Kesik kesik konuşuyordu karı-koca, özellikle kadın, bir sonu ifade etmek istercesine;

“Meyve vermeyen bir ağaç olarak yaşamını karartmaya hakkım yok! Üstelik ailelerimizin kararlarıyla sevgi olmaksızın büyüklerimize saygımızla kurduk bu yuvayı. Yalan mı? Hata bende! Çocuk özentini, özlemini biliyorum, senin de, ailelerimizin de. Ben de isterdim, ama Tanrı kusurlu yaratmış beni…”

Söylemek istediğini kurgulamış olsa gerekti, gecikmek düşüncesi ve sözü uzatma kaygısı yok gibi görünüyordu;

“Azat et, boşa beni medeni yasalara göre ve yolunu aç! İyi bir insansın. Ne yanlış yaptın, ne de kötülük yaşattın bana, hem de hiç! Ben de hep iyi ve dürüst olarak yaşamaya, yaşatmaya gayret ettim seni, seninle, sana karşı, benimle. Ancak önünü, yaşamını karartmaya hakkım yok! Yaşın genç, haydi yürü, aydınlığını bul, mutlu ol, mesut ol!”

“Bir tatil gününün sabah kahvaltısında neler zırvalıyorsun sen Firdevs? Günler, geceler boyu sessizliğinde bunları mı düşünüp kurguladın? Nasipse, bu kadere, sadece tek başına senin değil, ‘Bizim kaderimiz!’ dememiz gerek! Başlangıcımızdı; anca beraber, kanca beraber(1)

Hem seni sevmediğimi sanki gizli-saklı gibi nasıl ifade etmeye çalışıyor, nereden çıkarıyorsun ki? Tamam! Ailelerimiz karar verdi, ama senden hoşlanmasam, zaman içinde gittikçe büyüyen sevgim olmasa, nasıl bu kadar zamandır, aynı yastığı, gün ve geceleri paylaşırdım ki seninle?”

“Sen mecbur kaldın, ben sadece görevlerini yapmaya gayret eden, bir ev kadını, gerektiğinde de bir dişi olmaya çalıştım sadece. Meyvesi olmayan bir ağaç ha yaşamış, ha yaşamamış vasfı; odundur sadece. Hâlbuki odun bile işlenip yararlı olabiliyor insanlara, dünyaya yani. Benim işlenecek neyim var ki?..

Gez dolaş, gerekirse tüm iklimleri, uygun et yaşam şeklini, sana çocuk doğuracak birini bulup gönlüne hapsedeceğine inancım var!”

Sözleriyle ayrı bir kulvarda yarışmak ve bitiş noktasına hemen ulaşmak çabasındaydı Firdevs kadın;

“Boşa beni, ben de yardımcı olmaya çalışayım, gayret edip destek olayım sana. Öyle ki; ‘O’ karşına çıktığında kalbinin nasıl küt küt attığına inanamayacaksın! O, ben olamadım asla! Zorla güzellik olmaz. Sana akşama kadar izin,  güzel ve iyi insan!..

Ve sabaha beni azat edeceğine dair söz vermeni istiyorum!”

“O sözü benden alamayacaksın sevgilim, bir tanem! Hem asla!”

“Yarın mesaiye gideceksin nasıl olsa ve bilmeni istediğim son söz şu; ‘Dinsizin hakkından, imansız gelir...(1) derler!

Ve gitti Firdevs, anlayamadığım bir şekilde, bir mektup bırakarak…

Yalnızlığı, sadece kendi adına düşünmüş gibi bencillikle…

İtiraf etmeliyim ki; zordu. Üstelik beni yalnızlığa, benim arzummuş gibi itekleyen, bana zulüm ettiğinin farkına varmamış olarak.

Firdevs yoktu, ama her gün beni gözlüyor olsa gerek ki, benden sonra evime girip ne gerekiyorsa yapıyordu.

Ve uygun vakitte de, uzun süredir boş olan baba evine, benden ayrılığı tescillediği(2) yere geri dönüyordu. Evvelden bizim olup da şimdi, şu halde kime ait olduğunu umursamadığım evde çamaşır, bulaşık, temizlik gibi her ne gerekiyorsa hepsini yaparak…

Bana yasakladığı kendisi idi, paylaşmak istemediği de yıllarca başlarımızı yasladığımız yastığı üleşmemekti.

Eve ani baskınlarımda, asla sonuç alamamıştım; onu görmek, konuşmak için. Herhalde altıncı hissi de üstün olan bir kadın olsa gerekti.

Hani derler ya, Tanrı bir insanın bir uzvunu eksik bırakmışsa diğer uzvunu güçlü kılarmış! Bir körün kulağının sesleri duymaktaki hassasiyeti örneği gibi, Firdevs’in kısır oluşuna karşın altıncı hissinin kuvvetli olmadığını düşünmek de pek hayal olmasa gerekti.

Peki! Benim yapmam gereken? Evine yöneldiğimde ayak seslerimden, belki uzaklardan da olsa kokumdan, nefes alışımdan benim gelişimi hissediyor olmalıydı.

Kapı duvar(1), duvarlar ve kendisi sağır olmalıydılar. Üstelik kapılar da, duvarlar da, kendisi de herhalde hepsi okuma, yazmaları olmayan ümmi(3) idiler! Çünkü zarflı-zarfsız iletmek istediğim tüm mektupları ertesi gün, zarfları açılmadan, zarfsızlar zarflanmış şekilde dönüş adresi olarak masamda buluyordum, dolaysıyla hiçbiri okunmamış olarak.

Ev telefonu yoktu. Firdevs’in cep telefonu ise kapalı, ya da kullanılmamaktaydı.

Umudum, bir gün yollarımızın çatışması idi, bebeğimiz olmadığı için onun beni terk etmesini içime sindiremiyordum.

Günlerin geçmesi tükenmek demek miydi? Doğrusu buna “Hayır!” denemezdi. Günler tükendikçe, insan da tükeniyordu, tıpkı şairin dediği gibi(4); her nefes sonsuza ulaşmamız için bir nefes daha yaklaşmamız değil miydi?

İş yerimde herkesin acıdığı biriydim, çünkü acınacak haldeydim, hissetmesem bile. Randıman; Sıfır! Amaç; Sıfır! Çalışma; Göstermelik gibi sıfır! Yani beynimin çalışması, aklımın olması konusunda iddialı olmam, görünmem mümkün değildi…

Mihriban tam, bu sıralarda tayin ile gelmişti kuruma, mühendis olarak. Annesi-babası ismini koymakta yanlışlık yapmış olarak düşünmüştüm ilerleyen, birkaç saatlik…

Hadi abartmış olmayayım; birkaç günlük süre içinde.

Sadece gelen haberler, fısıltı gazetesinin iletkenliği değil, başlangıçta sanki bizzat yaşadığımı düşündüğüm kadarıyla, isminin “Fettan(3)” olması daha uygun olurdu! Çünkü hiç kimsenin baş edemeyeceği güzellikteydi, canını yakmadığı bekâr çocuk olmadığı gibi birkaç ailenin de yuvası bozulmuş, ayrılıklar olmuş, yalancının yalancısı olarak duyduğum kadarıyla.

Gelir gelmez öğrenme çabası yaşayarak başarılı olduğu ilk operasyon; mühendisler, tahsili olanlar ve özellikle bekâr görünümlü(!) olan ben dikkatini çekmiştim. Şöyle ki; evli-bekâr olmaları fark etmeyip de bana acıyan tüm arkadaşlarım, beni bir şamar oğlanı(1) görerek reklâmımı yapmışlar ağız birliğiyle(2).

