Boyuna 1,85 metreler üstünde, enine ise yakışacak boyutta idi genç adam; Alparslan Erol Bilecik. Zamanında; küçük yaşlarda destekleyen, akıl veren, elinden tutan olmadığı için spor konusunda boyu ile ilgili herhangi bir etkinliği, hiçbir başarısı olmamıştı.

Hem zaten küçük yaşlarda, ıslık ve bir enstrüman bile çalamazken musikiye düşkünlüğü vardı, bu huyu ilerleyen zamanda müteşair(1) kavramını yaşamasına rağmen tamamen ve aşırı bir boyutta şiirler üzerine yoğunlaşmıştı.

Boyunun uzunluğundan sıkıntı çektiği zamanlar olmuyor değildi, özellikle ulaşım vasıtalarında ve bir kısım yerlerden geçerken başını eğmek zorunda kalışı nedeniyle, neredeyse kamburu çıkmak üzereydi.

Başını eğmesinin bir diğer sebebi içinse, gözlerini değilse bile kulaklarını kapaması gerekiyordu bazen;  “Amma da uzun boylu adam, ha?(2)” ya da benzeri seslerin kulağına erişmemesi için.

Israrlı bakışlardan yılıyordu, nihayeti Allah’ın onu bu şekilde kul olarak yapılandırmasında bir hikmet(3) olsa gerekti.

Diğer bir nedeni de; meraklı olduğu şiirler, dizeler yüzündendi, ister şairlerin, ister kendinin. Genelde kendinin, her zaman olmasa da, çok zaman…

Ulaşım vasıtalarından birinde ayaktaysa da, oturmaktaysa da, ya da bir duvar ötesinde bir kenara çekilip de aklına gelen dizeleri karalarken meraklı gözleri hazmedemediği(4) için, saklanmak gayesiyle başını eğmek zorunda kalışıydı.

Şimdilerde ise dizelerinin güfte şekline yansımasını da dilediği halde, Klâsik Türk Sanat Müziğinde ilerlemiş, konservatuara devam etmiş, neredeyse tüm enstrümanların hakkından gelmek yanında sadece solist(3) olarak yer bulabilmişti koroda.

Dizelerinin güfte şeklinde şekillenmemesinin sebebi; çoğunda ayrılık, hüzün, karamsarlık(3), mutsuzluk, üzüntü, ıstırap ögelerinin egemen olmasıydı. Buna sebep; başının eğikliği nedeniyle, gönlünün sultanına rastlayamadığı için aşkı, sevdayı, mutluluğu hazmedecek şekilde bilmemesi, daha doğrusu öğrenememiş olmasıydı.

Bir gün bir elkızının belki uzaklardan, belki çok yakınından, yakınlardan kendini perişan edeceği aklından geçmiyor olsa gerekti. “Sevgili arayıp da bulduğun birisi değil, hiç aklında yokken âşık olduğun kişidir(5)demiş ya şair. 

“Sensizliğin şarkısı
gece umutlarında
dilden düşmeyen sessizliğim
yankılanır kulaklarımda
Sensiz yalnızlık…

Ben sende beni özlerken
Sen, bende taş kalpli
                        olabiliyorsun

Hazin! (6)

Meşhur değildi, zaten meşhur olacak kadar vakti de olmamıştı, Klâsik Türk Sanat Müziği bir devdi ve hatmetmek(7) için dolu dolu iki-üç-beş ömür yetmezdi, ancak sanatında ilerlemeyi de bilmeli, bir aşk, bir sevda gibi başarabilmeliydi. Varsın bilen, tanıyan olmasındı kendini, kendi kendine yetmeliydi.

“gi… ve da…
ikisi de “sev” demenin sonrası
biri sev-gi’nin; sevgi olarak
diğeri sev-da’nın; sevda olarak
da…

İlişkileri nedir acaba
o ince çizgi
(8) ötesindeki nefretle?(9)

“Bir sen, bir ben olsak (kalsak) dünyada,
Gene de kucaklamaz, bakmazsın yüzüme,
Bu; dünyanın sonu, nefretinin göstergesidir
Oysa bilmez misin ki;
Nefretle sevgiyi ayıran o çizgi çok incedir…
(10)

Belki biraz abartı gibi görünse de, anne-baba, eş-dost, azıcık da banka kredisi desteğiyle araba sahibiydi. Aslında bu edinimi gerçekten büyütülmemeliydi. Gene de yürümek; sağlıktı, yürüyerek gidip-geliyordu işine, mevsime, iklim durumuna göre, ya da kullandığı ulaşım araçlarıyla.

Aslında buraya şehir trafiğinden yılgınlığını da sığdırmak mümkündü. Bu nedenle eğer acil bir durum mevcut değilse arabasını kullanmıyordu. Bunda belki ufak bir telkin(3) eşliğinde de olsa yurt ve cep ekonomisine(!) katkısının olması düşünülebilirdi. Çünkü felsefesine(3) ve islami gerekçesine göre tek başına araba kullanmak kendi için israf(11), devlet için haram, hatta kendine göre günah demekti.

Eşe-dosta, bankaya borçlarını ödemişti, peki, ana babaya? Dert değildi, şöyle bir kır havası, bir öğle ya da akşam yemeği, bir tatil yöresinde misafirlik ve özellikle dini bayramlarda memlekete gitmek, eşe dosta görünmek, ziyaret borçlarını gerçekleştirmekle ödenir gibi yapılırdı, ödenemese de, ödenmese de!

Ancak tek şartla; “Falancanın kızı, filâncanın yeğeni, falanın baldızı, filânın torunu…” vb. gibi teklifler olmamak kaydıyla…”

Birincisi, görücü usulü(12) değil, aşk izdivacı(12) yapma dileği, ikincisi ise sanki tüm insanlardan farkındasızlık yaşıyormuş gibi bir görünümdü.

“Gelecekse beklenen, beklemek mutlaka güzeldi. Özleyecekse özlenen özlemek de güzeldi. Ya sevecekse sevilen, o hayat her şeye bedeldi.(13)

Alparslan’ın isminin Alparslan olmasına gelince; bir devlet memuru olan babası Malazgirt’in bağlı olduğu Muş ilinde(14) görev yaparken doğduğu içindi.

Yaşamında ismi dışında, tek bir başarısı olmuştu Alparslan’ın 1071(15) olarak. Bu; arabasının plâka numarası idi ve harfleri de adı gibi Alparslan Erol olarak AE(16) idi.

Öyle günlerden bir günün sabahı idi, az biraz gecikmiş gibi görünse de, acelesi olmayan, herhangi bir ulaşım vasıtasına yetişmesi için bolca vaktinin olduğuna inandığı.

Karşıdan görünmüştü mahallenin çıtı-pıtı(17), kendini etkileyip-etkilemediğinden bihaber(3), ama karşısındakinin etkilendiğini düşündüğü. Malûm bazı insanlar bakarkördür(3), bazı insanların ise boyları uzun, akılları kısa idi, Alparslan’ın yaşadığı gibi, bilmek, öğrenmek, anlamak gayretini göstermediği, aklından geçirmediği!

Ancak itiraf etmeli ki; karşısındaki genç kız muhtemelen lise öğrencisi, belki de liseyi bitirme aşamasında idi. Adını bile bilmediği bu kızla her karşılaşmasından, karşılıklı olarak selâmlaşmaktan mutluluk duyuyordu.

Selâm, Tanrı kelâmıydı(18) ve mutlaka iade edilmeliydi. Bunun dinle, mezheple, ülkeyle, dille, renkle, cinsel farklılıkla ilgisi yoktu, sadece karşılıklı alışveriş anlamını taşıyordu. Sahiplenmek, gönlüne yerleştirmek anlamında da değildi bu. Alınıp kabullenmeliydi.

Ha? Selâm alınmazsa? O zaman en yakın aynada kendi selâmını kendine iade etmeliydi. Selâmlaşmada gönüle yerleşim? Muamma(3)?

Adını bile bilmediği genç kızın, daha doğrusu aklından; “Genç kız çocuğu” demenin geçtiği küçük kızın bir başka gün yanında âfeti devran(17) diyebileceği biri daha vardı. Yaşamında ilk kez rastlayıp gördüğü o âfeti devran dediği genç kız bir hayli etkilemişti kendisini, henüz bu etkilenişe anında bir isim koyması mümkün değildi.

Ta karşılardan çekmişti o kız dikkatini ve karşısındakinin dikkatini, etkilenişini, tavrını bekler gibiydi, tıpkı ulaşım vasıtalarında kendini dikkatle süzen insanlar gibi, farklı olarak sanki sevgi yüklü gibi.

Alparslan bu kez başını eğerek bu bakışlardan kurtulma amacı yaşamıyor, hele ki kendini esirgemek(4) aklının ucundan bile geçmiyordu.

Mesafe tükeninceye kadar, bozuk kaldırımlarda tökezlemelerine(4) aldırmaksızın karşılaşıncaya kadar yürüdüler birbirlerine doğru ve karşılaştıklarında Alparslan centilmen bir tavırla;

“Merhaba, güzel küçük abla! Siz de; Hoş geldiniz!” dedi yanındakine, “Hoş geldiğini” nereden bilip anladıysa daha ilk görüşte?

“Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır(19) demiş, düşünür.

Önce kafalar eğildi, selâmın kabulü şeklinde. Sonra karşılaşmanın ilerilerinde genç kız dışında her ikisinin başları da arkalarına döndü, ikisi de başlarına gelecek herhangi bir sakarlığı(3) umursamaksızın geri geri yürümeye başladılar, birbirinden gözlerini ayırmadan, biri siyahları beyaza çevirmek istercesine, diğeri maviliklerde boğulmak istemez gibi gözlerde ta uzaklarda kayboluncaya kadar…

“Doğmamak elinde değildir canlıların
ama yaşamak haktır,
Kimsenin, diğer bir kimsenin yaşamını
kısıtlaması mümkün değildir

De…
Kimdir bu gözleriyle
Azrail’im olma çabasındaki peki?
(20)        

“Mavi bir yorgan örtünsün üstüne
Bu; denizi özlemektir üstünde…

Mavi bir yorgan istersin üstüne
Bu; bulutların seni sarmasının isteğidir

Oysa
sadece birkaç damla maviliğin serinliğidir
seni kara toprağa tapulamanın öncesinde
yaşadığını sandığın…
(21)

“Mavi gök
mavi deniz
mavi tükenmez kalem ve
uçsuz, bucaksız ötelerde mavilikler…

Kudretten kaş ve kirpiklerle örtünülmeye çalışılmış,
mantı burunlarla çerçevelenmiş
Zil, şal ve gül
(22) namelerinde bile
gizlenmesi mümkün olmayan…

Güneş bile mavi gözlerinde
Ay sende mi, bilmem
gelse de on dördü gibi geceme
mezarımın toprağı olsun isterim, inan
gözlerinin renginde…
(23)

Bu; karşılaşmanın geliştirdiği yitirmek istemedikleri bir ikramiye mi olsa gerekti, yoksa tesadüf sözünü esirgemeksizin çerçeveye konulmuş bir dize, söz, bir nâme, ya da başlangıç olarak adını koymakta tereddüt yaşamaya başladıkları bir gelişme mi?

Genç kız, herhalde yanındaki çocuğun(!) ikazı ile olsa gerek, sırtını dönmüş, Alparslan da sokaktaki elektrik direğine çarpma hakkını başarıyla gerçekleştirip tamamlamıştı!

Hey Ya Rabbimin Allah’ı(24)! “İyi! Fevkaladenin ötesinde güzel bir kalbim varmış!(25)” (Ç)alıntıladığı bu sözlere katkı olarak, o yani kendinde olduğuna inandığı güzel kalbine(!) istediği bu güzel sığsa fena mı olurdu?

