Üniversiteden mezun olup da şanssız sınavlar sonucu(!) hiçbir yerde mesleğine uygun iş bulamamıştı züğürt ve varlıksız Ekrem denilen adam. Doğma-büyüme anadan-babadan öyle gelmiş, yaşamı öyle devam ediyordu.

Yakın olmasa da, yakınlığını eksik etmeyen akrabalarından birinin matbaasında çalışıyordu. Sözüm ona Kısım Şefi, Bölüm Müdürü şeklinde, sağı-solu, çalışanı-çalışmayanı, aylak aylak gezeni(1), gevşeklik modunda olanları kontrol edip ispiyonlar(1) gibiydi.

Ama ispiyonlamak bir tarafa içini-dışını, ıcığını-cıcığını(1) öğrendiği işler için şu veya bu nedenle, özellikle kendine sigara molası verip tuvalete gitmesi gerekenlerin yerine makinaların hemen başına geçiyor, boşluk yaşatmıyordu o eleman için.

Sadece sigara molası için ihtiyaç mıydı, yaşanan? Değil! Cep telefonu çalıp da “Akşama ne yemek yapacağını” soran eşine söz yetiştirmeye çalışan, karısının dırdırından kurtulamayanın da yanındaydı. Yemek molasının süresini şaşıran mı vardı, onun yerindeydi. Namaz kılmaya mescide giden; “Hazır gelmişken, beş vaktin farzını da eda edip sevaba gireyim!” diyen mi vardı, onun makinesinin de başında nöbete girerdi.

En çok da mazereti hazır, fabrika önünde sevgilisi, nişanlısı, çiçeği burnunda(2) yeni evli birinin eşi mi gelmişti kapıya, hoşgörülü(1) bir şekilde “Git!” işaretiyle salâvatlardı(1) o çalışanı, yetkisi vardı, boşluğu doldururdu, “Boş gezeni, Allah sevmez!” felsefesiyle(3).

Herkes ekmek parası peşindeydi, iş aslanın ağzında değil, midesindeydi, asgari ücretle çalışıp gerçek enflasyon oranıyla değil, aydır-gaydır(2) rakamlarla az-biraz yükseltilen maaşlarla çalışan insanlara nasıl müsamahalı olmazdı ki? Hele ki; iş aradığı sırada, vasıfları uygun olmasına rağmen dayısı olmadığı için “Gözünün üstünde kaşın var(4)!” mantığıyla kendine iş vermeyenlerin yaptığı gibi çalışanlara karşı, kendine yapılanın benzerini nasıl yapardı ki?

Kimsenin sabrını taşırmaksızın askere gidinceye kadar göz yumması(1) gereken hareketlere göz yumacaktı, ancak mesaiden herhangi bir eksiklik yapıp da akrabasının makamına boynu bükük gitmemek şartıyla.

Malûm; “Boş gezenin, boş kalfası(2) şeklinde görünmek bile kendisi için uygun değildi. Fabrikada yatıp-kalkıyor, tabldottan faydalanıyor, hiç masraf etmediği gibi, askerlik devresinde yararı olacak üç-beş kuruştan ibaret olsa da babasını yitirdiği için yalnız olan annesini desteklemek dışında maaşını biriktirmeye çalışıyordu, patronun kasasında.

Faydalı olmak, kendisinin, çalışanların mutluluğu olduğu gibi patronun da mutluluğu idi. Fabrikada yatıp-kalktığı için gecenin herhangi bir vaktinde ölüm, kalım, cenaze, hastalık, içerde ya da dışarda kazalar, düğün-dernek, hepsi onun himayesi ile halledilirdi, uykusu hafifti, en ufak harekette, seste, nerede olması gerekiyorsa orada olurdu.

Düğün vb. davetiyeleri, akademisyen ya da yazarların kitaplarını basmak, ara sıra da olsa bir sandalye üzerinde gamlı baykuş(2) gibi tüneyerek uyuması gerekse de görevine sadıktı Ekrem.

Bazen değil, işler uygun gittiğinde neredeyse her hafta sonu özlerdi annesini ve gider-gelirdi. Şehir içindeki matbaa ile evi arasındaki mesafe biraz uzaktı. Ancak yine gerektiği şekilde fabrika araçlarından faydalanmak aklının ucundan bile geçmediği(1) gibi, geceleri kilitli olması gereken yerleri, indirilmiş kepenkleri sabah erkenden gelip açmaktan, alarmları kapatmaktan erinmezdi(1).

Özellikleri gecikmek olan mimli(3) elemanlar için sıkıntısı, yitirilen zamanları puantaj(3) olarak hesaplayıp fazla mesai yaptırmak ya da yevmiyelerini kesmek şeklindeydi. Bu sadece sıkıntı değil, üzüntüsüydü de, ancak kendi düşenin de ağlamaması gerekirdi.

Böylesine anne ziyaretini yaptığı olağan günlerden birinde annesinin hayır duasını alarak(1) otobüs durağına yöneldiğinde saatinde kalkması gereken bir önceki otobüsün, bilemediği, anlayamadığı bir nedenle saatinde kalkamadığını, geciktiğini fark etti.

Ve biraz gayretle otobüs kalkmadan önce yetişti. On beş-yirmi dakika önce matbaaya ulaşacak olmak kendisi için gururdu. Ancak tek sakınca şeytanın dürtmüş(1), ya da sırtının, ensesinin, yanağının kaşınmış(1) olmasını bilememesi, hatırından geçirememiş olmasıydı.

