Bana göre iyi, çevreme ve hatta aileme göre kötü bir huyum vardı; insanların tepki, davranış, hatta farklı hatalı, yanlış denilecek hareketlerine karşı.
Örnek(ler) mi? O kadar çok ki! Hani dertler gibi ciltlere(1) değilse bile bir harita metot defterine sığacak kadar desem abartmış olmam.
Ha! Bu defter kaç sayfalı olurdu, bunu da bilmem mümkün değil, belki yarım kalırdı, belki bir ikinci defter servis alırdı! Belki de abartmaktan vazgeçersem ince bir çizgili lise defterine bile sığabilirdi.
Bu vesileyle, artık ne kadar vesile sayılırsa babamın memuriyeti nedeniyle lise son sınıf yarıyıl tatilinde bu şehre geldiğimizi ve daha gelmeden evvel üç, gelir gelmez de dördüncü isabeti kaydetmiştim huyumla ilgili, sonucuna bakmaksızın, bilmeksizin.
Şehre bir sabah erkenden gelmiş, emlakçı(2), simsar(2), komisyoncu gibilerle uğraşmak yerine, ağzı açık(4) bir şekilde ve özellikle lise çevresinde kiralık bir ev bulmak için bakınmaya başlamıştık.
İlk gördüğümüz boş daire bir apartmanın ikinci katıydı, hani “Tam bize göre…” diyeceğim gibi, ama telefon numarası bir komisyoncuya aitti ve adam kibarca; “Beş dakikaya kadar oradayım!” demesine karşın, komisyoncu ağzıyla böyle söz verenlerin yarım saatten önce gelemeyeceklerine olan inancımız dolaysıyla babam da, ben de delilenmiştik(4).
Adam Noel Baba mıydı ki beş dakikayı bırak, şehrin neresinde olursa olsun yarım saat içinde yanımızda görüntülensin? Ya da cin, peri, melek, lâmbadan çıkan dev gibi bir şey? Söz bende değildi, babam söz aldı!
“Gel hatunum, ekâbir(2) komisyoncudan ev tutulmaz. Kim bilir komisyonu ne kadardır, ev sahibi ne menem(3) bir kişidir, depozit-mepozit nedir? Daha başlangıçta gözüm tutmadı!”
Komisyoncuyu beklemedik, ayrıldık. Acaba “Gelmeyin, biz vazgeçtik!” desek iyi mi olurdu ki? Her neyse, gelirse gelir ve bizi göremeyince avucunu yalar(4), geri dönerdi, işte o kadar…
İkincisi ev sahibiydi, kiralık dairenin hemen üstünde oturduğunu “Buyurun!” diyerek belirten. Kiralamayı düşündüğümüz daire bir yangından, depremden çıkmış gibi harabeydi. Ancak ev sahibi adayı iyi bir insandı(!) uçuk bir kira bedeli, depozit isteği dışında; “Evi onarın, tamir ettirin, bedeli ne ise kabulüm, kaç kira bedeli karşılığı tutarsa kirayı o kadar ay sonra ödemeye başlarsınız!” demişti.
Doğrusu, dediğim gibi; “İyi bir insandı!” ev sahibi adayımız. Bizim paramız olduğunu kendisine müneccimler(2) haber vermiş olsalar gerekti. Annem her şeye rağmen evi kiralamak konusunda meyilli gibi görünüyordu, memnun gibi. Amma…
Evi tam dolaşıp hatta el sıkışma moduna bile gelmek üzereyken, yukarı kattan gelen, hatta tavan sıvalarının dökülmesine neden olan gürültüler canımızı sıkmıştı. “Nedir?” diye sorgulamamıza gerek kalmaksızın ev sahibi anında cevapladı, sormak istediğimizi anlamış gibi;
“Torunlar okuldan dönmüşler, oynayıp tepişiyorlar, anne ve babaları memur da, onlar daireden dönünceye kadar biz ilgileniyoruz dede, nine olarak işte!”
Tek soru geçti aklımdan;
“Her gün mü? Yani Cumartesi, Pazar ve tatil günleri dâhil gibi?”
“Eee! Annelerinin, babalarının işleri oluyor, yani her gün!”
Aile için hiçbir fikrim olmamasına rağmen, çamaşır yıkama, ev temizliği, akşamına yahut da sabahına bebelerin banyosu gibi şeylerle uğraşıyor olsalar gerekti gelinler, ya da her neyse kızlar. Kızların muhtemelen altın günü falan gibi sosyal iletişimleri(!) olsa gerekti.
Eee! Boş duracak değillerdi ya, atıştırmalıkların yanında biraz da para için değil(!) zevk için kumar oynamalarında sakınca yoktu, sanırım.
Damatların enseleri kalınsa(3) ya şehir kulübüne briç(5) yahut da mensubu oldukları odalarda birkaç yudum(!) bir şeyler takviyesiyle maça kızı(5) ya da taş(5) oynadıkları geçiyordu aklımdan, okuduklarıma göre, vakitlerini bu şekilde değerlendirmeleri(!) boş geçen zamanda değil, boşa geçen zaman içinde olmalarını(6) beklemek hayal olsa gerekti.
Yine geldiğimiz şehirdeki sıfatlarını tenzih etmek(4) istediğim teyzelerden aklımda kaldığına göre gerek ev sahibi adayım ve gerekse kızları ya da gelinleri tüm ev işlerini mutlaka bedeli mukabili tuttukları ev kadınlarına yaptırıyor olsalar gerekti. Artık maaşlı günlük mü, ücretli haftalık mı, o kadarına akıl erdirmem de mümkün değildi tabii.
Annemin de, hele hele ders çalışırken benim de çılgına dönecek gibi olmamızı unutmamamız gerekliydi. Gürültü kirliliği(3) konusunda ikimiz de başarılı değildik, bu konuda en ılımlı olan babamdı, top patlasa umurunda bile olmazdı, uykusunda bile!