Hatta öyle ki; biri eksik bırakmışsa, ya da bir özelliğimi anlatmayı unutmuşsa hemen öteki, ya da ötekileri girmişler devreye, dediğim gibi ağız birliği etmişlercesine eksiklerim tamamlanmış olarak.

Mihriban, belki de beni, bu halimde elde etmesinin kolay olacağı, belki daha önce denemediği bir başlangıç varsayımıyla(3) icraatına(3) benden başlamak gereğini hissetmiş olsa gerekti! Günahına girdiğimi(2) o ilk zamanlarda bilmem asla mümkün değildi.

Müdürümün de ağız birliği etmiş arkadaşlarımdan eksiği yok gibiydi, tanıtma-tanışma toplantısında zekâmı, bilgi birikimimi övmüş, pohpohlamıştı(2). Bu nedenle de Mihriban ikide bir, daha doğrusu sık sık odama gelip sorular soruyordu;

“Hadi şefim, bir çay söyle, şu konuyu da benim anlayacağım şekilde anlat!” derdi, asla ve kat’a(3) “Lütfen!” kelimesini unutmaksızın.

Çay ısmarlamamı istemesinin nedeni; çay içme arzusundan, çay parası ödememek cimriliğinden değil, yanımda kalma süresini uzatmak için olduğu konusunda tereddüdüm olmadı değil. Çünkü diğer seferlerde; özellikle kahve, meşrubat şişeleriyle ve beraberinde görevli elemanla da gelirdi.

Cesur oldum, gelişinin ikinci, ya da üçüncü ayı idi, hiçbir vukuatına şahit olmadığım, olmadığımız sürenin sonlarındaydık.

“Geldiğin yerde çok can yaktığın erişti kulağımıza. Niyetin…”

Sözümü tamamlamama fırsat bırakmadı;

“Güzel miyim, kararı siz verin! Onlara; ‘Beni güzel bulun, sevdalanın, âşık olun!’ diye ben mi söyledim? Ben mi onlara el uzattım, herhangi bir davranışlarına gülümseyerek mi cevap verdim, yemek, sinema vb. davetlerine ben mi ‘Evet!’ demişim? Kabullenmiş miyim, birini? Bir teki bile elimi tutmadı, tutmaya cesaret bile edemedi, bırakın ilerisini düşünmeyi. Biliyorsunuz; çamur at, izi kalır! Şirkten(5) sonraki en büyük günahlar iftira(5) ve sonra gıybet(5)

Beni taşıyamayanlar, beni elde edemeyenlerin yaptığı da bu. Buraya geldim geleli, herhangi bir vukuatımı duydunuz mu?”

Cevaplamamı bekler gibiydi, ben sustum, o devam etti;

“Sizin mahzunluğunuzu ve mutsuzluğunuzu, hatta evli-bekâr olduğunuzu da, sebebini de öğrendim. Size karşı hiçbir hakkım yok, bilecek kadar aklım başımda, ama ‘Uzat elini!’ dersen, uzatırım, uzatırsam elimi, tutmanı da beklerim, asla geri çekmem…

Bilmeden, görmeden, yaşamadan, tanımadan önce gönlümde yaşattığımın sen olduğuna inanıyorum. İyi ki bana iftira atmışlar. Geldim, gördüm, tanıdım seni. Gösterebileceğim kadar yakınlık göstermeye çalıştım sana, tınmadın(2) bile. Başkalarının benim için söylediğini ezilmeden, büzülmeden, eklemeden, çıkartmadan hiçbir aşağılanma hissetmeden sordun, ben de içtenlikle cevap veriyorum, ister misin?”

“Söylemende sakınca yok Mihriban!”

“Seni seviyorum. Seni istiyorum. Sen de sev beni, sevmeye çalış! ‘Sabret!’ dersen sabrederim, senin olmamı istersen de senin olurum, yalancı kâğıt parçalarına gerek kalmaksızın. Çiçeği açmak üzere bir çiçek fidanı gibiyim…”

“Ne kadar uzun ve mantıksız konuştuğunun farkında mısın? Hadi şöyle kaba bir benzetme olacak, ama ifade etmeye çalışayım. Güzel, genç, alımlı, meslek sahibi, gül dalında bir gonca, mutluluğu hak eden ve karşısında kara-kuru çölde bir kaktüs. Ailelerimiz karar verip evlenmeseydik benim yüzüme bakan bile olmazdı. Ancak şu gerçek ki; şu ya da bu nedenle bir hayat karardı, simsiyah oldu benim yüzümden…”

En can alıcı cümleyi söyleyip söylememek konusunda tereddüt yaşadıktan sonra söylemeye karar verdim;

“Yaşamda ikinci bir hakkım olaydı, ya da karımdan önce dünyamda olaydın, senin söylemeni beklemez, ben kapanırdım dizlerinin önüne. Ağaç olmazsa, meyvesi olmaz, biliyorum. O ağaç şu anda körpe bir fidansa, ben onun yanında soba için hazırlanmış bir odun gibi yakışır mıyım?..

Yansam, ısımın sana ulaştığını bilsem de senin her ne şekilde olursa olsun yaşayacağın hüzne üzülürüm. O halde sen de her şeye karşın mantıksız düşünceleri beyninden sil güzel kız!”

Sıra onun suskunluğunda duygu sömürüsü(1) yapmama gelmişti;

“Evliyim! Boşanmak; bana yıllarını vererek karılık yapan ve kadınlık görevlerini yürüten birine karşı haksızlık olmaz mı? Seni sevebilirim, hem isteyerek, arzulayarak. Bir kul olarak ilâhım olmandan mutluluk ve huzur duyarım…”

Bazen gerçekten içimden istememe rağmen, nerede nokta koymam gerektiğini bilemiyordum, bu eksikliğimdi ve ufacık da olsa aralanmış bir kapı bırakarak cesur olmamın gerekliliğini yaşamalıydım;

“Şu anda seni sevemem, bu sana da, ona da haksızlık olmaz mı, güzel Mihriban? Hissediyor ve biliyorum ki; insanın yüreğine taş basması(2) kolay değil. İtiraf etmeliyim ki, buna bir bakıma mecburum da; geldiğinden beri içimde kendime bile saygım dolayısıyla zorlandığım, açıklamak istemediğim duygular, bir şeyler var…

Ancak rahat bırak beni! Ben de seni rahat bırakayım. Düşün ve eğer Tanrı isterse ve ben seni hak ettiğime inanırsam sana elimi uzatmamı bekle! Bu; senin için çok mu zor olur Mihriban?”

“Kolay değil Hacıbey! Ama zor da değil. Üstelik herhalde bugüne kadar beni şu birkaç aylık devre içinde tanımış, davranışlarımdan bir şeyler hissetmişsindir. Bugüne kadar görevimde nasıl çalışıyordumsa, bundan sonra duygularım için de o kadar, hatta daha fazla çalışacağım, seni elde etmek için değil, kazanmak için. Başarılı olacağıma dair şu anlarda bile yürekten inanıyorum…”

Gitmek üzere kapıya yöneldiğinde durakladı, geriye dönerek;

“Son bir söz hakkı istiyorum Hacıbey! Buraya geldiğimden beri bir arkadaşımın evinde misafir gibi kalıyorum, bu da beni eziyor ve üzüyor. Kiralık bir ev bulma konusunda bugüne değin, ancak mesai dışında ve tatil günlerinde yapabildiğim araştırmalarımda ben bir sonuç alamadım. Babam yok, annemi de ikinci bir sığıntı olarak yanıma getirmem mümkün değil. Siz buranın yerlisisiniz. Acaba kiralık ev bulmam konusunda bana yardımcı olabilir misiniz?”

