Yaylada fısır fısır konuşuyorlardı(1) ay mehtabının(!) aydınlığından uzak, iri bir çam ağacının gölgesinde, söylenen isimleri ile Haso, Hüso, Sülo…
“Kimse unutmasın kafa kâğıdını(2) ha!” dedi, diğerlerine göre biraz daha gelişmiş, enli-boylu, belki bir yaş, belki birkaç ay büyük görünen şehre gitmiş, görmüş, geçirmiş, faraza(3) bilgisinin olduğu görünen Nüfus Kâğıdındaki ismi; Hasan olan.
Üçü de dedeleri tarafından aynı soy isimleri taşıyorlardı; Hasan, Hüseyin ve Süleyman; amca çocukları, ya da torunları idiler. Sülâlede erkek çocuktan bol bir şey yoktu hatırladıkları.
Boğazını temizledi tekrar Haso;
“Herkes çıkınını(3) ona göre hazırlasın; peksimet(3), kara ekmek, keçi peyniri, haşlanmış yumurta, kızılcık dalından uzunca sopa(2), vurdun mu ses getirecek! Ne olur, ne olmaz, kenarda-köşede ne kadar üç-beş kuruşunuz varsa hepsini cebinize almayı unutmayın…
İki-üç satır karalayın sizinkilere; ‘Gidiyok!’ demeyin, şehir lisanına alışmaya başlayın şimdiden; ‘Gidiyoruz!’ deyin. ‘Anıtkabir’i, Atatürk’ümüzü ziyaret edip döneceğiz!’ diye yazın! ‘Len! Ülen! Bizim oğlan! Bizim köylü!’ falan demek yok!..”
“Peki abi, nasıl getcez!”
“Ülen mıhtarın boz eşeği dit diri dit mi diyo ki, ben ne didim; ‘Gelcez, gitcez, abi’ yoktu hani.”
“Ama ‘Ülen, mıhtar didim, ettim!’ demek de yoktu!”
“Ses kesini(2) yavşak ağızlı(2), dümbelek(3)…
Sinirlendirip şaşırttınız beni de. Şehirli gibi okumuş da, ders veriyor sanki! Sen giderkene biz dönüyoduk oğlum. Alacam şimdi ayağımın altına, ‘Sen bizimle gelme!’ diycem, açılcak gözünün çayırı(1)…
Tövbe! Tövbe! Vitesten attırdınız(1) beni be! Şehirli miyim, köylü müyüm, aha şimdiden tozuttum(1)…
Neyse! Anca beraber, kanca beraber(2). Yolumuz uzun, asker olana kadar, şimdiden dilimizi düzeltmeye başlıyoruz. Tamam mı?”
“Tamam, oldu ayol! ‘Geliyoruz, Gidiyoruz!’ diyeceğiz. ‘Halva yok, helva, alma yok, elma var!’ Tamam mı?”
“Oldu! ‘Ayol!’ deyip arkasından da ‘Bay bay!’ dersen, peşine takılacak ayılardan ‘Kurtarın beni abilerim!’ diye bağırıp-ayılıp-bayılmak-siftinmek(1) de yok!”
“Herhalde köy yolundan gitmeyeceğiz, değil mi?”
“Aferin koçum! Kafan çalışıyor. Gelene-geçene ‘Biz kaçıyoruz!’ demenin âlemi var mı? Eşekler yolundan(4) gideceğiz tabii!”
“Şehre varınca?”
“Tren yolunu takip edeceğiz tabii. Kara vagon tren olursa gizli-saklı bineriz, yolu kısaltırız biraz, hepsini okudum, Muttalip Ağabey de askerlik hatıralarını anlatırken çok iyi dinledim, yol-yordam öğrendim, merak etmeyin…”
“Sonra ver elini koca şehir…”
“Bana bakın! Öyle gök görmedik(2), şehir züppeleri(2), oğlu olmuş da şeyini kopartmış gibi sağa-sola, elin namusuna, mahremine(3) bakınırsanız, önce ben kırarım bacaklarınızı, bilesiniz! Anlaşılmayan?”
“Anlaşılmıştır!”
“Tamamdır, herkes evine şimdi, yarın bu vakitte, ay gizlenirse bulutların ya da çamların ardına, mesele yok; ‘Yolcudur Haso, Hüso, Cemo!’ deriz!”
“Gene daldın; Hasan, Hüseyin, Cemal…”
“Daha yola çıkmadık ülen, neden hemen yanlışlıyorsun(1) ki? Tamam, sınıfta hiç kalmadın, okulun, öğretmenlerinin, ailenin gözbebeğisin, ama bir sıkımlık canın var, bunu unutma!”
“Anlaşılmıştır komutan, ‘Hemen dilimizi düzeltelim!’ dedin de…”
“Komutan değil, ağabey!”
“Ağabey!...”
Karanlık yayladan üç akraba yola düştüler, eşek yolu dedikleri, keçiyolu, patika denecek, bir adım genişliğindeki yol üzerinde.
Ahlatın iyisini hep ayılar mı yiyecekti ki, susuzluklarını göz ardı ederek avuçladılar ahlatları.
Ellerini alınlarına vurduklarında gaipten gelen ses; “Geçmiş ola!” idi, su almayı unutmuşlardı yanlarına, o kadar güvenli, detaylı plân yapmalarına rağmen.
Malûm üç su bir ekmek yerine geçerdi ve tahminen daha önceki hayatında doktor olsa gerekti Hasan;
“Vücudunuz su kaybedebilir. Bir çeşme, bir kurna, bir dere, bir yalak görünceye kadar çişlerinizi yapmayın sakın, tutun!” diye nasihat etti, gerekçesini kendinin bile bildiğinden emin değildi.
Şehre indiklerinde kısmetsiz idiler, gece olmasına rağmen dudakları kurumuş, çatlama arzusunda gibiydi ve geçtikleri sokaklarda “Allah rızası için” bile tek çeşme, tek kuyu, dışarılarda unutulmuş testi, güğüm, bakraç yoktu.
