Devlet memuruysan ve bir bayram arifesi bir yerlere gitmişsen, çok zaman bayram sonrası bir yerlere görevli gideceksen, hele, hele ki devlet hakkı olarak yanlış, kul hakkı(1) olarak fevkalade dokuz günlük tatil sonrası mutlaka handikaplarla(2) karşılaşıyordun.
Örnek mi? Üf ki Üf! Bir tanesi, sonuncusu aklıma hemen geliveren…
Akrabalarımı da ziyaret için tüm umutlarımı ayaklandırıp ayakta tutarak yaklaşık iki vilâyet arasında 30-40 km mesafe olan illerden akrabalarımın olmadığı ilde idi görevim.
Arabamla gidecektim, yolların kalabalık oluşuna, trafiğin yaşatacağı stres ve engellere önem vermeksizin, vasıtalar için bilet bulma zorunluğunu yaşamamak için.
Bunda akrabalarımı ziyaret etme amacım da vardı ve öncelik; “Geçiyorken uğramam gereken!” akrabalarımdaydı, hem yol olarak daha önce idi, ulaşmam gereken ilden, hem de vaktim uygundu.
Eee! Şehirde yaşamış biriydim, bilip de boş mu yönelecektim ki akrabalarıma, ziyaret edeceğim her kapı için?..
Oturup sohbetler ettik, ayrı ayrı her hanede, bayram ziyaretleri nedeniyle annemin babamın bana takılamama mazeretlerini ve selâmlarını sundum, ilettim.
Her birinin ayrı ayrı; “Kalaydın!” dileklerine; “Önce görev!” deyip ayrılmıştım oralardan, herhalde duygu sömürüsü yapıp(3); “Vatan, millet, Sakarya!(1)” demem gereksizdi.
Bayramdan önce kurum misafirhanesinde yer olup olmadığını, kalıp kalamayacağımı sormuş, öğrenmiş ve “Maalesef!” cevabını alınca bir otelde yer ayırttırmıştım, depozitini vs. ne istedilerse havale ile ödeyerek.
“Maalesef” sözündeki yanlışlık, misafirhanenin bir meslektaşımın oğlunun nikâh ve düğünü için rica ile tamamen doldurulmuş olmasıydı, “Karınca kararınca(1)” çay ocağına destek bakımından!
İyi ki rezervasyon denilen şeyi başlangıçta ve başarı ile akıl etmiştim otel için, internetten. Garip bir düşünce, ya da saplantı belki, en üst katta, Allah ile aramda bir başkasının olmayacağı, belki de sadece Azrail’in sıkıntısının olmayacağı bir oda idi sahiplendiğim, isteğime ve e-mail ile bilgilendirildiğime göre.
Tanrı her ne kadar sıralı ölüm vermiyor idiyse de, çatım da, kapım da, kalbim de her zaman açıktı Tanrı buyruğu için. Şairin dediği gibi; “Ölenler hep ihtiyarlar(4)” değildi! En basit görüntü kanserdi, sonrası ise bir kaşık su…
Uzatmaya gerek yok!
Ağzı açık ayran delisi(1) gibi sağa-sola park yeri bulmak için bakınırken, bir boşluk çekti dikkatimi. Çıkışım kolay olsun, diye geri geri park etmek için dörtlü ikaz lâmbalarımı yakarak biraz ileriye gittiğimde…
Nesebi(2), cibilliyeti(2), insanlığı belli olmayan, daha bir kısım aklıma gelmeyen sıfatları sıralamaktan utandığım lüks bir araba burnunu sokarak benim park etmeye teşebbüs halinde bulunduğum park yerini zapt etmişti
Dört bir yandan açılan kapılardan giyimli-kuşamlı baylar-bayanlar, oralarını, buralarını çekiştirip sözüm ona düzelterek takım halinde inmişlerdi.
Biri hariç, pespayelikte(2) sınır tanımayan insan demek yerine “Mahlûk” demem gereken ancak “İnsan müsveddesi” diyebileceğim şoför; “Ben daha önce görmüştüm!” safsatası(2) ile umursamaz bir şekilde elini kolunu sallayarak otele yöneldi, grubuyla. Benzetmek, abes gibi görünse de; “Akan bir derenin alt tarafından su içen kuzunun, üst taraftaki kurdun suyunu bulandırması” gibi sebep yaratma gayeli bir mantık(2) idi yaşadığım.
Otelin park yerinde, daha gündüzün oldukça ilerlemiş, akşama erişim için dakikaların sayıldığı bir vakit olmasına rağmen, ancak bir kıçlık park yerine arabamı park ederek ancak yerleşebilmiştim. O da nasıl ama?
Arabaların park edişi telâşla, acemilikle, bayan şoför gibi dandik(2) bir sebeple değil, bana göre başkalarının haklarını gasp etmek(3) amaçlı değil gibi görünse de, her iki araba arasında, diğer arabaların sığmasının, sığışmasının mümkün olamayacağı yarım hatta dörtte üç arabalık yerlerin zapt edilmiş olmasıydı.
Eee! İnsanların hem inerlerken, hem binerlerken, hem de rahatça gidebilmeleri için kendilerinden başkasını düşünmemek gibi bir ilkelliği nasıl gerçekleşebilirdi ki?
Bu menfaatlerine(5) düşkün insanlar belli ki valelere(2) verilecek 3-5 kuruş bahşiş ya da harçlıklardan çekinmiş olsalar gerekti. Malûm; karısı, karısının babası zengin olan, ya da genelde piyangodan tesadüfen araba çıkan(!) devlet memurlarının park etmiş arabalardan birini edinmelerinde asla bir sakınca yoktu, hele ki musluğun başındalarsa!
Eee! Zamanın birinde bir devlet büyüğü; “Benim memurum işini bilir!(6)” dememiş miydi, rahmetle ansak da!