“Arzuladığınız kriterler(3) meselâ?”

“Annem ve ben…

Kutu gibi bir ev yeter bize. Alt kat olursa kapı, pencere demir kaplı olmalı mutlaka. Üst katlar için aklıma gelen bir şey yok! Peşinat, depozit vb. için durumum uygun, birikimim var. Boya-badana filân için de yardımınızı esirgemezsiniz sanırım. O kadar masrafı yaptıktan sonra kira miktarı da asla önemli değil. Yeter ki ev sahibi; ‘Almanya’dan oğlum gelecek!’ falan deyip 3-5 ay içinde bizi evden çıkartmaya kalkmasın!”

“Anladım!”

Sesini, inadını, teninin kokusunu, duygularını ve sevgisini odamda bırakıp odasına gitti…

Başlangıçlarda sadece Mihriban için değil, herkes için zorluktu Hacıbey Bey demek. Sonraları herkes alıştı; “Hacıbey Bey!” demeye.

Ve ilk kez Mihriban resmen; “Hacıbey!” dedi bana, bu gerilere gitmemi gerektirdi, aklımın erdiği zamanlara, okullarda ismimle, 5-6 yıl içine sığışan evliliğimde garabeti yaşayarak başarılı olduğumu sandığım.

Annem ve babam ellili yaşlarda gitmişler hacca. Defalarca sorduğum halde ismimin nedenini anlatmadılar bana, babam istemiş, annem kabullenmiş. Allah rahmet etsin ikisine de, sırrı vardıysa ismimin o sırrı da beraber götürmüşlerdi.

Ben zaten ilkokul yıllarımda vazgeçmiştim, ismimin anlamını çözme, öğrenme arzumdan. Tahminim o ki; en önemli olasılık; taktik ya da zamanlama hatası olsa gerekti, tıpkı tekne kazıntısı(1) denilenler gibi! Tövbe(33)! Tövbe!

Firdevs’in isminin neden Firdevs olarak konulduğunu sormak bugüne kadar aklımdan hiç geçmemişti. Ama zannederim ki onun da hacılık-hocalıkla, cennet-cehennemle, ya da anne-babalar birlikte hacca gittiklerinde, “Olsa olsa bizimki kız olursa metodu” ile sahiplenmiş olabilirlerdi kızlarını ve de adını.

Babamların ikinci kez gidişlerinde hacca beraber gitmişlerdi dediğim gibi, ancak hemşeri olduklarını o yıllarda hacca gidişler hacı otobüsü ile olduğundan otobüs mola verdiğinde öğrenmişlerdi. Dünür olmadan önce, hepsi birbirine “Hacı kardeş” derlermiş, kayınpeder babamdan küçük olduğu için babama bazı, bazen; “Hacıabey”  ya da “Hacıbey!” dermiş.

Bunun ismi konulmuş bir velet olarak benimle ilgili bir düşünce olduğunu hatırdan geçirmek bile abes olsa gerek.

Bu durumda annelerin de farklılık yaratmak istemeleri doğaldı. Hacılıkları üzerine, bir de “Ahretlik(3), ahret kardeşi(3)” olmuşlardı, ne demekse.

Ve şehrimizde devam etmiş, iki üç günde bir ya onların evinde, ya da bizim evde, “Hacı kardeşlik, Ahret kardeşlik” olarak çay ziyafetleri!

Ve doğal olarak düşüncem Allah’a namaz, niyaz eklentilerinde “He!” düşüncelerinde bizi daha başlangıçlarımızda birbirimize uygun görmüşlerdi, ses etmeden, açık vermeden. Sanırım buna beşik kertmesi adını(1) vermek gereksiz!

Nedeni şu; öyle günlerden birinde, söz dönüp dolaşıp bize gelince; “Olur mu, olur, yahu! Birbirinden iyisini mi bulacaklar? Firdevs de pek küçük değil yani, o zaman oldu bu iş!” deyip fikirlerimizi, ayrıcalık yapıp da “Benim fikrimi” almadan demem uygun değil, “Olmuştu o iş!”

Meyvesizlik ve meyvesizliğin sahibinin doktor kontrol ve testleri ile belli olması hariç, yaşam düzenimiz her bakımdan uygundu. Ben; Firdevs’in kaçışı, Mihriban’ın beni yakalama gayretiyle karşılaşıncaya kadar.

Dürüst olmalıyım, Mihriban’ın yakınlığı ile değil, isteyerek, içimden gelerek engel olmak çabası gösteremediğim bir kısım duygular içindeydim, direnemediğim. Aramızdaki yaş farkını, yaşımı saklamaksızın kulu, kölesi olmuştum bu genç kızın.

Aşk mıydı bu? Hiç sanmıyorum! Özenti, arzu ve fiziksel ihtiyaçların gizlendiği bir kavram yaşıyordum, tekrarlamam gerek, dürüst olmalıyım kendime karşı da, karşımdakine karşı da.

İnsanlar çok, çoktan da çok sevebilirlerdi, ancak yaşamda insan aşkı bir kez yaşardı. Gizlenmiş duygularım arasında kendimden gizlenmeye çalışsam, başka anlamlarda hislerimin özetini yapmaya çalışsam da “Aşk” denilen olayı yaşıyor olabilir miydim?

O hep yanımda olsun, gözlerine bakayım, kokusunu hissedeyim, varsın ellerimiz buluşmasındı! Taşı toprağı olayım, yemeyeyim, içmeyeyim, aç-susuz kalayım, ama Tanrım onu günde bir kere, hiç olmazsa bir kere uzaktan da olsa bana göstersin, dileğindeydim. O zaman ben kimsesiz yaşamıma ben başıma tahammüllü olurdum. Duygularıma ad vermekte çaresiz ve çekingen olarak bunalıyordum.

Kendimi dinlemeliydim. Yanlış yapmamak için eve attım kendimi. Evim yerli yerinde duruyordu. Her şey düzenli, buzdolabım, kilerim istifliydi, her zamanki gibi…

Ancak beni şoke eden(2) evrak(3) masamın üstündeydi, görünür bir şekilde. Üstelik evrakı imzalayarak teslim alan da bizzat karımdı. Boşanmak için başvurmuştu, ilgili yere, danışmadan, konuşmadan, anlaşmadan hem.

Görüşmem konuşmam gerekti. Eve ulaştığımda kapı duvardı, her zamanki gibi. Ama sesim gürdü, bağırdım;

“Konuşmamız gerek! Karımsın! Ya açarsın kapıyı, ya da çilingir getirtirim. Olmadı dinlenip dinlenip bağırır çağırırım!”

“Varsa imkânı, ‘Karım beni eve almıyor!’ demek için karakola gider, çözüm ararım!”

“Yahut da ele-güne afiş olmak istiyorsan, kapıyı kırar içeriye öyle girerim!”

“Ha! Baktım kapıyı kıramadım, merdiven bulur, camı kırar, içeri öyle girerim! Yasalar benim yanımda, hâlâ karımsın!”