Gözleri ışıldadı üçünün de birden. Bir tulumba çıkmıştı karşılarına, sükûtu hayale uğradıkları(1), çünkü bu tulumbalar üstten bir miktar su verilmezse yukarıya su çıkartamazlardı. Rezerv olarak tuttukları çişlerini bir arada kullansalar!…
Düşünmeleri bile kısıtlanmıştı; neredeyse eşek sıpası büyüklüğünde bir köpek; “Hop! Ne oluyor orda!” dercesine havlamaya başlamış, elinde bir tüfekle dışarıya çıkan atletli, enli-boylu pehlivan yapılı bir adam da aynı ton, şiddet ve arzuyla köpeğine iştirak etme çabası içindeydi;
“Hop! Kim var orada!” diyerek.
Eğer bu seslerle enerji üretimi mümkün olabilseydi, şehrin bir gecelik olmasa da herhalde birkaç saatlik elektrik ihtiyacı karşılanabilirdi!
Cevap veremediler, doğal olarak, tek ağızdan olsa bile; “Susamıştık da…” gibi. Tek çare yiğitliğin % 99 olan kuralını geçekleştirmekti; kaçmak gibi. %1 zaten %99 uygulamasının sonucu değil miydi?
Tren yolu dikenli tellerle çevrilmiş olsa da kendileri gibi ihtiyaç duyanların(!) teller arasındaki tel aralığı kapıdan(!) geçtiler. Yönlerini belirlemek ister gibi sırtlarını istasyona vererek yürümeye başladılar hat boyu. Korku dağları beklerdi, istasyona gidip de susuzluklarını gidermeyi düşünemedikleri gibi, unutmuşlardı bile. Şimdilik…
Yollar…
Hele ki uzayıp giden o tren yolları(5)…
Yürümekle tükeneceğe benzemiyordu, hele ki arkalarından gelip de kendilerini geçerken umursamayan trenlere kahırla bakarken.
Bazen bir eski türkü çalınıyordu beyinlerinde, hüzünlü, bazen birinin, bazen ötekinin, bazen diğerinin;
“Kara tren gecikir belki gelmez, Dağlarda salınır da derdimi bilmez, Dumanın savurur halimi bilmez…(5)” ve devamları şeklinde.
Yaşamlarındaki önceliği olan, arzuları, hevesleri ve plânladıkları o muhteşem insanın koynunda yer almaktı. Bir saat için de olsa, ömür tüketmek gibi…
Bir kara tren ahlaya-puflaya, can çekişir gibi duraklamış, durmak zorunda kalmış, en basitinden durmak, duraklamak tereddüdü içinde yavaşlamıştı. İlerilerde ışığı kırmızı gösteren semafor(3) mu vardı, ya da geçitlerden birinde kalakalmış erkenci bir traktör mü, servis minibüsü gibi bir şey mi kalakalmıştı?
Yahut da Hindistan için kutsal sayılan bir hayvan, yani inek, öküz cinsinden(3) ülkesini unutup hat üstünün kendi tapulu yeri olduğuna mı inanmıştı da o mu vardı tren yolu üzerinde?
Bilmeleri mümkünsüzdü, ancak okuduklarından, şehirde, çarşıda, pazarda gördüklerinden akıllarında kaldığı kadarıyla Hindistan için kutsal olan o hayvancağızın insan görünümlü olanları ülkede oldukça çoktu, muhtemelen ulaşacakları yerde de hem her yerde olmasa da çok yerde karşılaşmaları muhtemeldi ve gariplerine gitmedi bu durum!
Önemli değildi, bu Tanrının uzattığı bir el, kendilerine sunduğu bir imkândı ve yararlanmalarının faydalı olacağına inanıp binmişlerdi, kara vagonlardan paratoner(3) denilen bölümüne.
Tren bir istasyonda durunca, susuzluğa dirençlerinin sonuna ulaşmış olduklarından deli gibi koştular peş peşe ve mutlu oldular, bu mutluluğun az buçuk da olsa kendilerine pahalıya mal olacağını bilemezlerdi. Hatlar da, kara vagonlar da çoktu.
Yönlerini kararlaştırıp kapısı açık bırakılan kara vagonların birine attılar kendilerini. İkişer lokma ile nefislerini köreltmişlerdi. Yorgunlukları baskındı, karınları toktu, sırtları pekti, çişlerini yapmışlardı, susuzluklarını gidermişlerdi. Nöbete gerek yoktu, az biraz kestirebilirlerdi.
Bilmedikleri zenginin tavuğunun çift sarılı yumurtlamasını dikkate aldıklarında, kendilerinin muhallebi yerken bile dişlerinin kırılabileceğini düşünememeleriydi. Yahut da; zenginin aracını dağdan aşırması, garip fakirin ise düz yolda şaşırması gibi bir şeydi.
Belirli bir süre sonra trenin bir istasyonda durduğunu fark edip kendilerine geldiklerinde, sırtlarını vererek yürümeye yönlendikleri kendi istasyonlarında olduklarını görmüşlerdi.
Yorgunluklarıyla, belki de sızmışçasına geçirdikleri koca günün gecesinin başlangıcındaki akşamın serinliği akıllarına başlarına getirmişti, buna sadece Hasan’ın aklı başına gelmişti demek, daha doğru bir söz olsa gerekti.
Kaçtıklarının bilinmesi muhtemel değil, kesindi. Peki, ya aranıyorlardıysa? Bu kısa menzil içinde bulunup yakalanmaları an meselesiydi. İlerlemek yerine gerilemek tahammül edecekleri bir kavram değildi.