İlk durak olduğu için otobüs yarı yarıya doluydu. Kolay, çabuk ve başkalarını rahatsız etmemek için genelde arka kapı önündeki koltuğa yerleştirirdi bedenini! Ancak bu sefer o koltuk birbirine sokulmuş, dünya umurlarında olmayan iki genç tarafından sahiplenilmişti. Bir sonraki otobüsün genelde plânlı yolcusuyken bu otobüse yetişmesinin doğal bir sonucuydu bu, tapulu olacak değildi ya!

O koltuk önündeki koltuğun pencere kenarında işi-gücü olmayan şeytanın kendini dürtükleyip, kaşıyıp, dersini verip morartacağını aklından geçirmediği bir genç kız oturuyordu.

Burnuna ulaşan parfüm kokusundan hoşlanmıştı. İnsanların bedenleri için sabahtan akşama kadar devam edip tükenmeyecek bir parfümü tercih etmeleri, benimsemeleri normal bir davranış biçimi olsa gerekti, bir de o genç kızın yüzünü görebilseydi.

Genç kız Ekrem’in içinden geçirdiği dileğini hissetmişti sanki pencereden bakmaktayken önüne dönmek yerine doğrudan doğruya yüzünü kendisine döndürmüştü. Aklının tavanındaki tahtalara ait çivilerin sökülmüş ve o tahtaların eksilmiş olduğunun farkına varmaksızın, heyecan ve ısrar ile bir anda dökülüverdi bir cümle dudaklarından, gözlerine bakarak baygın;

“Çok güzelsiniz, parfümünüzün de kokusunun iyi olduğu düşüncesindeyim!”

“Size ne?” dedi genç kız, belki sözünün sonuna “Be adam!” demeyi de eklemek arzusunda olsa gerekti. Ancak edepliydi, sustu, iznini isteyerek sanki bir mikrop, ya da iğrenilecek bir varlıkmış gibi tiksintisini ve sinirlendiğini yüzüne şikâyet eder gibi belli ederek yan taraftaki boş koltuğa geçti.

Ekrem, onun boşalttığı tarafa geçerken bu kez yanına yaşlıca bir bayan ilişti. Güzelden anlayan genç adam, boşboğazlığına(3) karşın aynı zamanda kibar ve centilmendi de;

“Hanımefendi, eğer koridor tarafında oturmanın dezavantajlarından sıkıntınız varsa, yer değiştirebilirim!”

Art niyetliydi(2) Ekrem, bu tavrı yan taraftaki genç kızın sinirli halini görmek, başarı oranını onun haline göre test etmekti!

“Gerek yok oğlum! Böyle de giderim, ayda-yılda bir bu şekilde gitmek tahammülsüz olma sebebi değil!”

Ekrem pencereden yayaları, ağaçları, araçları, binaları, mağaza ve dükkânları izlemeye başladı. Taş atmış, ancak ummadığı bir şekilde kolu yorulmuş, ağrımıştı gereksizken! Çünkü o genç kızın yüzü, gözleri araçlarda, ağaçlarda, her şeylerde aynen şekilliydi, sadece boynundan yukarısı olarak, teferruatla ya ilgilenmemiş, ya da görmeyi düşünmemişti.

Otobüs durdu, kalktı, devam etti, kim bilir kaç kez. Ekrem caddelere bakarken, zihnine görüntü olarak yerleşen ondan kurtulamıyordu. İçtenlikle söylemesi gereken; hiçbir şey ve hiçbir şeyi olmayan kendisi, karşısındaki ise her şey ve her şeyi olan olarak inandığı idi!

Dalgındı Ekrem…

Genç kız, yanında oturan teyzenin üzerinden atlarcasına Ekrem’in kravatından tutup tokatlamıştı.

Söylenmesine gerek kalmadan o teyze şaşkınlıkla yüzüne bakıp;

“Ne yapıyorsun kızım, sen deli misin?”

“O sapık taciz etti beni!”

“Bu yaşımda bir yaşıma daha girdim. Yanına oturduğumdan beri bu genç adam camdan dışarı bakıyor. Yoksa içinden sarkıntılık gibi bir şeyler geçiriyordu da sen onu mu hissettin? Vah, zavallı, garip delikanlı! Bundan böyle rüya görürken, hayal ederken aman ha dikkatli ol! Neyin, nereden, nasıl geleceğini bilemiyorsun işte, şekilde görüldüğü gibi!”

“Olur efendim! Yalnız hanımefendiye tek söz söylememe izin verin, tüm otobüstekiler de bu sözüme inansınlar lütfen! ‘Bu genç bayan yarın evlendiğinde kocası ondan çok çekecek, eminim! Çünkü eli çok ağır! Sanırım o yanağım kızarık, kırmızı, alı al değil, mor olsa gerek ve benim bunu çalıştığım yerdekilere izah etmem çok zor olacak!..

Neyse ki bugün bir rastlantı idi, bir daha bu saatteki otobüse binmeyeceğim, sadece yüzünü gördüğüm bu bayana tekrar rastlamak imkânım olmayacak sanıyorum. Belki bu bana ders olur, işyerimin araç teklifini kabul eder, bir daha da otobüse hiç binmem. Bu tokadı hazmetmem(1) mümkün değil, siz dâhil olaya şahit olanların da yüzlerine bir daha asla bakamam!”

