Babamı çok az hatırlıyorum, “şöyle-böyle” bile diyemeyecek kadar az. Uzun süreli görevlere giderdi, gittiği sonuncu seferden dönemedi canlı olarak. Direksiyon başında, bir kalp krizi ile göçüvermişti ellili yaşlarına bile varmadan, kırk dokuzunda soğuk bedenini son defa görmüştüm, teneşirde, çocuk yaşıma rağmen.

                   Büyük amcama yetişemedim, o da elliler civarında göçmüş, tıpkı babam ve büyük halam gibi. Küçük amcamın ölümünü hatırlıyorum dünlerden, cenazesine gitmiştim. Küçük halamı ise ne gördüm, ne biliyorum. Hiçbir cenazede de rastlamadım kendisine, köydeymiş, öldü mü, yaşıyor mu bilgim yok!

                   Bu; şu düşünceyi yarattı bende yirmi beşlerden otuzlara doğru yürürken. Eğer genlerim(2) baba tarafımdan ise, demek ki ellilerde ki yaşamımın sonlanması için önümde 20-25 yıl kadar sürem var demekti.

                   O halde suya-sabuna dokunmadan yaşamıma girmek isteyen, ya da gireceğini düşündüğüm hiçbir genç kızı üzmeden, dul ve babasız çocuklar bırakmadan göçmeliydim. Kısacası ben; babam, amcalarım, halam gibi olmamalıydım!

                   Şu sıralarda eşşek kadar ve kaba bir herif oluşumu göz ardı edersem(1) zaten hiçbir kızı üzmez, dul bırakmazdım, çünkü ben çocuk yaşlarımda tüm varlığımla Menekşe Ablama âşıktım ve ona aittim, onu çok, çoktan da çok seviyordum.

                   O da beni seviyordu, ta ki o iyi, benim bile ilerleyen zamanda sevdiğim, “Enişte” demeyi bile uygun göremediğim öğretmen ağabeyim onu nikâhına alıp benden koparıncaya kadar!

                   O çocuk yaşlarımda inanılması güç gibi görünse de, o benim bir tanem, her şeyim Menekşe Ablamdı! Çünkü o beni bir kucaklar, öyle bir öperdi ki yanaklarımı, saçlarımı parmaklarıyla tarar gibi okşarken mest olurdum(1) (sanırım o yaşlarımda).

                   Dünyada hiçbir seven genç kız, sevgilisi olanı öylesine öpmez, kucaklamaz, saçlarını parmaklarıyla onun gibi tarayarak okşamaz, koynuna saklamazdı. Menekşe Ablam zaten dünyada bir taneydi, ta ki söylediğim olay gerçekleşip de onun benim “Ablam” olduğu beynime “Dank!” edinceye kadar…

                   Anlatacağım…

                   Annem başımdaydı. Umuyordum ki onun genleri babamın, amcalarımın ve halamınki gibi değildi, başımda durur, beni büyütür, adam eder, hatta belki babamdan miras olarak beni de ellili yaşlarda yolcu eder, ancak ondan sonra dünyayı terk eder diye düşünüyordum. Ama olmadı, annem benden önce yolculuğunu noktaladı. Şöyle ki;

                   Yemeği ocağa koymuş, sonra da namaza durmuş annem. Sonrasında (muhtemelen, uyduruyor gibi olsam da gerçeğe yakın bir düşünüş);

                   “Hadi! Abdestim varken, bir de beş vaktin farzını kılayım!” demiş olsa gerek ki; tencere taşmış, ocağı söndürmüş, gaz tüpü kendini helâk edinceye(1) kadar boşalmıştı.

                   Ve annem benim geleceğimi düşünmeksizin seccadesi üzerinde Mevlâ’sına kavuşmuş ve babama ulaşmıştı. Tüm bunlar ilerleyen yaşlarımda beynimdeki kurgular, henüz ilkokula başlamış bir çocuğun akıl edemeyeceği, bilemeyeceği, bilmesinin de mümkün olamayacağı düşünceler.

                   Kimim, kimsem yoktu, dayım, yengem ve tek evlât olan Menekşe Ablamdan başka. Başlangıçlarda Menekşe Ablam sevgilim değildi. Ama günler geçtikçe baktım, gördüm ve inandım ki dünyadaki ilk, tek ve son sevgilim o idi.

                   Öylesine güzel, sıcak ve sevecendi ki anlatmam mümkün değil. Ne zamanki o iyi insan katıldı yaşamımıza, o zaman anlatmam mümkün oldu, o ana kadar yaşadıklarımı ve gerçeğimi, ama dediğim gibi eşşek kadar olma başarısına eriştiğimde!

                   Elimden tuttular; dayım, yengem ve özellikle Menekşe Ablam. Ölüm, ölmek nedir bilmiyordum çocuk yaşlarımda, tahminen ya yedi yahut da sekiz yaşlarımda, amcamın, annemin ölümlerini gördüğüm halde.

                   Ama Menekşe Ablayı sevecek, ona âşık olacak, hatta ona; “Sevgilim! Aşkım! Hayatım!” diyecek kadar aşkı biliyordum evvel Allah! (Aç parantez; “O yaşlarda” kapat parantezi!)

                   Ablam her gün lisedeki derslerini bitirdikten sonra bekliyordu beni. Eee! O da beni sevip sırılsıklam âşık olunca, beni beklemesi, elimden tutması; “Günün nasıl geçti aşkım, bir tanem, aslanım, yeğenim?” demesi normaldi, doğal olarak!

                   Bu arada gerçekçi(!) olarak söylemem gerek ki; bana âşık olduklarını hissettiğim ilkokul öğretmenlerimi hasetten(2) ve kıskançlıktan çatlatmak için her zaman elleriyle parmaklarını tarak yaparak saçlarımı tarıyordu Menekşe Ablam, onlara göstere göstere.

       Ablamın en sinir olduğu sözlerden biri, nereden duymuş, ya da aklına düşmüşse;

                   “Mennan, sakın ola ‘Pişmiş kelle gibi sırıtma(1)!’ sözünü kimseye söyleme!” dedi.

                   “Ne demekmiş o, öğretmenlerimizden biri bir kız arkadaşımıza söyledi de, ben öğretmenimden daha fazla utandım!” demiştim.

                   Bu vesile ile başlangıçtan şu ana kadar söylemediğim ismimi de söylemiş oldum; Mennan. Başlangıçlarda, yani ilkokul ortalarındayken ismimi araştırmıştım, ancak bölerek, sözlüklere bakarak, bütün anlamı olacağını düşünmeksizin.

                   Men; “Ben” demekti, nan da “Ekmek”. “Ben ekmeğim!” ya da “Ben nimetim!” gibi bir anlam, hiç de annemin babamın bana vereceği bir isim gibi görünmedi. Diğer yandan men; “Yasak” demekti, nan da gene “Ekmek” ise, bu kez da “Ekmek yasak!” gibi bir anlam çıkıyordu ki bu da bana yakışmazdı.

                   O halde, bana en yakın olana sormalıydım, Menekşe Ablama. Sordum ve öğrendim o ulu kelimenin anlamını; İyilik ve Allah’ın isimlerinden biri olarak.

                   Ve mutlu oldum. Ancak tereddüdüm; anne ve babamın bu ismi bana bilerek mi, yoksa büyük dedelerimden birinin akılda kalmış ismi olarak koydukları idi?

                   Ablam sinir olurdu ya; “Pişmiş kelle gibi sırıtmak!” sözüne, benim de en kötü huyumun ne olduğunu söyleyivereyim, ablamın ikinci sinir olduğu durum için. Evet, benim en kötü huyum; “O” olmaktı, birinci, star, yıldız, şampiyon gibi değil, ikinci adam, kişi, insan gibi olmak. İstisna(2) değil.

                   Menekşe Ablam birincimdi aşkta, eniştem sahipleninceye kadar. Bana göre ikinci bir şansım “O” olarak şekillenecekti. Kulum-kölem mi olacaktı, kulu-kölesi mi olacaktım? Birinci bölümü hiç aklım kesmiyordu, ikinci bölüm için ise; “Balık kavağa tırmandığında, inşallah-maşallah!” diyordum.  Çünkü bugüne kadar öyle bir “O” için hiç hazır olmamıştım, hazır olacağımı da sanmıyor, hatta aklımdan bile geçiremiyordum desem yeri, dediğim gibi 30-40 yaşlar sendromu(3) gibi bir şey, hafızamdan silemediğim.

                   “O” olmak! “To be or not to be!(4)” örneği. Bir sinema veya tiyatro eserini izlemeye gitsem, ilânda, jenerikte(2), tanıtımda, broşürde ikinci olan her kimse ben; “O” olurdum. 

                   Ve eğer film ya da oyun icabı ikinci olan “O” ölmüş, filmden, sahneden çekilmişse filmin sonunu beklemez, alırdım başımı çıkardım sinemadan. Tiyatrodaysam ışıkların yanmasını, ya da perdenin inmesini sabrederek beklemek mecburiyetimdi.

                   Bir futbol maçında 2 numaralı oyuncu “O” olarak favorimdi. İki takımda da 2 numaralı oyuncu varsa forması beyaz veya beyazı çok olan, yoksa kırmızı, yani dünyanın en asil iki renginden biri; bayrağımın renklerinden biri olan “O” favorim olurdu.

                   Sporcu ne zaman şu veya bu nedenle oyun dışı kalırsa, sonuç beni asla ilgilendirmez arkama bakmaksızın stadı terk ederdim.

                   “O” olmak örneğim çok, kısa kesmem gerek, bir tane daha anlatayım, sonra…

                   Sonrasına devam ederim.

                   Basketbol, voleybol, hentbol maçlarındaki ilk şaşkınlığım belki inanılmaz gibi görünür. Konu; gene 2 numara, yoksa asla 1 değil, 2 rakamının aynada dijital yansıması(3) gibi görünen 5 numara ve yine renk konusunun beyaz-kırmızı renklerin egemen olduğu idi.

                   2 Numara oyun dışı olduğunda ilk seferde ayağa kalkmış, tam kendime göre “Oyun bitti!” zannıyla yerimi terk etmek üzereyken, bankta oturup, dinlenen sporcu, ben tam hareketlenmek üzereyken bakmıştım ki yeniden oyunda.

                   Başlangıçlarda şaşırmış olsam da, yerimde oturmayı öğrenmiştim bu maçlarda. Velev ki(3) oyuncu sakatlanıp, ya da diskalifiye(2) olup maçı bırakmışsa, o zaman salon bana dar gelirdi.

                   İlerleyen zamanda, galiba ortaokul sıraları idi, müthiş bir Atatürk sevgisi ile yüklenmiştim, ilkokuldan kalan. Koluma Atatürk ismini dövme olarak yaptırmak istediğimde, müthiş bir öfke ile karşı geldi ablam;

                   “Eğer içindeyse, dövme yaptırıp, övünmene gerek var mı?” demişti, vazgeçmiştim.

                   Menekşe Ablamın bir diğer özelliği devamlı olarak siyah renkli gözlük takmasıydı. Parlak ışıktan rahatsızlığı olabileceği hiç aklımdan geçmemişti. Bencilce, gözlüklerinin arkasına gizlenerek beni izlediğini, sevdiğini hissetmemem için saklandığını düşünürdüm…   

                   Sonra birden yok oldu Menekşe Ablam, beni ellerim böğrümde bırakarak. Onunla yaşadığımız aşktan dayımın da, yengemin de haberi yoktu! Bu nedenle nasıl sorabilirdim ki onlara “Menekşe Ablam nerede?” ya da “Ne? Niçin?” gibi anlamsız soruları…

                   Onsuz; derslerim möleyerek(1), homini gırtlak, püfüdü kandil(5) şeklinde geçiyordu özlemle, beklentilerle ve anlamsızlıklar yüklü günler olarak.

                   Bir gün aniden geldi; “Sömestre(2) Tatili” diyerek. O zamanlar “Sömestre” kimdi, bilmiyordum, tanışmak ve teşekkür etmek istedim tatil yapıp sevgilimi bana gönderdiği için. Ancak Menekşe Ablam, eskisi gibi benimle hiç ilgilenmedi desem, yeri. Kapandı kitaplarına “Mö! Mö!”

                   Ve devamlı olarak “Mö!”

                   Ancak günahına girmeyeyim, bir-iki defa saçlarımı taradı her zamanki gibi, ama sessiz. Rüya gibi gelmişti, rüya gibi de dönmüştü sömestre kimse ona!..

                   O okudu, ben büyüdüm! Hep âşıktım Menekşe Ablama, uzaklardayken bile, sadece duygusal olarak. Mektup hak getire(3), telefonda “Alo!” demesini bile bilememek eksikliğimdi.

                   Ablamın yokluğunda sevgimin eksildiğinden bahsetmem abesti, aşkım duru, dupduru idi, ama artık bireydim ve ilerilerde ablam kimdi biliyordum, hele ki lise yıllarımda…

                   Ablamın üniversitede okuduğunu da biliyordum artık. Hatta mezun olduğunu da...

                   Eve gelmiş, yanağımı çimdiklemiş, sevgi üstüne tek kelime etmeden ki, artık bilmem gerekenleri biliyordum. Ablam muhterem bir insandı yüzüme vurmadı, yüzüme vurması gerekenleri, yanağımı çimdikler gibi okşadı, dayımla birlikte bir yerlere gitti.

                   Yengem benim için kalmıştı şehirde, bana bakmıştı liseyi bitirinceye kadar. Ne zamanki üniversiteyi kazanıp yâd ellere(3) gitmiştim, yengem de benim için fedakârlıklarını noktalamış, beyine, kızına kavuşmuştu.

                   Gurbetlik zor olsa gerekti, herhalde ablam şehrini, toprağını özlüyor, anne ve babasını meşgul etmesinin hüznünü yaşıyor olsa gerekti.

                   Ben askerdeydim…

                   Haberleştik. Ablam idealist bir öğretmen olmasına rağmen dilekçesini vermişti, evinin iki adım ötesindeki okula atamasının yapılması için. Bu konuda pek başarılı olamasa da çevredeki bir okula ataması yapılmıştı.

                   Bunda dayımın, ablamın çenelerinin gücünün ne kadar katkısı olduğunu bilmem mümkün değil tabii!

                   Ablam artık evinde idi. Üç-beş adım mesafesinde olmasa da, 8-10 km’lik mesafe hiç umurunda değildi. Bense kuş uçmaz, kervan geçmez, tilkinin bilmem ne yaptığı(3) dağ başındaydım.

                   Görevimin bitmesine çeyrek kala civarlarında telgraf aldım ablamdan. Artık, mantıklı düşünen bir yedek subay, daha doğrusu kısaca aklı olan gibi bir heriftim, neyin, ne, niçin olduğunu anlayıp bilmesi gereken.

                   “Güzel bir gün yaşayacağım sevdiğimle, benimle beraber olmak isteyeceğini biliyorum. Hadi izin al, sonraki gün de burada ol!”

                   Ablamdı, bana aşkı öğreten, o güzel gününde nasıl yakışmazdım yanına? Her ne kadar damat bey için başlangıçlardaki düşüncem “I-ıh!” tavrında idiyse de, sonrasında değişen!

                   Ablamın gelir gelmez tüm angaryalar için evvellerde olduğu gibi beni özlemle beklediğini bilemezdim, üstelik rüşvet eklentisiyle saçlarımı parmaklarıyla taramak, yanağıma öpücük kondurmak, avuçlarımda tüm sıcaklığını bırakmak gibi;

                   “Aslanım! Koçum! Hadi bir barbunya pilâki yap da sadece dünürler değil, dünya âlem(3) tadına varsın! Allah bilir yeşil soğanlı patates salatası da yaparsın değil mi, bol limonlu? Sevildiğini bil, marifetin(6) olduğunu bildiğim diğerlerini de ek olarak istemiyorum!”