Galiba, yanmıştı bir anda, yanmaya devam ediyordu, yanmaya devam edeceğini de bilmese de, zannediyordu. Ama neden?

“Ölüyorum yavaş yavaş
haberin yok
Gel
(26), hızlandır istersen
bir çırpıda

İster mutlulukla
ister hüzünle
ama mutlaka gel
(27)

“Uyku gözlerinden akar
Uyuyamazsın ama
Unutulmayan içindir
Gözlerinin aklarındaki görüntü
Başlangıcın bitiş olduğu şekillenir
Gözlerinin renk tabakasında…

Aşk fedakârlık ister
Feda edersin kendini
O da yaşar
Aşkın da yaşar

Ama sen
Ölüsündür
Hem çevrende birileri var diye düşünürken
Tek başına oysa
Yalnız başına…
(28)

Bir garip duygu mu, yıllar öncesinden hissediliş mi, rüyada, hayalde bir şekillendiriş mi? Yoksa benzerliğin itekleyişi mi, iki arada bir derede kalmışçasına, bir çocuk ve bir genç kız arasında?

O; gerçeğini yitirmiş gibi rüyalarında, hayallerinde şekillendirdiğine inandığı bir melek mi, yoksa gerçek meleği gizleme arzusunda melek dışında bir varlık mı? Üstelik ne birinin, ne de ötekinin adlarını bile bilmediği…

Günler geçiyordu, belki, haftalar aylar geçti aradan(29). Ne o küçük kız, ne de öteki görünüyordu ortalıklarda. Henüz gönlünü vermediği, açamadığı, duygularını anlatamadığı için şimdilik “Diğeri” demek, en uygun sesleniş olacaktı.

Bir selâmla, bir beraberce birbirini görmek arzusuyla geri geri giderken bakışmalarını unutabileceğini, unutulabileceğini de sanmıyordu. Birbirine bu kadar kısa zaman içinde, çok çabuk ulaşabileceklerini kabullenemiyordu havsalası(3). Üstelik her gün değişik zaman, yer ve farkındalık yaratacak giyimlerle aynı yolları arşınlamakla(4) hiçbir kazancı olmuyordu Alparslan’ın. Yer yarılmıştı sanki kızların ikisi de kaybolmuştu.

O muhteşem söz yankılanıyordu kulaklarında; Hiç dokunmadığın birine âşık olabiliyorsan, işte sen aşkı hak ediyorsun!(30)

Bazen zaman kaplumbağadır, yürümek, gitmek, geçmek bilmez, durur, sanki yerinde sayardı, bazen uzardı, sabredilemeyecek, dayanılamayacak gibi, tavşan-kaplumbağa öyküsüyle ilgisiz! Ya da öyle görünürdü insana, tıpkı Alparslan’ın yaşadığını düşündüğü gibi.

Aslında aradan geçen zaman aylar, yıllar değil, sadece uzamış bir hafta kadardı, belki de on gün…

Bir ölüm haberi, gereği, mevlidinin okunması(31) ve dönüş gibi, Alparslan’ın bilmesinin mümkün olamayacağı, tahmininde de yer almayacak gibi görünen bir oluşum.

Doğaldı…

Karşılaştı o lise öğrencisi ile nihayet. Yanına yaklaşması tıpkı bir yengecinki gibi yamuk yamuk, çaprazca idi. Bir başlangıç sorusuna ihtiyacı vardı, ahret sualleri(32) niteliğindeki diğer sorulara yönelmek için umduğu;

“Merhaba küçük güzel kız! Bu kadar zamandır uzaktan-yakından selâmlaşıyoruz ve ben senin adını bilmiyorum, ne büyük eksiklik değil mi? Ben Alparslan Ağabey!”

“İsminizin Alparslan olduğunu biliyordum, ne kadarlık kısa bir zaman içinde karşılaşmak için fırsat arayacağınızı bilemiyordum, öğrenmiş oldum. Adınızı benim gibi merak edenin, ilgilendiğiniz, muhtemelen etkilediği kadar etkilendiğini sandığım kişinin de bildiğini öğrenmek sizi mutlu edecektir herhalde.”

Galiba kahırlı cümlelerini sonraya saklamış olsa gerekti genç kız, devam etti;

“Benim ismim ise önemli mi? İlk selâmlaştığımız günden bugüne kadar öğrenmek isteseydiniz, merakınız olsaydı, öğrenirdiniz. Bu nedenle ismimle beyninizi meşgul etmeyeyim…

Ve şimdi izninizle hemen bir düzeltme gereğini hissettiğimi belirtmeliyim. Ben küçük bir kız değil, liseyi bitirmek üzere olan kocaman bir kızım. Belki sizlerin hissettiklerinizi benim de hissedebileceğimi düşünmediğiniz kadar…”

“Özür dilerim, lise son sınıf öğrencisi genç, güzel ve böylesine şahane yeşil gözlere sahip kız. Ama sitemlerinin sonuna sorumun cevabını sıkıştırmadığının farkındasın, değil mi?”

Dizelerin oluşması gecikmedi, Alparslan’ın zihninde, bunlar alevin ilk kıvılcımlarıydı farkında olmadığı. Eee! Erkek milleti değil mi, mutlaka dürtüklemek gerekti, ne zamana kadar? Onu da öncelikle Tanrı, sonra erkeği yenen kadının fendi(33) bilirdi?

“Bir başka renk, beni yeşilden öte yeşil eden,
Goncanın yaprağı, yonca ya da çimen,
Tüm tazelikler bitkilerde bir başka uç uca
Fark ettim şimdi yosun yeşili…
(34)

“Ya? Öyle mi? Kısaca; Senay!”

“Hiç böyle bir isim duymamıştım!”

“Duydunuz işte! Umurunuzda olmaması normal! Çünkü biliyorum ki; elden ayaktan kesilmenize(4) neden olan teyzekızı ablamın adını ve kimliğini de öğrenmek isteyeceğiniz geçiyor aklımdan…”

“Doğrusu, yalan söylememeyi tercih ederim!”

“Haklısınız! O da böyle bir yakınlığı arzulamasına rağmen, okula yeni başladığını, bir acının izlerini henüz terk edemediğini, kısaca hazır ve hazırlıklı olamadığını, bu nedenle yakınlığınızı kabul edemeyeceğini, sizi, muhtemelen ‘şimdilik kaydıyla(17) unutmasının gerekli olduğunu anlatmıştı bana…

Gelişi ve aniden kayboluşu için söylemem gereken ise; teyzemi yani annesini ani bir sancıyla yitirmemiz, bunun için yapılması gerekenleri yerine getirmemiz mecburiyeti, üniversiteye başlayıp devam etme zorunluluğu olarak özetleyebilirim…”

“O zaman telefon numarasını verin, ‘Başınız sağ olsun! Sabırlar diliyorum!’ diyeyim, tanışıyor olmasak da ‘Başarılarını’ dileyeyim, hatta okulunun adını söyleyin, karşı karşıya…”

“Alpay Ablam, çok zeki, akıllı, ileriyi gören, bunları isteyebileceğinizi bilgiççe(3) tahmin edip beni sıkı sıkıya tembihledi, size cevabım bu konuda kısaca; ‘Hayır!’ olacak!”

“Saklanması, saklanmak istemesi normal! Acısı hemen geçmez, bilmiyorum, ama sanırım ağırdır. Üniversiteyi kazanmış, onun da ilk yılı zordur, biliyorum. Şehir kazan, ben kepçe, istersem bulurum kendisini, zaman yitirecek olsam da…

Ama düşüncesine saygı göstermem gerek. Şu benim telefon numaram. Ararsa, o zaman dilimin döndüğünce, içimden geçenleri anlatmak isterim. O, beni arayıncaya kadar da onu bulmak konusunda herhangi bir girişimde bulunmayacağıma dair söz veriyorum…

Tek şartla, ama lütfen! Ona söylediklerimi, başın sağ olsun ve başarı dileklerimi ulaştırman kaydıyla! Tamam mı üniversite başlangıcındaki ablacık!”

“Tamam efendim! Anladım efendim! Anlaşılmıştır efendim!”

“Ufak da olsa yeniden bir sitem sezer gibiyim?”

“Hakkım var mı Alparslan Ağabey?”

Ve devam etti içinden; “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!”

Üstelemesine(4) gerek yoktu Senay’ın…

Her ikisi de çapraz istikâmetlerde yollarına devam ettiler, belki gitmek istedikleri yönler o yönler olmasa da, bir bakıma Senay o gün kayboldu, bilmek istemeyenin, kendisiyle ilgili hiç de oralı olmadığını bilerek.

Alparslan için rastlayamamak hüzündü, bilmemek acı, öğrenememek ise kahır, hem günlerce ve de günlerce…

Ve günlerden bir başka gün şehir içi telefon numaralarından birinden bir çağrı aldı Alparslan, taşıt sesleri ile yüklü, tanımadığı. Bir kısım kurum ve kuruluşlara, öncelikle ve özellikle dini bayramlarda devamlı olarak aidat yatırıyor, gerektiğinde istekleri karşılıyordu.

Bu konuda babasına ve annesine de önerilerde bulunuyor, çok zaman dileklerinde başarılı oluyordu, Allah’a dualarının ulaşması isteğiydi, hem tüm kutsal günlerde.

Bazen ve hatta yardım gecelerine bile bedelsiz olarak ses ve enstrüman olarak katılıyordu, numaraları bilmese de, rakamların uyumundan dolayı hatırlayabiliyordu o kurum, kuruluş, hatta çoğu kişileri, ama bu, hatırlamaya çalıştığı rakamlarla ilintisi olmayan numaralar içeriyordu.

Gelecek sesi dinlemeye çalıştı, telefonu açana öncelik vermek için;

“Ben Alpay…”

Duraklamasına gerek yoktu Alparslan’ın, içini hemen boşaltmalıydı;

“Her ne sebep olursa olsun, aramanıza memnun oldum. Öncelikle ve özellikle Senay sizi benden sakladı. Bu vesile ile hazıra konmuş(4) gibi görünsem de, telefonu siz açmış olsanız da, yasak savmak(4) gibi düşünmemeniz dileğiyle söylemem gerekli ki; öncelikle başınız sağ olsun!..

Ve üniversiteye başladığınızı biliyorum, başarılarınızı dilediğimi kabul edin lütfen!”

“Peki, teşekkür ederim, ama size ulaşmaktaki maksadım, sizden bu sözleri işitmek, içimden geçenleri, sırtımı dönecek kadar etkilendiğimi söylemek için değil. Bu hem gereksiz, hem de hakkım yok. Kendimi zamana teslim ediyorum, unutmak için, çünkü kimsiniz, kime aitsiniz, bilir gibiyim, üstesinden gelemediğim şüphelerim var, bu; sizden vazgeçmek, silmek anlamında değil bilesiniz. Bu nedenle, beni bilip öğrenmemeniz için kontörlü telefondan ulaşmak istedim size…”

“Bir saniye! Öncemde teyzekızınıza söz verdim; izin vermezseniz sizi arayıp bulmaya çalışmayacağıma dair. Şehri bilen ve bu konuda arkadaşları da olan biriyim. Bu nedenle her ne şekilde ve zamanda olursa olsun size ulaşabileceğimin farkındasınız değil mi? Size ulaşmam için ufak bir cevap lütfen; ‘Peki!’ ya da ‘Evet!’ anlamında ve sizi bulmama rıza gösterip saklanmaksızın sizi görmem için…”

“Arzum, her türlü karşıtlıklara karşın, bir kerecik görmüş olmama rağmen, tekrar görmek, sarılmak, kucaklamak…

Ama beni zorlama lütfen! Şimdilik! ‘Hayır!’ demeliyim, senin de beni desteklemeni, saklanmak, gizlenmek isteğimi hoş görmeni istiyorum. Ancak içtenlikle söylemeliyim ki, telefon kulübesine gizlenerek sizi aramamın sebebi bu değil!”

