, yaşanması da mümkün olmayacak!”

“Peki, son bir dileğim var; öpmesini bilmediğimi ima ettin. Sen öp beni, öğret bana ve sonra kaybolmaksızın odana yönel, ama beni rüyanda görme, sana beni yasaklıyorum…”

“Dudaklarını öyle korkuyormuş gibi, yasak savar gibi kapatıp büzme, sevginin göstergesi gibi arala ve kucaklamama izin ver, otelin güvenlik kameralarına kayıt olarak girecek olsak bile!”

“Vallahi mi, utanırım, gel içeriye!” derken kravatımdan tutup beni kapı aralığına çekmesi mutluluğumdu. Öptüm, üstelik ayrılmayı hiç istemeksizin, yaşadığım aşağılık kompleksi(2) ile ulaşamayacağım, hakkım olmadığı ve haddimi aşarak(4) hak etmediğim inancı ile…

Seminer başladı…

Herkes bir şeyler anlattı, bir kısmını Ayşen Hocanın kitaplarından ezberleyip de anladığım, çoğunu anlamadığım, bir kısmını anlayamadığım, hatta doktorluk mesleği ilgili olup da bir ziraatçı olarak beni hiç ilgilendirmeyen konulardı.

Sonra öğlene çeyrekler kala Ayşen Doçent geldi kürsüye. Bildiğim, bilmek istediğim, bilemediğim, bilmediğim çok konularda aydınlanmak istediğim her şeyi sormadan anlatmıştı, hatta belki de bana öyle geldiğini sandığım öncesindeki konuşmacıların muğlak bıraktıklarını(4) da izah etmeyi görev bilmişti sanki.

Ve klâsik soru;

“Anlaşılmayan, öğrenmek istediğiniz herhangi bir konu var mı arkadaşlar?”

Şeytan dürttü, dürtükledi sanki anlamsızca elimi kaldırdım ve seslendim, bağırmadım;

“Sayın hocam şifalı otlar, umut veren otlar, benim kocakarı ilâçları olarak özellikle merak konum olan ısırgan otları hakkında verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. Bu seminere ‘Arkadaşlar’ kavramı dışında bir doktor yakınımın daveti ile gelen bir Ziraat Mühendisiyim…

Meslektaşlarınızı baz almanız(4) doğal, ancak ben verdiğiniz bilgilerden yararlandım, belki şuradaki kapıcı, odacı, garson bile sizi dinleyip feyiz almış(4) olabilir. Demem o ki; tıp ve branşınız dışında bizler de yararlandık. Devam edebilir miyim?”

“Buyurun lütfen, sizler hepiniz meslektaşım olarak değil, gönül arkadaşlarımsınız, mademki dinlediniz, seminere katıldınız ve yararlandınız…”

“Sizi mahcup etmek değildi maksadım. Bizler Ziraatçılar olarak tanımını yaptığınız bitkilerle yapılan ilâçlara ‘kocakarı ilâçları’ deriz, sız tıbbiyelilerin dediğinizden farklı olarak. Bir atasözü; aşkı sevgi, doğayı yabancı ot zenginleştirir, der, ilk olarak bu konuda görüşünüzü almak isterim mümkünse?”

“Not aldım, buyurun devam edin. Ancak bu konuda merakı olmayan arkadaşlara serbest olduklarını söyleyebilirim. Merak edenler kalabilirler tabii…”

O kadar çok merak eden vardı ki; koca salonda Ayşen, ben ve Fikri kalmıştık yalnızca.

“O zaman sizi ayakta tutmayayım efendim. Salon dışında bir yerde oturmayı teklif ediyorum, eğer kabul ederseniz!”

“Tabii! Neden olmasın ki?...”