Sinsice süründüler, her ne olursa olsun, yakalanma olasılıklarının olmayacağı bir treni bekleyeceklerdi, hat sonlarının, ya da başlarının birinde, eğer Tanrıya erişirse; Dualarını “Âmin!” diye tamamlama gayretiyle tekrar tekrar…
Beklenen an; “O an” geliyordu mutlaka, ama erkenden, ama gecikerek, bu kez gelen gene kara trendi, ama önlerindeki vagonlarda bakışan insanlar vardı, konserve kutusuna sıkıştırılmışlar gibi, arkalarda ise kara vagonlar, çoğunun kapıları kapalı, hiç de öncesinde bindiklerine benzemeyen. Ancak bu tren nimetti, ya bineceklerdi hareket etmeden, ya da…
İkinci ihtimali düşünmek bile geçmiyordu akıllarından. Açık bir vagona attılar kendilerini, düdük sesleri işaret verirken, tren bu düdüklerle birlikte homurdanmaya başladığında. Üşümeleri söz konusu olabilir miydi?
Olamazdı. Annelerini bekleyen köpek enikleri gibi sırtlarını vererek sarıldılar birbirlerine ve oldu, bitti. Şimdilik…
“Ömür biter, yol bitmez!” denmiş. Şair desteklememiş bu sözü; “Senin de yolun biter!(6)” diyerek. Bir bilinmeyene yönelmişlerdi, gece boyu, umursamaksızın, yıldızlarda kendilerini aramaksızın, şaire hak verircesine yolun bitmesini bekleyerek.
Sarsıntılar hızlandıkça, yavaşladıkça, durakladıkça birinden biri nöbetçi kalsa da uykularına mola verip gözlerini açıyorlardı, tulumba başındaki gibi heybetli varlıklarla karşılaşmamak olsa gerekti düşünceleri…
Aydınlık bir yerlerde durmuştu tren. Görünmemek çabasıyla uzattıkları kafalarıyla gördükleri; bir kısım insanların inip, diğer bir kısım insanların o konserve kutularına binmeleriydi, nasıl sığıştıklarına akıl erdiremedikleri. Anlatılmıştı, okumuşlardı, ama yaşamamışlardı ki, akıl erdirsinler, bilsinler, bilgileri olsun, “Meselâ” diyecekleri gibi.
Bir süre mola vermelerinin uygun olacağını söyledi Hasan. Bu kent bilmedikleri bir kent olsa da. Azıkları tükenmeden, paraları suyunu çekmeden ve rahatsız olmadan, akıllı-usturuplu(2) uyuyacakları defi hacet(2) imkânları olan, kimsenin tavuğuna “Kışt!” demeyecekleri, yaşları uygun gibi görünmese de kimsenin namusuna, ırzına, mahremine yan gözle bile bakmayacakları yer ya da yerleri bulmaları gerekti.
Aydınlanan günde hayta(3) bir vaziyette dolaşırlarken oranın pazarı olduğunu fark ettiler. Kenarlarda bir çocuk; “Üçü bir lira!” diyerek sakız satıyordu.
Çocuk küçüktü, kandırmaları kolaydı. Hasan kafasını kaldırdı çalıştırmak istercesine, hiç de kendine yakışmayacak tarzda;
“Gerçi ‘Üçü bir lira!’ dedin, biz de üç kişiyiz, ama dördünü bir liradan verirsen, alırız!”
“Olur mu abi? Ben bakkaldan sizin dediğiniz, istediğiniz gibi alıyorum, eğer üçünü bir liraya satmazsam eve nasıl ekmek götürürüm ki?”
Mahcup olmuştu Hasan. Bakkalı öğrendi, pazarlık yaptı, beşini bir liraya getirip bir kutu sakız aldı, çocuğun yanına gelip sordu;
“Kaç sakızın kaldı?”
“On beş!”
“Ver sakızları, al şu on lirayı. Beş lirası sakızlar için, öteki beş lirası bize verdiğin ders için! Hadi ekmeğini al, git evine, senin yerine sakızları biz satalım!”
Satışlar sonunda bir yerlerde buluşmak için sözleşerek durup dinlenmeksizin pazarı adım adım dolaştılar. Çocuğun “Ekmek” demesi tamahlarını(25) kamçılamıştı. Yanından ayrı ayrı geçtikleri fırından ulaşan taze ekmek kokusu iştahlarını kabartmıştı. Hazıra ne dayanırdı ki kara ekmekleri, yufkaları dayansındı?
Sakızların satışını bitirip bir somun ak ekmek aldılar, fazlasına da keçi peynirine de gerek yoktu, ak ekmekleri katık ettiler kara ekmeklerine, yaşamda ilk kez yapıyorlarmış gibisine.
Ve neden gerektiğini bilmeksizin Hasan; kalmış tarihi bilgisini değerlendirerek Marie Antoinette’in(7) kulakları çınlasın!” dedi, belki de “Allah rahmet etsin!” demek yerine o kadının nasıl bir Allah’ı olduğunu bilmeksizin, aklından bile geçirmeksizin.
Ezan sesi getirdi kendilerini kendilerine. Bu; su, defi hacet ve eğer sabah namazına kadar caminin giriş kapısına kilit vurulmazsa, caminin ayakkabıların konulduğu antresinde uyumak, dinlenmek dâhil rahatlamaları demek olacaktı. Olmazsa gasılhanesinin(3) kapı kilidi eften püften(2) olsa gerekti, açarlardı. En basitinden kilidi kırar, kilidin parasını koyarlardı bir kenara.
Teneşir üç taneyse her biri birinde yatardı, yoksa mutlaka her ihtimale karşı “eşek” denilen şeyler vardı seki gibi, biri tabutun içine kıvrılırdı, onların üzerinde. İçeride mutlaka havlu, kefen bulunması umudundaydılar. Serer yatarlardı, teneşirde, sedirde, tabutta. Teneşire uzanıp, gasılhaneye girip de kim ölmüştü ki? Ancak ölüler yatardı teneşire, onlar da kendi başlarına değil, birilerinin desteği ile.
Üstelik ölüler yıkanıp, çeneleri bağlanıp vb. işlemler sonucu kefenlendikten sonra, yüzü kapatılmadan önce cenaze sahiplerinden mahrem olmayan biri(!) ölünün yüzüne bakardı, her nedense, bilmedikleri. Ölü tek ise neden bakarlardı o soluk yüze anlamazlardı, akıl erdiremezlerdi toptan.