Oysa annem, sadece asker uğurlamaları ve ulusal bayramlar dışında, hele ki geceleri sünnet, gelin arabalarının geçişlerinde acayip ritimli korna, klâkson seslerine, gündüzlerin herhangi vakitlerinde sütçü, hurdacı, seyyar manav gibilerinin kaba, anlaşılmaz, can çekişir, höykürür(4) şekilde seslenişleriyle asla baş edememişti(4).
Şikâyetlerinde başarılı olamadığı gibi gemi azıya alan(4) çığırtkanlar(2) bizim evin önünde nöbet tutar olmuşlardı. Bu nedenledir ki tahammül sınırlarını aşan saygısız insanlarla baş edemediğimiz için birkaç kez ev değiştirmek zorunda kaldığımızı söylememe gerek yok (sanırım).
Annem varlıklı bir aileden geliyordu, babam gibi çulsuz değildi. Gönüldü, nereye konacağı belli değildi, aşk nelere kadir değildi ki, annem aşk yüzünden kendini yitirince(7) ve birbirlerini isteyince karı-koca olmuşlardı. İyi ki de olmuşlardı; “Kendime adıma!” demem gerek.
Dedemin “Ev alma dileğini” belki de sırf gürültü kirliliğinden çekindiği için, babamsa maço erkek(3) olması, egosu, kaprisi nedeniyle; “Evimin erkeği benim, evimi ben geçindirir, evimi ben satın alırım!” tavrı nedeniyle dedem gücenmiş, destek ve düşüncelerini sona erdirmiş, dolaysıyla ailece hep kiralık evlerde sürünmüştük(4).
Vazgeçtik evi kiralamaktan. Her iki ev de destek olmaktan öte bir işe yaramamam nedeniyle üzmüştü beni. Üçüncü evde ise ben mızıkçılık etmek(4) hakkımı kullanacaktım, ancak hak ederek.
Ve ortamda benim hazmedemeyeceğim yanlışlıklar, kusurlar olsa bile, anne ve babamın özençleri gerçekleşecekse neden onların özençlerinin tekerine çomak soksaydım(4), neden ev sahibine “Gözünün üstünde kaşın var! (8)” diyeydim ki?
Üçüncü bakmamız gereken yer de bir apartman dairesi idi ve annemin illet olduğu(4) bir şekilde kuzeye bakıyordu. Ev sahibi yöneticiydi ve o sırada bahçıvana fırça çekmekle meşguldü.
“İzninizle eve bakabilir miyiz?” dediğimizde altılı ganyanda(3) favori olup da nal toplayarak(4) son sıraya yerleşmiş yarış atının jokeyi gibi sinirli bir şekilde soluyarak ve arkasına bile dönmeden;
“Bi dakka!” dedi.
Başlangıçta saygı duymayan, kendine muhtaç bir insana eziyet etmekten çekinmeyen bir ev sahibinden ne beklenirdi ki?
“Yürüyoruz baba!” dedim, annemin koluna girerken.
“Bir bakaydık oğlum!”
“Gerek var mı baba?”
Ev sahibi yönetici bozuntusu(3) duymuştu sözlerimi galiba, hayret edercesine döndü;
“N’o(2)? Görmekten vaz mı geçtiniz?”
Babama söylediğim gibi cevapladım, aslında değer verip de cevaplamamam gerekirken;
“Gerekli mi?”
Sesi çıktı mı, biz mi duymadık, eğer öyleyse klâsik söz; “Hakkımda ne düşünüyorsan, Tanrı sana iki katını versin! (9) Âmin!” dememin önüne nasıl geçebilirdim ki?
Yaşamakta olduğumuz tek sorun, adımlarımızın yoğunluğunda okulumdan metre-metre uzaklaşıyor olmamızdı.
Şanssız günümüzü tamamlayarak yorgunluklarımıza tahammül edemeksizin ikindi ezanı okunurken otelimize dönmek üzereyken annem bir sitenin üst katlarından birinde dalgalanan bir bayrak ve onun sınırlayıp sanki gizlemeye çalıştığı alanda “Kiralık Daire” yazısını fark etti.
Güvenlik Görevlisinin telefon ve yönlendirmesi ile o daireye doğru yönelecektik. Kiralayacak olan ev sahibi pozisyonundaki kiracı olup da evden çıkacak kişinin suallerinin tümünü babam, bir sınav sorgulaması gibi “Evet! Hayır!” şeklinde cevaplamıştı…
Yarı yarıya gibi toplanmış dairede anne, baba ve iki çocuk vardı ve evin babası devlet memuru olduğunu, atamasının bir başka yere yapıldığını söylemiş, belki de gizli olduğuna inandığım muhtemel görevinden ve atandığı yerden bahsetmeyi uygun görmemiş olsa gerekti.
Ayrıca aynı sitenin diğer bir bloğunda oturan ev sahibini dâhili telefonla aramış, bizimle ilgili olarak bilgilendirmişti.
“Hacı Amca, ikindi namazı için camiye gitmiş, kendisi hoş sohbetli(3), iyi bir insan, çevresine, sağa-sola biraz takılır, ama hacı teyzeye haber ilettim, siz oturmanıza devam edin lütfen, biraz sonra burada olur, umarım anlaşırsınız! Hanım! Sen de ocağa çay sür, hatta kahve hazırla. Bak bakalım misafirler kahvelerini nasıl isterler? Hacı Amca, Hacı teyzeyle beraber gelir mutlaka, onlarınkini de gelince hazırlarsın. Sizlerden daha iyi bir kiracıya rastlayacaklarını sanmam. Site yönetimiyle de bir sorun yaşayacağınızı düşünemiyorum. Aidat belki özellikle kış aylarında ısınma uygulamasında fazla görülebilir, diğer giderler zaten munzamdır(2)…”
Reklâmların sonuna doğru açık dış kapı önündeki ayak sesleri ve hanımının ufak bir öksürüğü genç adamın sözlerini engellemiş, tamamlamasını imkânsız kılmıştı. Sessizce fısıldadı o genç kadın;
“Taşınacağız diye kahve ve çayımız çok azdı. Şimdi kat görevlisine rica etsek, mümkün olur mu, bilmem. Şeref Marketten bir koşu gidip alıp gelsen beyim?”
