Devlet memuruydum, bekârdım, kısmen zeki, biraz çalışkan, az buçuk insancıl, fakat % 100 oranında pasaklı, savruk(1) ve düzensiz. Mahallede Kur’an Kursuna gittiğim, üstün-esre-ötreyi(2) öğrendiğimden dolayı azıcık dindar, yaşananlar için oldukça kindar(3) ve “İsraf etme, fakiri gözetle!(4) dediğim için az-biraz komünist(1) vb. gibi diğer vasıflarımı sıralamama gerek yok! Bilip tanıyan, tanımak isteyen bilip tanıyordu zaten.

Özellikle pasaklılığımla ilgili şu dizeleri sıralamıştım kendi kendime, çekmeceme gizleyerek;

“Kalemlerim, silgilerim karmakarışık,
Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık
Hepsi benle barışık...
Bilgisayarım,
notlarım bölük-pörçük
dizelerim sahipsiz, karışık mı karışık?
Düzensiz resimler hem orda-burda
bazısı birbirine yapışık
ama şık mı şık
hele bazı notlar kâğıtlarda
kırışık mı kırışık
(yüzüm gibi meselâ)
burası benim odam;
benim kimliğim...

Kapı mı çalındı?
Bir ses mi var dışardan, dışarılardan?
                  - Kim o?
Kimse yok,
hem hiç kimse
Sadece yalnızlığım
odamda
-pasaklı dünyamda-

duvarlarda,
çizgilerde,
dizelerde...
(5)

Yaş otuz beşe yakın, yolun yarısı gibi(6), babasını yitirmiş, annesiyle gariban dünyasını paylaşan, kimsenin tavuğuna “Kışt!” demeyen, kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan(3), annesinin görevlerini üstlenecek bir gelin yerine, sevip bir yuvayı yaşamının sonuna kadar üleşecek, kaba anlamda; “Âşık olacağına” inandığı bir sevgiliyle karşılaşma dileğinde olan biriydim.

Yeterli maaşım vardı, kirada oturuyor olsak da, medeniyetin tüm gereklerine, gerekliliklerine sahibiz denebilirdi ana-oğul bizim için. Ayrıca “Ana Kuzusu(2)” denecek bir…

Hadi “Vatan Evlâdı(2)” deyip reklâm faslını sona erdireyim.

Son bir söz; hani aramakla bulunmazdı ama annemin aday adayları konusundaki çabaları da hoşuma gitmiyor, hepsi güzel, hatta çok güzel, iyi, hatta mesleği olan varlıklı kızlar olmalarına rağmen onları benimseyemiyor, ısınamıyor, beğenemiyor, elektrik alamıyordum onlardan.

Sanırım; “Bulunmaz Hint Kumaşıydım(7)” ya onların beni benimsemeleri gibi bir derdim yoktu!

Bana göre tek avantajım sık sık seyahatlere gitmek ve karşıma şöyle biri çıksa…

Da…

Diye bir düşünceyi taşıyamıyordum nedense; şehirlerarası otobüslerde, trenlerde, uçaklarda, hatta vapurlarda bile, hani yan koltuğuma rastlarsa yahut da olmaz ya, herhangi bir şekilde tesadüfen…

Annem aslını astarını bilemediğim(3) türlü namazları kılarken, ben bir köşe minderi gibi oturup çerez yiyip, neskafe, gazoz içerek televizyon izlerken gönlüme hitap edecek olanı bulmak gibi düşüncelerimi erteleyemiyordum bile, çünkü sığındığım tek yanlışlık “Kader böyleymiş!(8)” demek gibi bir saçmalıktı. Hani bir bakıma savunmam; “Kader, kime şikâyet edeyim seni? Bilemem!(8)” türünde şekillenmezdi ki!

Hani bir söz vardı, ordu birliklerinde subay-er diyalogu gibi yahut da intörn-doktor-asistan söz düellosu gibi; “Görev ve Angarya(9)” olarak. Kaba anlamda, ballı-börekli, ziyafetli, kokteylli, hele ki yurtdışı görevler oldu mu, bu görevler için o kadar çok asil istekli olurdu ki, baştan kıça kadar diyeceğim, yakışmasa da.

Çünkü eli kıçında dolaşıp da “Devlet ne veriyor ki zaten?” deyip de bir tufeyli(1) gibi devleti sömürenler, bu tür görevler için en ön sırayı kapıyorlardı; çeşitli yalakalıklar, torpil diyeceğim yakınlaşmalar, yağcılık, hak edenlerin haklarını yemekten çekinmeksizin, işlerine geldiğinde dini bile kullanmaktan çekinmeyenler…

Ve acınası durum şuydu ki; “Yol sıra gidip, çay sıra gidenler, geri döndüklerinde hiçbir şekilde doyurucu bilgilerin olduğu raporlar yerine, abidik-gubidik(2) Seyahatname” yazıyorlardı. Şahidim!

Bu tiplere; “Git bakalım özel sektöre, bu mesainin karşılığı olarak devletin verdiği kadar maaş veriyorlar mı sana ?” dediğimde, “Kariyerim(1) var, benim!” demezler miydi, illet olurdum(3).

Kariyer dedikleri, biraz abartılı görünecek örnekler gibi görünse de, birkaç tanesini yazmasam olmaz.

(*) Kaplumbağa ve tosbağadan yaratılmış Toslumbağa denilen bir hayvanın, sevişme zamanı, nasıl seviştikleri, ne kadar sürede ve nasıl orgazm oldukları(3), yumurtalarını nerelere bıraktıkları…

(*) Masa takvimlerinin sayfalarının çevrilmesindeki enerji kaybı…

(*) Kazaklardaki sürtünme nedeniyle oluşan statik elektriğin yenilenebilir enerji(10) haline dönüşmesi mümkün mü?..

