Bir baba olarak, henüz altmış yaşlar civarındayken bazı şeyleri anlatmam o kadar zor ki. Belki bölük pörçük(1), ama mutlaka içimde ukde(2) kalmadan…
En iyisi yazmak, yatmaksızın, uyumaksızın, unutmaksızın…
Bize aitken, bizim olmaktan çıkmış bir uzak diyardan göçmüştük vatan toprağımıza, hem mecburen, hem zorla, bir bakıma kovularak, diğer bir bakıma “Buyur!” denip davet edilerek.
Daha açık bir ifade ile bir devlet; “Git!” demiş, “Muhacir(2) olarak yerin şurası…” demişti, “Gel!” deyip “Buyur!” eden ise devletim idi.
Devletimin gösterdiği bundan sonraki yaşamımızı tüketeceğimiz yere gidip kontrol etmem, yaşam şartlarını, okul durumlarını, işyerimi görmem, tüm koşulları incelemem gerekti bir baba olarak öncelikle.
Büyüğü oğlan; Özer ve küçüğü kız; Nisa ve eşim Nurinisa’yı önceleri yâd ellerdeyken(1) bizimle komşu olup bizden önce Türkiye’mize göçmek zorunda kalan handiyse(2) yerli olmuş hemşeri, eş, dost, uzak-yakın demeksizin akrabalarımıza emanet edip yola çıkmış ve yerleşeceğimiz yere ulaşmak için yola çıkmıştım.
Öncelikle söylemem gerek ki; bizi kovan devlet, jest yapmış(3)(!) mal-mülk elimizde ne varsa yok pahasına da olsa elden çıkarmamıza izin vermişti. Yoktan çok, vardan çok az diyeceğimiz kadar paramız vardı elimizde, birazcık da çerçöp(2) diyeceğimiz, ıvır zıvır(1), eften püften(1) sözü edilmeyecek gerekli olan eşyalarımız…
Her ne kadar “Üç göç, bir yangın!” denmişse de biz ilk göçte yaşamıştık belirtilen o yangını, “Sil baştan!” denecek şekilde. Evimiz olacaktı öncelikle, sonra sıfırdan başlayıp ihtiyaçlarımıza göre dayayıp döşeyecektik yuvamızı.
Bana göre şanslarımız yok değildi. Kovulduğum ülkedeki mesleki konumuma göre iş vermişti devletim bana, bir devlet dairesinde, emsallerim kadar maaş alacaktım, iş aramama gerek yoktu. Ayrıca çocuklarım okumak konusunda şanslı olacaklardı, devletim burs vermeyi, okutmayı vaat etmişti, kâğıt üstünde yazılı olmasa da…
Ulaştım yaşayacağımız ile, önce bana yer gösteren iş yerime vardım. Tanıştım, müdüründen çaycısına kadar her bir kimselerle. Elimden tutacaklarını vaat ettiler, tüm tanıştığım çalışanlar, baylı-bayanlı, buradan-şuradan, aşağılamaksızın…
“Şurda şöyle bir ev var, kiralık…”
Kırk yıllık karım, beğenir miydi, beğenmezdi gösterilen evi;
“I-ıh! Hatunum beğenmez…”
“Burda böyle bir ev, orada şu tipte bir ev…”
“Ooo! Çok büyük, dayayıp döşeyemeyiz! Ooo! Çok küçük, sığışamayız, hem kızım beğenmez…
“Peki şurası?”
“Yarım inşaat mı?”
“Hee! Param var diyorsun! Kiralarda sürüneceğine al, tamamla ailece. İstediğin gibi boya badana yaptır, kapı-pencere taktır. Kış sert olur buralarda, damı bizimki gibi ben yaptırırım ustalara, bedelini ödersin paşa paşa...
İstersen arsanın durumu uygun, bir oda daha kondur, kömürlük-odunluk yaptırırız, odununu-kömürünü, hatta bir miktar tezeğini bu aylardan koymayı unutmazsın, ama o konuda da yardımcı oluruz, bebelerle birlikte ailece…”
Söyleyeceklerini gözden geçirme gerekliliği unuttuğum bir şeyler var mı dercesine, gözlerini kapattı, devam etti sonra;
“Bir şeyleri bilemezsen, bulamazsan, sıkılırsan danış. Allah’a şükür, durumumuz fena değil, gerekirse koltuk da çıkarız. Akraba da olsa el yanında muhannete(2) muhtaç kalmasın seninkiler, yani karın, çocukların. Hemen git, al, gel! El-elden tamamla evini. Gene de sen bilirsin gayrı!”
Tüm bu sözleri söyleyen görevlendirildiğim daireden mesai arkadaşım, arsa ve yarım inşaatın sahibi, yan tarafımdan komşum olan Üzeyir idi.
Tapuyu hemen verecekti Üzeyir. Peşinattan sonraki kısımlar için hoşgörülü olacak, tanıdıkları ile tanıştırıp taksitle ev eşyası almamız için hem önayak(3) ve hem de kefil olacaktı.
Üzeyir’in aynı dairede çalışan Boran, Baran, Berat, Devran isimli dört oğlu, lisede öğretmen olan Mihriban isimli bir kızı ve bir de okumaya meraklı olup da okumayan, okumak istemeyen aşağı-yukarı benim kızımın yaşlarında, başlangıçlarda ismini çözemediğim için “Davut” dediğim aslında ismi “Davit” olan bir oğlu vardı, anlamını sonradan öğreneceğim.
Bir hafta sonuna doğru Üzeyir, beş oğlu ve hatta karısı ve kızı dâhil, yarım evin bir odasını el elden, yaşanacak kadar düzenlemişlerdi. Boya-badana, pencere-kapı, kilimler, musluklar vb. olarak.
Suyu elektriği bağlatıp “Ev görümlüğü(1)” diyerek bir de tüp gazla çalışan, alt kısmı fırın olan bir ocak hediye etmişlerdi.
