Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman.(1)

                 Şimdilerde kızgındım, kin duyuyordum, doluydum, sinirliydim, öfkeliydim. “Olmaması gerek!” düşüncelerindeydim, hakkım olmadığını bile bile.

                 Hep başını eğerek gitmesine rağmen mağrurdu(2), kibirliydi(2), insanlara yüksekten bakma eğilimindeydi o. Başında sefertası şeklinde bir kabarıklık, şişkinlik her neyse ne de her yanını çepeçevre sarmış, karanlık, yalnız yüzü bazı bazı karanlıklarla eşit gözlükleriyle saklamaya çalışan mahremiyetle(2) bütünleşmiş bir kızdı o.

                 Bu kadar iyi tanıdığıma “Nasıl?” sorusu gelince? Şöyle söylemeye çalışayım. Ben küçük, o benden biraz büyük çocukluğumdan, saçlarını, gözlerini, burnunu ve bacaklarını saklamayan çocuksu kısa etekliği ile biliyor, tanıyordum onu, ta ki kapanıncaya kadar.

                 Belki “Abla” olup kendi karar vermiş olabilirdi, belki de aile baskısı, kesinlikle çevre baskısının olmadığına inandığım?

                 Aklımdan hiç çıkmamıştı, çıkması da mümkün değildi, beni çok küçük görüp her karşılaştığımızda “Küçüğüm…” diyendi o, duygularımı bilmez, anlatmaz, hissetmez tavırlarda…

                 Bu söz ben büyüdükçe, benim sözüm olarak tavan yapmış(3), patenti(2) bana ait olmasa da, ben de benden küçüklere “Küçüğüm!” deme mecburiyetini yaşar olmuştum, buna hakkımın olmadığını bilsem de.

                 Küçüktüm, hatta “Çocuktum, ufacıktım!(4) Ancak ifade etmekte zorluk çekmeden söylemeliydim ki;  insan kalbi doğuştan itibaren çalışmaya başlıyor, içindeki gönül, uyanması gereken vakitte uyanıyordu, yaş-baş dinlemeden. Yani ilk aşkına veriyordu, vermesi gerekenlerin tümünü, esirgemeksizin hem.

                 Ve yanılan gene insan, yani bendim. Sadece ilk değil, büyüdükçe tek ve son olacağını da bilemezdim, “Top oynayıp, acıktığım günlerde…(4)

                 Hissettiğim kadarıyla o her zaman benim değildi. Benim duygularımla onunkiler asla çakışmıyordu. O halde o bana dönmeyeceğine, benim onu bana döndürmeye gücüm yetmeyeceğine, kötülük-çirkinlik meleği de olmayacağıma göre onun için melek olmak yerine zebani olmam(3) gerekecekti, gerekmeliydi de. Ama nasıl, hele ki kıt aklımla(5)?

                 Nihal Abla, güzel bir kızdı, “Abla!” dediğime bakılmasın, öyle 10-15 değil, olsa olsa 2, bilemedin 3 yaş büyüktü benden, işte o kadar.

                 Ve çok güzel bir sevgiliydi, benim için. Saçlarımı okşadığında belki de bir genç kız olarak hissettiklerinde yanılma payı olmasını dilercesine; “Küçüğüm…” diyordu bana, beraberce büyürken, dediğim gibi (hani meselâ, söz gelimi tavrıyla)!!!

                 Sanırım hacı-hoca takımından birilerinin, söylediğim gibi tesettüre bürünmüş(3) kızıydı (Başlangıçlarda şüphe ederek de olsa açıklamaya çalıştığım gibi). Annesini hiç görmedim, babası ise kırçıl sakallıydı, eğer ki zihnimde yanlış yer etmemişse.

                 Nedeni; Nihal Ablayı daha ilkokula giderken başını tas şeklinde kapatıp bağlayarak, elinden tutup götürdüğü günler hatırımdaydı.

                 Ve küçük, küçücük aklıma sığdırdığım kadarıyla, babasının ona göre muallimlerle, bana göre öğretmenlerle saçının görünmesi konusunda çok inançlı(!) davranışlarla münakaşa ve tehdit ettiği, sonunda yasalara uyma zorunluluğu nedeniyle susup-kıstığı ulaşmıştı kulaklarıma.