Genç kız suskundu, belki yaşlı kadının, belki Ekrem’in sözlerinden, belki araçta aleyhine oluşmuş homurtulardan etkilenerek, belki de otobüsten ineceği durağa gelip inmesi gerektiği için inerken dudaklarını muhtemelen dua eder gibi değil, ısırır gibi de değil, yiyordu sanki.

Yaşlı kadının da Ekrem’in de fark etmediği şey tokat atma sırasında (Ki buna bir bakıma Osmanlı Kızının attığı Osmanlı Tokadı, şamarı, yumruğu demek de mümkün) cep telefonunu yaşlı kadın ile Ekrem’in arasındaki ek yerine düşürmüş olmasıydı. Yerçekimi Kanunu(5) ve Serbest Düşme İvmesi(5) haklarını kullanarak. Bu; fizik kurallarına aykırı gibi gözükmüyordu zaten…

Kadıncağız ve onun arkasından son durakta da kendisi inerken telefonun çalması ile fark etmişti cep telefonunu.

Ekrem cep telefonunu cesaretiyle, renk vermeksizin(1) kendisininmiş gibi sahiplendi. Yaşlı kadının duyarsızlığı nedeniyle telefonun ona ait olmadığına hükmetmişti.

Sakin olması, taşları yerine ya da gediğine oturtması(1) gerekiyordu, eğer o, o ise özenmişse, özleyeceğine inancı varsa hamlesini doğru zamanda, doğru yerde ve doğru şekilde yapmalıydı. Yok, telefon düşürdüğünün farkında olmayan birine aitse eğer telefonda şifre yoksa listedeki ilk isimlerden birini arar, iletmesi kaydıyla telefonun sahibi her kimse bir yer söylerdi, götürür teslim eder, konu halledilmiş olurdu.

Eğer telefonun şifresi varsa aranmasını bekler ve belirtilen yere götürüp teslim ederdi, sonuçta konu atla deve değildi(2) ki!

“Bir saniye efendim, otobüs durmak üzere. Ben sizi telefonunuz şifreli değilse sizi, sizin telefonunuzdan arayayım. Şifreli ise beş dakika sonra sizin aramanız mümkün mü efendim? Lütfen!”

Herhangi bir ses ve cevap beklemeksizin telefonu kapattı Ekrem. Bir süre ümit içinde sakinleşmeyi bekledi. Sözlerini sıraya koymaya çalıştı, sonra telefon şifresiz olduğundan aynı numaraya geri döndü.

“Buyurun efendim!”

“Otobüsün şoförü olmalısınız herhalde?”

“Hayır hanımefendi maalesef ben o değilim, daha uzağında, kim bilir belki de tahammül edemeyeceğiniz biriyimdir!”

“O…”

“Cümlenizi her ne şekilde olursa olsun lütfen tamamlamayın. Bir iltifat sözcüğü ne zamandan beri sapıklık ve tacizdir ki, üstelik ağır bir tokadı hak etmişim gibi?”

“Şart mıydı, söylemeseydiniz!”

“O zaman siz de o kadar güzel olmasaydınız!”

“Gene de sapık olduğunuz iddiasındayım!”

“Aldım, kabul ettim hanımefendi! Şu anda görevdeyim ve çalıştığım yerin kapısını, kepenklerini açmam gerek, ondan sonra telefonunuzu istediğiniz yere bırakayım. Böylece sapık biriyle tekrar karşılaşma ve tacize uğrama riskiniz olmaz!”

“Peki! İsmi biraz acayip ama indiğim durağın karşısında “Yakamoz Mehtap” diye bir pastane var. Sahibi babamın arkadaşı, oraya bırakırsanız alırım. İsmimi ekrandan öğrenmişsinizdir herhalde?”

“Gerekli değil ki hanımefendi! İsminizi, telefon numaranızı öğrenip de kaliteli bir sapık olarak telefon edip de defalarca sopa yemeye hiç niyetim yok efendim!”

“Sopa değil, tokattı, hem hak etmiştiniz!”

“Eğer o Osmanlı Tokadı değilse, ben de dizel motorlu eski model bir kamyonum. Bu nedenle söyleyecek bir şey kalmadı. Güle güle bayan, emaneti adresinize teslim edeceğim, merakınız olmasın!”

Matbaayı açtı, matbaaya ait servis arabalarından biriyle belirtilen pastaneye gitti;

“Sahibi gelip alacak!” diyerek telefonu kasadaki görevliye bırakıp dönerken o genç kızla karşılaştı Ekrem.

“Teşekkür ederim!”

“Aman etmeyin hanımefendi! Aman ne teşekkür edin, ne de herhangi bir dilek dileyin. ‘Bir şey değil!’ diye cevap vermeye kalkışsam; ‘Tacizci! Sarılıp öptü! Ormana götürmeye kalkıştı!’ ya da bilmem ne, dersiniz…”

“Tekrar teşekkür ederim, üzgünüm, özür dilerim!”

“Aman, etmeyin hanımefendim, nasıl vereceğimi bilemediğim herhangi bir cevap karşılığında bu kez; ‘İmdat! Sapık tecavüz ediyor!” gibi bağırırsınız. Neme lâzım(2), ben işime döneyim!”