Veyahut biraz da olsa ilme yakın;

(*) Öküz ve benzeri büyükbaş hayvanlar lop (lap) diye, atlar ve benzerleri takoz biçiminde, koyun ve keçi gibi cinsler leblebi tanesi gibi sıçarlar, sebep?...

Bunlar tez(11), doktora(11), ya da mastır(11) konusudur. Ancak sindirim farklılığı dışında nice çeşitli araştırmalar yapılır, hiçbiri bir fayda sağlamaz, ama araştırmayı yapan “Kariyer Sahibi” olur!

Uzun, yararlı, sadece ülkeye değil, tüm dünyaya örnek olacak araştırma ve çalışmalar mı? Onları Türkiye’de yapmak mümkün değildir, saçmalıklar varken. Beyin göçü ile diğer ülkelere giden bilim adamlarımız yapar o araştırmaları, ya da edinilen bilimsel sonuçları, Nobel ödüllerine aday gösterilirler, hatta bu ödülleri kazanırlar da!

Çünkü dünyada hiçbir değeri olmayan araştırma ve buluşlar için Türkiye’de ödül kazananların esamisi(1) bile okunmaz Türkiye sınırları dışında. Örnek mi? “Meselâ; “Helâl Gıda Araştırması, Helâl Hoşaf İmali” ve bunun için patent(12), TSE(12), ISO(12) numarası almak gibi!

Allah’a şükür “Düz mühendistim!” Mastır, doktora, ya da herhangi gereksiz, lüzumsuz bir araştırma ve sonuçları, hele ki “Kariyer Sahibi” olmak (Allah muhafaza), yani hak getire(2) idi benim için! Bu nedenle o kaymaklı, katkılı, özel, güzel görevlere bugüne kadar bir kez bile gitmek nasip olmamıştı bana. Benden önce olanlar, hatta “Kariyer Sahibi” olan kardeşler, yani arkadaşlar vardı.

Ancak, dağ başında, tilkinin bile bilmem ne yaptığına şahit olunmayan yerlerde, angarya sayılmayacak tüm işler için (görevler değil!) alavere dalavere(2) Kürt Mehmet yerine göreve gönderilen Barış Kaynarkan olarak görevlendirilen bendim!

Ancak bu kez, onayları, avansları acilen hazır edilen angarya görev farklı ve acil idi. Bilmem ne bakanı ya da milletvekili çok kısa zaman içinde inceleme, sonuç ve gerçekleştirme istiyordu, ne de olsa iktidarda olanlar onlardı ve her zaman olduğu gibi “Emir, demiri keserdi!” Üstelik şamar oğlanı(13) gibi bu gibi işlerin üstesinden gelecek bir başka, gayretli “Salak Mühendis” var mıydı?

Ağalar fedakârlık edip uçakla gidiş-dönüş ve ulaştığım yerde havaalanında çift kabinli bir pikabı hazır etmeleri için ilgililere emir de vermişlerdi. Üstelik bana göre (kariyerleri konusunda bilgim olmayan!) uzmanlaşmış mühendisler de mahallinde, görev sırasında ve görevin sonuna kadar bana yardımcı olacaklardı.

Yani patronlar tüm kolaylıkları düşünmüşlerdi! Nasıl, ne şekilde ilgili kesimlere gideceğim, nerede kalacağım, ne yiyip, içip nerede yatacağım kimsenin umurunda değildi, yeter ki, istenilen görev, tercihan milletvekilinin istediği gibi sonuçlansın!

Eve gittim, hazırlıklarımı yaptım ve yattım, ne de olsa geleceğimden asla endişem olmamasına rağmen, bana güvenenlerin inançlarını boş çevirmemeliydim…

“Allah kahretsin!” şeklinde ne anlama geldiği konusunda tereddüdüm olan bir söz dizisi geçti dilimin ucundan. Çünkü annem namazını kıldıktan sonra tekrar yatmış şekerleme yapma(3) ötesinde dalgın uyumuş ve beni kaldırmayı unutmuştu. Ben de her nedense uyuyakalmıştım.

Uçağı kaçırırsam, bırak “Yandı gülüm keten helva!” demeyi, tüm hazırlıklar bir. oka yaramayacak, yukarıdan başlayacak fırçalar, yıkama-yağlama gibi gelip bende duraklayacak ve Fortran(14) sonucu gibi “Stop end! (14)” olacaktım! Oysa diğer programları kullanamazlar mıydı ki?

Çantam akşamdan hazırdı. Alelacele hazırlandım, giyindim. Şarjlı makineyle beni sakal tıraşından kurtaracak bir tavırla tek umudum acele bir taksi bulmam ve havaalanına ulaşmamdı.

Çevremden geçen ilk taksiye el kaldırdım. Durdu. Bir genç kız, ya da kadındı taksi şoförü tedirgin oldum.

“Affedersiniz, havaalanına gidecektim, yalnızım ve uçağa yetişmem gerek, yani güven ve sürat konusu. Tedirgin olacağınız inancındaysanız, başka bir taksi bekleyebilirim…”

“Oturun efendim. Tedirgin olmanıza gerek yok, hele ki sizin gibi ince düşünen centilmen biri için. Üzerimde fazla param yok! Birikir birikmez ilk rastladığım bankamatikten hesabıma aktarıyorum. İkincisi silâhım, üçüncüsü koltuk altında levyem, dördüncüsü ise; anında ağabeyime ve babama ulaşacağım bir cep telefonum var!”