“Misafirleri yalnız bırakmak olur mu hanım?” dediğinde, devreye girmemin gerektiğini düşündüm;
“Aslında pek de gerekli değil, ama tercih ettiğiniz markayı ve marketi tarif ederseniz, ben bir koşu alıp getiririm efendim!”
“Market denilmesine bakmayın, adi bir bakkal aslında ve tam karşımızda. Çayı, kahveyi de kendi tercihinize göre alın. Bir saniye size para vereyim!”
“Masrafı bizim için yapıyorsunuz, bu nedenle alamam. Üstelik isterseniz, Hacı Amca evi tutmamıza onay verirse bırakır gidersiniz. ‘Fare sidiği denize fayda(10)!’ derler. Gerekirse ben sizden bedelini isterim ağabey!”
Bu teşebbüsümün, bana sonramda ne acılar tattıracağını, çektireceğini, yaşatacağını bilmem bugün, hele ki şu an için kesinlikle mümkün değildi.
Bakkaldan farkı olmayan sözüm ona markete ulaştığımda şehirdeki ilk huzursuzluğu yaşamak için hazır olmam gerektiğinin farkında ve inancında değildim.
Hemen olumsuz görüntü çizmemin gerekmediği Şeref Efendi, hemen hemen kendi yaşlarında bir hanımla sohbet havasında, kadıncağızın içine düşecekmiş gibi(3) baygın bir şekilde ilgileniyordu!
Kötü söz sahibine aittir dense de bakkalın tavrına göre kadın da cilveli, sırnaşık(2), paçoz(2), kokoş(2), karaktersiz, kararsız, efendiliği hak etmeyen biriydi, Şeref(siz) de çekici olma gayretinde ve benim farkımda değildi, al birini vur ötekine(3) tabirine yakışan iki tip kısaca.
Öksürdüm, boğazımı temizledim, “Amca!” dedim, “Beyefendi!” diyecek değildim ya antipatik duruşuna(3) sinirlendiğim adama. Eğer sitede kalırsak deftere kaydetmemek, yanlışlıkla kaydetsem bile ilk silinti olmaya hak edecek bir şerefsizdi o!
Benim farkıma varıp da, emredercesine, hem kendisini hayal dünyasından ayırmama kahırlanırcasına “Buyur!” dediği anda silme işlemimi çoktan tamamlamış ve hiçbir şey almayı düşünmeksizin dışarıya yönelmiştim. Ancak tek farkla; yavşaklık, yalakalık tavrı yüklü o, yüzsüz bir yüz olarak nefret edeceklerim listesinde yer almıştı.
Yan taraftaki ayakkabı tamircisine başka market olup olmadığını sordum;
“Tehecik, şurda var be, yav! Ne oldu Şeref’te yok mudur alacağın?”
“Yoktu!” diye yalan söyledim, burnumdan soluklanırken boş bulunup.
Bakınarak ilerlerken “Tehecik” anlamının 200 metreden fazla bir mesafe olduğu “Dank etmişti!” beynime.
Ve nerede tüpçü, camcı, bilgisayar tamircisi, “Çatı oluk tamir edilir” olduğunu öğrenmiştim, ünlem işareti, noktaya gerek olmaksızın.
Gidişim İstanbul trafiğinin bir sabah, ya da akşam trafiği gibi ıngıdık-ıngıdık(3) olsa da dönüşüm otobanda bir yerlere yetişme çabası tavrındaydı, en sol şeritten, kendi dışındaki hiç kimseyi görmez, umursamaz gibi.
Gene de eve yetişmem, kiralama modundan sohbet havasına dönmüştü. Gecikmemi üstesinden gelemediğim, belki de yanlış yorumlanacak huyum dolaysıyla olduğunu, ya da bakkalda kalmadığı yalanıyla perçinlemem gerekli değildi.
Aslında “Tehecik” ters yönde işaretlenmiş olsaydı diğer yakındaki bakkala ulaşmamın daha kolay ve çabuk olacağını bilebilecektim. Ayakkabı tamircisinin benim soruş şeklime tavrı, benim huyum gibi bir huyuma sahip olması şeklinde gerçekleşmiş olabilirdi, bilemezdim!
Muhtemelen, eğer zihnimde şekillendirdiğim düşünce yanlış değilse o da defterimde yer almayacak, yer alsa bile silinecekler listesinde görülecekti. Hatta buna muhtemelen değil, mutlaka demem gerekti, galiba!
Tuttuk! Yani kiraladık evi, hiç alışkanlığımız olmamasına, ev kirasına ek olarak bize ağır gelecek bir aidat giderini göğüslememiz gereğine rağmen. Annem beğenmişti çünkü. Babam, bizim evde son sözü söylemekle yükümlü tek yetkili(!) idi, annemin dileğini söyleminden sonra “Peki, hatunum!” diyerek…
Giden memur ağabeyler, kahve, çay dâhil(!) gerek evdeki, gerekse depodaki bir kısım şeyleri de bize bırakmışlardı, giderlerken.
Güney cephede yer alan boş dairenin boyası, badanası, hatta mutfak dolaplarının değişikliği annemin arzusuna, zevkine göre şekillenmişti. Ayrı, geniş, öncekilere göre pasaklı olmayan bir odamın olması, “Tehecik” zıttında olan gerçek marketten alışveriş, git-gel işlerine yardımcı olmak mutluluğumdu.