“Ne kadar iyimsermişim ki; gizlenmek istemene rağmen beni aradığını düşünmüştüm. O halde samimi olun, yaşamınızdan çekilmemi mi isteyeceksiniz, hâlâ ‘Siz’ diye konuştuğumuza göre? Yani kısaca; ‘Öl!’ demek ister gibi?”

“Bu asla aklımdan geçiremeyeceğim bir şey! Hele ki gerçeğe yakın ispatlamam şimdilik mümkün değilse de bazı şeyleri hissettiğimi düşünürken. Teyzemin kızı Senay lise son sınıf öğrencisiydi…”

“Biliyorum!”

“Teyzemden bana ulaşan haberlere göre durup dururken(17), hangi akla hizmet(17) için bilip anlayamadığımız bir şekilde okulu bırakmış, neredeyse devamsızlıktan sınıfta kalmak üzereymiş. Aklı başına gelip devam etse de, tam bir seneyi eksiltmiş olacak yaşamından. Bu da önemli değil. Kendisini perdelerini sımsıkı kapattığı odaya hapsetmiş, yiyip, içmek umurunda olmaksızın hayalet gibiymiş, sanki çabucak ölmek ister gibi…”

“Böyle bir nedenin mutlaka bir çözümü olmalı, benden istediğiniz nedir?”

“Büyüksünüz, akıllısınız, ikna etme yeteneğinizin de tahminlerimin üstünde olduğuna eminim. Ev adresini veriyorum, onu karanlıktan aydınlığa çıkartmanız mümkün mü? Eğer başarılı olursanız, ben de her şeyi unutma gayretiyle saklanmaya son verip, size ‘Evet!’ diyerek geleceğimize koşmaya çalışacağım, söz!”

Atalarımız; “Ya tutacağın sözü ver, ya da verdiğin sözü tut!” demişler, Alpay; acaba verdiği sözü tutabilecek miydi? Kim bilir? Ama onun isteğini kırmamak, dileğini yerine getirmek boynuna borçtu.

Başarırsa ki, başarılı olmaya mecburdu, bu; Alpay’a ulaşmak olacaktı, telefonunu ve ona kavuşmayı bekleyecekti.

İçinde birikmiş ve birikmekte olan tüm menfi düşüncelerin arasına çerez gibi sıkıştırılmış düşüncelerden menfi olanlara aldırmamak, müspet olanları büyütmek geçiyordu aklından. Şimdi zaman “O” değil, Senay’dı.

Adrese göre kapıyı çaldı, merak ve endişe ile karı-koca beraberce açtılar kapıyı, muhtemelen Alpay konuyu özetlemiş olmalıydı onlara, belki onların bilmedikleriyle takviyeli olarak. Bu sebepledir ki; “Kim o?” demeden açmışlardı kapıyı.

“Ben Alpay’ın arkadaşı Alparslan! Bu evde yaramazlık, huysuzluk yapan bir genç kız varmış, kendini karanlıklara hapsetmiş, hatta tam liseyi bitirmek üzereyken okula devam etmemeye başlamış. Eğer izniniz olursa onu önce karanlığından çıkarıp, sonra poposuna vurarak cezalandırmayı ve okula devam etmesini emretmek istiyorum. Tekrar ediyorum, eğer izniniz olursa, sonrası da umudum tabii…”

“Ah, oğlum! Ne demek izin? Seni gönderen Alpay kızımızdan Allah razı olsun! Bir öğretmene öğrenciyi teslim eder gibi; ‘Eti senin, kemiği de senin’, yeter ki yola getir onu sevabına, dualarımız seninle olacak…”

Yaşlı kadının seslenişiydi bu, belki de bilmeden, hissederek; geleceği görmüş gibi.

Alparslan, Senay’ın oda kapısına gelip parmak ucuyla tıklattı kapısını;

“Kapıyı açacak mısın?”

“Git buradan Alparslan!”

Adını söylememişti, üstelik “Ağabey” bölümü hariç “Alparslan” ve “Git buradan!” kahırlı.

“Söz vermiştim; ‘Küçük güzel kız’ demeyecektim. Seni incitmek istemem, ama verdiğim sözü unutabilir, yok sayabilirim. Hadi, üzme beni! Çık! İki kelime konuşalım, ilgililere söz verdim, seni haşlayıp(4) dövüp okula gitmeni sağlayıp geri döneceğim, üstelik yaptığının nedenini, niçinini sormadan ve şu anları unutarak, unutmanı sağlayarak!”

“Sana saygım var Alparslan…”

“Ağabey!”

“Ağabey…

Git buradan, bana, derdime kimse çare olamaz, ben ancak karanlıklara lâyığım, karanlıklarda ağırlaştırılmış müebbet hücre hapsine mahkûm(17) biri gibi…”

“Dışarıya çık da iki kelimeyi uç uca ekleyelim(4)!”

“Mümkün değil! Git! Git buradan!”

“Derdine çare olamazsam, bu hem sana, hem de Alpay ablana karşı ayıp olmaz mı? Demez mi ki bana; ‘Ömrümde ilk defa bir ricam oldu! Onu da başaramadın!’ diye…”

“Onun parmağı olduğunu(4) tahmin etmiştim zaten!”

“Peki, ben ısrarcıyım. Kapının önüne bir yastık koyup gün ve gece boyu bir saniye bile buradan ayrılmayacağım, ne miyavlayacak, ne havlayacak, ne de horlayacağım seni rahatsız etmemek için…

Nasıl olsa su içmek için falan, benim uyuduğumu zannedip üstümden atlamaya çalışacaksın! Ben de seni dizlerime yatırıp, derdini söylemeyen dermanını bulamaz atasözüne inançla ‘Ciyak! Ciyak!’ bağırmana aldırmaksızın derdini öğrenecek ve ellerimle götürüp okuluna teslim edeceğim seni…”

“Hiç umutlanma, odada bir sürahi dolusu su var!”

“Gene de umutlanmak için sebebim var! Suyunu içince her şey tamam olacak mı sanıyorsun? Biraz kaba kaçacak, ama ya sıkışınca ne yapacaksın? Örneğin üstümden atlarken yakalarsam, inadın nedeniyle son ana kadar sabrettiğini farz etsem…

Yani affedersin, sabrının son kertesindeymişsin(17) gibi üstüme kabahat yaparsan?”

Cevap bekledi Alparslan, sessizlik egemendi, anne-babanın arkasından sözlere şahit olduğu, ancak Senay’dan hiçbir sesin çıkmadığı. Devam etti;

“Hadi diyelim ki duş yaptın, temizlendin, arındın, bana izin verdiniz, ben de duş yaptım. Ama burada ve yanımda yedek çamaşırlarım yok ki! Aklından geçenleri tahmin edebiliyorum, sanırım kulak ardı etmem(4) mümkün değil, babanın hiçbir çamaşırı bana uymaz, o durumda ben çarşıya çıkamam, babana da zahmet vermek istemem…

Onun için gel beni dinle, aç şu kapıyı, söyle, anlat ve ben de çözümlemek için sana söz vereyim!”

“Hiç uğraşma Alparslan! Seni, beni selâmlayışlarınla ve ‘Küçük Kız’ deyişinle hatırlamama izin ver. Çünkü çözümlenecek gibi değil benim derdim…”

“Ağabey” sözü kullanılmayan ikinci kez “Alparslan…”

Şaşkındı, fark etmemiş sayarak kabul ile duygu sömürüsü(17) eşliğinde sözlerine devam etmek uygun olacaktı;

Dünyada her şeyin çaresi var ve ben senin çareni bulmadan ölürsem, gözlerim…”

“O nasıl söz ağabeyim, ağzından yel alsın(4)!”

“Evet, gözlerim açık giderim(4). Hadi tamam, kapını istediğinde aç, ama perdelerini hemen aç, ışıklarla dolsun odanın içi(35). Rahatça uyu, tuvalete rahatça gidebilirsin, senin kahırlanıp incinmeni istemem, annen kenardaki kanepede yer gösterir bana…

İkindiyi geçtik, akşam olmak üzere. Kalk, söz veriyorum, beni görmeyeceksin bile, yemeğini ye, devam et uykuna, ama benim sana vadettiklerimi düşün ve bana bir fırsat tanı lütfen!”

“Git!” diyecek kadar güçlü olacağı geçmemişti aklından, ama susup da gitmeye hiç niyeti yoktu, Can Yücel’e hak vermek aklının ucundan bile geçmemişti(36).

Senay’ın dinlediğinden emindi Alparslan, ancak sessizlik devam edince, o da sözlerine devam etmesinin gerekliliğine karar verdi;

“Sabah kahvaltıda, sonra da okul yolunda beraber ve el ele olursak mutlu olacağım. Çözümsüz dediğin sorunun her ne ise sonra anlatırsın, ben de o zaman devreye girerim, söz veriyorum. Ancak okuluna devam edip mutlaka mezun olmalısın! Bunu isteyeceğini sanıyorum. Annen, baban, Alpay Ablan…

Hatta ben bile istiyoruz bunu. Yarın ve yarını takip edecek günler güzel, çok güzel olacak, inanıyorum buna, sen de inan…”

Sessizliklerle geldi akşam. Sırtını salona, yüzünü duvara dönmüştü Alparslan, alelusul kahvaltı gibi bir eklenti sonrası. Kapının açıldığını, önce tuvalet lâmbasının yandığını, su seslerini ve daha sonra usul sözler ekinde Senay’ın mutfağa ulaştığı yansıdı içine.

Sonrasında duymak değilse de hissetmek istediği ayak seslerinden kendi odasına yöneldiğini tahmin etti;

“Allah rahatlık versin güzel kız!”

“Sana da Alparslan!”

Bu Senay’ın kaçıncı kez ismini yalın olarak söyleyişiydi? Alparslan ya anlamıyor, anlamak istemiyor, ya da anlamamasının uygun olacağını düşünüyordu. İçinden geçen, zapt etmekte zorlandığı bir kısım duygular yanlıştı, olmayacak duaya ‘Âmin’ demek gibi. Lise öğrencisi bir serçe ve karşısında kendi olmayı bilmeyen, kendini aşamamış bir kutup ayısı…

Beyazından değil, karasından, kızılından, kırçıllısından…

Ya da başka türlü nasıl denir? Gül goncası ile devedikeni, ya da kaktüs…

“Perdeni açtın mı?”

“Zorunluluk mu umutsuzluğu vermen,
Sitem, hüzün, ıstırap, üzüntü sermen,
Var etmek mümkün, iste, arzula, dene
Karanlıkları aydınlığa çevirmen…
(37)

“Açtım!”

“Memnun oldum, pencereni açık bırakıp da hasta olma, üzülürüm. Üstünü iyice ört, olur mu güzel kız, bak ‘Çocuk’ demiyorum, sevildiğini bil! ”

“Üzülmeni istemem anneciğim! Üstümü örtüp uyumayı unutmayacağım anneciğim! Çişimi de yaptım anneciğim! Sütümü de hazırladım, biraz sonra içeceğim anneciğim! Oldu mu anneciğim?”

“Hah! Şöyle! Sitemlerini aldım, kabul ettim Senay! Gülümsemeni görmüyorum, ama hissediyorum…

Ve yemin ederim ki, beynimdeki birikimlere göre, dünyadaki en güzel gülümsemeye sahipsin! Ancak bana derdini çözmem konusunda yardımcı olmazsan, beni dinlemezsen, dediklerimi yapmazsan seni dövme hakkımı ertelememe rağmen, yeniden işleme koyacağımı bilmeni istiyorum, direnecek olsan da söz verdim büyüklerine gerçekleştirmekten vazgeçmeyeceğim.”