“Gerçekten ölmüş mü?” kanaati yaşamak için mi, yoksa ölü iki ya da daha fazla ise, ölülerin karışması ihtimaline karşı; “Başka ölüyle karışmasın, yanlış ölüyü sahiplenmeyelim!” diye midir, Hasan’ın aklından bir anda geçen düşünceydi bu.
Şans yüzlerine gülmüştü, her ne kadar kendileri gibi düşünen, ancak kendilerine göre bedenleri uzun süre su yüzü görmediği için, ayakkabı kokularını bastıracak şekilde kokan insanlar antreyi üleşmiş olsalar da onlar da kendileri için birer bedenlik yer bulabilmişlerdi, ricaya, minnete gerek kalmaksızın, Allah’a şükrederek.
Şükretmek pek akıl kârı değildi o atmosferde, beden ve ayak kokularına karışan sigara, alkol yoğunluklu ağız kokuları, sismografları(3) yanıltacak desibelde(3) sadece horlama değil, tüm gürültüler(!) dayanılacak, tahammül edilecek gibi değildi (Hasan’a yardım amaçlı teknik katkı)!
Üçü birden doğruldular, belki aynı duyguları hissederek, anında. Çarık değilse de okulda kullandıkları pabuçlardan Süleyman’ınkiler yoktu koydukları ortalık yerde. Bir ihtiyacı olan, vakitlice karşılamış olsa gerekti ihtiyacını! Allah’tan abdest mahallinde sadece takunyalar, ya da nalınlar(3) değil, plâstik terlikler de vardı.
Gün ola, devran döne(2), ucuz-pahalı bir şeyler denkleştireceklerdi artık. O en büyük Türk Atatürk’ün huzuruna, elbiselerinin ütüleri konusunda sıkıntıları varmış gibi gözükseler de, temiz pak olan kıyafetlerine karşın nasıl çıkarırlardı ki Süleyman’ı? Hoş olmazdı, affedilemezdi…
Ek olarak utandıkları Hasan’da ve bir miktar da Hüseyin’de görünen sakalları idi. Süleyman’ın ise maşallahı vardı, sakalı yoktu gençliği nedeniyle olsa gerek, köse, ama saçları beygir yelesi gibiydi, yağlı, beygirin tımarına(3) karşın karmakarışık…
Gece trenleri olsa ve şanslarını denemelerinin sakıncası olmasa gerekti. Sabaha oldukça çok vakit vardı, sıkıntıları belki gece bekçilerine dert anlatmak olabilirdi, bir de belki istasyondaki resmi kıyafetli amcalara, polislere ve yaşlarının gereği olmasa da inzibat askerlerine. Ancak;
“Hele bir durun gençler (ya da hemşerim)! Nerden gelip nereye gidersiniz, kimsiniz, nesiniz, necisiniz, hırlı mısınız, hırsız mısınız?” derlerse, dertlerini anlatıncaya kadar ömürleri tükenirdi, eğer ki başlarındaki büyük adam; Anıtkabir’e gitme arzularına inanmazsa, tereddüt yaşarsa.
Sakınılan göze çöp batardı, ama sakınmamış olsalar gerekti gözlerini. Kazasız, belâsız, gamsız, kedersiz ulaşmışlardı tren istasyonuna. Çıkınlarındakiler tükenmiş, sadece sopaları vardı ellerinde, ceplerinde paraları olmasına rağmen, açıkta görünen bakkal-çakkal, market falan bir yerler olmadığından sadece birbirine ulaşan ağız kokuları vardı, oruçlu gibi.
Sekerek atladılar raylardan, bir kara vagonun sinsiliğine emanet ettiler kendilerini, kendilerine ulaşacak ilk tren sesine depar atmak(1) ister gibi, biri nöbette kalarak, hazırda.
Oysa bu şehirde gece geçerken duran posta trenleri olmadığı gibi marşandizlerin de canları istediği zaman durakladıklarını bilemezlerdi!
Sabaha ulaştıklarında kendilerine ilk görünen kara trendi, uykulu gözlerle şahit oldukları. Bedava seyahat etmek, hoş bir şey olsa gerekti, eğer görevliler; “Hişt!” ya da “Hey! Ne oluyor?” gibi sözlerle rahatsız etmezlerse.
Ya da sanatkârın; “Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur!(8)” sözleri kavşaklarla, yol ayrımları ya da yol çatıları ile kendilerini karşılaştırmazsa.
Ulaştıkları istasyon, ya son durak, ya da buharlı lokomotifin; “Eee arkadaşlar! Bana doyum olmaz!” modunda iflâs edip bozulduğu durak idi.
Oysa öylesine mutluydular ki, sanki tren onları Ankara’ya ulaştıracakmış da, en büyük Türk Atatürk’ü ziyaret edeceklermiş gibiydi.
Ve tekrar tren beklemek zorlarına gidecekti, üstelik de “Ne olur, ne olmaz!” şeklinde üçünün de ceplerine istifledikleri paralar sularını çekmek üzereydi. Bundan en çok etkilenen Hasan ve Hüseyin idi, zayıfladıklarının farkındaydılar.
Bir bakıma; “Su içsem yarıyor!” diyen, aralarında kendi kendileriyken “Dombili(3)” dedikleri Süleyman’ın umurunda değildi açlık ve yaşam. Buna gamsızlığını, adamsendeciliğini(3) eklemekte sakınca yoktu. “Atatürk” deyince akan sular durulmuş, “Ben de varım!” demişti, “Atatürk’e gitcez!” denildiğinde.
Şans yüzlerine gülmüş, ufak bir çocuktan aldıkları ders ve yörenin pazarı olması nedeniyle birkaç kuruş kazanmışlardı, ama bedava seyahat etseler de, su beleş(3) olsa da ceplerindeki para Ankara’ya ulaşmaya yetmezdi, bir de okullar açılmadan geriye dönme zorunlulukları vardı, ailelerinden merakları dolaysıyla işitecekleri azarları göz ardı etseler bile.