İlerilerde bozuk para çıkamayışı, “Tehecik şu raflarda” gibi yerinden kalkmaksızın tariflere tahammül etme, kasada ödeme sırasında, kırılan, dökülen bir şeyin hata bende olmamasına rağmen, kabullenmeme şeklinde bir tavırla karşılaşırsam “Tehecik” başlığı ile bu market dâhil tüm marketleri de silerdim defterimden ve bence sakınca yoktu. Çünkü iki adım, ya da iki misli kadar fazla “Tehecik” yormaz, yıpratmazdı beni.
Ve de evimizle lisem arasında sebil gibi(3) o kadar çok market-bakkal-dükkân meselâ terzi, manav, berber, sıra sıra dükkânlar, cami, hatta mescit vardı ki, say say bitmez, biri olmazsa defterimden silinmeyi hak eden yerine bir diğeri gibi.
Titizdi annem, tüm hafta içi kendi başına uğraşmasına, tatil günlerinde ise yardımcı olmamıza rağmen usulünce, adabınca evimize yerleşememiştik.
Karma eğitim veren lisede bir-iki gün süren yabancılığım, süre sonunda normale dönmüştü eğitimim, öğrenci arkadaşlarım, öğretmenlerim için.
Okula geç gelmek huyum değildi, derslerdeki başarım, ahım-şahım(3) gibi yüksek standartta olmasa da, bana göre özenilecek bir seviyede idi.
Arkadaşlarımın hepsi iyi, hoş, yakışıklı ve güzeldi, bu yaşlarımızın gereği gibi…
Ama değildi. Engellememin mümkün olmadığı, olağandışı bir kalp çarpıntıma sebep olan güzel bir kız vardı sınıfımda. İlgimi belli etmiş olmalıydım ki, bazı-bazen yakınlaşmamı bekler gibi olduğunu hissediyordum, sınıf arkadaşlığımız ötesinde.
Bir teneffüste arkadaşlarından ayrıyken yanına geldim;
“Çok güzelsin!”
“Sen de çok yakışıklısın!”
Dilerdim ki; öncesinde “Biliyorum!” desin, güzelliğiyle övünsün, kalbimin onun için nasıl çarptığını bilip hissetsin.
“O zaman elini hissetmeni istediğim duygularımla tutmama izin ver Gülnihal!”
“Beni bu yaşlarımda da, ilerleyecek yaşlarımda da mutlu edecek bir başka olgu düşünemiyorum, eğer hissettiğini düşündüğün duyguların devam edecekse, tut ellerimi, hem hiç bırakma! Ben ise saklanmayı hiç düşünmüyorum Emced!”
Sahi, şu ana kadar neden ismimin Emced olduğunu söylemiş miydim? Kendini Şeref(li) bakkalla uyuşmam, kıyaslamam gibi (meselâ).
Günler geçiyordu, arkadaşlarımız arasında ayan-beyan(3) bilinen, o yılın yasakları içinde öğretmenlerimize, idarecilerimize gözükmediğimiz, bu nedenle okuldan çıkar-çıkmaz iki ayrı tarafa yönelmemiz gereken bir durumdu yaşadığımız, istemesek de.
Ne o, ne de ben birbirimizden başka bir şey bilmiyorduk, daha doğrusu ben bilmiyordum. Çünkü hep beraber olmamıza rağmen ona mektuplar yazıyordum, bazen sayfa limitlerine engel olmaksızın. Geçmişimi, bugünlerimi, yarınlarımız için tasavvurlarımı anlatıyordum. Şiirler yazıyordum ve en sevdiğim şarkıları söylüyordum ona, kimselerin olmadığı yerlerde, güfte yazarından ve bestekârından özür dileyerek;
“Nın! Nın! Gülnihal aldı bu gönlümü, sim ten, gonca fem, bibedel o güzel! (11)” ve “Geçsin günler haftalar sen… içimde kalacaksın(12)!” diyerek.
Bir gün içimden geldi sınavlar yaklaşırken;
“Belki vakit ayıramayız sınavlar süresince birbirimize, seni annemle ve babamla tanıştırsam da, onların beni didik didik(4) sorguladıkları ahret suallerinden(13) beni kurtarsan!” dediğimde, bir saniye de olsa duraklamadı bile;
“İsterim, sahiplendiğimin, sahiplendiğini bilmeleri hakları, değil mi? İzin alayım ailemden, hemen!”
“Yani, yarın?”
“Peki! Hemen yarın, okul çıkışından sonra…”
Okul çıkışında Gülnihal her nedense, her zaman gittiği yöne doğru yönelmek istedi.
“Şaşkın âşık! Bir tanem! Geleceğim! O taraftan değil, bu taraftan gideceğiz!”
“Nerde oturuyorsunuz?”
“Şu kocaman site var ya…”
“Eee! Bizim ev de tam o sitenin karşısında, bahçeli ev var ya, onun yanındaki kendimizin olan iki katlı kâgir olan binanın üst katında oturuyoruz. Anlayamadığım şey, birbirimize ilgi ve sevgimiz bu kadar üst seviyede ve derinken neden bu kadar zamandır aynı yolu üleşmediğimiz?”
“Belki bir gün denk gelir, anlatırım sana, tuhaf gelecek huyumu. Bilmen gereken şu ki; sinek küçük olsa da mide bulandırır, sana önem, değer vermeyene sen de önem ve değer vermeyeceksin. Bildiğin gibi, bir musibet, bin nasihatten evlâdır! (14)” derler ve…”
“Bir saniye, beynim karıştı, ne demek istediğini anlayamadım…”
“Peki, bir tanem! Bu benim yaratılışımda, belki ailem gibi senin de yanlışlığım olarak söyleyeceğin bir düşünce olabilir. Sözlerimin gerçeği; ‘Eğer rastlamak istemeyeceğin biri yolunun üzerinde ise, yolunu değiştirecek ve o yolu bir daha asla kullanmayacaksın!’ Yani bir bakıma; Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü(15) gibi bir şey…
Yol dikenliyse ve kendince o yolda mutlaka fiziksel olması gerekmeyen engeller varsa, gönlün benimsemek istese de, istemese de, benimsese de, benimsemese de o yolu kullanmaktan vazgeçeceksin! Söylemek istediğim bu!”