Yola çıkışımızda sözlerine devam etme gereğini hissetti, galiba;

“Ön kapım daima kilitli! Aile olmazlarsa, çoluk-çocuklu gibi ön koltuğa yolcu almıyorum. Üstelik bilmem siz biliyor musunuz, insanları tip ve şekil olarak yorumluyorum ve bana göre yanlış olanları kapılarım hep kilitli olduğu için arabama almıyorum. Sanırım İtalyan Lombroso’yu(15) biliyorsunuzdur!”

“Eh! Felsefe(1) olarak aynı fikirde değilim, ama tanıdığımı, konularından haberdar olduğumu söyleyebilirim. Hatta onunla aynı, ya da ayrı fikirlerde olanları da merak ederek okuduğumu iddia etmem zor olmayacak!”

 “İşte o tiplerden uzak olmaya çalışırım ben her ihtimale karşı. Uzun bir mesafe için yolcu aldığımda yolcu güvenilir gibi görünse de, babama ve ağabeyime haber veriyorum. Onlar da taksi şoförü oldukları için, bana yetişeceklerini ummam fazla iyimserlik olmasa gerek. Ancak bunlar sizin gibi bir beyefendi için gerekli değil. İzninizle telefon edip gene de haber vereyim!”

Hem yürüyor, hem de konuşuyorduk, oldukça süratliydik, hem araç için, hem sözlerimiz için. Telefonda bir tuşa bastı; “Havaalanına gidiyorum!” dedi. Doğrusu tek tuşla, her neyse, nasıl ve kime haber verdiği konusunda tereddüt yaşamadım değil. Beni kandırmış olabilir miydi, kendini emniyete almak için acaba?

Umurumda değildi.

Anlayamadığım sanırım yorum içeren son sözleri ulaştı kulağıma. Ondan, sözlerinden kurtulmayı istiyormuşum gibi, hiç de istemediğim halde onun benden kurtulması için (galiba).

“Fazla sürat yapmanıza gerek yok, yaşamınızı tehlikeye atmak gibi. Benimse hiçbir şey umurumda değil, bir annem var, arkamda. O da yaşar ve bitince de biter gereği. Galiba bir saat kadar vaktim var, uçağın kalkış vaktine yetişmek için. Kontrol, falan filân herhalde oldukça yeterli vaktim olacak sanırım…

Yeter ki siz kendinizi harap etmeyin, Allah’ın emri değil ki, oldu, oldu, olmadı, canınız, canımız sağ olsun! Sanırım yetişiriz gibime gelir!”

Bu kadarla yetinmem mümkün müydü, daha başlangıçta, ilk sözlerde, yaşamımda aradığımı bulmuşum gibi etkilenmiş olarak? Üstelik dediğim gibi o benden kurtulmayı diliyor olsa bile ben onun benden kurtulmasına izin vermeye niyetli değildim.

“Acil, torpil hükümlü bir görev için il dışına gönderilen bir devlet memuruyum, dememiştim sanırım!”

Benim konumun kendisini ilgilendirmediği kanaatiyle olsa gerek;

“Ev almıştık, borçlarımızı ödemek için babam, ağabeyim ve ben üç koldan çalışıyoruz…”

Ve devam etti sonra. Durakta ücretli çalışıyormuş, dinlenmek mecburiyeti, ya da zorunlu işlerini halletmek için gelemeyen abiler yerine, bugün de tesadüf o günlerden biriymiş, karşılaştığım.

Üniversiteye de devam ediyormuş. Hazin olan, evin borçlarının bitmesi için bir süreliğine de olsa okumaya, üniversiteye devam etmeye ara vermiş olmasıydı. O halde maddi değil, ama okumasına destek gibi el uzatmamın yararı olabilir miydi?

“Sizinle ilk kez karşılaştık, daha önce karşılaşmamış olmak eksikliğim. Sanırım ilginç olaylar yaşamışsınızdır? Meselâ kırmızı ışıkta durduğunuzda dışarıdan, ya da içeriden bir yanlışlık, korkup kaçan bir insan, ya da bu havayı vererek yılışıkça yaklaşan biri, ne bileyim belki de çocuk yaşta evlendirilmek isteyip de kaçmaya çalışan bir kız çocuğuna yardımcı olmak gibi…”

“Ne demezsiniz ki efendim? Hani bir söz var; yazsaydım, kitaplar, ciltler olurdu(16), gibi işte o misal, o kadar çok ki?”

“Dertlenmeyip yazın, yazmayı deneyin, mademki üniversite olayı yaşıyorsunuz!”

“Ufak notlar halinde, günlük gibi notlar alıyorum, ileride bu konuda bir kitap yazacağımı sanıyorum!”

“Güzel! Adını ne koymayı düşünürsünüz, ileride o kitabı edinmek isterim.”

“İki hususu belirtmemde yarar görüyorum. Olaylar sadece benimle ilgili değil, babamın, ağabeyimin ve diğer abilerin de yaşadıkları olacak içinde. İkincisi ise; herhalde ‘Şoför Nebahat’ın Hatıra Defteri’ gibi bir şey olmayacak!”

“Ben öyle gibi mi hissettirdim? Özür dilerim. Herhalde benim gibi başınızı ağrıtanlar da olmuştur. Sahi kitabında benden bahsetmezsen sevinirim, okuyucuların benimle ilgili yanlış düşünceleri olmasını istemem de. Kırıldığınıza göre benden pek de iyi sözlerle bahsedeceğinizi sanmıyorum da…”

“İnsan bir eseri yaratmaya çalışırken elbette duygusal olmalı, ama duygusallığı kötü intibalar(1) yaratmamalı diye düşünürüm. Sizden, izniniz de olursa, adınızı belirtmeksizin; ‘Acelesi Olan Centilmen Bir Devlet Memuru’ diye bahsetmek ve hakkınızdaki düşüncelerimi aktarmak isterim.”