“Ev sahibinin işine karışılmaz!” anlamında diğer gereklilikler için beni ve bilmedikleri oğlumu bir kenarda bırakarak “Ana-kız onlar karar versinler, kararlaştırsınlar!” demişlerdi. Doğrusu düşüncelerinde pek de haksız sayılmazlardı, karımın ve Nisa’nın titizliklerinden haberleri olmasalar da…
Yalnız ikaz etmeden de geçememiş olsalar gerekti, bazı şeyleri. Çünkü en önemli konulardan biri kış geldiğinde çatıdaki kar yükü idi ve bunun karın yağışın durumuna göre mutlaka “İndirilmesi” gerekliydi, zaman zaman.
Soğuklar ve rüzgârlar deli gibiydi. Bu nedenle banyo şofbeni mutlaka elektrikli olmalı, soba bacası güneye, kurulan sobanın boruları da güneye doğru yerleştirilmeliydi. Geceleri her şeye rağmen ve mutlaka tedbir olmak üzere sobaya kömür atmak yerine, yağlı, portatif, elektrikli bir kalorifer edinmemizde yarar vardı.
Odun-kömür, hatta tezek teminini zaten daha önceden anlatmışlardı. Cam-kapı fitilleri gereğince yerleştirilmişti, oğlanlar tarafından. Perdelerden sonra, hazırlanan listeye göre eksikler tamamlanacaktı peyderpey(2), maaş aldıkça.
Eh! Ne de olsa kovulduğumuz ülke iklimi ile buranın iklimi arasında olan fark, dağlar kadar olup inkâr edilemezdi.
Bu söylemler “Ağabey” diyeceğim Üzeyir’in önerileri idi, bıkıp usanmaksızın sıralamaya çalıştığı.
Ancak hemen eklemeliyim ki; Davit’in; ilerleyen tarihlerde; “Ummadığın taş, baş yarar!” tipinde bir genç olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti, geçemezdi de (galiba). Sezinlemiş olmak mı? Belki…
Anneleri bu yaz gününde bile üst üste eteklikli, cepkenli, yelekli, nasırlı elleri, lâstik terlikli, yılların güneş yanığı yorgun yüzünde belli olan, Hint kadınları gibi sanki tükenmez kalemle özenerek yapılmış gibi alnının tam ortasında koyu mavi, siyaha yakın renkli bir leke vardı.
Avludaki atlara, tavuk, buzağı, ineklere ve evcil olduğuna ve kardeşçe geçindiklerine inandığım kedi ve köpeklere değişik bir lisanla bağırışı kulağıma ilişmişti birkaç kez.
İsimlerinin anlamını sonradan öğreneceğim, çocukların anne demeleri dışında seslenişlerinden ziyade baba Üzeyir bazen Rojin, bazen de Roja diyerek sesleniyordu ona. Eğer zihnime tam olarak yerleştirebilmişsem.
Zaten diğer bir kusurum oğlanların tümünün değil, sadece son numara Davit’in ismi kalmıştı aklımda, onu da zorla öğrenmiştim ya. Davit; ata, atlara ve nasıl edindiğine akıl sır erdiremediğim bir şekilde çeşitli silâhlara çok meraklıydı.
Nurinisa ve Nisa geldiklerinde başlangıç olarak bizimle, komşumuz, karşılıklı olarak oğlanlar ve kızlar çabucak anlaşmış, hatta kaynaşmıştık.
Bir diğer gerçek husus; bedelleri için yemin billâh ederek ancak rıza gösterdikleri şekilde; süt, yumurta, yoğurt, peynir hamarat(2) Rojin ablanın imalâtı olarak eksilmeksizin evimize akın ediyordu.
Komşunun, karşı komşunun külüne muhtaç olması bir yana, misafirperverlik, kadirşinaslık bu ülke insanın huyu idi. Eklemekte yeri var; kıraçtaki bağdan toplananlarla yapılan pekmezden de, tarhana, mantı, erişte ve nadiren de olsa tereyağından da takviye olarak nasibimize düşenler kadar sahiplenmiştik.
Belki erken bir izlenim, ya da başarılı olma garabeti yaşadığım düşünce olacak, ama Mihriban öğretmenin Nisa’ya öğretmenlik yapmak yanında, Özer’in de yaş-baş, mevki farkı gözetmeksizin kalbini çalmak için meyilli olduğunu görür gibiydim.
Bu vesile ile Davit’in de Nisa’ya yakınlaşma çabalarını, onunla beraberken mutlu olduğunu, gözümden kaçırmam mümkün değildi. Nitekim ilerleyen zamanda şüphelerimin gerçeğe dönüşeceğini düşünmem asla mümkün değildi.
Bunlar kurgu değil, eşimi ve çocuklarımı bu şehre getirdikten sonra yaşadığım izlenimlerdi ki, yanılma payımın, ihtimalimin olması yanında, yanılmayacağımın da garantisini yaşar gibiydim.
Düşüncelerimi bir kenarda saklama gayretini yaşamıştım, her ne kadar ve nasıl işe yarayacaktıysa, ilerleyen zamanda; “Ateşler, bacaları sarınca!” belki.
Karşılıklı olarak şahit olduğum yakınlaşmalarda endişelendiğim hususlar yok değildi, duygusallık olarak değil öncelikle ve özellikle belirtmemde yarar var. Nasipse zamanı gelince, Yaradan uygun gördüyse olacakların, yaşanacakların önüne geçmemiz mümkün değildi, ailece fert fert.
Ancak Davit, tam bir süvari, tam bir Kızılderili savaşçı, sanki bir eşkıya(2) veya terörist(2) gibi ata binmeyi öğretiyordu Özer’e. Ata binmeye özenen Nisa’ya ise bu konuda söylediği tek söz; “Şimdi değil, daha sonra!” şeklindeymiş.