Aynı ya da benzer nedenlerle, benim gibi aynı sorunu yaşayan, ailesi kenarda, eli şakağında bekleyen bir aile babası arabasını park yerinden nasıl yerinden çıkaracağının telâşı içindeydi. Yanına yaklaştım;
“Uzanabiliyorsanız, camı açıp vitesi boşa alın, el frenini indirip, lâstikleriniz düzgün duruyor, kapınızı açacak, içine girecek konuma kadar arabanızı beraber itekleyelim. Sonrası siz sağ, ben selâmet!”
Arabayı iteklemeye çalışırken, plâka numarası çekti dikkatimi. Aynı koca köyden gelmişti onlar da benim gibi.
Doğal olarak bu iletişim ve işlemle arabayı park yerinden başarıyla çıkardık. Oğlunu ve eşini arabaya bindirip kendisi de direksiyona geçmeden evvel;
“Arabalarımız aynı şehirden…”
“Evet efendim, görevli gelmiştim de…”
Burnundan solur gibiydi;
“Bazı insanlarla uğraşamıyorsun, sistem bozuk. Valeye gerek duymaksızın sağımdaki ve solumdaki çizgilere eşit mesafede park etmiştim. Şimdi bakın şu densizliğe(2)! İki arabanın da tekerlekleri çizgiye basmış, muhtemelen kolay çıkalım diye!”
Herhalde “Ben önce görmüştüm, gelmiştim!” diyen safsatası yüklü sürücülerden biri geri geri, diğeri ileri doğru park etmişti, “Şoförlerin kapıları rahat açılsın!” diyerek.
Adının Özdem olduğunu ve işini söyleyip bir de kartını verdi genç adam;
“İşin düşsün istemem, ama canın çay içmek isterse; duruşmada, ya da keşifte değilsem, sekreterimden öğren ve görüşelim, mutlu olurum!” dedi.
Avukatmış! Ona bir gün muhtaç olacağımı aklımın ucundan bile geçireceğimi tahmin etmem zordu. Ki üstelik şehre döner dönmez (eğer kader izin verirse) arayacağım ilk kişi o olacaktı.
İşte benim park ettiğim yer, avukat beyin çıktığı, onun arabasından biraz daha küçük olan arabamla sığıştığım yerdi. Aynen (özür dileyerek söylemeliyim) hanzoların(2) yaptıkları hanzolukla. Gene de her ihtimale karşı dikkatli bir şekilde park ettim arabamı. Camdan ve tavandan faydalanarak attım kendimi dışarıya.
Umudum, göreve yöneleceğim zamanda arabalardan birinden birinin park yerinden çıkıp ayrılmış olmasını umut etmekti.
Şeytan dürttü(3).
Arabaların konumunu ve kendi arabamın yedi yerini ayrı ayrı fotoğrafladım, cep telefonumla. Arka, ön, sağ-sol kapılar, hatta tavanını bile. Tedbir benden, tedbirsizlik akıllıca aldığım plâka numaralarını ve fotoğrafla konumlarını belgelediğim yan araba sahiplerinden ve takdir Allah’tandı, hissetmişim gibi.
Ve otele girip kayıt için başvuruşumda, yeni bir handikap;
“Yer yok!”
“Nasıl olur? İnternetten yer ayırttırmıştım. Son kat 226 numaralı oda…”
Listelere baktılar, bilgisayarları kurcalayıp, kucakladılar; “Yoktum!”
Çaresizlik geçmedi aklımdan, müdürlerini çağırmalarını istedim, bir müşteri olarak, yaratılan sorunun çözümü için. Geldiğinde dizüstü bilgisayarımı açıp aldığım gelen e-maili ekrana çıkartıp gösterdim.
“Bu mail adresi ve Sadık Birsadıkoğlu, bu otelin elemanı değil mi? Bir yerlere gidip hakkımı aramak ve sonucu olarak bir kısım riskleri yüklenmeniz gerektiğini bilmeniz gerek!”
Klâsik özür dilemeler ve;
“Mahcubuz! Hiçbir ek ücret talep etmeksizin sizi “Kral Dairesi(1)” dediğimiz dairede misafir edelim, efendim!”
“Kör bir göz istemişti, ekstra verilen ikinci gözü neden istemesin” ki, görüntüsünün şekillenişiydi bu, yanlışlığın düzeltilmesi değil! Ya da bir başka deyişle; bir utançtan, bir edepsizlikten geri dönüştü. Bu sözleri ısrarla söylüyorum; çünkü bir otelde misafir olarak kalmamın tüm sorumluluklarını usulünce ve gereğince yerine getirmiştim.
Mazeretleri hazırdı; “Henüz ekstre(2) gelmemişmiş!” Saçmalıktı bu, bilgisayara bir-iki tuşla hükmedilen çağda ekstre beklemeye gerek var mıydı?
Olay sinirlerimi germişti, bir serin duş ve erkenden de olsa iyi bir uyku iyi gelecekti bana. Hemen kıvrıldım o 8-10 kişinin rahatça sığacağı yatağa.
Gecenin ilerleyen kör bir vaktinde(1) önce dâhili telefon bir kez çaldı galiba, ya da bana öyle geldi, yetişemediğim. Sonrasında aynı formatta(2) cep telefonum çaldı, bir kez; “Nedir, ne değildir?” dememe gerek kalmadan kapım tıklatıldı, parmak uçlarıyla, utangaç bir tavırla gibi, ama sonrasında istenenle, bana göre tam tersi; utanmazlıkla.
Açtım, karşımda gelin-damat, arabasını; “Önce ben görmüştüm!” diyerek benim park etmeğe çalıştığım alana park eden vatandaş! Yani; onu vatandaşlık sınıfına bile sokmakta zorlandığım, içimden geçen sıfatları söylemek isteyip, bu arzuyu duyup hissedip de, utanıp vazgeçtiğim kişi…
Otel kıyafetlerinden, otelin çalışanları olduğunu tahmin ettiğim görevliler, bana bazı şeyleri ispatlama mecburiyeti yaşatan müdür…
Bir kenarda büzülmüş gibi “Önce ben görmüştüm!” tezahüratı yapan(!) adamın tavrına karşı sitem dolu bakışlarıma dikkatlice bakan ve belki de yanlışlığı fark edip de çaresizliğe hüzünle boyun eğmiş gibi bir genç kız duruyordu karşımda...