“Fikri, bana kitaplarınızdan birkaçını hediye etti, birçok konudaki tüm eksikliklerimi kitaplarınızdan tamamladım. Muhtemelen zamanın kısıtlılığı nedeni ile bir kısım konuları satırbaşlarıyla anlatmak zorunda kaldınız. Isırgan otu ile ilgili, kitaplarınızda anlatmadığınız yeni bir şeyler varsa öğrenmek isterim, uzunsa zamanınızı heba etmek(4) istemem, Fikri’ye iletirseniz ben de onları ilk bilen birinden öğrenmekten dolayı mutlu olurum! Çünkü biliyorum ki; Tıp Fakültesini bitirdikten sonra da tahsilinize devam ediyorsunuz, gelişmeleri adım adım takip ettiğinizden eminim çünkü tıpkı bizlerin de tarımla ilgili olarak tahsilimize devam etmemizin gerekliliği gibi.”

“Seminer kitapçığında görüş ve bilgilerimi üleşmiştim!”

“Tamam, okurum hocam! Bazı literatürlerde kocakarı ilâçları için ‘Fototerapi’ gibi bir söz sarf edilmekte, sizce bu makul bir söylem mi?..

Ve acayip sayılacak son bir söylem; ‘Isırgan otuyla taharet yapılmaz!’ denir, bu konudaki görüşünüzü öğrenmek isterim.”

“Bakın meslektaş olarak değil içten arkadaşım! Kitaplarımı okuduğunuz belli. Kendi mesleğiniz ile ilgili olarak uzmanlığınızın da tartışılmayacak boyutta olduğunu sanıyorum. Fikri bu konuda pek meraklı olmasa gerek! Olsaydı haberim olurdu zaten…

Ve ilgilense böyle bir olasılıkta da sizi benden önce o aydınlatırdı. Yemeğimizi yiyelim, öğleden sonrasını dinleyelim, isterseniz bu akşamüzeri, isterseniz seminer değerlendirmesinden sonra sizi aydınlatmaya gayret edeyim!”

“Siz nasıl diler ve isterseniz efendim. Ancak Fikri Ağabeyi koruma altına almam gerek. Neredeyse liseden sonra Fikri ile bırakın yüz yüze görüşmeyi, telefonlarda bile görüşmelerimiz o kadar kısıtlı ki!..

Üstelik sırf beni başından atmak için kitaplarınızı gönderdiğini bile iddia edebilirim. Ama gene de iyi çocuktur, doğum tarihlerimizi dikkate alarak iki ay kadar önceliği olan bir ağabey olduğu için kıyamam ona!”

Yemekte uzak kalmıştık, hatta Fikri de onunla beraberdi, yalnızlığımı masada kendim kendimle üleşirken, yanıma geldi;

“Yarınki program oldukça yüklü, bugün ise çok yoruldum, dinleneceğim. Size sorularınızın cevaplarını, döndüğümde uzun uzun cümlelerle Fikri vasıtasıyla ulaştırmaya çalışacağım!” dedi ve gitti.

Adımlarının yönelişinden yorgunluğu belliydi, ısrar etmedim, ama neden bana ait adres, telefon numarası, e-mail adresi öğrenmek istemeyi akıl edememesini de anlayamadım. Mademki (bana göre) yakınlaşmıştık, o halde beni bilmek, öğrenmek istemesi makul değil miydi?

İnsan bazen aklına gelmeyecek olayları, aklına gelmeyecek anlarda yaşamak mecburiyetinde kalıyordu. “Adam sende! Dönünce inşallah! Maşallah!” vb. kelimelerle asla savuşturulmayacak, hemen yapılması, ulaşılması gereken gibi; Annemi yitirmiştim!

Alelacele toparlandım, aklım uçuktu(4), vazgeçemeyeceğim insanları bile unutmuş hatırlayamamıştım, çantamı almış, alelacele çıkarken Fikri’ye ne not bırakmış, ne de haber ulaştırabilmiştim. Keza, bir sitemli “Hayır!” kelimesiyle canımdan bir parça saydığıma da…

Telâşımın sebebi neydi, bilmiyordum, sadece “Cennet annelerinin ayaklarının altında olduğundan” mı, “Ana gibi yâr olmadığından” mı? Yoksa annemin ahrete göçüşünü sebep uydurup kendimden kaçma arzumdan mıydı, kabullenmekte zorluk hissediyor olsam da!