Günler olağan, hatta yeknesak bir şekilde geçiyordu, istesek de istemesek de. Belirgin olayları yaşıyorduk. Nisa derslerinde başarılı idi, Özer liseyi bitirmiş yaşadığımız yerden kovulmanın etkisiyle sene yitirdiği için hemen askere gitmeyi kurgulamıştı zihninde. Bunda belki çevreden duyumlarının, televizyonlarda yer alan şehit haberlerinin de etkisi olsa gerekti, henüz yirmi yaşına girmiş olmasının ertesinde…
Ve böyle yaz tatili günlerinden bir günün akşamüzerinde, iftihar eder gibi, gururla, övünerek geldi Özer eve;
“Bu gün keleşle(4) ateş ettik, hem yerde, hem at üstünde, usta gibi isabet kaydettim, inşallah askere gidince komando yaparlar beni.” dedi.
“O ne demek oğlum?” dediğimizde analı-babalı olarak, önemsizmiş gibi;
“Büyüklerim sizlerin dünyadan haberleriniz yok ya. Keleş; kalaşnikof denilen otomatik bir silâh, terör nedeniyle teröristlere karşı asker tarafından, teröristler tarafından da askere karşı kullanılıyormuş. Her ihtimale karşı evde bir tane bulunmasında yarar olduğunu söyledi Davit. Çünkü teröristlerin ne yapacağı belli olmuyormuş. Bu nedenle daha önce hiç kullanılmamış, sıfır model bir tane bizim için bulup bana verecek Davit. Ben de devletin vereceği bursla taksit taksit ödeyeceğim ona. Hepimizin bilmesinde yarar var, sedirin altında saklayalım, ben bir ara nasıl kullanılacağını sizlere öğretirim. Benim olmadığım bir zaman yanlışlıklarla karşılaşırsanız kendinizi korursunuz.”
“Sen deli misin oğlum?” dedik Nurinisa ile bir ağızdan.
“Delilik değil, tedbir. İster misin bir akşam bu dağ ya da şehir eşkıyaları, içimizdeki terörist, hain, hırsız ve hainler; ‘Şehre muhacirler gelmiş, kızları güzelmiş, oğlanları yakışıklıymış, hele bir şunlara görünelim, dağa çıkartırız, bizlere katılırlar belki! Oldu, oldu, olmadı canları cehenneme!’ derlerse bu bizim savunmamız olur…
Devlet, polis, jandarma pek karışmıyormuş terör nedeniyle evlerdeki silâhlara. Bu nedenle merak etmeyin, ben evde olursam, kimsenin gözyaşlarına bakmam böyle bir durumda, eğer evde yoksam, siz öğrendiklerinizi uygulamaya koyarsınız artık. Şüphe halinde bile camı açıp ateş edin, yanlış yapma niyetli olanlar gelmişse, evin boş olmadığını öğrenmiş olurlar. Bilip tanıyanlar zaten ses etmeden gelme davranışında olmazlar…”
Bir hayli uzun konuşması, dinlemekle bile yormuştu, hepimizi.
“İyi diyorsun da oğlum…”
“Yanlış neresindeki sözlerimin baba? Tedbir bizden, takdir Allah’tan! Tamam, olacakla öleceğin çaresi yok. Sizlerin namuslarınız, şerefleriniz ve sağlıklarınız bana emanet! Sizleri koruyamazsam, ülkeme hizmetimi tamamlamazsam, ne işim var dünyada?”
Seslerimiz kesildi, biz ne yapacağımızın, söyleyeceğimizin kargaşasını yaşarken Nisa kalkıp ağabeyine sarıldı.
“Kahramanım, biricik ağabeyim!” diyerek söylediklerinin kabullenildiğinin itirafı gibi. Bizim de Nisa gibi oğlumun söylediklerini kabullenmekten başka çaremiz yoktu.
Rutin geçen günlerden birinde Üzeyir’in dört çocuğundan biri, ilk üçün sonuncusu Berat kayboldu birden, işe gelmez oldu. Ağabeyleri izin kâğıdı doldurdular onun adına. Bir izahat gerekliymişçesine, adım gibi emindim ki, yalan söylüyorlardı; “Aşk meselesi müdürüm, hoş gör!” diyerek imzalatmışlardı müdüre izin kâğıdını.
Ve o günden sonra sessizlik başladı dairede aramızda babalar, kalan oğullar ve ben, ayrıca evler arasındaki ahenk de fark edilir şekilde azaldı.
Değişmeyen konu; Mihriban, Nisa, Özer ve Davit yakınlığı idi, oldukça koyu bir şekilde fark edilen. Bunun bizden yana tepkisinin olmaması doğaldı, nasipse, yazılmışsa olurdu ve sevgi her şeyin üstesinden gelirdi, bizim ana-baba olarak müdahale etmeye hakkımızın olmadığı.
Doğal olarak ve bana göre karşı tarafın tepkisini bilmemiz mümkün değildi.
Birkaç gün sonra saç sakal karışık olarak evine döndü Berat. Evine döndüğünde aynı Özer’deki gibi bir silâh vardı omuzu arkasında, kesinlikle gördüğüm, her bir yanında şeritler halinde bir şeyler de vardı, kılık-kıyafeti de değişikti, çapulcu(2) gibi.
Gördüğüm şey; merak ettiğimden, izlemek istediğimden değil, bir vesile ile kapı önünde olduğumda, sensörlü(2) kapı lâmbasının aniden aydınlanması ile gözüme tesadüfen çarpan görüntü idi, hayret ettiğim.
Kardeşlerin müdüre söyledikleri yalanları tasdik edilmişti; aşk meselesinde silâhın, çapulculuğun, saç-sakal ve pisliğin ne alâkası olabilirdi ki?
Aradan geçen zaman içinde önce sensörlü sokak lâmbası yok edildi, yerine herhangi bir şey eklenmeksizin, sessizlikle. Babanın ve oğulların tavrı değişti önce dairede bana, sonra komşulukta bize karşı.
Berat tekrar kayboldu, bu kez temelli gibiydi galiba, ağabeyleri ve babaları müdüre ricaya gitmediler bu kez, memuriyetten kaydının yok edilmesine tepkisiz kaldı hepsi.
Daha sonraları her akşam mesai bitiminde baba Üzeyir yalnız dönmeye başladı eve, soracağımı tahmin etmişçesine bir akşamüzeri evlerimize yöneldiğimizde; çocuklar taş oynamaya kahveye gidiyorlar!” demişti. Sözüne inanmamın gerekliliğini yaşıyor gibiydi.