                   “Dur, ablacığım! Ahtapot değilim ki 8-10 işi birden yapabileyim?”

                   “Prensiplisin. Hadi, barbunya fasulyeyi ben ayıklayayım. Patatesleri annem haşlayıp, soysun, yeşil soğanları falan da yıkayıp hazırlasın. Eee, ahtapot bey başka ne istersin? Artık bunun üstüne bir kakaolu pudingi de esirgemezsin gibime geliyor?”

                   “Abla ben ‘Sana âşığım!’ diyorum, sen bana eziyet çektirmek için elinden ne geliyorsa yapıyorsun. Yazık değil mi bana? Acımıyor musun?”

                   “Eee! Ne yapalım? Sen şöyle bir günden bir güne ağzını doldurarak, gönlünce ‘Seviyorum, âşığım!’ demedin ki bana! Eloğlu(2) senden önce ‘Uzat elini!’ dedi, ben de uzattım elimi…”

                   “Ömrün aydınlık olsun ablam, kardeşin olarak mutlu olman dileğim gönülden, yaşamımdaki tek gün aydınlığım ablam!”

                   “Biliyorum, anlıyorum, hatta çocukluğundan beri!”

                   Bir paragraf açmam gerek, bilmem uygun mu? Çünkü barbunya pilâki, patates salatası ve kakaolu puding yapmakta dünyada elime su dökecek bir usta tanımıyorum desem yeri. Şöyle ki, örneğin barbunya pilâki tarif etmeye çalışayım;

                   Tüm malzemeleri ayrı ayrı hazırlardım tabaklara, başlangıç barbunyalar ve kuru soğan olmak üzere. Sızma zeytinyağı, tuz, yeşil-kırmızıbiber, domates (eser miktarda domates salçası katkılı), kereviz (yoksa patates), havuç, sarımsak, kıyılmış maydanoz…

                   Sıcak suyu soğanlar kavruluncaya hazır olur! Bundan sonrası bana kalmıştır, sır olan tarif tarafı açık kalmak üzere…

                   Pişirmenin bitimine çeyrek kala iki üç parçaya ayrılmış sarımsaklar, pişip soğuduktan sonra da kıyılmış maydanozları servis sonrasında tabakların üzerine serpersin olur biter.

                   Bundan sonraki tek eklenti gaz sorununu halletmek için yanına yenibahar iliştirilmesi ve servis öncesinde limon suyunun bir kenarda bulunmasıdır. Genelde tuzu az koyarım, isteyen ekleyebilir.

                   Patates salatası…

                   O ayrı bir sanat, benim için. En önemli unsurlar çok ince kıyılmış yeşil soğan, sızma zeytinyağı, limon suyu, tuz…

                   Kara-kırmızı pul biber, taze yeşil-kırmızıbiber, ince kıyılmış Çubuk salatalık turşusu, küçük kırmızıturplar…

                   Karışım, hazırlanış, pek de sır olmasa gerek, mühimsiz, doğal olarak…

                   Pudingi anlatmak gereksiz, sadece çanakların alt taraflarına birer kare bitter çikolata koymak dışında…

                   Buraya kadar reklâmları yaptım, not ettim, anlatmaya çalıştım. Geliyorum gerçeklere…

                   Ablamın beyi, ismini defalarca söyleyip tekrar ettirmesine rağmen aklımda tutamadığım Mengi ya da Mengü ağabey, iyi insandı ve ablam gibi aynı okulda öğretmendi.

                   Karşılaşmaları, gönül alışverişleri kaderin bir gösterimi olsa gerekti. Başlangıç ve sonuç, amma velâkin(3) hemen sona ulaşamayış. Elbette yeğenlerimi kucaklamayı çok istiyordum, ancak bu tasavvurumda biraz gecikeceğim zorunlu gibi görünüyordu. Mengü ağabey de varlıklı değildi, tıpkı bizler gibi, bizim gibi.

                   Basit bir tören, kiraladıkları evlerinde yaşam…

                   Eksikleri vardı evlerinin, doğal olarak istekleri, dilekleri, düşünceleri, tasavvurları, bunun için birkaç güne rica ile biriktirdikleri yahut da sığıştırdıkları dersler dışındaki ve özellikle cumartesi, pazarları zamanlarının bir bölümünü bir yakınlarına ait dans stüdyosunda kayıt dışı öğretmenlik yaparak değerlendiriyorlardı.

                   Türkiye’min gerçeklerinden biri; eğer geçim konusunda başarılı olamayıp öğretmenler pazarda limon, maydanoz satıyorlarsa, boş zamanlarında bir taksi durağında, taksicilik ya da korsan taksicilik(3) yaparak aile bütçesini denkleştirmeye çalışıyorlarsa bu sorun kime ait olabilirdi ki?

                   Üstelik ülkemde öğretmen açığı varken ataması yapılmayan öğretmenlerin babalarından harçlık alarak yaşamalarının mucidi kaç zamandır kim veya kimlerdi?

                   Ablam-ağabeyimin inkâr edilmesi güç, yetenekleri, bilgi birikimleri, uzmanlıkları varsa ve bundan da eminseler neden bir dans salonunda gayri resmi(3) olarak dans öğretmenliği yaparak bütçelerini denkleştirmeye çalışmasınlardı ki?

                   Özellikle eniştem, yani Mengü ağabey evlenmeden daha önce birkaç stüdyoda, farklı görev, işlerde, danslarda ve oyunlarda bulunmuştu, bu nedenle her türlü dans ve yöresel oyunlarda usta gibi görüyordum onu.

                   Evlendikten sonra ablamı da çekip çevirmesi, kendisine uydurması zor olmamıştı (sanırım). Ablam da ona uymuştu yani. Enişteme göre belirgin farklılığı ders konusu itibariyle öncelikle insan ve sonrasında müşteri psikolojisi(7) üzerinde neredeyse mastır yapmış(1) gibi bir konumdaydı.

                   Bir eklenti gibi olacak, ama bilinen gerçek şu ki, her işte olduğu gibi dans ve oyunlarda da çıraklık, kalfalık, ustalık gibi devrelerin başarıyla atlatılmasından sonra öğretmenlik vasfı kazanılabilmesiydi ki, eniştem handiyse(2) öyle idi, ablam da uzmanlık aşamasında (duygusal davrandığım düşünülmemeli). Eee! Ne derler yavuz atın…(8) Yok öyle demeyelim, kocasının yanında olan bir kadın, kocasının ya huyundan, ya da suyundan etkilenirmiş!

                   Bu nedenledir ki, gene psikolojiyi(7) devre içine alırsak, enişteme ek olarak özellikle ablam da dans ve bürokrasi konularında patrona sevabına yardım ederken; birçok girdi-çıktıyı, iniş, çıkış, yükseliş, alçalışları, sorun ve çözümleri öğrenmişti.

                   Ve atlamaları gereken tüm basamakları teker teker, ancak sıralı-sekili(3) demeden atlatmışlardı, ya da benim tahminim o kıvamdaydı(2).

                   Bir parantez açmam gerekirse, ben de öğretmenim, “Öğretmenlik ve idealist olma konusunda bir numaradır!” diyeceğim ablam ve “O” olmak istediğim ikinci sıradaki ağabeyimden sonra belki ilk yüzler, binler içinde yer alabilirdim ancak, belki de ileri safhalar, konumlar için.

                   Elbette ki üniversiteyi bitirip, vatan görevini tamamlayanlar için olduğu gibi benim de kurgularım, düşüncelerim, hayallerim, düşlerim vardı. Ancak devlet elimden tutmamış, dershanede şımarık bebelere öğretmeye çalışmakta, anlatmakta, aktarmada yetersiz olduğumu kendim kendime kanıtlayınca öğretmekten çabuk bıkmış, vazgeçmiş bir bakıma boş gezenin boş kalfası(3) olduğumu kendim kendime tescillemiştim(1).

                   Bir gün merak…

                   Daha doğrusu saklamayayım bilmediğimi, yani bilmediklerimi öğrenmek düşüncesiyle ablamın ve eniştemin çalıştığı stüdyoya gittim ve tüm dünyam değişti. Ablama ve enişteme danışmadan olmazdı, danıştım tabii.

                   Öğrencilerden yetenekli gördüğüm bir-ikisini göz hapsine alarak(1);

                   “Biz burayı çekip çevirebilir miyiz? Yani sizin olmadığınız zamanlarda, ben başıma, öğretmen arkadaşlara ek olarak yetenekli birkaç öğrenciyi rızalarını alıp öğretmen olarak destekleyerek, meselâ?” dedim ve der demez balyoz gibi anında cevaplandı sorum, soruyla sorgularcasına;

                   “Neyle?”

                   Doğaldı. Elde yok, avuçta yok anlamında özet olarak demesi; “Ben diyorum; ‘Hadımım(2)’, sen soruyorsun; “Kaç çocuğun var!” modundaydı.

                   “Bence önce salon sahibi patronu ikna edelim(1). Sonrasında para buluruz. Yadigâr da olsa evimi ipotek(2) ettiririm, gerekirse satarım, dayımın evini ipotek ettiririz, kredi çekeriz falan filân…

                   Siz de ihtiyaçlarınızı, ev, araba alma gibi hayallerinizi biraz ertelerseniz, bu iş neden olmasın ki? Tüm sorumluluk benim. Ayaklanıp kazanırsak, hep beraber, batarsak sadece ben…”

                   Sesleri çıkmadı başlangıç olarak. Salonun bir köşesindeki bürosuna gidip patrona niyetimizi söyledik. “Valla mı?” deyince pazarlık kapısı kendiliğinden açıldı.

                   “200!” dedi, “100!” dedik. Al takke, ver külâh; “100 peşin, 20 de sonra, kazanırsak en kısa zamanda, kazanamazsak bir yıl sonra bugün!” diyerek, sözleşme yaptık.

                   Adamcağız, yani patron herhalde çok bunalmış olsa gerekti ki ne hemen alacağı için, ne de kalan kısım için senet-sepet yapmadı(1), sözleşmeyi yeterli gördü, sadece niyetini gizleyerek bundan sonraki işi için peşinatı bir hafta on gün içinde vermemizi önerdi, daha doğrusu rica etti.

                   Eniştemin, ablamın, dayımın kirli çıkınları(3) vardı. 100 peşinat öncesi peşinatı kaparo, ya da peşinatın garantisi olarak saydık eline. Sonra resmi olarak devir-teslimi(3) yapar yapmaz hemen başladık banka işlemlerine.

                   Ve mahcup olmadık “100 Peşinat” konusunda, uzun uzun anlatmaya gerek yok…

                   Patronun bürosunu portatif bir yatakla mesken edindim kendime, internet, telefon bağlantıları, televizyon, ablamın, eniştemin, hatta göz hapsine aldığım yetenekli öğrenci, yani öğretmen adaylarımın destekleriyle çok şeyi öğrenmeye çalıştım.

                   Bazen salonun aynasında tek başıma, kendi kendime, dizüstü bilgisayardan defalarca deneyerek ve iyisini, kurala, kurallarına uygun olanını yapmadan portatif yatağıma girmeyi uygun görmeyerek...

                   Öncelikle tek bir tangoyu, bir valsı, sonralarında bir zeybek ve horonu bile kereler kerelerce tekrarladım, aynalar karşısında, yöresel oyunları sıraları gelinceye kadar erteledim. Bazen kendi kendime sinirlenerek de olsa herkes gittikten sonra başladığım öğrenmek için çalışmalarım sabahlara kadar sürdü.

                   Öyle ki cumartesi pazarları, salon kapısını açık bulup da uykulu gözlerle bakışlarıma kıyamayan ablam her zamanki gibi sevgiyle kucaklayarak, eniştemin de katkısıyla beni elceğizleriyle yatağıma yatırdılar!

                   Doğal olarak bu işlemi o dakikalar içinde yapmasalar gelen dans âşıklarına, temizlenmiş- paklanmış(1), her türlü çalışma zemini hazırlanmış bir salon olsa da nasıl iyi bir eğitim verebilirdim, nasıl bilip öğrendiklerimi aktarıp öğretebilirdim ki?

                   Bencillik? Evet! Ablam, eniştem, şimdilik diğer öğretmenler ve göz hapsine aldığım öğrenci öğretmenleri göz ardı ederek…

                   Bu çalışmalarımla abla ve eniştemin, diğer öğretmen ve öğrenci öğretmenlerimin yabana atmamam gereken bana katkıları yanında benim onlara katkım? Eh! “Biraz da olsa var” denilebilirdi!

                   Tek sorunumuz para kazanacak kadar öğrencimizin olmamasıydı, çünkü öğretmen, öğrenci öğretmen kardeşlerimize, başlangıcımız ve züğürtlüğümüz nedeniyle ancak boğaz tokluğuna(3) gibi el harçlıklarını verebiliyordum;

                   “Belimizi doğrultana kadar izin verin, doğrultamazsak sözüm senet hiçbirinizin eksiğini bırakmayacağım, isteyenlere açık senet imzalamak bile vaadim olsun!” demiştim, ben, ablam ve eniştem hariç tabii. Kimse başını kaldırmadı, bu; mutluluğumdu.

                   Para yanında bürokratik işler ve işletme bilgilerimizi tamamlama çabalarımız uzunca bir vakit aldı. Maddi bakımdan kaygılıydık. Devir işlemleri, resmi gereklilikler, tabela, ruhsat, elektrik, su, doğalgaz bağlantıları, özellikle sosyal ve hijyenik(2) gereklilikler, kontrole gelecek devlet görevlilerine (Memurlarına) koşullarımıza uygun cevaplar vermek zorunluluktu bizim için…

                   Bir de başlangıç olarak zorunlu kısıtlamalarımızı göz ardı edemezdik! Her ne kadar öğretmenlerimiz ve öğrenci öğretmenlerimiz deneyimli idilerse. 

                   Tango, vals, salsa, çarliston, çaça, rock’n roll, twist baş programlarımızdı, belki ilerleyen yaşlarımızda mambo, samba, rumbayı da çalışmalarımız içine alabilirdik. Ama düşünmediğimiz surat asık bir şekilde, hele erkeklerin bedenlerini, kızların bacaklarını gösterme gibi ekstraları olan Flamenko (Flamingo)(18) tamamen düşüncelerimiz dışındaydı.

                   Ek olarak paso doble, tehlikeleri yadsınamayacak break dans, bilinmeyen, ya da artık pek ilgilenilmeyen mazurka, polka vb. gibi danslar tasniflerimiz dışında idi. Özellikle bir de belki de bize yakışmayan bir biçimde yasaklamış gibi olduğumuz sirtaki…

                   Oyun havalarından ise; zeybek, halay, horon ve bar listemizdeydi, bir de memleket özlemi nedeniyle Bilecik yörelerimden kaşık oyunu ve karşılamaları…

                   Söğüt’ün erenleri, Et Koydum Tencereye, Köprünün Altı, Bilecik Çiftetellisi, Keklik Kebabı ne de güzel yakışırdı öğrencilerime! Bir kısmını başka yöreler sahiplenmişse de (Bana göre tabii).

                   Temizliği el elden yapıyorduk, tüm aile olarak, öğrenci, öğretmen ayrımı yapmaksızın. Birikmiş her türlü eskiler vs. bizi bir hayli yormuştu. Camlar buzlu olduğu için oldukçanın ötesinde çok uğraştırmıştı hepimizi.

                   Ayrıca ağabey ve ablamın birikimlerini aktarmaları, gece-gündüz demeksizin bilgisayardan şimdilik çömez(2) diyeceğim, göz hapsine aldığım öğretmen adayı öğrencilerimden de öğrendiğim çok şey olmuştu.

                   Öğrenci sayımız çok azdı, bu mevcutla stüdyoyu devam ettirmek mümkün değildi. Aldığımız, yani devir yapılırken bize söylenen adaylarla ilgili olarak alacağımız ücretlerle ilgili kesin bilgi ve kanaatimiz yoktu.

