“Gerçekten tazminat alacağınızdan, hem de yüklü bir tazminat alacağınızdan emin misiniz Avukat Hanım?”
“Rica ederim! Görevime müdahale etmenizi(1) men ediyorum(1). Siz sadece bana istediklerimi verin, kalanı benim bileceğim mesleki bir iş…”
“İstemediklerinizi bile size sunmaya çalışacağım hanımefendi, ancak anlayamadığım neden bu kadar sinirli olduğunuz? Gene de bağışlamanız dileğiyle sormak istiyorum; onlar mı sizi, siz mi onları buldunuz, yoksa devlet mi sizi zorladı?”
“Size ne?”
“Anladım! Şu CD(2), olayın olduğu yerdeki markete ait güvenlik kamerasının görüntüleri. Fabrikamızın eski görevlilerinden Ali denilen adamın öldürüldüğü ana ait görüntüleri içeriyor. Başlangıçta oldukça samimi olan grup, birdenbire birbirine giriyor, sonrasında kaçan kaçana ve bilinen, kapısındaki fabrikamızın adreslerinin silinmiş olduğu araba orada ve maktul(2) yerde kıvrık…
Belki anında, belki civarından gelen-geçen olmadığı için kan kaybından ölüyor. Kan kaybından öldüğü yazılı otopsi raporunda. O da elinizdeki dosya içinde. Güvenlik Kameraları görüntülerine göre polis herhalde ne yapması gerekiyorsa yapacaktır.”
İnsan, karşısındakinin anlayıp anlamadığı konusunda tereddüt geçirdiğinde susup öyle devam etmeliydi sözlerine, ben de öyle yaptım;
“Öncelikle söylemem gereken şey şu; olayın yerinde rastlanan uyuşturucular dolaysıyla bir âlem(2) sonrası hesaplaşma olduğu da kayıtlı polis raporunda. Tek bıçak darbesi yetmiş ölene…
Raporda dikkatinizi çekmesi gereken konulardan biri ilgilinin işine son vermemiz gereken husus. Önemli gerekçe; üretim konularındaki miktara göre, sevkiyatta eksiklik…
Hırsızlık demem uygun değil. Şantaj, tehdit ve eklentileri…
Ha! Cebindeki paraları nerden bulduğunu, benim o kadar parayı elime nasıl geçirdiğimi sorgulayacak olursanız, Ali’nin arabanın döşemesine sakladığı yerde bulduk onları…”
“Sormak hakkım, sorgulamak ne haddime, hem neden?”
“Ali bir sabah göreve başladığında, her nedense onu ziyarete gelen ailesi de Ali’nin lojmanında kaldıkları süre sonrasında çil yavrusu gibi dağılmışlardı(1), gördüğümde kimi kambur, kimi hamile, kimi göbekli gibiydi…
Sonralarında bir vesile ile karşılaştığımızda gördüğümde ise; ne hamile, ne kambur, ne de göbekli biri vardı içlerinde…”
“Hüsnü kuruntunuz(3) olmasın?”
“Olabilir! İmalât programı, üretim ve sevkiyat rakamları arasında uyuşmazlık varsa, işçi-usta birimindeki herkes tulumlarını çıkartıp birbirini endirekt olarak kontrol ediyorsa, bu konuda tek istisna(2) Ali ise, düşüncem hüsnü kuruntu olabilir mi sizce?”
“Ali hırsız mı yani?”
“Ben demedim, sizin yorumunuz, karışamam, engelleyemem!”
“Sözlerinizde cesaret ve bilgelik var!”
“Makine mühendisliğinden sonra, arayanım, soranım, karışanım olmadığı ve boş vakitlerim olduğu için, değerlendirme amacıyla bir miktar hukuk okudum, mezun olacak kadar yani efendim. Bu nedenle size karşı direnmek konusunda iddialıyım. Ancak güzelliğinize karşı nasıl direneceğim konusunda endişelerim var!”
“Bir dava konusu ile ilgili olarak fabrikanıza gelen bir hukuk görevlisine sarkıntılık modunda iltifat etmeye kalkışmak yakışıyor mu size?”
“Güzelsiniz, demek sarkıntılıksa sözümü geri alıyorum! Buyurun lütfen; hiddetli, şiddetli, kinayeli(2) sorularınıza…”
“Moralim bozuldu, canım sıkıldı, üstelik karşı tarafın savunmaları ile sizin iddialı sözleriniz hiç uyuşmuyor birbiriyle. Meselâ Ali Beyi sizin öldürdüğünüzü, ya da birilerini onu öldürmesi için azmettirdiğinizi(1), para ile katil tuttuğunuzu söylüyorlar, iddia ediyorlar…”
“Yapmayın, etmeyin Avukat Hanım! Sokak Güvenlik Kameralarından alınıp da size verdiğim CD ve fabrikaya ait diğer CD’leri dikkatle inceleyin lütfen. İnanıyorum ki sizi yönlendirmeye çalışanların iddialarındaki gibi bir görüntüye rastlayacak mısınız bakalım? Üstelik olayın gerçekleştiği tarihte ben yurt dışındaydım. Biletler, o uçaklara ait yolcu listeleri de elinizdeki dosyada. Bu benim olayın içinde olmadığımın ispatı…”
Devam edip etmemek tereddüdü ile bir süre karşımdakinin yüzünde, özellikle gözlerinde gezdirdim gözlerimi;
“Fabrikanın bir çalışanıyım. Yanlış aklımda kalmadıysa patronum da o Ali dediğiniz kişinin darbelendiği saatlerde ispatlı, mevcutlu, resimli, fotoğraflı olarak bir iş yemeğinde imiş. Ha! Benim, ya da patronumun, ama özellikle benim azmettirici olduğum iddianız olursa onun için de CD’yi çok dikkatli incelemenizi tekrar rica edeceğim...
Ha! Gene de derseniz ki, işten atmak için uğraşmışsınız, doğrusu yalana sapmadan itiraf etmeliyim ki çok uğraştık hanımefendi…”
“Nasıl olur, öderdiniz tazminatını, o da ölmek yerine paşa paşa işten ayrılırdı!”