Oysa zihnimi şöyle bir yoklamaya çalışsam, her canlının ölümü tadacağına(24) inancımı tekrarlasam, neden tüm varlığımı ablama verdiğimi hatırlasam bunun beklenen bir sonuç olacağını bilemez miydim?

Uçak vardı, ama bir saat kadar sonra! Yer, o da bulunmuştu, acımı açıklayınca. Getiren tenzilâtlı biletin dönüşü? Üç-beş kuruşun hesabını yapmak gerekli değildi. Bir saatlik düşünme zamanı aklıma getirmem gerekenlerin hepsini getirmişti, istisnasız.

Telefon etmeliydim, yoktu! Nerede, nasıl, o hengâmede(3) unutkanlık! Dünya ile irtibatım(3) kesikti, telefon numaralarını aklımda tutarak beyin hücrelerimi boşuna harcamak gibi bir şaşkınlığım da yoktu...

Defnettik annemi, kürkçü dükkânıma döndüm, telefon numaramı iptal ettirerek ve nihayet Fikri’nin dediği türden yeni bir telefon ve yeni bir numara aldım, bomboş. Sadece ablalarımın, ağabeylerimin numaraları kayıtlı…

Günlerim yanlışlık, yalnızlık, hayattan tat almamakla geçiyordu, aramayı bilmiyordum, arandığımı bilmem de, mümkün değildi. İnsan bildikleriyle övünmemeliydi. Bilmediklerinin bildiklerinden fazla olduğunu kabullenmekte zorluk çekiyor, “Ha! Sokrat haklıymış(25), yahu!’ derken bile ne kadar geciktiğini ve bilgisizliğini kabullenemiyordu!

Bir gün maillere bakmak geçti içimden. Öylesine birikmişlerdi ki?  Sil sil bitmiyordu. Birkaç kez tekrarlanan iki mail önemliydi. Birincisi; muhtemelen yokluğumu hissedip telefonumu çaldırdığında telefonumu etajer üzerinde unuttuğumu fark eden Fikri’dendi. “Takozunu etajer üstünde unutmuşsun, kargo ile adresine gönderiyorum!” şeklindeydi. Takoz benim telefonuma verilen ad!

İkincisi belki de bana gelen vefat haberini öğrenen Ayşen’dendi, telefonun akıbetini Fikri’den öğrenip derdime çare olmak ister tavrıyla; “Acın büyük, başın sağ olsun! Ben de insanım ve ihtiyacım var, dinlendiğinde acını hafifletebildiğinde ara beni! Lütfen!” şeklindeydi.

Muhtemelen öncesinde telefon numaramı öğrenip defalarca aramış olmalıydı beni. Belki diğer maillerde; “Telefonuna bak! Cevap ver!” gibi kahredici cümleleri de sıralamış olabilirdi…

Ve yeni yanlışlara yönelikti içim; onu seviyordum, yanında olmayı, kerelerce kucaklamayı istiyordum, bir “Hayır!” kelimesi hapsinde.

Ve kötü sonuç, telefonumun hattını kapattırmıştım, telefon da kargo şirketinin yanlışlığı ile tazmin etme(4) dileğiyle bana ulaştırılamamıştı. Ulaşsa ne olacaktı ki sanki?

Yeni telefon numaramı belirttim mail adresimde, “Beni arayın!” der gibi, benim aramamı beklememelerini ister gibi.

Günler geçti aradan, sadece Fikri’nin bana ulaştığı ve dünyama sessizlik hâkimdi, neden onun numarasını edinmediğimi sorguladığım. Fikri’ye soramazdım, adam işkilliydi(3); “Hah! Ben sana demedim mi?” diye başlayan ilk cümle sonunda detaylı ahret sualleri(26) sıralanırdı, üstelik sonunda adım gibi biliyorum ki, söyleyeceği söz; “Eee! Düğün pilâvını(2) ne zaman yiyeceğiz!” şeklinde gerçekleşirdi.