Bu geri dönüşe en çok Hasan’ın ihtiyacı vardı, belki de akrabalarını fitlemesi(1) nedeniyle. Yüzkarası(9), âlemin maskarası(9) gibi yorumlansa da gerçekte lise son sınıftaydı o ve ailenin liseyi bitirecek bir tanesiydi.
Serseri gibi, avare(3) avare dolaşıyorlardı şehirde. İlk sıkıntıları “Camiye yardım” fonunda rahatlama düşüncelerinde tuvaletin paralı, abdest almanın parasız olduğu merkezdeki camide olmuştu.
“Elde bir!” şansı kalmadığı, olmadığı için yeni ve “Parasız” bir cami bulmak üzerineydi arayışları. Üstelik şairin dediği gibi; “Kevgir misin be kardeşlik?(10)” soytarılığına(3) ulaşmalarına çeyrek vardı ve mutlaka ya para kazanacak işler bulmalı, ya da “Nasıl bedava yaşanır, Anıtkabir’e nasıl çabuk ulaşılır, kısa zaman içinde?” öğrenmeliydiler.
Berduşluk(3) da, serserilik de, haytalık da parayla değildi, parayla olsa karınları da doyardı, yatacak yerleri de olurdu, Ankara’ya Anıtkabir’e de rahat rahat ulaşırlardı, harçlıkları bile olurdu ve kazasız-belâsız, sıkıntısız geriye de dönerlerdi ki…
Neredeydi o bolluk?
Bir amca geliyordu karşılarından, oflaya puflaya, koca koca kayalar yüklü el arabasıyla. Durakladı bir ara, önce belini doğrultur gibi, elleriyle belini arkasından destekledi, sonra cebinden çıkardığı bez, kâğıt parçaları ya da mendillerle alnını, yüzünü, boynunu sonra muhtemelen çevresinden kendine bakan var mı kabilinden iki tarafına bakınıp utanarak koltuklarının altını sildi, yorgunluğunun artısında oldukça “İyi” terlemiş olsa gerekti.
Süleyman koştu, onu iteklercesine el arabasının saplarından tutarken;
“Yorulmuşsun amca bey, tarif et, götüreyim!” dedi kısa cümlelerle.
Yaşlı adam bir pehlivan gibi Süleyman’a, bir de zayıf, çiroz(3), kikirik(3) gibi diğerlerine baktı. Kanaat etmiş, kanı ısınmış olsa gerekti; “Peki!” dedi, sormalarına fırsat bırakmaksızın ve CV’sini(3)(!) özetleme gayretini yaşadı;
“Aslında baba yadigârı iş, vaktimi boşa geçirmemek için kayadan sağlıklı tuz üretmek. Para kazanmak için değil, konu-komşunun hayır duasını almak için…
Devletten emekliyim, Allah’a şükür bir ben, bir de hatunum, geçiniyoruz işte…
Bebeler, torun-topalak diyarı gurbetteler…
Sizler nerelerden gelip nerelere gidersiniz çocuklar?
Buralardan değilsiniz, bilirim, hele ki ikinizin pabuçları eski-püskü, birinizinki yeni, anlamadım!”
“Uzun hikâye amca, değmez anlatmaya…”
“Anladım, garipsiniz, garibansınız...
Bir şeylere heveslisiniz...
Kim bilir belki de aç-susuzsunuz, gelin, oturalım, anlatın bakalım…
Belkim katkım olur, hayır duanızı alırım!”
“Amca, eylemeyelim seni!”
Sonuç…
Onlar anlattı, amca dinledi.
Amca anlattı, onlar dinledi.
Süleyman, Hüseyin anlatılanlara göre birkaç sefer yaptılar el arabası ile. Hasan, neyin nasıl yapıldığını, tuzu, inceliklerini öğrendi. Balyozla kırma, çekiçle, kerpetenle ufalama, değirmenden, merdivenden geçirme, eleme, tartma, turşuluk kaba, yemeklik ince olarak paketleme, poşetleme…
Amca; “Sevabıma” deyip fiyat belirtmemişti. Hiçbir hizmetin bedelsiz olmaması gerektiği inancıyla çarşıya çıkıp piyasadaki tuz poşetlerinin bedellerini öğrendi Hasan. 400 gramlık, yarım kiloluk tuzlar şu kadar ise, amcanın “Birer kiloluk tuzları iri parçalı ve yemeklik tuz olarak şu kadar eder!” diye hesapladı.
Hasan amcadan izin alıp Hüseyin ve Süleyman diğer seferleri yapıncaya kadar mahalleye çıktı. İkisi kalın, ikisi ince dört tuz poşeti ile lâlettayin(3) bir kapıyı çaldı, uzunca bir nutuk seremonisi ile.
“Teyze…”
“Nerden teyzen oluyor muşum senin?”
“Peki, abla…”
“Kardeşim misin sen len benim? Belki sen benden büyüksün?”
“Peki, hanımefendi. Buraya iki paket kaya tuzu paketi bırakıyorum, biri ince, biri kalın. İster alın, ister almayın. Bedeli şu kadar. Marketlerde bunların yarısını ancak bu fiyata veriyorlar. Beğenirseniz yarın parasını almak için uğrarım. Beğenmezseniz benim yüzümü görmenize bile gerek yok, kapınızın önüne koyarsınız, olur, biter!”
Şansının yardımcı olacağını, sokağın en ağzı lâf yapan, ikna edici insanının kapısını çaldığını bilemezdi Hasan.
Sokağın öteki başındaki yaşlı kadının evine de aynı paketleri bıraktı, aynı sözlerle. Ne de olsa kaz gelecek yerden, tavuğun esirgenmemesini öğütlemişlerdi.
Oysaki gereken sözler ve yalakalıkla tavuğun parasını bile kurtaracağından emindi Hasan, ticari bir bilgisi, ya da geçmişi olmaksızın.
Gece boyu çalıştılar hep beraber, amca dediklerini fabrikanın(!) hemen üst katındaki evine gönderdikten sonra. Yan taraftaki hasır-kilim ikilisi, yatakları-döşekleri olmuştu nöbetleşe.