“Yapamadık, daha doğrusu yapamazdık. Çamur at, izi kalır şeklindeki tavırları, bizden öğrendiklerini rakip firmalara satma olasılığını düşünerek işten atamadık. Çünkü fabrikadan mal götüren birinin, farkındaysanız ‘Çalan!’ kelimesini özellikle kullanmıyorum…
Bunun nedeni sizin de bildiğiniz gibi suçu ispat edilinceye kadar hiç kimsenin suçlu olmadığıdır. Ancak mal götüren birinin, proje, plân, resim, tasarı götürmeyeceğini de kimsenin söylemesi mümkün değil. İnsanız, belirli konularda güven eksikliğini yaşamış olabileceğimizi kabulleniyoruz…”
“Peki, başlangıçtaki güveninizin sonradan bu kadar azalmış olmasının nedeni?”
“Demin ki cümlenizdeki ‘Ayrılmak!’ şeklindeki son kelimenizi ‘Defolmak!’ olarak düzeltmek, şu andaki sorunuzun cevabını ise; başlangıçta acımak oranında inanmak, güvenmek gibi bir basiretsizlik(2) olarak düzeltmek istiyorum. Şöyle ki; Ali fabrika lojmanında kalıyordu, bize boyun bükerek iş talebinde bulunduğu başlangıcından beri uzun süredir, hatta ikinci çocuğu bile bu lojmanda doğdu…
Fabrikayı, içini-dışını avucunun içi gibi biliyor, tüm çalışanları tüm meziyetleri ile tanıyordu. İfade etmekte zorlanacak olsam da şöyle bir şeyi tasavvur edebilir misiniz? Elektrikleri şalterden kesse, jeneratörün gereken zamanda çalışmasını engellese, duran makineler dolaysıyla fabrikanın uğrayacağı zararı sanırım tahmin etmeniz, hatta hayal etmeniz bile zor!”
“Yok, daha neler?”
“Ama Ali bu tehdidi yaptı. Gerçek şu ki münavebe(2) ile makinaların zorunlu bakım, onarım, montaj gibi önceden tedbirleri alınarak işlemlerinin yapılması gereklidir. Bunun için fabrikada üretim ve işletme asla durmaz, 24 saat vardiya(2) şeklinde çalışılması mecburiyettir. Ali’nin plânlayıp yapmakla tehdit ettiği 5-10 dakikalık duraklama felâket demektir. Bu da Ali’yi işten çıkarmakla, bir pire için yorgan yakmak anlamına gelirdi bizim için…”
“Ölenin arkasından kötü konuşulmaz, Ölülerinizi rahmetle anın(4)!’ demiş hadis(2) olarak peygamber. Ancak anlattıklarınızı dinledikçe peygamberimizin bu hadisine uymak geçmiyor içimden…”
“Ali’nin lise mezunu olmasına rağmen hiçbir yeteneği, elinden gelip de başarılı olduğu, olacağı bir iş yoktu, bir bakıma teşrifatçı(2), meydancı(2) gibi bir görev vermişti patron, dediğim gibi acıyarak. Çenesi güçlü idi ve onun düşük çenesi ile baş edecek birini tasavvur edemiyorum…
Belki aynı ‘Maşallah!’ kavramını ailesi hak ediyordur, bilemem. Bu nedenle, arşivi yakma, bilgisayarları nereden öğrendiyse virüsle(2) devre dışı bırakma tehditlerini anlatmaktan vazgeçiyorum. Kötü söz söylemek ne bana, ne de peygamberimizin hadisine yakışmaz. Ancak öylesine nevi şahsına münhasır(3) bir dertti ki, her türlü önlemi alacak olsak bile, kapı yerine pencereden, bacadan girer, ne yapar, mutlaka yapar ve istediği zararı verirdi bize…”
“Aman Allah’ım! ‘Sahi mi?’ dememek için zor tutuyorum kendimi…”
“Ülkemizde kurallar ve yasaklar uygulanmamak için hazırlanmış, ortaya konulmuştur, sanırım hemfikiriz(2). Şimdi gene taciz gibi bir kelime sarf etmeksizin size yemek ısmarlayabilir miyim? Durun, hemen itiraz etmeyin, fabrikanın tabldotunda ne çıkmışsa bahtınıza! İsminiz ne demiştiniz?”
“Söylemedim ki!”
“O zaman söyleyin lütfen, geliş sebebinizi söylemeksizin sizi mühendis, büro elemanı arkadaşlarla, hatta buradaysa patronumla tanıştırabilmem için isminizi bilmem gerek!”
“Zerrin!”
“Bilmem, dikkatinizi çekti mi? ‘Patron buradaysa!’ dedim. Patron çok zaman fabrikaya gelmez bile, tüm yükü yüklemiştir Ergin kardeşine, daha doğrusu “Oğlum” dediği benim üzerime. Ergin’in onca yükten kamburu çıkmış farkında bile değildir!”
“Eh! Bu kadar söz ve takdimden sonra mesajınızı da verin de sözleriniz, düşünce veya tasavvurunuz tamamlanmış, boşa gitmemiş olsun bari!”
“Ne gibi?”
“İki üniversite, iş-güç, bu nedenle evlenemedim demek ister gibi, kur katkılı, ‘Güzelsiniz!’ başlangıcı ile…”
“Aklımdan geçmedi…”
“Koca bir yalan! Neyse yemek davetiniz geçerli ise size ve arkadaşlarınıza katılayım. Çünkü iltifat modunda sarkıntılık ve taciz etmeniz garantili olacak. Nasıl olsa arkadaşlarınız; ‘Ooo! Ergin Bey! Ergin Ağabey! Hayırlı işler!’ ya da benzeri sözlerle, manidar bakışlar ve hareketlerle girişiminizi destekler bir şekilde tezahürat yapacaklardır. Doğal olarak aynı sözleri tekrarlayarak daha öncesinde birkaç kez olduğunu tahmin ettiğim gibi…”
“Gerçekler beni gücendirmez. Tek yanılgınız bu davranışımın kaçıncı kez olduğunu tahmin edememeniz, ilk defa olduğunu söylesem de önemli değil, bana kalsın. Yalnız; bana yönelttiğiniz suçlama ile ilgili tamamlayamadıklarım ve fabrikada yapmam gereken işlerim var. Sizinle sorgu ya da soru her ne ise gerekenleri yaptıktan sonraki yasal işlerle ilgili yanınızda olamayacağım, fabrikamızın görevli avukatı ile karşı karşıya olacaksınız...
