Çilelerimizin en büyüklerinden biri olan şüphe(*) parayla değildi ki! Şüphelenmişti işte o kadından zekâ kusurlu(1) gibi, mesleğinin gereği gibi görünse de kendisine hiç yakışmayacak bir şekilde.
Yampiri yampiri(2), paytak paytak(2), sanki bebekliğinde apış arasına fazla bez konulmuş gibi çarpık yürüyordu(2) çünkü Ayşe. Düşüncesine aykırı olan, aykırı olması gerektiği halde önemsizliğinin garabetini(3) yaşıyordu Yusuf.
Sivil polis olan Yusuf, okuduklarına ek olarak yaşamdan öğrendiklerini de dizelemeye çalışırken sıkıntı çeker gibiydi. Bilirdi ki; hiçbir şey göründüğü gibi değildi(4). Şüphenin zalimlerin kullandığı bir yöntem olduğunun, zalimlerin de en çok sevdiklerinden şüphe duyduklarını bilirdi(*1).
Gerçi kendisinin şimdilerde rahmetli olan ana-babası dışında bir sevdiği olmadığı için bilgisinin ikinci bölümünün kendisi için hiçbir önemi yoktu.
İşlerinde, izlemelerinde kısaca görevi esnasında duygusallığa, sevk ve idarede şüpheye yer olmamalıydı(*2), ancak şu anda yaşadığı sorun bu idi. Düşüncelerine göre(*3), ne zaman bir şüpheli hareketin sonucuna ulaşmayı plânlasa, zulüm gören, zulme uğrayan, zulmü yaşayan, zulmedilen mazlumlar(3) çıkıyordu karşısına. Bugünkü durum gibi kıyaslanırsa…
Ancak bilgiç olmasına rağmen üzerinde durmak istemediği önünde yürüyen ve kadın dediği, de genç kızın örneğin raşitizm(5) etkili ya da kalça çıkığı(5) veyahut da aklının ucundan bile geçmeyecek bir durumu olabileceğini düşünmemesi idi.
En başlangıcında aklına gelmeyen önünde gidenin aynı görevde malûl olan(2) bir meslektaşı olduğunu, ısrarlara rağmen geri, atıl(1) bir görevi kabul etmeyip o haliyle görevine devam eden yaşı konusunda tereddütlü gibi görünse de bir genç kız olduğunu bilmemesi de cabasıydı.
Genç denilmesi bir bakıma doğru bir görüş; çünkü ne orta yaşlı denecek gibi kadın, ne de lise öğrencisi denecek gibi genç kızdı, yürümekte zorluk çektiği belli olan, arkasından gelenin denildiği gibi başlangıçta ahmaklığı(3) belli gibi olanın anlamadığı.
Bir sonuca ulaşmak için Yusuf’un şüphesini desteklemesi gerekliydi. Kızın yanına yaklaştı, kibarlığı elden bırakmaksızın;
“Bir saniye hanımefendi. Şu hüviyetim, polisim. Beraberce en yakın karakolda misafir etsem sizi?”
Ayşe için teklif ciddiydi, karşısındakinin kendinden haberi yoktu, ama ya karakolda bir tanıyan çıkıp kendini deşifre ederse idi(2)? Evini kendinin bu duruma sebep olan olaydan sonra değiştirmişti. Annesi bile “Meslekten ayrıldı, geri hizmette, ya da başka bir görevde olarak” biliyordu kendisini.
Tanınmak istemiyordu genç kadın, kimse bilmiyordu kendini civarında, amirlerinden başka. O halde bu polis müsveddesi diyeceği genç, cahil de kendisini bilmemeliydi. Aklından geçen diğer sıfatları sıralamayı uygun görmemiş olsa gerekti.
Oysa cahil dediği polis onu tanımış, karşısına geçtiğinde çantasının şişkinliği, yakasının ucundan görünen hüviyeti, pantolon kemerindeki toka ve güzelliğinden etkilenişini göz ardı etmeksizin(2) tanıdığını hissettirmeme çabasındaydı.
Her ne kadar komiser olduğunu tahmin ettiği, kendi iç sesiyle kendini güzel bulmayan, oysa dünyadaki güzeller bir tasnife tabi tutulsa ilk sırada yer alacağına inanıyordu, aralarında dağlar kadar mesafenin varlığını inkâr etmeye gayretli olsa da…
Başaramayacağı inancındaydı. O halde mizansen(3) devam etmeliydi.