“Direnmem, istersen bacaklarının üstüne yüzükoyun yatarım(4) rahatça dövmen için. İnancım şu ki bana kıyamazsın, ikinci neden ise senin, bana uygulamak isteyeceğine inandığım her şeye razı olup uyacağımı henüz bilmemen…”

“Mutlu oldum! Beni şaşırttın! Sabahı şimdiden sonra daha bir istekle bekleyeceğim güzel kız! Yeni şaşırtmaların için de hazırlıklı olacağım. Hemen şimdi uyuma moduna geçiyorum. Sana da, bana da Allah rahatlık versin!”

Sessizlik egemendi ortama, belirlenemeyen bir süre sonunda Senay’ın kapısında dönen anahtar sesi, Senay’ın sevdiğini koruma içgüdüsü(17) yüklü bir ana gibi davranışı…

Daha doğrusunu söylemek gerekirse bir sevgili gibi Alparslan’ın açılan üstünü örtmesi…

“Seni sevdiğimi, senin sözünden çıkmayacağımı nasıl bilmezsin ki Alparslan?” diye mırıldandı, sessiz ötesinde sessizlikle.

Ve kapısını görünür bir şekilde açık bırakarak yatağına uzandı. Daha yarılarında gece, sabaha ve diğer sabahlara da gebeydi, doğumu bekler gibi, ama nasıl?

Her sabah yeni bir başlangıç, sabahları, aydınlığı özleyenler için.

Ve sabah güneşi genelde uykuyu çok sevenlerin, bu özelliklerini saklamak isteyenlerin üzerine doğardı, sabah namazına kalkıp, namazlarını kılıp güzellik uykularına(17) tekrar devam edenler hariç.

Alparslan uyandı, lâvaboya gitti, geldi, sakalını yokladı, tıraş olamazdı, hazırlığı olmadığı için, giyinmesine gerek yoktu, zaten üstü başı üstündeydi, bir fedakârlığın en üstünü gibi! Sessizliği beklemek için yattığı yere dönerken Senay’ın açık kalan kapısını gördü;

“Uykuda mısın hâlâ? Hani kahvaltı hazırlayacaktın? Hani beraber gidecektik okuluna, hani söz dinleyip başarılı olup mezun olacaktın? Unuttun mu yoksa?”

Senay, gözlerini açmadan, söylemek istediklerini tane tane sıralamaya gayret etti;

“Söz bir, Allah bir! Söylediklerimi de, yaşadıklarımı da, özleyip özendiklerimi de unutmam asla mümkün değil. Ancak bir dileğim var Alparslan! Annem, babam dâhil, yaşamımda hiç kimse ‘Günaydın!’ deyip öperek uyandırmadı beni. Bunu senden dilesem…”

“Emrin olur güzel kız!”

Alparslan eğildi Senay’ı alnından öpmek için, belki de hâlâ “Alparslan Ağabey” değil, “Alparslan” olduğunun farkında değil gibiydi.

Senay seven bir genç kız olarak güçlü değildi, bir yanardağın içten içe yanıp da patlamasının eşiğinde gibiydi. Alnında Alparslan’ın dudaklarının sıcaklığını hisseder hissetmez, elleriyle onun başını kulaklarından bastırarak yüzünü ve dudaklarını o dudaklara yöneltti, içinde ne engelleme isteği, ne de böylesine dışında bir yaşama yöneliş arzusu var gibiydi.

Hem ne yapabilirdi ki, ok daha geceden çıkmıştı yayından, dönülemeyecek bir zamanda o dudaklarda(38) şefkat dışında bilinen bir değil, her şey vardı, birinin yaşayıp hissettiği, diğerinin farkında olmadığı, bunun garabetini yaşadığı, farkında olmak istemediği belki de.

“Ne yaptın Senay, farkında mısın?”

“Ya sen?”

“Ben masumum!”

“Diyorsun ve buna inanmamı bekliyorsun, öyle mi? Hadi ben farkında olmaksızın…

Yok! Yok! Doğrusunu söylemem gerekirse içtenlikle öptüm seni, senin bana cevap vermen şart değildi ki, yumardın dudaklarını, ellerimi çekerdin kulaklarının üstünden, karşılığın olmazdı benim istediğim gibi ve o zaman sözlerin inandırıcı olurdu…”

“Ama biliyorsun, ben Alpay’ı seviyorum!”

“Nasıl yani? Bir görüşte mi? Demek ki sevdiğini sanıyorsun. Buna sevgi değil, başka ad versen, örneğin hoşlanma, beğenme, arzulama, istek gibi. Ya da kısa bir süreliğine de olsa bir etkileniş, sahiplenme, ya da fiziksel bir istek…”

“Bak hele, daha ‘Küçük kız’ dediğimde ‘Küçük kız’ olmasını kabullenmeyen, isyan ve inkâr eden(4) Senay Hanım neler de biliyormuş!”

“Küçük görmene, aşağılamana gerek yok Alparslan! Seni dünlerde sevdim, seviyorum ve seveceğim de! Ben buna; ‘Sana aşığım!’ diyorum. Sen de beni seviyorsun, çünkü bir öpüşte o kadar sahtekârlık başarılamaz, farkına vardın ve fakat yanlış bir saplantı yüzünden kendini inkâr etmek eğilimindesin!..

Bir rica, bir söz, bir öneri ile kapımın önünde yatacak kadar sevdalı olmasan, kim mecbur eder, edebilirdi ki seni? Hadi, baştan savma cevap verme(4), savunma ve doğruyu söyle!”

“Şimdilik cevap vermeme hakkımı kullanıyorum. Okula başla, mezun…”

“O güne kadar aklın başına gelir(4) inşallah! Bu; küçük bir kızın gerçekleşmesini arzuladığı öneri…”

“Umarım! Hadi kalk, gecikmeyelim, kahvaltı ikram etmeyeceksen söyle! Senin için simit artı çay olarak ulusal kahvaltımızı takdim ederim!”

“Anladım, ama bir kere daha, küçücük…”

“Aklını kaçırdın galiba, kendine gel!”

“Peki! Dışarı çık, henüz senin değilim, bu nedenle yanında soyunamam, okul kıyafetimi giyinmem gerek!”

“Anladım, peki! Ama suratını asmadan(4) lütfen!”

Gereklilikler, kahvaltı, akşamdan verilen bilgilere ek olarak, sabah bilgilendirilmeleri, evden çıkış ve okula yöneliş…

Mutluydu Senay, belli etmişti kendini, fıkır fıkır coşkuluydu(4), yürürken hoplayıp zıplamaya başladı(4), umursamaksızın.

“Dur kız! Gören de bir şey sanacak! Hem hoplayıp zıplarken bacakların gözüküyor, ayıp!”

“Sevdiğini itiraf etmiyorsun, ama kıskanıyorsun beni, öyle mi? Hem seviyor, hem de kıskanıyor, ama kabullenmiyorsun. Kabullenmek gibi bir dileğin yokmuş davranışı içinde görünmek istiyorsun. Ama…

Bu yaşta olsam da Tanrının erkeklere göre kadınlara bağışladığı, verdiği bir duygu var, altıncı his, ya da hissedip sabretmek gibi. İnanıyor ve yemin ediyorum ki, gün gelecek; bana ‘Kul-köle olmak için’ yalvarıp yakaracaksın. Seni hep sevmeme, sevmeye devam edecek olmama rağmen, bağrıma taş basıp(4), sevgimle baş başa kalıp kabullenmeyeceğim seni!”

“Yemin etme çarpılırsın, Allah korusun!  Bunu istemem. Yalnız bir önerim var, çok ve çok güzel konuşuyorsun, bunu yazıya da dökmek için mezun olduktan sonra üniversite tercihlerinde edebiyat dalına çok mu yüklensen? Ne dersin?”

“Dört yıl uzun bir süre!”

“İyi ya! Sabahtan beri zırvaladıklarını, saçmaladıklarını unutur, yaşama döner, sonra da gönlüne uygun birini bulur…”

“Ben ne dünlerde, ne de sabahlarda saçmaladım. Ömrümün sonuna kadar da asla saçmalayacağım geçmiyor aklımdan. Çünkü içimden geldiği için, yıllarca benim farkıma varmasını istediğim birini seviyorum. Ben kalbimin tek sahibine(39) adadım kendimi, kabullense de, istemese de ve her ne olursa olsun ömrümün sonuna kadar bu sevgiyi bıkmaksızın, usanmaksızın taşıyacağım!”

“Eee! Bu durumda sana başarılar dilemekten başka çarem yok!”

“Alay et, bakalım! Eziyetlerin, aldırmazlığın günlerden sonra burnundan fitil fitil gelmeye(4) başlayacak, bunu sakın unutma!”

“Sözlerin hiç de inandırıcı gelmiyor bana. Bir öpüşe cevap vermek, bir yanlışlığı ikaz etmek nasıl bir duygusal yaklaşımdır ki, anlamakta da, inanmakta da güçlük çekiyorum. Ola ki o ‘küçücük’ dediğini kabullenip sarılsaydım, öpseydim yeniden seni, belki sözlerinin tümünü doğru kabullenebilirdim, ama yanlış yoldasın Senay, benim yolumun üstünde Alpay var!”

“Anladım Alparslan Ağabey, zikzaklar çizerek(4) de olsa, doğru yoldan ayrılmana göz yummak(4) zorundayım. İstersen, mademki bundan sonrası için önünü görmemekte ısrarcısın, burada ayrılalım. Ben Okul Müdürünün odasına girer; ‘Akıllandım! Okulu bitirmeye karar verdim, bağışlayıp sınıfıma gönderir misiniz beni?’ derim, olur biter. Olmadı mı? Bunun gelecek senesi var, beklemesi, esteği-kösteği(17) var.”

Karşısındakinin tepkisizliğinden çıldıracak gibiydi, devam etti;

“Bakarsın mezun olmuşum! Eee! Bu durumda sevdiğim, istediğim kişi aklını başına devşirip(4) beni kabullenmemişse, mutlu olamayacağımı bile bile nasıl bir başkası ile yuva kurmayı düşünebilirim ki? Yaşlılığımın onu ilk gördüğüm gün olarak yıl dönümü sayacağım hafızamda hâlâ ilk günkü gibi yer alan günlerimde kına yakma(4) merasimleri yaparım, sevdiğim adam dâhil gelmelerini engelleyemeyeceğim insanların gelmelerinde sakınca görmem, ama bugünden sonrasını bilip öğrenmeye ne merakım, ne de arzum yok!..

Ha! Bu arada beni sevmen konusunda Eflâtun’a da(40) hak verdiğimi şöyle bir hatırlatayım!”

“Seni müdüre teslim edeyim, gözüm arkada kalmasın(4)!”

“O kadar söylendim, tek cevabın bu mu? Peki! Teslim et ve kaybol, gözükme bir daha bana! Eğer gücün yeterse beni bir daha görmemek üzere güle güle!”

“Nasıl istersen!”

Müdür hoşnutlukla karşıladı, güler yüzle, ek bir ima, sitem gibi bir davranış, garipsenecek bir hal hissettirmeksizin. Senay’ın elinden tutup onu sınıfına götürürken Alparslan’a rica etti, bunu bir bakıma emir gibi yorumlamak da mümkündü;

“Senay’ı sınıfına teslim edip döneceğim, beklemeniz mümkün herhalde!”