Hepsinde yalvarış tipinde yüz ve mimikler(2) vardı ve uykulu gözler, itiraz etmeme, ya da herhangi bir tepkide bulunmama gereksizlik gibi görünüyordu.
Sinirlendim;
“Anladım! Müsaade edin, giyineyim, çantamı alayım ve defolayım. Üst üste biriken bundan öncekiler ve şimdi yaşayacağım bu olay, gelecekteki tasavvurlarımla akraba, dost ve tanıdıklarıma otelin adını, sanını, bulunduğu yeri anlatacağım çirkin bir olay, bir öykü olacak gibime gelir!”
Kapıyı kapatmak üzereyken müdür adımını attı odamdan içeri. Umurumda değildi;
“Kapıyı kapatırsanız, sizi dinlemeye gayret ederim, ama çabuk! Dışarıdaki heyecanlı gençleri sebep benmişim gibi geciktirmek istemem!”
“Özür dilerim, konunun halli pek mümkün olmayacak biliyorum!”
“Pardon! Sırtınızı dönerek konuşursanız, pijamalarımı çıkartırken sizi dinlemeye gayret edebilirim!”
“İşim-gücüm, çoluk-çocuk, titr(2) gibi duygu sömürüsü yapmaya çalışmayacağım. Ancak ‘Bir otel müdürünün basiretsizliği(2) nedeniyle bu oteller zinciri ile ilgili atacağınız yanlış bir adımınız olmasın!’ diye rica etmek istiyorum, efendim!”
“Yani sineme çekeyim(3), hiçbir yararını görmediğim uykulu halimi göz ardı edip, yarın görevime bu halimle ve beyni yarım fonksiyonla çalışır bir vaziyette gideyim, yaşadıklarımın tümünü unutayım, öyle mi?”
“Bu benim tasavvurum değil, ne düşünüyor ve takdir ediyorsanız sizi onun dışındaki bir düşünce için yönlendirmek aklımın ucundan geçmez. Sizi asla gecenin bu vaktinde tercih ettiğiniz otelimiz adına diğer bir otele yönlendirmeyi de düşünemem. Evime davet etmek isterdim, ancak bir kısım limoni tavırlar(1) nedeniyle görüntülerin size yansıtılması da içimden geçmez…
Otelde kiler gibi bir yerde odam var! Gerekenleri yaptırarak orada misafir edebilirim sizi…”
“Peki, siz?”
“Bir şeyler bulurum!”
“Olmaz! Hadi çıkalım, misafirleri yerleştir ve siz değil, ben başımın çaresine bakmaya, bir şeyleri ben bulmaya çalışayım. Örneğin, bu geceyi hiçbir şey olmamış da, arabam yollarda bir yerlerde bozulmuş, ortalıklarda kalmışım da gibi arabamda yatarak geçirmiş olabilirim. Ertesi güne Allah Kerim, gün ola, devran döne(1)!”
Gelini, damadı daireye, diğerlerini odalarına yönlendirip de asansörü beklerken yarım kalan sözlerine devam etmek arzusunu belli etti;
“Arabanıza gitmeyin Özden Bey. Sağlık odamızda bir sedye var. Orayı sizin için hemen hazırlattırır, düzenletirim. Yarın da içinizden ne geçirirseniz o düşüncenizi gerçekleştirmeye çalışırım. Şu an şoktayım(3)…
Ancak hemen aklıma gelen, otel ücretinizi iade etmek ve yukarıdakilerle görüşerek 10-15 gün süre ile sizi, eşiniz, çocuklarınız aileniz olarak yaz sezonunda, tatil bölgelerimizden birindeki bir otelimizde misafir etmeyi isterim…”
“Gereksiz Ömer Bey! Başlangıç olarak evli olmadığımı söylemeliyim! Gene de jestinize teşekkür ederim. O kadar eğilip bükülmenize de gerek yok. Hepimiz insanız ve her insan hata yapabilir, önemli olan öğrenmiş olarak ve tedbirini alarak bir daha yapmamak…
Ve affedersiniz, özel hayatınıza karışmak gibi olmasın, ama şu limoniliği yaratan limonları bana bırakın ve hemen şimdi evinize gidip çocuklarınızı öpün, eşinizi de öperek uyandırın, kucaklayın, hatalıysanız özür dilemesini bilin. Hayat kısa, üzülmekle vakit kaybetmemeli(7). Yaşadığın her gün, ömrünün son günü olabilir. Unutma, yaşadığın bugünün tekrarı yok! Bir bilmeyenim, ancak bilmeyi bilmek ve anlamak isteyen birinin önerisi kabul edin sözlerimi…”
Bu kadar uzun sözün, asansörün gelmesi beklenen zaman içinde söylenmesi mümkün değil, tabii. Bindik, indik, revire geldik, yerleştim ve Ömer’in sözlerinin bitiminde; “Derhal evine git!” dedikten sonra hemen uyudum, ihtiyacım olarak. Bana öyle geliyordu ki, yarın bir başka gün olacaktı, özellikle Ömer için, aslında kimsenin ötesinden, geleceğinden bilgisinin olmadığını hissettiğim kadarıyla…
Ve o mahzun bakışlı genç kız geldi odama, adını, yaşını sordum, söylemedi, sadece;
“Ben senin geleceğinim, bu kadarını bil, yeter!” deyip bir anda kayboldu.