Güzel değildi ki, kırıtsa. Acındıracak gibi de düşkün değildi ki yalvarıp yakarsa, “Ayağının altını öpeyim, gözünün yağını yiyeyim, ayağının altına al, ez beni!” falan gibi sözlerle karşısındakini yumuşatmaya çalışsa. O zaman çaresi kekeler gibi itiraz hakkını kullanmayı denemeliydi;
“Neden? Ne oldu ki? Ne yaptım ki?”
Senaryo devam etmeliydi. Bu etkilenişin nasıl gerçekleştiğinin farkında bile değil gibiydi…
“Ufak bir kontrol…
Karakolda öğrenirsiniz. Eğer haksız çıkarsam, özür dilerim, serbest kalırsınız, sizi resmi bir araçla evinize kadar gönderirim.”
“Anlamadım, herhangi bir konuda şüpheli miyim?”
“Karakola lütfen!”
“Peki, Memur Bey! Evde beni bekleyen bir hastam var; annem. Ben ona ilâçlarını götürmek, vermek ve içirmek zorundayım. Bir eczaneye girsek, bayan memurlarınızdan birini çağırsanız, ya da eczacı hanım kontrol etse beni, her ne ise şüphelendiğiniz. Ya da apartmanlardan birine girsek, bir kapıyı çalsak, tanımadığımız bilmediğimiz biri, onun kontrol etmesini sağlasanız. Yahut da bir boşluğa saklansak da siz kontrol etseniz beni? Gecikmek istemeyişimi makul karşılasanız(2)?”
Duygu sömürüsü(1) yaparak karşısındakini kararından vazgeçirmek ısrarında gibiydi Ayşe. Çantasındaki minicik de olsa silâhını fark etmiş olabilir miydi(*4)? Herhalde gözlerinde sensor(3) olacak değildi ya!
Genç polis Yusuf’un da gevşemeye niyeti yok gibi görünüyordu.
“Galiba acele etmeniz böylesine saçma-sapan yanlış bir düşünceye yönlendirdi sizi. Böyle bir şeyi yapamam, bir hanımefendiye, ya da dini bütün hacı-hocaların dediği gibi bir namahreme(3) el süremem, oranızı-buranızı kontrol edemem, buna asla hakkım yok. Ola ki; ‘Peki!’ dedim…
Ve siz ‘Tecavüz ediyor!’ diye bağırırsanız ben kendimi nasıl savunurum ki? Meslek hayatım biter. Önemli değil, ama bu sorumsuz davranışımla ben yaşayamam. Tamam, özür dilerim. Şüphelenmekte haksızım. Annenize acil şifalar dilerim. Buyurun gidin!”
“Adım Ayşe, sizi tedirgin ettiğim için huzursuz oldum. Eve beş-on dakikada ulaşırım. Ancak bana arkadaş olur, yürürken neden, nasıl şüphelendiğinizi anlatırsanız size makul ve mantıklı(1) cevaplar vermeye çalışırım memur bey!”
“Görevim gereği, diyeyim!”
“Israr etsem!”
“Böyle ayıplanacağım bir hareketin cevabını vermem zor. Yanlışım var, sizi üzmeye hakkım yok. Buyurun, umarım tekrar karşılaşmayız, ya da karşılaşırsak, saçma sapan şüphemi yüzüme vurmayıp gülümsemeniz yeterli olacak benim için. Şu an görevdeyim, size arkadaşlık etmek isterim, ancak kaybolmam ve çevreme dikkat etmem gerekli…”
“Tekrar ediyorum, ısrar etsem, başarılı olma olasılığım olur mu?”
“Sanmıyorum!”
“Peki, annemle üleştiğim evim, karşı sokakta 100-200 metre sonra soldaki 11 numaralı evin ikinci katı. Bir tatil gününde kendinizi bugünkü konu için affettirmeyi düşünürseniz, annemin elini öpmeniz için beklemek isterim. Ayrıca görgüsüz değilim, bir kahve, çay, meyve suyu veya hazırdan bir bitki çayı ikram ederim, kabul ederseniz…”
“Anlaşıldı Ayşe Hanım, dileğinizi unutmayacağım, sanırım uzun sayılmayacak bir süre içinde annenize ‘Geçmiş Olsun!’ demek için gelmeye niyetleneceğim!”