“Pardon! Senarist misiniz? Çok iyi uyduruyorsunuz da…”

“Hiçbir şeyim efendim! Sadece; ‘Güzelsiniz!’ dememin karşılığı aşırı bir tepki ve ağır bir tokat, hem de bir otobüs dolusu herkesin huzurunda…”

“Güzel kokuyorsun eki de vardı, ama?”

“Onu da, hiç sanmıyorum, ama ola ki bir daha karşılaşırsak, alacaklı olarak sayın ve o zaman haşlayın(1) beni. Sanırım zaman; ‘İyi günler!’ dileme zamanı!”

“Alacağımı almak isterim, siz de borçlu kalmak istemezsiniz diye düşünüyorum!”

“Allah korusun!”

Sırtını döndü Ekrem, oysa o gözlere bakmaya devam etmek için nelerden vazgeçmezdi ki?

Adı üstünde; insan kendindeki bazı şeylere sahip olamayıp onları karşısındakine devrettiğinin farkında değilse, hadi buna; salaklık, aptallık yerine yanlışlık veya hata diyelim, acz içinde kalmış(1) demekti.

Ekrem kalbinin genç kızda kaldığının farkında değil gibiydi, aslında farkında olduğu halde farkında olmamasının gerektiği düşüncesindeydi.

Geri alınmaksızın, geri dönüşümsüz, temelli, belki de yaşam boyu, hatta sonsuza kadar ona ait olduğunu, onun kalacağını bilmemek gibi bir saçmalığı yaşıyordu. Üstelik ismini bile bilmiyordu, telefon numarasını değil aklında tutmak, beynine ya da bir kenara not etmeyi bile akıl edememesinin şaşkınlığı içindeydi.

Ve dahi bilmeyi isteyip de bilemediklerinin, bilememenin yarattığı ıstırabı nasıl yok edeceğinin, hiç olmazsa tüketebileceğinin farkında değildi. Ancak matbaaya ait arabanın kapısındaki adres ve telefon numaralarının dikkatli gözlerden kaçmayacağını akıl edememenin de bönlüğünü zafer gibi yaşaması mı gerekecekti, bilmesi mümkün değildi.

Nazlı ya da Sıla hangi ismi daha çok kullanıyorsa o da kendinde değildi. Bir bakıma hiddetinin, şiddetinin pahalıya mal olduğunu daha yan koltuktan fırlayıp teyzenin üzerinden Ekrem’e şiddet uyguladığında fark etmişti. İlgilenildiğinin, fark edildiğinin, etkilediğinin farkında olmaması mümkün değildi.

Yaşlı kadının görüş alanını perdelemesi yetmiyormuş gibi ismini bilmediği Ekrem’in camdan dışarıları seyretmesine, yüzünü saklama tavrına anlam vermekte zorlanmıştı.

Kadın aklı, bilgeliği, duyguları ve altıncı hissi Tanrının onlara bağışı nedeniyle Sıla için en üst seviyede idi. Kendine ilgi gösterene, ilgisini devam ettirmesi için ne gerekiyorsa yapma kararındaydı Sıla.

Evet, bağırıp çağırması, ağır bir tokatla şiddet gösterisi fazla olmuş, belki bu kendisinin unutulmamasını temin etmişti. Kucağına düşürmek gayretini yaşadığı telefonu onun için bir avans niteliğinde idi ve Allah’ın izniyle gereğini, gereğine uygun olarak şekillendirdiği inancındaydı Sıla.

Ondan sonrası Sıla için çocuk oyuncağı(2) ve Ekrem kendi için çantada keklikti(2), eğer kalpler karşılıklı olarak atma eğiliminde, kalpler karşı karşıya(6) idiyse, hissettiği gibi. Eğer karşısındakinin kalbi kendinde kalmışsa ki bundan neredeyse inanç olarak emin gibiydi, asla azat etmeyecek, serbest ve başıboş bırakmayacaktı onu.

Ekrem masasına oturup “Ya bismillah!” bile diyemeden santral memuru ve sekreter henüz göreve gelmemiş olduklarından doğrudan kendine bağlı olan dâhili telefonun zili çaldı. Ekranda görünen bir cep telefonu numarası idi, tanıdığı bir numara gibiydi, ama aklında kalmamış gibi.

Karşısındaki “Alo!” der demez sesi tanımıştı. Yeniden fırçalara(1), sitemlere, azarlanmalara, haşlanmalara ve en önemlisi dille olsa da, fiziksel eylemli olsa da sopaya tahammül edemeyecekti.

Telefonun ahizesini kapatıp yakınındaki elemanlardan birini çağırıp; “Buyurun, de, aklına ne gelirse söyle!” dedi.

“Buyurun, burası matbaa, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Telefonu açan şapşala(3) söyle,  ahize kapatmakla sesler kaybolup da eylem gerçekleşmiyor, kulaklıktan da sesler telefonu açmış olana kesik kesik de olsa ulaşıyor, uzat bakalım telefonu ona!”

“Seni istiyor Ekrem Abi!”

Elemanının Sıla’nın “Şapşal” demesiyle kendisini kastettiğini hemen ve nasıl anladığına hayret etmişti Ekrem. Sıla’nın sözleri makineli tüfek ritmindeydi;

“Sen O’sun, bildim, adın da Ekrem’miş, ben de Sıla! ‘Acaba?’ diyorum, telefonu uzattığın kişiye; ‘Tacizci sapıkla görüşmek istiyorum!’ deseydim, hoşuna gider miydi?”