“Şifreli(4) hatta parola içeren sözlerini anlamakta zorluk çekiyorum, üstelik bana göre hiç de gereği yokken. Umarım, demek istediğini doğru, düzgün olarak anlatırsın bana bir gün, mutlu olacağım, üstelik demek istediğim; pişmanlık duymaksızın anlatman!”
“Seninle yaşadığım hiçbir andan pişmanlık duymadım, ömrüm boyunca da duymayacağıma inanıyorum!”
“İnancını boş çevirmeyeceğim, yemin ederim! ‘Babam memur!’ dedin, oraların kiraları, aidatları fazla!’ diyorlar, zorlanmıyor musunuz?”
“Önemsiz, anne dedemin, yani efendibabamın tek kızının ilk torunuyum ben, kiramızı efendibabam ödüyor, biz de sadece aidat ödeyerek yaşamımıza devam ediyoruz!”
“Anladım!”
“Anlamadın! Başlarımızda kavak yellerinin estiği(16), gözlerimizin hiçbir şeyi göremediği, gönlümüzün hiçbir şeyi dinlemediği, hatta ‘Seni seviyorum!’ demeksizin duygularımızla yaşadığımızı, senden bir saniye bile uzak kalmayı düşünmediğimi, dilemediğimi anlatacağım sana, ancak o zaman anlayacaksın, anlaman gerekeni…”
Siteye geldik, asansöre bindik ve ilk kez engelleyemediğim duygularla sarılıp “Seni seviyorum!” diyerek öptüm, cevapsız bırakmadı, ama çekindi;
“Ya asansörde güvenlik kamerası varsa?”
“Karı-koca olacak iki sevgilinin, masum bir öpücüğünün görüntüsünün ne anlamı olabilir ki, ‘Seni seviyorum!’ bu her zaman yaşayıp yaşatacağım bir cümle…”
“Dünyada bunun bir başka örneği var mıdır acaba? Asansörde ilk kez; ‘Seviyorum!’ diyerek sevgisini itiraf etme, öncesinde gayri resmi, dolambaçlı yollarla(3), diz çökmeksizin, bomboş bir ‘Evlenme teklifi’ yapan?”
“O gün de gelecek inşallah Gülnihal. Şu anda başım eğik karşında, çıplak, cıbıl, çulsuzum. Sana bugünler için, dünya ve yaşamın gerekliliklerini düşündüğümde bir şeyler vadedip söz veremem. Ama ‘Öl!’ de, ölürüm senin için, bir ömrü mutlu, mesut, huzurlu yaşamaktan vazgeçmek gibi görünse de!”
“Dudaklarımı tatlandırdın, canımı niye acıtıyorsun? Sus, artık! Bak, kata geldik!”
Annem, babam böyle bir şey beklemiyorlardı.
“Liseden değer verdiğim tek arkadaşım!” dedim, anlaşılmasını istediğim, beklediğim kadar.
Biliyordum ki; Gülnihal’i evine bıraktıktan sonra beni mutlaka sorgulayacaklar, benim için daha öncemde ufak ufak işleyerek düşündüklerini yeniden ve sabır edemeksizin empoze etmeye(4) çalışacaklardı, ya da nasıl denirse; işte öyle bir tavırla, özellikle annem ve ev kiramızı karşılayan efendibabamın tavrıyla. Bildiğim aday adayı efendibabamın bildiği, ama benim bilmediğimdi?
Annem usulca ve hatta hissettirmemeye çalışarak bir kenara çekti, hatta diğer odaya sürükledi beni sessizce, ancak gürler gibi bir şekilde sıraladı sorması gerekenleri.
Özet olarak; “Kimdi, neydi, kimin nesiydi, kimlerdendi, nasıldık, ciddi miydik, erken değil miydi? Liseyi bile bitirmemiştik henüz…”
Duraklar gibi oldu, sözlerinin devamına ulaşmak istercesine;
“Oğlum! Sen ‘Kız arkadaşımı getireceğim!’ demeyi bırak, ışık bile göstermedin bize. Aşk olsun! Giyinip kuşanırdık, derleyip toparlanırdık, bir şeyler hazırlardık. Neyse! Bu seferlik hoş görelim bakalım!”
Ve sorgulama! Soran, sorgulayan, makineli tüfek ateşi gibi sitem eden, her ailede olduğu gibi annemdi!
Gülnihal, saklamaksızın, saklanmaksızın cevapladı annemin ahret suallerini. Müdafaasını yapıp suçluluktan beraat edip(4) kurtulmasına, bir bakıma temize çıkmasına sevinen bir zanlı, suçlu, mahkûm adayı gibi hissediyor olsa gerekti, kendini. Doğal olarak savcı ya da hâkim; biri annem, diğeri babamdı karşısındakiler.
Başlangıç olarak dikkatimi çekmeyen iki şeyden biri, babasının geçimlerini marketten sağladığı ve diğeri ise belki de tam olarak fark etmediğim şekilde annesinden hiç bahsetmemesiydi.
“Ziyaretin kısası makbul!(17)” dedi, yerinden doğrulup annemin, babamın ellerini öperken. Öylesine alelusul, öper gibi yapıp çenesine dayayarak değil, resmen öpüp alnına sürerek. Bu seremoni başlangıçta gerçekleşmemişti belki şüphe, belki de artı olarak korku, endişe, merak, işkillenme(4) ve ne bileyim başka şeyler olarak?