İnsan umut ettiği müddetçe yaşarmış, peki ya umut etmiyorsa, o zaman çılgına dönmek hakkını kullanır, çılgın gibi olurdu benim gibi. Bir tatil gününün sabahında kapım çalındı. Henüz uyanmamıştım, uykulu uykulu, sanki beklediğim varmış gibi, “Kim o?” demeden açtım kapıyı, karşımdaki “o” idi, aynı uykusuzluk modunda, neredeyse bir deri, bir kemik kalmış(4) gibi, muhtemelen tüm gece boyu yol tepmişti(4)!

“Özledim, hem ölesiye. Aklım sende kalmıştı! Yiyemiyor, içemiyor, çalışamıyordum. Geri almaya geldim!”

“Hiç hâllenme(4) güzel sevdiğim…”

“Hayır!”

“Bu kelime hâlâ yakışmıyor, benim olan dudaklarına!”

“Yakıştırma da, hem ömür boyu!”

“Kapı önünde değil, gir içeriye, daya başını koynuma, kalbimi dinle, senin gelmenle nasıl coştuğunu duy! Seni nasıl özlediğimi, nasıl istediğimi anlatsın gümbürtüsüyle. Başlangıçta nasıl içime doğup yerleştiğini anlatmam mümkün değil sana. Seni hakkım ve haddim olmadığı halde sevdim, gönlümün başlangıcının nedeni…

Seviyorum ve ömrümün son anına kadar da seveceğim, Sensizlik bir an bile olsun geçmiyor aklımdan. Al beni, sakla bavuluna, götür, aç bırak, susuz bırak, ama sensiz bırakma! Yoksa ölürüm. Benim ol, ömrümün son anına kadar seni mutlu etme, mesut kılma çabama katlan, yalvarırım!”

“Bu bir evlenme teklifi mi, bir çırpıda, neredeyse ayaküstü?”

“Hayır, seni canımdan çok sevdiğimin ifadesi, evlenmesen de olur, bilmen gereken senin olduğum!”

“Ben de seninim ziraatçı adam, hem ömür boyu, peki bir mükâfatı hak etmedim mi?”

Nefesini kesmek düşüncesini attım zihnimden, öptüm geleceğimin tümünün sahibini, istediği gibi, cömert, centilmen, içten bir şekilde ve içimden gelerek…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Fikri;  Düşünülerek oluşturulan, düşünce ve fikir ile ilgili, fikre ait.

Necmi; Yıldızlarla ilgili, yıldızlara ait.

Ayşen; Ay gibi güzel, parlak, aydınlık, neşeli ve şen olan.

(1) Söğüt’ün çarşısına, Gün doğar karşısına, Ah insan hile yapar mı, Kapı bir komşusuna? Bilecik-Söğüt ilçesine ait türküyü hatırlatmak istedim.

(2) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Akıl Fukarası; Akıl konusunda zafiyetleri, kusurları olmak, aklını kullanmakta sıkıntıları olan.

Ana (Anne) Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Aşağılık Kompleksi; Bazı değerlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetme duygusu

Aşk Olsun; Beğenilmeyecek bir davranış, bir tutum karşısında kınama, sitem bildiren söz. “Aferin! Helâl olsun” sözünden daha güçlü olarak bir davranışın, bir tutumun çok beğenildiğini bildiren söz.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Deliksiz Uyku (Uyuma); Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyuma.

Düğün Pilâvı; Yöresel bir anane olup düğünlerde çağrılılar için özel olarak kesilen kurbanlığın etleriyle yapılan pilâv.

Fan Fin Fon; Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşmak.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Motor Yaşam; Yaşam tarzını, etkinliğini, devamlılığını değiştirmeksizin her gün aynı şeyleri tekrarlayarak yaşama düzeni.

Şarj Aleti;  Elektrik biriktirmek, yüklemek için kullanılan alet.

Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış; Sıradan önemsiz kişi, önemli bir kişiye küsse, önemli kişinin umurunda bile olmaz. Sitem ve nazlanışımız kişiden kişiye değişik anlamlardadır, şeklinde bir deyim.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Yes, Please; Evet, lütfen, “No, thank you” Hayır, teşekkür ederim anlamında İngilizce cümlelerdir.