Merak bu ya, gecenin kör vaktine kadar takip ediyordum, karşı evin bahçesini, beni de Özer’in merakla takip ettiğini bilmeksizin. Çok zaman gelen-giden olmuyordu, geldiklerinde de aynı Berat gibi saçlı-sakallı, ancak düzgün kıyafetleri ile görünüyorlardı ve sabahına daireye düzgün olarak erkenden yöneliyorlardı.
Ben daireye gittiğimde onları yorgun, gözleri kan çanağı(3) gibi uykusuz görüyordum ve mutlaka birinden biri eksik olup, işyerinde ortalıklarda görünmüyor, kayboluyorlardı, bir bakıma sırayla gibi, bana göre.
İnsanın başına ne geliyorsa gereksiz merakından dolayı geliyordu. Bir gün gelenden sonra kaybolma sırası gelen olduğunu tahmin ettiğimin peşinden gittim. Ardiye, ya da arşiv dediğimiz odada yatıp uyudu giden.
Ve yine takip ettim, evlerine hiç gelmeyip nerelere gittiklerini, çünkü nasıl bir şeyse bilmediğim taşlarla oynamak için kahveye gitmediklerini biliyordum.
Ve çok zaman evlerine gelmeyip bir yerlere gittiklerinden şüphelenmeye başlamıştım.
İstasyona gidiyorlardı, son marşandiz trenini(1) takip edip, kara vagonlardan birine binip belirli bir yerlere gidiyor olsalar gerekti, ham bir vücutla nerelere gittiklerini takibe devam etmem mümkün değildi, meraktan çatlıyor olsam da, bir şeyler yapamamanın, bir şeylerin elimden gelememesinin derdini yaşıyor olsam da.
Ancak öncelikle ifade etmeye gayret etsem de, onların geliş ve gidişleri ile ilgili olup olmadığını bilmesem de o günün haberlerinde; “Şu kadar şehit, bu kadar terörist etkisiz hale getirilmiştir!” haberleri beni, bizi, hepimizi üzüyordu.
Gazeteler geç geliyordu şehre, hele ki kış günlerinde hiç gelmiyordu desem yeri. Gelen gazetelerde şehit haberleri, parlamentoda ağlamaya meyilli yahut da ağlama gösterişli parlamenter resimleriyle büyük olarak görünüyordu. Avam tipi saygısız, görgüsüz, gösteriş budalası resimleri anlayamıyordum.
Bir gün cenazesi geldi, Berat’ın. Attan düşmüş ölmüştü. Kimse görmemişti onu ailesi dışında. Yalapşap(2) yıkanmış, namazı kılınmıştı. Komşuluk hatırı vardı, mezarına gitmemek olmazdı. Mezarına kardeşler tarafından bedeni indirilirken kefenini kimsenin görmemesi için oldukça dikkatli davranmalarına karşın kanlı kefen gözümden, görüntümden kaçırılamamıştı. Attan düşen bir insanın kefene yamanan kanının o kadar yoğun olmasına aklım ermemişti.
Rojin yastaydı, önceleri ağıtlar yakarken sonraları sessizleşti, hem hiç ilenmeksizin(3), avludaki atlar da aynı sayıdaydı, her nedense…
Farklı bir nedeni olmalıydı Berat’ın ölümünün. Ama ne?
Sonrasında bir gazete haberinde terörist olarak resmini gördüm. Berat teröristti ve askerlerimizden birinin kurşunu onu öte dünyaya göndermişti, “Eşek Cennetine” denmeyi hak etmiş miydi, bilemem, ama ölünün arkasından konuşmak(5) hata idi, ateş düştüğü yeri yakıyordu, sebep ne olursa olsun. Oysa bir kısım insanlar beddualarını esirgememişlerdi.
Sonrasında neler mi oldu? Önce iki ev arasına briketten duvar örüldü, insan yüksekliğinde kadar. Meraklı olmamız belki de hissedilmiş, hoş görülmemiş olsa gerekti. Sonrasında yükseklik yeterli görünmemiş, kendi taraflarına doğru istinat duvarı(1) gibi desteklenerek yüksekliği biraz daha artırılmıştı, evimizin çatısından bile görülmeyecek şekilde, ne de olsa gerektiğinde kar küremek için çatıya çıkmamız gerekecekti ya!
O da yetmemiş olsa gerekti, onun üstüne de dikenli tel çekilmişti rulo halinde, artık üstünde elektrik cereyanı var mıydı, yok muydu, bilemediğimiz, denemedik bile. Ancak karşıda korku dağları bekler modunda bir telâş yaşandığının farkındaydık, sebebini bildiğimiz zannıyla.
Ölen Berat o ise, ağabeylerinin de ondan farkı olmayacağı düşüncesindeydim ve maalesef yaşadıklarımı evde anlatmak gafletinde bulundum, Özer’in ve Nisa’nın durgunluklarını fark etmeksizin.
Anlaşılmayacak, ya da biz yaşlıların anlayamayacağımız bir tutum vardı o duvarın bir kenarında ufacık bir delik gibi bir köşeciğinde Nisa ile Davit’in konuşmak için karşılıklı olarak oyup oluşturdukları…
O delik, Özer’in hoşgörüsü, at ve kalaşnikof eğitimleri nedeniyle devam etmiş, ancak ağabeyler tarafından fark edilince kapatılmıştı.
Taş oynamaya gittiklerini anlattığım oğlum, duvardaki deliğin de kapatılmasını dert edinerek taş oynayanları takip etmiş. Onların bindikleri trenin kara vagonlarının ardındaki bir vagona da kendi binmiş, merak ettiğimizi, edeceğimizi düşünmeksizin. Hatta öyle ki, her gidişin, bir dönüşünün olması gerektiğini bile aklına getirememiş.
