Çarpılmıştı genç kız, hem yaşamında ilk kez. Karşısı can alıcı bakışlara sahipti, yoksa neden kızlar “Don Juan” oğlanlar “Zampara” demekten çekinmez tavırlarında olsalar gerekti ki?

“Merhaba! Bir bahar havası, tıpkı şarkıdaki gibi; bakınca gözlerinize neden başınızı öne eğdiniz(1) ki? Çok mu etkilendiniz benden?”

“Sizin bulunduğunuz yerden öyle mi gözüktüm? Hem cesur, hem de kendini çok beğenen biri olmalısınız?”

“Peki! Doğrudan doğruya sorayım; ‘Etkilenmedim!’ deyin, ben de korkudan kaçan bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına alıp ya da utançtan yüzü kızarmış insan dışında bir mahlûk olarak defolayım!”

“O kadar ezilip bükülmenize, kendinizi aşağılamanıza(2) da gerek yok. İlgi çekicisiniz!”

“Doğrudan doğruya, benim gibi cesur olmayı deneyip cevaplamaya çalışsanız güzel kız, ilginizi çektim mi, çekmedim mi?”

“Şey…”

“Anladım! O halde adınızı öğrenmeyi hak ettim! Hatta tahammüllü olacağınızı umarak konuşmama izin vereceğinizi düşünebilir miyim?”

“Evet, etkilenmiş gibi görünebilirim, ama bu sadece izafi(3) bir değer. Sırtınızı döner dönmez kur yapma gayretinde bulunduğunuzu unutursunuz, beyninizin herhangi bir yerinde izim bile kalmaz!”

“Ama ben etkilendim sizden!”

“Etkileyici, yakışıklı ve üstün bir yalancılık değerine sahipsiniz, kim bilir bugüne kadar kaç genç kızı bu gibi sözlerinizle ikna ettiniz?”

“Şimdi desem ki; ‘Hiç! İlk defa böyle oldu!’ diye, nasıl olsa inanmayacaksınız, indinizde yalancıyım ya. O halde yalana devam. Şu ana kadar 39 genç kızı ikna ettim, siz 40 numarayı hak ettiniz. Yani; 40 tane gönlüm olunca sonuncuyu ve beni temelli hak ettiniz, kurtuluşunuz yok!”

Gülümsedi genç kız, karşısındakinin uzmanlık alanının(3), profesyonel bir söz söyleme, gönül çelme ve kalp hırsızı olma yetisini anlamıştı.

“Size hak etmediğiniz halde, bilemeksizin ayırmak zorunda kaldığım zamanın sonuna geldim, çokbilmiş(3), ukala, kendini beğenmiş(4) şey, bey demeye gerek görmediğim!”

“Adım Atillâ, tek ‘t’ çift ‘l’ ve ‘a’ harfi üzerinde şapka var. Hani rüyanızda görecek, hayalinizde canlandıracak olursanız, bu şekilde anın ki, hangi kulağım çınlarsa çınlasın, beni andığınızı düşüneyim. Ama muradım o ki; ben de güzel bir kızın kulağının çınlamasına sebep olmam için ismini öğrensem, fena mı olur?”

“Saydığım sıfatlara ek olarak aceleci, karşı tarafın zaaflarından(3) yararlanma gibi art niyetli(4), iyimserlikten uzak bir bencilsiniz de üstelik…”

“Diğer 39 hayranımın hiçbiri bana böyle hakaret etmemişti!”

“Öyle derler; bir musibet, bin nasihatten evlâdır(5). Demek ki 40 numarayı hak ettiren musibetiniz benim. Haydi kardeşim, daha doğrusu Atillâ bey diyemiyorum, efendi efendi siz yolunuza, ben de kendi yoluma…”

“İsmimin şapkalı olan son harfini uzatıp incelttiniz mi, fark edemedim de?”

“Atillâ!”

“İsmim hiçbir dile, hiçbir dudağa bu kadar yakışmamıştı, tekrarlar mısınız desem, nasıl olsa tekrarlamazsınız. Bari isminizi söyleyin de, ben de sizin isminizi söylerken bakalım dudaklarıma yakışacak mı, bileyim. Sizi hayallerime sığdırayım. Her ne kadar; ‘Hiç yakışmadı!’ diyecek iddiasında olsanız bile…”

“O zaman niye ısrarcısınız ki?”

“Dilenen bir dilencinin avucuna 3-5 kuruş bırakmaz mısınız hiç? Ben de isminizi diliyorum, ne olur sadakanızı esirgemeseniz?”

“Peki! Muallâ!”

“Oh! Ne âlâ, ne âlâ!”