Müdür odasına döndüğünde sitemkârdı(3), ergen, çocukluk devresini geçmiş genç bir kızın haleti ruhiyesini(17) çözümleyecek kadar da bilgili idi.

“Akraba olmadığınızı sanıyor, inanıyorum, sanırım inkâr etmeyeceksiniz! Ne yaptınız, ne söylediniz ki bu kızcağız okulu bıraktı ve gene aynı soru; tekrar okumaya nasıl karar verdi? Üstelik üzgün, kalbi yaralı, onu anlamadığınızı, hem de hiç anlamadığınızı düşünüyorum. Bana şu veya bu şekilde vereceğiniz cevabın hiç önemi yok! Bu okulun tümü benim kuzularım, çocuklarım, evlâtlarım…

Birini diğerinden ayırmamın mümkün olmadığı, olmayacağı…”

Sözlerinin arkasında durduğunun ispatı gibi masasındaki kurşun kalemi alıp, çıkardığı arkası kullanılmış bir müsvedde kâğıdına çizgiler, rakamlar, harfler, şekiller çizme gayretini yaşadı. Galiba bu davranışı en yıkıcı darbeyi nasıl vurmasının gerektiğini düşünmek için olsa gerekti;

“Size önerim, bir öğretmen, müdür, baba, erkek olarak değil, sadece insan olarak iyi ve doğru düşünmeniz. Bu takdirde sonuç kendiliğinden oluşur zaten, ya çare, ya sonuç, ya da bitkin bir bitiş olarak. Haydi, buyurun, güle güle! ‘Bitti!’ denmeden hiçbir şeyin bitmediğine inanmanız dileğiyle. Dışarı çıkarken lütfen kapıyı dışarıdan kapatmayı unutmayın!”

Bunun literatürdeki adı, düpedüz “Kovulmak” olsa gerekti ki; Alparslan’ın yapacağı bir şey yoktu, kendisini inkâr mı etseydi? Oysa gerçekten sevgi öpücüğünü geri çevirmeye takati yeter miydi?

Genç kızın sözlerini kabullenmek yerine neden reddetmeyi uygun görmüştü ki? Bu bir geri geri gidişte sevgi değil, belki de hoşlanma, kısaca beğeni ile bağlandığını sandığı Alpay’a borçlu olmak mıydı, “Gibi” anlamında?

Yormuştu düşünceler kendini, cep telefonunun sesiyle kendine geldi;

“Nasılsın genç adam? Teyzem, eniştem mutlu, ben de tabii! Senay’ın okula dönmesi, mezun olma isteği ve başarın. Bu başarıyı sahiplenmek de en doğal hakkın, bu nedenle seni kendi cep telefonumdan arıyorum bu sefer. Ancak söz vermiş olmama rağmen bir süre daha gizlenmeme izin ver, lütfen! Beni istediğin her an arayabilirsin…”

Sözlerini toparlamakta güçlük çeker gibiydi;

“Sesini duymak bana her zaman iyi gelecek, ancak bu kadar bencil olmamalıyım. Yüreğinde bir başka çarpıntı varsa, ya da bir başkasının yüreğindeki çarpıntıyı hissediyorsan, ayrıcalık tanı kendine. Eğer telefon edişine hemen cevap veremezsem telâşlanma, dersteysem, mutlaka sessize almışım demektir, ders sonunda mutlaka ararım seni. Ancak kaldırmakta güçlük çektiğim bir kısım ağırlıklar nedeniyle de gecikirsem, lütfen kusuruma bakma, olur mu? Cevaplarım seni, mutlaka!”

“Bu şekilde şifreli konuşmanın(4) anlamı ne?”

“Hiç de öyle şifreli konuşmak değil, sen öyle sanıyorsun. Gün gelir, karşılaşırız, o zaman öğrenirsin! Şimdi kapatmam gerek, bağışla!”

Ve kapandı telefon. Son sözlerdeki titreyiş, dikkatini çekmesine rağmen üstelemedi. Genç kız ya bir şeyleri saklıyor, ya da zamanı olmadığı için saklandığı gibi, söylemek de istemiyordu.

Günler geçiyor, ama geçmek bilmiyordu bir ara. Telefon ediyor; “İyiyim, sağ ol! Dersler ağırlaştı, azıcık izin!” gibi sözlerle geçiştiriyordu Alpay karşısındakinin sorularını.

Ve bu öğünde de neredeyse bir aydan fazla bir zaman geçmişti; Senay’ın da, Alpay’ın da, kendinin de ortalıklarda gözükmediği…

Bazen öyle tesadüfler olur ki, insan anlayamaz, çözemez, çözümleyemez, inanamaz gibi olur Tanrının yönlendirişine. Öyle ki; Alparslan’ın her arayışında karşısındaydı Alpay. Yani hep ders aralarında, teneffüslerde çıkıyordu karşısına, her gün fark edilmemesi için güç sarf edip, başarılı olamadığını bilmiyordu.

Ancak anlıyordu Alparslan, bir şeyler, yanlışlar, yanlışlıklar, eksiklikler vardı, karşısına çıkmayıp da sadece sesini duyurma amaçlı. Gibi...

Her telefon açışında havadan-sudandı(4) seslenişi. Ne derslerinden, ne arkadaşlarından, ne de öğretmenlerinden bahsediyordu. Alparslan’ın kulağına ulaşan bir kısım sözler için, üniversitenin anonsları şeklinde söz ediyordu.

En son telefon edişinin sonlanmasında iki cümlesi çok dikkat çekiciydi Alpay’ın;

“Şimdiden çok özledim. Allah nasip ederse Senay’ın mezuniyet töreninde karşılaşır, beraberce tebrik ederiz onu. Önümü göremiyorum henüz. Sizlerin evlenmenizi görebileceğim pek geçmiyor aklımdan, ama şimdiden, şimdilerden mutluluklarınızı dilediğimi bilin!”

Alparslan’a göre ne demekti bu? Kim, kiminle evleniyordu? Gönlünün kendinde olduğunu bilmiyor muydu, Alpay? Hadi Senay’la ilgili bir şeyler biliyor da, onun için iyi dilek dilemesi normaldi de! Ancak kendisiyle bir yuva kurmanın mümkün olmadığını mı belli etmek istemişti?

Bir başkası mı vardı yaşamında, saklanmak zorunda oluşunun izahı gibi? Yoksa yaşamında bir görüşün sonucunda da olsa, kendisi varken herhalde kendini Senay’a yakıştıracağını düşünmek, pek mantıklı olmasa gerekti Alparslan’a göre?

Ve neden ağırdı dersleri, evet henüz başlangıçta idi, başlangıcın zor olduğunu kendi de söylemişti, ama “Olmadık biz zamanda" kavramı içinde derslerin ağırlığından bahsetmesi şaşkınlıktı, anlam veremiyordu Alparslan. “Çareler tükenmez” demişti, Alpay dışında, kendini kendisinden uzaklaştırana.

Günlerini heba etti(4), Alpay’ın okulunu bulmak için, verdiği sözü unutarak, ya da o sözden vazgeçerek bulmak için, telefonla aramaya da ayrıca devam ederken.

Okulu buldu, ama onu bulamadı okulda. Arkadaşları üç aya yakın zamandır, onun okula gelmediğini, görmediklerini anlatmışlardı. O halde neden “Derslerinin ağırlığı” yalanına sarılma gereğini yaşamıştı ki?

Nerede olduğu belli olmayan bir bilinmeyeni bulmak; bir çuval pirinç tanesi içinde bir çakıl taşını bulmaktan çok daha zordu. Gene de kereler, kerelerce aradı, telefon çalıyor, ancak açan olmuyordu.

Nihayet telefon açılmak zahmetine katlanılmıştı, heyecanla bağırdı, duyulmayacak endişesini yaşarcasına;

“Alpay, nerelerdesin Allah aşkına!”

“Sen, ‘O’ olmalısın herhalde, aylarca saklanan, ailesi dâhil kimsenin kendinden haber almaması için bizleri sıkı sıkıya tembihlediği. Ben Şenay Hemşire...

Doğrudan doğruya söyleyeceğim için lütfen kusuruma bakmayın, peşinen özür dilerim. Alpay Hanım şu anda yoğun bakımda, babası dışarıda bekliyor, sayılı günleri tükenmek üzere maalesef…”

“Ne diyorsunuz siz Hemşire Hanım, bilmece gibi? Söyleyin nedir bunun anlamı, ne demek sayılı günler?”

“Dünyanın en geç fark edilen, ölümcüllüğü tartışılamaz, erken teşhis yapılmamışsa tedavisi olmayan, ya da öyle görünen Pankreas Kanseri(41) ve metastaz(42)

Bu nedenle; ‘Sayılı günleri var!’ dedim. Ancak aklı başındayken size ve akrabası, arkadaşınız olan öğrenciye gücünün yettiği kadarıyla bir mektup yazdı. Hemen gelirseniz, o mektubu size verebilirim. Bu mektuptan Allah ve benden başka kimsenin haberi yok. Zarf üzerindeki isimlerden biri siz olmalısınız herhalde, diğer isimden haberim yok, daha doğrusu unutmuşum. Tekrar ediyorum, hemen gelin, belki bu onu sağ olarak son görüşünüz olabilir!”

Alparslan hemen Senay’ı aradı. Cevap vermeyince mesaj çekti;

“Gönlünden çıkardın beni, ama konu ben değilim, Alpay Ablan! Belki bilip de bana haber vermediğin konu, ara ki, anlatayım, ya da hemen hastaneye gel!”

Üç-beş dakika sonra açıldı telefon ve karşısındaki oldukça ötesinde resmi idi;

“Dinliyorum!”

“Alpay Ablanla en son ne zaman görüştün?”

“Yaklaşık 20 gün kadar evvel; ‘Mezuniyet Töreninde buluşmak üzere!’ demişti, hayırdır, ne oldu, çabuk!”

“Peki! Nasıl olsa söylemesem de, söylesem de telâş yapacaksın. Acı haber tez duyulurmuş, sen duymamış olsan da, ben bunu sana iletmek zorundayım. Maalesef Alpay ağır bir Pankreas Kanseri nedeniyle hastanede ve hemşirenin söylemine göre günleri sayılıymış. Ben hastaneye gidiyorum, sen de anne ve babana haber verip ‘Hemen ulaşsan iyi olur!’ demek isterim. Beni görmek zorunda değilsin, istemezsin, sana duygularımın samimiyetinden şüphelisin, biliyorum…

Ve bunun içindir ki haddimi bilip(43) bir kenara çekilirim. Ancak ölüm yatağında ve akraban olan bir genç kızın, eğer yatağı başına kadar ulaşmamıza izin verirlerse, ‘Ayrımız-gayrımız olmasın(4)!’ diye düşünürüm. Sonrasında da, şimdi de karar senin!”

Telefonu açan Alparslan’dı, kapatan belki de ne durumda olduğunu bilmeksizin, hastanenin adını bile öğrenmeyen, belki de daha önce duymuş olsa gerek, Senay’dı.

Alparslan bir taksi tutarak hastaneye ulaştığında Senay, annesi, babası ile Alpay’ın babası yaşlı gözlerle oradaydılar. İntörn(3), asistan, uzman doktorlar, hemşire ve hastabakıcılar garip ve fakat acınacak bir yas içindeydiler, çaresizliğin, yaşanan ıstırabı dindirmesini bekliyorlarmış gibi.

Belki biraz haksızlık gibi görünebilir, ancak doktorların bir kısmının bilgilerini geliştirme amaçlı gözlemlerini de unutmamak gerekti.

Şenay Hemşire gözüktü Yoğun Bakım Ünitesinin önünde, artık mektubu saklamak gereğinin kalmadığı düşüncesiyle, zarfın üstüne bakarak isimleri okudu; “Senay ve Alparslan!” Zaten ikisi dışında başka genç yoktu ki, genç doktorlar dışında.