“İnanmıyor musun? Yalan söylerim, itfaiyeye haber veririm, onlar inanırlar!”

“Hiç biri olmadı mı? O zaman da kapı önünde yatarım, aç-susuz, umursamaksızın, belki ölürüm de…

Umarım ki kapıyı açarsın, beni dinleyene kadar kıpırdamam buradan Karar senin…”

Bağırışlarım devam ederken meraklı bakışların kafalarını uzattığı pencereler açılmaya başlamıştı, herhalde anlayamadıklarının anlaşılır hale gelmesi dileği ile karı-koca kavgasının sokağa taşmasına anlam veremez gibisine.

Cümlelerimin sonuncusu tükenmeden önce de kapı usulca aralanmıştı, bu kapı; Firdevs’in tıpkı benimkiler gibi anne ve babasının yokluğunda kendini yalnızlığa mahkûm ettiği kapıydı.

Karşısına geçince tek sözüm yeterli olacaktı;

“Beni sensiz bırakmak, sadece sana verilmiş bir hak mı?”

Ne diyeceğini mi, ne cevap vereceğini mi, nasıl hareket edeceğini mi şaşırdı ne, gözlerime bakarken eli kapı mandalına yapışıktı.

İçeriye girdim, daha hemen kapı ardında;

“Benim sadece evin düzenine, midemin ihtiyaçlarının karşılanmasına, bedenine değil, sana ihtiyacım var. Tanrı uygun görmediyse isyana hakkımız var mı? Evet, bir hac serüveni sonrası bağladılar bizi birbirimize. Senin saplantılarını yok edemem. Ancak istersen evlâtlık sahipleniriz(6), ya da koruyucu aile(7) oluruz, yasalar ne diyorsa? Sana her zaman ihtiyacım var…

Şimdi kapıyı açıp önünde duracağım, ister yüzüme kapat, istersen peşimden gel! Sana ‘Allahaısmarladık!’ demiyorum, ‘Güle güle!’ demekse sana kalmış!”

Sırtımı döndüm, nefesini hissetmek istercesine, peşim sıra gelmesi arzumdu, üstüne-başına dikkat etmeksizin geldi elimi tuttu, sıcacıktı, sözleri gibi;

“Hacılar hacdan döndüklerinde, seninle ilk karşılaştığımızda hoşlanmıştım senden. Sonra sevdim seni. İddiam o ki; sana âşığım! Seni reddetmem mümkün değil. Sensiz günlerim kâbus(3) dolu olarak geçti. Bir tek söz istiyorum senden, aynı yastığı ömrümüzün sonuna kadar paylaşmak için. Ama üstüme bir şeyler alayım ve bunu evimizde söylememe izin ver. Hatta bu söz değil, yemin olsun!”

“Şimdi söylemen o kadar mı zor?”

“Kolay değil!”

Evimize ulaşıp da kapımızı kapatır kapatmaz öptü karım beni, karşılıksız bırakmam mümkün değildi.

“Ayrı kalmamın, senden ayrı olmamın, sessizlik ve sensizliğin bana bu kadar ıstırap vereceğini bilemezdim. Ancak dileğimi kabul etmezsen, acımı gönlüme gömer, her şeyi, ama her şeyi umursamaksızın arkamda bırakıp sonsuzluğa yönelirim, bunu bil!”

“Yok olmayı dileyecek kadar önem verdiğin şey nedir Firdevs?”

“İster kuma(3) getir evimize imam nikâhıyla, ister boşa beni, doğurgan bir karın olsun, ben hizmetçin olayım. Odalık(3) istersen, ya da hoşlanacağın, hoşlandığın biriyle bedenini üleşip bebek sahibi olursan, senin mutluluğun, sana olan sonsuz sevgim nedeniyle benim de mutluluğum olur. O anneye senin yanında ben de yardımcı olurum, sonsuza kadar…”

“Bunları şimdi, hem de düşünmeksizin sıraladığına inancım yok! Delisin sen? Senin kokundan nasıl vazgeçerim, aynı havayı bir başkasıyla nasıl üleşirim ki? Aynı yastıkta aynı ritimde nefes alıp verirken ben beni, senden başka biriyle nasıl bölüşürüm ki? Buna nasıl rıza gösterirsin, nasıl razı olursun ki?”

“Senin özlemin benim aşkımdan da önce ve üstün. Tek isteğim; benden bir şey olamadığı, sana bir şey veremediğim için tek şansın isteğimi şu veya bu şekilde karşılaman, ya da yokluğum. Tercih senin; ya kabul ya da azat et!”

“Ciddi misin?”

“Henüz kapının yanındayız. Seni canımı yok edecek kadar seviyorum. Cevabını hemen şimdi ver, ya içeride olalım, ya da kapıyı açıp dışarıdan kapatayım, sonsuza kadar!”

“Düşünmeksizin, artıları, eksileri alt alta dizmeksizin olmaz ki? Üstelik benim bu yaşımdan sonra kim çocuk doğurmak için benimle beraber olur, olmak ister ki?”

“Beraber olmak istemiyorsan, taşıyıcı anneler(1) falan varmış, beraber olmak gerekmiyormuş! Ne bileyim belki başka çareler de vardır, araştıralım istersen, sen düşün! Ama her şeye rağmen bana cevabını hemen şimdi ver!”

“Öpebilir miyim seni?”

“Bunun anlamı; ‘Peki!’ demek mi?”

“Sen bir şeyi düşünmüşsen, benim ‘Hayır!’ demem nasıl mümkün olur ki? Ancak bu kadar içten ve sonsuz büyük fedakârlığını kabullenmek de, bana zor, çok zor gelecek Firdevs!”

“Seven birinin, karşısındaki için her türlü fedakârlıktan çekinmeyeceğini bilmez misin? Hadi, önce banyonu yap, sonra da çık, ara, bulman gerekeni…”

Hani kedi olsaydım, “Dört ayak üstüne düştüm!” gibi bir felsefeyi(3)yaşardım. Sordum;

“Artık gene benimsin, benimlesin. ‘Evinden gerekli gördüklerini al, gereksizleri at, sat!’ desem, ‘Ata yadigârı(1)’ deyip satmazsın, atmazsın, biliyorum, seni çok iyi tanıyorum çünkü. O zaman kiraya ver, getirisinin önemi olmaksızın…”

Ve durmam, duraklamam gereksizdi, devam ettim;

“Şöyle bir teklif üstüme borç kalmıştı. Bizim daireye mühendis bir hanım kız tayin oldu. Babası yokmuş, annesiyle birlikte yaşamak için kiralık bir ev arıyormuş, bulamamış. Bir arkadaşında yatıp kalktığı için huzursuz olduğunu dairedeki herkes biliyor ve onun için kiralık ev arıyor! İstersen gelsin, seninle konuşsun, gözün tutarsa, çevredeki kiraları araştıralım, aklına göre bir kira bedeli düşünürsün, ben karışmam, karışamam. Yoksa; ‘Boş kalsın!’ dersin, boş kalır, sen bilirsin!”

“O halde bekâr, peki güzel mi?”

“He! Hem de çok güzel! Yaşım ne, başım ne, bana yamamak için hemen aklından geçir, öyle mi? Allah’ım bana sabır ver! Daha yarım gün geçmedi, benim vazgeçemediğimin bana sorduğu soruya, içinden geçirdiklerine bak! Eh! Madem öyle düşündün, ana-kız benim kumam olsunlar, artık bebe doğurmak hangisine nasip olursa? Ben de evi garsoniyer(3) olarak kullanırım, sana ayıp olmasın diye!  Ne dersin?”