“Vallahi Lombroso araştırmasından kurtulmuş biri olarak ben de kitabınızı bastırır bastırmaz satın alır, öncelikle beni okurum. Gerçek olarak ifade etmeliyim ki okuma ve kitap yazma çabanız mutlandırdı beni. Eğer işlerimi vaktinde bitirebilirsem, uçağım düşmezse, ya da herhangi bir nedenle gelmem mümkün olmazsa, ‘Acaba?’ diyorum, ‘Üç gün sonraki varış vakti 17.00 olan uçak için babanız ya da ağabeyiniz beni karşılamağa gelebilir mi?’ Sizi zahmete sokmak istemem, onlara da zahmet olmazsa tabii…”

“Onlar bir kere sizi tanımıyorlar. Elinize gazete veya yakanıza karanfil takıp ilk buluşmaya gelen acemi, utangaç kalem arkadaşları veya internet sevgilileri gibi, benzeri birinin yaşayacağınız ortamda olup olmayacağı garanti değil. Bakarsınız, pek sanmıyorum, ama yağlı bir müşteri ile karşılaşıp sizi unuturlarsa, bu beni üzer. Oysa ben övünmeyi istemem…”

Durakladı bir süre, hatta arabayı yolun sağına çekip ciddi bir şekilde konuşma tereddüdü yaşadığını bile sandım. Muhtemel ki yetişmem gerekliliği aklına gelmişti, anlayamadığım bir şekilde taksimetreyi kapattı ve devam etmek gereğini hissetti;

“Sizden şimdi taksi ücretini almayacağım. Sizi dönüşünüzde ben karşılayacağım, o zaman hem gidiş, hem de dönüş ücretlerini birlikte alırım!”

“Bir aksaklık olursa?”

“Olmaması arzum, dediğiniz vakitte burada olmanız ve sizi karşılamama izin vermeniz de dileğim. Size durağın kartlarından birini vereyim, gecikme durumunuz olursa haber verirsiniz. Adınızı söylemeniz gerekli değil. Duraktaki tek öğrenci ve kız olan benim. Hani gerekirse; ‘Sarı Çizmeli Hanım Ağa(2)’ demenizde bile sakınca yok! Ama dediğim gibi sadece gecikme durumunuzun olması halinde telefon edin lütfen!..

Ve özür dilerim, adınızı bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, bir şoför-müşteri söyleşisi şeklinde dediklerimiz. Bu nedenle adımı vermediğim gibi, adınızı öğrenmeyi de istemediğim için size cep telefon numaramı da veremem!”

“Peki hanımefendi! Sadece adım zihninizde ‘Barış’ şeklinde kalsa!”

“Peki, siz de beni Türkay diye bilin kısaca, emi?”

Havaalanına ulaşmıştık, inerken iki kelimeyi daha art arda eklemem gerektiğini düşündüm;

“Sevgili Türkay…

Hanım! Ya size yalan söylediysem, sırf taksi parasını ödememek için bir yanlışlığa yönelirsem?”

“Bir centilmene yakışacağını sanmıyorum. Nihayeti benim şehirle havaalanı arası bir taksi ücreti kaybım olur. Ancak sizden öğrenebileceğim bir şeyler olacağı geçiyor zihnimden. Eğer düşüncem mümkün olmazsa bu üzüntüm olur, çünkü bu durumda karşı karşıya gelip de bir çay içimi sözlerinizi duyamamış olurum!”

Uçağın kaçacak olması mümkün değildi, sesini az biraz daha duymaya devam etmeyi düşündüm, içimden;

“Bakın güzel kız, hanımefendi, şoför olmasına rağmen benim gibi düzensiz, pasaklı olmayan şık bayan, yaşamımda sizin kadar dürüst birine rastlamadığıma inanın. İsminiz dışında siz kimsiniz, bilmiyorum, umurumda değilmiş gibi görünüyorsa da…

Ve ben kimim? Bunu size anlatmaya çalışmam da şart değil. Ama eğer bir aksilik yaşamazsam size o çayı mutlaka ısmarlayacağımı vaat etmek istiyorum, yaşamımda her ne olursa olsun. En kısa zaman içinde. Sonrasında okunmuş bir gazete, boş bir süt şişesi gibi kapı önüne konulmuş olacağımı tahmin ediyor olsam da…”

“Soy ismimi de hak ediyorsunuz; Kankaynar! Ancak bilin ki ne o gazeteyi okuyup bitiririm, ne de o boş süt şişesini kapı önüne bırakmaya niyetlenirim. İyi bir insan olduğunuzu hissediyor, düşünüyorum. Siz de benim, her ne kadar övünüyor gibi görülecek olsam da, bunu hoş görmeyeceğinize inansam da benim de iyi biri olduğuma inanın demeyi istiyorum…

Sizi düşünüp, dönüşünüzde karşılamayı ve bu dileğime inanmanızı istiyorum. Tabiidir ki beni ismi Türkay olan sade bir taksi şoförü olarak düşünme mecburiyetiniz olmaksızın…”

Duraklaması cümlesinin kalanını devirmek için olsa gerekti;

“Git ve gel! Tanrının bu tesadüfü neden yarattığını düşün geçecek zaman içinde, en ufak saniyeyi bile değerlendirme imkânın olduğunda. Ayrıca öncemde de sonramda da siz iyi bir insansınız, yakışıklısınız, dürüstsünüz…

Ancak tüm bu iyi vasıflarınıza karşın kalbimi, gönlümü hemen vereceğim gibi bir düşüncede olmayacağınızdan da eminim, hem bu gerekli mi zaten?..”