“Bu arada hemen söylememeliyim ki, şüphe faydasız bir kavramdır(*5) bana göre. Yani sizde asla olmaması gereken…
Belki çarpık yürüyüşümden, belki annem için aldığım ilâç torbasından belirli bir kanaatsizlik, hatta sözüm için bağışlayın beni, hazımsızlık(3) geçirdiniz. Belki biliyorsunuzdur, bazı şeyleri hissetmekle yaşamak arasında farklılıklar vardır. Yani göründüğünü, gördüğünüzü sandığınız şey(*6), görmek istediğinizdir sadece, hatta yoktur ortada, serap gibi bir şey, ya da hayal, hatta bir hatıra, gelecek için de düşündüğünüz, beyninizde aslı gibi yer etmiş görünen.”
“Söylemek istediklerinizi anladım, özür dilesem makbule geçer(2) mi?”
“Özrünüzü ancak anneme ‘Geçmiş olsun!’ ziyaretine geldiğiniz zaman kabul edebilirim, etmeye çalışırım. Belki ana-kız yalnızlığımız için önerileriniz olur, bize destek de olabilirsiniz. Hiçbir şey olmasa bile değişik bir yüz olarak dertleşiriz, sözlerinizle belki de annemi teselli etmiş, ona moral aşılamış da olabilirsiniz. Lütfen! Deminden beri konuşuyoruz, ‘Ben Ayşe’yim’ dedim, hüviyetinizi alelusul gösterdiniz, sizi tanımama imkân kalmadan, sakıncası yoksa siz kimsiniz?”
“Ben Yusuf! Sizden sakınmayı gerekli görmüyorum. Adresimi, telefon numaramı not alın isterseniz, sadece şu an için bilmeniz gereken kadarını…”
Ayşe; “İzninizle!” deyip, cevabını beklemeden cep telefonuyla resmini çekti Yusuf’un.
Ve sonra bir darbe amacı ile kendine yönlendirme amacını belli etmek istedi;
“Fotoğrafınızı aldım, isminizi de öğrendim. Şimdi bir karakola, ya da merkeze gidip; ‘Resimdeki şu arkadaş benden şüphelendi, yalvar-yakar tavrıma inanıp acıdı, çantamda silâh, ilâç torbamda uyuşturucu vardı, buna rağmen beni serbest bıraktı, görevini yapmadı!’ diye şikâyet etsem. İlginizi çekemem, güzel ve sağlam değilim, üstelik kırıtmadım da, peki neden Yusuf Komiserim?”
“Düz polisim efendim, akademinin yanından bile geçemedim henüz. Güzellik ise sahte bir kavram, hiç de üzerinde durulmayacak. Bedenen sağlam olamamak ise Tanrının başlangıçta veya sonradan bizim için uygun gördüğü bir tecelli(2)…
Eğer güzellik pirim yapıyor olsaydı Esmeralda, Quasimodo’nun aşkını(6) kabullenir miydi? İyi insansınız? ‘İyiliğe iyilik herkesin işi, kötülüğe iyilik ise er kişinin işi’! derler. Er kişinin yerine ‘Sizin’ demek geçiyor içimden. Her ne kadar kötülük yapmak aklımın ucundan bile geçmemiş olsa da…”
Ayşe, en can alıcı darbeyi vurmak niyetinde gibiydi, hatta yalvarıp yakarmasını istercesine.
“Bakın, genç meslektaşım. Ben de sizin gibi ancak malûl bir polisim. Bu şekilde sekmem bir operasyonun kalıntısı. Biliyorsunuz bizim meslekte duygusallığa gerek yok. ‘İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir!’ söylemini uygulayamazsınız! Biraz evvel şaka niyetine söylediğim şeyi gerçekleştirmek kararındayım. Bir zanlıyı karakola götürmek yerine bağışladınız!..
Oysa bilmeniz gerekenler vardı üzerimde. Üzgünüm, fotoğrafınız ve mesleğinizle ilgili bilgileri verdiniz, ben de bu bilgilere göre rapor tutmak zorundayım.”
“Bakın Ayşe Komiserim. Başlangıcım şüphe idi, sonra güzelliğinizden etkilendiğimi saklayamam. Bu arada çantanızdaki şişkinliği, yakanızdaki hüviyetin benim için yeterli olan üçgen kısmını ve sonra da kemerinizdeki gizlemeye gerek görmediğiniz tokayı görüp sizin büyük bir polis olduğunuzu, etkilenmiş olsam da, sizi hak edemeyeceğimi düşünerek, söz verir gibi olsam da kaybolmak ve sizi unutmaktı niyetim…”
“Bir de kur yapmak, sapıklık mı?”