Sabah, el arabasına yüklediler ayrı ayrı poşetleri, taş atıp da kolları mı yorulacaktı ki? Umutları kışa hazırlanacaklarını umdukları herkesin tuzlarına talepleri olacağı yönündeydi, nitekim haklı ve başarılı olmuşlardı.
Bu, birinin imalâta devamı, ikisinin satışa devamı şeklinde devam etti gün boyu. Üç-dört sefer yaptıkları seferlerle amcanın tahtadan para kutusunu istiflemişlerdi kâğıt paralarla. Amca;
“Bunlar benim değil sizin haklarınız!” demesi doğrusu hoşlarına gitmemiş değildi. Sermaye; “Amca” dediklerinden, emek; kendilerinden, güç ve yardım; Allah’tandı.
Dünya üç gündü. Dünü geçmiş, bugünü yaşanan, yarını belli olmayan(11). Mademki gençler Atatürk özlemi ile çıkmışlardı yola, emekleriyle karşılık beklemeksizin yardım etmişlerdi kendisine, amca da andavallı(3) biri değildi ki.
Kazanılan paraların kutusunu aldı eline. Tanıdığı çok olsa gerekti. Berber, hamam, öncesinde iç çamaşır, gömlek, pantol-ceket, pabuç aldı her birine ayrı ayrı. İtirazları kayda almadı, minnet beklemedi;
“Mezara mı götüreceğim? Dünya Sultan Süleyman’a(12) bile kalmamış!” diyerek, belki kazandıklarından ziyadesine cebinden katkı yaparak.
Sonrasında ceplerine ihtiyaçları olacağını düşünerek ayrı ayrı paralar yerleştirmiş, yarını hemen yaşamaya başlamaları için, o gece kalkan otobüsten Ankara için onlara bilet almıştı, tek ricası vardı amca dedikleri yaşlı insanın;
“O ulu önder Atatürk’e benim için de, teyzeniz için de ayrı ayrı Fatiha okuyun, yanına geleceğimiz günü özlemle beklediğimizi anlatın o en büyük Türk Atamıza!”
Ellerindeki değnekleri, hatıra olarak Atatürk sevdalısı ihtiyara bıraktılar, otobüse yönlendiklerinde.
Herkesin bir atası var dünyada, inanmayanlar olsa da, böyle yürekten inananların olduğu.
Sabahın ilk ışıkları ile ulaştı gençler Ankara’ya, her ilk gidenin şaşkınlığı ve mutluluğu ile. Sora sora Bağdat bulunurmuş, ancak onlar sorup soruşturmadılar, uhrevi(3), milli bir koku vardı, o muhteşem tepeye, yapıya, Anıtkabir’e ulaşmaları için onlara izlemeleri gereken yolu işaretleyen.
Ve Tanrının onlara işaretlediği yolda onlara rehberlik edecekleri de yönlendiren de ulu Tanrı idi.
Güvenlik mahallinden geçerken bir araba durdu yanlarında. Direksiyonda omzundaki yıldızların anlamını bilmedikleri bir subay kapısını açıp arabadan inerek sorgusuz, sualsiz;
“Atlayın gençler!” dedi.
Emir, büyük yerden gibiydi, sığıştılar arka kanepeye.
“Bugün kızımın doğum günü. ‘Anıtkabir’i ziyaret edelim önce, sonra gördüğümüz tüm insanlara yardım edelim bu yolda ve bugünün sonuna kadar her yerde, içimden geldi!’ dedi. İlk şanslı olanlar sizlersiniz, isterseniz, içinizden geliyorsa teşekkür edin, Atatürk sevdalısı kardeşinize!” dedi.
Bir ağızdan yankılandı teşekkür sözleri üçünden.
“İsimleriniz nedir gençler, büyükten küçüğe doğru, kardeş misiniz, akraba mı?”
“Akrabayız komutanım. Ben Hasan, amcaoğlum Hüseyin, diğer amcamın torunu Süleyman, yani hepimizin soyadımız aynı. Biz de Atatürk sevdası ile çıktık yola efendim, az-uz giderken biraz geciktik, ama şu an dâhil, hep bu sevda için yardımcı oldu Tanrı bize!”
“O zaman Zübeyde kızım, yardımcı ol kardeşlerine, bıkmaksızın, usanmaksızın, gezdir onları, durumunuzun rahatlığına göre komutanlığa gelin, ben orada beklerim hepinizi. Ayrılmak yok! Atatürk de, Anıtkabir de bitmez bir çırpıda, keza Ankara da. Siz sadece memleketiniz neresi ve memleketinize dönmek için ne kadar vaktiniz var, onu söyleyin bana, sonrası kolay!”
Komutanın bir anda üç gence rastlaması, onları davet etmesi, kızına aşırı düşkünlüğünün, sadece kızının doğum gününe rastlamış bir tesadüf olarak yorumlamaları mümkün müydü? Başka nedenler?
Örneğin kızından başka bir çocuğa, özellikle bir oğlan çocuğuna sahip olamamak yahut da sahipken yitirmek gibi meselâ? Kim bilir?
Ya da görevi sırasında hepsi kuzucukları olan vatan evlâtlarının şehadetleri(3) gibi?
Ya da doğum sırasında eşini yitirip tek başına kızıyla yaşamda kalması gibi? Kim bilir?
Ya da bilinmeyen…
Kim bilir?
Okulların açılmasına az bir süre kalmıştı; “Yürüyün! Anca gidersiniz tavrında!”
Kara trenlerle, otostoplarla, ya da fedakârlık edip de ceplerindeki paralarla yarı yola kadar gidip oradan da şanslarının desteğini beklemekle okullarına vaktinde ulaşmaları ancak bir hayaldi, belki bir hafta, on gün sonunda…
O da belki…
Ankara’yı, Atatürk’ü, Anıtkabir’i görmek, bilmek ve tanımakla geçirdikleri sürenin farkında değillerdi, özellikle de Hasan ve mihmandarları(3) Zübeyde. Her ne kadar “Köyden indik şehire, şaşırdık birdenbire!” modunda olsalar da centilmendiler.