Bir suç, bir kabahat, bir art niyet, dalavereci(3), üçkâğıtçı(3), içten pazarlıklı biri için ancak bu şekilde bastırılırdı, yoğun, baskıcı bir duygu sömürüsü ile ben gerçekten başarılıydım. Gerçekten artistlere yakışır bir şekilde tavır, eda, mimik(3), hareketler her ne denirse o şekilde bir görünüş sergilemiştim, haince(3).

Ve tüm konu bebek sahibi olmak şeklinde oluşmuştu zihnimde, vakit geçirmeden, fiziksel olarak baba olma şansımı yitirmeden! Ama ne zaman ve hem nasıl?

Ondan sonrası atla-deve değildi(1), hendek atlattırılacak! Kişi eğer ararsa Mevlâ’sını da bulurdu, cezasını da, tek eksiğim zamparalık üzerine bir kitaba sahip olamayışımdı. Çünkü hazır gelmişti karım bana ve fettan daireye gelinceye kadar gözüm hiç ve asla dışarılarda olmamıştı.

Ben öyle bir eşe sahiptim ki, bebek sahibi olamamanın teessürüyle beni terk edip evine giderek ayrılmasa gene de esareti kabullenmek aklımın ucundan geçmezdi(2), kendime karşı nankörlük edemem, Mihriban fettanına âşık olduğumu itiraf etmiş olsam da!

Müjde miydi Mihriban’a sözüm; öyle olsa gerekti herhalde, dayalı-döşeli bir evi kiralayacağına inandırmak; dereyi geçmeden paçaları sıvamak gibi.

O ortamda, odamda yalnız olmamızın avantajı ile hiçbir şeye dikkat etmeksizin öyle sarılıp öpmüştü ki beni; sanki dudaklarımı dudaklarında hatıra olarak saklamış gibiydi! Eğer dudaklarımız benim de gayretimle morardıysa önce iş arkadaşlarımızdan, sonra da benim karımdan saklanmam zor olacaktı. Oysa onun umurunda değildi, sekerek…

Yok! Yok! Dans ederek çıktı odamdan.

Tükürememişim, zorluk çekmişim gibi ağzıma mendil dayayarak ve lâvaboda hiç kimsenin olmaması dileği, hatta duası ile yöneldim aynalardan birine. Pembeydi dudaklarım, umudum; kısa bir süre içinde kendine gelmesiydi. Yoksa yalan mı yoktu? Meselâ; gelirken bir trafik kazasına şahit olmuş ve dudaklarımı ısırmıştım, dalgınlıkla sıcak çayı içme gayreti yaşamıştım…

Nasıl başarılı olacağıma akıl erdiremiyordum. Ola ki başarılı olmamda bir kısıtlama yaşayacak olaydım, ne bileyim ‘Harp oldu, darp oldu!’ da ben çok korkmuştum da diyebilir miydim? Korku dağları beklerken yalan söylemenin adabı(3) mı olurdu ki?

Espri bir yana sadece sevinmiş değil, gerçekten mutlu olmuştum ve beynim artık benim değildi. Dudaklarıyla hapsetmişti sadece dudaklarımı, beynimi, hafızamı, duygularımı değil tüm benliğimi, varlığımı. Yakışır mıydı? Akla, karayı akşam seçecektim(2). Çünkü Mihriban adresi öğrenir öğrenmez, ışık hızıyla(1) evime yönelmişti, Firdevs’le görüşmek için.

Kader bazen insanlara iltimas geçerdi, kişinin şans ayaklarına kadar gelirdi, geri tepmesi hem gereksizdi, hem de imkânsız! Bazen de üst üste binerdi şanslar, insanın aklının ucundan bile geçmeyecek “Şans” denilecek oluşumlar. Örneğin körün istediği bir göz, Tanrı vermiş veya verecekti iki göz şeklinde, şükredeceği...

Sözü uzatmama gerek yok. Karım evi Mihriban’a, bana da müjdeyi verdi! Teferruat ne benim sormama, ne Firdevs’in, ne de Mihriban’ın anlatmasına gerek vardı. Mihriban annesiyle birlikte bavullarını alıp Firdevs’in evine yerleşeceklerdi. Ama nasıl?

Muhtemelen geldikleri yerde bir kısım ev eşyalarını bırakıp, özelleri ve yükte hafif, pahada ağır eşyalarıyla. O, (şimdilik) onları ilgilendiren bir konu idi.

Sevginin tek vatanı kalpti ve Mihriban yerleşmelerinin ertesi günü gelip kucaklamış, sonra Firdevs’le bizi akşam yemeğine almış, “Allah razı olsun!” şeklinde ikramda bulunmuştu bize.

Bir sonraki gün odama geldiğinde benim söylemem gerekenler dökülmüştü dudaklarından. Bebek sahibi olamadığımız için karımın evimizden kaçtığını, eksiğimizin sevgimize karşın eksik olduğunu herhalde o geniş kapsamlı akşam yemeği sohbetinde konuşmuş olmalıydık, aklımda kalmamış.

Ya da ben mi söylemiştim ki, dudaklarına beni hapsetmesi öncesinde onunla sohbet ederken;

“Âşığım sana, senin olacağım ve senin çocuğunu, bizim çocuğumuzu doğurmak istiyorum. Allah huzurunda bir olmayı diliyorsam, müftüye, yargıca, belediye başkanına ihtiyacım mı var? Hangi imam, ya da yasa görevlisi yasaklayabilir ki benim senin olmamı. Ben Allah’ın bir kuluyum ve onun kurallarıyla benim Âdem’im sensin, ben de senin Havva’n olmayı ve bunu hak etmek istiyorum!”

“Ben hazırım, seni seviyorum, ama Firdevs’i sevdiğim gibi değil, hem sadece sevgi kelimesi yavan geliyor bana, ben de tüm varlığımla âşığım sana. Yaşamda tek özencim bir bebeğimiz olsun, sonrasında ölsem de gam yemem(2), bebeğimiz kalmaz ortada, sen ve karım benim sonramda beraberce bakarsınız, bizim olan bebeğimize!”

Dert dinletir, aşk söyletir(8) demişler, gerçekten…

Başkan çağırdı odasına;

“Elemanın geldi geleli şöyle bir dolaştırmadın ne şehri, ne şehrin etrafını. Sonracığıma…”

Düşüncelerini sıraya koymayı, ya da makul ve mantıklı(1) olup olmadığının tereddüdünü yaşıyor olsa gerekti. Bir şeyler mi hissetmişti, ima etmekte zorlandığı bir şeyler mi vardı, yoksa hâlâ Mihriban’ın geldiği yerdeki iddiaları hatırlatmak, dedikoduları unutmadığını söylemek niyetinde miydi? Neden gerektiyse, doğrusu şaşırmış, anlamakta zorlanmıştım. Her ne mesaj vermek istediyse umursamadım, o sözlerine devam etti;

“Arabalardan ve şehri bilen bir şoförü görevlendireyim. Ya da yaya gezecek kadar küçük şehir, yerlilerden bir bayan memur vereyim yanınıza Hacıbey, şehri sizin kadar bilmese de hiç olmazsa söz olmaz, dedikodu olmaz!”