“Çok güzelsiniz komiserim, hak edilmesi mümkün olmayacak kadar ve gerek komiser olmanız, gerek malullüğünüz güzel olmanıza engel değil. Benim sizi sorgulamam asla mümkün değil, hele ki sizi bildikten, öğrendikten sonra. Şimdi siz serbestsiniz efendim…
Buyurun, hakkımda istediğiniz gibi raporunuzu yazın. ’Gel!’ İmzala!’ derseniz de çekinmeksizin, güvenle ve okumadan inanarak imzalarım efendim. Mesleğimden atılacakmışım, umurumda olmaz, bir iş bulurum nasıl olsa, ama bu sizi devamlı yaşamama, hayal etmeme engel olamaz asla…”
Konu kapanmış gibiydi. Sözler ve gözler nelere kadir değildi ki(7)? İkisi de ayrı ayrı, ama yaklaşık olarak aynı şeyleri düşünüyorlardı;
“Çok mu ısrarcı oldum, ısındığımı, etkilendiğimi belli mi ettim acaba? Ya ziyarete gelmezse, benim onu bulmam mı gerekecek? Hem bakalım evli mi, bekâr mı, ağzından lâfı cımbızla da olsa alamadım ki!..
Üstelik bir polis olarak verdiğim açıklarla beni bildiği halde duyguları nedeniyle bilmezlikten gelen hakkında nasıl rapor yazabilirim ki? Operasyonda, henüz nişanlıyken yitirdiğim nişanlıma benzerliği nedeniyle mi, yoksa kadınlığım bitmeden çocuk, evlât sahibi olmak için mi beklenti içindeyim acaba(*7)? Ben beni seveni hiç unutmadım, unutmam da mümkün değil. O halde bir kalbe iki aşkı sığdırmak mı? I-ıh!”
“Herhalde etkilendiğimi açık açık hissettirdim. Tekrar görmeyi de istiyorum, kendime karşı dürüst olmam gerekirse, ama nasıl? ‘Annem!’ dedi, ‘Ana-kız!’ dedi, demek ki sahipsiz. Ah! Garibim, özrü nedeniyle kimse ona alıcı gözüyle bakmamış, demek ki? Peki, benim etkilenişimin nedeni ne? Bekârlık başıma mı vurdu, sevilmeye ihtiyacım mı var yahut? Beni bir çırpıda yaşamından silip başkası için yaşamımdan uzaklaşana, özlemimi dinlendirmek için mi bakmak istedim gözlerine? Hakkım yok, terkedilmiş kalbim boş, bir sevgi için yeri hazır, ama ı-ıh!”
Bomboş bir yaşamı üleştiler ikisi de, biri bir yanda, diğeri öteki yanda, birbirini düşünerek.
İkilem(3) içindeydi Ayşe de, Yusuf da. Birinde bir telefon numarası vardı, bilinendi üstelik karşısındaki, ötekinde sadece alelusul işaretlenmiş bir adres ve bilinmeyen.
Ortak tek noktaları unutamamak hatta unutmak isteği olmayan bir çaba isteği idi, geçen zamana meydan okumak, gelecek zamana ulaşmak ve üleşmek istercesine. Bugün yoktu ellerinde, sadece bir yürüyüş, sesler, şüphe ve vaat bekleyen karşılıklı bakışlar, emsal yaşların beklenti gibi heyecanı, hiç ötelenmeyecek.
Yusuf kendinde değildi hafta sonu beklentisinde, heyecanlıydı.
Ayşe, ev düzeninde yapması gereken değişiklikleri, annesini makul gerekçelerle ikna etmeyi düşünüyordu. Çünkü ölmeden önce ölene kadar beraber olmayı diledikleri resimleri vardı nişanlısıyla, odalarda, salonda, her bir yerlerde ve kendi resimleri resmi kıyafetiyle, kendince eğer ziyarete gelirse Yusuf’un şimdilik eski halini bilmemesinin gerektiğine inanıyordu.
Üstelik karşılaştıkları gündeki sivil kıyafetini izah etmeye de mecbur kalmamalıydı. Gizlenmesinin gerektiğini annesine anlatmıştı, “Ben geldim!” tezahüratıyla gelmesini beklediği, karşılaşacağını umduğu Yusuf’a da anlatmalı mıydı?
Resimler, hatıralar diyerek, kendi kendisiyle “Deli sayılacak bir biçimde” konuşurken elini alnına vurdu; “Tabii, ya!” diyerek.