Zübeyde’nin tüm ısrarlarına, komutanın gayri resmi(!) tüm emirlerine, tehditlerine karşın ceplerindeki akrebi azat edip tüm masrafları üç akraba karşılamışlardı ve paraları suyunu çekmişti.
Yola nasıl çıkıp devam edeceklerinin tereddüdü içindeydiler, daha doğrusu Hasan dışında diğer ikisi. Çünkü bir münasip zamanda genç kız Hasan’a; “Oku! Çabuk bitir liseyi, üniversite için tüm tercihlerin Ankara olsun, çünkü ben hep Ankara’dayım, Ankara’da olacağım!” demişti.
Bir başka uygun zamanda ise, elini tutup; “Yazarsan, cevaplarım, sözümün ne anlama geldiğini bil!” şeklindeki sözleriyle mektuplarında neler yazmasının gerektiğini emretmişti adeta.
Sessizliğini, sakinliğini, suskunluğunu yok etmesinin gerekliliğini belli ederek, duygularını belli etmekten çekinmemesinin gereği gibi; “Ankara, Ankara, Güzel Ankara…(13)” marşıyla kendini belli etmişti Zübeyde, genç bir Atatürk kızı olduğu vurgusuyla.
Ve günün bitimine kadar dizeleri oluşturmuştu Hasan, Ankara için(14).
“Seni görmek istermiş, her bahtı kara”
“Yardım uman da olurmuş, düşüp dara”
İlk böyle yer aldın gönlümde bir sıra,
Sonra güzellikler dizildi, Ankara.
Gözümü açıp ilk nefestin aldığım,
İlk gülüş, ilk ses, ilk hece, ilk adım,
Tanındı seninle kişiliğim, adım
Ömür çizgim senle yazıldı, Ankara.
Okullar açıkken ulaşımın dertmiş,
Olsun!.. Yazın sıcak, kışın sertmiş,
Olsun!.. İnsanların hem cesur, hem mertmiş
Eksilerin üstü çizildi, Ankara.
Başkentsin Ankara. Hem her şeyden büyük,
Bu, il olarak kaldıracağın bir yük,
Büyük Mecliste konuşuldu büyüklük
Parlamenter yola düzüldü, Ankara.
Etnografya Müzesi ve Anıtkabir,
Kalen, tiftiğin, armudun sonra gelir,
Seninle yaşar insan, kazanır sihir
Böylece tüm sırlar çözüldü, Ankara.
Yine sendeyim ve yine seninleyim,
Başlangıçla bitiş arası yerdeyim,
Sen deme; “Seni seviyorum!” ben deyim
Kıskanç canlar yine büzüldü, Ankara.
Nasıl olacağını kestiremedikleri ayrılık öncesi komutan geldi yanlarına;
“Eee gençler! ‘Ziyaretin kısası makbul(15)!’ derler! Bu ziyaretinizi saymıyor, yine bekliyoruz sizleri, bana, bize borçlusunuz. Yarın sizleri uğurlayacağız, okullarınız açılmak üzere, ailelerinizi de özlemişsinizdir mutlaka, onlar da sizleri tabii. Bu akşam beraberce Gençlik Parkını dolaşalım, ben de bir akşam için genç olayım, sizler sayesinde…”
Baba-kız ve üç akraba yarın akıllarından çıkmasa bile yarını düşünmeksizin eğlendiler, sabahın gelmesini beklemeyi istemeksizin.
Komutan onlar için üç uçak bileti almış, birer çanta hediye etmişti onlara, içine sadece birer gömlek, adresini yazdığı bir not ve havaalanından kendi şehirlerine gidecek kadar ufak bir miktar harçlık denecek para ile.
Vedalaşırken;
“Yaz!” diye fısıldadı Zübeyde, Hasan’a.
“Yazacağım!” dedi Hasan.
Uçak havalanırken herkes kendi havasındaydı. Hasan;
“Mutlaka mezun olmalı, Ankara’daki üniversitelerden birini kazanmalıyım, ama bu son bir sene nasıl geçip bitecek?” diye düşünmeye başlamıştı, uçak daha tekerleklerini toplamadan, yükselişini henüz tamamlamadan, “Kemerlerinizi çözebilirsiniz!” ışıkları sönmeden önce…
YAZANIN NOTLARI:
(1)
Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.
Fitlemek; Bir kimseyi başkalarına karşı kışkırtmak.
Depar Atmak (Depara Kalkmak); Koşucunun, ya da herhangi bir kimsenin hızını birden arttırması (Depar; Sporda koşuya ya da yarışa başlama, yarışacak sporcuların verilen bir işaretle yarışa başlamaları, bir bakıma “Çıkış” demektir).
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.
Tozutmak; Aklını yitirmek. Böbürlenmek, yüksekten konuşup söylediği sözü yerine getirmemek, palavra atmak, mangalda kül bırakmamak. Toz kaldırmak, toz savurmak, toz yaymak
Vitesten Atmak; Çok kızmak, aşırı sinirlenmek, çileden çıkmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak.
Yanlışlamak; Doğru olmadığını, yanlış olduğunu ortaya koymak.
(2)
Gün Ola, Devran Döne (Gün Ola Harman Döne); Bir şeyden söz ederken ileride onun da zamanı gelir anlamında.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Akıllı-Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı, akıl dolu, akıllıca ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
Gök Görmedik; Görgüsüz, sonradan görme.
Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.
Ses Kesini; Hasan sinirlenince takdim tehir yaparak “Kes sesini!” demek istemiştir.
Kızılcık Sopası; Dayak atmak için tercih edilen bir sopa. Sebebi esnek olması ve az bir güçle savrulsa dahi çok can yakmasıdır. Dayak ile eş anlamlı olarak kullanılan bir söz.
Yavşak Ağızlı; Yavşak aslında bit yavrusu, sirke demek. Toplumda ve yöresel olarak genelde; geveze, yalaka, yılışık gibi anlamlarda “ağız” kelimesi de eklenerek küfür ya da, tehdit, ikaz gibi anlamlardadır.