                 Eee! İnsanın yaşamının tümünü kapsayan bir sevgili için kulaklarının açık olması…

                 Yani kulaklarımın onunla ilgili sözler, söylemler ve hareketler için kulaklarımın delik olması(3) gerekmez miydi?

                 Bu arada “Babası” dediğim için şüphelenme hakkımdan vazgeçmeyi bilmeksizin; “Acaba elinden tutan o kırçıl sakallı, dedesi de olabilir miydi?” demek de içimden geçmedi değil. O yaşlardaki bir çocuk için; “Göz var, nizam var(6)!” sözünü bilmesi gerekli değildi ki, bugünleri anlatmaya çalışırken, hem önemi olabilirdi mi ki?

                 Günler geçti, ben de başladım okula tabii, politik amaçlarla yaz-boz haline gelen eğitim sistemlerinin “Hoş geldiniz!” dileklerine mecbur olup da “Hoş buldum!” diyerek, o kıt akılla ne, niçin, ne kadar ve nasıl gibi sorgulama hakkına sahip olmaksızın.

                 Ancak özellikle ve öncelikle söylemeliyim ki, çok zaman kırçıl sakallının bana emaneti olan kızıyla beraber gidiyorduk okula el ele. Galiba sünnet olmuştum, belediye katkılı törenle, onun dışında sevgili olmayı gerektirecek değişiklikler yoktu bedenimde, kıtlıktan azat olmaya başlamış aklım dışında.

                 Ve o, o çok zamanlar içinde bana “Küçüğüm…” diyordu ve saçlarımı parmaklarıyla tarayarak, bazen bazı sevecen zamanlarında da de yanağıma çimdik atarak.

                 Nasıl sevmez, âşık olmazdım ki ona? Ve baba veya dede yasalarla uğraşmayı ertelemiş, karanlık yerine aydınlıkla bizi uğurlamaya başlamıştı okula doğru, ama yan yana, gene de mesafeli.

                 Sonra bir gün dünyam karardı; “Öcü” olmuştu o, “Gibi” değil, basbayağı siyahlar içinde ve benimle birlikte olmamak, hatta görünmemek için bile özenli, ta başlangıçlarımın açılışında kızgınlıkla dile getirmeye çalıştığım gibi.

                 Okul değişik, öğrenim ona göreydi. Eğer tesadüfler onun adına yardımcı olursa bu kez de sesimi, sözlerimi duyuramayacağım kadar uzakta bulunma hakkını kullanıyordu.

                 Türban, yerleri süpüren “İnancı gereği” pelerin, okulundaki kesin, keskin kurallar gereği aslını inkâr edemeyiş…

                 Bu ritimle geçti son iki senem, ben aynı okulda, o ayrı okulda, farklı komutlar, farklı boyutlar, farklı kavramlar ve doğruluğu, kesinliği tartışılacak rijit takıntılarla, iki sözü uç uca eklemek(3) için birbirimize vakit ayırabildiğimizde…

                 Karanlığında çok uzaktım, aydınlığında ise uzak durma niyetinde, nadiren yakın, duygularımdan habersiz görünüp onun aynı duyguları yaşamadığına inandığım bir dünyada idi o.

                 Sonra belki tahammülsüzlüğü yaşamış olsa gerekti ailesi, çevresine karşı. Galiba oturdukları apartmanın herhangi bir dairesinden kendisine katılan yoktu, camiye giderken, eğer yanlış aklımda kalmadıysa; “Merhaba!” sözüne bile tepkiliydi kırçıllı, cevabı “Ve aleykümselam!”, ya da “Hayırlı günler!” şeklindeydi, pek de iyi niyetle söylediğine inanamadığım.

                 İnanamadım bir gün gördüklerime; evleri bomboş, perdesiz pencerelere ve kapılara asılmış olan “Sahibinden Satılık” levhalarından rüyalarımı da, umutlarımı da silmem gerektiği inancını yaşamıştım ve bilmem gereken sesimin kalınlaşması örneği ile kızların “Abla” oldukları gibi; “Ağabey” olduğumu bilmemdi!