İkisi de başlarını kaldırdı uzak uzak. Hemşire Senay’a daha yakındı, ona uzattı mektubu öncelikle.

Ve bir solukta okudu mektubu Senay. Yazılanların yazılması gereken şekilde yazılacağı konusunda tereddüdü yok gibiydi.

Alparslan’ın elinden tuttu, itirazlara aldırmaksızın Yoğun Bakım Ünitesinin kapısını açtı, Alpay’ın başına geldi, onu iki yanağından öptükten sonra, başını eğerek Alparslan’a baktı. Gözlerini aralamıştı, en anlamlı bakışlardan biriydi, yaşlı gözlerinde(44).

Anlamıştı, o da iki yanağından öpmek için yanağına dudaklarını değdirdiği anda, hayat söndü, tüm aletlerde uzun çizgiler ve sıkıntı veren kesintisiz bir ses kalabalığı yankılandı ortamda.

Doktorlar yetişti, belki görüntülere, seslere “Belki bir umut” şeklinde inanmak istemeksizin. Baştaki yaşlı uzman doktor, nabzına baktı, göz kapağını araladı ve başını salladı.

Hemşire, ağzındaki, burnundaki, kollarındaki hortumları topladı, damar yolunu kapattı önce, elindekileri “Tıbbi Atık Kovasına” attı.

Sonra kışkışlar(4) gibi, içeridekileri dışarı çıkarttı, perdeleri sıkı sıkıya kapatıp yatağın içindeki hortumları ve torbaları da aynı kovaya attıktan sonra üstünü bembeyaz, temiz bir çarşafla örttü, yüzünü açık bırakıp, çenesini bağlayarak.

Güvenlik Camı önüne getirdiği naaşın(3) görülmesinden sonra yüzünü de kapatıp bir hastabakıcı ile birlikte bir bilinmeyen yere götürdü yatağı, olduğu gibi, asansörlerden birine bindirerek. Alpay yoktu artık, sadece kayıttan düşecekti.

“Bir garip ölmüş diyeler(45) sözleri geçti Alparslan’ın dilinin ucundan. Yoğun Bakım Ünitesi dışındaki herkes birbirine “Başınız” değil, “Başımız sağ olsun!” diyordu, bir taziye(3) değil, hastanın çektiği ıstırabına şahit oldukları için kutlama şeklinde. 

Zaten hemşire de bir solukta dileğini iletmişti Alparslan’a telefon ettiğinde; “Allah’ım iki iyilikten birini versin, ya yaşatsın dolu dolu, ya da yanına alsın, fazla eziyet çekmesin kızcağız!” dilekleriyle.

Ancak bir genç kızın genç yaşında yaşamdan ayrılışının tarifi, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde mümkün değildi.

Alparslan elinden tutmak istedi Senay’ın, maksadı teselli etmekti. Senay hırsla, hüzünle, kinle ve de şiddetle çekti elini ve mektubu uzatırken fısıldadı;

“Bana kalan artık bir sevgi, içi boşalmış, kof(3)! Üleşemem, her ne kadar Alpay Ablam vasiyet etmişse de!”

Alpay’ın kaleme aldığı ya da içinden geldiği gibi seslenerek muhtemelen hemşireye yazdırdığı, üstünde tarih, altında imza bulunmayan mektup şöyle idi ki Alparslan daha önce Alpay’ın herhangi bir şekilde el yazısını görmediği için bu konuda bir kanaat bildiremezdi.

“Sevdiklerim,

Özür dileyerek başlamam ne kadar doğru, bu durumda bilemiyorum. Ancak ‘Gerçekler mezardan önce bilinirse, yararlı olur!’ diye düşünüyorum. Ki bir insan ecele bir-iki adımının kaldığının bilincinde ise, yalanının olmayacağına da inananlardım. Yoksa insanlar ölümlerine çeyrek kala vasiyetlerini neden kaleme almış olsunlardı ki?

Bir hırsızım ben. İtiraf ediyorum, bir görüşte etkilendim, sevdim, benim olsun istedim karşımdakini, haksızca. Karşımdakinin de beni kabullenme arzusunu görmeme rağmen inanmam mümkün değildi. Çünkü yanımdaki, anında ve farkında olmaksızın davranışıyla karşıma çıkanın kendi gönlünde olduğunu hissettirmişti.

O, onundu ve o onun olmalıydı, ama nasıl? Alparslan Senay’ı bilmeliydi, bir insan kendinin gözlerinin içine bakan seven birine o kadar duyarsız ve bön olamazdı, hem o kadar da uzak, bana göre (Affedersin Alparslan)!

Alparslan bilmeliydin, öğrenmeliydin seni ta başlangıcında sevmeye başlayanı. Bir dürtüklenişe ihtiyacın vardı. Bunu başaracak tek kişi bendim, saklanarak ve sizleri yakınlaştırarak. Hiç aklımda ve gereği yokken, Senay’ın yaşama küsüp okulu bıraktığını öğrendiğimde mutlu oldum, pek hayra yorulacak(4) gibi görülmese de.

Saklandım, itekledim, şartlandırdım Senay’ı da Alparslan’ı da, birbirinden habersiz. Yardımcı olmayı bilen, anlayan, seven Alparslan farkında olmalıydı Senay’ın. Senay’ın da ona yardımcı olması, yakınlık göstermesi bir bakıma. Senay sansürledi yaşadığını, ama hissettim Alparslan’ın ona yaşattığını, okula götürdüğünü ve özellikle kıskançlığını ağzını doldurarak anlattı dolu dolu.

Bundan sonrasını kendinizi çözümlemeliydiniz, inatlaşmaksızın, küsmeksizin, birbirinize sırtlarınızı dönmeksizin ve birbirinizi sevdiğinizi, biriniz olmazsa diğerinin de olamayacağını birbirinize anlatmalı, birbirinizi birbirinizde görüp, öğrenip, bilip yaşamalıydınız. Alparslan acele etti galiba, Senay uzaklaştı ondan, Senay’ın anlatışına göre…

Peki, ben? Bir karaçalıydım(3), aranızda olmaması gereken.

Ve Tanrı sizler için gereğini hazırladı. Geç farkına varılmış Pankreas Kanseri. Ha, erken farkına varsaydım, imkânsızdı bu sinsi(3) oluşumun farkına varmam. Tanrı buyruğuna uyacak olmam sevincimdi. Aşk da, mutluluk da fedakârlık ister, bunu iyi bilmeniz gerek, ben bana düşeni görünmeyerek, saklanarak yaptım, yapıyorum, yapacağım, sizler de size düşeni yapın!

Bu satırlara ne zaman kavuşacağınızı bilemiyorum. Ölmemişsem de, ölmek üzere de olsam veyahut ölmüş olsam da, beni öperek hayır dualarınızla uğurlayın ve rahmetle anın.

Şunu iyi bilin ki, Allah şahidimdir, ikiniz de birbirinizi seviyorsunuz, bunu benim yönlendirişim kabul etmeyin, birbirinize, inanın! Ben dualarımı sizin için ediyorum, siz de benden eksik etmeyin dualarınızı!”

Mektubu imzalamamış, belki de imzalayamamıştı.

Alparslan’ın kayıpları, kayıplar üstüneydi, kabullenemediği hak etmediğine inandığı.

“Amca yardımcı olacağım bir şey var mı?” dediğinde,

“Yok evlât, bacanak yardıma gelecek, gereken görevlerimizi yapacağız!”

“Ben de yanınızda, yakınınızda olacağım, Alpay iyi bir insandı, o sevenler için canını verdi…”

Deyip durakladı ve içinden;

“Oysa sevenlerden biri canına kavuşamadı, bu; Tanrının belki de ilk kez yanlışı olsa gerekti!”

Yaşlı adam anlamamışçasına yüzüne baktı Alparslan’ın…

Defin bittikten sonra, mezara çiçekleri koyarken mırıldandı aynı cümlelerle mezara, arkasında birilerinin farkında olmaksızın;

“Ah, be güzel Alpay! Canını verdin, ama kavuşamadım ben canıma! Yazık oldu sana, keşke yaşasaydın belki…

Hakkım varsa helâl ediyorum sana, sen de helâl etmiş olarak göçmüş ol!”

“Dizelerini biliyordum, ama bir mevtaya hele ki hayatta biri için yalvaracağın aklımdan geçmezdi. ‘Bravo!’ demem mevtaya saygısızlık olarak kabul edilmezse ne yapmam gerektiğini bilemez gibiyim. Başarılı olmak için, niyetlenmek gerek, küsmek, darılmak, uzaklaşmak değil Alparslan. Bu kadarını biliyorsun zaten. Hadi terk et mezarın başını, biz de akıllı-uslu dualarımızı edip, evlerimize dönelim! Ha, Posta Kutusunun mahzun boşluğu şiire ve duygularına inanan için boş kalmamalı, öyle olmamalı diye düşünüyorum. Herhalde bir şairin dizelerini ummak fazla iyimserlik olmasa gerek!”

Âşıkların şair(46), şairlerin de âşık olduğuna inanmayan var mıdır acaba evren de?

İlk kez açık bir kapı ile karşılaşmıştı Alparslan, kendini anlatmalıydı, uyaklar olmasa da. Dizeler coşkulu bir şekilde sıralanmaya başladı, zapt edilmeyi beklemeksizin, kendini değil, duygularını sıralamaya çalıştığı, görünmeksizin.

Mademki karşısındaki kendini, gönlünü, içini hatta ruhunu değil, dizelerini önemsemişti, o halde görünmesine de gerek yoktu.

Gözetliyor, takip ediyor, ya da her neyse o programı uyguluyordu Alparslan. Her sabah, göze batmamak için değişik köşelere siniyor, onun evinden çıktığını görür görmez, göle maya çalma(47) yanlışlığında olduğunu bile bile dizelerinden, birini, ikisini, birkaçını birden yerleştiriyordu posta kutusuna, okunduğundan, muhafaza edildiğinden umudu, haberi olmasa bile.

Posta Kutusuna annesinin, babasının, postacının ya da birilerinin şu ya da bu nedenlerle bakmaları mümkün değildi. Belki bir mektup, makbuz, bildiri konulabilirdi ki, bu kendini ilgilendirmiyordu. Çünkü dizeler altında adı vardı, unutmuş olsa bile imkânsızdı, netice itibariyle Senay bilecekti ya!

“Şanstır yaşamak,                                                     “Sabretmek nasıl bir duygudur?
eğer şansına içtenlikle inanıyorsan                           Bilmek mecburiyeti var mıdır?
ve şansını gereğince                                                  Bilmiyorum
gereğine uygun kullanabiliyorsan…                          her ne kadar dervişlikle
(3) ilgim yoksa da
                                                                                   gözler körlenir,
Şansın; şanssızlığı ölmek,                                          kulaklar duymaz,
eğer ölmeyi biliyor, bilebiliyorsan                             dil pepeler
o zaman şanslısındır                                                  saçlar olmaz, yoktur zaten
                                                                                   elde ayakta dermansızlık…
Ama şansını kullanamamışsan                     
I-ıh…                                                                          Âşıksın arkadaş!
Hem de hiç!
(48)                                                        İşte bu kadar!(49)

 

“Ah! Çeksem karşıdaki dağların                                  “Aklımdan çıkmıyorsun, neden?
Engel tanımaksızın yıkıldıklarını bilir misin?           Yoruldum, seni düşünmekten,
Sana ulaşmaya çalışan sesimi                                   Söylemek zor, anlatmaksa güç
Nedenini merak etmeksizin                                        Niye üzüyorsun beni sen
Yaşar gibi hisseder misin,                                         Eğer gereksizsem?
(51)
            içinde bir şeyler kıpırdamaya çalışırken
(50)”?