Trenin durduğu bir yerde inmiş üç ahbap çavuşlar… Oradaki salaş kulübemsi yerde üstlerini değiştirmişler, o sırada gelen biri onlara at getirmiş ve kaybolmuşlar karanlıkta. Berat ne idiyse, onların da ondan farksız olmadığını düşünerek kendince plân yapmış Özer, yapmasına ama dönüşü bilememiş, gelen gidenin olmadığı tren hattını yürüyerek yapmış dönüşünü. Öyle ki üç kardeş icraattan(2) ya da eylemden döndüklerinde Özer de yorgun argın(1) dönmüştü eve, ancak duşunu almış ve sızmıştı.
Ertesi gün için;
“Büyük bir gün olacak, beni arayıp sormayın, Mihriban’la beraber olup, hakkımdaki düşüncelerini öğrenmeye, beni anlatmaya çalışacağım!” dedi Özer, onun yalan söyleyeceği aklımdan geçmemişti.
Konuyu biliyor gibiydi Özer. Gündüzleri devlet memuru olarak devletten maaş alan kişiler, geceleri terörist idi, ara sıra da olsa.
Garabet saklanmayı ya akıl edememeleri, ya da bilmemeleri, becerememeleri, ya da kendilerine ve çevrelerine çok güvenmeleri olsa gerekti. Geri zekâlı olsalar gerekti, dünyayı bilmeyen, bunun için de dünyayı umursamayan, kendileri dışında zeki ve duyarlı insanların olduğunu bilip anlayamayan.
Türk’e Türk’ten başka yoktu dost millet(6). Kim, nasıl, niye ve ne şekilde yaşarsa yaşasın, ülkemizde, ülkemize karşı olanların alması gereken bir ders vardı, mutlaka almaları gereken.
Okullar açılmamış, Özer’in askere başvurusu henüz cevaplanmamıştı. Davit de yaşı küçük olmasına rağmen yetiştirdiği bir öğrenci olarak görüyordu Özer’i. Onu önceleri kendine ait olan, sonrasında edindiği kalaşnikofla ve atlarından kendine saygı ve sevgi duyduğunu sandığı biri ile gezilere çıkması nedeniyle gururlanıyordu.
Ne de olsa, bilmiyor gibi görünse de Mihriban ablasının da, Özer’in de birbirine yakınlıklarını, yaşadıklarını, yaşamak istediklerini biliyor, hissediyordu (bence)
Davit’ten atını almış, “Canım sıkılıyor, beklentilerimi tartmak, kendime güvenmek ve kendimi dinlemeye, için düşünmeye ihtiyacım var!” demiş. Fark etmediğimiz, sözlerinin sonrasında sakladığı kalaşnikofunu da yanına almış olmasıydı.
Yolunu yordamını(3), plânını, hesabını, kitabını yapmıştı, Türk askerine doğrultulan silâhların hiç olmazsa üçünün susmasının gerektiğini yaşadığını bilemezdik. Aynı kişiler uykularını almış olarak yine taş oynamak için kara trenle gitmek istedikleri yöne yöneldiklerinde, takip etmemiş bu kez. Bir süre başıboş, azade(2) bir şekilde dolaşmış, gitmesi gereken yöne doğru yakınlaşarak.
Bu gece o teröristlerin son işlevleri ve yaşamlarının sonu olacaktı. Bu kez niyetinin kesin olduğu kanaatindeymiş oğlum. Bana, bize, benim askerime gizli, saklı silâh çeken yaşamayı hak etmiyor diye düşünüyormuş.
Öncesinde bilmeyip, sonrasında öğreneceğim ve evlât sevgisi nedeniyle kimselere anlatmak istemediğim, anlatamadığım bilgilerdi bunlar, Nurinisa’ya bile ulaştırmadığım. Oğlumla benim aramızda bir sır olarak kalacaktı, ama ne zamana kadar?
Onları karşılayacağı, onlarla karşılaşacağı yerde bir yerlere gizlenmiş, atıyla birlikte, uyumamak için direnerek, diz çöktürdüğü atının başını koynuna yaslayarak, cebine onun için aldığı ne var ne yoksa parça parça vermiş atına ve sükûnetle dönüşlerini beklemiş onların.
Atları getiren kişi, geri götürmek için de yanlarında gelmiş ve annelerinin kullandığı o bilinmeyen lisanın veda cümleleri ile vedalaştıktan sonra ayrılmıştı. Onlar kulübemsi yere girdiklerinde, vaktin geldiğini düşünerek içeri girmişti Özer. Elbise değiştirme çabasında, akıllarına gelmeyecek nedenle silâhlarını bir kenara yığan üç kardeşin gözleri korkuyla açılmıştı, onu karşılarında silahlı olarak gördüklerinde.
Plânlamıştı Özer tüm yapması gerekenleri, bundan böyle “Etkisiz hale getirilmiş teröristler” listesine dâhil olacaklardı karşısındakiler.
Kan ve ölüm kusmuştu Özer’in silâhı, gıklarını bile çıkaramamışlardı(3). Mademki ekmek yedikleri kaba işemişlerdi, cezaları ölümden başka bir şey olamazdı. Çözüm bu mu olmalıydı? Bir tarafta yaş farkı olsa da gönül verdiği öğretmen, hemen yanında son numara erkek evlâdı kalmış bir baba, diğer tarafta Berlin Duvarı gibi olan duvarda sevgileri için delik açan kardeşi ve sevgilisi.
Özer aklından geçirdiklerini önemsemeksizin görevini yapmış olmanın huzuru ile hiçbir vicdan azabı çekmeden dönmüştü evine. Atını, koşu için kabininden fırlayan bir yarış atı gibi bahçe kapısından kışkışlamıştı, eyerini çıkarıp kapı ötesine koyduktan sonra.
Kapıyı açan babası hiçbir şey dememişti, silâhı aynı yere koyarken.
Ve soyunup yatağına yatmasını izlemişti, değişik, ne olduğunu bilemediği duygularla.
Öğlene doğru yan avludan bizlere ulaşan çığlıklar, yalancı, yabancı seslerle bir bakıma bir kısım şeylerin yeni yeni farkına varmıştık baba-oğul, bizim dışımızdaki anne ve kızım olarak.