“Yalvarır gibi; ‘Hayallerime sığdıracağım!’ demiştiniz, oysa alaylarınıza sığdırma gayretini yaşadınız. Hani meselâ olmaz, olamaz ya, beni kazanmak için şansınız olaydı, onu da yitirmiş olurdunuz ve yitirdiniz de…

Ve size şu anda içimden ‘İyi günler!’ dilemek bile geçmiyor.”

Bir hayal gibi kayboldu Muallâ, Atillâ’nın ufkundan…

Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurdu(6), aradan geçen zamanın önemi olmaksızın. Süre bir yılı aşmamıştı, karşılıklı olarak unutulmamanın izahı yoktu, olamazdı da…

“Ehm!”

“Hiç değilse ‘Merhaba!’ gibi selâm verseydiniz? Selâm vermeyi bilmiyor musunuz yoksa?”

“Nutkum tutulunca(7) başka nasıl bir ses çıkardı ki ağzımdan? Bu karşılaşma sizce belki sizin için gerekmeyen bir tesadüf olsa gerek, bence ise Tanrının bir lütfu(4)! Pekâlâ! ‘Eskiyi unut!’ desem, ‘Elini uzat!’ desem, kız-erkek arkadaş veya uçuk(3) bir yaklaşım gibi görülecek olsa da; seven-sevilen olmaksızın ‘İki arkadaş olmayı’ dilesem, beni kabullenir misin?..

Evet! Lütfen ve gerçekten senden etkilendiğimi, hoşlandığımı ve unutamadığımı bil lütfen! Hoşgör sözlerimi…”

Karşıdan hiçbir tepki görmemesi, genç kızın uzaklaşmakla, kalmak arasında ikilem(3) yaşamasını görünce cesaretlenip devam etmek gayretinde oldu Atillâ;

“Seni söyle bana! Kimsin, nesin, nerden gelip nereye gidiyorsun? Okuyor musun? Çok düzgün konuşuyorsun, cahil değilsin, anlıyorum. Seni bu sokakta ikinci kez görüyorum. Tanış benimle, lütfen! Önce beni tüm kusurlarımı, yanlışlarımı, hatalarımı anlatayım sana, saklamaksızın. Ki bundan sonra ilerilerde rastladığın takdirde beni ayıplamaman için. Hadi terbiye et beni, edeplendir(2) ve elimi boş çevirme, n’olur güzel kız!”

“Sözleriniz bitti mi? Her ne istiyorsanız, karşılığınızın olacağını düşünmüyorum, sizi öncemde anlattılar bana, çapkın olarak. Edindiğim bilgilere göre unvanlarınızı hak eden geniş bir koleksiyona sahipmişsiniz…

Ve beni bu koleksiyonda görüp, bilip, tanımadan 40 numaralı aday, ya da sayfa olarak yerleştirme kararındasınız. Yanılıyor muyum?”

“Beni size kim anlatmışsa, abartmış…”

“Âliye yani?”

“Gerçekten bilmeden, tanımadan önce paylaştın mı Âliye ile beni?”

“Tesadüf, Âliye ilk karşılaşmamızdan sonra beraber olduğum benim akrabam değil mi? Başıma gelebileceği tahmin etmiş gibi söylediği tek kelime ya da cümlesinin abartı dediğiniz şekilde yalan olduğuna inanmadığım. Hep aynı tarz yaklaşımlar, ezberlenmiş sözler…

Ve sizin ona yaşattıklarınız o kadar üzücü ki? Sadece hüznünü, kalbini yerle bir ettikten sonra, gönlünün, umutlarının, yaşamının, hatta geleceğinin boş bir süt şişesi gibi kapı önüne konulduğunu anlattı, hem de nasıl? Adınızı vererek, cisminizi gördüğüm gibi şekillendirip tarif ederek, yalan mı? Söyle koleksiyonunda Âliye kaç numara idi?”

“Ola ki, otuzlar civarında, üç-beş ileri, ya da geri, yanlış olarak anlatıldığıma ve tarafınızdan yanlış anlaşıldığıma yemin edeceğim gibi! Ama neden?”

“O sizi unutmamış, hıçkırarak ve hüzünle anlattı sizi…

Ve ben Âliye kardeşimi üzen biri olarak sizinle bu kadar çabuk karşılaşacağımı ve bana yakınlık göstereceğinizi aklımın ucundan bile geçirmemiştim.”

“Anladım, savunma hakkım yok! Ancak şu kadarını söyleyeyim, karanlıkta göz kırpıldıysa bunu benim bilmem, hissetmem mümkün değil! Âliye ile bir düğün ya da benzeri eğlentide tanıştık. O geldi, ben de ona gittim, istekle, sevgiyle ya da heyecanla diyebileceğim bir şekilde hatta. Kantinlerde buluşmalar, telefonlar falan…

Evet, kompliman(8), espri(8), şaka yapmakta, fıkra, şiir okumakta başarılıyım, ama tüm bunları bir tanışma süresi içinde anlatırken Âliye’nin bana tutulacağını düşünmedim, bilâkis kalbim boştu ben tutuklanmak istedim, inanmanız, inanılması güç gibi görünse de…”

Yutkundu, devam etti;

“O tutulmuş, kerelerce duydum ağzından, karşı karşıya iken, ya da telefonla.