“Yapmazdın!”

“Neden? Beni ne engelleyebilirdi ki? Mademki pikabının kapısında matbaanın telefon numarası, adresi var, nasıl ki sana ulaştım, yanına da gelebilirim, değil mi? Şimdi matbaaya gelip ‘Ekrem bana tecavüz etti, hamile kaldım, beni nikâhına almıyor, evlenmiyor!’ diye bağırıp çağırsam…”

“Neden bu kadar zalim olmak istiyorsun ki, suçum ne?”

“Sence?”

“Güzelsin, demek suç ise, sen de büyük ol, bağışlamayı dene, uygula!”

“Etkilendiğini itiraf et, hatta ilerisini de, belki azat olmayı hak edebilirsin!”

“Beni azat etmeni istemem, dilemem, ama şu anda ne diyeceğimi bilemiyorum!”

“Bilmen için sana bir hafta süre. Matbaaya gelirim, ama seninle görüşmek için değil, patronuna biraz evvel söylediğim yalanı söylemek için…”

“Güzel Sıla! Seni güzel bulmak, güzelliğini söylemek ve parfümünün daha doğrusu sabun kokusu olduğunu hissettiğim bedenine karışan kokuyu methetmekten başka ne suçum oldu ki, eziyet üstüne eziyet etmek için çabalıyorsun, eziyet etmekten niye vazgeçmiyorsun? Senin bu eziyetinden kaçıp kurtulmam, senin vazgeçmen için ne yapmam gerek, söyle, onun için ter dökeyim!”

“Meselâ Kaf Dağının ardındaki Zümrüdü Anka Kuşunun altın yumurtalarından birini bana getirmen yeterli. O zaman azatsın! Yoksa yok! Esarete devam!”

“Yani imkânsızlığa emir?”

“Uzun söze gerek yok! ‘Bir hafta izin!’ dedim. Ya azat, ya kölelik... Şu an Pazartesi saat 11 oldu. Haftaya Pazar günü saat 11 de pastanede çay ısmarlarsın…”

“Söz mü?”

“Neden olmasın, ama neyin sözü?”

“Her şeyi söylemem mi gerek, onu da sen biliversen?”

Telefonu kapatmasıyla birlikte cep telefonunun çalması arasında nanosaniyelik(7) bir zaman ancak geçmişti. Yaşamda hiçbir şey, her zaman belki de bu kadar katı bir söylemle dillendirmek şeklinde uygun görülmüyor olsa da, istenilen, düşünülen, arzulanan, umut edinilen şeyler çok zaman hayal edildiği gibi gerçekleşmiyor ve bu nedenle de doğru dürüst yaşanmıyordu da…

“Acele gel!” demişti komşulardan biri, heyecan ve hüzünle.

Annesi cahildi, ümmiydi(3), bildiği fazla bir şey yoktu. Okuması için teşvik ettiği ve okuduğu için oğluyla gurur duyuyordu, çok zaman yalnızlığını kendiyle paylaşıyor olmasına rağmen. Ekrem ona tek tuşuna basarak kendine ulaşacağı numaradan başka kayıtlı numara olmayan bir cep telefonu almıştı. Çok zaman sevgi dolu sözlerle iletişim halinde idi.

Belki de bunun için askere gitmekteki her geciktiği gün mutluluğu idi, annesi sebebiyle. Belki bir yuva kurmak istemeyişinin nedeni de annesine olan bu sonsuz yakınlığı olsa gerekti. Kurgusu; gelin hanımın annesine bakmayacağı üzerine şekilliydi. Artık bu düşünüş nasıl adlandırılırsa…

Annesi komşularıyla çardakta(3) sohbet ederken, postacının oğlu, Ekrem adına sarı bir zarf getirmişti. Annesi sarı zarftan korkmuş, ürkmüş, çekinmiş ve anında sırt üstü kaykılarak ruhunu emanet sahibine teslim etmişti.

Eve ulaştığında annesi salonun ortasına beyaz bir örtü altına saklanmış, odada tütsü yakılmıştı. Bir kenarda bir kadın sözüm ona Kur’an okuyor, yan tarafta bir pet şişede zemzem bulunuyordu, üzerinde kargacık-burgacık(2) yazıyla donatılmış olarak.

Körler, sağırlar, birbirlerini ağırlar örneği, annesinin kendisi gibi çoğu cahil olan kadınların hiçbiri onu sekerât(3) halindeyken hastaneye ulaştırmayı akıl edememişti, kendilerince; “Hak tecelli etmişti(1)!” çünkü.

Patron anlayışlı bir akraba idi. Birikmişlerine dokunmaksızın cebine gerekenleri istiflemiş, daha önce yaşanmışlardan patronun akıllı davranması, çinko kaplamalı tabut, ölüm ilmühaberi(2), cenaze arabası, defin ruhsatı(2) ile yola çıkmıştı Ekrem.

                 Annesi televizyonda; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar(8)!” şarkısını duyunca, “Vasiyetimdir benim de, beni de köyümde, babanın yanına gömmeyi unutma, ha!” diye Ekrem’in kulağını bükercesine(1) vasiyet ettiğinden hiçbir masrafa girmeksizin köyün mezarlığında babasının yanındaki daha öncesinde ayırttığı boşluğa defnetmişti annesini.

Acele etmeliydi, çünkü gelen ve annesinin ölümüne neden olan zarf ; “Bir hafta içinde asker olmasının gerektiğini bildiren” yazılı bir davetti.