Rüyaydı, ummadığım, aklımdan bile geçiremeyeceğim, yalan tabii. Etkilenmiş olduğumu kendimden saklamalı mıydım? Ama o baba, ya da insana benzettiğim o adam, her kimse? Hem o kız, küçücüktü, zihnimden silemediğim, geleceğimde mi büyümüştü ki rüyamda, ya da büyüyecek miydi, geleceğimde?
El-ayak çekili, sadece oteldekiler değil, sanki dünya düğünün yorgunluğu içinde ve sessizlikteydi. Eğer mantolama(2) gibi yalıtkan bir sistem olmasaydı, horlamalar, horultular ve oluşuyorduysa diğer bozuk, anormal sesleri de duyardım gibime geliyordu!..
Yavaş yavaş hazırlanmak içimden gelmemişti, sanki arkamdan kovalayanlar vardı. Giyindim, kuşandım, çantamı ve valizimi alıp revirden çıktım, ama ne danışmadan, ne de güvenlikten kurtaramadım kendimi.
Biri hesabımı kapatmak, diğeri çantalarımı kontrol etmek istedi. Sinirlenmek değil, köpürmüştüm(3) âdeta(2).
“Müdürünüz Ömer Beyle görüşün. Valizim burda kalsın, çantam bana lâzım, hiçbir koşulda içine baktıracak kadar alçalmamı beklemeyin. Şu kredi kartım, cep telefon numaram kayıtlarınızda var zaten, ama ne olur ne olmaz ben tekrar söyleyeyim…
Ömer Bey telefon ettiğinde şifremi ona söylerim, limitsiz olan kartımdan istediğiniz miktarı hesabımdan çekersiniz. Ama neler oluyor, anlayamıyorum. Ömer Bey sabahı getirdiğinde, benim sadece; ‘Bu; üç!’ dediğimi söyleyin, kendisine, o ne demek istediğimi sizlere kolaylıkla anlatacaktır, sanırım!”
“Belâ, geliyorum!” demez, gelirdi, vakitli, vakitsiz yaşına başına bakmaksızın, etkilemeye mecburmuş gibi;
“Babam, özür dilemek için bugün öğle yemeğine davet etti sizi ailece, ben de orada bulunmaya gayret edeceğim ve sizi tekrar görmek mutlu edecek beni!”
“Bakın, ismini bilmediğim küçük hanım. Kusurlu olan ayağına çağırmaz, kızını göndermez ve daveti kendi yapar ve gecikmeksizin özür diler. Demek ki babanız yaptığını, siz de sitem dolu bakışlarımı fark etmişsiniz…
Yerli olanın, yabancı birinin hakkını yemesi değil, yol göstermesi gerekmez miydi? Bundan ders aldıysanız, devamında almaya devam ederseniz, ne âlâ(55), almamakta direnirseniz de bu benim sorunum olmaz asla!..
Bir gün öyle bir şeyler gelir ki başınıza, gecikmiş pişmanlığınızın değeri olmaz. Allah korusun, o günleri yaşadığınızda ki, böyle bir şeyleri yaşamanızı bir insan olarak asla temenni etmem ve böyle bir durum vuku bulursa da beni kötü söz ve niteliklerle anmanızı istemem.”
“Adım Özgen ve 17 yaşındayım efendim!”
“Anlamıştım zaten, anaokulu çocuğu, ya da öğrencisi, ağzı süt kokan(3)…”
“Ben anaokulu çocuğu ya da öğrencisi değil, anne olabilecek bir yaşta ergenim(57) efendim. Üstelik üniversite sınavlarına girdim ve sonuçlarını bekliyorum, kazanacağımdan da % 100 eminim…
Dediklerinizi aynen ileteyim mi, yoksa kendimce sizin için makul, mantıklı(1), efendilik içeren bir şeyler mi uydurayım babama?”
“Doğru! Kız çocuklarının erkek çocuklara göre daha çabuk gelişip büyüdüklerini unutmuşum. Türkiye’min anlaşılmaz, anlatılamaz gerçeği, çocuk yaşta gelinler, babası, dedesi yaşlarındaki kocalar, başlık parası, ağa baskısı, berdel(2) vb…
Yoksa böyle birine mi âşıksın, ya da ailen böyle biri için mi uygun gördü seni, üniversiteye devam etme arzuna karşın? Bence okumak için diren küçük kız! Sonra seveceğin biri çıkar karşına, o gönlünün sultanı, hayallerinde yaşattığın olur, kendine kendin gibi taze bir bahar seçmiş(8) olursun!”
“Birincisi; üniversiteye devam etmek için kesin niyetli ve gayretliyim. İkincisi; küçük kız da, küçük hanım da değilim, anaokulu çocuğu olmadığım gibi. Üstelik beyaz atlı prensime rastlamış, yaklaşma çabasında olamam mı? Kendime kendim gibi bir bahar seçmek istemişsem, onun yaşının önemi var mı? Seçer gibiyim ben de, hatta seçtim bile, diyebilirim, demem gerek!”
“Daha bu yaşta yanlışın olmasın gene de küçük kız, diyeceğim. Söylemek istediğim bahar; ilkbahar, kışlarına çeyrek kalmış bir sonbahar değil!”
“Bu hüsnü kuruntunuz(1) mu, bana mı öyle geldi?”
“Her neyse, nasihat ya da öneri vaz geçtim tüm sözlerimden. Babanıza dediğim nedenlerden ve öğlene burada olamayacağım için gerekli değil, ama yemek daveti için sen gene de teşekkür ettiğimi ilet, lütfen! ‘Küçük kız’ dememi istemiyorsun, ‘Abla” diyemem, ‘Hanımefendi’ demeyi ise yaşına göre sana yakıştıramam!”
Elimde olmaksızın duraklar gibiydim, devam etmem gerekirken.