“Haklısınız başkanım!” demekten başka elimden başka bir şey gelemezdi, ama şimdilik! Düşünmeliydim, bu sözün altında kalamazdım, daha doğrusu kalmamalıydık, şüpheyi iade etmekte zorlanmamalıydım, dürüst olmak sadece ben, eşim ve Mihriban’ın yaşamıyla sınırlı kalmaya devam etmeliydi, hem her hal ve şartta.

Nöbetçi çavuş nezaretinde; gözlerimin gözlediği gözlerinden uzak dilimin ancak onun için döndüğü, uçsuz-budaksız, odaksız-budaksız, deli-dolu, yalansız-dolansız bir sevgi yoğunluğunda Mihriban’la şehri üleşecektim.

Başkanın daha sonraki sözleri beni havalara uçuracak, çift kaymaklı ekmek kadayıfı olacak formattaydı;

“Ehliyetin vardı, di mi? Bir de şöyle yakın köyleri; Bekdemir’i, Abbaslık’ı, Kurtköy’ü, Başköy’ü, Karaköy’ü dolaşın! Yöresellikleri anlat hanım kızımıza. Şoför vermek istemiyorum, nasılsa sen halledersin Hacıbey! Sonraki günlerde diğer ilçe ve illere beraber gideriz!”

Ha! Denecektir ki bunun nesi, neresi çift kaymaklı ekmek kadayıfı? Şöyle ki; köyleri dolaşmıştık, yöresellikleri anlatmıştım, kaçamak da olsa el ele tutuşarak, bazen şarkılar söyleyerek gözlerimizi, kokularımızı sebil çeşmelerinde, çoban ve yabancı gözlerden uzak yaşayarak…

Başkanla o gün çevre ilçeleri, daha sonraki günlerde de çevre illeri dolaşacaktık. Arabayı ben kullanacaktım. Başkanla tam yola çıkacakken Valilikçe acil bir Koordinasyon Toplantısı(1) nedeniyle başkan vilayete emredilmişti.

Ertelemek yerine devam etmemizi uygun görmüştü Başkan, her zamanki imalı tavrıyla;

“Siz programa devam edin gençler, ancak fazla gecikmeyin, sabah mesaide olun! Lütfen!”

Son kelime, anlamsız bir baskı niteliğindeydi, umursamadığımız…

Gezdik, dolaştık, yol bitti, ardından şehirler de ve sabaha kadar vaktimiz vardı, ama nerede ve nasıl?

Arabayı bir kurumun garajına bırakıp lüks sayılacak otellerden birinin kapısından içeri girdik, elimizde her ihtimale karşı(!) aldığımız çantalarımızla ve hiddetli, şiddetli bir şekilde bağırma modunda;

“Arabamız da tam bozulacak vakti buldu. Daha evleneli 3-3,5 ay oldu, n’olur sitemle; ‘Şu kadar süre içinde bir de bir şeyleri doğru yap, kocacığım! Sana arabanın bakımını yaptır, demiştim!’ deyip, kızma! Neyse ki; ‘Arabayı sabaha hazır ederiz!’ dediler…”

Sözlerim bitinceye kadar Danışmaya ulaşmıştık;

“Hadi Nüfus Kâğıdını, Evlenme Cüzdanımızı göster de odamıza gidip dinlenelim!” dediğimde baştan beri hayretini gizleyemeyen Mihriban’ın gözleri büyümüştü iri, iri. Danışma Memuru da şaşkın gibiydi;

“Allah’ını seversen, sakın ‘Evlenme Cüzdanımızı yanıma almadım!’ deme!”

İki taraflı şaşkınlık devam ediyordu. Karımla benim Evlenme Cüzdanım cebimdeydi. Çıkartıp banka koydum;

“Ben akıl edip yanıma almıştım, neyse ki gerekli değil!”

Cüzdanı tekrar cebime koydum. Hayret dolu bakışlara bu sefer anlamsız kafa sallayışları eklenmişti;

“Nüfus Kâğıdını değiştirememek benim, Evlenme Cüzdanımızı almayı unutmak senin hatan, ama iyi ki yanıma almayı unutmamışım. Neyse arkadaşım, bu karıma ders olsun, bir günü bensiz paylaşmak neymiş, bilip öğrensin. Sen bize iki ayrı oda ver lütfen! Biri binanın bir başında, diğeri öteki başında olsun ki; ‘Özür dilerim!’ deyip gelmesin yanıma!”

Mihriban zeki bir kızdı, öncemizde aramızda hiçbir şey konuşmadığımız halde onu istediğimi anlamıştı;

“Bu ilk kavgamız, defterime bugünü yazacağım. Anlayışlı olmak yerine kavga edip beni küçük düşürdün. Tanındım, burda kalamam artık! Ben başka bir otele gidiyorum, sen de yorgunluğunla burda kal!”

“Olur mu bir tanem, gecenin bu vaktinde? Danışma Memuru kardeşim seni gördüğünü unutuverir, sen burada kal! Ben gidip başka bir yer bulur, sabah da arabayı alır gelirim. Sen yeter ki, sabah kaçta almamı istiyorsan bana mesaj at, seni üzdüm, affedersin, sabaha görüşmek üzere Allah…”

Ufak bir müdahale etme arzusu gizli, yapmacık bir öksürük sesi ulaştı kulağımıza;

“Saygısızlık olarak kabul etmeyin lütfen, yeni evliymişsiniz! Belgenizi görmemiş olsam da, sizin ayrı kalışınız ve bundan herhangi bir yer ve şekilde söz etmeniz otelimiz için iyi bir intibaa(3) bırakmaz. Ben size iki yataklı tek bir oda vereyim. İster yan yana, ister baş başa, ister kavga, ister sohbet edin, sadece diğer müşterilerimiz rahatsız olmazlarsa memnun oluruz!”

Komiyi çağırıp anahtarlarımızı verdi. Ve odamıza ancak girebildik.

“Artist olduğunu yeni öğrendim, üstelik yeni evli, karın olduğumu da…”

“Sen dünlerde bende olmuşsun, gönül bahçemde aşk olarak yalnız senin olduğunu, sende kendimi gördüğümü nasıl inkâr ederim ki?”

“Gecelerin kısa olduğundan haberin var mı senin?”

“Ben hazırım!”

“Ben de...”

Gece bitmesin isteğindeydim, her şey gibi onun da sonu gelecekti, gelmeliydi de.

“Acıkmışım! Üstelik ilk olmak da mutluluğum!”

“Doğduğundan beri aç kalmışın, ilkin oldum, mutluyum. Bana bu ömrü yaşattın ya, senden vazgeçmeyecek kadar seni sevdiğimi bilmen tüm ömrümü kapsayacak mutluluğum olacak! Bunu bil ve yaşa! Tanrım huzurunda benimsin, ahretinde de ben olmak istiyorum…”

Mercimeği fırına vermiştik, göle maya çalar gibi. Ya tutarsa değil, mutlaka tutmalıydı! Âşıktım, ama karıma sadakatim bir diğer zamanlara arzularmış gibi hükmetmem için engeldi.

Dönüşümüzde suskunluğumuz vardı, bence bir yanlışlık yapmanın, bir günah işlemenin durgunluğu değildi bu, Tanrı izin vermiş, bizi yönlendirmiş, bir bebek için, çocuk sahibi olmam için ödüllendirmişti bizi!