Onun konu hakkında açık ve net bir şekilde bilgisi var. Doğal olarak taraflı olacağını düşünmeniz doğal. Bu nedenle yemekten sonraki duruşma(!) için kahve içmeye o avukat arkadaşımızı da tanışmanız için Toplantı Salonuna çağıracağım. Toplantı masasının uzak bir köşesinde, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz şekilde gerçekleşeceğinden emin olmanız için sessizce oturacak veyahut da isteğiniz halinde dışarıda olacağım…”
“Teşekkür ederim!”
“Değmez!”
Avukatımız Hüseyin’e yemek sonrasında kahvemizi Toplantı Salonunda misafirimizle birlikte içeceğimizi söyledim usulünce. Bu sırada oflaya-puflaya Yemek Salonuna gelip de bizi gören patron; kendi odasına davet etti bizi. Bu teklif her bakımdan boyumu, boyumuzu aşar, iki kelimeyi uç uca ekleyemezdik.
Kokusunu alırdı el âlem(3) herhalde, geleni-gideni eksik olmadığı gibi ne dâhili hattı, ne de cep telefonu susmak bilmezdi, sekreterin yönlendirmelerini aradaki camdan işaret ederek kabullenmezdi.
Rahmetli babamın sınıf arkadaşıydı patron, o nedenle o kadar yükü omzuma yüklemekten çekinmemişti ki; ona, “Sekreterine ‘Kayboluyorum!’ diye talimat vererek istediği zaman Toplantı Odasına gelebileceğini” rica ettim.
Eh! İnsan hamal da olsa, mal sahibine o kadar ufacık bir ricada bulunmasa mıydı yani?
“Nerde kalmıştık?”
“Başlamamıştık ki?”
Hüseyin’in cevabıydı bu.
“Sevgili Hüseyin! Ali olayı ile ilgili…
Yani bundan sonra dinimiz gereği ‘Rahmetli!’ dememiz gereken Ali ile ilgili yaşadıklarımızın tümüne vakıfsınız(1). Zerrin Hanımefendi, bana gösterdiği belgeye göre karşı tarafın yasal olarak avukatı. Ben yaşadıklarımızın bir kısmını arz etmiştim, ama yaşananları tekrar özetlemeye çalışacağım. Eksiğim olursa ikaz et, tamamla lütfen!..
Hanımefendi siz de yanıldığım, yanlış söylediğim, kendinizce doğru saymadığınız, eksik bıraktığım, düzeltmem gereken bir husus olursa çekinmeksizin sözümü kesebilirsiniz. Lütfen!”
“Estağfurullah ağabey!”
Avukattan ses çıkmayınca anlatmaya başladım.
Dört yıldan beri, beş yıldan geri bir zamanda, İstanbul için söylenen; ”Taşı toprağı altın!” sözünün Ankara için söylendiğini zannederek, daha doğrusu kanarak gelmişti şark illerinden birinden lise mezunu olarak, ırgatlıktan(2) edindiğini yeterli görmeyerek, önce kendi, sonra karısı ve en sonunda sülâlece neredeyse.
Fabrikayı çerçeveleyen teller üzerinde “Vasıfsız işçi alınacak” levhasını görünce, gerçekten vasıfsız olarak; “Ne iş olsa yaparım ağbi!” sözü ile işe alınmıştı. Gerçekten; “Elinden hiçbir iş gelmediği” daha dakikasında anlaşılmıştı dense, yanlış değildi.
Bir tezgâh önüne oturtulmuştu, tezgâhın iletişim bandının ustalıkla canına okumuştu(1). Paketlemede standart kutulardaki boşluğu fark edememiş, eksik malzeme ile paketlenen koliler patronu, bizi ve tüm fabrikayı alış veriş ettiğimiz firmalar nezdinde(2) utandırmıştı, kutulara fazla malzeme sıkıştırarak zarara neden olması mümkün değildi.
Trans paletle(3) yük taşırken, yükü; zemine eğilmiş (pabucunu bağlama gayretindeki) bir işçinin başına boca ettiğinden(1) işten el çektirilmesi, daha doğrusu atılması gerekirken insan olan patron rıza göstermemişti.
Hafif işlerde; mutfakta çoktan çok ağlamıştı(!) insani duygular nedeniyle değil, soğandan.
Ve sık sık kendini yaralamış, hatta üstündeki tulumlara bile zarar vermişti!
Çay ocağında koca 3-5 kiloluk çay paketleri iki-üç gün içinde sıfırladığı gibi, sık sık eksilen çay bardağı alımının da önüne geçilememişti.
En son temizlik, süpür, paspasla, yıka…
Sıra tuvaletlere gelince, muhallebi çocuğu(3) gibi, “Öğür, öksür, hapşır, kus!” başarısızdı.
İkinci kez poposuna tekme vurulması teklifinde patronun basireti bağlanmıştı(1) sanki. Acımış, elinden tutmuş, onu değerlendirmek ya da işine son vermek konusunda çaresiz kalmış, kendiyle mücadele etmek zorunda kalmıştı.
Ali de şeytan tüyü(1), patronda ayyuka çıkmış(1) bir merhamet duygusu olsa gerekti! Görev uydurmuştu; “Meydan Görevlisi(2), Meydancı” unvanlı olarak.