Sadece etkilenir gibi olmak, karşısındakini sevdiği insana benzetmek değildi beyninde oluşturduğu düzlem. Gözü bir yerlerden ısırıyordu, belki bu ilk karşılaşmaları, ilk göz göze bakmaları olmayabilirdi. Gönül, meslek, dava ve sonuç olarak arkadaşı, sevgilisi, nişanlısının cenaze namazına ve kabre defnine gidememişti, yaralanmış olması dolaysıyla. Cenazeye katılanlardan biri de Yusuf olabilir miydi, meslek dayanışması olarak?
O günkü törende alınan görüntülerin kendisine teslim edilen kasetlerini, CD’lerini, fotoğraflarını incelemeliydi, mademki etkilenme hakkını kullanmıştı, devam etmeliydi, sonuna kadar olmasa da.
Üstelik devamı olacak internet denilen bir buluş, arşiv denilen geçmişin saklandığı depolar, dolaplar vardı. Gözden geçirmeliydi, hem de Yusuf’u sahiplenmek istiyorsa acilen. Kimdi, neydi, neyin nesiydi, neden çıkarmıştı Tanrı onu karşısına?
Kendi için plânlar yapıyordu, ama kaderin de plânlarının olacağını(8) nasıl kestirmezdi ki içinden? Kaderin yaşamını biçimlenişine hiç mi katkısı olmazdı ki? Yaşadığı tanışmanın ötesinde kader olarak(9) yorumladığı aşk mıydı? “Tesadüfün böylesi” diyeceği bir insan yaşamını etkiler, yaşamının sahibi olur, yaşamının merkezi, sonuna kadar egemenliği altında tutacak biri olabilir miydi(10)?
Rahmetli nişanlısını arayıp mı bulmuştu, yoksa o mu kendini bulmaya zorlamıştı. Peki, aradığı, ulaşamadığı mutluluk bulduğunda mıydı, tesadüfünde mi(11)? Bilemiyordu, bilmek öğrenmek için hazırlıklıydı, ama karşısındaki görünmek istemezse, elini uzatmazsa, mutlu olmak için niyetli değilse, “İllâ beni mutlu et!” demesi ne kadar uygun olurdu ki, tüm bildiklerine, öğrendiklerine rağmen.
Düşüncelerine yön vermeye çalıştı Ayşe, üstelik sözlerinin ne anlam taşıdığını bilmeksizin;
“Haydi Allah’ım! Destek ol bana! Doldur gönlümü, ilâç et onu benim yalnızlığıma…”
Böylesine Tanrıya emreder gibi olan biri var mıydı yeryüzünde? Demek ki insan ufacık da olsa sevilmeyi istiyorsa, bir ömrü yalnız geçirmek istemiyorsa bu şekilde zırvalaması normal karşılanmalıydı herhalde. Ama mademki Allah; “İsteyin veririm!(12)” demişti, istemenin de şu ya da bu şekilde bir formatı mı vardı ki?
İstemişti Ayşe, bekleyecekti, aklından başka neleri geçirmesinin gerektiğini bilmeksizin…
Tereddütler içindeydi her ikisi de, üstelik çilelerin en güçlüsünü yaşadıklarını bilmeksizin(*8).
Ayşe;
“Acaba acındırdım mı kendime? Sevgi yokluğunda acımanın asla değeri yoktu ki? Hem o hemen affeder gibi tavırla; ‘Buyurun!’ demek de ne demek oluyordu? İsmim Yusuf derken zorlanır gibiydi? Gerçi, hacılıkla, hocalıkla, sofulukla, softalıkla ilgisi olmayan bir Müslümanım…
Acaba ilkokul öğrencisiyken, Yasef olan ismini saklayıp kendisini Yusuf olarak tanıtan Yahudi sınıf arkadaşı gibi Yahudi olmasındı? O takdirde iki dünya bir araya gelse(1) çılgınca sevse bile bana asla yâr olamaz, geri kafalı, bağnaz(3) mutaassıp(3), rijit Lombroso(13) tipi bir kafatasçı(3) olmasam da aklımdan geçen.”
Yusuf;
“Acaba acır gibi bir tavır mı sergiledim, kırıcı mı oldum, hiç hakkım yokken? Ben sevgiye muhtaç olduğumu anlatmak istedim sözlerimle. Aslında pamuk ipliğine bağlı gözüken bir görevdeyim, bugün bura, yarın ülkemin başka yerlerinde. Benim olsa, nasıl derim ki; ‘Bırak her neyse işini gücünü, benimle gel oralara!..’