Demek ki sonrasında güvenmişler, belki de uygun görmüş olsalar gerekti, eğer içten pazarlıklı değildiyse davranışları. Ellerini şefkatle uzatmışlar gibime gelmişti, öpülmesi için ve sevgiyle olmasına inandığım sarılışlarıyla. Ve;
“Akşamın bu vaktinde Gülnihal’i yalnız bırakma, evi mademki yakın, evine bırak!”
Bu emir, dönüşteki yarım kalan ahret suallerinin tamamlanması şeklinde sorgulama olacaktı, şüphe yok, hissediyordum.
Asansör gelsin, en ufak bir anı bile değerlendireyim arzusundaydım.
Asansör geldi, durdu, kapı açıldı ve daha kapanmadan ben onda, o da bendeydi, ta ki asansör bir kata gelip durup da kapılar açılmadan önce iki yana kaçışımıza kadar. Gelenler bir aile idi, anne, baba ve küçük bir kız çocuğu olarak.
Gülümsemelerinden bizi anladıklarını düşünüyordum, ama neden?
Asansörden beraber çıkmak üzereyken, “İyi akşamlar!” dileyen genç kadın, kendi dudağını işaretlemişti, herhalde kendisinin evvelinde yaşadığı bir düşünce olarak.
Asansörün aynasında; “Yârin dudağından getirilmiş bir katre alev gibi(18)” olduğunu fark ettik dudaklarımızın. Beis yoktu(3), mademki yarınlarımızı üleşecektik, dereyi görmeden de olsa paçalarımızı sıvamanın(4) dert olmayacağı düşüncesindeydik.
Evin kapısı önüne gelmek üzereyken bilinen Şeref, bildiğim Şeref(siz) Market sahibiyle karşılaştık. Maşallah yerel gazete, ya da yedek muhtar gibiydi ve ben yaşayacağım ve tahammülümün zor olacağına inandığım bir gerçekle karşı karşıya idim. Şeref(siz); Gülnihal’in babası idi.
“Mahalleye yeni taşınanlar olsanız gerek, ama markette rastlamadım size bugüne kadar?”
Soru içeren bir cümleydi bu, cevaplamamın gerekmediği, ama huyum kurusun;
“Annenizi yitirdiniz mi, yoksa annenle baban boşandılar mı?”
İsmini söylemek içimden gelmemişti, dudaklarımda sıcaklığını hâlâ hissediyor olmama rağmen.
“Annemi yitirdik!” dedi, sadece.
“Anlıyorum!” dedim ve başka bir eklentim olmaksızın, yaşamımı üleşmeyi düşündüğüm genç kıza karşı dünyadaki en haksız ve ayıp davranışı sergiledim. Öyle ya; “Babasına bak, kızını al! Kenarına bak, bezini al!” denmemiş miydi?
Düşünüyordum; gayri resmi, ya da resmi şekilde sarkıntılık yapan, kendisinin çapkın bir donjuan olduğunu zanneden bu kart adam tahammülsüzlükle karısının, yani Gülnihal’in annesinin genç yaşında ölümüne sebep olmuş olabilirdi.
O halde genler engellememişse Gülnihal de babasının kızı olamaz mıydı? Olabilirdi. De…
Ama nasıl? En iyisi başlangıçta birleşmiş dudaklarımıza rağmen, yolumuzun başlangıcında görünsek bile, yolumuzu sonlandırmak düşüncesindeydim. Engelleyen? Karşılığının olmasını dilediğim, ancak yitireceğim sevgi idi.
Ben düşünürken, iç sesime(3) rağmen kuruntularımdan vazgeçme çabasındayken bu kez açıktan açığa ve resmen şerefsiz bakkal birdenbire celâllendi(4), hiddetlendi, çıldırdı ve hatta eylem hazırlığında bağırmaya başladı;
“Kız sürtük(2)! Yelloz(2)! İzin aldın ama kim bilir bu oğlanla ne haltlar karıştırdın(4) bu vakte kadar, bu vakitte mi gelinir eve?”
Sözlerini bitirecek kadar ancak sabredebildi, kızını saçlarından tutup savurmaya çalıştı, yaşının gereği ancak silkelemeye yetti gücü.
Gülnihal’in elindeki kitaplar, annemin yanına koyduğu kurabiyeler dört bir tarafa saçıldı. Kuruntularım, saplantılarım olmasına rağmen, sakin ve sabırlı olmam gerektiği düşüncesindeydim, ama sabır taşının çatlamasını önleyecek kadar güçlü değil.
Hele ki yaşamımın tümünde olmasını istediğim birine yapılan eziyete tahammül yazılı değildi kitabımda, asla!
Önce elinde bir tutam saç kalacak olsa da, şerefsiz adamın elini sporcu kimliğimle tutup ayırdım. Yapacağım tek şey vardı, onu beklemediği bir şekilde cezalandırmak…
Aparkat bir yumruk(3) şaşkınlaşmasına, sallanmasına fırsat bırakmaksızın uzatmıştı onu yere!
Gülnihal evlât olarak ne yapmasının gerektiği şaşkınlığındaydı. Onu öyle bırakamazdım, cep telefonumdan ambulans istedim, polisi de aramak üzereyken elime dokundu Gülnihal merhamet ister gibi.
Oysa buna hakkım yoktu, sebep her ne olursa olsun, bir büyüğe el kaldırmak affedilecek bir davranış değildi ve bunu isteyemezdim de…
Hastane polisleri uyanıktı. Neyin, nasıl ve ne şekilde cevaplanmasının gerektiğini biliyorlardı. Benim de yalan söylememe gerek yoktu; “Ben vurdum!” dedim, Gülnihal’e, bana uzanan meraklı bakışlara aldırmaksızın ama sözlerine şaşırarak;
“Bir şey olmamışsa mesele yok, ama yaşlı adam ölürse işin çok zor be genç adam!”