Ağlamaya başladı Mihriban, sol eliyle sağ baldırımı sıkarken;

“Bir gece ile bir ömrü nasıl tüketeceğim sensiz?” dedi ve kösnüldü(2)

Bir gece benim için tüm ömrümün sonuna kadar değerliydi bir yanda aşkım, diğer yanda seven, saygısı olan karım…

Mihriban’la her karşılaştığımda eriyor, tükeniyordum, onu uzaktan görmek, sevmek bana yetmiyordu ve karım değişikliğimin farkındaydı, Tanrının kadınlara bahşettiği sezi ile.

Ve ben karıma karşı dürüst davranmam gerekliliğini düşünüyordum.

Bunun sınırlı bir dürüstlük olacağı endişesini yaşamama rağmen, çocuğum olsun dileğiyle ilk ve son defa onun dışında biriyle beraber olduğumu, ifade ettim. Ben kim olduğunu söylemedim, o da kim olduğunu sormadı. Endişesi mayanın tutup tutmayacağı ve doğum sonrası faraziyeler(3) içindi; “Ya? Ya? Ya da?” şeklinde çeşitli sorularla yüklü! Bunlardan en önemlisi;

“Keşke danışsaydın, AIDS(9), HIV(9) ya da herhangi bir yanlışlık falan olmasaydı bari! Bana bulaşması önemli değil, doğuracağı bebeğin sağlıklı olsun yeter ki!”

“Hemen doktora gideceğim!” dedim, Mihriban’ın yaşamındaki ilk olduğumu, ona resmen âşık olduğumu söylemek nedense içimden geçmemişti.

Zaman diye bir kavramı çoğu kez farkında olmaksızın yaşam olarak tükettiğimizi bilmiyor, ya da bilemiyoruz. Sonrasında da çok zaman “Tüh! Tüh!” ya da “Vay anasını!”  diyerek elimizi alnımıza vurup boşa tükettiğimizi fark ediyoruz.

Ancak ara sıra da olsa “Yaşasın!” nidaları ile karşılıyoruz bu tükeniş diyemeyeceğimiz yaşamı.

Mihriban odama girdiğinde neşeliydi;

“Müjde! Çocuğunu doğuracağım!”

“O, nasıl söz öyle! O bizim çocuğumuz, mutlu olmamızın, saadeti tatmamızın, aşkın sadece beden olmadığının, sevmenin, ıstıraplara dayanacak şekilde güçlü olmamızın meyvesi. Beni bilgilendir lütfen, belirginleşip sana söz gelmeden önce, izinlerinin tümünü kullan, bu konu benim konum, izinlerini veririm ve sonra da ücretsiz izin al, ya da istifa et!”

Öylesine heyecanlanmıştım ki yerimde duramıyordum sanki özlemim gerçekleşecekti ve ben şaşkınlıktan konuşmasını bile unutmuş gibiydim;

“Ben sana bakarım, çevrenle ilgili hiçbir endişen olmasın, kimin haberi olması gerekiyorsa onun, ya da onların mutlaka gelişmelerle ilgili olarak haberleri olacak. Beni sensiz bırakma, kokunu hissedeyim hiç olmazsa, yanında, yakınında olayım hep ve beraber kucağımıza alalım bebeğimizi, Tanrımıza şükrederek…”

Tanrımızın işi-gücü yoktu, benim aşkım içindi, yönü, yönlendirmesi, bilgimin sükût ettiği(2).

“Oğlumuz olacak!”

“Belli olacak kadar zaman geçti ve sen beni bundan şimdi haberdar ediyorsun, öyle mi?”

“Gerçek arzun şekillenmeden seni mutlu etmemi, bu yaşamı seninle paylaşmamı nasıl beklerdin ki benden? Sana izin almam gereken günü söyleyeceğim, sessiz sedasız Tanrıya sığınacağım, bize mutluluğu esirgemediği, her şeye kadir olduğu için.”

Heceleyemediğim, anlamakta zorluk çektiğim sözlerdi bunlar. Öncesinde beraberliğimiz için yasalara ve dini kurallara itirazı olan Mihriban, oteldeki ilk ve tek olan gecede makyajını özenle silmiş, ojelerini çıkartmış ve hissettiğim kadarıyla gerektiği için yıkanmıştı ve ben de yıkandıktan sonra bildiğim duaları okumayı unutmamamı tembihlemişti bana.

İnanıyordu, inanması gereken yaratan tek varlığa, ama ne kadar? Mahzunluğu vardı ve ben ne inancı, ne de mahzunluğu için sorgulayamazdım onu.

Yaşam karmakarışıktı, durup dururken bir gün acayip bir teklifle geldi odama, Nüfus Kâğıdını masamın üzerine koyarak.

“Yasalara göre mutlaka suçtur, ama bana bir şey olursa suçu benim üzerime at, eşinin ve benim Nüfus Kâğıtlarımızdaki resimlerimizin yerlerini değiştir. Öyle ki, o ben olmasam bile, doğum için hastaneye senin karının ismi olarak yatayım, bebeğimiz senin soyadınla büyüsün, Firdevs de kabul ederse annesi olsun!”

“Sevgilim, bir tanem, bunu niçin istediğini bilemiyorum. Bunun yasal olarak sakıncalarını anlatmam çok zor. Sen benimsin, ben seni kabullendim, oğlumuz doğduğunda, çekinmeksizin; ‘Oğlumuz!’ diyeceğiz beraber, hatta öyle ki kan tahlili, DNA Testi(9), her ne düşünülürse hepsinde biz çıkacağız. Oğlumuz zaten benim soyadımla ve annesi sen olarak yaşayacak…

Ve şu gerçek ki; inanıyorum ki karım özencimi biliyor bu nedenle oğlumuzu kabullenecek, bebeğimize Firdevs’le beraber bakacaksınız…”

Mihriban izin aldı bir süre, ücretsiz izinle uzattı bu süreyi. Ne aradı, ne gözüktü, ne de ilk seferden sonra aramama izin verdi…

Gün geldi, ağlamaklı bir şekilde Mihriban’ın annesi geldi kapımıza, bir tatil günü sabahında, karım tanıyordu onu;

“Mihriban çok hastalandı, ‘Ev sahibime hemen haber verme!’ demişti. Bir taksi ile hastaneye götürdüm, doktorlar hemen yoğun bakıma aldılar onu. Ben de; ‘Burada, kimim kimsem yok!’ diyerek aynı taksiyle size geldim, taksi kapıda bekliyor. Aklım başımda değil, ne olur yardım edin bana!” dedi.

Mihriban yoğun bakımda ve doktor kapısındaydı;

“Üstesinden geleceğimiz bir konu değil, ambulansa tembih edeceğim yavaş ve fakat seri bir şekilde büyükşehir de bir hastaneye götürün, zaman kısıtlı, mutlaka ameliyat olması gerekir, her şey olabilir, bu nedenle hazırlıklı olun!” dedi,

Sedyesinde solgundu Mihriban, ıstırap yüklü olduğu belli idi, ambulansa binerken beni görünce gülümsedi, çekinmeksizin elimi tuttu ve dinlenmek istercesine gözlerini yumdu, uyuma modundaydı, sakinleştirici verilmiş ya da iğne yapılmış olabilirdi, bir doktor ve hemşire ile yalnızca annesini aldılar ambulansa.

Bilip bilmediği konusunda bilgim olmayan Müdürüm resmi arabalardan birini göndermişti; ‘Sorumluluk benim!’ diyerek, ambulansı takip ettik, hastaneye kadar.