                   Açılmalıydık, piyasa araştırması yapmalıydık, makul ve mantıklı(3) bir tarifeyi uygulamalıydık, diğer stüdyoların yapı, öğretmen kalitesi, çalışma saatlerine göre.

                   Bunun için aday öğretmenlerimi seferber ettim, bir bakıma casus, ajan gibi, benim ve ablam-ağabeyim olarak bizlerin tanınacağımız şüphesiyle.

                   Sanırım bunda da haklıydım. Nasıl ki ben düşünüyordum, karşımdakilerin de satış durumumu öğrenerek beni yeni rakip olarak görüp öğrencilerini, hatta öğretmenlerini göndermeleri, “Peki, ben düşüneceğim, tekrar geleceğim!” deyip de gelmeyenleri göndermeleri doğal değil miydi?

                   Bizim rakiplerimize göre tek sakınca diyebileceğim konumuz, diğer stüdyolar gibi bizim stüdyomuzun “Ha!” deyince ulaşılacak bir yerde olmaması idi. Gene de ulaşımın zorluğunu iddia etmem mümkün değil. Merkezdeki işyerlerinden çıkan kişiler normal bir yürüyüşle en fazla on dakika içinde ulaşırlardı dans stüdyomuza.

                   İsmimizi duyurmak önemliydi. Bizden önceki patronun en büyük eksikliği gurk tavuk, kondumcuk kuşu(3) ya da asker bavulu(3) gibi kalkıp kımıldamaksızın yerinde oturması, kazancını yeterli görmese de; “Allah bereket versin!” pozisyonundan dışarı adım atmak istememesiydi. Benim düşünceme göre bizim yapmamız gereken reklâm, bir bakıma rüşvet olarak adlandırılabilirdi.

                   Stüdyomuzun en belirgin haliyle izah edildiği, hatta bir-iki ek ya da düzeltmeye müsamahanın(2) eksilmeyeceği ad ve adreslerimiz kayıtlı broşür bastırmalıydık. Sitrikır(2), maskot(2), anahtarlık, bloknot, tükenmez kalem, hatta kerata; çekecek gibi eşantiyonlar(2) dağıtmalı, billboard(2), duvar ve taban ilânları hazırlamalıydık.

                   Resmi gereklilikler (damga vergisi vb. gibi) yapıldıktan sonra maddi bir kısım sıkıntılar yaşatacak gibi görünse de bu işlemler, çaba, gayret ve emekler işimize yarayacak gibime geliyordu.

                   Rüşvet dediğim konuya gelince; buna belki fedakârlık demem de mümkündü. Başvuracak ilk 10 kişiden ücret alınmaması, sonraki 40 kişiden yarım ücret alınması, daha sonraki 50 kişiye ise çeyrek tenzilât uygulanması gibi. Minimum 100 kişilik bir kadroyu garantilemeyi öngörmekteydim.

                   Diğer gereken tüm unsurları, öğretmen sayısı, ders saatleri, öğretilecek belirli dans günleri ve ablamın, eniştemin katkılarını hesaplamam ve yaşama gayretim pek kolay olmadı, ama zorlanmadım da.

                   Hatta öyle ki, diğer stüdyolardan (nasıl yapacağımı bilmemekle beraber) öğretmen (ç)almayı bile düşünüyordum, ancak bunun için ücret politikasında(3) o stüdyolara göre bazı avantajlar sunmamın gerekliliğini aklımdan çıkarıyor değildim.

                   Kim elindeki olanaklar maksimumken, ya da yeterliyken boğaz tokluğuna gibi bir garabeti düşünebilirdi ki? Belki acıyanlar, belki sonralarında prim gibi avantajlar olacağını düşünebilirlerdi.

                   Belki geniş bir ikna kabiliyetim(!) olduğundan bana inanan, güvenen, belki de ilerisini görmek gibi bir meziyeti(2) olan, benim bile sahip olamadığım yeti ve yeteneklere sahip olanlar bana öğretmen olarak gelebilirlerdi?

                   Bu konularda ablam neşeli, olumlu, destekçi, eniştem tereddütlü, endişeli ve somurtuk(2) idi. Oysa “Tüm riskler omuzlarımda!” demiştim. Muhtemelen canından bir parça gibi görüp de benim zorda kalmamamı, teşebbüs ve ileriye atağımda başarısızlığımı istemediğini anlatmak istiyordu suratını asmasında(1).

                   Başlangıç olarak sıkıntımız belki kredi yönünden olabilirdi. Onu da en basitinden şu veya bu şekilde ipotek borcunu kapattıktan sonra ata yadigârı(3) da olsa, evde kira ile oturanları üzmeden evi satardım, aciliyet durumuna göre ucuz-pahalı demeden.

                   Öncesinde kör-topal idare edilen geniş, bir basketbol alanı kadar olan stüdyo salonunda şimdilik kaydıyla, acilen yapmamız gerekenler şunlardı;

                   Sırları dökülmüş aynaları değiştirmek, islenmiş, hırpalanmış, deforme olmuş(1) perde ve camları temizlemek, yıkamak, hatta değiştirmek, boya-badana, aspiratör, vantilatör ile kalorifer petekleri vb. bakımlarını yaptırmak, yer yer özelliklerini yitirmiş karo, marley, muşamba, minder, top gibi aksesuarları elden geçirmek, yenilerini satın almak vs. vs. idi.

                   Bana göre önceliğim, eksikliklerin tamamlanması yanında salonun düzeni, aşırılık olarak düşünülmeyecek şeklin ötesinde temizlik, sağlık ve hijyen kurallarına uyum idi. Salon, soyunma odaları, tuvalet ve duş bölümleri…

                   Tümünde en ufak bir arıza, eksiklik ve yanlışlığa tahammülüm olamazdı, olmamalıydı da…

                   Sabun, şampuan, takunya, plâstik terlikler yerine birer kullanımlık terlikler ve diğerleri, hemen yıkanıp, etüvlenip(1), ütü ile sterilize edilecek(1) havlular poşetlenerek öğrenci dolaplarında her zaman yer alacaktı.

                   Odamda televizyon, bilgisayar vardı, bunlardaki birikimleri beceri için salona aktaracak barkovizyon(9), LED ekran düzeni(9) yoktu, biz satın alıncaya kadar da akla gelmemiş olsa gerekti. Eksikse, gerekliyse yapılmalıydı, gideri ne olursa olsun. Öğrencilerimin dilediklerini eksiksiz olarak öğrenmeleri mutluluğum olacaktı, hatta arşiv notlarına göre tamamlayacağımız eksiklikler için eski öğrencileri de bir kokteyl havasında davet etmek içimden geçen bir hevesti, ama azıcık, belimizi doğrultuncaya kadar sürenin sonrasında.

                   En kısa zamanda istekleri karşılayacak şekilde DVD(9), CD(9), benzerleri ve en önemlisi tümünde değilse de çoğunda ders verecek yetenekliliği kazanmalı, öncelikle başarılı olmalıydım.

                   Ve doğal olarak tabiidir ki bunlar için eğer ablam ve eniştemin yardımcı olmak isteklerine amenna(2), demek görevimdi! Eğer işleri, aşk, mutluluk gibi zorunlulukları nedeniyle meşgul olamazlarsa, olmak istemezlerse, ısrarım olmayacaktı, onların o görüşlerine de amenna deyip, saygı duymam gerekliliğini yaşardım.

                   Düşünceme göre her dans grubu en fazla on kişi olmalıydı, bir de öğretmen on bir. İlimin özlemi kendini gene göstermişti, her konuda olduğu gibi. Bilecik; 11 Plâka Numarası olan ildi Türkiye’mde. Nadiren, zor konumları dikkate alırsam gruplar bir eksi, bir artı olarak elâstikiyete(2) sahip olabilirdi, karar benimdi. 11 rakamı; daha sonralarımda da gündemimde ayrıca yer alacaktı.

                   Şimdilerde?

                   Bilemezdim!

                   Düşüncem; iyi bir kayıt formu gerçekleştirmek üzerineydi. Eskisi pek doyurucu gözükmemişti bana. Diğer stüdyolarınkinden de farklı olmalı, onlardan (ç)alacaklarımla klâsik dışında yeni bir kayıt formu geliştirmeliydim.

                   Öyle ki; eski öğrencilere de ulaşmalıydım. Kim bilir kendilerine göre belki de öğrendiklerini yeterli görmüş olabilirlerdi, belki (ve belki olayından ziyade mutlaka) eksikliklerini bilmeksizin devam etmelerini aksatmış olabilirlerdi.

                   Oysa öğrenmenin yaşı ve sınırları var mıydı?

                   Bir kısmı sebep bildirmeksizin, ya da ücretlerini yatırmaksızın yahut da yatırmak istemeksizin ayrılmış olabilirlerdi, onlara mutlaka ulaşmalıydım, zorlayarak değil ama tatlı dille, güler yüzle, aşağılardan alarak ve doğal olarak vaatlerle (Bunun anlamı; kısmen de olsa imtiyazlar(2) sağlamak) bir kısım imkânları sağlayacağımız imajını(2) vermekti.

                   Stüdyoda maaşlı, şimdilerde boğaz tokluğuna çalışan beş öğretmenimiz vardı. Üç de biz sekiz kişiydik ve plânımıza göre 100 öğrenciye yetmeliydik. Üstelik de danslarda ve oyunlarda kısıtlamaya gitmeksizin, ancak bu başlangıç olarak pek mümkün gibi görünmüyordu bana.

                   Üç de aday öğretmen öğrencim vardı, bana göre, doğal olarak onlar da şimdilik boğaz tokluğuna ya da el harçlıkları ile idare edenler olarak.

                   Ve tek başına değil, el ele yapılması gerekenlerin tümünü yaptık bir aile gibi, aile geleneğine uygun olarak ve 11 kişi!

                   İnsan bazen haddini(10) gerçekten aştığının farkında olmuyor, hayallerine sınır koyamıyor, nerede duracağını bilemiyordu, tıpkı benim gibi. Çünkü iyi bir restorasyonla(2) bu stüdyoda ilerilerimizde dans müsabakaları yapabileceğimizi bile geçiriyordum aklımdan.

                   Kafam küçük olsa da, beynim yetersiz gibi görünse de büyük düşünmemi kim engelleyebilirdi ki?

                   Beni, dolaysıyla abla ve eniştemi en çok düşündüren baş konu, bilgi dağarcığımızda(2) olmaması nedeniyle “Tıntın görünümlü(3)” muhasebe ve yasa işleri idi. Başlangıç olarak mutlaka desteğe ihtiyacımız vardı. Ancak gerek eski sahibinin muhasebeci için referansı(2) iyi gözükse de ve gerekse görüşümüz yaşlı ve bilgisi konusunda tereddüdümüz olan muhasebeci amca(!) ile devam etmemizin mümkün olmadığı idi.

                   Diğer stüdyoların deneyimli muhasebecilerine el atmak pek kolay olmasa gerekti, üstelik şu veya bu şekilde bilgi casusluğu, bilişim hırsızlığı yapılmayacağından nasıl emin olabilirdik ki?

                   Stüdyo için çok çalışmamız gerektiği için öncelikle öğrencilerden birinin kendinden veya bir yakınından faydalanmak geçiyordu aklımdan, hizmetinin karşılığını ödemek veya ders karşılığı karşılıklı fedakârlık şeklinde.

                   O sıralarda zar-zor da olsa vakit ayırıp bir kursa gidip öğrenmeyi düşünmeliydim. Mademki patron olarak bu iş için soyunmuştum, bilgi eksikliğim olmamalıydı!

                   Eniştemin sertifikası(2), ona ek olarak birkaç plâket ve şilti ve müsabakalara katıldığı için muhtelif katılım belgeleri vardı, ablamınsa sadece sertifikası…

                   Kendimden bahsetmek ağırıma gider! Bu demekti ki öncelikle benim de bu sertifikayı almam, kim nereden, nasıl veriyor ve onaylıyorsa o katılım belgesini ve sertifikaları bizim de vermemizin gerekliliği idi. Şilt, plâket, hatta madalya konuları da ilerilerde dikkate almamız gereken konular gibi yerleşmişti aklıma şimdilik.

                   Devren teslim aldıktan sonra ön hazırlık olması gereken aklımdan geçenlerin hepsini not alıp yaptım, düzelttim, düzenledim kendi adıma. Yapılması gerekenlerin tümünün hakkından gelirken cebimde ancak bir çorba parası kalmıştı(!) abartma hakkımı kullandım! Ablamı ve eniştemi düşünecek halim yoktu, onların maaşları vardı! Dayımın ise bana destek için hazır, üç aylık maaşı!

                   İşler için ablamın ve eniştemin hem zamanları yeterli değildi, hem de devlet memuru olduklarından bu icraatı(2) herhangi bir resmi belgede adları geçerse şimdilerde benim için fahri(3) olarak yaptıklarına kimseyi inandıramazlardı. 

                   Geçmişi de deşelemeye(1), eşelemeye(1) gerek yok. Öyle ya geçim derdiyle pazarda limon satan öğretmen için kimse utanç duymuyorsa, yetenekleri nedeniyle bütçelerine katkı yapmak isteyen öğretmenlere de kimsenin söz etmeye hakkı yoktu, diye düşünüyordum.

                   Belirli bir süre sonunda, henüz yeni öğrencilerimiz olmamışken ve kapı şimdilik anlamında yarı açık olmasına rağmen parmak uçlarıyla çalındı, “Girin!” diye seslenince, utangaç bir yüz uzandı; “Girebilir miyim hocam?” diyerek. Söz hoşuma gitti doğrusu; “Hocam!”

                   Çıtı-pıtı(3), abartmış olsam da 20-22 yaşlarında olsa gerekti, sonralarında kayıt formunda üniversite öğrencisi kaydı gözüme iliştiğinden dolayı. Sonrasında adam gibi, şimdilik eskisi de olsa kayıt formundan kim olduğunu öğrenecektim, nasıl olsa.

                   Ancak şunu içtenlikle anlatmalıyım ki, ilk kez bir müşteri ile karşılaştığım için, ilk kez milli takıma seçilmiş, milli takım formasıyla oynayacak bir sporcu gibi tanımlamıştım kendimi.

                   Etkilendiğimi de şimdilik saklamamın yerinde olacağını düşünmekteyim!.

                   Genç kız; “Slow ve hızlı dans ve oyunlar hakkında kendimi kabul ettirecek kadar bilgim var hocam! Ancak öğrenmek istediğim İspanyol dansı, Flamenko.”

                   Başlangıç cümlem, “Hah! Tamam, yeni bir öğretmen adayı geldi, kaçırmamalıyım!” iken ikinci cümlede perişanlık ve şaşkınlık hâkimdi, tüm varlığıma. Çünkü tüm hazırlıklarımı yaparken basit danslara ve oyunlara yönelmiştim.

                   Oysa genç kızın öğrenmek istediği tamamen ayrı, yetenek, fiziksel beden ve çok çalışmak üstüne kurulu idi.

                   Nasıl derdim ki; “Bizde yok!” Üstelik ilk sırada gelerek bedava burs(!) kazanmış bir öğrenci adayına?

                   Bende ve eniştemdeki kalçalar…

                   Eniştemde bana göre heybetli gözüken göbek hiç de Flamenko için uygun değildi. Bu yaştan sonra sırf dans öğretmek için diyet perhiz programı(3) falan mı?

                   Zor olmadı! Çünkü karşımdaki ikna konusunda oldukçanın ötesinde yetenekli idi!