“Sanırım, sabahtan itibaren bazı konuların çözümü için şehir dışında, arazide, sahada olacağım. Öğlene gelmem asla mümkün değil, akşama da belki sadece valizimi almak için uğrayabilirim buraya, ya da misafirhanede yer boşalmışsa, müessese şoförünü gönderip aldırırım, kesin olarak bir program çizmem mümkün değil…”
“Yani seni bir daha görmem mümkün olmayacak!”
“Kızmamanın gerekliliği olarak yaşın nedeniyle söylüyorum; bu; gerekli mi küçük abla?”
“Özgen!”
“Peki Özgen! Ben de Özden!
“Biliyorum!”
“Sana gelecek hayatında mutluluklar diliyorum!”
“Keşke daha önce dünyaya gelip, daha önce karşılaşsaydım seninle…”
“Ya da ben şöyle söylemek gayretini yaşayayım; keşke ben çok sonraları dünyaya gelip akranın olsaydım.”
“Her iki halde de beni anlar, elini uzatır, seni hak edebileceğimi(3) düşünür müydün?”
“Zor ve cevaplanması mümkün olmayacak bir soru. Şöyle cevaplamaya çalışayım; ‘Kalp kalbe karşıysa(9)’ neden olmasındı ki küçük abla?
“O halde farz et ki ben senin yaşlarındayım, ya da sen benim yaşlarımdasın…”
“Ve şu anda ne dediğinin farkında değilsin, zırvalıyor, kendini bazı değil, çok şeyler için zorluyorsun. Dediğin; bir görüşte, ikinci, üçüncü görüşte yaşanacak bir duygu değil, gençliğinin etkisi var tabii, öyle sanıyorsun...
Evet, yarım saatler içine sığışan bir zırvalık yaşadığın, yaşatmak istediğin, benim de senin zırvalarına tahammül etmeye çalıştığım. Hadi kızım, sen yoluna, ben yoluma. Bir kez daha evet! Annemin dediklerini yaşayıp uygulamaya koysaydım, senin yaşlarında kızım, kızlarım olurdu ya! Ya da; be!”
Kabalaştığım hissini yaşayıp durakladım, devam etmem gerekliydi;
“Tesadüfleri yanlış yorumlama Özgen! Yaşam senin hissettiğini sandığın, düşündüğün, yaşamak istediğin gibi değil! Hayal et(10), umutlan, ancak hayallerine mutlaka bir sınır çiz(10)! Aklın başında olarak da o sınırın dışına taşmamaya bak! Hadi bana ‘Güle güle!’ de, seni üzmeden buradan da, dünyadan da ayrılmış olayım!”
“Demiyor, diyemiyorum!”
“Sana ‘Kaprisli, bencil, dediğim dedik(1) sıfatlarını yakıştıran oldu mu hiç? Üstelik benim de kaprisleri çekmekte çoktan çok zorlandığımı anlatmış mıydım, konuşmaya başlamamızdan önce?”
“Kapris, ya da bencillik değil yaşadığım. Madem gitmek istiyorsun, git hadi! Benim unutmak için vaktim yok, seninse çok! Burada duramam artık, beni de gideceğin yol üzerinde bir yerlere bırakırsan sevinir, memnun olurum!”
“Olur, ama seni evine bırakmam için izin ver, bakarsın bir başka gelişimde ‘Merhaba küçük abla!’ demek için evinin adresini öğreneyim!”
“Yani bana değer vermediğinden daha fazla üzülmem amacıyla?”
“Üzülmek için neden ısrarlısın ki? Senin gibi küçük bir ablayı sebep her ne olursa üzmeyi asla istemem, hatta düşünemem bile. O halde evinin önünde değil, yakınlarında bir yerlerde indireyim seni ki, ev adresini öğrendiğimi düşünüp hüznün, üzüntün olmasın…
Ancak biliyorsun, şehrin yabancısıyım, gene de navigasyon(2) adresini öğrenmemi sağlar, eğer mutlaka istersem ki, istiyorum. Bunu istiyorsun, hissediyorum, onun için adresini tarif et!”
Ses çıkarmadı, anlamadım, oysa o gencecik, ufacıcık bir çocuktu ve ben anlamam gerekeni anlamamak konusunda geri zekâlıydım…
Arabamın başına geldiğimde beni bekleyen sürprizi ve şaşkınlığımın bu denli olabileceğini tahmin edememiştim.
Her türlü fotoğraflarını çektiğim arabamın sol kapısı, manevra yeteneksizliği ile göçmüş, sağ ön tarafın ise çamurluğu yamulmuştu.
Otelin güvenlik kameralarına gittik beraber, izin vermişti, hayret edeceği durumu o da görüp inanmamışçasına. Fotoğraflarını çektim tekrar. Güvenlik kameralarındaki görüntülere göre sarhoş gibi sallanarak şoför mahalline oturan solumdaki arabanın şoförü sol ön kapımın hatırını oldukça haşmetli bir darbeyle sormuş, arabanın çıkmasını beklemeyen hanımefendi ve çocuklar da kapılarının arabamın kapılarına çarpmasına engel olamamışlardı.
Sol tarafım göçük, sağ tarafım ondan farksızdı.
Avukat Özdem Beyi arayıp durumumu anlattım, iki gün sonra dönebileceğimi vaat edip.
Oysa hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını(11) bilemezdim. Gene de akıl edip güvenlik kamerası görüntülerinin CD’sini ve çektiğim fotoğrafların öncesini ve sonrasını Özdem’e e-mail olarak gönderdim.
Vekâlet vermemi istedi, şehre inince çıkartacağımı söyleyebildim ancak. Ama ne zaman ve nasılını bilmeksizin…
Tarifi üzerine ilerliyordum ki, bir sapakta ya onun, ya da benim dalgınlığımdan dolayı sapmaksızın sapağı geçmiştik.
“Buraları da bilmiyorum ki, nereler?”
“Dert etme, şu bakkala sorar, öğreniriz!”
“Biraz ileride hamamın yanında merdivenler var, oradan ana caddeye inersiniz, ondan sonrası kolay!” dedi bakkal.