“Aklımdan geçmesi mümkün değil, bir saate yaklaşan yolculuğumuzda, ancak gene de cep telefonunu vermemene gücenik kalacağımı bil. Benim telefon numaram şu. İster bir “Yolcu”, ister bir “İnsan”, istersen bir “Sapık” olarak kaydet numaramı…

Ve bil ki sen beni aramazsan ben asla rahatsız etmem, edemem ki zaten seni!”

“Numaranı defterime ‘Aceleci’ olarak kaydedeceğim. Kırk beş dakika bir saat içine sığıp da nasıl geçtiğini anlayamadığım beraber sohbetimiz nedeniyle. Telefonumu her açışımda önce senin numaran gözüksün dileğiyle, ama bu bir vaat değil, bilesin!”

Vedalaşmak? Mümkün değildi, sanki çekinirmiş gibiydi ve ben daha terminal kapısına bile ulaşmadan evvel o ufukta kaybolmuştu, “Sen” ve “Siz” sözlerimizin karmaşasında…

Bazen sorunlar kendiliğinden oluşur, uçağın tekerlekleri yerden kesilir kesilmez, ya da tekerlekler yere ilişir ilişmez. Bazen de sorunları insanlar yaratır, ellerinde olmaksızın.

Ulaştığımda konuyla ilgili olarak Ahmet’i ararım yoktur, ölmüştür!

Mehmet’i ararım, askerdedir!

Hasan’ı ararım, böyle biri ne dünyaya gelmiş, ne de yaşamıştır. Yalandır, iftiradır!

Hüseyin, başka şehirdedir, yurtdışında işçidir, Almanyalardadır!

İsmail cevap vermez, çekinir, korkar.

Mustafa’nın umurunda değildir, menfaati yoktur çünkü.

Asım bihaberdir, hiç bilgisi yoktur.

Ömer geri zekâlıdır, bir dediği diğerini tutmaz.

Tam avucumu yalamak üzereyken “Hatça(41) Ana!” çıkagelir, umutsuzluğuma yetişir bir bakıma;

“Şöyle şöyle de, şöyle şöyle!” der belgeli, ispatlı, delilli, tarihli. İnanamazsın yaşanılanlara, yaşanılanların ispatlanmasına. Ama kaydettiklerin hoşuna gider, erkekçe. Üstelik mutluluk duyarsın, garip vatandaşlar adına ve sevinç oluşur yüreğinde seni yönlendiren milletvekili veya bakanın mosmor olacağını(3) düşünürken.

Malum ya ne demiş birileri; “Varsa torpilin arkadaş, patlat, patlat fezaya ulaş!”

Ama bu kez bu felsefe çamura saplanmış, Allah haklıların hakkını teslim etmişti, asla benim sayemde değil, kaşımak isteyen ve kaşınanların sayesinde.

Ancak saat 17.00 şansım kaybolmuştur. Beklenen unutmuş mudur? Hayır! Asla! Peki, bekleyen? Aramamıştır, cep telefonum kendisinde kayıtlı olmasına rağmen. Demek ki geçici bir durumdu! O halde taksi durağına not bırakmama da gerek var mıydı? Hem o kartı nereye koymuş, ya da sokuşturmuştum ki, hani meselâ son anda umutlanıp taksi durağına not bıraksam, diye?

Oysa umut denen, bir oluşum vardı, aklıma getirmediğim, getiremediğim; Umut; Kaf Dağı(17) kadar uzakta, Everest’in tepesinde(17), Abis’te Mariana Çukurunda(17) olsa bile denemeliydim, ama nasıl? O, eğer zihninde bir parça bile yer ettiysem aramalıydı beni.

Sormalıydı, “Not bırakmadın, neden gecikeceğini söylemedin!” diye sitem etmeliydi.

Heyhat! Dizeler geçti, küskünce, bir gün sonradan sonra döneceğim uçağı beklemem gerekirken; “Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni,  / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?(18)

Sonra kaldırmaz yüreğim, “Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığımı(19)hisseder duraklarım. Unutamadığıma göre, dönüşte cesur olmam için şans tanımalıydım kendime. Adresini bulup kapısına gidip, yalvarmalıydım, ama nasıl ve ne diyecektim? Oysa insanın aklı başından gidince kendi kendine konuşarak fikirlerinin betonlaştığını fark edemeyince dilinin freninin çözüleceğini en iyi bilenlerden biri olduğumu sanıyor(d)um!

Dalgınlaşmışım, vaat ettiğim o günün saatinin 17.30 olduğu sıralarda telefonum çaldı, telâşla zıpladım yerimden, kalbim duracak sandım, görünen numaranın ona ait olması dualarımdaydı;

“Gelemeyeceğini, işlerinin uzadığını bildirmek için not bırakman o kadar mı zordu?”

Kendi başına bıraktım sitemi, hak etmiştim, ama sitemi iade etme gerekliliğinden de vaz geçemezdim, baskın çıkıp taksi durağına ait kartı hangi cehenneme koyduğumu unuttuğumu sorgulamasına fırsat vermemeliydim;

“Aramadın, unuttun sandım, bu da taksi durağına not bırakmamı da engelledi!”

“Bana ‘Borcun var, unutma!’ demek gibi bir gafletle nasıl telefon ederdim ki sana? Bekledim, not yok, havaalanındaki bekleyenlerden biri, yani ben hüznü yaşarken açıyorum telefonu. Sıralıyorum aklımdan geçenleri…

Birincisi; bana taksi ücreti olarak borcun var, ödemelisin!..