Bu kez saklamaya, saklanmaya gerek görmemişti aile. Kabullenmişlerdi belki de ekmeğini yedikleri ülkeye yaptığı nankörlüğü(2).
Ve ilkinden sonra üçünün daha yok olması anneleri Rojin’i kahırlandırmış, çöküvermişti olduğu yere, oğullarının mezarları ile yan yana açılmıştı mezarı, failleri meçhuldü, mutlaka TC askeri takip edip görmüştü teröristlerin hesaplarını. Tek soru; anneyi de mi TC askerinin öldürüp öldürmediği idi?!
Cenazeler yine birer kan dolu kefenle sarılmışlardı, mezara indirmek ben ve babasına nasip olmuştu, Davit ve Özer de kenarından köşesinden destek olmuşlardı, dört cenazeyi indirirken ve topraklarını sererlerken.
Mihriban bir anda yitirdiği ağabeylerden sonra annesinin ölümüyle de sarsılmıştı. Ağlamak için takati ve gözlerinde yaş kalmamıştı. Dayanacak bir omuz, tutunacak bir el arayışı içindeydi.
Sevgi, merhamet ekiyle uzanmalıydı genç kıza. Özer’in belki arayıp da bulamayacağı, ancak şefkat gösterisi şeklinde de bu şanstan faydalanmayı düşünemeyeceği bir andı.
Mihriban yanında Davit ve babası olmasına rağmen Özer’e sarıldı, koynuna büzüldü, cenazelerin definleri bitip de hoca talkın vermeye(3) başladığı anda.
“Keşke sana bu sarılışımda ağabeylerimin hüznünde sana üzüntümü değil, sevgimi fısıldayabilseydim. Öylesine yüce bir insansın ki beni önce yitirdiğim küçük ağabeyim, sonra ağabeylerimin vefatlarında yanımda, yakınımda oldun hep, sevgisini göstermeyen, ancak içinde yaşadığına inandığım eşi bulunmayacak tek insansın sen!”
Oğlum, yani Özer, ona nasıl derdi ki “Söylediğin, anlattığın o ben değilim!” diye. Suskundu. Kendini için için yiyip bitirdiğinin farkında değildi.
Ve hüznü hepimiz tarafından fark ediliyordu, yemeden-içmeden kesilmiş olarak gün geçtikçe zayıfladığının farkında değil gibiydi, günler tek tek bitme çabasını gösterirken.
Kahırlanmasının bir diğer sebebi de askerlik başvurusunun henüz cevaplanmamış oluşuydu, günler, geçtikçe diğer günlerin üstüne eklendiğinde. Ara sıra başını alıp Davit’in atıyla kırlara çıkmak dışında evden çıkmaz olmuştu, kapı önünde çok zaman göğe bakıyordu, medet(2) oradan kendine ulaşacak kanısında olsa gerekti.
Zamanın geçmemek gibi bir huyu yoktu, beklemekle de zaman geçmiyordu, hele ki karşındakinin sevgisinden eminken. Bu söz yalnız Özer için değildi. Nisa için de söylemem gereken zamanın geldiğini ancak onun notuyla kendime geldiğimde anlamıştım bunu.
“Davit’le karar verdik, kaçıyoruz, arayıp sormayın! Nisa”
Bilmediğimiz onun saklı olan kalaşnikofu da aldığı idi. Belki kullanıldığının ve nasıl ve nerede kullanıldığının farkına varmıştı, bilemedik, öğrenemedik. Ancak ağabeyi onun bir terörist olduğu şüphesini yaşıyor olsa gerekti, bizim bilip tahmin etmemiz, mümkün değildi.
Mihriban yalnızdı, Özer destek olmaya çalışıyordu ona. Hafta sonlarında onunla, sair günler kendi başına başlıyordu serüveni, sabahtan akşama kadar yok olarak, sadece matarasındaki suyla. Aradığı, bulmak istediği bir şeyler olsa gerekti. Bilmediğim, anlayamadığım, ama şüphelendiğim.
Ve günlerden bir gün, bir akşamüzeri aradığını bulmuş. Nisa oldukça ilerlemiş bir durumda hamile ve Davit yanında imiş, aynı şehirdeki kıyafetlerle ve belki telâşlarından farkında olmadıkları. Belki de son ana kadar kendilerini koruma içgüdüsüyle bırakamadıkları silâhlarıyla, kara trenin vagonlarından birinin bağlantı yerindeki kulübedeymişler, o kulübelerin paralı-maralı bir şey olarak adlarını(7) da söylemişlerdi, ama unutmuşum, hem önemli değil.
Topuklamış atını Özer, yetişmiş, hayret dolu gözlerine aldırmaksızın binmiş o bölüme. Bir sevgi gösterisinde bulunmak istemiş Davit Nisa’nın önüne geçerek; “Sen kenara çekil, ne olacaksa bana olsun!” ya da ne bileyim; “Ben seni korurum tavrında” Nisa’yı yana doğru itekleme çaresizliğini yaşamış düşüncesizce.
Gerek kendi ağırlığı ve gerekse sırtındaki silâhın ağırlığıyla Nisa kayıp düşüvermiş boşluğa, farkında olmaksızın beyin üstü ve boynu kırılarak anında hareketsiz kalmış orada. Fark eden Davit, çaresizliğinin tedavisi gibi ara boşluktan demiryolları üzerine atmış kendini ufak bir çatırtıdan sonra trenin trik-traklarından başka ses duyulmaz olmuş tüm evrende.
Özer de bir münasip yerde atmış kendini kenarlardan bir yerlere. Yara-bere içinde olmasına aldırmaksızın ne yapacağının şaşkınlığını yaşarken omzuna dokunulmasıyla irkilmiş. Onu takip eden atıymış. Ceplerinde ne varsa onun için daima hazır ettiği bu sadık hayvana vermiş.
Ve kararlılıkla Mihriban’ın evine yönelmiş, kapısının var kuvvetiyle çalınması telâşlandırmış kızı. Silâhıyla kapının arkasından “Kim o?” demesi cesaretlendirmiş Özer’i.