Zırt Pırt (Zırt Zırt), Olur Olmaz Zamanlarda; Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, rastgele, karşısındakinin durumunu düşünmeksizin, rastgele, sıradan, iyi zaman, kötü zaman, meşguliyet düşünülmeden uygulama yapılan zamanlarda.

(3) Antipati(k); Karşıtduygu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade

Hoşbeş; Buluşan kimseler arasında buluşmanın ilk dakikalarında hal hatır sormak için söylenen sözler.

Intern; Bu şekilde yazılan “İntörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz!” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!

İrtibat; Bağlı olma, bağlantı, ilişki.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

İşkilli; İkircikli, kuşkulu kimse. İçinde ikircik bulunan, duraksamalı, duraksayan, karar veremeyen, kararsız.

Kibir; Gurur. Kendini herkesten üstün tutma, büyüklenme.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır

Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi.

Sempati(k); İki kişinin birbirine karşı duyduğu içgüdüsel, doğal eğilim ve yakınlık duygusu, muhabbet. Bir kimsenin başka bir kimseye duyumsadığı, beslediği sıcak, içten sevgi.

Zikir; Sözünü etme, söyleme, anma. Tanrının adını art arda söyleyerek yapılan tapınma.

(4) “Ce!” Diyerek Sürpriz Yapmak; Birini beklenmedik bir şekilde şaşırtmak için, karşılaşıldığında “Ce!” diye ses çıkarmak, şaşırtmak, sevindirmek

Ağzı Açık Bakmak (Bakınmak); Yeni gördüğü her şeye şaşkınca, alıkça bakma, hayranlıkla seyredip şaşırma, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşma, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakma.

Aklı Uçuk; Deli, dolu. Aklı uçmuş, uyuşmuş, aklı başından gitmiş gibi.

Baz Almak; Esas veya temel olarak almak.

Bedbinleştirmek; Karamsarlık, kötümserlik yaşatmak, bir bakıma kişinin bu eylemle yaşamasından sadistçe zevk almak.

Bir Deri Bir Kemik Kalmak;  Tam anlamıyla çok zayıflamak.

Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.

Dellenmek; Hiddetlenmek, kızmak, delirmek, yaramazlık etmek.  Yöresel olarak; delilenmek, delirir duruma gelmek.

Dem Vurmak; Bir şeyden söz etmek, konu açmak.

Direnç Göstermek; Bir soruna, bir eyleme karşı sabırlı ve dayanıklı olarak mücadele etmek.

Feyz, Feyiz Almak; Manevi haz, gönül huzuru almak. Bolluk, bereket bulmak. Olgunlaşmak, ilerlemek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, gereken önem verilmemek.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Hak Etmemek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmamak, hak kazanmamak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görememek, alamamak.

Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Hallenmek; Bir şeye karşı istek duymak. Yeni bir duruma girmek, değişmek. Kendinden geçer gibi, bayılır gibi olmak.

Hamlamak; Uzun zaman idman yapmamak, hareket etmemek yüzünden gücünü veya çevikliğini yitirmek.

Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.

 İhtisas Yapmak; Belli bir konuda özel eğitim görerek yetişmek, uzmanlaşmak.

İki Lâfı Uç Uca Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri..

Kat Be Kat Yorulmak; Çok bitkin ve güçsüz duruma gelmek. Helâk olmak. Kösnülmek. Neredeyse pestili çıkmak.

Kıt Kanaat Geçinmek; Yokluk içinde ve güçlükle yaşamaya çalışmak.

Kuyruğu Titretmek; Ölmek (Nalları dikmek. Sabaha çıkamamak. Kalıbı dinlendirmek...)

Meziyet Saymak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan nitelik.

Morartmak; Herhangi bir söz veya davranışla karşısındakini bozmak. Morarmasına sebep olmak, mor renk vermek. Vücudun herhangi bir yerinin morarmasına sebep olmak.

 Muğlak Bırakmak; Sözleri veya konuları anlaşılması zor, anlaşılmaz, çapraşık, karışık bir şekilde bırakmak

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Olmayacak Duaya “Âmin!" Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

Pamuk Eli Cebe Atmak; Bir şey için gerektiğinde para istemek anlamında şaka yollu söylenen söz.

Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.

Tazmin Etmek; Zararı karşılamak, ödemek.

Yamultmak; Bir kimseyi aşağılayıp, üzmek için belirli fırsatlardan yararlanmaya çalışmak. Bir kimseyi kendisine hayran etmek, onu çok etkilemek. Yamuk duruma getirmek, eğriltmek, bükmek.

Yol Tepmek; Çok uzun bir yoldan gelmiş olmak, çok uzun bir süre yürümek.

(5) Kurşun Asker; Hans Christian ANDERSEN’e ait masal. Kurşundan yapılmış asker görünümlü oyuncak. Ana fikir olarak; engelleri, sorunları toplumdan dışlayarak değil, çözümsel yolları arayarak üstesinden gelmektir.

(6) Üç Göç, Bir Yangın Yerini Tutar; Bir yerden bir başka yere taşınırken mutlaka kimi eşyalar kırılır, dökülür, kaybolur. Öyle ki; bu taşınmalar üç kez olursa tüm eşyalar yangın artığına döner şeklinde bir deyim.

(7) Alzheimer; İleri yaşlarda görülen, hatırlamakta, yaşanmakta olan güçlükler, yaşanılmakta olan bazı duyuların,  hafızanın kayıpları gibi yaşanmakta olan bir hastalık türü.

(8) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…”

(9) Birbirine En Uzak Ve En Yakın İllerimiz; Edirne-Hakkâri; 2180 Km. Antalya Mersin; 489 Km. Burdur-Isparta; 51 Km. Kocaeli-Sakarya; 37 Km.

(10) Olur, olur, bal gibi olur! Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz! Gönül bu ota da konar… İki gönül bir olunca samanlık seyran olur! İnsanların sadece bedenleri yaşlanır, gönülleri hep genç ve tazedir. Olmayacak denilen şeylerin de olabileceğinin ifadesi.

(11) Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” de denilmektedir. Hekim olmayan kimselerin yaptıkları tavsiye ettikleri, evde yapılan, hekimlikte kullanılmayan ilâç.

(12) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(13) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.

(14) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(15) Simultane Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininde konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.

(16) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi). İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşasa da, bazı hayallerin çoğu hayal olarak kalırdı. Belki zorlamak gerekmez. Bazı şeyler sadece bizim hayallerimizde güzeldir. (Ç)ALINTI.

Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan... Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(17) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(18) Fikri’nin söylemeye çalıştığı Türk Sanat Müziği eseri; Uykuda mısın sevgili yârim… olarak dillenmiştir. Eserin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(19) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

(20) Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Topal Ördek (Lame Duck); Yara almış, yıpranmış, görevinde başarısız olmuş, saygınlığını yitirmiş, yetkileri kısıtlanan ve bu yüzden görev döneminin sonuna yaklaşmakta olan siyasetçi ve üst düzey bürokratlar için kullanılan bir deyim. Bir bakıma çoluk-çocuğun maskarası, oyuncağı olmuş anlamında olsa gerek.

(21) Zehirli Otlar; Şifalı ve bir o kadar da zehirli olup tıp dışında kullanılması kesinlikle yasak zehirli ve hatta öldürücü olan bitkilerden bir kaçı; Baldıran (Sıçanotu), İtüzümü,  Ayrık Otu, Yaban Yasemini, Adasoğanı, Çifitotu (ya da Çivitotu), Hatta Nergis ve (bazen “Güzel” başlığı da takılan) Avrat otu.

Isırgan (Otu); Bilimsel Adı; Urtica Dioica, (kısaca; Urtica) Isırgangillerden boyları bir metreyi bulabilen, yaprakları ve her yanı sert tüylerle kaplı, kırılınca “Karınca Asidi” adı verilen yakıcı, kaşındırıcı bir madde çıkartan otsu bir bitki. Birçok yararları olduğu bilinmekte; bağışıklığı güçlendiren,  prostat büyümesini engelleyen, kan ve şekeri düşürücü ve romatizma ağrılarına karşı etkili, yaprağı, kökü ve tohumlarıyla çayı, çorbası yapılan bir ot (Daha detaylı bilgilerin internetten öğrenilmesi mümkün). Bununla ilgili enteresan bir deyiş; Isırgan otu ile taharet olmaz, şeklindedir.