Hamamın yanındaki merdivenlere ulaştık, ikimiz de arabadan indik. İkimiz de merdivenlere doğru yönelirken birden durdu, geri döndü ve gülümsedi;
“Hadi ben aptal âşığım, akıl edemedim, sen ‘Büyüğüm!’ diyorsun, iki kişinin el ele tutuşarak bile inip çıkamayacağı bu merdivenlerden inip çıkamayacağımızı nasıl akıl etmezsin ki?”
“Haklısın, o sapağa geri dönelim!”
“Ve aklımızı başımıza devşirip ben gerçeği yaşarken, içimizden biri hayallerini zorlamaksızın gerçeğe dönsün!”
“Kimmiş o, hiç olmazsa isminin baş harfini söylesen?”
“Baş harfi ‘Ö’ ama tümünü söylemem gerek, bir yanlışlık ya da kusurlu bir anlatım olmasın, diye; Özden!”
“Den” hecesi öylesine yüklü ve haşmetli çıkmıştı ki?
“O senin hüsnü kuruntun küçük abla hanım! Gerçekten gerçeğe dönmelisin. Yoksa ailene; ‘Alın bu kızı, bir deli doktoruna götürün, çünkü tam tımarhanelik!’ derim.”
“Eğer orada, arada bir, en kötüsü, ‘Haftada bir ziyaret ederim!’ dersen, seni bir zaman birimi içinde bir defa da olsa görebilmek için çekinmeksizin girerim o tımarhaneye.”
Sözler arasında “Sağ sokak, sola sapalım lütfen!” tarifleri ile beni yönlendirmeyi de başarılı bir şekilde gerçekleştiriyordu!
“İşte burası! Tek katlı, bahçeli ev! Ve iznin olursa teşekkür etmek için seni öpebilir miyim?” demesi ile birlikte dudaklarımızın bir anda birleşmesi gerçekleşiverdi.
“N’aptın deli kız?”
“Öptüm sadece, sen de karşıladın, karşılık verdin, demek ki yalancısın, beni sevdiğin halde saklanmak sana yakışmadı genç adam! Bir gün ölüm ilânı, ölüm haberi, ya da salâ(2) duymak istemiyorsan, seni beklediğimi bil ve unutma!..
Üstelik komşular, belki ailem de gördü ikimizi, sonuç ne olur, bir de hayal et!”
“Komşularının, ya da ailenin bizi bir kere görmeleri yeterli mi? Sanırım yetersiz, o zaman bu sefer sana uzanmama izin ver, bu kez de ben gerçekleştireyim ilerimiz için yapmamız gerekeni…”
Gerçek dünyayı paylaştık…
Oysa yanlıştı. On yedisinde reşit olmayan(74) bir genç kız ve otuzları, merdiven dayayarak geçmiş, evde kalmış, kart bir devlet memuru eskisi…
İşe gittim, akşam olmak bilmedi bir türlü, arada özür telefonu geldi otel müdüründen ve öğle yemeğine daveti. Ben bu daveti daha önce de almıştım ve mümkün değildi. Belki akşam yemeğine yetişebilirdim, eğer erken dönebilirsem.
Sadece otelde bana o garip serüveni yaşatanların işlerine son vermek yerine o personeli eğitmesinin ve kazanmasının gerekliliğini söyledim müdüre ve ağzımı bağladım(3)! Müdürün o tedirginlik, sinir, mahcubiyet ve şiddetle bana karşı yapılan yanlışlığa sebep olan personelin tepki olarak işlerine son vermesi yanlıştı zaten.
İnsan hata yapabilirdi, tıpkı kendisinin yaptığı gibi ve hatta benim yaptığım gibi. “Hatasız kul olmazdı! (12)” tıpkı bir müzisyenin söylediği gibi…
Misafirhaneye gitmek üzere valizimi almak için otele uğradığımda ummadığım, aklımdan bile geçmeyip hiç istemeyeceğim bir manzara ile karşılaştım.
Gelişimin fark edilmesi üzerine neredeyse şehir bandosu eşliğinde müdür ve benim otelden çıkışımı önleme gayretindeki o iki personel başları eğik beni bekliyorlardı.
“Sus!” işareti yaptım, kucaklayıp öpmeden.
“Ben herhangi bir yanlışı yaşamadım, farz edin ki sizler de yaşamadınız, ya da unutalım gitsin, başarı ve bundan sonraları için dikkat etmeniz dilekleriyle…”
Tam sırtımı dönmek üzereyken müdür hafifçe kulağıma eğildi ve restoran bölümünü işaretledi;
“Davetlisiniz efendim!”
“Anladım da sizin limonlar ne oldu!”
“Yok artık efendim!”
“Konu her ne ise tekrarlamamanız gerektiğini söylememe de gerek yok o zaman!”
Karısı, karısı olarak olgun davranıp, sebep her ne olursa olsun affetmesini de bilen bir kadın olsa gerekti
Davet edildiğim masada ceremesini çekmem gereken bazı olacakları, yaşayabileceklerimi tahmin edebiliyordum. Karşımda suratları ekşi(1); biri yaşlı, ikisi genç, biri çocuk dört erkek, başları eğik, ama suratlarının erkekler gibi ekşi ve asık olduğu belli biri yaşlı, biri orta yaşlı biri gençten, biri kız ve o toplam sekiz kişi vardı birbirine birleştirilmiş masa etrafında.
“Önce ben görmüştüm!” diyen kişi;
“Buyurmaz mısınız?” dedi kibarca ve ekledi;
“Yemekten önce mi, sonra mı?”
Anlamlı bir soru idi; zehir-zemberek(1) yüklü, yemek nasıl olsa zehir olacaktı;
“Başlasın ve nasıl bitecekse bitsin!”
Ben sevmekten vazgeçmeyeceğime göre tüm darbelere karşı başımı asla eğmemeliydim.