Ve Âliye benim indimde yakınlık duyacağım, hatta gönlümün boşluğu nedeniyle hayatımı üleşebileceğimi düşündüğüm gibi görünsem de öyle biri değildi. Belki bana şans verirseniz ilerilerde bir zamanda benim onu değil, onun beni terk ettiğini anlatabilirim…

Ya da siz ondan öğrenirsiniz, eğer öğrenmek için ciddi olarak kendinizi zorlarsanız…  

Umarım sözlerimle sıkmıyorum sizi…”

Sessizlik? Bu; devam anlamında idi, devam etti Atillâ;

“Bu vesile ile isterseniz savunma da diyebilirsiniz, ne Âliye’den önce, ne de onun beni silkelemesinden sonra gönlümde, hayalimde yaşadığım, yaşattığım 39 kız arkadaşım da olmadı. İnanmamak konusunda rahat olun…

Size gelince, görür görmez, gerçekten Âliye için hissettiklerimden çok farklı bir şekilde ve cidden etkilendim, hoşlandım, yakınlık duydum, ancak sözleriniz avucumu yalamam(2) mı, savunma hakkım olmadığı anlamında mı kestiremedim!”

Ölmek üzere olan bir insanın karşısındakine yapabileceği en son zararı yapma yahut da en son savunma hakkını kullanma arzusunda gibiydi Atillâ.

“Hiç mi şansım yok? Sadece Âliye’nin söyledikleriyle mi idam edeceksiniz beni? Hem hep böyle ayakta haşlar(2) gibi, fırçalayarak?”

“Şöyle söyleyeyim; size olan inancım öylesine kısıtlı ve kısır(3) ki; ‘Kâbe’ye, Hacca götüreceğim!’ deseniz bile, size ne elimi uzatır, ne de güvenebilirim. Üstelik sıkıldım, ayakta lâf yetiştireceğim(2) derken de yoruldum…

Size; içimden hiç gelmese de canını yakıp üzmeyeceğiniz iyi niyetli, sabırlı, ilginizi çekecek, etkileneceğiniz, hoşlanacağınız bir kişinin rastlamasını diliyorum…

Sizinle vedalaşmak gibi bir düşünce yok içimde. Gene de sizi tanımadım, bilmiyorum, ama her şeyden önce insanım. Size üzmeyeceğiniz insanlarla dolu bir yaşam diliyorum, bu yaşamınızın iyi ya da kötü olması sizin elinizde doğal olarak!”

“Yargısız bir infaz(4) bir bakıma…

İdam mahkûmlarına bile son arzuları sorulur. Âliye, daha beni tanımadan sizi bu kadar mı zehirledi ki, ufacık bir şans vermeyi düşünmek değil, aklınızdan bile geçirmek istemiyorsunuz?”

“Hadi kardeşim, sözü uzatmaya gerek yok, siz yolunuza, ben de kendi yoluma!”

“Son bir söz hakkı, savunma değil, bir idam mahkûmunun son arzusu gibi. Benden etkilenmemiş olsanız da, sizi etkilemeye çalışmamışım gibi ve en önemlisi bu kadar ekstra menfi(4) tavırlarınıza rağmen sizden etkilendiğimi saklamaksızın…

Lütfen…”

Suskundu Muallâ, ne diyeceğinizi, nasıl cevaplayacağını bilemez gibi, saklanmaya devam etmek mi, açığa çıkmak mı, nefret mi, içinden geçirdiği bir ilgi mi? Kaba kaçacak gibi görünse de bir bakıma yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal örneği, sakınamayacağı, sakınmasının mümkün olmadığı ikilem mi? Dudakları kendiliğinden kıpırdadı;

“Dinliyorum!”

“İstediğiniz zaman, istediğiniz yerde ve Âliye ile birlikte sorgulayın beni. Maksadım ne temize çıkma gayreti, ne de olmadığına inandığım ilginizi çekmek. Sadece insani bir kavram…

Ölürken ıstırap çekmesin isteğinde ölümümü kolaylaştıracak ağır dozda(3) ölümcül bir zehir gibi…”

“Bu duygu sömürüsünü(4) yapmanıza gerek yoktu! Peki! Âliye ile konuşacağım, onda telefon numaranız olsa gerek…”

“Siz arasanız…”

“Neden?”