Çay ısmarlayacaktın, bu iki. Hatta belki sonrasında yemek de…

Beni okumam, roman yazmam konusunda destekleyecektin de…

Bütün bunları ben mi uyduruyorum aklımdan? Bu da üç!..”

Ne zaman geleceksin, söz vermeyecek olsa da seni havaalanında bekleyecek biri var, desem?”

“İnsan beşer, bazen şaşar!” demiş atalarımız. Arkamda bıraktığım, okumaya ve yazmaya meraklı bir taksi şoförün hezeyanları(1) olabilir miydi sözler? Nihayeti kalbimdeki titreşimleri inkâr etmeye kalksam da, bırak güzelliğini, beni etkileyişini, insanlığını, umut verir gibi sözlerini nasıl kabullenmez, ya da yokmuş gibi davranırdım ki?

İnsan gönlü konarmış bir yerlere! Koskoca bir adam ve üniversite çağında dünyalar güzeli, konuşmasını, oturup, kalkmasını bilen, gönlü yüce, cennetlik tarifi içine sığacak bir genç kız…

Sapık mıydım ben? Olmayacak duaya “Âmin” derken(3) bile insanın bir miktar hata payını aklından geçirmesi gerekirken, tereddütsüz umutlu olması mümkün müydü? İlk bakışta, ilk görüşte sevgi, hatta ulaşılan son nokta; Aşk gibi.

Kendi kendine konuşana…

Konuşmuyordum ki! Kendi kendime düşünüyordum, o halde ben kendi kendine düşünen sapık sıfatının unutulmaması gereken bir “Deliydim!” Hilafsız(1)!

Ancak insanlar umut olmadan da yaşayamazlardı ki!” Gene de kendi düşüncelerime kendim saygı göstermeliydim;

“Hoşnut olurum, ama bekleme! Beklemen beni üzer! Ben seni arayıp bulup söz verdiklerimin hepsini yerine getireceğim!”

“Korkma! Sitem etmeyeceğim, sadece mutlu olmak hakkımı kullanacağım…”

“Geliyorum!” dedim.

“Bekliyorum!” dedi…

Yaşı geçmiş siyahi futbolcuların sık sık Türkiye’ye transferlerinin gerçekleştiği bir dönemi yaşıyor olsak gerekti. Havaalanı kalabalıktı, iğne atsan yere düşmeyecek gibiydi.

Vergi cenneti Türkiye, tüm sporcular için. Aslında hani birinin, bir başka birinin şeyinin kılı olduğu yer var ya, o yerin kılı bile ağarmış kendini futbolcu zanneden kişilerin tekaütlük(1) öncesi keselerini şişirecekleri şahane bir ülkeydi Türkiye.

Devşirme(1) sporcular ise ayrı bir konu, o konuya hiç girmeyeyim. Futbolda 11 kişi yabancı olarak maça çıkabiliyorsun, aydır-kaydır seçeneklerle(54). 5, 6, 7 kişilik oyunlarda biri hariç (o da nasıl Türk ise) hepsi yabancı ve biz sporda kalkınmayı bekliyoruz!

Kazandıkları başarının tümü kendilerinin, promosyon(1), ayrı-gayri sponsorluklar(1), mükâfat, madalya, ödüller, yaş sonu garanti jübile(3)

Ola ki dopingli(1) çıkıp bir kısım şeyler geri alınırsa tüm konularda Türkiye Cumhuriyeti Devleti suçludur.

Ve sonunda memlekete dönüş ve kendi ülkesinde ve uluslararası arenada acayip röportajlar…

Türkiye’min itibarı hiç önemli değildir onlar için, bir bakıma ekmek yediği kaba bir şeyler eden nankörler gibi.

O kalabalıktan nasıl sıyrıldığımı ve Türkay’ın beni nasıl görüp bağırıp işaret ederek yanıma geldiğini çözememiştim.

Sanki ben ona âşık değildim. Onun kalbimde yerim yoktu. Çünkü o küçücük bir öğrenci ve taksi şoförüydü.

“Geldim! Sevindim karşılamana!”

”Bu kadar mı, içinden hiçbir şey geçirmeden?”

Kendimle boyutsuz bir şekilde mücadele, hatta kavga ettiğimi, değil ona âşık olmaya, sevmeye, hatta yakınlaşmaya bile hakkım olmadığını nasıl söyleyebilirdim ki?

“Şey…”

“Anladım, binin taksiye, sizi istediğiniz yere götüreyim!”

“Yanına oturayım?”

“Size; ‘Ön kapım daima kapalıdır!’ demiştim. Belki hatırınızda kalmıştır beyefendi!”

“Peki, hanımefendi!”

“Şoför!”

“Peki, Şoför Hanım!”

Arabaya binmemi beklemedi, bindikten sonra da beklemeksizin hareket ederken, dikiz aynasını birbirimizi görmeyecekmişiz gibi ters çevirdi. Taksimetreyi açtı ve sordu;

“Radyoyu açmamda bir sakınca var mı beyefendi?”

“Yüzümü görmek, sesimi duymak istemeyecek kadar kahırlıysan bence sakıncası yok.  Mümkünse sağa yanaşır mısın? Gideceğimiz adresi söylemedim. Taksi borcumu ödeyeyim. Beni bıraktıktan sonra bir taksi geçer herhalde, ya da otostop yaparım. Senin gibi cennete yakışan bir genç kızın hüznü üzer beni, buna dayanamam!”

“Peki!” dedi sessizce, burnunu çekerken, eminim ağlıyordu.

Durdu, indim, açmadı kapısını, direksiyona dayamıştı başını. Camını yumrukladım. Açtı. Bağırdım;

“Senin için kendimle ne kadar mücadele ettiğimi biliyor musun? Güçsüz kaldım!”