Meydancı başlangıçlarda nerelerde yatıp kalkıyordu, bilinmiyordu. Ancak hiç kimseye haber vermeksizin, gece vardiyasındakilerin ve güvenlik görevlilerinin hoşgörüsü(2), belki de kendisinin şirretliği(2) korkusuyla ağızlarını açamamaları nedeniyle fabrika içinde geri dönüşüm için kâğıt-karton biriktirilen yerde kartonlardan kendine yatak ve malzeme çuvallarından yorgan yapmıştı.
Devletin memurları uyumuyorlardı! Onu öğrenip, bilip fabrikaya oldukça hatırı sayılır bir ceza(3) yazmayı uygun görmüşlerdi!
Patron çok şeyi öğrendiği halde, onu işten atmamak için direniyor, onun yerine arşivdeki bir bölümü onun kalacağı yer olarak tanzim ettirerek, bir bakıma fabrika ceza almasına karşın onu ödüllendiriyordu sanki.
Bu kadarla kalsa gene de iyiydi, felâketin adım adım yaklaştığını görmemek, bilmemek, duymamak, anlamamak şeklindeydi patronun merhamet istismarcısı(3) Ali’ye karşı davranışı…
Patron bir gün onu bir resme melül(2), mahzun bakarken görmüştü. Ali, muhtemelen kurguyu duygu sömürüsü şeklinde sunmak için, bizzat patronun yolunun üstüne kıvrılmıştı, özellikle karısını ve eşantiyon ya da artı olarak, sözüm ona ayıp olmasın diye çocuğunu özlemişti!
Kabak benim başıma patladı. Ali patronun merhamet duyguları ile yeterince demenin üstünde oynayarak ailesine ihtiyacı olduğunu söylemişti. Fabrika lojmanında ben oturmaktaydım. Lojmanı boşalttım, özel eşyalarım dışında lojmanı olduğu gibi Ali’ye bıraktım. Fabrika bana gidip-gelmem için bir araba verecek, dayalı-döşeli bir ev tutacak ve kirasını ödeyecekti.
Çift kabinli pikaplardan birini alarak şoför ve Ali ile Ali’nin şehrine gitmiştik, ama ne şehir, sanki köy idi. Muhtarlıkta bir oda gösterilmişti bizlere, iki ayrı sedir, iki keçe yorganla...
Bilmediğimiz konuşmalar, nefis körletecek(1) kadar kara ekmek, su, katık, bazı bazı da süt...
Ali ne evinden çıkıyor, ne de meydanlarda gözüküyordu. Nihayet bir gün çıkıp geldi; “Hadi, gidelim ağalar!” diyerek. O patron, karşısındaki bizler emir kuluyduk sanki!...
Gülücüklerle, cilveleşmelerle, çocuk gürültüleriyle başlayan serüven şoförün ve benim “Allah’a şükür!” sözlerimiz ile sona erdi.
Sonucu umursaması gerekli bir yaşam şekline bürünmüştüm, patronun merhameti nedeniyle bıkıp usandığım, patronun umursamadığı bir şekilde…
Ali fabrika lojmanına yerleşmiş, daha kaba bir deyimle kapağı atmış(1), sırtını nereye, nasıl dayaması gerektiğini öğrenmişti.
Mutluydu Ali, çok zaman meydancılık görevini unutuyordu. Önce yaşlı bir karı-koca geldi o lojmana;
“Annem, babam…”
Sonra gurbetten bir adam, eşi ve çocukları…
“Kardeşim ve çocukları…”
Adam işsizdi. Patron, Ali’sine kıyar mıydı? Yeni bir kadro oluşturdu, anlaşılmaz bir nedenle “Meydan Yardımcısı” diyerek.
Tanrı aileyi “Domuz gibi, tavşan gibi üresinler!” diyerek yaratmış olsa gerekti. O dar lojmanda nasıl üreme talimi yaptıklarını ve ürediklerini aklım, havsalam(1) almıyordu. Öncesinde üç Ali, iki anne, baba, iki artı iki kardeş Yalçın ailesi toplam dokuz. Yetmiyormuş gibi sonrasında Ali’nin ikiz kardeşi de arzı endam etmişti(1).
Ali’nin nihayet aklı başına gelmiş, uygun bir manevra ile kardeşi Yalçın’ın işine son verilmesini sağlamış sonra daha önce de söylendiği gibi ailesini, başka yerlerde iş bulmaları kaydıyla sülâlesini kovalamış, kovmuştu, taşı toprağı altın olan Ankara’nın bir yerlerine.
Kendisine karada ölüm olmayacağını(3) hinliği, nankörlüğü ile kısa zamanda öğrenmiş, patron bile karşısında zayıflamıştı. Elindeki tek koz, lojmandan çıkarmaktı, bu da Ali’nin işine gelmezdi, maaşına zam dilekleri bu sebeple karşılanmamıştı, gayri resmi(3) alttan tehditlerinin işe yaramayacağının bilincindeydi.
Çilem devam edecekti, adım gibi emindim(1) bundan. Ali’nin ehliyeti vardı, ya da geçen zaman içinde almıştı, farkında olamamıştım. İşim gücüm sözüm ona yoktu, ama öylesine çoğalmıştı ki; “Taşı toprağı altın!” diye gelenlerden sonra.
Bir tatil günü; “Hele bakalım, işler nasıl?” diye can sıkıntısı ile fabrikaya gelirken fabrikaya ait minibüsle onları yol üstünde gördüm ve gelip sinirle Güvenlik Görevlisine çattım(1).
“Sizden izin almış, öyle söyledi!” dedi çocuk. Yalandı, belki patrondan almış olabilirdi. Haberi bile yoktu adamcağızın, yani patronun. Hem niye olsundu ki, fabrika onun malı olsa bile onun değildi ki, kambur Ergin’in, yani benimdi.
İnatla bekledim.
Gürültü, şamata, gevşeklik, gevreklik, utanmazlık, sallantılı bir edepsizlik…
“He! Ne olmuş yani, çoluk-çocuk piknik yaptık, eğleniverdik!”
“Çoluk-çocuk, hep beraber, fabrikanın minibüsüyle gidip gelerek?”