“Bildiğiniz gibi…”

“Hak eden Mevlâ’sını da…”

“Muallâ’sını da…”

“Hayır bulması gereken şey ne ise onu da bulur! Tahammül etmeniz gereken bir şey varsa, sözlere dikkat edip tahammül etmeyi önce öğrenip sonra da bileceksiniz!”

“Bakın Muallâ Hanım! Âliye’nin akrabası olmak dışında kimsiniz, nesiniz, necisiniz, bilmiyorum. Tamam, beni reddettiniz, kabulleniyorum. Belki gene reddedeceksiniz, sizi bir kere daha görmek istediğimi düşünerek…

Kendimi savunmayacağım, Âliye’den size ulaşmamı sağlamasını beklemem, düşünmem de mantıksız. Hele ki o, beni değil, kendini savunmuşsa. Ben bağrıma taş basmasını da, haksızsam, haksızlık yapmışsam, bir haksızlığın nedeni olmuşsam özür, af dilemesini de, içimdekilerin açık, apaçık bilinip anlaşılması için diz çökmeyi, eğilip bükülmesini de bilirim.”

Yutkunmak boynuna borç olsa(2) gerekti, yutkundu;

“Ama bana inanmadığınız için şu anda bunlar gereksiz. Bir daha görüşür müyüz, hatta karşılaşır mıyız şu anki tavrınıza göre mümkün değil. Ya da bana öyle görünüyor. O halde bu uzun sözlerimi sabırla belki de dinlemediğiniz, suskunluğunuz için teşekkür ediyor, hakkımda düşünceleriniz her ne olursa olsun size yaşamınızda mutluluklar diliyorum…”

Bir kitaptan birkaç sayfa okumuş gibi yorulmuştu Atillâ ve karşısındaki o, Muallâ, o bir sayfalık takdimi sanki dinlemiş gibi yorgun, artı sinirli gibiydi hatta.

İnsanlar kaybolmak istiyorlarsa, bu şans kendilerine verilmiş ya da verilmemiş olsa da önemsemeksizin kayboluyorlardı, tek fark; kısmen, temelli veya ebedi olarak kaybolma kurgusunun olmaması idi.

Günlerin geçmesini engelleyecek bir güç var mı yaşamda? Genç adamın, Atillâ’nın böyle bir gücü olduğunu düşünmek bile abesle iştigaldi(4).

Şairin dediği gibi; hastanın sabahı, toprağın genç ölüyü beklemesi(9) gibi bir şansı yoktu. Karşısındakilerin; kendini bilmeyenle, iftira nitelikli sözlerin sahibinin onu bir daha değil görmek, görmek isteyeceklerinden bile şüphe etmiyor, kesinlikle biliyordu, emindi (sanki).

Muhtemelen kendisi ağzı açık ayran delisi(4) gibi bakışları, abuk-sabuk(4) ve niteliksiz sözleriyle kendini gururunu yitirmişçesine belli etmiş olabilirdi.

Âliye, doğal olarak bilgisi olmadığı için kendisine göre, duygusal ezikliğini abartarak anlatmış olabilirdi Muallâ’ya. Sözlerinde gizlediği yalanı yüzüne bakarak tekrarlayacak kadar cesaretli olamaz gibisine geliyordu Atillâ’ya.

Ancak Âliye bu cesareti yaşasa da, yaşamasa da köprünün altından çok sular geçeceği için Atillâ’nın umut köprüsü yıkılmamak için asla direnemeyecekti.

Âliye’nin kapısını Muallâ için çalamazdı, o kadar alçalamazdı Atillâ, adres, telefon numarası gibi konuları elde etmek için. Çünkü gerek Muallâ, gerekse Atillâ sözlerinde “Evet!” denecek kadar doğruları yaşamışlardı, ancak umut gibi, sevgi gibi, nefret gibi bir şey, hiçbir şey yoktu aralarında. Belki olamazdı da…

Atillâ için başlangıç olarak mülâhazat hanesi boştu(4), dense doğru olabilir miydi?

Hani insanların basiretlerinin bağlandığı(2) anlar vardır ya, ummadığın taşın başı yardığı, bir kaşık suyun boğulmak için yeterli olduğu anlar gibi. Yahut da değişik bir tavırla kaçarsın musibetten öcü gibi, ama o musibet gelir bulur seni. Atillâ’nın yaşadığı böyle bir şeydi işte.

Tersine tebbet(10) denilecek bir tarzda; hayalinden çıkmayan ile hayalinden çıkması gerekeni aynı kare içinde görmek gibi. Ancak o kareyi ne başlangıçlarında, ne de ortalarında anlamlandıramamıştı.