Patrondan izin, birikim ve eklentilerini almış, çevre ile vedalaşmıştı.

Unutmadığı şeylerden biri; tapusu kendi üzerine olan evin anahtarının birini patronuna vermesi, diğerini hangi akla hizmet ettiğini(2) bilmeksizin pencere kenarındaki kuruma mecburiyeti olan saksının altına gizlemişti.

Unutmadığı halde, unutması gerekenle haddini ve hakkını bilerek(1) vedalaşmamıştı.

Gidiş o gidiş, dönmemişti şehre Ekrem, nice Pazarlar, nice Pazarların saat 11 leri geçmişti, ne ses, ne haber ulaşmıştı, hem de hiçbir yerden, hiç kimseye. Ancak özellikle zalimin zulmüne uğradığını dillendirdiğine bu kez kendinin zulmettiğinin farkında değildi.

Patron bir gün kendi adına mektup aldı, üstünde gönderenin adresi olmayan, sadece bir Posta Kutusu numarası belirtilmiş olan. Özetle;

“Hakkım olmayanlardan saklanmak isteğindeyim abi. Sadece vefasızlık olmasın dileğiyle masamda telefon numarasının olduğunu sandığım Sıla’ya telefon et lütfen, ya da pastanesine haber ver, gönder nasıl istersen lütfen. Ona en kısa zamanda bir mektup yazmaya gayret edeceğim!”

Mektubun kalan kısmı, selâm, kelâm vb. idi.

            Basireti bağlanmış(1) olsa gerekti, akıl edemediği zarf üstündeki pulun üzerinde bulunan damgadaki şehir adı ve salaklığı ile işaretlediği Posta Kutusu Numarası idi. Zeki, akıllı ve altıncı hissi olağan ötesinde kuvvetli bir kadın için bu kadarı yeterliydi, eğer dileği istediğine ulaşmak idiyse.

“Sevgili Nazlı Sıla,

Bu sözü yazmak için bile çok düşündüm, sana ‘Sevgili’ demeye hakkımın olmadığının bilincindeyim. Bildiğini sanıyorum, askere davet mektubumu yanlış algılayan annemi yitirdim ve ertesinde askere gitmek zorunda kaldım. Yapayalnızım dünyamda. Merhamet sömürüsü(2) yapıp; ‘Senden hoşlandım, sevdim, seviyorum!’ dememe gerek yok! Bilmen gereken gerçeğim; senden ayrı, sensiz bir ömrü nasıl tüketeceğimi bilememem. Dağ başında değilim ki, ölmek, şehit olmak gibi bir mertebem(3) olsun.

Evimin adresini aşağıya yazacağım. Kapının anahtarı sağ penceredeki saksının altında. Ekte Noter tasdikli bir belge var, sana ait. İçerideki televizyonun altındaki çekmecede de evin tapusu var. Senin! Kimsem yok, yapayalnızım, dediğim gibi. ‘Sen de beni, benim seni sevdiğim gibi sev!’ demeye hiç hakkım yok, üstelik haddime mi?

Sana sağlıklı bir ömür ve mutluluk dolu bir ömür diliyorum. Eğer senin bana verdiğin süre olan o Pazar saat 11 olduğunda seninle olaydım, ne Kaf Dağına ulaşmaya, ne de adı her neyse o kuşun yumurtasını getirmeye niyetli olmadığımı söyleyecek, eğer iade etmek istemezsen sende olan kalbimin, sende kalmasını isteyecektim.

Ve tacizci, sapık, tecavüzcü olmadığımı söyleyecektim sana. Olmadı.

Gerçekten güzel ötesinde çok güzel, iyi olmanın çok ötesinde iyi olarak bana tahammül eden bir kızdın. Öylesin de.

Ben önümü göremiyorum, sapığın olmayı da becerebildiğimi sanmıyorum. Ancak bilmen gereken şu ki; sanırım senin kölen olmaktan başka sana karşı asla bir başarım olmadı. O halde uzak olmalıyım senden.

Her şey gönlünce olsun, elveda, ya da Allahaısmarladık! Her daim; Ekrem.”

Ekrem’in aklının ucundan bile geçmeyen devekuşu örneği yaşadığını bilmemesiydi, kuma kafasını soktuğunda görünmediğini zanneden.

Sıla mektubu aldığının ertesinde ilk uçağa bilet buldu, Ekrem’in askerlik yaptığı yerin yakınlarına kadar. Her ne kadar askerlik, dağ-bayır yok demiş olsa da taksi tutmaya çekindi, içinde üç-beş yolcu olan ancak dolduğunda hareket edecek olan minibüse bindi, sabrı umulmaz boyutlardaydı;

“Yollarda alacağın yolcuların bedeli senin, şu anda eksik olan yolcu bedellerini ödeyeceğim, hareket edin lütfen!” dedi…

Hemen postaneye gitti, memurlar ketum(3), müdür sevgiden, aşktan anlayan, anlayışlı genç bir Anadolu çocuğu idi. Elinde bir alyans görüntüsü olmamasına rağmen Ekrem’in eşi olduğunu, bir inat yüzünden dargınlık icat edip(9) haber vermeden askere gittiğine inandırdı müdürü. Kışla telefonunu, adresini, arkadaşlarıyla birlikte kaldığı evin adresini ve en sonunda kışlada kullanamasa da, evinde bırakıyor olsa da cep telefonu numarasını öğrendi, doğal olarak gayri resmi bir fondan(2).