                 Evet! Farklıydık, doğumlarda, cinsiyette, yaşamda, anlayış ve kültürümüzde, ama bu, bekleyip de “Allahaısmarladık!” dedikten sonra gitmesine engel değildi ki. Makul ve mantıklı(5) sözlerle, kendimi ona bırakıp, bağrıma taş basarak(3) yapmam gerekeni yapardım. Üstelik yaşımın gereği, anne ve babama yaşamımla, dileğimle, isteğimle ilgili bilmeleri hiç de gerekmeyenleri anlatmadan…

                 Yüreğimde büyük bir yük vardı, üstesinden gelmemin(3) zor olduğu. Zorlansam da beynim bu yükü mutlaka kaldırıp ömür boyu taşımamı emrediyordu…

                 Bir gün karşılaştık ilerleyen zamanda, dünyalar benimdi, konuşamadık, dünyalar kaydı elimden, dünyalar çıktı elimden, kayboldu. Nedenini öğrenmem gerekti. Olmadı! Yanındaki büfeden bir şeyler alırken; “Neden?” dememi beklemeksizin; “Sonra!” deyip rakamları dizeledi, usulca, sessizce, arka arkaya, zekâmdan emin olsa gerekti, anlamam ve en kısa süre içinde aramam için cep telefonu numarasını hecelemişti.

                 Benim cep telefonu edinme isteğimi babam; “Zaten geçimimiz dar!” diyerek reddetmiş;

                 “Çok gerekli ve önemliyse al benimkini kullan, kimle konuşacaksan konuş, ama uzun olmasın ha!” diyerek de gayri resmi tehdit etmişti!

                 Aradım, cevaplanmadı, telefonu iade ettim babama. Babam sonrasında ters tarafına mı geldi ne, karşısı adımı söylemesine rağmen;

                 “Öyle biri yok burada! Aradığınız numara bana ait. Numaranız yanlış! Tekrar aramadan önce aradığınız numarayı kontrol edin!” demiş.

                 Tekrar arandığında ise arayan numarayı tanıyıp karşı tarafın konuşmasına imkân vermeden, fırsat tanımadan, açmasıyla “Yanlış numara!” deyip telefonu kapatması bir olmuş.

                 Söylemesi gereken çoktan çok zamanlar sonrasında, ancak “Geçmiş olsun!” denmeyecek bir zaman diliminde hatırladı, yaşadığı, benim için çok önemli olan bu olayı.

                 İlkokul bitirdim ve ödülüm; hattıyla birlikte bir cep telefonu edinmem oldu ve gençlik değil, gerçek heyecanımı aradım, devamlı olarak. Önceleri ulaşılamayan, açılmayan numara sonraları ya benim telefon numaram; “Reddedilecekler Listesine” alınmış, ya da telefon temelli kapatılmıştı, mecburiyetten mi, isteksizlikten mi, bilmem mümkün değildi!

                 Bu yaşımda şehir kazan, ben kepçe dolaşma isteğim ise sapıklık ötesi bir davranış olarak düşünülemezdi, düşünülmemeliydi de…

                 Günler geçiyor, ilerleyen zaman içinde etrafıma bakmak bile geçmiyordu içimden, gönül gözüm daha başlangıcında görmesi gerekeni görür görmez kapanmıştı çünkü…

                 Lisede okuduğum, gözlerimin kapalı, günümün karanlık olduğu bir akşamın ötesine geçmek üzere olduğum bir vakitte ilerlerken…

                 Evime giden yol üzerindeki cami bahçesi en kestirme yoldu. Önümde yürüme gayretinde olan siyah bir karaltı, 3-5 basamaklı merdivende, ola ki ayakkabısı, ya da o uzun çarşaf gibi şeyi basamaklardan birine takıldı herhalde…

                 Ve düştü, muhtemelen de sakınamadığı kafasını bir yerlere çarpıp karanlıkta kaldı.

                 Koştum, insanlığın gerektirdiği çabasıyla, yüzükoyun yatıyordu, türbanlı bir kadındı, soluk soluğa, ama cansız gibi.