“Benim, acele aç, giyin, babanı uyandırma, ben atları hazırlıyorum, hemen gidelim, ne olur, soru sorma, yolda anlatırım, bana inan, güven!”
Üstünün hırpaniliğini(2) yadırgamış Mihriban;
“Ne oldu sana, söyle çabuk, sensizliği düşünemiyorum!” ya da benzeri sözlerle sarılmış Özer’e ağlayarak ve zor kurtulmuş Özer kollarından.
Yolda giderken geçen zamanın farkında olamamışlar, sadık at yedeklerinde diğer iki atla, akıl edemeksizin yönelmişler olayın yaşandığı yere. Sarsılmış Mihriban, gözlerine inanamamışlar. Nisa can çekişmeksizin, boynu kırıldığından itirazsız bir şekilde teslim etmiş canını.
Muhtemelen Davit de öyle, belki farkında olmaksızın ters düşmüş demiryolu ile vagon arasına ve sıkışan bedeni kırıklarla hurdaya dönmüş, öyle ki kafası sırtındaymış sanki
Silâhları akıl edip getirdikleri çuvala koymuşlar, Nisa’nın bedenini yorgun ata, Davit’in bedenini Özer’in atına yüklemişler. Özer;
“Sen, sizler gidin, ben yürüyerek gelirim!” deyince “Ben başımı kimin omzuna dayayıp ağlayacağım! Beni terkine(2) al, desteğine her zamankinden fazla ihtiyacım var!” demiş Mihriban, Özer’in anlattıklarından etkilenmemiş gibi, belki de bildiği halde bilmemesinin gerekli olduğunun ardına saklanarak.
Önce silâhları ve Davit’i bırakmışlar evine. Sonra sırtında taşımış kardeşini Özer ve eve geldiğinde Nurinisa’nın ağzından tek kelime çıktı; sorar gibi, anlamamışçasına;
“Kızım?” ve yığılıp kaldı eşiğe, kızı kendisini de yanında götürmeyi akıl etmiş olsa gerekti, ya da tek cümleyle; “Kader böyle imiş!”
Bizim evde görevini tamamlayan Azrail, başka işi yokmuş gibi, muhtemelen emir aldığı Allah’a derin saygısı nedeniyle yan eve de uğramış. Uyanıp da son oğlunun da o halini gören baba Üzeyir de direnmeden teslim etmiş canını.
Gene dört ölü, gene yan yana. Bunun kaderle izahı yoktu, etme-bulma dünyası, aşk, nankörlük, bir arada yaşamayı bilememek, ne olduğunun farkında olamamak gibi. İdeal mi, maşa mı olduklarını genç beyinlerin bilememesi! Dünya Sultan Süleyman’a kalmamış, kardeşçe yaşamayı bilemeyenlerin de nasipsiz kalması doğal değil miydi?
Aynı sahneler…
Bu kez cenazeleri indirenler baba-oğul ikimizdik, bir de kazan, toprakları atanlar, kenarlarından köşelerinden. Hoca talkın verirken hayatta dayanacağı tek omuzun Özer olduğu bilinciyle dayamıştı yüzünü Mihriban, Özer’in omzuna;
Saçlarını kokluyor, gözyaşlarını dudaklarıyla kurutmaya çalışıyordu Özer, başını çevirip çevirip. Yumruğunun biri sıkılı, diğeri beline sarılıydı Mihriban’ın. Tek bir söz çıktı ağzından; “Başımız sağ olsun, Allah sabır versin!” gibi cümleler yerine, hiçbirimizin anlamadığı;
“Hiçbir şey göründüğü, ya da anlaşıldığının sanıldığı gibi değildir(8), anlatacağım!”
Yalnızdık, yalnız kalmıştık baba-oğul. Yetmiyorduk birbirimize. Mihriban yetişmeye çalışıyordu çok zaman bize. Çok zaman da söz olacakmış diye umursamaksızın Özer yakışıyordu Mihriban’a. O koskoca zebellâ(2) gibi duvarı yıktırmıştı Özer, işçilere kendi de yardımcı olarak Mihriban’ın ricası ile.
Boş gezenin boş kalfası(1) olarak Mihriban’ın evindeki hayvanların tümüne bakıyordu Özer. Öyle ki ürettiklerinin çoğunu dilenci, ya da herhangi bir sıfatla söyleyip çağırmaktan çekindiği için “Kadrolu misafir” dediği gariban, fakir, yoksul her ne denirse o kişilere dağıtıyordu, haftanın bir günü biriktirerek, sırayla eşit olarak.
Bir yük vardı Özer’in omuzlarında çözümleyemediğim, belki de ikimizin bildiği bir sır gibi. Ezildiğini hissediyordum Mihriban karşısında.
Oysa genç kız, beraberliklerinden mutlu, her anlarını sevgiyle ve mahzunluğunu gidermek için çalışıyor, hatta bir bakıma belki fazla bir iyimserlik olarak evlenme teklifi bekliyor gibiydi Özer’den.
“Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını itiraf etmem gerek baba!” dedi, Mihriban’ın evine yönelirken. Bir şeyler olacaktı, kesinkes hissediyor, hatta biliyordum. O kapıyı açıp girdi, ben sinsice pencereden takip etmeye çalıştım onları.
Kucaklaştılar, hatta öyle ki öpmesi için Özer’e yöneltti dudaklarını Mihriban.
“Otur!” dedi, emreder gibi değil, yalvarır gibi ve diz çöktü Mihriban’ın dizlerinin dibine;
“Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını söylemiştim. Vereceğin her türlü karara saygılı olacağımı bil. Seni seviyorum, senden vazgeçemeyecek kadar hem. Ancak bilmen gereklilikleri de sana söylemeden senin sevgini istersem sana karşı dürüst davranmamış olurum, bunu sen de istemezsin. Düşünüp taşınarak, ‘Bu vatan bizim!’ diyerek, devletim maaş verdiği halde terörist olan üç ağabeyinin katili benim. Yaptığımdan pişmanlık duymuyorum. Bunları sana anlatmadan benim olman için evlenme teklif edemezdim. Bağışlaman dileğim, ama gene de kararına saygılıyım.”