“Doğru! Üstün meziyetleri olan bir devlet memuru ve bir taksi şoförü…”

“Yanlış! Senin bir damla gözyaşına sebep ve şahit olmaktansa süpürge olurum yollarını açmak için. Şoför-memur değil, taze, genç, güzel bir gül goncası ile kart, yaşlı bir kaktüs gibi düşündüm kendimi. Senin için cehennemde yanmak(20) bile etkilemez beni, eğer bensizlik seni mutlu edecekse…

Ama sen yoksan bu; cennette bile yapayalnızım demektir. Sen üzülmeye değil, hep gülmeye lâyıksın! Hadi, in arabandan, sana seni sevdiğimi söyleyip kucaklayıp öpmeme izin ver!”

Suskundu, sadece başı önüne eğik dinliyordu, kapısını bile açmaksızın, devam ettim;

“Ve çay ikram etme sözümü yerine getirirken bu yaşlı kaktüsün dizlerinin önüne çömelip borcunu öderken; ‘Seni tüm yaşamı boyunca güldürmeye söz verişini’ dinle!”

“Tüm bunları inanıyorum ki kurgulamaksızın sadece ‘Sevindim!’ diyerek elini bile uzatmaksızın söylemek yerine beni içinden geldiği gibi kucaklasaydın?”

“Bu yanlışımı hemen düzeltmeme izin ver!”

“Gelen, geçen?”

“Umurumda değil! Anneme geleceğimi söylemedim, beni beklemez, sen ailenden izin al doğruyu söyleyerek. Örneğin; ‘Ben sevene, beni bekleyene rastladım!’ de, ya da; ‘Bugün-yarın bizi ziyarete gelecekler!’ de veyahut da; ‘Okumama, yazmama destek olacak kart, yaşlı, bir anda etkilediğim biri…”

“Ne güzel sözler söylüyordun, bu ‘Kart’ lâfı nereden oturdu diline? Demeni düşünmek istiyorum ki; ‘Seni seviyorum, güneş her sabah bizim üstümüze doğsun, geceler her seferinde bizim üzerimize örtü olsun, beraber yaşlanalım!’ Bu, daha doğru değil mi?”

İndi arabasından;

“Hadi, söyle çayları, soğumasın!”

“Peki! Bu kadar yalvarıp yakarmama karşın bir şey söylemeyecek misin?”

“Sana; ‘Gelen-geçen’ dedim. Bu kadar açık sözlerime karşın cümleyi desteklememi, açmamı mı bekliyorsun?”

Kucakladım, hem sımsıkı, öptüm, yol ortası demeden, nefesini toparlamaya çalıştı;

“Seni bir çırpıda(2) bu kadar, sevip özleyeceğimi aklımın ucundan bile geçirmem mümkün değildi. Sözler dillerde, ama duygular ömür boyu, hatta ötesinde kalplerde. Gene de sen duygularını, hissederek söylemeden evvel söylememi benden bekleme o iki kelimelik cümleyi. Çok istiyorsan, daya kalbime başını, doya doya dinle ve çarpıntılarda ne söylendiğini söyle bana!”

“Kalbin, ‘Seni seviyorum!’ diyor, küt kütlerle…

Artık ikimiz adına da söylememe sakınca yok, yaşamaya başladık. “Söz uçar, yazı kalır” sevgimizi birbirimizin kalbine yazdık!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Barış Kaynarkan ve Türkay Kankaynar; Hecelerini yer değiştirerek oluşturduğum bu soy isimlere rastlamakla beraber, bu isim ve soy isimlerle yaşayan birileri karşıma çıkmadı, araştırmalarımda. Gene de bu isimler varsa yaşamda, onları kırmamış olmak isteğim.

(1)

Doping; Kimi bedensel özellikleri değiştiren ya da çok arttıran uyarıcı bir ilâcı çok az miktarda vermek. Bir spor yarışması sırasında vücuda üstün güç ve hareket vermek amacıyla yarışmadan önce kullanılan güçlendirici, uyarıcı ilâç.

Promosyon; Bir malı geniş kitlelere tanıtmak ve o malın sürümünü sağlamak amacıyla yapılan çalışmalar.

Sponsor; Kendini tanıtmak ya da yalnızca desteklemek amacıyla, bir sanat, kültür, spor vb. etkinliğinin giderlerinin tümünü ya da bir bölümünü bir tür bağış olarak karşılayan kimse ya da kuruluş.

Hilâfsız; Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

Tekaütlük; Emeklilik. Görevi bitmiş ve ayrılmış olmak.

Devşirme; Toplanmış. Bir araya getirilmiş. Osmanlı zamanında yeniçeri ocağı için çocukların toplanıp yetiştirilme eylemi ve bu şekildeki çocukların her biri. Öyküde; Yurt dışında doğan çocukların Türkiye’deki varlıkları ile yabancı ülkelerin Türk olarak görünmek isteyen sporcuları anlatılmak istenmiştir. Bana göre; konunun para kaynaklı bir oluşum olduğudur.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Esami; Adlar, isimler.

Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Komünist; Komünizm yandaşı, komünizmle ilgisi olan (Komünizm; Özel mülkiyetin olmadığı, bütün malların üretim araçlarının topluma ait olduğu, bunların herkesin ortaklaşa kullandığı toplum düzeni. Böyle bir düzenin kurulması amacını güden siyasal, ekonomik ve toplumsal öğreti).

Savruk; Kendini (aklını) dikkatini işine vermeyen, özensiz, dikkatsiz, dağınık, düzensiz. Yersiz para harcayan, tutumsuz.