Ya bir de şehit olursam onu ortada bırakırsam yahut da onarılması mümkün olmayacak yatalak bir gazi olup yıllar yılı bana bakmak mecburiyetinde bırakırsam. Demek ki atalarımızın ‘Dinlenmek yok, evlenmek yok!’ sözlerinde bir garabet görmemek gerekmiş! Bu demekti ki o evin önünden geçmek bir yana umutlanmak bile karşının aleyhine olacağı için tasavvurumdan hemen vazgeçmeliyim.”
Vazgeçecekti de…
Saklandı, yok etti kendini Yusuf, görünmemesi gerektiği savıyla.
Yok olup saklanmaya razı değildi Ayşe. Duygu sömürüsü yapmasına da gerek yoktu. Telefon açtı birimine, sonra cebine. Biriminden cevap alamadı. Sonra arşivden öyküsünü edindi, cep telefon numarasını öğrenip telefon açtı Yusuf’a, telefondaki şaşkınlığını önemsemeksizin.
“Görevdeysen sonra arayayım?”
“Yok Ayşe, buyur! Ama nasıl?”
Boş bulundu Ayşe, “Yapmayacağım!” dediği şeyi dillendirerek;
“Beni unutmamışsın, ne de olsa yampiri, paytak bir kadınım ya! Ama anneme bir ‘Geçmiş olsun!’ demeyi unuttuğun için kırgınım sana. Şair; ‘Gelme artık neye yarar!(14)’ demiş ya, bundan böyle kapımın sana açılmayacağını bil! Her şey gönlüne göre olsun, yakışıklı ve sağlam adam!”
Telefonunu da, kapısını da, pencerelerini de kapattı.
Aklına gelmeyen şey, annesinin yıllar sonra kendisinin yeniden yaşadığı teessürü, hüznü görmemek için emanetini teslim edip gözlerini kapatacağı idi, bilemezdi de…
Kader böyle bir şeydi işte. Yaşamında iyice yalnızlığa bürünmüş, yaşama küsmüştü, elinden tutulacağını ummuş, elleri boşlukta kalmıştı Ayşe’nin.
Yusuf koşmak, konuşmak istedi, koşamadı hemen, koştuğunda ise kapı duvardı(1), eriştiğinde.
Ayşe’nin annesi; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar(15)” diye vasiyet etmiş. Ayşe de annesinin dileğini yerine getirmek istemiş, yasal iznine ek olarak, yıllık izninden de bir bölümünü kullanmak istemişti.
Yusuf’un bilmesi mümkün değildi Ayşe’nin yaşadıklarını. Ayşe’nin kapısının önünden her geçişinde kapı açılmayacak gibi sürgülü, perdeler kapkara, kıpırdamaksızın karanlık ve kapalıydı, gece-gündüz.
Mademki Ayşe duygu sömürüsü ile kendini ortada bırakmıştı, aynı silâhla karşılık vermesinin kendisi için de hak olacağını düşündü, sonrasında mahcubiyet içinde kalacağını bilmeksizin.
Ayşe’nin annesini yitirdiğini öğrenmişti komşularından. Büyük bir zarf alarak içine duygularını belli edecek bir-iki küçük not karalamak gereğini hissetti;
“Başın sağ olsun Ayşe. Elini öpemeden yitirdiğimiz annen için derecesini anlatamayacağım şekilde üzgün ve kendime kızgınım.
Sözlerine gelince, belki sırası değil, ama ben beni sevdiğini sandığımı yani seni kazandığımı düşündüm, ‘İyi ki karşıma çıktın!’ diyerek…
Ben bedenine değil, senin içindeki senden etkilendim, seni yitirmek geçmedi aklımın ucundan bile ve ben seni sevdim, sana âşık oldum. Evet, gerçeğim bu, inanmasan da. Perdelerini açtığında diz çökeceğim. Kapını çaldığımda ‘Yusuf!’ deyip sarılırsan; bir ömrü mutlu ve huzurlu olarak tüketmemizi isteyeceğim, senden. Ve şu dizeleri de kabul et lütfen;
Benim ben...
‘Kim O?’ deme!
Benim kapıyı tıklatan
(Zira; postacı çalarmış kapıyı iki defa)
saçlarımda
hem pabuçlarımda kar
gözlerimde özlem
benim ben...
Duru, doru hazan saçlım,
gül yüzlüm,
çakır gözlüm,
tarçın dudaklım,
mis kokulum,
sıcak, sıcacık, sımsıcacığım,
sabretmesini bilen dervişim
Gönül arkadaşım,
Can dostum,
Evliya ruhlum,
Hayat ağacım...