“Nefes alışımda bir sıkıntı                                            “Bir uzak mesafede o ışık   
Sabırsızca bir beklenti, özlem, umut, hayal, düş gibi   Ulaşamadığın o yıldız değil
Yıkıldığının farkındayım dünyamın                              Evrenin bir başka boyutunda güneştir o
Allah’a yitirmesem de inancımı                                    Anlayamadığın
Ecele direnmem mümkün olmayacak sanıyorum.
(52)” Ama seni için için yakan…(53)

“Sabahlarım umutsuz                                                “Şehirdeyim, yalnız
Akşamlarım keder yüklü                                            Evimdeyim, yalnız
Yalnızlığımın, yanlışlığımın,                                     ‘Hiç var olmadım ki’ zaten
            hatta kadersizliğimin                                      Hem ben kimim ki?
Ezikliğiyle yoksulluğu yaşayan bir ömürde              Yalnızım, yalnız…
(55)
Nedenini çok iyi bildiğim bir tükenişteyim.
(54)

“Sevmek seni bir suç ise…                                        Kuşlar? Nereye yolculuk böyle?
Affet günahımı ey sevgili
(56) demiş müzisyen             Alın götürün gönlümü de
Nafile olsa mı gerekti                                                Zira yararı yok
Yalvarıp yakarışım                                                    Ne ona,
Ederi olmayan biri,                                                   Ne bana,
            gelip geçmiş dünyadan, kim bilecek?
(57)    Ne de kendine…(58)

“Ah o…                                                              “Akşam serinliği
Yalnızlığı, yoksulluğu bana miras bırakan         bir masa, bir kadeh
Ne oldum delisi kendini bilmeyenim ben            gün de, güneş de yitirmiş seni sende
Sana hasret                                                         ay sende olmayı diler gibi
Elleri koynunda kalan…                                     yıldızları peşine takmışçasına…  

Ve şimdi o günden beri ben                    Gereksizdir nefes almak yaşamak için
 Teselliymiş gibi sanki                             Adımlara gerek yoktur
 Alkoliğim…
(59)                                       El uzatmak, yaklaşmak mümkünsüzdür sana

“Alkolik oldum!” diyorum                                 Kul, Rabb’ine ulaşır son nefesiyle ama
“Namaz, niyaz varken mümkün değil!”             Sevilene ulaşmak imkânsızdır
“Yalan söylemek de yakışmadı!”  diyorlar        Eğer karşındakinin yüreği çarpmıyorsa
Sahi… Tam Müslüman olmayı bilmemek
(60)                                                aynı ritimde    
Evvelinde Allah’a isyan değil midir?
(61)           Aynı bağlamda…(62)

Cep telefonuna mesaj geldi, demek ki karşı tarafın, canına can kattığına(4) inandığının, Alparslan’ın sesini işitmeye bile tahammülü yoktu.

“Karmakarışık akrostişlerle(3) gönlümü kazanacağını mı sanıyorsun? Düzgün ol! Seni sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi söyledim sana. Örnek mi istiyorsun, işte ismimle başlayan bir cümle; “Seni seviyorum!” Bu şekilde başlamak zor mu gelir ki, sana? Bak ben de boş durmadım, seninkiler kadar anlamlı görünmeyebilir belki, ama bu dizeler benim, senin için ve keşke vadetmek için cesur olabilseydim…

Sana beni önce ben, sonra rahmetli Alpay Ablam mı anlatmalıydı? Öyle mi özenip bekleyecektin mezuniyetimi, mezuniyet törenimi? Karşıma çıkmayacak, gizlenecek, görünmek istemeyecek kadar korkak ve cesaretsiz…

“Âdem yeryüzüne gönderilip de
Havva’sına kavuşmasının öncesinde
Vardın sen bende
Ama fark etmedin
Yitirdin
Hem sonsuza kadar
İşte ezel ile ebet arasındaki fark bu demektir
Kanımca…
(63)

Sözün sonu Alparslan’ı cesaretlendirmişti, öylesine açık ve net idi ki; “Senin”

Dizeler anında yoğunlaştı sayfalar üzerinde.

“Sendin daima, gönlümde, içimde yatan,            “Seni seviyorum!” Gerçeğim bu, bil! İnan!
Eserindim, ben, yüreği her an sen atan,               Eğer inanmazsan bana, bu yaşam yalan,
Nedensiz de olsa ömrüme ömür katan                  Nasıl anlatsam ki sana, bir an inansan,
Aşk’ diyordum buna, sense kaşların çatan,             Aşk, ispat istemez hiç, yaşanır an-be-an,
Yalvarsam, bağışlasan varsa eğer hatam.
(64)        Yalvarırım gel, inat etme, kalbime saklan(65)!

Bir beyaz karanfil alarak çıktı karşısına, öncesinde bir şeyler karalayarak;

“Sevgim,
“Seni sevmem,
‘Seni sevdiğimi bilmen, sana yeter!’
Demiştim sana.

Yetmemiş,
Yetmedi (hissediyorum).

Sana bensiz,
Törpülenmeyen
Bir ömür bırakacağım arkamda.

Sabırlı ol!
Sabret!
Biraz!...
(66)

“Bana ‘Senin’ diye yazıyorsun, ama sana ait oluşuma inanmıyorsun! Eziyet edip can çekiştiriyorsun bana! Tamam, sana yakışmıyorum, iddian bu olsa gerek nedenlerden sonra, belki gerçeğim mutlu eder seni. Allahaısmarladık!”

“Anladım benden vazgeçtiğini, ama gideceğin yeri söylesen bari belki insafa gelir(4), affeder…”

“İnsafa gelmenin de, affetmenin de gerekmeyeceği, bundan sonrasını tüketmenin hiç faydası olmayacak bir yere desem…

“Aşk! Bilirim, yaşamda sadece bir kez yaşanır
Sevgi sonsuz, ömür boyu çok kere
Yalvarıp yakarmanın beş para etmediği bir dünyada
Nedense huzursuz, dirençsiz olarak
Eceli kucaklayacakmışım gibi geliyor bana.
(67)

“Dur bakalım! O kadar aceleci olma. Mademki benimsin, ölmene de eğer ben izin verir, razı olursam, o zaman ne halt edeceksen(4) edersin. Dileğim; belki de gerçekleştirmeyi düşündüğünden son evvelki, mezuniyet törenime anne ve babamla birlikte gelmen ve tören sonunda vedalaşmaya yetecek kadar da gecikmen. Ancak karanfil ve bana içtenlikle yazdığına inandığım dizelerin için de teşekkür etmeliyim…”

Ve Senay’ın dudakları, Alparslan’ın yanaklarına uzandı.

Bu bir veda mı, hayata bağlanmanın gerekliliği mi, yoksa bir gelecek vaadi miydi? Anlamamıştı Alparslan körü körüne(17), gözleri açık görmez olmuştu. Bir elektrik direği gibi kapı önündeydi, farkı aydınlığının olmamasıydı sadece.

“Boz şu suskunluğunu hadi, bırak şu şaşkınlığını! Sokak ortasıymış kapı önüymüş umurunda olmasın, hatırında vardır, kurgulanmıştır yeni dizeler mutlaka, oku, söyle içinden geçenleri, daha öncende nasıl sıraladıysan. Yaşım küçük, bilmen gerekenleri ben mi öğreteceğim sana bu yaşlarımda?”

“Değişen, tükenen dünyamızda
Değişmeyen, tükenmeyen
Nefesin, kokun
Her şeydi.

Boşluğu kucaklayan ellerimde
Yalnızlığım şimdi
-ama-
umutlu

Döneceksin!(68)

Uzandı Senay Alparslan’ın dudaklarına. Bir öpüşle aklının yerinden bu kadar uzaklaşacağını tahmin edemezdi Alparslan. Deyim yerindeyse aklının uzaklaşması değil, buna doğrudan doğruya aklı yerinden çıkmıştı, akılsız kalmıştı demek daha doğru gibiydi.

Şaşkın bir ördek(17) gibi dalgın, yılbaşının gelişinde akıbetini bekleyen bir hindi gibi sessiz, ciğeri beş para etmez(17) bir kaz gibi paytaktı(3), durduğu yerde. Neden öyle durduğunu, ne düşünmesi gerektiğini düşünmekten bile acizdi.

Oysa ilk seferde aklı başındaydı sanki gene aynı kompozisyonu yaşamalarına rağmen, ama bu kez uluorta(3), birbirinin sahibi olduklarını sadece sokağa, şehre, ülkeye değil, dünyalara ilân etmek istercesine bir görünümdeydiler…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküye ad vermekte bir hayli sıkıntı çektim.  Öykünün gerçek kahramanı Senay ya da Alparslan veya Senay’ın baş harflerinden türetilmiş “Sonuç şeklinde başlayıp… Yalnızlık şeklinde biten” bir isim, “Akrostiş Gizli, Ayan-Beyan Dizeler” “Yanlışlık” “İkilem” “Şiirlerle Donatı”…  Sonrasında en uygun ismin “NİYET & SONUÇ” olacağına karar verdim!

Araştırmama göre; Alparslan Erol Bilecik olarak Türkiye’mde yaşayan biri yok. Kendimden bir şeyler katmak amacıyla öykü kahramanının ismine ismimi ve memleketimin ismini soyadı olarak ekledim.

(1) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”,  Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.

(2) Amma Da Uzun Boylu Adam Ha; Öyküde oluşuma göre ters olay olarak görülebilir. “Bir rivayete göre; Peygamberimizin yanına kısa boylu bir kadın gelir. Kadın gittikten sonra Hazreti Aişe (Peygamberimizin eşi, Hazreti Ebu Bekir’in kızı); ‘Boyu ne kadar kısa!’ der. Peygamberimiz ‘Kadının gıybetini ettin!’ ‘Ben olanı, onda olan bir hali anlattım, başka bir şey demedim ki!’ ‘Ama onun bahsedilmesinden hoşlanmayacağı bir yanını anlattın!’ der.” Bir diğer rivayete göre; “Peygamberimizin; ‘Tükür ya Aişe!’ dediği, eşi Aişe de tükürdüğünde, ağızdan çıkacak ne kadar kötü şey varsa döküldüğü” ifade edilir.

Bir Delinin Hatıra Defteri; Nikolay GOGOL’un öykülerinden üçüncüsünde “Beklenmedik Rakip; Büyü”  olarak uzun boylu adamdan bahsedilmektedir.

(3) Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.

Bakarkör; Çevresinde olanlara aldırmayan, dikkatsiz. Gözleri sağlam göründüğü halde hiç görmeyen.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Bilgiççe; Bilgisi varmış, bilen, anlayan gibi. Bilgisi olmamasına rağmen bilgili gibi görünen.

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden. Bilgelik Gizli sebep. Özlü; yani ahlaki, öğüt verici, kısa, öz, sağ, uz sözler, vecizeler. Tanrının insanlar tarafından anlaşılamayan gücü, kudreti, amacı. Düşünme ile ilgili bilim.

Intern; Bu şekilde yazılan “İntörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz!” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!

Karaçalı; Kişilerin aralarına girerek onların dostluklarını, ilişkilerini bozan kimse. Kurak yerlerde yetişen gövdesi ve dalları sert, dikenli, altın sarısı çiçekler açan bir bitki, çalı.

Karamsarlık; Bedbinleşmek, kötümserlik yaşamak.

Kof; Güçlü görünmekle beraber güçlü olmayan, dermansız, güçsüz. Kuruyarak ya da çürüyerek içi boşalmış olan, içi boş.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Naaş; Ölen kimsenin vücudu. Ceset.