Dalgındı Atillâ, etkilenişinin çok çok ertelerinde, hem çok uzaklarda, unutamayışının doruklarında olduğuna inandığı yaşadığı dönemde. Arabasıyla Kız Lisesinin önünden geçerken o, Âliye, bir de kendinden yaşlı gibi görünse de genç(!) bir adamı gördü, tanımadığı.

Arabasını alelusul, olmadık bir yere park edip dörtlü ikaz ışıklarını yakıp hemen yanlarına yaklaştı;

“Affedersiniz efendim! Yanınızdaki Âliye ve Muallâ tanıdığım insanlar. Eğer izniniz olursa onlara iki kelime söylemek istiyorum. ‘Yok! Hayır! Döverim, söverim!’ derseniz, elimi asla belimin üstüne çıkarmam, ne yaparsanız yapın, bunun sizin hakkınız olduğunu düşünürüm.”

“Sevgilim, izin verme! Bu adam sapık bir deli, kim bilir ne yalanlar uyduracak sana şimdi?”

Genç-yaşlı, hiç de sevgili gibi gözükmeyen adamın tavrı dikkatinden kaçmamıştı Atillâ’nın.

“Hele bir bakalım, neymiş söylemin, sonrasına da sonra bakarız; dayak mı, sitem mi, hır-gür çıkarmak(2) mı, yoksa anlaşılmaz bir gösteri mi? Değil mi sevgilim?”

“Tıpkı onun dediği, idam mahkûmlarına bile son istekleri sorulur gibi…”

Sözler Atillâ, Muallâ ve yaşlı olmayan, ancak “Sevgili” olan o adam arasında idi.

“Ayakta konuşmayı denemek benim değil, sizin tavrınız. Bu nedenle bana ayırmayı düşündüğünüz dakikaları tasarruflu kullanmak için dikkatli olacağım. İlk sözlerim Âliye’ye. Sözlerimde sana karşı yalanım, hatam ya da yanlışım, yanlışlarım olursa anında ikaz et ki, düzeltmeye ya da yanlışımdan dönmeye çalışayım!”

“Tamam! Peki!”

“Bir dans sohbeti ile başladı yakınlığımız, sonrası kantin serüvenleri, telefonlar arkadaşça! Gerçekten birbirimizden hoşlandık ve bir ara bunun sevgi olduğunu sandık. Gönlüm boştu, sevebilirdim. Ama asla ümit vermedim. Ne el ele tutuştuk, ne sinemaya, tiyatroya gittik, masumane(3) de olsa kucaklaşmadık, dolaysıyla öpüşmedik bile...

Aynı heyecanı duymadığımız, birbirimizin çekim alanında(4) olamadığımız kanaatine varınca da ayrıldık. Belki Âliye’nin ‘Tüm bunları ben başıma ben yaşadığım için ayrıldım!’ demesi daha doğru. Devam edeyim mi Âliye, yoksa sen mi tamamlarsın sonunu?”

Sükût ikrardan gelirdi(11), sesi çıkmadı Âliye’nin.

“Aslında ben değil, Âliye askıda bıraktı beni. Bencillik sınırları dışında şüpheli bir sevgi gibi görünse de, aramızda o elektriği hissedemediğim halde keşfetmeye çalışıp mutlu etmek için tüm dünyamı ayakları altına sermek istedim Âliye’nin. İsterseniz buna fedakârlık da diyebilirsiniz, bence sakıncası yok! İtiraz eden?”

Sessizlik…

“Yok! Peki, Âliye istediğin, yanlışımı hissettiğin anda sözlerimi kesebilirsin, bağırıp, çağırarak da olsa...

Ve sonra ne oldu? Âliye benim gibi şımarık, kendini beğenmiş birinin poposuna tekme, ensesine şaplak atarak bir başkasına yöneldi. O çocuk benimle aşağı-yukarı aynı vasıflarda olan Alâattin idi…

Farkımız; onun zengin, varlıklı birinin çocuğu olması, Âliye’nin bir dediğini iki etmemesi idi. Ancak bu davranışı galiba iki ay kadar sürdü Âliye onu değil, o Âliye’yi terk etti, belki de bıkıp…

Biliyorum, çünkü arkadaşı olarak benim dışımda ona değer vererek teselli eden biri olmadı. Yalanım varsa hemen yüzüme vur Âliye!”

Bir kez daha sessizlik…

“Ve Muallâ…

Sessizlik, beni sana anlattı sanırım. Kendimi savunmama gerek yok! Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin(48) de. Çünkü beni sevdin, sayemde sevmeyi öğrendin, senin yaşamında ve ahretindeki tek kişi benim, inkâr etmekle bir şey kazanamayacağını da biliyorsun!”

“Bir saniye genç adam, Muallâ benim sevgilim!”