Elinde kendisi için hiç de gerekli olmadığına inandığı, her ihtimale karşı içine eşofman şeklinde bir takım olan ufacık bir valizi, bir pet şişe su ve krakerler vardı.

Kışlaya telefon ettiğinde, aynı yalanı söylemek düşüncesinde idi, ancak gerek kalmadı, telefona çıkan asker;

“Komutanım Nöbetçi Subaydı, öğlenleyin nöbeti bitti, evine gitti!” dedi.

Baskın; zafer demekti, her ne kadar askerlik bilgisi olmasa da.

Evi, adresinden buldu, zili çaldı, zil belki de bozuktu, ya da zilin çaldığına dair sesi duyamamıştı. Kapıyı önce tıklattı, açan olmadı, yumrukladı, gene ses seda yoktu.

Evin zemin katını işgal eden yan kapıdaki bakkal çıktı dışarıya.

“Evi bakkalın üstünde, nöbetten yeni geldi, yorgun, bildiğim kadarıyla top atsan uyanmaz. Hem sen kimsin kızım?”

“Karısıyım amca. Annesini yitirdi, keçi inadı(2) var, sanki annesini yitirmesine ben sebep olmuşum gibi küstü bana, aldı başını askere gitti. Ben de ancak onunla var olduğuma inanıp geldim buralara işte. Kapıdan kovsa bile bacadan girip onun küslüğünü, kaprislerini, celâllenmesini(1) yok edeceğim. Hele sen şöyle kenarda dur amca!”

Cep telefonunu çıkarıp, elindeki kâğıda bakarak numaraları tuşladı, bakkalın hayret dolu bakışlarına aldırmadı.

“Bunlar ne biçim karı-koca yahu? Cep telefonları bile makinelerinde kayıtlı değil. Ola ki damat kızgınlığıyla cep telefon numarasını değiştirmiş olsa gerek. Peki, karısı numarayı nereden buldu ki?” şeklinde iç sesiyle(2) düşünmüş olsa gerekti.

Sıla onun beyninden geçirdiklerini hissetmiş gibi, yalan da olsa cevaplama gayretini yaşadı;

“Nasıl bir sinirlenişmiş ki bu, cep telefon numarasını bile değiştirmiş, öğrendim ben ama!”

“Efendim! Kim o sabah sabah?”

“Kim o deme, benim ben, öyle bir ben ki, baştan aşağı sen!(10)

“Sıla?”

“Evet! Sorma ve hemen kapını aç, yanımda bakkal amca olmasa ne diyeceğimi biliyorsun! Yoksa benden başka bir beklediğin mi vardı?”

“Senden başka kimsemin olmadığını biliyorsun!”

Sözlerini tamamlama gayretindeyken bakkal dükkânına dönmüştü.

“Ne söyleyeceksen söyle, çevremde kimse yok!”

“Zalim! Esir taciri(2)! Kalbimi çalan hırsız!”

“Sevgili sapık! Bir saniye içinde inip kapıyı açmazsan, uluorta ne diye bağıracağımı biliyorsun, değil mi?”

“Hemen iniyorum!”

“Devamını karşıma geldiğinde, özlemle sarıldığımda söyleyeceğim!”

Şaşkındı Ekrem, kapı açtı ve karşılıklı olarak hareketsiz kaldılar bir süre, gözlerden uzak.

“İçeriye almayacak mısın beni? Kapı önünde, sokak ortasında karşılıklı bakışıp duracak mıyız?”

Şaşkınlığı yadsınmayacak, aptallık gibi bir derecedeydi Ekrem’in. Kenara çekildi sadece.

Kapıyı kapatan Sıla;

“Benim sensiz yaşayacağımı nasıl düşünür, niye saklanmaya çalışırsın ki? İlk karşılaşmamızdaki hüznü hâlâ yaşıyorum. Seni seviyorum ve ömrümü seninle tüketmek için hazır ve hazırlıklıyım. Hadi sarıl bana, kapının arkasında olsak da mektubunda yazdığın gerçekleri söyle bana, teferruat hiç önemli değil benim için…”

“Seni seviyorum, kalbim hep sende kaldı!”

“Seni seviyorum, kalbini verdiğin andaki gibi aynen muhafaza ettim ve iade etmeye de hiç niyetim yok, ömrümüzün sonuna kadar bende kalacak!”

Sıla baktı cesareti yok Ekrem’in, sarılıp öptü onu, karşılığını bekleyip alarak, yıllar sürmüş bir ayrılığı ödeşmek ister gibi ve sonra el ele tutuşup seri adımlarla tırmanmaya başladılar merdivenleri.

Yaşam onlarındı, dünlerde fark etmekte zorlandıkları, hemen o anlarda yaşamaya başladıkları…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kerem (Ekrem) ile Aslı (Sıla); Hikâyesinin harflerinin yerleri değiştirilerek öykünün ismi oluşturuldu!

(1) Acz İçinde Olmak (Kalmak, Yaşamak); Gücü yetmemek, becerememek.

Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek (Geçmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Aylak Aylak Yatmak (Gezmek, Dolaşmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatmak. Avarece gezmek, dolaşmak, yatmak, işsiz, boş gezmek, dolaşmak, yatmak.

Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilinecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Erinmemek; Kendinde gevşeklik hissetmemek, bir işi yapmak için gayretli olmak, gayret etmek, üşenmemek, tembellik yapmamak.

Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).

Göz Yummak; Kusurları görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak, hoş görmek. Müsamaha etmek, tolerans tanımak.

Hak Tecelli Etmek; Ölmek. Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Hayır Duası Almak; Birinin diğeri için iyi dileklerde bulunması, iyilik dolu dua.

Hazmetmemek; Kimi durumlara katlanamamak.

Hoşgörülü Olmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.

Icığını Cıcığını (Sormak, Çıkarmak) Öğrenmek; İçi-dışı, hepsi, tüm ayrıntıları öğrenmek.

İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.

Kulağını Bükmek (Çekmek); Dikkatli olması için uyarıda bulunmak.

Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Renk Vermemek; Bir şeyi bildiği halde, bilmez gibi görünerek olacakları beklemek. Duygu ve düşüncelerini belli etmemek.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sırtı Kaşınmak, Ensesi Kaşınmak, Yanağı Kaşınmak; Dayak yemeyi hak edecek davranışlarda bulunmak.

Şeytan Dürtmek; Herhangi bir nedenle uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.

(2) Art Niyetli; Art düşünceli. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünceyi taşıyan.

Atla Deve Değil (ya); Değerce fazla olmayan, yapılması zor olmayan, altından kalkılamayacak kadar önemli değil.

Aydır Kaydır (Gaydır); Yasal ya da uygun görülecek her türlü hileyi yaparak bir şeyi düzgün gösterme.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Çantada Keklik; Elde edilmesi o denli kesin ki elde edilmiş sayılır.

Çiçeği Burnunda; Çok taze, çok yeni. Henüz, çok az vakit geçtikten sonra.

Çocuk Oyuncağı; Çok kolay iş. Önem verilecek bir değer taşımayan, değersiz şey.

Defin Ruhsatı; Doktor muayenesi sonrası alınan raporla ölünün gömülebilmesi için resmi yerlerden verilen izin belgesi.

Gamlı Baykuş; Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi.

Gayri Resmi Fon; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan ayrıcalık. Fon; Ticari anlamından ziyade sinema ve tiyatroda dekor, görüntü, resimde boya ile verilen şekil ve stiller anlaşılmalıdır.

Hangi Akla Hizmet (Ediyor);  Ne gibi bir düşünce ile böylesine olmayacak, mantıksız bir iş yapıyor?

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

İnsan, Din, Umut, Esir Taciri; Her türlü iş, ticaret ve eylem için insanı, dini, kişilerin umutlarını kullanan kişiler.

Kargacık  Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.

Keçi (Katır) İnadı; Bir türlü yumuşamayan inat. Aşırı inat, aşırı huysuzluk.

Merhamet Sömürüsü (İstismarı); Merhamet dilenciliği, duygusal sömürü ve merhamet duygularının çalınması, yaşama yönelik kötüye kullanımda başarı sağlama arzusu.

Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.

Ölüm İlmühaberi (İlâmı, Raporu, Belgesi, Evrakı); Evde vefat eden biri için ölünün nüfus kâğıdı ile birlikte başvurularak doktordan alınması gereken belge. Bu belge olmazsa Belediye defin için izin vermemekte.

(3) Boşboğaz; Dili (Ağzı) Gevşek. Sır saklamayan, tutmayan, geveze, sır tutmaz. Yalaka, Şakşakçı, dalkavuk, arsız, sırnaşık, geveze.

Çardak, Kameriye, Kamelya; Tarla, bahçe ve avlularda genellikle dört direk üstüne atılan ağaç dallarından yapılmış veya üstü örtülü, yanları açık, serinlemek veya vakit geçirmek için yapılmış küp, silindir veya diğer geometrik şekillerde yapılmış yapı. Asma ve benzeri sarılgan bitkilerin dallarını sardırmak için de direkler halinde yapılmış olan yer.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.

Mimli; İşaretli.

Puantaj; Bir şeyin denetlendiğini, görüldüğünü ya da bir bir sayıldığını belirtmek için işaretleme, işaret koyma.

Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “Ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık.

Şapşal; Aptalca, alıkça, davranışlarda bulunan. Üstüne, başına, giyimine, kuşamına özen göstermeyen.

Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.

(4) Gözünün Üstünde Kaşın Var, Kaşının Altında Gözün Var; Bir suçlama için kişinin bahane uydurması, bir kimsenin alınmasına neden olacak sözler söylemek, onun herhangi bir olumlu, ya da olumsuz davranışını hoş karşılamama.

(5) Yerçekimi Kanunu (Gravitasyon); Newton’un elmanın yere düşmesi (özgün bir öyküye göre; başına düşmesi) üzerine gerçekleştiği sanılan keşif. Oysa ilk insanlardan beri bırakılan cisimlerin yeryüzünün merkezine doğru (Yerçekimiyle) çekildikleri bilinen bir gerçektir. Dolaysıyla bunun bir kanun, keşif olduğunu varsaymak zannımca doğru olmasa gerek.

Serbest Düşme İvmesi; Havada serbest bırakılan cisimlerin düşmesi ile ilgili fiziksel bir kavram.

(6) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(7) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).

(8) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.

(9) Bir inat yüzünden sen, dargınlık icat ettin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(10) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen!KİM O DEME” Özdemir ASAF