“Yaşın ne birader?”
Aramızdaki yaş farkını hiçe saymama gayretinde, kinayeli(2) bir soru idi, bilerek, ya da öğretilmiş olarak sorduğu. Sevdiğim insanın babası bile olsa mademki kin duvarı örmüştü, o duvarın bir üstüne, bir kat da benim duvar çıkmam görevimdi;
“Bunun iki türlü cevabı var efendim; Siz kaç olmasını beklerdiniz veya gerçek mi, yalan mı söyleyeyim?”
“Yalan de, bakalım?”
“17 efendim!”
“İnsan doğru yalan söyler be tertip(2), demek kızım Özgen’le aynı yaştasınız, öyle mi? Ağır ol da molla desinler(13), ya da ufak at da civcivler yesin(13)!”
Tertip? Yani “Aynı yaşlardayız!” demenin ince bir zekâ ürünü…
“Söz bana ait değil; ‘İnsan hissettiği yaştadır(14)!’ efendim. ‘Yalan söyle!’ dediniz, ben de Özgen’i düşünerek hissettiğim yaşın yalanını söyledim. Esas yaşım; 32. Bu yeterli mi? Bu yaş; âşık olunmayacak bir yaş mı sizce?”
“Neredeyse iki misli?”
“Sevmek, mutlu olmak için şu ana kadar geciktiğim, Özgen için de erken olduğu mu var düşüncelerinizde(15)? Kızınız Özgen’i bir görüşte sevdim, sonucu her ne olursa olsun, istediğiniz bir belge varsa, imzalayabilirim, onun için katlanamayacağım hiçbir darbe ve tepkiye itirazım yok. Ancak Özgen’in fikri de sizinki ile aynı ise; bir köpek gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp hemen giderim!”
“Beni de götür!”
“Bak güzel kız! Kalbim ve gönlüm ölünceye kadar sende kalsın. Bundan sonra sen yoksan, benim de onlara ihtiyacım yok, sende kalsın! Ancak sırf seni kazanmak için onlara saygıda ne senin, ne de benim eksiklerimiz olsun istemem. Eğer benim seni sevdiğim kadar sen de beni seviyor ve istiyorsan bekle, karanlıklar bir gün aydınlığa döner ve yemin ederim ki sevgiler de ölünceye kadar değil, sonsuza kadar devam eder…
Bunu bil ve babandan, senden başka diğerlerinin seslerinin çıkmadığı masada kal. Sadece Tanrıdan um, istemeye devam et içinden geçeni, ama asla aileni karşına almadan, yanlışlık yapmadan!”
Özgen’in, belki de sesini iyice duyurmak için ayağa kalktığı sandalyesine elimi bile tutmadan bitkince oturduğuna şahit oldum.
Ve söylemem gerekendi;
“Hakkım olmadığı halde keyfinizi kaçırdım. ‘Bağışlayın!’ demem için çok geç, ancak ‘Afiyet olsun!’ dememde hiçbir sakınca yok!”
Cevap beklemeksizin sırtımı döndüğümde koşarcasına yaklaşan adımlardan ürkmemem imkânsızdı, başımı çevirmemle birlikte yumruğu yemem bir oldu, tek kelime bile edilmeden, yerimde sabit bir şekilde durabilmek için sallanırken;
“Hıncını aldın! Mutlu musun?” diyecek kadar ancak kendimde kalabildim.
Sonrasını hatırlamam mümkün değil, üstelik nereye gittiğimi, götürüldüğümü, nerede olduğumu da bilmiyordum. Aklımdan ve dilimin ucundan geçen tek bir cümle vardı;
“Büyüklerim bana, büyüklerime el kaldırmamayı öğretti!”
Beni o hale getirenin damat ya da oğul olduğunu bilmem önemli değildi. Çevremi görüyor, sesleri işitiyor, tepki vermek istiyordum, ancak dilime hâkim olamıyordum. Hep aynı iki cümle vardı, üst üste dilimden yansıyan;
“Ama ben daha önce görmüştüm! Büyüklerim bana, büyüklerime el kaldırmamayı öğretti!”
Bilmediğim nedenlerle tımarhanedeydim, farkında olmaksızın.
Sonra günlerden bir gün, aydınlanıverdi dünyam…
Karşımdaydı, yediğim yumruğun öncesinde beynimde olan ve şimdi karşımda duran, neden günlerce, aylarca önce gelip beni kurtarmayı düşünmediğini düşündüğüm o.
Yalnızdı, tek başınaydı, sessiz, zayıflamış, neredeyse bir deri, bir kemikti(1).
Öptü;
“Yaşım 18, senin olmaya geldim(16)!”
Aklımın başıma gelmesi için beni öpmesi yeterliymiş.
“Ailenin ikimize de küsmesini istemem!”
“Doktorların önerisiydi sana sevgi göstermem, üstelik hem benim, hem de senin ailenin rızası ile barışık olarak. Onlar şimdi dışarılarda benden ‘Müjde vermemi’ bekliyorlar…”
“Of kendimde değilim, burası nere, ben kimim, sen kimsin? Oda neden dönüyor? Akşam mı oldu, gözlerim neden görmüyor? Benim arabama zarar verenler…”
“Öncemde de söylediğim gibi, iyi bir yalancı değilsin. Aylardır; ‘Büyüklerim bana büyüklerime el kaldırmamayı öğretti!’ söz dizisinden başka söz dizisi bilmeyen genç bir adam şimdi sular-seller gibi düz cümleler kuruyor, üstelik nerelerden esiyorsa aklına yerleşenleri söyleniyor. Sana inanayım mı?”
“Aklımın iyice başıma gelmesi için tekrarlamanı istesem?”