Paytak; Eğri, çarpık bacaklı.

Sakarlık; Elinden ufak tefek kazalar, kırıp dökmeler çıkma.

Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.

Sitemkâr; Sitem eden, sitemli olan (Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme).

Solist; Bir ses sanatçısına diğer bir sanatçının geri plânda eşlik etmesi.

Taziye; Başsağlığı dileme.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

(4) Ağzından Yel Almak; Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “Ağzını hayra aç!” anlamında söylenen bir söz.

Aklı Başına Gelmek; Zarar gördüğü işlerden usanıp akıllıca davranmak, baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Bir olayın sonunda gerekli dersin alındığını ve bu olayın tekrarlanmayacağı anlamında bir deyim.

Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

Ayrı Gayrı Olmamak; İnsan ilişkilerinde içtenliği anlatan bir sözcük.

Baştan Savma Cevap Vermek; Üstünkörü, gelişigüzel, özen gösterilmeksizin, yalap şalap, yarım yamalak cevap vermek.

Baştan Savma Cevap Vermek; Üstünkörü, gelişigüzel, özen gösterilmeksizin, yalap şalap, yarım yamalak cevap vermek.

Burnundan Fitil Fitil Getirmek; Yaşanan güzel olayları üzüntü veriri duruma sokma, zehir etmek.

Canına Can Katmak; İnsanda yaşama sevincini arttırmak, insana neşe, heves ve iç gücü vermek.

Elden Ayaktan Düşmek (Kesilmek); Merak, endişe, arzu, aşk, yaşlılık, hastalık nedenleriyle iş yapamaz, düşünemez, hareket edemez duruma gelmek.

Fıkır Fıkır Coşkulu Olmak; Oynak, cilveli, neşeli, sevinçli davranış biçiminde olmak.

Göz Yummak; Kusurları görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak, hoş görmek.

Gözleri Açık Gitmek; Gözleri görürken isteklerine ulaşamamak, bir başarıyı görememek, bir isteği, arzuyu gerçekleştirememek şeklinde oluşan eylem için söylenen söz dizisi.

Gözü Arkada Kalmamak; Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı işin ya da kimsenin ne durumda olacağının, olduğunun merakı içinde kalmamak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Havadan Sudan Seslenmek (Konuşmak); Öylesine, gelişigüzel, rastgele, herhangi bir konu olmaksızın (konuşmak).

Hayra Yorulmak; Bir rüya ya da herhangi bir olayın iyi ve yararlı bir durumun işareti gibi sanmak.

Hazıra Konmak; Başkasının çalışmasıyla ortaya gelmiş, kendisinin emeği geçmemiş olan bir şeyden yararlanmak.

Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.

Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.

Hoplamak, Zıplamak, Sıçramak; Genellikle sevinçten, mutluluktan, neşeden, iyi haber almaktan, başarılı olmaktan dolayı insanların yerinde duramaz bir şekildeki havaya doğru sıçramak şeklindeki hareketlerinin tümü.

İki Lâfı (İki Sözü) Uç Uca (Ard Arda) Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri.

İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

İnsafa Gelmek; İnsafsızca, vicdansızca davranmaktan vazgeçmek. Acımak.

Kendini Esirgemek; Bir şeyi yapmaktan, vermekten, ilgilenmekten kaçınmak.

Kına Yakmak; Sünnet-i kavli olduğunu Peygamberimiz söylemiş (miş).

Kışkışlamak; Bir yerden uzaklaşmasını sağlamak, kovmak, kovalamak işlemi.

Kulak Ardı Etmek; Bir öğüdü, bir sözü ya da benzerini göz önüne almamak, kulak asmamak, umursamamak, dinlememek, önemsememek.

Parmağı Olmak; Bir işi olumsuz yönde etkilemek, bir işe karışmış olmak.

Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.

Şifreli Konuşmak; Karşısındaki üçüncü kişinin anlamayacağı bir şekilde anlamları ancak kendilerince bilinen sözlerle konuşmak.

Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.

Üstelemek; Üst üste istemek, yapmak. Hastalığın yeniden ortaya çıkması.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Yüzükoyun Yatmak; Yüzü yere gelecek şekilde yatmak.

Zikzak Yapmak;  Öyküdeki anlamı; ikide bir konuyu değiştirmeye çalışmak. (Makas yapmak, Slalom yapmak. Sıklıkla, art arda sağa-sola yön değiştirmek).

(5) Sevgili, arayıp da bulduğun birisi değil. Hiç aklında yokken âşık olduğun kişidir. Can YÜCEL

(6) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “HÜZÜN ve HAZİN”

(7) Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.

(8) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI

Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

(9) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçı ve bir kaçından biri.

(10) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “NASIL BİR ÇİZGİ?”

(11) İsraf ve Haram; Hazreti Muaviye kendisine Şam’da görkemli Yeşil Saray inşa eder. Hazreti Ebu Zerr el Gifari bir gün saraya gider.  Hazreti Muaviye, Hazreti Ebu Zerr’e sorar; “Sarayımı nasıl buldun?” Cevap şöyledir; “Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır, eğer halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir ve haramdır (Kul hakkına girer). Bunu da ancak firavunlar yapar!” Yaşananlar ve bugünleri yaşayanlar için ne demeli ki?

(12) Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

Aşk İzdivacı; Sevgi ile yapıldığına inanılan evlilik. Aslında aşk ve izdivaç bir arada kullanılmaması gereken kavramlar olarak düşünmekteyim.

(13) Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; o hayat her şeye bedeldir. Özdemir ASAF

(14) Burası Muş’tur, yolu yokuştur… Bu Türkünün bir Yemen Türküsü olduğu ve buradaki Huş’un Yemen’in başkenti Sana ile Taiz şehirleri arasında bir Türk Kalesi olduğu, türkünün bu nedenle dillendirildiği iddiası yaygındır. Ancak doğru olan Muş’a girerken görülen yokuş ve Yüzbaşı Sebahattin ERTEM’in izlemlerine göre Muş’tan Yemen’e giden askerler için yakılmış bir türkü olduğudur.

(15) Malazgirt Savaşı; 26 Ağustos 1071 tarihinde Selçuklu Sultanı (Muhammed) Alparslan ile Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında Malazgirt Ovasında meydana gelmiş bir meydan savaşı olup Anadolu’nun Türklere yurt olmasında önemi olan bir savaştır.

(16) AE; ilk aldığım arabanın plâka numarası idi. Tek fark; o günün koşullarında 1071 yerine dijital yazılımda “SOS” gibi “505” numara idi.

(17) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis; Mahkûmun havalandırma, sohbet, arkadaş ve akraba ziyareti, haberleşme gibi tüm hakları kısıtlı olarak 23 saat boyunca tek başına, “Hücre Hapsi” şeklinde yaşamasıdır.

Ciğeri Beş Para Etmez; İşe yaramaz, değersiz, aşağılık.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Durup Dururken; Hiçbir neden yokken. Birdenbire, ansızın.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Estek Köstek; Sudan sebepler, yersiz engeller, gecikme, geciktirme, oyalama, bahane.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Hangi Akla Hizmet (Ediyor);  Ne gibi bir düşünce ile böylesine olmayacak, mantıksız bir iş yapıyor?

Koruma İçgüdüsü; Kişinin kendinden çok karşısındakini düşünmesi olayı.

Körü Körüne; Düşünüp taşınamadan, doğruyu bilmeden.

Son Kerte; En sonrası, sonuç, en son.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Şimdilik Kaydıyla; Kenarda dursun, şu an itibariyle aklımda, unutmamak üzere.

(18) Selâm Tanrı Kelâmıdır (Selâm Allah kelâmıdır);  Önce selâm verilir, sonra konuşmaya başlanır, anlamındadır (Kelâm; Söz. Söyleyiş biçimi. Söyleme).

(19) Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır. PLATON (EFLÂTUN)

(20) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) IV.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(21) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) V.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(22)  Endülüs’te Raks şiirinin aslı; Zil, şal ve gül… şeklinde başlamaktadır ve söz, Yahya Kemal Beyatlı şiirinin bir beyti halinde şöyledir; “Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor ki sarmalı yüz kerre öpmeli…” Eser Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında da bestelenmiştir.

(23) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) VI.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(24) Hay Yarabb’imin Allah’ı; Ne şeriatta, ne de Türkçemizde böyle bir söz dizisi yoktur. Olsa olsa bir anlık sinir ya da dalgınlıkla; “Hey Ya Rabb’im! Hay (Hay) Allah’ım!” şeklinde söylenmek istenen bir söz olsa gerek (Kullanılmıştır! Aslında “Hayy” da Allah demek!)

(25) İyi! Fevkaladenin ötesinde güzel bir kalbim varmış; Bir anjiyo sırasında benden önce sonucu aldığını düşünen şahit olduğum bir hasta sözü. Ancak daha sonra gelen Doktor; “İyileştirmenin mümkün olmadığını, en kısa zamanda tıkalı üç kalp damarı için, ameliyat (By-Pass) olması gerektiğini söyleyince şaşırmıştı!

(26) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister mecusi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın büyük, incitmeyen sözleri.

(27) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(28) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) II.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(29) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(30) Hiç dokunmadığın birine âşık olabiliyorsan, işte sen aşkı hak ediyorsun. Can DÜNDAR

(31) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.

(32) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

(33) Kadının Fendi, Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ

(34) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(35) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana / Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri.

(36) Eğer “Git!” diyebilecek kadar güçlüyse, “Hoşça kal!” deyip susmasını da bileceksin... Can YÜCEL

(37) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden biri.

(38) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.

(39) Dualar eder insan… diye başlayan “Bu şarkı kalbimin tek sahibine...” şeklinde devam eden İrem DERİCİ şarkısı.

Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(40) Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın, yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır. PLATON (EFLÂTUN)

(41) Pankreas Kanseri; Teşhisi ve tedavisi zor bir kanser, dünyada en ölümcül dördüncü kanser türü olup, hızlı yayılım ve ölüme götüren bir kanser türüdür. Daha çok 60 yaşlar civarlarında görülen kanser türünde en önemli husus erken teşhistir. Öyküdeki Alpay’ın genç yaşına karşın Pankreas Kanseri olması öykü için bir istisna olarak kabul edilmelidir.

(42) Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.

(43) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(44) En anlamlı bakış, bir çift ıslak gözde saklıdır. Çok şey anlatır; çünkü dil bağlanır, yürek konuşur.  Milan KUNDERA

(45) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin…  (Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE

(46) Her âşık şairdir. PLATON (EFLÂTUN)

(47) Göle Maya Çalmak; Nasrettin Hoca Fıkrası. Gölü mayalarken, “Ya tutarsa?”  demesi. İmkânsızı denemenin cesaretini anlatan, “İmkânsız” diyerek bazı girişimlerden vazgeçmenin, engellerden peşinen yılmak yerine aşılmasına çalışmak anlamında bir fıkra.

(48) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) IV.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(49) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) IV.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(50) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(51) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(52) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(53) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(54) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) II.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(55) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(56) Sevmek seni bir suç ise… diye başlayan Türk Sanat Müziği eseri Rast Makamında olup Güfte ve Bestesi; Neveser KÖKDEŞ’e aittir.

(57) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) II.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(58) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(59) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(60) Ömer HAYYAM Rubaisi;Bir elde kadeh, bir elde Kuran / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman.”

(61) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) I.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(62) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) VI.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(63) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) II.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(64) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(65) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(66) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı.  “KAHIR”

(67) KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (İsim Verilemeyen) III.” Bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizelerden bir kaçından (zorlanarak da olsa kaleme alınmış) fazlası.

(68) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı.  “UMUTLU ÖZLEM”