Şehir Züppesi; Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan çocuk.
Defi Hacet; Büyük aptes yapmak.
Kafa Kâğıdı; Nüfus Kâğıdı.
(3)
Uhrevi; Ahretle, öteki dünya ile ilgili.
Şehadet; Şehit olma. Vatan uğruna ölme.
Mihmandar; Resmi ya da özel konukları ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.
Andavallı; Kolayca kanan, aptal, bön, budala.
Lalettayin; Gelişigüzel.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Çiroz; Çok zayıf kimse.
CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge.
Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Peksimet; Pişirildikten sonra dilim dilim kesilip ısıyla kurutulmuş, uzun süre bozulmadan duran, bayatlamayan ekmek.
Dümbelek; Anlayışsız, aptal, bön, sersem. Ağzına deri geçirilmiş, dipsiz bir çömlek şeklinde, darbukaya benzeyen, alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan, el ile vurularak çalınan bir tür çalgı.
Nalın; Genellikle hamamlarda ve benzeri ıslak tabanlı yerlerde kullanılan, ağaçtan yapılmış, tabanı yüksekçe, üstü tasmalı, açık ayakkabı.
Tımar; Ağaçların ve binek hayvanlarının bakımı. Yara bakımı. Selçuklu ve Osmanlıda gelir durumu.
Sismograf; Kısaca; Depremyazar. Ancak sadece depremle ilgili bilgileri değil, toprak hareketlerini de ölçen cihaz. Zelzelenin yer ve şiddetini, saatini, süresini kaydeder. Ayrıca Toprağın jeolojik yapısını, petrol ve maden yataklarını belirtir. Deniz dalgalarının, fırtınaların, volkanik ve nükleer patlamaları, çevre gürültülerini tespit etmekte de yararlanılan tipleri de mevcuttur.
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.
Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
Hayta; Külhanbeyi, kabadayı, serseri.
Paratoner; Esas anlamı yıldırımsavar olmakla birlikte, TCDD’de özellikle karma ve marşandiz trenlerinde son vagonda ya da ranforun önündeki son vagonda bulunan, genelde gardıfrenin dinlenmesi ve kontrollerini yapması için konulmuş yüksekçe kapalı kulübe.
Semafor; TCDD’de Durdurma İşareti. Gece kırmızı bir ışıkla birlikte hareket eden, yatay olarak yerleştirilmiş bir koldan ibaret ikaz işareti. Kol yaklaşık 45o kadar yukarıda veya geceleri yeşil ışık yanıyorsa “Geç!” anlamına gelir.
Mahrem; Gizli, saklı, açıklanmayan. Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek.
İnek; Hindistan İçin Kutsal Hayvan; Son haberlere göre bu inekler için Yaşlı İnekler Evleri, yapılıp rehabilitasyon merkezleri kurulup ölmelerinde rahatlık sağlanacakmış (Gazete Haberi).
Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, sayalım ki, demem o ki, ola ki…
Soytarılık; Maskaralık. Eğlendirici, güldürücü davranış.
Berduşluk; Başıboşluk, serserilik, pislik, bozukluk, bakımsızlık.
Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.
Beleş; Bedava. (Argo olarak) hiç para ödenmeksizin elde edilen, karşılıksız, emeksiz.
Adamsendecilik; Önemsememe, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.
Dombili; Vücut yağlarından nasibini fazlaca almış, şekil itibariyle yumurtaya benzeyen bir vücut yapısı olan kişilere takılan bir lâkap.
(4) Eşekler Yolu; Eşekler aslında küfürlerde ön sırada yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. Eşek deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözleri çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır. Öyküde de belirtildiği gibi onunla dağda bile yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki’ ve ‘Eşek bir çamura bir defa düşer’ deyimi neden oluşsundu ki?”
(5) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.
Kara tren gecikir belki hiç gelmez, Dağlarda salınır da derdimi bilmez, Dumanın savurur halimi bilmez… Özhan EREN’in derlediği Erzurum yöresine ait; “Gönlüm darda, gözüm yolda…” diye başlayan Kara Tren türküsü.
(6) Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum, bittiği yerde başlar. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL “YOLCU İLE ARABACI”
(7) Fransız Devrimi (1789) tüm hızıyla devam ederken Paris’teki ’teki yoksullar ekmekleri olmadığından ayaklandıklarında küstah Kraliçe Marie Antoinette “Ekmek bulamayanlar pasta yesin!” şeklindeki ahmakça öneriyi ortaya atmıştır. (Çoğu kişinin doğru bildiği bir yanlış bu, çünkü kraliçenin bahsettiği şey pasta değil BRIOCHE adı verilen ve ekmeğe çok benzeyen bir çörekti. Ayrıca, tarihte bu sözü söyleyenin Marie Antoinette olmadığı da iddia edilmektedir.)
(8) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.
(9) Yüz Karası; Utanç verici, utanılacak durum ya da şey.
Âlemin Maskarası; Tüm çevresi için eğlendirici, güldürücü davranışları olan, soytarılık yapan.
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, Dostunun yüzkarası, düşmanın maskarası. Mehmet Akif ERSOY
(10) Kevgir misin be kardeşlik; Orhan Veli KANIK’ın Cep delik, cepken delik… şeklinde başlayan “DELİKLİ ŞİİR’inin son dizesi.
(11) Dale CARNEGIE; “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” diyerek, dünü ve yarını düşünmememizi, bugünün önemli olduğunu” belirtmektedir.
Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti, / Derede akan su, ovada esen yel gibi / İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok / Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki. Ömer HAYYAM
Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(12) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı… şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(13) Ankara Marşı; Sözü; Aka GÜNDÜZ’e, Müziği; Halil Bedii YÖNETKEN’e ait “Ankara, Ankara güzel Ankara, Seni görmek ister her bahtı kara…” şeklinde başlar.
Ankara’nın taşına bak… Ankara için Türk Halk Müziğidir.
(14) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “ANKARA” (Birkaç dize)
(15) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.