“He ya! Ne varmış ki?”
“Yarın pılını-pırtını(3) toplayıp…”
“Orda dur bakalım Mühendis Bey! Senin gücün bana yetmez! Hadi sen paşa paşa evine git, benim de kafamın tasını attırma(1)!”
Gücünü nereden aldığını bilememiştim, başlangıçta. Korkmama gerek yoktu, can zaten bana emanetti, bekleyenim yoktu, eş, çoluk-çocuk, anne, baba. Belki akrabalar, belki de hiçbiri…
Patron ilgilenmedi bile;
“Bir defa olmuş canım, affediver gitsin!”
“Affetmekle olacak gibi değil ki! Verelim tazminatını defolsun, gitsin!”
“Onun yerine birini, birilerini hemen bulabilecek misin?”
“Tufeyli(2) o, ne iş yapıyor ki, goy goy dolaşmaktan(1) başka? Sadece senin iyi niyetinden faydalanıyor…”
“Hoşgör bu seferlik, tekrarında tamam, seninleyim!”
“Demedi, deme! Bir çapulcu(2) yüzünden bir şeyleri değil, çok şeyleri yitirebilirsin. Söylenen sözü bilirsin; bir mıh, bir nalı ve devamında ülkeyi kurtarır(5). Ancak bu şekilde göz yumma(1) gayretin, tüm fabrikanın kayboluşuna neden olabilir. Bir çürük elma, bir kasa elmayı etkileyebilir, kanser, metastaz(2) yapabilir…”
“Anlaşıldı, bu seferlik…”
“Anlaşılmadı, gene de patron sensin. Yarınlarda üzülmeni istemem, bu benim için de hüzün olur çünkü!”
Sessizlik…
Tavrı değişmişti patronun, ağabey olarak bana karşı. Sorumlu olan da, umursamayan da patrondu.
Ve bir gün öncesinde minibüsün “Mühendisin izni var!” sözüyle kaçırılmasını engelleyemeyen Güvenlik Görevlisi telefon etti;
“Amirim, o adam, pikaplardan birinin kapısındaki yazıları silerek; ‘Hop! Hey! Nereye?’ dememe aldırmadan alıp bir yerlere gitti, size bildireyim, istedim!”
Sinirlenmiştim, sabır taşım çatlamıştı, yine bekledim, yine aynı tavırla geldi.
“Ne olmuş yani, ‘Üç-beş kuruş kazanalım!’ dedik, çoluk-çocuk nafakası için? Maaş az, yetmiyor da!”
“Uzat bakalım şu üç-beş kuruşu!”
“Benim alnımda aptal mı yazıyor! İşi yaptım, paramı, ilâcımı(!) aldım, şimdi eve gidip paşa paşa ilâcımı içip uyuyacağım!”
“İyi uyu! İyi dinlen! Bu gece senin buradaki son gecen! Yarın odama gel! ‘The End(3)!’ nasıl olurmuş göreceksin!”
“Hadi be sen de! Git işine! Gece gece kafa mı buluyon sen? Yarın geliriz bakalım, neyse halim, çıksın falim!”
Ya aşırı dozda içki, ya da uyuşturucu bir şeylerin etkisi altında olmalıydı, kendini bilemediğine, konuşmasına ayar veremediğine, çenesine hâkim olmasına karşın üstelik yalpalayarak.
Yarın oldu. Uyuyamamasının, sadece sızmasının etkisi altında yorgun, ancak edepsizliği de had safhada(3) yapabileceğini bilinçli bir şekilde sıralama gayretinde, kendini kurgulamış gibiydi.
“De bakalım, ne diyceksen!”
“Acele yurtdışına gitmem gerek! Tazminatının ödenmesi kaydıyla, her türlü riski göz önüne alarak(1) işine son veriyorum! Lojmanı boşalt! Aileni de alarak nereye gidersen git! Yurtdışından dönüşümde hiçbirinizi burada görmek istemiyorum!”
“Ağır ol Mühendis Efendi. Daha önce de dedim, senin bana gücün yetmez…”
Ve yapabileceklerini söyledi birer birer, aralarında soluk alarak;
“Şalteri indirir güvenlik kameralarını devre dışarı bırakır, elektrikleri keser, jeneratörü çalıştırtmam. Evini biliyom, evini başına yıkarım! Bilgisayarları virüsler tahrip ederim. Arşiv odasını, arabalardan gücümün yettiği kadarını yakarım. Her yolu, her izi biliyom, bunun için beni işten atamazsın Mühendis Efendi! Ha! Bunlar olsun diyorsan, o da senin bileceğin iş! Sanma ki devlet yakalar da hesap sorar. Sormaz, çünkü ben kendimi saklarım, kimse beni bilmez, bilemez!”
“Tehdidine kulak asacağımı(1) sanıyorsan, yanılıyorsun! Dönüşümde eğer seni burada ve lojmanı boşaltılmamış olarak görürsem el mi yaman, bey mi yaman(3), görürsün. Memleketi bir mikroptan kurtarmak için elimden geleni esirgemem!”
Bu sözümü öncelikle kardeşine, sonra akrabalarına; “Beni ölümle tehdit etti!” diye anlatmış. Gerçekten acıyarak onu işe alan, kol-kanat geren insana karşı yapacağı nankörlüğü göz ardı edemezdim(1).
Mal sahibi bir insan olsa da ülkem ekonomisine ciğeri beş para etmez(3) birinin milyarlarca zararı yaratacak olmasına gönlüm razı olamazdı. Hesabını görecek birilerini arayıp bulmaktansa ülkem için kendimi feda eder, haddini bilmezin(1) biletini keser, elimi kana bulamaktan ve yıllarımı hapiste tüketmekten çekinmezdim…
“Sözlerim bu kadar. Belki eksikleri var, fazlası yok Avukat Hanım! Buraya kadar anlattıklarımdan çıkarabildiğiniz bir sonuç var mı efendim?”
“İnanamıyorum!”
“Yani anlattıklarım yalan, uydurma, hayal ürünü, öyle mi demek istediniz?”