(22) Avara mu…;  şarkısıyla ünlenen, Raj Kapoor’un oynayıp, yönettiği 1951 yapımı bir film. Raj Kapoor 1988 yılında astımdan, filmin diğer sanatkârı Nargis ise 1981 yılında kanserden ölmüş (İnternet bilgisi).

Buzlar Çözülmeden; 1965 yılında Cevat Fehmi BAŞKUT’un kaleme aldığı tiyatro eseri olup sonradan filmleri de yapılmış muhteşem bir eserdir. Olay yolları buzdan kapanmış bir kasabada geçer. Akıl hastanesinden kaçan bir delinin buzlar çözülünceye kadar kasabadaki tüm yolsuzlukları, düzensizlikleri, ahlâksızlıkları beyin gücü ile düzeltişi anlatılır. Tiyatro eseri olarak Yalın TOLGA’nın, sinema eseri olarak Kemal SUNAL’ın başarıları inkâr edilemez.

Seninle tattım ben her mutluluğu… şeklinde başlayan “Gülü susuz, seni aşksız bırakmam” nakaratıyla ünlenen Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Aşkın TUNA’ya, Bestesi Zekâi TUNCA’ya aittir.

Hani En Sevdiğin Renkti Beyaz; Cavidan TÜMERKAN Kitap ismi. Rahmetli şairin himmetine sığınarak öykünün gereği olarak aynen alıyorum; “Bir dönülmez yolda gidiyorsun/Hani en sevdiğin renkti beyaz/Şimdi saçlarında kaynaşıyor/Niye beğenmiyorsun?”

Beyaz Atlı Prens; Masal kahramanı. Genç kızların hayallerinde çizdikleri bir şövalye, iyi, yakışıklı (muhtemelen de) zengin delikanlı.

Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler… Özdemir ASAF

Beyaz, saflığı gösteren renktir. Kırmızı, sevgiyi ifade eder. Sarı korkunun, mavi de güvenin temsilcisidir. Mavide, sınırsızlık duygusu da yer bulur. Siyah, insanı karanlığa doğru götüren bir renktir. Nevzat TARHAN

Zil, Şal ve Gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı... Yahya Kemal BEYATLI, “ENDÜLÜS’TE RAKS”

Yedi Rakamı; Diğer dinler, inanışlar, hurafeler olarak kitaplarda uzun sayılacak 7 rakamı ile ilgili birçok bilgiler bulunmaktadır. Hepsini değilse de çoğunu inceledim. Ancak hepsini yazmaya kalkışsam hem konu dağılacak, hem öykü değerini yitirecek, hem de okuyucu sıkılacaktı. Bu nedenle ben bir-iki tanesi hariç sadece bizi ilgilendiren dini bakımdan ve yaşamımızla ilgili olanları kaydetmeye çalıştım. Bu da bizim için yeterli oldu, düşüncesindeyim. Yedi Rakamı ile ilgili bilgilerin bir kısmı, hatta çoğu ansiklopedilerden, gazetelerden, dergilerden ve internetten derlenmiştir. Bu bilgileri derlemeye çalıştığım yazarlar; Verda AYMETE, Atahan UZUN, Ahmet AKYOL, Alpaslan SALT… Mutlaka bu konuyu inceleyen başka yazarlar da olabilir (Aflarına sığınarak bağışlanmamı diliyorum).

(23) Bana dünya yuvarlaktır derdin, doğruysa neden geri dönmedin?ALINTI

(24) Kur’an’ın 3. (Al-i İmran) Suresi, 185. Ayeti ve 29. (Ankebut) Suresi, 57. Ayeti; (mealen) “Her canlı ölümü tadacaktır”

(25) Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum. SOKRATES

(26) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri;  Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.