Doktorun ve Mihriban’ın hazırlayıp verdiği zarf içindeki kâğıtlara bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti o sıkıntıyı yaşarken.

Hastaneye ulaştık, acilen ameliyata aldılar ve o sonucu bana verilen yeni kâğıtlarla iletti doktor;

“Mihriban ölmüştü!”

Kâğıtlar anlayamadığım sözlerle doluydu, zarfı açtım. Mihriban çok şey için hazırlıklı olduğunu belirtmişti satırlarında. Doktorlar;

“Sakın ola çocuğu doğurma, almalıyız onu, sizin yaşama devam etmeniz için…” demişler, kabullenmemişti Mihriban;

“Şansı yüzde bir, binde bir de olsa oğlum yaşasın, onun babası var!” demiş ve bunu benden saklamıştı.

Konuyu mektubu okuduktan sonra önce Firdevs’e, eşime açıklamam gerekti, anlamış olmasına rağmen ve bundan böyle birçok sıkıntıları oğlum daha doğrusu oğlumuz için yaşayacağımızı bilmesi gerekliliğiyle.

Bir süre suskunluğumuz karı-koca ikimize de yararlı olacaktı, yaşamak, yaşatmak ve düşünmek için.

Değişik teferruatlara gerek yok, bir yanlışlık varsa, yasalar karşısında boynumuz kıldan inceydi ve ilerilerde inceldiği yerden kopmasında asla sakınca yoktu.

Bilinmesi gereken Umut adını verdiğimiz oğlumuzun annesi diyeceğim karımın ve anneannesinin elinde büyüyecek oluşuydu, sütanne gereksizdi!

Karım gönül bağıyla bağlandı Umut’a. Beni sorgulamaksızın affetti. Çünkü Mihriban “gerekirse” diyerek, ilerilerde olması mümkün yasal gereklilikler için belki danışarak, belki akıl ederek tüm belgeleri imzalamış olarak aynı zarfın içine istiflemişti.

Aşklar vardır, belge gerektirmeyen sonsuza kadar devam eden.

Aklımdan geçen; her ne olursa olsun benim olan oğlumla sonuma kadar devam edecek bir aşkı sahiplenmiş olmamdı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hacıbey; Bilerek değil, duyduklarıma göre ve tahmin etme hakkımı kullanarak söylüyorum; bebek için hac sırasında hamile kalınmışsa, doğum hac görevi sırasında, yolda, niyette, gitmek, gelmek üzereyken, ya da benzer nedenlerle bebek olmuşsa Hacı, Hacıbey, Hanımkız, Hacıkız, Hacıhanım vb. gibi isimler verilmekte.

Firdevs; Cennet, cennet bahçesi, cennetin tamamı veya bir bölümü (cennette altıncı kat). İçinde her türlü ağacın özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe.

Mihriban; Konuksever, esirgeyen, bağışlayan.

(1) Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Atla Deve Değil (ya); Değerce fazla olmayan, yapılması zor olmayan, altından kalkılamayacak kadar önemli değil.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Dinsizin Hakkından İmansız Gelir; Acımasız kimseyi kendisinden daha acımasız biri yola getirir, anlamında söz.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Işığın Boşluktaki Hızı; 299.792.458 Metre/Saniye yaklaşık 300.000 Km/San olarak fiziksel bir sabiti gösterir.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Koordinasyon Toplantısı; Uygun bir işbirliği sağlamak için yapılan toplantı.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Taşıyıcı Anne; Çocuğu olmayan bir kadının yerine tüp bebek yöntemiyle çocuk dünyaya getiren ve bebeği o kadına veren anne.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

(2) Ağız Birliği Etmek; Söz birliği etmek. Aynı konuda konuşmak, fikir beyan etmek. Uyuşmak.

Akla Karayı Seçmek; Bir işi başarmak, öğrenmek uğrunda çok yorulmak. Sonuca ulaşana kadar çok sıkıntı ve zahmet çekmek.

Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Gam Yememek; Tasa etmemek, kaygılanmamak.

Günahına Girmek; Bir kişi hakkında haksız olarak kötü düşünmek, kuşkulanmak, iftira etmek, günahını almak.

Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.

Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.

Sükût Etmek; Susmak. Konuşmamak. Söz söylememek, sessizlik.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek. 

Tınmamak (Dınmamak); Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

(3) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca (Ahret, Ahiret; Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer).

Dalavereci; Hilekâr. Dümenci. (Dalavere; Yalan dolanla gizlice görülen kötü işi gizli oyun, hile düzen).

Evrak; Yazılı kâğıtlar, mektuplar, tezkereler vb. (Kitap yaprakları). (varak kelimesinin çoğulu olup çok kere “Evraklar” şeklinde yazılıp söylenmektedir ki yanlıştır).

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.

Garsoniyer; Kimi evli erkeklerin, eş ve çocuklarıyla birlikte oturdukları kendi evlerinden ayrı olarak, evlilik dışı ilişkiler için tuttukları ev.

Haince; İhanet ederek. Güveni kötüye kullanarak [Hain; İhanet, hıyanet eden. Bağlı olduğu, bağlı olması, savunması gerektiği halde bu düşünce ve görüşlerinden vazgeçerek onlara ters düşen. Güveni kötü kullanan. Kişiye, topluluğa, ülkesine kötülük eden. Bir kimsenin güvenini yok eden (Doğrulukla hareket etmeyip, hile düzenini tercih eden, güveni kötüye kullanan, gördüğü iyiliğe karşı nankörlük eden. Rahmi TURAN)]

İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kriter; Ölçüt, kıstas. Bir şeyi, bir testi, bir etkinliği, nesneyi değerlendirirken başvurulan ölçü ya da kural.

Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

Odalık; Birisinin nikâhsız olarak karı-koca hayatı yaşayacağı kadın.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Üçkâğıtçı; Dolandırıcı, dolapçı, düzenci, hileci. Üçkâğıt oyununu oynatan kimse.

Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

(4) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(5) Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.

İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

(6) Evlât Edinmenin Şartları; Yeni Medeni Kanunun 305-320. nci maddelerinde belirtilmiş. Evlât Edinmek için Medeni Kanunun 315. Maddesine göre öncelikle Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmak gerekiyor. Bunun için maddi ve şekli şartlar bulunmakta (İstenildiği takdirde tüm detaylar yasadan, ya da internetten öğrenilebilir).

(7) Koruyucu Aile; Ailesi tarafından terk edilen, ya da herhangi bir sebeple annesi, ya da babası ölen çocuğa bakan aile. 2828 Sayılı SHÇEK Kanunun 28. Maddesine göre çocuğun verildiği aile. (Son zamanlarda bu konuda çocuk yuvalarında “GÖNÜLLÜ ANNE” ve “GÖNÜLLÜ BABA” uygulamalarına başlatıldığını fısıldayıvereyim.)

(8) Dert dinletir, aşk inletir! diye bir söz dizisi Türkçemizde yoktur. Sözün aslı; “Dert ağlatır, aşk söyletir!” şeklinde olmakla birlikte, tersine; “Aşk söyletir, dert ağlatır!” şeklinde söylemi de vardır.

(9) AIDS (Acquired Immune Deficiency Synndrome=Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu); HIV adlı virüsün neden olduğu, kan, cinsel ilişki, anneden bebeğe doğum veya emzirme sırasında geçen öldürücü menhus bir hastalık.

DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.