“Hep yanlış anlamak gibi bir huyunuz mu var sizin Ergin Bey? Ben karşı tarafınızdakiler yoksul olduklarını beyan ettikleri(1) için devlet tarafından görevlendirilmiş bir avukatım. Açıklarınızı bulmak, falsolarınız varsa yakalayarak faydalanmak istememi de normal karşılamalısınız. Ancak el uzatıp himayenize aldığınız birinin, ekmeğini yediği kapıya nankörlük etmesi şaşırttı beni.
Bu sözümün değişik bir şekilde söylemi de var, bildiğinizi sanıyorum, ama o sözü kullanmama terbiyem izin vermez. Şimdi mümkün mü karşı tarafın, yani bana göre benim tarafımın bu koşullarda davayı kazanması mümkün olabilir mi? Peki, teklifiniz, isteğiniz var mı, varsa nedir?”
“Pılılarını, pırtılarını toplayıp geldikleri yere dönmeleri, hatta sülâlece…”
“Peki, verecekleriniz, vermek istedikleriniz, verebilecekleriniz?”
“Avukat Hanım, buna benim tek başıma karar vermem mümkün değil, ancak kendi adıma söz verebileceğim, iki konu var, kendi cebimden karşılamayı düşündüğüm. Birincisi; borçları varsa her ne şekilde ve nasıl olursa olsun borçlarını ödemek ve bağışlamanız dileğiyle devletim yerine sizin avukatlık giderlerinizi karşılamak…”
“Hak etmediklerine inandıklarıma ödül, bana küfür gibi alçaltan bir eziyet. Gerçekten o kadar küçük müyüm, bulunduğunuz yerden o kadar ufak mı görünüyorum ve gururunuz sizi o kadar büyütüyor mu?”
“Bakın Avukat Hanım! Söyledikleriniz size ve kendime asla yakıştıramayacağım şeyler. Bunun için sözümün başında ‘Bağışlamanız dileğiyle’ diyerek parantez açtım, amacım; asla hakaret etmek değildi, olamaz da, hem asla! Reddedeceğinize de kesinlikle inanıyordum. Yarın kapınıza gelip özür dilemek ve ‘Affedin!’ demek isterdim. Kabullenmeyeceğinizi hissediyorum…
Söz konusu kişiler henüz lojmandalar, eğer uygun görürseniz size patronumun odasında bir kahve ısmarlasak ve ödül olarak nitelendirdiğiniz, yurdum insanı olanlara neler verebileceğimizi size yazılı olarak versek, diye düşünmekteyim. Bu sözüm; gerçekten hak etmeyenlerle ilgili…”
“Başka?”
“Ehm! Siz de bu vesile ile gaf(2) mı, terbiyesizlik mi, saygısızlık mı, her ne şekilde yorumladığınızı anlayamadığım kabalığı hiddetle, şiddetle değil, size yakışacağından emin olduğum gülümsemeyle; ‘Affettim!’ deseniz?”
“Gene hakaret ve utanmazlık modunda sözleriniz. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır dense de, müvekkillerimin(2) kazanabilecekleri şeyler için özrünüzü kabul edip sizi affedeceğim, öyle mi?”
Sabır çemberinden çıkmam gerekiyordu, çıktım ben de, içimden geçenleri doğrudan doğruya yüzüne karşı söylemek için;
“Bak Zerrin! ‘Kırk yıl’ sözünü sen söyledin, o zaman kahve için değil, bu süre içine sığdırmanı istediğim şekilde bana tahammül etmeyi düşünsen…”
“Anlamakta zorluk çekiyorum, özür dilemek mi, arkadaşlık teklifi mi, farkına varamadığım, eğitiminize, tahsilinize, bilgeliğinize, kişiliğinize yakışmayan ince bir sitem mi? Üstelik doğrudan doğruya ismimle ve ‘Sen!’ diyerek?”
“Bunda yanlışlık yok, tekrarlıyorum; ‘Hanım’ eki olmaksızın, ‘Avukat’ demeksizin, sadece; ‘Zerrin!’ Kaleler fethedilmek için inşa edilmiştir, ben de sizinle karşılaştığım ilk andan beri ‘Fatih’ olmak arzusundayım. Beklemem gerekirse, beklememin istendiği kadar beklerim, tanımak, anlamak, güvenmek her ne anlamda olursa olsun, geçecek en küçük saniyenin bile kayıp olacağını bile bile…”
“Pardon Fatih Bey! Ben şurdan arabama bineyim ve hemen kaybolayım. Özür dilemeyi de bırakın lütfen. Yarın burada patronunuzun odasında, aynı saatte görüşürüz, bir kahve içiminde ve karşı tarafla anlaşmanız dileğiyle…”
“Peki, umutlanma şansım?”
“Sizce?”
“Anladım!”
“Anladığınızı zannediyorsunuz, anlamadınız, ama! Siz hâlâ sizsiniz indimde…”
“Bir fırın ekmek yesem de mi?”
“Birkaç fırın ekmek yeseniz, yarından sonraki günlerde, belki… Sen?”
“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(6), umutları ayakta tutar onu. İnanıyorum ki lojmandakileri gönül rahatlığıyla, sizinle birlikte kamyonlarına bindirip yola çıkardığımız günler, geceleri olmaksızın şekillenecek!”
“Size hayırlı Yahya Kemal’ler, Rudyard Kıplıng’i(7) de unutmamanız gerektiğini hatırlatayım. Güzel sözleriniz var, yanlışımdan dönme gayretiyle sizi affetmeyi düşünmek istiyorum, eğer istediğiniz bu ise? ‘Sen!’ için kaç fırın ekmek yemeniz gerektiğine siz karar vereceksiniz ki, bunun için ‘İyi şanslar!’ dilemek yeterli olabilecek mi, bilemiyorum!”
“Siz gene de; ‘İyi şanslar!’ dileyin! Kadere inanırım! Güle güle Zerrin!”
“Allahaısmarladık bir güne sığmaya, sığışmaya çalışan Fatih Beyefendi!”