Ahretliğim...
Benim ben...
Sen olan ben!(16)”
Ayşe araştırmış ve öğrenmişti Yusuf’u her haliyle, Yusuf ise Ayşe’nin komiser olduğunu hem kendi söyleminden, hem de tesadüfen. Bilmediği; şehit komiserle Ayşe’nin ilişkisi ya da yakınlığı idi.
Ayşe söylemezse, ömrünün sonuna kadar öğrenemeyecekti, öğrenmek de istemeyecekti, meğerki yeni tesadüfler, saklanması mümkün olmayacak gerçeklere destek olsun, ya da Ayşe içinden gelerek anlatsın.
Aslında bilinmeyenlerin bilinmesine hiç de gerek yoktu, velev ki sonrasında açığa çıksa da. Kişiler mutlu olacaklarını biliyor, sonrasında mesut olacaklarına inanıyorlardıysa geçmişi bilmenin ya da kıskanmanın ne önemi vardı ki?
Ayşe içinden gelerek seviyordu sanki şehit olan meslektaşını. Ancak şimdilerde yaşadığını, yaşadıklarını düşününce, birincisinin aşk değil, saygıya dayanan birliktelik olduğu inancı içindeydi, o şehit olana, kendisi bu duruma düşünceye kadar yaşadıkları masum(3) bir ilişki idi, el ele tutuşmanın ötesinde yol almayan.
Evin perdeleri açılmıştı bir sabah Yusuf her zamanki gibi bir gün daha sürecek ve “Gelme artık neye yarar!” umutsuzluğunu yaşarken.
Delirmiş, hatta çılgına dönmüş gibi, zili çalmak yerine âdeta korkarcasına, çekinircesine yumruklamak isterken, parmak uçlarıyla tıklatma gayretinde oldu kapıyı.
Sanki kapının arkasında bu sesi duyma özlemi içinde, yalnızlığının çaresi olarak Yusuf’u bekliyor gibiydi Ayşe. Yusuf’tan başkası olamazdı dünyada, bu sevgi dolu tıklatışın sahibi.
Sesler birbirine karıştı tereddüt etmeksizin, hem çekinmeksizin;
“Ayşe’m!”
“Yusuf’um!”
Ayşe’nin de, Yusuf’un da bundan sonra yaşayacakları için, kendilerini; “Aşk mı, mantık mı?” diye sorgulamaları asla uygun değildi, çünkü onları birbirine yaklaştıran, birbirine hemen anladıkları bir tesadüf ve onu destekleyen bir şüphe yaşamlarının geleceğinin sembolü olmuştu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Yasef; Her ne kadar Hazreti Nuh’un üçüncü oğlu olarak zikrediliyorsa da lise yıllarımda sınıf arkadaşım Yasef HABİP (Habip; Arapça “Sevgili” anlamına geliyor olsa da) ve Andon FOKASOF Yahudi, Kevork YANCİYANOĞLU Rum idiler. Van’da görevliyken Yekbün ZİLAN (“Tek çığlık” anlamında) Kürt bir ev sahibim vardı. Diğer tanıdığım isimleri sıralamamın abes olduğunu düşünüp bildiğim ismin öyküye bu nedenle katkı sağlamasını istedim.
(*) Öykünün özü “Şüphe” üzerine yazılıp söylenen ve daha da eklenebilecek o kadar çok söz var ki! Ben bunlardan bir kaçını kaydetmeyi yeterli gördüm.
(*1) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
(*2) Şüpheyi, asla işlerimizi sevk ve idarede kullanmamalıyız. Rene DESCARTES
(*3) Şüphe, duyguların değil, zekânın bir kusurudur. . Francis BACON
(*4) Şüphe bazen bilinen yolu sislendirir, fakat bazen de meçhul kapısının anahtarı olur. Cenap ŞAHABETTİN
(*5) Şüphe, çoğunlukla faydası olmayan bir ıstıraptır. Samuel JOHNSON
(*6) Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek; düşünmektir. Düşünmekse; var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim. Rene DESCARTES
(*7) Aşk abdest gibidir, şüpheye düşersen bozulur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(*8) Şüphe, çilelerimizin en büyüğüdür. A. Muhip DRANAS
(1) Atıl Görev; Tembel, etkisiz, işe yaramaz, işsiz, aylak görev.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
İki Dünya Bir Araya Gelse; Asla, hiçbir zaman, olacak şey değil.
Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Zekâ Kusurlu; Zekâsı ile ilgili özrü, eksikliği, IQ’su eksik olan.