Hatça; Yöresel olarak kız çocuklarına verilen “Hatice” isimleri Nüfus Kâğıtlarına doğru yazılmış olsa bile “Hatça! Hatca!” ya da “Hatçe, Hatce!” şeklinde ünlenir!

(2)

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Aydır Kaydır Seçenekler; Yasal ya da uygun görülecek her türlü hile, şekil, düzmece, düzgün gösterme çabası.

Sarı Çizmeli Mehmet (Hanım) Ağa; Kim ve nerede olduğu, oturduğu belli olmayan.

Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.

Alavere-Dalavere; Yalan-dolan, dolap, düzen (Genelde Kürt Memet nöbete şeklinde kullanılır)

Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Ana Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Vatan Evlâdı (Evlâdı Vatan); Vatan çocukları.

Üstün-Esre-Ötre; Elifba denilen Arap Alfabesinde kelimelere anlam ve hareket veren harekeler. Bilindiği gibi, Arap Elifbasında sesli harf hiç yoktur. Üstün, esre, ötre diğer harflerin yönlendirilmesi için kullanılır. Örneğin elif harfine üstün konursa; “e” okunur. “Elif üstün e, elif esre i, elif ötre ü” gibi bir tekerlemesi de vardır, Arapça öğreniminde.

(3)

Jübile Yapmak; Sporculuk yaşantısını özel bir karşılaşma ile bitirmek. Sanatın çeşitli alanlarında uzun yıllar başarı gösteren kimseler için mesleğinin 25, 50 vb. yıldönümlerinde şenlik yapmak (Jübile kelimesi tek başına; Yahudi ve Hristiyanların uygulandığı bir gelenek olduğundan, jübile yapmakla karıştırılmamalıdır).

Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

Mosmor Olmak; Bozulmak. Kötü duruma düşmek. Mahcup olmak. Dağılmak, bozguna uğramak. Bir şeye kızmak, içerlemek.

Şekerleme Yapmak; Oturduğu yerde gözlerini yumup kısa ve hafif bir uyku çekmek.

İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

Aslını Astarını Bilmemek; Aslını, içyüzünü, gerçeği bilmemek.

Etliye Sütlüye Karışmamak; Toplum içindeki çeşitli hareketlerden uzak durmak, hiçbir şeyle ilgilenmemek, tartışmalı konulardan kaçınmak.

Kindar Yaşamak; Kinci, kin tutarak, kinli yaşamak

Orgazm Olmak; Boşalmak. Cinsel uyarım ve zevkin en yüksek noktasına ulaşmak

(4) Kur’an, Araf Suresi. 31. Ayet; Namaz kılacağınızda güzelce giyinin, yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.

(5) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM ODAM -veya- PASAKLI DÜNYAM” (Pasaklı; Giyimine, kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen).

(6) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(7) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

(8) Kader böyle imiş… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Coşkun ERDEM’e ait olup eser Rast Makamındadır.

Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(9) Öykü; İki üst rütbeli subay bir konu ile ilgili iddiaya girerler ve gelen posta eri Mehmet’e sorarlar; “Şu iş; görev midir, angarya mıdır?” Posta Mehmet anında cevaplar; “Görevdir, komutanım!”  “Neden?” “Angarya olsa onu da bize yaptırırdınız da ondan!” Öyküde ki işi her ne şekilde yorumlamak gerekiyorsa, okuyucu o şekilde yorumlayabilir.

Intern; Yazılan “İntörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz!” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!

(10) Yenilenebilir Enerji; (“Yenilebilir” demek doğru değildir!) Sürekli devam eden enerji akışından yararlanma demektir. Bu enerji kaynakları; Güneş Enerjisi, Rüzgâr Enerjisi, Jeotermal Enerji, Hidrolik Enerjisi, Biyokütle, Biyogaz Enerjisi ve Hidrojen Enerjisidir.

(11) Tez; Sav. Üniversitelerde ve yüksekokullarda öğrencilerin ya da öğretim üyelerinin hazırlayıp kimi zaman bir sınav kurulu önünde savundukları bilimsel yapıt. Çabuk olan, süratli. Süratli bir biçimde. Hızlı. Hızla.

Doktora; Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bilim dalında bilimsel bir yapıt ve sınavla ulaşılan aşama. Doktor sanını kazanmak için verilen sınav.

Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.

(12) Patent; Bir buluşu tasdik eden belge.

TSE-TSEK Belgesi; Türk Standartlarına Uygunluk Belgesi. Türk Standartları olan alanlarda imalâtçıların ürünlerinin Türk Standartlarına uygun olduğuna dair belge.

ISO; İngilizce; International Organizasyon for Standardization şeklinde kısaltılmış Uluslararası Standart Organizasyonu kurumunu simgeleyen harflerdir. En önemlileri ise ISO 9000 ve ISO 22000 olanlarıdır.

(13) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

(14) FORTRAN; (sonraları Fortran çeşitleri çıktı ortaya), özellikle sayısal hesaplama ve bilimsel hesaplama için uygun olan genel amaçlı, yordamsal, zorunlu programlama dilidir.

Stop End; Sona erdirmek, sonuçlandırmak. “Dur! Son” İngilizce

(15) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO:  Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.

(16) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(17) Umut, Kaf Dağının Arkasında (Ardında); Tüm olasılıklar tükendiğinde bile tutunacak bir dal beklentisinde, çok zor, ulaşılamayacak gibi görünse de umut dolu bir düşünceyi yaşamak.

Everest’in zirvesi yaklaşık 8848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.

(18) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni,  / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(19) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.

(20) Söylemek istediğim eser; “Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır…” şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin “Seninle cehennem ödüldür banan, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” bu Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.