Patron gani gönüllüydü(3), üstelik avukatla birlikte lojmana ayaklarına gidecek kadar. Lojmandan yükselen müthiş kokuya aldırışsız olması mümkün değildi.
“Ya dışarıya bir masa çıkarın toplaşın, ya da fabrikanın yemekhanesine gidelim!” dedi.
Sadece aile değil, tüm sülâle ölen bir kişi haricinde lojmanda idiler. Dışarıya çıktılar, öyle ki fabrikanın yemekhanesi bile onların o kokusunu hazmedemezdi(1), dışarıya masa, sandalye koydular, patron konuşması gerekliliğiyle oturdu, onun dışındaki hepimiz ayaktaydık!
“Atalarım; ‘Merhametten maraz doğar(8)!’ demişlerdi, inanamamıştım, ama ispatlandı. Size verebileceklerim şunlar; rahmetli Ali’yi işten çıkarmışım gibi tazminatı, lojmandaki her şeyi alıp götürebilme hakkı, eşyalarınızı götürecek kamyonun taşıma bedeli, şehre en yakın havaalanına ulaşacak uçağın yalnızca gidiş biletleri ve oradan şehrinize ulaşacak kadar ayrıca yol harçlığı…
İstediğim tek karşılık; mahkemeden vaz geçmeniz, ömür boyu buraları unutma vaadiniz, yemininiz…
Sizin ekleyeceğiniz bir şey var mı Avukat Hanım?”
“Yok efendim, hem asla, hem şu anda! Dava ile ilgili dilekçemi mahkemeye hemen sunacağım. Belki ilerilerde bir çay içme vaadinizi beklemek isterim!”
“Ne demek kızım? Makul ve mantıklı(3) bir sonuç için çaba sarf ettin, karşılıksız bırakmak istemem, ama edindiğim malûmata göre gururlusun. Bırak ufacık bir hediyeyi, kullanman için fabrika mamullerinden bir koli hazırlatsam bile kabullenmeyeceğine dair inancım var. O halde, eğer kabul edersen, teyzen ve ben ister bizim evde, ister dışarılarda bir yerde yemeğe davet edeyim seni. Uygun gördüğün herhangi bir zaman…”
“Gecikmeksizin, ‘Hemen!’ desem? Acele etmiş gibi mi olurum? ‘Yolcular yollarında olsunlar gerek, kabilinden…”
“Tabii olur kızım, ama bizim çocukların dersleri, sınavları olabilir, onlar bize katılabilirler mi, ya da hangileri katılır, bilemem, şansına. Hemen eve telefon ediver Ergin! Ablanın durumu uygun mu? Bebelerden dersi, sınavı olmayıp bize katılabilecek olanlar var mı? Ona göre, çocuklar haricinde ben, hanım ve hanım kızımız için üç kişilik yer ayırt, bizim devamlı gittiğimiz lokantaya…
Dur! Dur! Sen de katıl bize, aileden sayılırsın nasıl olsa. Ancak bebelerin nüfusu kalabalık olursa avucunu yalama şanssızlığın olabilir, peşinen söyleyeyim de…”
Kader hep düz gösterip ters çakacak değildi ya! Bazen de patronun engin merhameti gibi, Tanrı da benden merhametini esirgemiyor olsa gerekti, hele ki birkaç fırın ekmek yemiş biri ve karşısında saklanmak için azami gayretini göstererek başarılı olacağını zannedip de, saklanamayan için.
Masa dört kişilikti, patron, abla, o ve ben. Sözlerde hep “Siz” idik karşılıklı; Zerrin Hanım, Avukat Hanım, Ergin Bey, Mühendis Bey, Ağabey, Abla, oğlum, kızım…
Ancak bir ara ve bir kez, muhtemelen şaşırarak, belki de ıstırap çektirmek için bir kez “Ergin Ağabey” oldum ben. Küçüktü, ufacıktı ya, tam intikam alma vaktiydi, suskun dilenciliğimde.
Musiki dolu bir restorandı, önce bir delikanlı, sonra bir genç kız, önce Türk Sanat Müziği, sonra Batı Müziği çığırdılar, bağırdılar, çağırdılar. Sonra ılık bir dans müziği…
“Haydi gençler! Biz kalkıyoruz, sizler de bizi yalnız bırakmayın, lütfen!”
Ben sadece dünden değil, yıllar öncesinden, ötesinden hazır gibiydim, hayalim gerçekleşmiş gibi…
“Ne zaman ‘Sen! Zerrin!’ hatta ‘Zerrin’im!’ dememe izin vereceksin?”
“İstersen hemen şimdi, istersen ‘Ergin!’ dememi bekledikten sonra…”
“İsmimi söyleyinceye kadar bekleyemem; seni seviyorum, galiba?”
“Diyorum ki; o ‘Galiba’ kelimesi çıksa, yok olsa?”
“Doğru! Seni seviyorum Zerrin!”
Ablamın, yani patronumun eşinin sesi ulaştı kulağımıza;
“Birbirine yakışıyorlar, değil mi kocacığım?”
Zerrin utandı, bana cevap vermek yerine susmayı tercih etti…
Kamyon ve uçak yolcularını uğurladık bize gereken birkaç gün sonrasında. Gittiler, belki de; “Taşı toprağı altın” demeksizin, böyle bir sözü yaşamaksızın.
Gerçekten insanların bazen rastlantılardan yarar umarak birkaç fırın ekmek yemesinin gerektiği kanaatindeyim!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bu öykü ile hiçbir milleti, zümreyi, halkı, ırkı aşağılamayı, küçük düşürmeyi istemediğimi söylemek isterim. Çünkü hepimiz aynı gemide ve aynı denizdeyiz…
Zerrin; Fulya. Nergisgillerden soğan köklü, yaprakları hasırotu yaprağını andıran, çok güzel kokulu, taç bölümü çok gelişmiş sarı renkli çiçeği olan bir bitki.