“Sevebilirsiniz, ama sevgili olmanız mümkün değil, çünkü onun yüreğinde olan benim, yalnız ben, hiç biriniz kabullenmeseniz de tüm mevcudiyetimde yer eden tek mabut(3) o. Ancak yalan, yanlış sözler, değerlendirmeler ve inat yüzünden sorgulamadan sırtını dönen sensin Muallâ!..

Ben, içim yana yana da olsa başlangıcımda bana güvenmeyene dönmem, dönemem. Bilinmesi gereken şu ki; tırnaklarımı sökseler, diri diri mezara gömseler, yine de kalbimde kalacaksın! Ancak dilediğin gibi bir ömür tüketmen için seni gönlümden azat ediyorum!”

O gençten yaşlıca “Sevgili olduğunu” iddia eden ve edilen adam Muallâ’nın ağabeyi Ali Osman idi, sadece Âliye-Muallâ kardeşliğinde bir arada bulunmaktan başka işlevi yoktu ve bunu müneccimlere(3) danışsa Atillâ ancak bilebilirdi.

Atillâ hiçbir şey olmamış, yokmuş gibi sırtını döndü, kahrının ona neler göstereceğini, nerelere götüreceğini, arkasından bakanların şaşkınlığını umursamaksızın, bilmeksizin arabasına yöneldi.

Arabasına binip de yaşadığı yerden daha 100-150 metre bile uzaklaşamadan bir direğe çarptığını, arkasından bakakalanların onun görüntüsünü yitirdikleri andan itibaren bilmeleri mümkün değildi.

Ve bir kazanın doğal sonucu olarak yaralanıp, berelenip hastaneye yatırıldığından da haberleri olamazdı.

Hayati tehlike? Umurunda değildi Atillâ’nın. “Keşke” diye düşündü; “Bundan sonra değeri olmayan bir ömrü tüketmeye çalışmaktansa kusuru, cehennem endişesi olmaksızın, Allah meleğini gönderseydi de, teslim-tesellüm işlemini gerçekleştirseydim!..”

Muallâ farklı düşüncelerde, gereğinin yüzüne söylenilmesinden hoşnut ve fakat sarsılmış bir inançla karşısındakinin hiçbir şans bırakmaksızın sırtını dönmesinden dolayı hüzünlüydü.

Kişi mutlu değilse, hele ki karşısındakinin mutluluğunu da tavrıyla ötelemişse yaşaması önemli değildi ki! Cehennem? Pöh! Yaşamdayken yaşamı yaşam boyu çekmektense, kendini yok ederek cehennemde cehennemi yaşaması daha uygun değil miydi?

Kararlıydı Muallâ, ha şimdi, ha sonra, ama mutlaka!

Evde kimsenin olmaması mutluluğuydu. Öncelikle herhangi bir etkinlikte vazgeçmemek için kilerden kalınca bir urgan bulup önce ilmek yapıp sonra yukarlardan geçen, ne olduğunu bilemediği boruya sağlamca astı, sandalyeye çıkıp boyuna göre ayarladı.

Ecza dolabındaki tüm ilâçları ceplerine doldurup bir elinde sürahi ile sandalye üstüne çıkıp ilmeği boynuna doladı. Son yolculuğu için gerektiği kadar hazırdı. Ceplerindeki ilâçları avuçlayarak sürahiyi başına dikip ilâçların tümünü içti, birkaç kerede…

Hafiften uykusu gelir gibi olmuştu, umursamadı, nasıl olsa yaşamda tüketmeyi arzulamayıp gitmek istediği yer için hazırlıklıydı. Ancak Tanrının da onu yanına almamak, geri döndürmek, eylemini tamamlatmamak gibi bir düşüncesi, hazırlığı olsa gerekti, Muallâ’nın bilmediği, akıl edemediği…

Sürahi elinden kaydı, aklı ancak sandalyeyi tekmeleyecek kadar kalmıştı, o hakkını kullandı.

Eve o anlarda gelip içeri giren anne-baba şangırtı ve gürültüyü duymuşlar, bir fevkalâdelik olduğu düşüncesiyle paldır küldür(4) merakla yönelmişlerdi sesin geldiğini tahmin ettikleri yere.

Gördükleri manzaradan etkilenmişlerdi. “Deli kız!” diye koşuşturarak, makine düzeninde, sanki öncelerinde tecrübeleri varmış gibi, baba ayaklarından tutarak kızını havaya kaldırmış, anne sandalyeye çıkarak bir çırpıda ipi kesmiş, o kısacık ve dar anda cep telefonu ile ambulans çağırmışlardı.