“Doğru dürüst söylesen…”
“Seni severken, öylesine özlemişim ki seni beynimin yok olduğu sensizliğimde. Birden ve tekrar isteyip de şu anda yerine yerleştirmeyi başardığın beynimi tekrar sana iade etmem için şaşırtmak istedim seni. Seni seviyorum, içimden geliyor, senin de içinden geldiğine inanıyorum. Hadi sarıl bana öp beni!”
Özgen sarılarak, beni yatağıma hapsedip öperken kapı açıldı birden, kenardan-köşeden öksürük sesleri ulaştı kulaklarımıza, değişik makam, ton ve lehçelerle;
“Öh Hö! Öh! Hö! Öh! Höö!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tımarhane; Akıl Hastanesi.
Sadık Birsadıkoğlu; İnternette yaptığım araştırmaya göre benzer isimler olmasına rağmen bu isme rastlamadım, bu nedenle de uydurmakta sakınca görmedim.
Özgen; Özü geniş, rahat, sakin kimse.
Özden; İçten. Öz varlıkla, özle, gerçekle ilgili.
Özdem; Özü demir gibi güçlü.
(1) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Dediğim Dedikçi; Sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanan, başka ve başkalarının fikirleri kabullenmeyen.
Ekşi Surat; Rahatsız olduğunun, hoşnut olmadığının, öfke duyduğunun yüz ifadesiyle belli eden bir kişinin tavrı.
Gecenin Kör Vakti; Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.
Gün Ola, Devran Döne (Gün Ola Harman Döne); Bir şeyden söz ederken ileride onun da zamanı gelir anlamında.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Kral Dairesi; Bir otelin en lüks dairesi.
Kul Hakkı; İnsanların birbirine geçen hakları, emekleri.
Limoni Tavır; İnsan ilişkilerinde bozukluk, tatsızlık yaşanma durumunun göstergesi.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Vatan, Millet, Sakarya (Edebiyatı); Kuru, yüzeysel hamaset (Yiğitlik, yüreklilik). Vatan için ölebileceğinin ifadesi, gerçekleşmesi mümkün belki, ancak savaş verip de şehit olmasını bilmek şeklinde düşünülmesi daha doğru.
Zehir Zemberek; Konusunda uzman kişiler topluluğu. Son derecede acı, ağır ve sert biçimde.
(2) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse. (Sporda; olağan yürüyüşle)
Basiretsizlik; Sağgörüden uzak olmak. Ölçülü ve doğru görüşten sapmak. Hareketlenmek için uyarı beklemek.
Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur.
Cibilliyet; Tıynet. Karakter, yaradılış, huy, maya.
Dandik; Düşük nitelikli, kötü, düzmece (Uyuşturucu maddeler için düşük nitelikli, kalitesiz).
Densizlik; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşulacağını bilmeyen insanların davranış biçimleri.
Ekstre; Özet, öz, hülâsa. (Hesap Dökümü, Özeti ile ilgisi yok)
Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.
Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Hanzoluk; Hanzo olma durumu. Hanzoya özgü davranış (Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse).
Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Mantolama; Binaları soğuğa veya sıcağa karşı koruma amacıyla özel malzemeyle kaplama.
Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.
Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.
Pespayelik; Düşük niteliklilik, beş para etmezlik, aşağılık davranma biçimi, alçaklık, soysuzluk, bayağılık; Kibar olmamak, basitlik, adilik, sıradanlık.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Namaz, dua.
Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.
Titr; San, unvan.
Vale; Türkçe karşılığı uşak. Otopark görevlilerine verilen isim. Otoparkta gelen araçları park ederek zaman kaybını önleyen kişi. İskambil kâğıtlarında üzerinde genç erkek resmi bulunan kart, oğlan.
(3) Ağzı Süt Kokmak; Çok deneyimsiz, çok genç olmak.
Ağzını Bağlamak; Herhangi bir sebeple söz söyleyemez, söz söyletmeyecek bir durumda olmak. Susmak, susmak zorunda kalmak.
Bir Deri Bir Kemik Kalmak; Tam anlamıyla çok zayıflamak.
Duygu Sömürüsü Yapmak; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışları koz olarak sergilemek. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği yapmak.
Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.
Köpürmek; Çok kızmak, birden bire öfkelenmek. Gerekli, gereksiz, aralıksız ve bıktırıcı şekilde konuşmak. Köpük yapmak, oluşturmak, ekşiyip köpüklenmek.
Reşit Olmamak; 18 yaşını doldurmamış olmak.
Sineye Çekmek; İstenmeyen bir durumu, bir zararı kabullenmek zorunda kalmak, ona ister istemez katlanmak.
Şeytan Dürtmek; Herhangi bir nedenle uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(4) Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(5) Menfaat; Çıkar, yarar (Menfaat bir sandalyeye benzer. Başının üzerine koyarsan seni alçaltır, ayaklarının altına alırsan seni yükseltir. Cenap ŞAHABETTİN)
(6) Benim memurum işini bilir… Eski Cumhurbaşkanlarından Turgut ÖZAL’ın ne şekilde yorum yapılırsa yapılsın, memurları aşağılayan ve rüşvete, haksız kazanca yönelmesini anlatan sözü.
(7) Hayat kısa, üzülmekle vakit kaybetmemeli. Bedri KORAMAN
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün… Can YÜCEL
(8) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ENGİNBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.
(9) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(10) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(11) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(12) Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.
(13) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
Ufak ufak at da civcivler yesin; “Çok abartıyorsun, yalan söyleyeceksen bile az abart da inandırıcı olsun!” Ya da; yalan söyleyenlerin abartanların sözlerinin inandırıcı olmadığı halinde söylenen söz. (“Yok, ben almam, alana da mani olmam” şeklinde Gökhan ÖZEN şarkısı).
(14) İnsan Hissettiği Yaştadır; Orta yaşlarda olan insanların genlikle, gençlikleriyle, özençlerini belirleyen bir deyim.
(15) Sevmek için geç, ölmek için erken. Attilâ İLHAN
(16) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Selâmi ŞAHİN’ ait olup eser Kürdi Makamındadır.