Ergin; Olmuş, yetişmiş, kemale ermiş. Haklarını kendi kullanmak için yasanın gösterdiği yaşa gelmiş. Çürümeye yüz tutmuş meyve.
(1) Adı Gibi Emin Olmak; Çok iyi bilmek, inanmak..
Arzı Endam Etmek; Boyunu-bosunu, kendini göstermek.
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Azmettirmek; Bir eyleme yöneltmek, bir eylemi yapmasına kesin karar verdirmek.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu, gerçeği göremez durumda olmak, görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Beyan Etmek; Bildirmek, söylemek, açıklamak, bildirimde bulunmak.
Boca Etmek; Bir kabı birden çevirip içindekini dökmek, boşaltmak. Geminin başını rüzgâra çevirmek.
Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek.
Çatmak; Üzücü, kızdırıcı veya şaşırtıcı bir olay nedeniyle karşıdakine ağır sözler söylemek. Odun, değnek, kereste, kılıç, tüfek gibi şeyleri çaprazlama dayamak. Gerekli şeyleri bir araya getirmek.
Çil Yavrusu Gibi Dağılmak; Topluluk halinde bulunan insanların hayvanlar gibi her birinin bir yana dağılması.
Goy Goy Dolaşmak (Yapmak); Dilencilik yapmak. Bilgisiz olarak, gereksiz olarak, çok konuşmak, eli arkasında hiçbir işe yaramaz şekilde dolaşmak. Yalakalık, şakşakçılık yapmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Önüne Almak (Getirmek); Bir durumun nasıl bir sonuca ol açacağını önceden düşünmek, bir şeyin olabileceği olasılığını hesap etmek.
Göz Yummak; Kusurları görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak, hoş görmek.
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Havsalası Almamak; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.
Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.
Kapağı Atmak; Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak, uygun bir yere yerleşmek, işe girmek.
Kulak Asmak; Önem vermek, dinlemek.
Men Etmek; Yasaklamak, engel olmak.
Müdahale Etmek; Araya girmek, el atmak, karışmak. Bir davada verilecek kararın dolaylı olarak etkileyeceği üçüncü kişilerin davaya katılmalarını sağlamak.
Nefsi Köreltmek ( Nefis Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
Vakıf Olmak; Öğrenmek, bilmek, anlamak.
(2) Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan, bayrak, sancak. İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü.
Basiretsizlik; Sağgörüden uzak olmak. Ölçülü ve doğru görüşten sapmak. Hareketlenmek için uyarı beklemek.
CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur)!
Çapulcu; Başkasının malını alan, talancı, yağmacı.
Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.
Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).
Hemfikir; Aynı düşüncede, aynı fikirde olan.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Irgatlık; Rençberlik, tarım ya da yapı işçiliği.
İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.
Maktul; Öldürülmüş, öldürülen, katledilen.
Melül; Üzgün, boynu bükük.
Metastaz; Kanserli dokuların (organizmadaki bir hastalığın) kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı.
Meydancı; Avlu, bahçe gibi yerleri süpürüp, temizleyen, gelen-gidenlere yol gösterip hizmet eden. Hapishane koğuşlarında ayak işlerini gören kimse (Meydan Görevlisi; Genel alanların günlük ve periyodik temizliğini yapmak. Amirinin emrettiklerini yerine getirmek. Hijyen, güvenlik kurallarına uymak, uygun çalışmak).
Münavebe; Nöbetleşme, sıralama.
Müvekkil; Birini kendine vekil olarak seçen, vekillik veren, vekil eden.
Nezdinde; Yanında, huzurunda, gözetiminde.
Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.
Teşrifatçı; İlişkilerde kurallara uygun davranmayı sağlayan. Resmi günlerde ve toplantılarda devlet büyüklerinin, kişileri makam ve sıralarına göre kabulünü yapan.
Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.
Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
Virüs; Bilgisayarda genellikle yazılımlara zarar vermek amacıyla yaratılan, disket değiş-tokuşu yoluyla bilgisayarlara bulaşabilen, öteki yazılımları kendisinin çalıştırılabilir bir kopyasını da kapsayacak biçimde güncelleştiren, değiştiren, sistemin olağandışı davranışlarına yol açan yüklenen bilgilere vb. zarar veren yazılım. Bulaşıcı hastalıkları yapan mikrop.
(3) Ciğeri Beş Para Etmez; İşe yaramaz, değersiz, aşağılık.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
El (Halk anlamında) Mi Yaman, Bey Mi Yaman; Baştakiler ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler asıl güç halktadır, halk yöneticilerden her zaman ağır basar. (Öyküde; Türkçemizde patronlar karşısında işçilerin aczi anlamında yanlış olarak kullanılması anlatılmak istenmiştir)
Gani Gönüllü; Tok gözlü. Cömert. Paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayan.
Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.
Had Safhada; En son noktada.
Hatırı Sayılır Ceza; Miktarı yadsınamayacak kadar ağır ceza.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Karada Ölüm Yok; Bundan sonra herhangi bir sıkıntı, güç durum yok.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Merhamet İstismarı; Merhamet dilenciliği, duygusal sömürü ve merhamet duygularının çalınması, yaşama yönelik kötüye kullanımda başarı sağlama arzusu.
Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.
Trans Palet; İki çatal halinde ki yük bölgesine konan paletleri belirli bir yere kadar çekerek taşımaya yarayan, sürücü tarafından kontrolü yapılabilen bir araçtır.
(4) Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.
(5) Bir mıh bir nal, bir nal bir at, bir at bir komutan, bir komutan savaşı ve vatanı kurtarır. Timur’ ait söz. Herhangi bir olayı, ödevi, görevi, işi küçük sayıp, önem vermemek ilerilerde umulmadık yanlışların, büyük sonuçların bahanesi olabilir, anlamında kullanılan bir söz dizisi.
(6) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(7) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(8) Merhametten Maraz Doğar; Bazı kimselerin kendisine iyilik edenlerin başlarını derde soktuklarını, ya da bu iyiliği kötüye kullandıklarını anlatan ATASÖZÜ