Ambulansı beklerken sarımsaklı yoğurt yedirerek Muallâ’yı baş aşağı tutarak boşaltabildikleri kadar midesini boşaltmaya çalışmışlardı. Bildikleri, dinledikleri, görüp anladıkları bu kadarla sınırlıydı. Ambulans geldi…

Midesi yıkandı ve kurtuldu Muallâ…

Ne annesi-babası sordu, ne de Muallâ anlattı, düşünceli somurtkanlığında(3). Annesi, hele ki annesi altıncı hissine hükmedememişti. Öyle ki; dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var(13) demeyi bile akıl edememişti, melül, mahzun, çaresizlikle kızının yüzüne bakmaktan başka.

Bir kısım akrabaları havadan-sudan sebeplerle öğrenmişlerdi, Muallâ’nın hastaneye yattığını ve bir telefon zinciri ile “Muallâ’nın dokunan bir şey yediği için midesini bozduğunu!” öğrenmişler, bir kısmı ziyaretine bile koşmuşlardı.

Odası kuralların izin verdiği kadarıyla “Geçmiş olsun!” dilekleri ile dolup boşalmıştı, gelmeyenler, ya da gecikenler sadece Âliye ile ağabey Ali Osman’dı. Gerekçeli sebepleri vardı, çünkü Muallâ’yı ziyaret için hastaneye geldiklerinde Atillâ’nın anne ve babasıyla karşılaşıp olayı öğrenmişler ve ziyaret etmeden geçmek istememişlerdi.

Kin tutmamış, güler yüzlü davranmaya çalışmıştı Atillâ, üstelik Muallâ’nın durumunu bilmeksizin. Ancak getirilen kolonya ve peçetelerin haberleri ancak olmasına rağmen nasıl akıl edilip de getirildiğini anlayamamıştı. Onların kendine değil, sevdiğine getirildiğini, mecburiyet karşılığı bırakıldığını bilmesi mümkün değildi.

O sargılı, perişan halinde Muallâ’nın da kendi gibi duyguları yaşayıp değişik sebeple aynı hastanede olduğunu bilse konumunda değişiklik olur muydu acaba? Galiba olmazdı, doktorların aşırı titizlikleri, özenleri ve genç olduğu için şımartacak derecede ilgili personelin davranışları buna engeldi.

“Ziyaretin kısası makbul(14)!” dediler, yanlışlıklarında ısrar edip ser verip sır vermeksizin(2). Verseler ne olacaktı sanki? Evet, küs değillerdi, ama barışık oldukları da iddia edilemezdi!

Kendine gelmişti Muallâ. Hatta; “Hadi kalkın, gidelim!” modundaydı. Annesi özel odada ona banyo yaptırmış, giydirip kuşatmış, çeki-düzen vermiş, saçlarını tarayıp toplamıştı. Makyaj da yapacak değildi ya bir bakıma kefeni yırtmış(2) sayılacak kızına.

Ancak büyükten de büyük Doktor; Avucunuzu yalayın!” der gibi, “Birkaç gün daha misafirliğinin(!) yararlı olacağını” söylememiş, emretmişti âdeta. Âliye;

“Yorgunsunuz, gidin, dinlenin, bu gece refakatçı olarak ben kalayım!” demişti Muallâ’nın anne-babasına, yani dayı ve yengesine. Söyleyeceklerini biz bize kıvamında, yalnızken söylemesinin, bir bakıma fısıldamasının yararlı olacağını düşünmüş, tasarlamış olsa gerekti.

Muallâ akşam yemeğini yiyip, doktorlar kontrollerini yaptıktan sonra Âliye, sanki başkaları duyacakmış endişesinde gibi fısıldadı Muallâ’nın kulağına;

“O da burada, bu hastanede!”

“Ne? Nasıl? Niçin? Neden bu vakte kadar benim haberim olmadı?”

“Trafik kazası geçirmiş, nedenini kendi de, ailesi de bilmiyor! Üf ki üf! Her yanı sargılar içinde, kırığı-çıkığı olsa gerek ve mahzun. Ya sen onu, ya da o seni deli etti. İkiniz de ne halt ettiğinizin(2) farkında değilsiniz. Birbirinize dokunmadan bile gözlerinizle birbirinizi sevip, birbirinizin olmuşsunuz…”

“Abla beni ona götür, çabuk, çabucak, dizlerine kapanayım, onu onun için ölecek kadar sevdiğimi söyleyeyim. ‘Hayır!’ dese saygı duyamam fikrine, bu kez kimsesiz, kendi başıma ölürüm!”

“Saçma sapan(4) düşünceleri uzaklaştır zihninden. Tek bir şey söyle; sürpriz mi yapalım, yoksa öncesinde bir araştırma, soruşturma, kontrol mü yapayım?”

“Yarış hadi, bir tekerlekli araba bul bana ve beni ona götür, hemen!”

Atillâ’nın annesi-babası yoktu başında. Kapısının sesi ile önce dönmek, sonra doğrulmak istedi, acısını hissettirmemek gayretindeydi.