                   Demek oluyordu ki, izin isteyeceğim birkaç hafta internette, gecenin kör vakitlerine kadar, hatta sabahlayacak gibi çalışacaktım. Önce yalana sarıldım, cankurtaran gibi aklıma gelen;

                   “Uzun zamandır, Flamenko öğretmedim. Unuttuklarımı, bilgi ve fizik olarak hatırlamam gerek. Size göre hava hoş tabii, öncesinde bilginiz var sanıyorum, bedeniniz de şöyle bir ayağa kalkar mısınız lütfen! …

                   Evet, gördüğüm kadarıyla bedeniniz müsait. Bir de bana bakın, bilmiyorum size zorlanmadan nasıl yardımcı olacağım? Bu nedenle bedelsiz kursa katılma hakkınız baki(2). Sizden biraz zaman isteyeceğim ve sonra emrinize hazır olacağım. Çünkü bu konuda size destek olacak öğretmen arkadaşım yok. Bir soru; buraya gelince nelerle karşılaşacağınızı, imkânları, avantaj ve dezavantajları bilip öğrenerek mi geldiniz, yoksa geçiyorken mi uğradınız?”

                   “El ve kaldırım ilânlarınızdan, billboardlardan adres dışında şöylece edindiğim birkaç bilgi, o kadar!”

                   “O ilânlarda belki de dikkatinizden kaçmış olabilir; başvuracak ilk on kişiden kurs ücreti alınmayacağı da belirtilmişti. Siz ilk başvuransınız. Dolaysıyla sizden herhangi bir bedel talebimiz olmayacak.”

                   “O zaman izniniz olur mu hocam? Biraz müşkülpesent(2) ve zor adamdır, ama nişanlımı da davet edebilir miyim?”

                   “Doğal olarak tabii… Görüşüme göre, bağışlayın haddim(10) de, hakkım da değil, ama sanırım iş-güç sahibi olmadan üniversite biter bitmez de evleneceksiniz?”

                   Bence etkilenişimi saklayarak iyi bir nabız yoklamasıydı(1), sorum.

                   “Ne demek hocam, bir ağabeysiniz, doğal olarak bilgi birikiminizi aktarmak istemeniz gayet normal. Evet! Ailelerimizin, daha doğrusu sadece annelerimizin aldığı karar, hemen yuva kuracakmışız gibi görünüyor, nasıl olacaksa?..

                   Oysa değil yeterince, birbirimizi hiç tanımıyoruz bile!”

                   “Valla kızım ben sizin yaşamınıza karışmak istemem, dediğim gibi buna hakkım yok! Eğer gerçek, inandığınız bir sevgiyi henüz yaşamıyorsanız, ‘İyi düşünün!’ demek isterim, sadece partner(2) olarak değil, ömür boyu beraber olacaksınız ve onun çocuklarını doğuracaksınız, yani sevginizin karşılığı sizin çocuklarınızı değil, sanırım anlatmışımdır!”

                   İllâ ki(3) dans bilgimi ortaya koyacak, “Ona değil, bana dön!” şeklinde bir tavır sergileyecektim.

                   Nedenini saklamamın mümkün olamayacağı bir nasihat davranışını neden uygun görmüştüm, mantığım kabullenemiyordu.

                   Oysa daha zaman, saat, koşullar, giyim-kuşam konularında herhangi bir bilgiyi bile vermemiştim kendisine. Bir bakıma özel hayata müdahale(11) gibi yorumlanacak bir davranış derken, telefon çaldı, hemen özür dilerken.

                   Telefon; koşulları öğrenmek isteyen bir öğrenci adayındandı, “Gelin, görüşelim!” dediğim, oysa “Tanıtım Broşürümüz” vardı.

                   “Adresinizi verin, göndereyim!” demek yakışmazdı. Kısaca ilk 10, ikinci 40 olaylarını reklâm gibi araya sıkıştırmak gayretini yaşadım. Bu sırada eniştem ve ablam da yanlarında bir öğrenci ile salona girdiler. Edepsizliğimin boyutlarını ayarlayamadım, sözlerime devam ederken;

                   “Ayağınızı sürüyerek mi geldiniz Gül Hanım? Şimdiden sizinle beraber üç öğrenci adayımız oldu. Artık İspanyol dansı konusunda diğer öğrencileri ikna edebilir misiniz bilemem, ama ilerilerde nişanlınız izin verir, siz de mutlaka başaracağınıza inandığım sertifikanızı aldığınızda öğretmenimiz olmanız teklifime sıcak bakmanızdan umutlanabilir miyim? ‘Memnun olacağımı bilmenizi isterim!’ demek istedim! Hatta daha da ileri gidip eğer ilk on içine girebilirse nişanlınızla da tanışmak onu da öğretmenimiz olması için ikna etmek isterim.”

                   Ne kadar içten pazarlıklı(3) adamdım, daha başlangıcın başlarındayken duygularına engel olmasını bilemeyen.

                   “Hiç kendinizi zorlamayın hocam. O, kendi başına buyruk, nevi şahsına münhasır(3), etliye sütlüye karışmayan, çok affedersiniz kulağına ulaşsın istemediğim bir tarifle ana kuzusu(3), sinameki(2) bir muhallebi çocuğu(3) diyesim geliyor. Neyse! Kursa, ne zaman başlayayım hocam!”

                   Tamam, bana göre yumuşama başlamıştı, nişanlısını anında kötülediğine göre değil mi? Sahi sadece tavuklar mı rüyalarında görürlerdi, darı ambarında olduklarını?

                   “Aslında tepinmek diye yorumlamama gücenmeyeceğinizi bilsem ayaklarınızı şaklatmak(18) yerine, ‘Önce bilemediğinizi düşündüğüm slow danslara(18) yönelseniz olmaz mı?’ diye ısrar etsem?”

                   “Bu konuyu konuşmuştuk galiba hocam, hatırımda yanlış kalmadıysa!”

                   “Bana üç gün, belki de bir hafta izin verin lütfen! ‘Unuttuklarımı hatırlamam!’ için desem, inanmayacaksınız nasıl olsa. Ben iyice öğreneyim ki, size de öğreteyim. Size telefon ederim. Ondan sonra ne zaman isterseniz gelin, emrinizde olacağım!”

                   “Estağfurullah(12) hocam!” diyerek kapıya yöneldiğinde, onu gözlerimin takibine mukavemetsizken kapıdan iki kişi daha içeriye giriyordu. Şanslı günümde olsam gerekti.

                   Hemen ileriler için iki kısa not; Gül’ün nişanlısı ilk on içinde değil, ilk yüz kişi içinde bile yer almamıştı, Gül’ün ona ait sıfatlarını (özet olarak) dediği gibi.

                   Dikkatinizi çekmiştir, hoca-öğrenci ritminde zaman ilerleyince o; “Gül!” olmuştu, üstelik maalesef hırslı bir yapıya sahip olduğum için zamanla bazı konularda azarlamam, sitem etmem gerekince, üzülmesini dikkate almamam gerekmişti.

                   Mademki beni bu yaştan sonra Flamenko denilen şeye mecbur etmişti, o da öğrenmek zorundaydı. İnatlaşmam en doğal hareketimdi, hakkımdı o da başaracak, ya da başaracaktı, başka yolu ve çaresi yoktu.

                   Eşek gibi…

                   Yok! I-ıh! Asla! Eşşek gibi heybetli olmama ve de dilimde pelesenk(2) haline geldiği şekilde devamlı olarak hiç hakkım ve haddim olmamasına rağmen Gül de beni çekim alanına(3) yönlendiren bir şey vardı, tövbe etmem(1) gereken. Genç, güzel, nişanlısı olup da meyve verecek bir ağaç ve karşısında kereste olmaktan başka vasfı kalmamış, hatta odun bile denmeyecek, bir soba tutuşturmak için bir baltalık kadar ömrü kalmış gibi olan ben…

                   İşin yanlış tarafı da şu ki; benim sonum olacak o baltanın sapı bile benim gibi bir dallamadan(2) yapılmış olacak oluşuydu. Kendini, benzerlerinin kötülükleri ile güçlendirdiğini sanan bir başka zavallı var mıydı ki, bırak Türkiye’mi, dünyada bile?

                   Yasak, tövbe gibi kelimeleri itirafla kendi kendime kullanmakta ısrarcı ve cesur olsam da, bu kız aklımı başımdan almıştı. Değil ona flamingoyu öğrenip de öğretmek, bildiklerimi bile unutmuştum, üstelik tüm düşüncelerimi hayalimde canlandırmayı reddetmeksizin ve inkâr etmeksizin. Ya tekrar?

                   Allah korusun, kururdu dilim, damağım, kekelerdim, şaşırır, şaşkınlaşır, hani başka bir sıfat yerleştirmede sıkıntı çekecek olsam da aptal aptal şapşallaşırdım(1) (Sanıyorum değil, ciddi olarak biliyorum diye iddialaşmamak için direniyorum).

                   Gün? Ya da günler? Geçti mi? Bilmiyorum, ya da farkında değildim. Ancak canım ablam ve eniştem benim angut gibi düşünceli(1) tavrımın farkındaydılar. Ancak şüpheleri ne zamandan beri ve neyin farkında olamadıkları idi!

                   Üstlendiğim çok konuda bırak yarı yarıya başarıyı, tüm olarak başarısızdım.

                   Bu böyle devam etmez, edemezdi, etmemeliydi de.

                   Ve sır dediğim bilinmeyen konuda dikkatli davranmalı bir nokta bile açık vermemeliydim. Kızcağız nişanlısına karşı isteksiz, mutsuz gibi görünse de benim mutlu olma çabam iki gencin dünyasını karartmamalıydı. Bunun için susmalı, susmak için gayretli olmalıydım.

                   Biliyordum ki bencildim. Çocukluğumda da, bu günde bana âşık bir ablam, onun yönlendirişi ile benim mutluluğum fedakârlık, umursamazlık, dikkate almazlık gibi her şeyi dikkate alacak, gözünü budaktan sakınmayacak(1) mükemmel bir enişteye sahiptim. Hatta ona bundan sonra “Ağabey” demeliydim…

                   Dersler için sadece öğretmen konusunda değil, çok konularda “Yeterlilik tamam!” diyemezdim. Bedavacı, % 50, % 25 tenzilâtlı öğrencilerimiz çatımız altındaydı. Diğerlerini ise beklememiz ve sabırlı olmamız gerekliydi. Mevlâ’m bizim için doğru ve gerçek ne ise onu gösterir, ona yönlendirirdi, ama mutlaka…

                   Devamlı düşünmek…

                   Hem çok ve her bakımdan, farkında olamadığım bir şekilde sinirlerimi harap etmişti. Çünkü öğrencilerimle baş edemiyor, yanlışlıklarda somurtuyor, çok sık ablamın ya da ağabeyimin destekleriyle dar kıt(2) büroya atıyordum kendimi. Ama nasıl? Bari, büroda bir şeyler yapıp da öncelikle kendime sonra bize yardımcı olabilseydim ya!

                   Yok! Yok! Vermeyince mabut(13), ne yapsaydı kendine egemen olamayan, kendini dizginlemeyi, düşüncelerini engelleyemeyen Mennan?

                   Bu arada Gül’ün sınavlarının başlayacak olması, Flamingo konusunda serbestiyet sağlamıştı bana, amma ne zamana kadar? Bırak olumlu olmayı, düşünme, uygulama modunda neredeyse ileriye doğru tek bir adım bile atamamıştım ki öğrenip öğretme konusunda başarı oranım ne olacaktı?

                   Beynim yoktu, gözlerimin feri gitmiş(1) uçuk, kulaklarım sağır, dilim tutkun, dermansız, kendini bilmeyendim ben. Üstelik bir gıdımcık(3) bile gayret göstermeyen, küskün dünyasını gizlice, kendi başına yaşayan, asla üleşmeyen, hatta üleşme niyeti bile olmayan bir…

                   Bir şeydim işte, tarifi mümkün olmayan…

                   Gerçekten zaman şarkıdaki gibi su gibi akıyordu(14)

                   Durup dururken telefon çaldı;

                   “Geleyim mi hocam?”

                   O idi, öylesine yitirmiştim ki kendimi günler boyu, basiretim bağlandı(1) birden anlamına hükmedemediğim; “Gel!” dedim, ama niçin? O; tüm öğrencilerimden farklı…

                   “O” olmamın mümkünsüz olduğu birinci “O” olan nişanlısına aitti. Ve…

                   Her neyse? İlk on başvuruda birinci olan, faydalı olacağına inandığım bedava eğitimi kazanan genç, üniversiteyi bitirme aşamasında olan biriydi, üstelik de sahipli.

                   Ve ben bir dans stüdyosu öğretmeni olmaktan ziyade, yaşına, başına, kimliğine bakmaksızın ve saire vasıflı berduş(2) biri (Belki de tam anlamıyla Mevlâ’sı dışında kimseyle bağlantısı, bağlantısı, bağıntısı, irtibatı(2) olmayan, olacağı da görünmeyendim).

                   Daha da ileri bir söylem gerekirse; öğrencisine saygı yerine aşk iletisi gibi sevgi dolu, ipe-sapa gelmez duygularla(3) yüklü, aciz ve vasıfsız bir mahlûktum.

                   Evet! Evet! İnsan demeye kendi dilimin bile ulaşamadığı yaratık. Hatta çok daha ilerisi; henüz aklını kullanamayan, tembel, ilkokul öğretmenine âşık bir çocuk gibi, ukalâ, arsız ve ilkel…

                   Gül, “Gel!” deyince umutlu olarak gelmiş olsa gerekti. Heyulâ(2) bir bavul ve ek olarak bir çanta ile.

                   Canımı alacakmış gibi bakınarak, sığınmaya çalıştığım, ama sığınamadığım o küçük büroma geldi. O konuşmadan ben sordum;

                   “Hayırdır?”

                   “Flamingo için gereken etek ve ayakkabılar…”

                   Başımı eğdim, nasıl derdim ki; “Bende sıfıra sıfır(15), solda da sıfır, elde yok hiçbir şey!”

                   Davranışımı fark etmemişçesine, gözlerini gözlerime dikti;

                   “Ne zaman başlıyoruz hocam?”

                   “Hiçbir zaman! Kazandığın ödülü sana nakit olarak ödeyeceğim. Belki bir başka stüdyoda öğrenirsin. Kafamdan, beynimden emin, ümit var gibiydim, ama yanılmışım, maalesef ve meğerki bende güvenmek istediğim o yetenek yokmuş!”

                   “Ne dediğinizi, ya da ne söylemek istediğinizi anlamakta zorlanıyorum hocam?”

                   “Hocan değilim, hocan olmaktan da istifa ediyorum. Bu stüdyoyu da ablama ve ağabey dediğim enişteme hediye edip bir yerlere defolacağım!”

                   “Affedersiniz, kaybolmanız o kadar kolay olmasın! Kendinizden kurtulmanızın o kadar kolay olacağına inanıyor musunuz? Seven bir kızın, yani o kız ben oluyorum, ona Flamingoyu öğretmeden bir yerlere gitmeniz uygun olmayacak! Bilin istedim! Stüdyonuza ilk başvuran olup bedelsiz bir eğitimi kazandığımı unutmayın…

                   Üstelik bu dansı öğreninceye kadar da sizi affetmemi beklemeyin. Ben resmen sözlü, gayri resmi nişanlıyım. Üniversiteden mezun olunca resmen nişanlanacağız ve ben o törende bu dansı sizinle yapıp çevremdekileri etkilemek arzusundayım…”

                   Dur-durak bilmeksizin konuşuyordu, belki de beni kararımdan vazgeçirmek için duygu sömürüsü(3) yapmak modundaydı.

                   “Evlenme törenimize de sizi davet etmek boynumun borcu. Eşiniz, sevgiliniz, nişanlınız yahut da arkadaşınızla beraber göremedim sizi, başlangıçtan şu ana kadar. Mademki ‘Gel!’  dediniz ve Flamingodan da eser yok, hadi slow bir dans için beni dansa kaldırır mısınız? Nişanlınız varsa buradaysa, değilse fotoğrafımızı çeksinler seni kıskansın, ben de bu vesile ile sana yardımcı olmuş olayım!”