Hapse girmem? Önemsizdi. Tahsilime devam edememek? Umurumda değildi. Ancak Gülnihal’in babasının katili olmam, şu anda hissettiğim halde hissetmem gerekirken hissedemediğim sevgisi, dünyamın kararması, güneşimin yok olması anlamındaydı.
Her ne olursa olsun bir-iki doktor hamlesi ile Şeref(siz)in ayağa kalkmasına sevinmek içimden gelmedi. Kelepçesiz tutuklama, nezarethaneye tıkılma, affedilmeme rağmen mahkemeye çıkmam, cezamın ertelenmesi…
Ve okul bitmedi…
Benim yüzümden, yaşamımda olmamasını dilediğim handikaplara(2) karşın Gülnihal mezun olmayı başarmış, her şeye rağmen beni saklandığım kümesten çıkaramamıştı. Sevgisinin yüceliğini, bensizliğin ıstırabını anne ve babama anlatmasına rağmen…
Tahta bir bavulla beni koynuna hapseden efendibabamın yanındaydım. Gülnihal’in ısrarlı tepkilerine, ailem de ısrarla cevap vermemiş, belki de verememişti. Muhtemelen onlar da hayatımı kararttığına inandıkları kıza ve onun babasına kin tutuyor olsalar gerekti.
Gülnihal’in üniversite sınavlarında başarısız olduğu, tüm perdeleri kapalı, karanlık bir odaya kendini hapsettiği, neredeyse bir deri-bir kemik kaldığı ulaştı kulağıma, her kimden, her nasıl öğrenip de bana ulaştırıldığını bilemediğim.
Onun, benim için ölümü beklemesine dayanamazdım, hele ki ölmesine asla rıza gösteremezdim, hele ki buna babasının katkısını inkâr ederek.
Sıyrıldım, çıktım, sığındığımı sandığım kümesimden. Efendibabam tıraş etti, nenem banyoyu hazırladı, giyindim, kuşandım. Sevdiğim, canımı bile esirgemeksizin vermeyi dilediğim bir genç kızın benim yüzünden kendisini karanlıklara hapsetmesine, ölümü özlemle beklemesine razı olmam mümkün değildi. Hele ki unutmak bir yana için için onun için yandığımı hissederken…
Bakkal açıktı. Evin kapısına yöneldim, kapıyı çaldım, açılmadı.
“Aç kapıyı!” dedim. “Benim ben, öyle bir ben ki, baştan aşağı sen(19)!”
Merdivenlerde dermansız değil, güçlü ayak sesleri ulaştı kulağıma. Kapı açıldı, sarıldı kalan tüm gücüyle bana.
“Beni sensiz bırakma!” deyip yığıldı kollarıma. Bir an “Beni terk etti!” sandım, uzaklaşır gibi. Nefes alıyordu.
Kucağıma aldım, odasına çıkardım, gözlerini açtı, gözlerimizdeki ışıklarla bulutlara yükselmeye başladık, mutlulukla…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü ikilem şeklinde sonuçlandırdım. İyimserler; “Mutlu son” kötümserler; “Ahrette son” olarak düşünebilirler.
Şeref(siz); Onursuz anlamındaki bu kelime, adı şeref olan birini aşağılamak anlamında “Şeref siz misiniz?” anlamında “Şerefsiz misiniz?” şeklinde kullanılmaktadır.
Tehecik; Her ne kadar Kürtçe biraz anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda” anlamındadır.
Yav; Yöresel anlamda “Ya, yahu” şeklinde bir söz. Yağ anlamında da kullanılır. Ayrıca sahipsiz hayvanlar, imbikten çekilen rakı artığı tortu.
Emced; Pek büyük, daha büyük, şerefi, şanı çok olan.
Gülnihal; Gül fidanı. Gül ağacı.
(1) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(2) Çığırtkan; Çığırtgan. Çağırtkan. Çıkarı olduğu için birini övüp koruyan kimse. Bir şeyi yüksek sesle çevreye duyuran. En iyi bağıran, güzel sesli, bu yolla müşteri çeken.
Ekâbir; Kendini beğenmiş. Devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.
Emlakçı; Başkalarının taşınmaz mallarının alım satımıyla uğraşan ve geçimini bu yolla sağlaya kimse.
Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Kokoş; Aşırı süslü, birbirine uyumsuz giysiler giymeyi seven.
Munzam; Eklenmiş, katılmış, ek, muntazam.
Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.
N’o; “Ne o?” demenin lehçe şekli.
Paçoz; Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız kişi.
Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen kimse. Rahatsız eden, sıkıntı veren, musallat olan.
Simsar; Komisyoncu (Genellikle ticari işlerde belli bir yüzdeyle aracılık eden kimse).
Sürtük; Durmadan konu komşu sokak gezen, evinde pek durmayan kadın. Bayağı kadın, orospu.
Yelloz; Rahat davranışlı, işveli, fingirdek, fıkırdak, hafifmeşrep kız ya da kadın.
(3) Ahım-Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.
Al Birini Vur Ötekine (veya diğerine); Hiçbiri işe yaramaz, hepsi bir ayarda.
Altılı Ganyan; At yarışlarında sıralı olarak koşudaki atların altısının sıralı olarak tahmin edildiği bahis.
Antipatik Duruş; Başkalarıyla uyuşamama, soğuk, sevimsiz bakışlarla ve ortama gergin bir şekilde bakan kimse.
Aparkat Yumruk; Boksta bükük kolla aşağıdan yukarıya doğru atılan yumruk çeşidi.
Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.
Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
Dolambaçlı Yol; Sözü, meramı, niyeti değişik şekilde anlatma çabası. İçinden güç çıkılır, karışık, çapraşık durumda virajları olan yol.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.