“Sensiz, sana elimi uzatmaksızın yaşayacağıma inanmak ne büyük bir gafletmiş. Yanılmadın, gözlerime baktığında, başımı eğdiğim ilk anda hükmettin bana. Seni seviyorum, canım pahasına(4)…”

 “Bu halimde?”

“Gönlündeki yere oturttur beni gene, iade edilmemek üzere ver kalbini bana, esirgemeksizin. Sev beni aklından, gönlünden çıkarmaksızın, hiç olmazsa benim seni sevdiğimin yarısı…

Yok! Yok! Hepsi kadar, hepsi gibi…”

“Sevmekten kim usanır bir tanem…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(1) Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telâş içindeydiniz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup Hicaz Makamındadır. (Bilindiği gibi bu şarkıda, Selahattin PINAR-Afife JALE aşkı terennüm edilmiştir)

(2) Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilinecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

Boynuna Borç Olmak; Yapılması gerekli olan ödev, iş, görev olmak.

Edeplendirmek; Terbiyesini takınmasını sağlamak, terbiye etmek, iyi davranışlarına, usluluğa yönlendiröek.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Hır Gür Çıkarmak; Bir yerde kavga ya da tartışma çıkarmak. Kavga etmek, kavgaya yol açmak, kavga çıkarmak.

Kefeni Yırtmak; (Yöresel olarak) Ölecek sanılırken tekrar yaşama dönmek.

Lâf Yetiştirmek; Bir söze karşılık vermekte gecikmemek, durmadan konuşmak.

Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.

(3) Çok Bilmiş (Çokbilmiş); Çok şeyi hatta her şeyi bildiğini, akıllı ve zeki olduğunu zanneden, çıkarını bilen, kurnaz kişi.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı

Kısır; Verimsiz. Yaratıcı özelliği olmayan. Boş, yararsız. Ürün vermeyen toprak. Meyve vermeyen bitki. Döl vermeyen üreme yeteneği olmayan canlı varlık.

Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.

Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz,  saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Somurtkanlık; Somurtma eylemi, sürekli somurtma ve asık suratlı olma hali.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

(4) Abesle İştigal (Etmek); Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.

Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz(ler).

Ağır Doz; Bir ilâcın bir defada alınan miktarının fazlalığı. İstenilen etkiyi oluşturacak maksimum ilâç miktarı.

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Art Niyetli; Art düşünceli. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünceyi taşıyan.

Canı Pahasına (Can Pahasına); Canını vererek, canını tehlikeye atarak.

Çekim Alanı; Fiziksel bir olgu olarak değil, bir bakıma beğeni, hoşlanma, haz alma anlamlarında kullanılmaktadır.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Ekstra Menfi; Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para şeklinde alışılandan, gerekenden fazla terslik yapmak, olağandışı olumsuzluk, negatiflik sergileme.

Kendini Beğenmiş; Kendini başkalarından üstün gören, ekâbir. Hodgam.

Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.

Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Tanrının Lütfu; Tanrının iyiliği, Tanrının hoşgörüsü, bağışlayıcılığı (Kur’an Maide Suresi, 54. Ayet; “İşte bu Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniş olandır. Hakkıyla bilendir).

Uzmanlık Alanı; İhtisas, uzmanlık, uzmanlaşma konusu.

Yargısız İnfaz; Mahkeme etmeden, sorup soruşturmadan, duyumlara göre cezalandırma.

(5) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ.

(6) Dağ Dağa Kavuşmaz (İnsan İnsana Kavuşur); Dağların yer değiştirme gibi bir imkânları yoktur, ancak insanlar, dostlar, arkadaşlar ne kadar uzaklara giderlerse gitsinler, gün gelir karşılaşabilirler.

(7) Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

(8) Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.  Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da Zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…

Kompliman; Birine söylenen gönül okşayıcı söz.

(9) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(10) Tersine Tebbet; Genel anlamı; söylenenlerin aksini yapmak, ters işlemleri yapmakta ısrar etmek, yaşananlarda normaline göre işlemlerin tersine vukuu bulması yanında “inadı inat” olan insanlar için de kullanılan bir deyimdir. Bilindiği gibi; “Tebbet” Kur’an’da geçen (On birinci sure olup beş ayettir) “Kurusun!” anlamındadır. O zaman; “Tersine Tebbet” denilince “Yaşlansın=Yaş olsun!”, ya da “Nesli devam etsin!” anlamında oluyor gibi bir his oluşmuştur bende.

(11) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır.  Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. ATASÖZÜ

(12) Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin… diye başlayan Güftesi; Doğan IŞIKSAÇAN’a, Bestesi; Kâmuran TAŞKIN’ a ait Nihavent Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(13) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(14) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş bir deyimdir.