                   “Yaşamımda, bu kart yaşıma kadar ne beni etkileyen biri oldu, ne de söz edip kucaklayan. İlerim için de ne umudum, ne arzum, ne de plânım var, sevgili küçük kız! Keşke senin nişanlının olduğu gibi benim de sahipleneceğim, beni de sahiplenecek gerçek biri olaydı!”

                   “Sayın Hocam! Asla karşınızda dikilmek hakkım değil, bunu biliyorum. Yaşam tecrübeniz çok fazla, ama söylemem gerekli ki; ‘Gün doğmadan, neler doğar(16)?’ Belki ulaşmak istediğiniz kişi bir yerlerdedir, ulaşabileceğinizin farkında olamadığınız! Kim bilir? Uzaktan yakınken fark etmediğiniz, belki yakınlarınızda iken uzak görüp hissedemeyip, hükmedemediğiniz. Umarım yaşantınız, benim yaşamak mecburiyetinde olduğum gibi olmaz!”

                   “Güzel kız! Reşit(2) bir bireysin ve bu nedenle kendini zorlamana, yaşamayı istemediğin bir mecburiyete de katlanmak zorunda değilsin!”

                   “Diyorsunuz! Ne kadar güzel! Oysa hayatınızı karartmak bahasına(3) anneniz size de; ‘Analık hakkımı, sütümü helâl etmem!’ dese, tavrınız ne olurdu hocam?”

                   “Bence ‘İsyan!’ desem, uygun değil, çünkü ana hakkı asla ödenmez! Doğuran da, doyuran da, bu yaşlara getiren de o. Eğer makul ve mantıklı itirazlara da kulak asıyorsa bence de yapılacak bir şey yok, belki zaman…”

                   “Yani hocam; ‘Direnme, kabullen!’ demek mi istiyorsunuz? Benim yaşamayı, sevmeyi, özellikle hissettiğim sevilmeyi, bir yastıkta kocamayı, sevdiğim insanla çocuklarımızı doğurup büyütmeyi arzulayacağım bir yaşamım olmamalı mı, olmayacak mı?..

                   Ve özür dileyerek ifade etmem gerek ki, sadece kocam olması dolaysıyla doğuracağım, sevginin zerresi bile olmayan çocuklarıma, ben de annem gibi davranacaksam, Allah’ım gün görmeden canımı alsın, bugünlerden, hatta şu anlardan dileğim!”

                   “Bak, küçük hanım! Hissediyorum ki, boyunu aşan dertlerle iç içesin. Bu genç ve güzel yaşında tükenmeyi istemen ne hak, ne de sana yakışan bir düşünce ve deyişler. Az önce sen söyledin; ‘Gün doğmadan neler doğar!’ O halde benim sana öğüdüm; ‘Sabret!’ demek ötesine geçemez!”

                   “O halde tekrar ediyorum; beni dansa kaldırın, kafam dağılsın, grup hangi dansı yaparsa beni de katın o dansın içlerine…”

                   Grup başlangıçlardaydı, iki sağ, bir sol tarzında tango olarak.

                   Öylece katıldık onlara. Normal öğretmen-öğrenci tavrım hoşuna gitmemiş olsa gerekti.

                   “Hocam, mecburmuş gibi, duyarsız nişanlım gibi dans edeceksiniz, bırakın beni kendi başıma, bir kenarda izleyeyim arkadaşları…”

                   “Demek ki teselli etmek konusunda başarılı değilim. Bir küçük ablayı bile memnun edemedikten sonra buranın sahibi olmamın ne önemi var ki?”

                   “Siz de ezin beni; ‘Küçük Abla’ diyerek, ezildiğim yetişmiyormuş gibi. Ben size, sizin dershanenize lâyık olmadığınızı mı söylemek istedim ki? Nişanlım gibi değil, seven bir âşık gibi davranmanızı, nişanlısı olarak kocası olacak adaya nasıl davranmam gerektiğini öğretin bana demek istedim, teselli edişinizden güç alarak!”

                   “Önce nişanlından beklediğin gerekleri özetle tekrarlamaya çalışayım; bunları eğer onun zekâsı konusunda tereddüdün yoksa beklentin olarak anlatmaya çalış ona. Ama mutlaka öncesinde prova ederek...

                   İçinden geliyorsa öpebilirsin de onu, o öpmek istiyorsa da teslim et kendini, nasıl olsa karı-koca olacaksınız bir süre sonrasında, sakıncası yok!”

                   “Affedersiniz hocam! Nikâh öncesi, öpüşme sonrası olacaklar da olacak mı, ya da olabilir mi, istemesem bile?”

                   “Aklımı karıştırmaya devam edersen, ne söyleyeceğimi bilemem ki? Düşünceni ‘Asla!’ diye cevaplayayım, devam edeyim mi?”

                   “Lütfen! Evli olmadığınız halde, neler biliyorsanız, anlatmanızı isterim!”

                   “Sana ‘Küçük Hanım!’ dedim diye gücendin…”

                   “İsmim ‘Gül!’ hocam!”

                   “Peki, Gül! Öğrenmenin yaşı, okuyup bir şeyleri öğrenmenin sınırı yok! Tıpkı; mantık, psikoloji ve felsefe gibi ve danslarda da bunların hükümleri geçerlidir. Ben de öğrenmeye çalıştım çoğunu, yeterli olmasam da, öncelerimde yaşamamış olsam da. Flamingoyu şimdilik göz ardı etmen mümkün mü?”

                   Sözüm ona dans ediyorduk, oysa aynı kare, ya da çember içinde kendi çapımızda iki ileri, bir geri yapıyorduk, bana göre ayıplanacak gibi görünse de Mehter Marşı niteliğinde.

                   “Nişanlın senden uzun mu?”

                   “Eh! Sizin boylarınızda, ama neden?”

                   “Önerilerim içinde o da var da, ondan! Dikkat et, şimdi. Ben nişanlınım, şimdi senden beklediklerim şunlar, nişanlınla ilgili olarak. Her ne kadar nişanlınla aranızda benimsemediğin bir mesafe olduğunu söylemiş olsan da, dıştan değil, içten samimi olun. Bedenleriniz arasında boşluk olmayacak şekilde birbirinize yakın, birbirinizle, birbirinizde olun. Başını nişanlın saçlarının, teninin kokusunu alacakmış gibi yakın tut, koklamasını sağla...

                   Söz sözü açıyormuş modunda, eğer daha önce öğrenmemişsen ki, bu konuda şüpheliyim, ona hangi koku ya da parfümden hoşlandığını sor, öğren ve uygulamaya çalış. Fiziksel görüntü olarak isteklerini, dileklerini, tercihlerini öğren! Meselâ saçlarının rengi, tarama biçimi, küpelerin, ruj rengin, aksesuarların vb. gibi…”

                   “Siz hangi kokuları sever, hangi aksesuarları tercih edersiniz ki hocam?”

                   “Konu ben değilim ki, nişanlın…”

                   “Rica etsem?”

                   “Bana ‘Geri kafalı(3)!’ deme lütfen! Saçlarda sabun kokusu ve tende bir kadına yakışan hiçbir eklentisi olmayan ten kokusu…

                   Çünkü bebekler annelerini öyle bilirler ve kocaları da o ten kokusu ile asla vazgeçemeyecekleri bir yaşam içinde olurlar…”

                   “Başka hocam?”

                   “Tekrar edeyim, bunlar kocan olacak kişide algılaman gereken şeyler!”

                   “Kocam olacak kişi, bu konularda bilgisizse, sizden öğrenip öğreneceklerimi ondan istemem gerekeceğini düşünmem mantıksızlık mı?”

                   “Yoo! Saçların şimdiki gibi toplu ve doğal olsun, herhangi bir eklentiye ihtiyaç olmayacak, duyulmayacak gibi. Bana göre, tıpkı şu andaki gibi yüzün ve bedenin için ek aksesuar, boya ve süse ihtiyaç duyma!”

                   “Yani ben nişanlımın, yani sevmeyi istediğim insanın görüntüsünde gibi miyim demek istiyorsunuz?”

                   “Eksiğin de, fazlan da yok! Giyimin; şimdilik ve bana göre uygun. Ama nişan tazeleme, ya da resmiyet töreninde daha uygun bir giyimin ve topukları kırılmayacak, nişanlının boyuna yakınlaştıracak pabuçların olabilir, ancak bu zorunlu bir aksesuar değil! Hah! Dans bitti. Ders de bitti, hadi dinlen Gül!”

                   “Benim karşımdakinde olması gerekenleri anlattınız. Peki, ben benim karşımdakinde nasıl olmalıyım hocam?”

                   “Zor sual! Gene nişanlını tanımadığım için, onun adına konuşamam, ama aklımın erdiği kadarıyla şu gibi isteklerinin olabileceğini varsayabilirim. Ama dilim kurudu, hadi iki çay, ya da kalmamışsa herhangi içecek iki bir şey al, gel! Diğer dans denemeleri başlayınca nişanlına karşı yapman gerekenleri sıralamaya çalışayım, sanki bu konuda tecrübem varmış gibi…”

                   “Yani, arayıp bulmak istediğinizdeki kendi istekleriniz değil!”

                   “Bu kadar asil bir yalancı olmamı bekleme sevgili küçük nişanlı kız! Sıraladıklarımda eksiklikler olduğu gibi, fazlalıklarım da olabilir, kabullenebilecek. Ama öncelikle, bu vaktinden önce yaşlanmış adama çay yetiştirmeyi denemeyi istesen, demeyi arzularım!”

                   Yakınlığında aldığım her nefeste ona daha da yaklaştığımı hissederken, uzaklaşmamın gerektiğinin farkında değil gibiydim(17).

                   Çayı getirmesiyle soran gözlerini gözlerime dikmesi bir oldu, canımı acıttığının farkında değildi (sanki). O halde kusuruna bakmaksızın devam etmeliydim.

                   “Nişanında slow dans için normal pozisyonuna göre nişanlın seni sıkı sıkıca sarmalı ellerinin ikisini de sırtın yerine beline dolamasını bekle, olmuyorsa yardımcı olmaya çalış! Bunu yapmışsa bu, seni istediğinin, yapmamış da sen desteklemişsen seni istemesinin gerekliliğini sunumundur…

                   Bu pozisyonunu yitirmeksizin başını göğsüne, hatta doğrudan doğruya kalbine yasla, olağanüstü, heyecanlı sesler, zıplamalar hissediyorsan o zaman sen de eğer ellerin belinde ise, çöz ve nişanlının ensesinde kilitle. Eğer yaşamak istediğini yaşar gibiysen, o artık senindir!”

                   Can alıcı bakışlarına devam ediyordu, gözlerimi kaçırmak mecburiyetinde idim;

                   “Gözlerine bak, nişanlının, canını alacakmış gibi. Bu son raunttur, sensiz bir ömrü değil düşlemek, düşünemeyecek gibi olacaktır!”

                   “Canını alacakmış” gibi sözümü özellikle araya sıkıştırmaya gayret etmiştim, bana öyle bakmasında sakınca yoktu, ancak o bakışları nişanlısı için kullanması gerektiğinin farkındaydım.

                   “Ya dedikleriniz olmazsa hocam!”

                   Nasıl der, cesaret ederdim ki aklımdan geçenleri söylemek isteyeceklerimi. Aslında söylediklerim “O” için değil, kendim içindi.

                   “Peşin hükümlü olma! Başar, kazan ve benim de yaşamımı beraber tüketmeyi isteyeceğim biri ile karşılaşmam için dua et lütfen! Dua! Sadece dua! Bu yaştan sonra benden ne köy, ne de kasaba olacaksa? Bir bakıma olmayacak duaya ‘Âmin!’ demek gibi bir şey olsa gerek, dileğim!”

                   “Bu söylediklerinizi bana da uygulamalı olarak gösterir misiniz hocam?”

                   “Yorgunum be kuzum!”

                   “Kuzum?”

                   “Söz gelimi, ağız alışkanlığı…”

                   “Gene de hoşuma gitti, mutlu oldum, Flamenko’yu çalıştırırken de bana ‘Gül!’ yerine aynısını tekrar eder misiniz, lütfen!”

                   “Şu Flamenko’dan vazgeçmeyeceksin anlaşılan?”

                   “Kuzun bu konuda iddialı olarak hazır hocam, hazırlandım, hazırlıklıyım ve üstelik sözünüz var, vazgeçemezsiniz. Israrcı olursanız, sizi size şikâyet etmemi kimse engelleyemez, bu bir…

                   Nişanımızda bu dansı sürpriz olarak sizinle gerçekleştirmek istiyorum, bu iki…

                   Bir Flamenko yüzünden stüdyoyu terk etme çabanıza hayret etmekteyim, bunun yanlış olduğunu düşünüyorum, bu da üç…”

                   “Çokbilmiş(2) kuzu…”

                   “Kelimeleriniz, cümleleriniz arasında bunu bana siz öğrettiniz!”

                   “Burası üniversite, ben de Prof. Mrof. değilim.”

                   “Kuzum!”

                   “Peki, kuzum, gene de…”

                   “Hayır hocam! ‘Flamenko’yu öğreteceğim!’ diye söz vermezseniz, şuradan-şuraya adım atmam, aç-susuz kalmam da umurumda değil!”

                   “Peki, tamam, Flamenko’yu öğreneceğim ve sana öğreteceğim. Ama merak edip öğrenmek istediğine göre mutlaka bir bilgi birikimin, araştırman olsa gerek, şurdan-burdan internetten gibi. Benim de araştırmalarıma göre Flamenko’nun beden, el ve kollar ve de ayaklar üzerine yapılan yetmişe yakın şekli, türü, ismi, kombinasyonu(2) var. Bu çeşitlerden hangisini öncelikle öğrenmek istersin? Ki ben onun üstünde bilgi ve birikimlerimi yoğunlaştırayım, hiç olmazsa nişanında falso(2) yapmaksızın tamamlamaya çalışalım. Belki bu nişanlının da hoşuna gider, alkışlayıp ‘Aferin!’ diyebilir…”

                   “Bu şekilde şaka yapma gayretiniz hoş olmadı hocam. Benim arzum onun beğenmesi değil, kendim ve ailem için. Sorduğunuz konuya gelince Bulerias(18) tercihim olur hocam, ama en kısa zaman içinde!”

                   “Tamam, pes ediyorum(1)! Bana bir hafta daha izin ver, gecemi gündüzüme katacağım, senin için hazırlanacağım ve senin dışında bir başkası için bu çabayı asla göstermeyeceğim, anlaştık mı Gül?”

                   “Rica ettim, mutlu olmam hoşuna gitmiyor ki, hâlâ ‘Gül!’ diyorsun. Beni kuzun olmaktan çıkarma gayretinden sonra ben nasıl gülebilirim ki?”

                   “Söz benim kuzum, bundan sonra hep kuzumsun, biz bizeyken, ama dershanede, hani meselâ olması uzak bir ihtimal olsa da çarşı-pazarda değil!”

                   “Yaşasın! Benim de nişanım için söylediklerinizi uygulamama yardımcı olur musunuz?”

                   “Sana ‘Yorgunum!’ dedim ya kuzum?”

                   “Siz; ‘Pes!’ demiştiniz, şimdi de ben size bir dans süresi içinde yorulduğunuzu söylediğiniz için ‘Pes!’ diyerek aynı sözü sarf edeceğim. Tamam söz veriyorum, dans etmeyelim, ama hiç olmazsa yerinizde bir-iki figür(2) göstermek için gayretli olamaz mısınız?”

                   Aptal değildim, Gül’ün içten pazarlıklı olacağı da aklımdan geçmiyordu, ya kendime hâkim olamazsam tereddüdü içindeydim. Gene de; “Peki, kuzum!” şeklinde fısıldamak zorunda kaldım.