Gürültü Kirliliği (Ses Kirliliği); İnsan ve hayvan yaşamını olumsuz etkileyen, dengesini bozan her türlü insan, hayvan ve makine kaynaklı ses oluşumu.
Hoş Sohbetli; Güzel ve tatlı konuşmasını bilen, konuşması hoşa giden, zevkle dinlenen.
Ingıdık-Ingıdık; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir biçimde. Eskiden “ehlen ve sehlen” şeklinde kullanılan bir deyim.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
İçine Düşecekmiş Gibi; Bir beden dili kavramı. Alacakmış gibi hayranlıkla, umutla, hatta istekle bakmak.
Maço Erkek; İriyarı, sert, zengin olmakla beraber görgüsüz, kaba saba erkek.
Ne Menem; Ne çeşit, ne türlü.
Sebil Gibi; (Öyküdeki anlamı yöresel olarak; çok gibi.) Sebil; Kutsal günlerde hayır beklemeden dağıtılan su. Genellerde camilere bitişik olarak özel biçimde yapılmış su dağıtılan yapı.
Yönetici Bozuntusu; Kendinde bulunması gereken nitelikleri taşımayan kimse. Şaşkınlığa düşmüş yönetici.
(4) Ağzı Açık Bakmak (Bakınmak); Yeni gördüğü her şeye şaşkınca, alıkça bakma, hayranlıkla seyredip şaşırma, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşma, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakma.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Baş Edememek; Gücü yetmemek. Başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek. Güç gerektirecek bir durumda güç yetirecek durumda olamamak.
Beraat Etmek; Aklanmak. Bir yargılama sonunda suçsuz bulunmak, temize çıkmak.
Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.
Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak.
Dereyi Görmeden Paçayı (Paçaları) Sıvamak; Daha olmamış bir iş için olmuş gibi davranmak. Kesinleşmemiş bir işe bitmiş gözüyle bakmak.
Didik Didik Etmek; Didiklemek. Bir yerin veya bir şeyin içindeki eşyayı karıştırarak aramak. Kendi kendini harap edip üzmek. Bir konuyu tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmek, iyice araştırmak. Huzursuzluk vermek. Sıkıntıya sokmak. Sıkıştırarak veya ısırarak parçalamak. Gagalamak.
Empoze Etmek; Özellikle bir düşünceyi, bir görüşü birine zorla, baskı kurarak benimsetmek, dayatmak, zorla kabul ettirmek.
Gemi Azıya Almak; Aslı, atın gemi azı dişleri arasına alarak gemi etkisiz bırakarak, süvarisinin yönetiminden çıkıp, kendi başına hareket etmek anlamında olmakla birlikte söz dinlemez anlamında ikinci bir anlamı daha vardır.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.
İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak.
Mızıkçılık Etmek; Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek.
Nal Toplamak; Bir yarışta en geride kalmak, sonuncu olmak. Bir işte geri kalmak.
Sürünmek; Yoksul ve perişan yaşamak. Sürünme işine konu olmak. Karnı üzerinde sürünerek ilerlemek. Bir şeye değerek geçmek.
Şifreli Konuşmak; Karşısındaki üçüncü kişinin anlamayacağı bir şekilde anlamları ancak kendilerince bilinen sözlerle konuşmak.
Tekerine Çomak Sokmak; Birinin yolunda giden işini engellemek, aksatmak gibi davranışlarda bulunmak.
Tenzih Etmek; Kusurdan uzak tutmak, kusur kondurmamak.
(5) Briç; İkişer kişilik iki takım arasında elli iki kâğıtla oynanan İstanbul’da başlanan ve 1932 yılında kurallara bağlanan bir iskambil oyunu.
Maça Kızı; 52 kâğıtla oynanan, en büyük ceza puanın iskambil kâğıdının maça dizisinde yer alan kız resmi bulunan kâğıttan olduğu bir iskambil oyunu.
Taş Oyunu; Her ne kadar üçtaş, dokuztaş gibi oyunlar akla gelse de öyküde söylenmek istenen; domino taşları gibi taşlarla veya kâğıtlarla oynanan konkene benzer, hokey veya okey olarak adlandırılan bir oyundur.
(6) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.
(7) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz.
(8) Gözünün Üstünde Kaşın Var, Kaşının Altında Gözün Var; Bir suçlama için kişinin bahane uydurması, bir kimsenin alınmasına neden olacak sözler söylemek, onun herhangi bir olumlu, ya da olumsuz davranışını hoş karşılamama.
(9) Benim Hakkımda Ne Düşünüyorsan Allah Sana İki Katını Versin; Bazı müfessirler Peygamberimize mal ederler ki, bence bu iyilik, dürüstlük, hakşinaslık ve kin tutmama erdemine sahip peygamberimize haksızlık gibi gelir. Bazı kaynaklar ise Yunus Emre’ye yakıştırırlar ki, dünyaya boş vermiş bir ilahinin kullanacağı bir söz olmasa gerek. Kalıyor; dolmuş şoförlerinin söylemi. Ki bence doğrusudur!
(10) Fare Sidiği Denize Fayda; Bazı faydaların yaşamın gereken bölümlerine hiç yararı olmadığının, hiçbir şeyi değiştirmediğinin ifadesi.
(11) Yine bir Gülnihal, Aldı bu gönlümü, Sim ten, gonca fem, Bibedel o güzel… Güfte ve Bestesi; Hamamizade Dede Efendiye ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(12) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(13) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
(14) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. TÜRK ATASÖZÜ. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair atasözü.
(15) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
(16) Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği.
(17) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş bir deyimdir.
(18) Yârin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil; Ahmet HAŞİM’in “KARANFİL” isimli şiiri olup Sadun AKSÜT tarafından Kürdilihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği olarak bestelenmiştir.
(19) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “KİM O DEME” Özdemir ASAF