“Dur bir saniye, şoke oldum, yüzümü yıkayıp, geleyim sana hemen!”
Gitti ve geri döndü Mihriban.
“Öp beni!” dedi Özer’e. “Ama öncesinde bir kere daha sevdiğini söyle bana, ben de sana seni sevdiğimi ve sensiz yaşamayı düşünmediğimi söyleyeyim sana!”
“Seni seviyorum!”
“Pat!” diye bir ses inletti evin duvarlarını. Gözleri büyüdü oğlumun, şaşkın olsa gerekti.
“Seni canımdan çok sevmiştim, hâlâ da seviyorum, ama senin olmamı sen yasaklamışsın bana, benim de sensiz yaşamaya hakkım yok!”
Sakladığı, ucundan tüten tabancayı alnına dayadı;
“Dünya yaramadı bize, suçumuz olsa da Tanrı bağışlayıcı, affeder belki bizi, ahret de buluşmak üzere canım sevdiğim!” dedi.
Bir el daha “Pat!” sesi işitildi, bu kez evin duvarları değil, aşkın büyüklüğünden dolayı dünya sarsılır gibi…
Ve ben asla cesaretli olamadım, yalnızım şimdi, ömür mumumun fitilinin bitmesini beklercesine…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü tasavvur etmeniz mümkün, meselâ benim bir ara yaşadığım Tatvan gibi. Benim Van’da bulunduğum sürede Van-Özalp ilçesine tren yoktu, bu nedenle öyküyü o bölgeye yakıştıramadım. Türkiye’mde gezdiğim bir kısım illerde de bu öyküdekine benzer yerler var, kesinlikle biliyorum, ancak varsayayım ki Tatvan’da idim!
(**) Boran (Borane); (Kürtçe) Güvercin.
Baran; (Kürtçe); Yağmur. Güç, kuvvet. Türkçe; Çift demirinin açtığı geniş yarık, saban izi. Üzüm çubuğu, ya da sebze fidesi dikmek için hazırlanan çukur.
Berat (Tîpên Patent); (Kürtçe) Serbest. Türkçe; Genellikle sanayi alanlarındaki bir buluş için devletçe verilen ve buluştan yararlanma hakkını gösteren, sağlayan belge. Osmanlı döneminde padişah buyruğu. Arapça olarak aynı anlamda Berat (Beraat, günahlardan arınma) Kandili anlamındadır.
Devran (Dewran); (Kürtçe) Felek, talih. Türkçe; Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
Mihriban; Konuksever, esirgeyen, bağışlayan.
Davit (Davîtirîn); (Kürtçe) Aslı Ermenice olup Kürtler tarafından da kullanılan bir isimdir.
Roja; (Kürtçe) Gün.
Rojin; (Kürtçe) Gün ışığı. Güneş.
Üzeyir; (Kürtçe); Aslı Arapça bir kelimedir. Kur’an’ı Kerim’de geçen, ancak peygamber olması konusunda tereddütler yaşanan kişi. Tevbe Suresi 30. Ayette ismi geçer.
Nisa; (Arapça) Kadın.
Nurinisa; (Arapça) Nurlu Kadın.
(1)
Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.
Eften-Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
Bölük-Pörçük; Bütünlüğü sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.
Yorgun-Argın; Çok yorulmuş, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
İstinat Duvarı; Toprağın ya da yapının kaymasını engellemek üzere yapılan duvar.
Marşandiz Treni; Yük treni.
Ev Görümlüğü; Herhangi bir nedenle taşınılan eve “Evinizde güle güle oturun!” anlamında ziyaret yapıldığında evin ihtiyacı olduğu düşünülen bir şeyin ev sahibine takdimi (Görümlük; Yalnız görülmek, bakılıp incelenmek için konulan nesne).
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
(2)
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
Muhannet; Alçak, korkak, namert, içten pazarlıklı, sadist.
Çerçöp; Çalı çırpı kırıntısı, döküntü, süprüntü.
Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı.
Muhacir; Göçmen. Göçe zorlanmış
Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.
Terki; Binek hayvanlarının sağrısı. Eyerin arka bölümü.
Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
Medet; Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
Azade; Başıboş, serbest.
İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.
Yalapşap; Yalap şalap da denir. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Çapulcu; Başkasının malını alan, talancı, yağmacı.
Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silâhlı topluluk ve haydutlar.
Terörist; Terör yaratan, terör uygulayan (Terör; Korku salma, yıldırma. Genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen toplumu korkutmaya, yıldırmaya yönelik her türlü eylem).
(3)
Yol-Yordam Göstermek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını göstermek.
Talkın Vermek; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında Kur’an da yer almayan imamın dinsel sözler söylemesi.
Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Gözleri Kan Çanağına Dönmek; Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.
Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.
Jest Yapmak; Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranış.
(4) Kalaşnikof; Dünya tarihini değiştiren en önemli silâhlardan biri. Silâh hafif ve kullanımı kolay ve oldukça yaygındır. Tasarımcısı Mihail Timofeyeviç KALAŞNIKOV olduğundan silâh onun adıyla anılmaktadır. Ülkemizde “Keleş” olarak bilinen silâh yurdumuz dışında ise AK-47 olarak bilinmektedir.
(5) Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.
(6) Kahraman ırkıma sızmış ihanet… şeklinde başlayan Müşerref AKAY’ın meşhur ettiği “TÜRKİYEM” isimli bestenin nakaratı; “Türk’e Türk’ten başka yoktur, dost millet” şeklindedir.
(7) Paratoner; Esas anlamı yıldırımsavar olmakla birlikte, TCDD’de özellikle karma ve marşandiz trenlerinde son vagonda ya da ranforun önündeki son vagonda bulunan, genelde gardıfrenin dinlenmesi ve kontrollerini yapması için konulmuş kapalı kulübe.
(8) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.