                   Ayağa kalktık, önce normal, ancak bedenlerimiz sıkışık, beden-bedene slow dans pozisyonu, iki elin önce doğal, sonra sırtta ve sonra tarif ettiğim şekilde belinde sıkılaşması, sonra onun boynuma sarılıp başını göğsüme dayaması ve yalanlarım…

                   “Hocam! Nişanlımda duymam gerekeni sizin kalbinizde mi duyuyor, hissediyorum, yoksa yanılgı mı bu, acaba?”

                   “Yaslama şu kulaklarını kalbime, başını göğsüme! Uzak tut benden saçlarını, kokunu… Benim aritmi(2) ve tansiyon yüksekliği(3) sorunum var!”

                   “Azarlamanıza gerek yoktu hocam! Üstelik ‘Lütfen!’ dediğiniz de çalınmadı kulağıma. Ve ‘Yalan söylemenin de dilinize yakışmadığını’ söylemek zorundayım. Tanrının biz kadınlara bağışladığı imkân ve hislerle zaten sizi biliyordum…”

                   “Neyi? Ne demek istiyorsun ki, anlayamadım!”

                   “Kuzunuz olduğumu desem!”

                   “Nişanlın var! Yakınlarda nişanın var! Bu nişanda beraber Flamingo yapmak arzun var! Anneni üzmemek dileğin var!..

                   Ve aramızdaki bunca mesafeye, uzaklığa rağmen beni biliyorsun ve duygularım hakkında şüphen yok, öyle mi? Bırak beni kuzum, ben beni hüznümle, kimsesizliğimle, ablam ve ağabeyim olmasına rağmen yalnızlığımla yaşayayım, hakkım olan kadar. Sen de ne hissettiğini sanıyorsan, onları unut kuzum, benim de bu şekilde yaşamak umudum olsun hiç olmazsa!”

                   İnsanın bir anda dilinin ucunda yer eden sözlerini bir yerlerde noktalaması gerekiyordu, o çabayı yaşadım;

                   “Sana istediğin dansı mutlaka öğreteceğim, ablamdan ve ağabeyimden de destek alarak mutlaka. O güzel gününde de beraber olmak için gayretli ve cesur olacağım. Bu kadarı senin için yeterli mi?”

                   “Bana; ‘Unut!’ diyorsun, insan yaşamayı nasıl unutur ki nefes alırken? O gün benim en güzel değil, en berbat, hatta en çok perişanlık yaşayacağım gün olacak. Sevmediğim, tanımadığım, huyunu-suyunu bilmediğim, sevgi konusunda tereddütler yaşadığım bir insanla, sırf annem söz verdiği ve ‘Sütünü helâl etmeyeceği’ için tüm bir ömrü karanlık geçireceğime inandığım bir insanla yaşamımı birleştirmek için ilk resmi adamı atmış olacağım…

                   Bu haktan reva mı(3)? Tanrıya isyan gibi olacak, ama yaşamdan vazgeçeceğimi düşünüyorum. Seven ve sevilen bir kuzu olarak bugünleri yaşadığım için mutlu, bu yaşamı bana sunana da şükran borçluyum, her ne kadar kendini saklama gayretinde görünüyor olsa da…”

                   “Gençsin, güzelsin, kültürlü, her türlü özel meziyetlere sahip bir hanımefendisin. Yaşı geçmiş, saklandığını ima ettiğin, ama aynı duyguları yaşıyor gözükse de duygularının bir gençlik heyecanı ile derlenmiş hüsnü kuruntun(3) olduğu inancındayım…

                   Bir ‘Kuzum!’ sözüyle dünyanı kararttığımın, seni gerçekleşmesi mümkünsüz yanlışlara yönlendiğimin farkındayım. Annenin zorlaması gibi olsa da, nişanlılık devrenizi birbirinizi tanımak için iyi değerlendirin. Belki birbirinizde aradıklarınızı bulacaksınız, nişanlılık dünyanızda…”

                   Bazen sözlerin yetersiz, anlamsız(19) hallere geldiği anlar olur, o noktadaydım, bende de durmasını bilmeyen;

                   “Benim kanaatlerime boş ver, bir kere ile ve bir kez görüşle karar vermiş gibi görünmek istemem, her ne kadar bunu duygusal olarak lehime çevirmeyi düşünsem de. Tüm söylediklerimi, sözlerimi unut. Yaşamın, yaşamanın güzelliklerini gör, unutman gereken ne varsa unut, ya da unutmaya çalış, izleri bile kalmasın, beyninin herhangi bir yerinde…

                   Ve yaşamdan vazgeçmek gibi sözlerini, düşüncelerini bir daha geçirme aklından, olur mu Gül?”

                   “Kuzum! Bu sözü ya da benzerini hiç kimse söylemedi, bugünlere değin, sen söyleyinceye kadar. ‘Kızım! Evlâdım!’ çok nadiren de; ‘Bir tanem!’ Oysa üç kız kardeşiz ve en büyükleri benim. Bir tane olmayı da hak edemedim bu yaşıma kadar. Ama benim yaşamımdaki ‘O!’ benim bir tanem, kendini yok saysa da, saklanmaya, duygularını saklamakta sıkıntılarını hissediyor olsam da. O bana; ‘Unut!’ dese de içime yerleşti bir kere, hem daha ilk görüşte…”

                   Önce hıçkırır gibi oldu, sonra egemen olamadı gözyaşlarına, çevremizdekilere ve aynalardaki yansımalara önem vermeksizin;

                   “Hocam! Bağışlayın lütfen! Sinirlerim laçkalaştı(1), doğru dürüst konuşamaz, kafasız, IQ(9) konusunda sıkıntıları olan, medeni cesareti(3) kısırlaşmış bir cesede döndüğümü hissediyorum, büronuza gidip biraz dinlenebilir miyim?”

                   “Saçma-sapan konuşup(1) zırvalıyorsun, destek istiyorsan, yardımcı olayım!”

                   “Neden? Kendi ayaklarım üzerinde duramaz mıyım? Öyle mi sanıyorsunuz hocam?”

                   “Asla! Aklımın ucundan bile geçmez! Ama bir şairin ‘Mevlâ’m neler eyler, neylerse güzel eyler(20)!’ dizesini ‘Kafanın bir yerlerine yerleştir!’ demek isterim!”

                   “Unutmayacağım!”

                   “Mini buzdolabımda su ve doktor tavsiyesi ile ara sıra kullandığım sakinleştirici var…

                    ‘İstersen al!’ demek isterim, ama doktor tavsiyesi olmadan kullanman doğru olmaz! Bak, güzel kuzum; sana istediğin gibi sesleneceğim, üzülmemen için, çünkü ‘Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var!(21) İyi istirahatler kuzum! Senin kabullenmekte zorlanıyor, annenin yönlendirmesi ile kabullenmek zorunda olduğunu söylediğin o günde seninle, hatta ablam ve eniştemi de katarak Flamenko yapacağız, söz! Ama istirahatin sonunda seninle biraz sohbet edelim, hatta seni evine ben bırakmak isterim. İstemen yeterli!”

                   “Olur hocam!”

                   Sanırım benim yalnızlığımın farkında değildi Gül, sadece kendi yalnızlığı ve yaşama küskünlüğü önemliydi!

                   Zamanla ilgili bir söz vardı, tam olarak aklımda kalmayan, galiba şöyle; Sevgili ile geçirilen bir saat, bir dakika gibi, ateşe uzanan bir elin bir dakikalık dayanıklılığı insana bir saat gelir(22)!” gibi, ya da benzeri.

                   Demem o ki; onunla beraberliğim ancak bir dakika içine sığmıştı! Oysa o gitti gideli yahut da benden ayrılalı beri saatler geçmişti, kendimi ne zannediyorsam bir delilik yapacağı endişesini düşünmeden edemiyordum. Öğrenci ve öğretmenlerle ve özellikle ağabey ve ablamla çekincem, odamı merakla kontrol etmemi engelledi. Öyle ya, ablam okumamış, bilmemiş, görmemiş yaşamamıştı sanki aynı şeyler ağabeyim için de denden(2).

                   Belki aynı havuzda incelenecek, aynı anlamda uyuşacak bir olay gibi düşünülmeyebilir, ancak bir haber konusuydu. Bir farz namazı sırasında kalbine yenik olarak saftan(2) ayrılarak düşen adama, namazı bozmamak için hoca dâhil, cemaatten hiç kimse yardım elini uzatmamış, adam namaz bitinceye kadar debelenmiş(1) ve ilgilenip yardımcı olan olmadığı için de ölmüş! Namaz bitip hoca selâm verdikten sonra; “Ne oldu yağ?!” denilip adamcağızın üzerine eğilince “Adamcağızın öldüğünü” bilmiş, öğrenmişler!

                   Suç herhalde kendisini hastaneye götürmeleri beklenti ve düşüncesini yaşayan garip adamda olsa gerekti, namazı bozmak ne hocaya, ne de cemaate yakışırdı!

                   Şimdilerde telefonla ilgili teknoloji o kadar ilerledi ki! Cemaatin “Allah’la beraberken, dünya ile irtibatını kes!” uyarılarına rağmen, telefonu sessize almayı, ya da kapatmayı umursamayan hacı-hoca takımının telefonları dakikalarca çalıyor, ne çaldıranın, ne de çalınana tahammül etmek zorunda kalanların sesi-soluğu çıkmıyor.

                   Bir diğer tavır ise, tersine; “Namaz da neymiş, eve gider tamamlarım!” tavrıyla namazını bozuyor, daha dışarılara çıkmaksızın; Bağıra çağıra; “Şimdi namazdayım, sonra ara!” ya da “Ben sonra ararım!” edasıyla hiçbir şey olmamış gibi cemaate katılmalar.

                   Özellikle bugünün Türkiye’sinde Cuma namazlarından sonra bir çığırtkanın(2) ortaya çıkıp da, “Filânca unvanlı bürokrat falanca beyin pabuçları yanlışlıkla alınmış olabilir!” anonsu yok mu, o kişinin Cuma namazına gittiği tüm cemaat tarafından belgelenmiş olur, “Allah ile aldatmak(23) yolunda başarılı olan bürokratın bir sonraki terfii cebindedir artık! Çığırtkan da pabuç sahibi tarafından usulünce mükâfatlandırılır tabii…

                   Sözün bittiği yerdeyim!

                   Sözde neredeyken, nereye ulaştım. “Allah muhafaza!” esasında “Gamsızlık” değil, utanma, arlanma(1), şüphelenme, yanlış anlaşılma gibi korkularla camideki vefat gibi bir vukuat olmaması dileği ardına saklanarak büroya ancak paydostan sonra telâş ve heyecanla gittiğimde dualarımın ardı arkası kesilmiyordu.

                   Gül, üstüne bir şey almaksızın benim portatif yatağıma uzanmış uyuyordu, tarifini yapmakta sıkıntı çektiğim bir şekilde, melekler gibi.

                   Boş bulundum, elimi çekinerek uzattım omzuna;

                   “Bugün akşam dersimiz yok, annenler merak eder, hadi meleğim…

                   yani ‘Kuzum’ demek istedim, kalk evine git!”

                   Elimi tutup avucumun içini öptü.

                   “Yanlış duymadım, değil mi? Ben senin meleğin miyim?”

                   “Bence ‘Haddini bilmeyen(10) birinin içinden gelmiş bir deyişi!’ desem, sen benim daima kuzumsun!”

                   “Anladım!”

                   “Allah’ını seversen Gül, bir kerecik de anladığını anlamayıver, ne olur?”

                   “Sen saklanırsan saklan, benim sonum ne olursa olsun, ben saklanmayacağım, mademki stüdyo boşaldı, kulaklarını tıkasan da, sözlerim çınlayacak duvarlarda, aynalarda ve odanda. Sen cesur ve yürekli olamadın, ama ben cesur ve seven biri olarak yürekliyim. Çünkü yasaklar yaşamama rağmen, seninle ilk karşılaştığım andan beri, seni seviyorum, korkmaksızın…”

                   “Sus, lütfen! Yerin kulağı var. Büyüklerin yanlışlığını fark ederlerse ve sen benim yüzümden üzülürsen, ben buna dayanamam, hele ki nişanın bozulursa!”

                   “O halde hemen söyle!”

                   “Ben de, saklanmıyorum, cesurum ve seni seviyorum, tüm varlığımla, ilk karşılaştığımız andan, yüreğimin atışını hissetmeden öncelerimde. Ama bu imkânsız kuzum, yaşanmaması gereken hakkım ve haddim olmayan bir sevgi bu. Unutman, unutmamız gereken, yaşanmamış, yaşamamışız gibi!”

                   “Bana seni yasaklayamazsın hocam!”

                   “Öyle bir yasaklarım ki!”

                   “Yani bana ‘Öl!’ diyorsun. Sensiz yaşamam mümkün değil, ölürüm ben de!”

                   “Sana ‘Mevlâ’m neyler!’ dedim, ‘Çıkmadık canda ümit vardır, Gün doğmadan neler doğar? İnsan umutsuz yaşayamaz?’ dedim. İnsanın hiç olmazsa hayalleri olmalı(24), ancak sınırsız değil(24), göğü senin ayaklarının altına indiremem, ama seni göklere yükseltirim. Kadere inanmalıyız kuzum! Ama anneni kırmadan, üzmeden…”

                   Duraklamam sözlerimi bitirdiğim anlamında değildi. Devam ettim;

                   “Bil ki seni çok seviyorum, aramızdaki tüm engellere, farklılıklara rağmen. Benim de senden ayrı olmak içimden geçmiyor, umursamam gerekenlerin tümünü umursamaksızın. Dünyada ölümden başka her şeyin çaresinin olduğu söylenir. Ben senin için yaşamalıyım, sensizlikse söylediğin gibi benim için de geçerli. Kendim için kendime gerekli olan kendim, yani sen olarak uzatacağım elin boşlukta kalmaması gerek…

                   Buna benim kadar senin de hazır ve hazırlıklı olduğunu biliyor, inanıyorum. Ama anneni yaşamımızın başlangıcında biz için üzersek ömür boyu mutlu olamayız ki bir tanem, aşkım, sevdiğim, meleğim ve her şeyden önce kuzum! Hatta daha ilerimde; eğer kulluğumu kabul edersen, mabudum!”

                   “Arada nefes almayı denesen, söylemek istediklerini bir çırpıda(3) bitirmesen?”

                   “Peki, hadi geç oldu, seni evine bırakayım!”

                   “Elimden tutmazsan, kucaklamazsan, kalbinin atışını dinlettirmezsen ve sonuç ne olursa olsun, bundan sonram için de devam edecek sevgini söyleyip, gösterip ispat etmezsen, bürondan bir adım bile dışarı adım atmam. Benim de, kendinin de başının çaresine bakman senin elinde…”

                   Kuzumun, meleğimin, bir tanemin isteği benim de arzumdu. Tek şartla; gösterim masumiyet(2) ötesinde bir öpüşü geçmemeliydi.

                   Olmadı ama…

                   Ben ellerimi beline sardığımda o kollarını boynuma doladı ve ben dünyayı dolaştım, hem yaya, hem bilmiyorum kaç tur, sanki ona nişanlısıyla yapması gerekenleri anlatırken kendimi anlatmışım gibi. Zafer onundu…

                   Koluma girdi, daha kapıdan çıkar çıkmaz, sahiplendiğini belli eder gibi. Onu evine bırakıp geri döndüğümde stüdyonun kapısını içeriden nasıl kapatacağımın düşüncesini yaşamaya başlamıştım, hemen daha o an!

                   “Gün eksilmesin…(25) diyen şaire uymak ister gibi, kokusu odamdan hiç eksilmesin arzusunda gibiydim…

                   Bir sinemanın afişinin önünden geçerken afiş dikkatini çekti, uzunca bir süre baktı afişe, daldı, inceledi ve sonrasında gülümsedi, bu gülümsemenin içeriğinde bir sırrı saklar gibiydi…

                   “Çabuk bir pastane bulup oturalım! Benim için yapacağın fedakârlığı öğrenmek istiyorum, çünkü seni suçlayacağım…”

                   “Hayırdır, nasıl, ne gibi?”