(2) Çarpık Yürümek; Ayakların aşağıya ve içe bakar şekilde yürümesi.
Deşifre Etmek; Kimliğini anlamak, kimliğini açığa çıkarmak. (Fransızca déchiffrage); önceden çalışmadan notayı ilk görüşte okumak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.
Makbule Geçmek; Çok beğenilmek, hoşa gitmek.
Makul Karşılamak; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlamak. Sözleri akla yakın bulmak.
Malûl Olmak; Sakat, hasta, kötürüm, illetli olmak.
Paytak-Paytak Yürümek; Çarpık, eğri bacaklı olarak yürümek.
Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.
Yampiri-Yampiri Yürümek; Eğri-büğrü, çarpık, yan-yan yürümek.
(3) Ahmaklık; Zekâca az gelişmiş olma durumu, aptallık, bönlük, budalalık.
Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Kafatasçı; Kafatasçılıktan yana görüşü olan. Bir düşünce, inanç vb. körü körüne bağlılık. İnsanların kafataslarının biçimine göre değerlendirme (Bir bakıma LOMBROSO Değerlendirmesi de denilebilir).
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz, küçük çocuk.
Mazlum; Zulüm görmüş, haksızlığa uğramış, kendisine zulmedilmiş. Sessiz ve boynu bükük. Sakin ve yumuşak, halim-selim.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
(4) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(5) Raşitizm; Bir çocuk hastalığı. Kemiklerin normalden daha yumuşak gelişmeleri sonucu kas ve kemiklerde zayıflık ve bozukluklar şeklinde görülür. Nedeni D Vitamini eksikliğidir.
Kalça Çıkıklığı; Eklem yerlerindeki oyukların kalça kemiklerinin yerine tam olarak oturmaması ile meydana gelen arıza. İlerlemiş safhalarda operasyon şart olmaktadır.
Koksartros; Kalça Eklemi Kireçlenmesi olup küçük yaşta tedavi edilmezse yürüme bozuklarına neden olmakta. Öyküyle pek ilintili olmasa da Yusuf’un şüphelenmesi, bu yalpalanma nedeniyle olabilirdi.
(6) Notre Damın Kamburu; Victor HUGO’nun “Notre Damé de Paris” adlı eserindeki, Rahip Claude Frollo’nun Çingeneler tarafından katedrale bırakılan çocuğa verdiği ad Quasimodo olup, büyüyünce âşık olduğu Çingene kızının adı da Esmeralda’dır.
(7) Bu gözler seni gördü başkasını görmez artık bu yürek senle güldü başkasıyla gülmez artık bu gönül seni sevdi başkasını sevmez artık bu ömür senle biter başkası olmaz artık. Faik İÇİL
Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? Öldürmek için silâh, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silâh, gülüş, kurşun olamaz mı? Victor HUGO
Hani gözler vardır, sözleri anlatır, hani sözler vardır, gözleri anlatır, bir de aşk vardır seni anlatır. ALINTI
(8) Kendi planlarımızı yapıyorduk, ama kaderin de plânları olduğunu unutmuştuk. DOSTEYEVSKI
(9) Kaderiniz karar anlarınızda biçimlenir. Anthony ROBBINS
(10) Tanışmak tesadüftür, arkadaşlık seçim, ama aşk tamamen kaderdir. ALINTI
(11) Tesadüfen tanıştığın birisi bir bakmışsın ki hayatının tam merkezine oturmuş. ALINTI
Arayıp buldukların değil de tesadüfen rastladıklarındır seni mutlu eden. ALINTI
(12) Dua edin, İsteyin (Dileyin) veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” yahut da Bakara Suresi 199 Ayetteki; “Allah’tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir. Kur’an Müminin Suresi 60. Ayette ise; “Bana dua edin, isteyin benden, duanıza cevap vereyim!” denmekte. Ayrıca Hacı Bayram VELİ’nin “Bir bölüm insan dünya malını ister, bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister, bunları korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrıyı ister. Tanrı; “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım!” der...” sözünü unutmamak gerek diye düşünürüm.
Ey kullarım isteyin benden istediklerinizi, istediğinizi vereyim! Demiş Allah. Kullar da isteyeceklerini istemişler. İbni Abbas’ın Kur’an’daki Yasin Suresinin 57. Ayetinin tefsiri olarak belirtilmiştir.
(13) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO: Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.”
Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.
(14) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” Necip Fazıl KISAKÜREK
(15) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.
(16) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “NAM-I DİĞER” dizelerinin bir bölümü.