                   Pastanede bir köşeye sininceye kadar herhangi bir şey söylemediği gibi başımıza dikilen garsonu da “Sonra!” diyerek adeta kovdu başımızdan!

                   “Ablan, ağabeyin, öğretmenler ve öğrenciler bugün benim ağladığımı gördüler. Çünkü sen daha önce seyrettiğim afişi asılı Türk filminde seyrettiğim gibi meselâ bana ilaçlı gazoz içirdin, sonra bana tecavüz ettin ve ben hamile kaldım, nasıl bir anda aklıma gelip de çizdiğim senaryo?..

                   Aileme aynen böyle anlatacağım. Eee! Mecburiyet olacak, herhalde nişan bozulur, ben de mecburen(!) senin olur, seninle evlenirim. Nasıl?”

                   “Senin için her şeyi yaparım, ölmem dâhil! Ancak aileni kandırmak, kendimi onların nazarında hoş olmayacak bir durumda bırakıp; ‘Benden bu kadar alçalmamı’ bekleme! Sen tertemiz, güzel bir genç kızsın, seni, en temiz duygularla aşkı yaşadığımı düşündüğüm anda kirlettiğimi düşünmen üzer beni. Yapamam bunu sana ve ailene, hele ki özellikle annene yalan söylemek asla ikimize de yakışmaz kuzum!”

                   “Beni, yani senin olmamı istemiyor musun?”

                   “Yaşamımda başlangıcım olsun istediğim duamsın sen. Ancak yanlışla değil, doğru ile çıkmak isterim annenin karşısına, seni canımdan çok sevdiğimi, sensiz olamayacağımı, bu mutluğumuzu bize yasaklamamasını yalvararak...

                   Belki resmi nişanının arifesinde bir imkânla ikna edebilirim anneni, bu ikimizin de doğuşu, dünyaya yeniden gelişimiz olur. Aksi takdirde cennetin ayakları altında olduğu bir anneyi, yüreğime taş basacak olsam da üzmem, üzemem, hatta aklımdan bile geçiremem. O zaman tek seçeneğim, yaşadığımız mutlulukla yetinip unutmak için zamanın desteğini beklemek…”

                   Geri dönerken…

                   Kimi dertten içermiş, kimi gene dertten(26), eğer dertleri zevk edinmişse(26) nasıl aramazdı ki zıkkımı. İçmeyip de ne yapacaksın(26) diyen şaire hak vermek istercesine. Çaresizlikti boynumu büken.

                   Ve yalnızlığı yüklendiğim odama ulaştığımda gece boyu hem ağladım, hem içtim(26)

                   Günler günleri takip ederken Flamenko’ya devam ediyorduk, tek farkla, ilerleyen vakitlerde öğrencilerinin kendilerini serbest bıraktığı ablam ve ağabeyimle birlikte.

                   Ve fark edildiğine ihtimal bile vermediğimiz yaklaşımlarla. Damat adayının ilgilenmek, ziyaret edip öğrenmek için hiçbir varlık göstermemesi beni endişelendirmekle birlikte yaşadığımız serbestiyet ve dansa aşırı düşkünlüğümüz ve Flamenko konusunda ilerlememiz, bir keçiboynuzu(3) tadında da olsa, gören gözlerin uzaklığında mutluluğumuzdu.

                   Gören gözlerin körlüğe, kulakların sağırlığa yönelmesi dışında bir sorunum yoktu Gül ve ben olarak. Flamenko’da temel figürler konusunda Plantai(18), Sagan(18), Golbe(18) çeşitlemeleri, parmak ucu, topuk ve tam taban sesleriyle…

                   Ne hastanın sabahı, ne de genç ölüyü mezarının beklemesi(27) gibiydi nişan gününü beklememiz. Bir bakıma; “Efkârlı günlerimde, geldi çattı Ramazan(28) gibiydi ve ben o güne kadar Gül’ün annesiyle yalnız olarak karşılaşma ve konuşma imkânı bulamamıştım.

                   Aramızdaki mesafeyi, ya da yaklaşımı, yakınlığı annesine söylemiş olsa gerekti Gül, bana bu konuda herhangi bir bilgi ulaştırmamış olsa da. Bu nedenle annesi galiba köşe-bucak(1), bucak-bucak(1) benden kaçıyor, ben peşinden koşmama rağmen onu yakalayamıyordum!..

                   O güne; ben, ablam ve ağabeyim Gül’ün kontenjanından da olsa davetliydik, ben Flamenko’yu okuyup, seyredip ilerleme çabasındayken ağabeyimin Flamenko’nun maestrosu(18), ablamın da onun yardımcısı olduğunu inkâr etmem mümkün değildi. Hoş, bu fikirlere karşı direnen yalnızca ben olabilirdim, yaşadığım dünyada.

                   Nişanın gerçekleşeceği salon nezih(2), küçük bir salondu, orkestrası olan. Gül’ün organize ettiği ve nişan öncesinde orkestranın belli, özellikle Flamenko konusunda tembihli olduğunu sandığım çocuklar gibi görünüyorlardı.

                   Anlayamadığım şey karşı tarafın, ya Gül’ün organizasyon şeklinden, ya bizlerin yabancı olarak davet edilişimizden, ya da böyle bir törenin yapılmasından hoşnutsuzlukları olsa gerekti. Damat sakallı, başı kabak gibi traşlı, muhafazakâr(2) görünümlü idi. İnanıyordum ki takkesi, tespihi de cebindedir.  

                   Damadın yüzünden düşen bin parçaydı, karın ağrısı çekiyormuş gibi!

                   Oysa babası da, annesi de daha ılımlı gözüküyordu. Babasında muhteşem bir memnuniyet (sırıtış demek yakışmazdı bana), annesinde tebessüm ötesi bir gülüş, Gül’ün annesinde de aynı tavır, babasında ise zoraki bir tebessüm görünür gibiydi, bana göre.

                   Komparsita(18) boşa gitti. Nişanlanacak beyefendinin karnından başka bir yerleri de mi ağrıyordu, hazımsızlığı(2) mı vardı, yoksa böylesi törenler, danslar prensiplerine, felsefesine(2) mi aykırıydı? Bilmem mümkün değildi, doğal olarak.

                   Eski ve bayat bir film, ya da etkinliği olmayan gazozuna gibi bir spor müsabakası seyrediyormuş gibi; “Bitse de, kalkıp gitsek!” modundaydı.

                   Ve ben adını bile öğrenmeyi akıl edemediğim bu kişinin Gül’le nasıl yuva kuracağının tereddüdü içindeydim, bağrıma taş basacak(1) oluşumun, aşkımdan vazgeçmemin yararını görememe düşüncem de boşa gidecekti. Çünkü Gül, onun kendisini dansa kaldırmasını bekliyordu.

                   Sanırım adamın akraba tarafından, öcü gibi giyimli olmasına rağmen, uzaktan makyajı konusunda tereddüdüm olan bir kız, bana göre; “Lâf ola beri gele!” ya da “Dostlar alışverişte görsün!” tavrında o adamın annesinin arkasında ayakta duruyordu.

                   Bu kanaati şunun için yaşadım ve de art düşünceli, içten pazarlıklı oldukları inancıyla. Adam bir ara dönüp arkasına bakmış, dişlerini sırıtırcasına ihtirasla göstermiş, o kızda gamzelerini esirgememişti ondan. Bunu benim fark ettiğim gibi bir başkalarının da fark etmiş olduğunu düşündüm.

                   Gül ayağa kalkıp bir yerlere gitti, Bailaora(18) olarak giyinip gelmişti. Ben zaten hazır gibiydim, Bailaor(18) gibi, sadece ceketimi çıkartıp yeleğimi gösterecektim.

                   Antrparantez olarak söylemem gerekli ki, ya Flamenko yahut bu “Kuzum” derdinden oldukça zayıflamış, bir bakıma “Tığ gibi” olmuştum(1), artı karaşın(2) oluşum da Flamenko’ya uygundu diyebilirim.      

                   Gül orkestraya işaret etti, bana elini uzatarak, ben, o, ablam ve eniştem orta sahaya dizildik yan yana. O daracık pist bile denilemeyecek, orta saha dediğim kovukta, biz öğrendiklerimizi, ablam ve ağabeyim bildiklerini geleneksel surat asma ile sergilemeye başladık.

                   Başladık, başlamasına da, daha iki-üç figürü tamamlayamadan o adam yerinden kalktı. Gerçekten hazımsız görünüyordu. Gül’e ya da bana yumrukla vurma pozisyonunda ilerlerken, ağzından tükürüklerle sesler çıkıyordu;

                   “Benden izin almadan, elin adamlarıyla, karılarıyla nasıl İspanyol dansı yaparsın lan(29)!”

                   Kıskançlıkla beraber saygısını da yitirmişti, “Benim olmasa da, başkasının da olmasın!” kaba anlamda “Ya benimsin, ya kara toprağın!” gibi bir düşünce yaşıyor olsa gerekti. Bazen hissettiklerimde yanılmadığımı düşünüyorum, adamın gönlü başucunda dikilen tesettürlüdeydi(30).

                   Eniştem, yani aslan ağabeyim, onun bize kadar yaklaşmasını, vukuatı hissetmiş gibi sakince bekledi.  Nişanlı adayı adam elini kaldırıp yumruk modundan tokat moduna geçince de elini tutup silkelemiş ve balyoz gibi yumruğu ile adamı hafifçe okşamıştı!

                   Gül’ün annesi;

                   “Daha nişanda nedir bu hareket? Ben kızımı oğlunuz daha bugünden dövmeye başlasın diye doğurmadım. Bunun için söz vermedim sizlere yıllar öncesinden. Bu nişan bitmiştir, şu andan itibaren ‘Yok!’ hükmündedir.

                   Haydi çocuklar, bizimkiler, toparlanın gidiyoruz, evli evine köylü köyüne. Daha başlangıçta Allah korudu, yön çizdi bizlere, akı-karayı gösterdi bizlere…”

                   Konuşmasına devam etmedi daha fazla. Ağabeyim kollarına girdi, Gül’le annesinin.

                   “Abla! Gül bir sarsıntı geçirdi, bizler yeni evliyiz, sanırım bu geçiş döneminde onu biz teselli edebiliriz. Bu nedenle bizimle gelmesine müsaade edin, lütfen. Söz veriyorum, istediği, ya da istediğiniz an, onu arabamla evinize bırakırım, yeter ki sakinleşsin! Siz de anne ve baba olarak içinizden ne geçiyorsa birbirinize onları anlatarak rahatlamaya çalışın, ya da siz de bizimle gelin lütfen!”

                   Gül’ün annesi;

                   “Peki oğlum!” dedikten sonra sanırım devam etme gereğini hissetti;

                   “Üzülme kızım! Gün doğmadan neler doğar! Allah’a şükür ki görmemiz gereken doğruyu görmemizin gerektiği anda gördük. Üzülme, dertleş, sakinleş ve ağabeyin seni uygun gördüğü anda bize getiriversin, lütfen!”

                   Dut yemiş bülbül gibi suskun(3), şaşkın, üst rütbeli subayından fırça yemiş bir askerin, komutanının sopa moduna geçmesini bekleyen telâşı vardı içimde.

                   Oysa “Mevlâ’m neylemişti ve de pek güzel eylemişti.”

                   Ağabeyim sinsi bir tebessümle arabasının anahtarını uzattı bana; “Sen kullan!” diyerek.

                   Gül’ü ortalarına aldı ağabeyim ve ablam arka kanepede, biri sağ, diğeri sol kapıdan girerek. Yanım boştu. Sesler bana ulaşma gayretinde, hatta ulaştırılma çabasında idi.

                   “Üzülmedim, merak etmeyin. Çünkü ben Mennan’ı sevdim, seviyorum!”

                   Ablamın takdir dolu sesi ulaştı kulağıma;

                   “Onu biliyoruz, bizim de kuzumuz. Bilmediğimiz bir şey varsa sen onu söyle bize!”

                   Dikiz aynasından kuzumun onlara sarıldığını gördüm. Mutluydum. Bugün ayın kaçı? On biri! Ben doğdum ve şimdi yaşamaya başladım…

                  

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gül; Çok türleri bulunan çiçek. Bilinen çiçek; gül çiçeği, gül ağacı. Bu bitkiye ait katmerli ve kokulu çiçek. Gülmek eyleminin emir hali. Gülmek; İnsanın hoşuna ya da tuhafına giden olaylar, durumlar, sözler vb. karşısında yüzün kasılmasının yanı sıra genellikle kesik kesik, değişik oranlarda sesli bir biçimde neşe duygusunu açığa koymak.

Mengi, Mengü; Ebedi, ölümsüz.

Mennan; Çok (bol) ihsan eden, veren, ihsanı bol. En çok sayısız nimet veren. Allah’ın isimlerinden biri (Abdülmennan).

Menekşe; Menekşegillerden doğada kendiliğinden yetiştiği gibi, birçok türü olan bahçe bitkisi. Saksı çiçeği olarak da yetiştirilen, yaprakları yürek biçiminde, çok yıllık otsu bitki ve bu bitkinin genellikle koyu mor renkli, hoş kokulu çiçeği.

Daha önce de birkaç kez öykülerimde belirttiğim gibi dans çeşitleri, halk oyunları konularında da alıntıladığım konuları kısmen de olsa yaşadım, yaşayanlardan öğrenmeye çalıştım, sordum, sorguladım ve daha iyi bilgiler derlemek için İnternet ortamında gezindim.

Ancak felsefem emeğe saygı olduğundan “Tırnak içinde ve italik” olarak belirttiğim alıntılarda okuyucuyu fazla sıkmamak, öyküyü uzatmamak, konuyu saptırmamak ve kısaca; “Öyküyü berbat etmemek!” için fazla detaylara inmemeye çalıştım. Şunu da söylemem gerekli ki, öykünün kaydında yaşamımın bir bölümünde İspanya’da bir süre kalmamın da rolü oldu.

Öykü adını “KUZUM” olarak da düşündüm, ancak tercihi “O” OLMAK olarak kullandım.

Bu konuda bir eklenti daha yapmam gerekiyor. Bazı-bazen öykülerimi birkaç gün, bir veya birkaç hafta içinde bitirirken bu öykü yaklaşık bir yıllık süre içinde kendine geldi. Öğrenmem gereken o kadar çok şey olduğunu öykü kendi başına ilerlerken fark edebildim.

(1) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

Arlanmak; Onursuzluk sayılacak bir duruma düşmekten çekinmek, utanç duymak.

Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilinecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

Bucak Bucak Kaçmak; Çok uzaklara kaçmak, koşmak, gitmek.

Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

Deforme Olmak; Kalıbı, biçimi bozulmak, biçimsizlik.

Deşelemek; Bir konunun gizini, sonunu, aslını öğrenmek, anlamak için araştırmak. Güçlü bir biçimde ve derinlemesine deşmek, altını üstüne getirmek, karıştırmak.

Eşelemek; Bir işin sonunu, aslını anlamaya çalışmak, kurcalamak. Dağıtıp karıştırmak. Toz, kül gibi hafifçe karıştırmak.

Etüvlemek (Etüve Etmek); Yiyecekleri, nesneleri, eşyaları kurutmak/temizlemek, yüksek ısıyla sterilize ve dezenfekte etmek, mikroplardan arındırmak (Etüv (İnkübatör); Mikroorganizmalarla ilgili çalışmalarda sıcaklığı, soğukluğu, vakumu, oksijen/karbon dioksit ayarlamalarını ve etüvleme işlemlerini sağlayan aygıt).

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.

Göz Hapsinde Tutmak (Göz Hapsine Almak); Gözlemek, gözlem altında tutmak. Hiçbir hareketini gözden kaçırmamak.

Gözlerinin Feri Gitmek; Bakışların canlılığını yitirmesi (Fer; Canlılık, aydınlık, parlaklık).

Gözünü Budaktan Sakınmamak (Esirgememek); Ölümü göze almak, Can verme aşamasına gelmek, gereğinden çok acele etmek.

Helâk Olmak, Helâk Etmek, Kendini Helâk Etmek; Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.

İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

Köşe Bucak Kaçmak; Göz önünde olmayan yerlere gitmek, kaçmak.

Laçkalaşmak; Herhangi bir şeyin iyi işlemez duruma gelmesi. Gevşemek. Vida, mil gibi makine bölümlerinin aşınması, ya da yuvalarının genişlemesi nedeniyle gevşemesi, çalışamaz duruma gelmesi, yalpalaması.

Mastır (Yüksek Lisans) Yapmak; Lisans eğitimini tamamladıktan sonra devam edilen eğitim. (Tezli ve tezsiz olarak ikiye ayrılır. Bazı koşullarda sadece mastır olarak da adlandırılır.

Mest Olmak; Kendinden geçmek, sarhoş olmak.

Mölemek; İnek gibi bağırmak denese de ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır (Ders dışında hiçbir şeyle meşgul olmamak, çok ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek).

Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.

Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.

Pişmiş Kelle Gibi Sırıtmak; Yersiz şekilde tüm dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir şekilde, anlamsız bir biçimde gülmek. Kuzu kellesi pişirilip, fırınlandıktan sonra aldığı şekilden (gözlerin pörtlemesi, ağzın açık kalması, dişlerin görülmesi gibi) esinlenerek düzenlenmiş Türkçe güzel ve enteresan bir terim.

Saçma Sapan Konuşmak; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma bir şekilde konuşmak.

Senet Sepet Yapmak; Senet yerine geçebilecek bir belge, sözleşme vb. yapmak.

Sterilize Etmek; Bir şeyi mikroptan arındırmak, bir şeyin mikroplarını öldürmek.

Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek.

Şapşallaşmak; Aptallaşmak, alıklaşmak.

Temizlenip Paklanmak; Temiz duruma gelmek, arınmak, kadınlarda aybaşı durumunun sona erip yıkanması, tertemiz bir ortamın oluşması.

Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek.

Tığ Gibi Olmak; İnce ve zayıf olmakla birlikte sağlam ve çevik olmak.

Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

(2) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Aritmi; Yürek atışlarında düzensizlik.

Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.

Berduş; Başıboş, serseri, pis, bozuk, bakımsız.

Billboard; İlân tahtası, İlân Panosu. Sokak afişi

Çığırtkan; Çığırtgan. Çağırtkan. Çıkarı olduğu için birini övüp koruyan kimse. Bir şeyi yüksek sesle çevreye duyuran. En iyi bağıran, güzel sesli, bu yolla müşteri çeken.

Çokbilmiş (Çok Bilmiş); Çok şeyi hatta her şeyi bildiğini, akıllı ve zeki olduğunu zanneden, çıkarını bilen, kurnaz kişi.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Dallama; Aptal, enayi.

Darkıt (Dar-Kıt); Ancak.

Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır.

Diskalifiye; Yarış dışı bırakmak.

Elâstikiyet; Esneklik.

Eloğlu; Kadına göre koca, eş. Elin oğlu, başkası, yabancı, el.

Eşantiyon; Bir ürün ya da malın niteliklerini tanıtmak için ondan verilen bir örnek.

Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Gen; Hücrenin kromozomlarında bulunan, canlı bireylerin kalıtsal karakterlerini taşıyıp ortaya çıkışını sağlayan ve nesilden nesile aktaran kalıtım faktörleri.

Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek.  Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi. Osmanlı’da Hadım Ağası kavramı İslamiyet’te yasaklanmış olmasına rağmen uygulanagelmiştir.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek

Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.

Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.

Hijyenik; Sağlık, sağlıklı koruma, sağlıklı olma durumu ile ilgili, sağlık bilgisine uygun, sağlığa yararlı.

İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

İmaj; İmge. Görüntüleme. Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey. Görünüşün değiştirilmesi. Hayal, Hayalet, hülya, düş, genel görünüş, manzara. Bir nesnenin sureti. Bir kimsenin bir topluluğun kendisine ilişkin olarak başkalarında yaratmak istediği ya da bıraktığı izlenim. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey. İzlenim.

İmtiyaz; Ayrıcalık. Maden aramak, işletmek, fabrika kurmak vb. için bir kimseye ya da kuruluşa devletçe verilen özel izin.

İpotek; Bir borcun ödeneceğine güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline işlenen kayıt.

İrtibat; İlişki. İki veya daha çok şeyin birbiriyle bağlı bulunması. Bağlantı.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

Jenerik; Tanıtma (Tanıtım) Yazısı.

Karaşın; Esmer. Esmer-sarışın karışımı.

Kıvam; Bir şeyin en uygun zamanı ya da durumu, gerekli koşulların oluştuğu zaman. Sıvı şeyler için yoğunluk, koyuluk derecesi.

Kombinasyon; Birleştirme. Birleşim. Düzen, tertip.

Maskot; Uğur getirdiğine inanılan şey, uğur sayılan şey, uğur.

Masumiyet; Masumluk, kabahati olmamak, suçsuzluk, saflık, temizlik, iyi yüreklilik.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.

Partner; İş arkadaşı, ortak. Eş. Cinsellikte taraflardan her biri. Kâğıt oyunlarında ortak.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır. Aslı bir nevi ağaçtır.

Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

Restorasyon; Eski bir yapıda bozulmuş, yıkılmış olan yerleri, bölümleri aslını bozmayacak bir biçimde onarma.

Reşit; Ergin, Doğru yolu tutan, iyi hareket eden, akıllı, 18 yaşını doldurmuş, evli, ya da mahkeme kararı olarak.

Saf; Namazdaki sıra, dizi. Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil, art niyetsiz.

Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.

Sinameki; Mızmız, sevimsiz, başkalarıyla ilişki kuramayan kimse. (Baklagillerden sıcak bölgelerde yetişen birçok türü olan bitki ve meyvesi ve tıpta yapılan bir ilâcın ana maddesi.

Somurtuk (Somurtkan); Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez.

Sömestre; Öğretim yılının ayrıldığı iki dönemden biri.

Strikır; Yapıştırılan ve özellikleri anlatan, gösteren bir levha. (Striker; yabancı menşeli farklı bir sözdür. Para basan, vuran, çalan, isabet ettiren, grev, hesap bakiyesini tespit eden, indiren, çakan, gelen, bulan, beklenmedik başarı kazanan ve saldırı anlamı gibi geniş kapsamlı bir sözdür.

(3) Amma Velâkin; Ne var ki, ancak, bununla beraber, bununla birlikte.

Ana Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Asker Bavulu; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (her ihtimale karşı genelde tahta olarak belirlenen ve konulduğu yerden kaldırılmasında sıkıntı çekilen) bavullarına koymaları gereken malzeme listesi için kullanılan deyimdir.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi (Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne).

Bir  (Bi)Gıdımcık; Minikten de küçük bir parça. En küçük birim parçasından bile küçük bir parça anlamında.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para dahi almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Çekim Alanı; Fiziksel bir olgu olarak değil, bir bakıma beğeni, hoşlanma, haz alma anlamlarında kullanılmaktadır.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Devir Teslim; Mal, evrak ya da hesapları yeni görevliye ya da yetkiliye aktarma.

Dijital Yansıma; Sayıların (verilerin) bir ekran üzerinde her iki yönden de elektronik olarak aynı şekilde gösterilmesi.

Diyet Programı, Rejim Programı, Perhiz Programı; Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamaların programı. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni.

Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Fahri Görev; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan iş, görev.

Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.

Geri Kafalı; Yenilikleri istemeyen, eskiye bağlı (kimse).

Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.

Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.

Hayatını Karartmak Bahasına; Hayatının değerini yok sayarcasına, kıymeti, bedeli her ne olursa olsun maddi manevi ödeyerek.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

İllâ Ki; Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

İpe Sapa Gelmez Duygular; Akla yakın olmayan, birbirini tutmayan duygular.

Keçiboynuzu Tat Tarifi; Bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek gerektiğinin ifadesidir. Yani zahmeti çok, ama verimi çok az bir işle uğraşmak.

Kirli Çıkı(n); Züğürt görünmesine karşın, birikmiş çok parası olan kimse.

Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen,  misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.

Korsan Taksicilik; Taksi plâkası olmaksızın, genelde ekonomik sıkıntı çekenlerin, özellikle geceleri, taksimetre olmaksızın ve trafik polislerinden kaçarak, normal taksilere göre ucuz tarifeli “Bir ekmek parası,  kapısı” taksicilik modeli.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.

Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Sıralı-Sekili; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi oturmak, kalmak, herhangi bir işi yapmak.

Tın Tın Görünüm; Bilgisiz, cahil, boş, bomboş görünüm, görüntü.

Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.

Ücret Politikası; Çalışanların ücretleri, çalışma koşulları, buna ek olarak kendinin ve ailesinin sağlık sigortaları, öğle yemekleri ya da kumanyalar, servis, yıllık/mazeret izinleri gibi konularla ilgili hususlar.

Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yaş Sendromu; Yaşla ilgili sorun yaşayan bozukluğu gösteren ve bir arada görülen, tanıyı kolaylaştıran belirtilerin ve bulguların yaşla ilgili olan tümü.

Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon); Kan dolaşımı için damarlarımızda gerekli olan kan basıncının normalden daha fazla olması durumu.

(4) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(5) Homini gırtlak… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(6) Marifet nedir bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir! MEVLÂNA (Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey).

(7) Müşteri Psikolojisi; Müşterilerin çekingen, sıkılgan/içten, sinirli, kötümser/iyimser, itirazcı, sabırsız, kararsız, mızmız/atılgan, sessiz/aşırı sesli, bildiği iddiasında olma, pahalı bulma vb. davranış şekilleri.

Psikoloji; Ruhbilim. Bir bireyi, bir topluluğu belirleyen, yönlendiren düşünme, duygulanma, davranış biçimlerinin tümü. İnsan davranışları, zihinsel süreçleri ile bunların altında yatan nedenleri inceleyen ve araştıran bilim dalına da bu ad verilir.

(8) Yavuz atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan; İnsan hem etkilenen, hem de etkileyen bir varlıktır. Öte yandan insanın ne olduğu çevresinden anlaşılır. İnsan, kiminle arkadaşlık ederse ondan etkilenir, huy kapar. (Kır atın, koca öküzün yanında duran… şeklinde sözler de Türkçemizde yer etmiştir).

(9) Kısaltmalar;

Barkovizyon; Video dâhil, bilgisayardan aldığı tüm sinyalleri perdeye yansıtabilen bir projeksiyon sistemidir. Görüntü kalitesi LCD’lere oranla daha yüksektir. Prezantasyon büyük bir salonda geniş bir kitleye verilecekse kullanılır. Tasarım içinde video yer alıyorsa ve büyük perdede kaliteli bir görüntü isteniyorsa Barkovizyon kullanmak gereklidir.

CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).

DVD; Digital Versatile  Disc ya da Çok amaçlı Sayısal Disk. CD’ye göre daha yüksek kayıt kapasitesine sahiptir (Video, Audio, ROM, RAM, R ve RW gibi çeşitleri vardır).

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

LED Ekran Düzeni; LCD ile LED ekran arasında pek fark yoktur, LED daha yeni bir teknoloji ürünü olup LCD (Likit Kristal Ekran) monitörlerde, televizyonlarda, telefon ve tabletlerde kullanılan görüntü teknolojisi. LED’ler ise arka aydınlatmayı sağlayan, açılıp kapanması kolay, yeni bir teknolojidir. Ve üç türü vardır; Kenar Aydınlatmalı LED, Tam sıralı LED ve RGB LED (Renkli görüntülü ve ışık denetimi sağlayan LED).

(10) Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(11) Özel Hayata Müdahale; Kısaca; Anayasanın 20. Maddesi; “Herkesin özel ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğunu” ifade eder. TCK. 134. Maddesi; “Özel hayatın Gizliliğine” aittir. Buna müdahale suç olup cezası konusunda yasal gereklilikleri vardır.

(12) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

(13) Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut; Eğer Allah geniş bir yaşama ya da yetenek kısmet etmişse kul sevinir. Ancak Allah’ın vermediğini kimse veremez, verdiğine de kimse engel olamaz (Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe).

(14) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(15) Sıfıra Sıfır, Elde Var Sıfır, Solda Sıfır; Yapılan zahmetlere, girişimlere karşılık elde bir şey olmaması.

(16) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…

(17) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(18) Dans Bilgileri;

Ayak Şaklatmak; Genelde “Dil şaklatmak” olarak kullanılır. Ayakların “Şak” diye ses çıkarmasını sağlamak ki, Flamenko’nun olmazsa olmazlarındandır.

Bailaora, Bailaor (İspanyolca); Bayan ve Bay Flamenko dansı yapan kişiler.

Bulerias; Çok hareketli, coşkulu ve canlı, hüzün içermeyen bir Flamenko dans çeşidi.

Figür; Varlıkların resimde yer alan görüntüsü, ya da yontuda biçimi. Dansta ölçülü adımlarla beliren ve birleşmesiyle dansı bütünleyen zincirleme hareketlerin her biri.

Flamenko; Akademik olmayan Avrupa müzik formlarından biridir. Endülüs (İspanyolca; Andolucia, Arapça; Al Andulus) Halk Müziği eşliğinde yapılan dansın adıdır. Basit bir folk olmanın ötesinde kompleks ve yoğun kültürel geleneğe sahiptir.

Komparsita (La Cumparsita); Yeni çiftlerin, yaşlıların, tango olarak birbirine sarılarak yaptıkları dans.

Maestro: Orkestracı, Orkestra Şefi.

Plantai, Sagan, Golbe; Flamenko dansında parmak ucu, topuk ve tam taban hareketlerine verilmiş İspanyolca adlar.

Slow Dans; Hareketleri yavaş bir dans türü.

(19) Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!”

(20) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(21) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

Dünyada her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır. Bu Kızılderililerin varlık teorisi, Atasözüdür.

Dünyada her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır. Görev büyük şey yapmak değil, gerekeni yapmaktır. ALEXIS CARREL

Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın.   Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur…  Ahmet Hamdi TANPINAR

Şayet bir gün, çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun. Mustafa Kemal ATATÜRK

(22) Aşka düşen insanlardan yerçekimi sorumlu tutulamaz. Bu; biyoloji, fizik, kimya gibi terimlerle de açıklanamaz. Ateşe uzatılan bir el, bir dakika dursa bir saat gibi gelir insana, ancak sevgili ile beraber olunan bir saat bir dakika gibi gelir. Görelilik (İzafiyet, izafilik, rölatiflik, bağıntılık, sınırlı bir geçerlilik) budur. Albert EINSTEIN

(23) Allah İle Aldatmak; “O yaman aldatıcı sakın sizi Allah ile aldatmasın!” derken şeytanı kastetmektedir. (Kur’an; Lokman Suresi, 33. Ayeti)

(24) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(25) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(26) Kimi dertten içermiş, kimi neşeden…  Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar!” Güftesi; Sırrı UZUNHASANOĞLU’na, Bestesi; Selahattin İNAL’a ait Kürdîlihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

Orhan Veli KANIK,  “Dağ başındasın…” “DAĞ BAŞI” diye başlayan şirinin sonunda “İçmeyip de ne halt edeceksin?” demektedir.

Ben o gece hem ağladım hem içtim, İki gün, diyardan diyara uçtum… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “BİNBİR GECE”  Şiirinden.

(27) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni,  / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(28) Efkârlı günlerimde geldi, çattı Ramazan…  “Oy Trabzon, Trabzon” diye başlayan bir Karadeniz ezgisinin devamı…

(29) Lan ya da Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.

(30) Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.