                 “Hanımefendi!” ve ekleri sözlerim askıda kaldı, bir can için yapmam gereken ne olursa olsun yapmalıydım, inanç gösterisi de olsa, gerçekten inanmış biri de olsa.

                 Acilen ambulans istedim.

                 Sıyrılmış eteğini peleriniyle örtmeye, düzeltmeye çalıştım, ambulansı beklerken ve kendi adıma aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim gerçek bir görüntü çekti dikkatimi.

                 Yarım çorap üstündeki sütun çıplak ve düzgündü ve üstelik uzunluğu konusunda bilgim olmayan, üstündeki siyahlıkla, öcü tavrıyla ilintisi olmayan renkli çiçek desenli bir entari vardı.

                 Gördüklerimden sonra akıl edebildim, yüzünü çevirmeyi ve başında hasar olup olmadığını, olduysa ne kadar olduğunu öğrenmek için.

                 İnanmam güçtü çocukluğumdaki Nihal Abla, şimdi ise arayıp bulmaya çalıştığım sevgili Nihal’di o. Çocuktum, ufacıktım ya, gökte ararken yerde bulmuştum onu, yıllar sonra, mutlaka Tanrının yöneltmesi, yardımı ve acıması ile. Sevincimi kendime yasakladım, buna mecbur hissettim kendimi. Tanrım kendisini mahcup edecek bir davranışımı herhalde kabullenmezdi.

                 Şeytan dürtükledi(3), Tanrının yanı başımda olduğundan habersiz gibi. Yüzünü açtım Nihal’in. Kulaklarını, saçlarını görecek şekilde fotoğraflarını çektim birkaç kare. Bana daha önce verdiği telefon numarasını eteğinin bir kenarına silinmeyecek şekilde aynen yazdım. İnsan ilk şaşkınlığını geri zekâlılığıyla gösterdiği takdirde aklına başka bir şey gelmiyordu.

                 Ambulans geldi, eteğini toplayıp, aynı kararlılıkla yüzünü örttükten sonra.

                 “Yakınınız mı?”

                 “Hayır!”

                 “Yürürken birkaç adım önümdeydi, tam merdivenlere geldiğinde, artık bilemiyorum, dalgınlaştı mı, ayağı mı kaydı, düştü ve öylece kaldı. Bir şeyi yoktur inşallah, ölmez değil mi doktor?”

                 “Hoppala! İnsan bir düşmeyle ölür mü yahu? Hem adınız neydi sizin?”

                 Caminin adı görüntülendi gözlerimde ve sonra dilimde;

                 “Kadı Bedrettin!”

                 “Amma eksantrik(2) bir isim ha! Neyse akrabası olmadığınıza göre sizi ambulansa alamayız. Gerekirse hastane polisi sizi cep telefonunuzdan arar…”

                 Telefon ederken adres olarak camii adını vermiş miydim, hatırımda değil, ama doktor hatırlamadığına göre önemli değildi.

                 Sinyallerini ve ışıklarını çaktırarak uzaklaştılar.

                 Hastane Polisi mi? Giderayak(2) neden söylemek gayretini göstermişlerdi ki? Bu da ne demekti şimdi? Cep telefonum? Aranmak? Canım sıkılmıştı, ben bulunmak değil, arayıp bulmak istiyordum.

                 O, hiç aklından geçmese de, belki teşekkür etmek için arayacaktı, belki de tanıyacaktı beni. Ancak benim gururlanmam için asla bir sebep yoktu.

                 Bir taksi tutup genç kızın değil de, sevdiğimin ardından gitmeyi yeğledim, ona görünmeksizin, sakınarak nedenini akıl edemediğim, bilemediğim…

                 Gece bitti, devam eden günde telefonum çaldı.

                 “İşte beklemediğim an, hastane polisi belki de şüpheli olarak beni sorgulayıp nezarete atacak!” diye sıkıntı dolu bir heyecan yaşadım.

                 “Kadı Bey!”

                 Kadı Bey de kimdi? Ben miydim? Neden Nihat, değil de Kadı Bey? Ben onu unutmamıştım, unutamazdım da. Ama kendimi unutmuştum, bir an hatırlamaksızın!

                 “Yanlışlık olmasın efendim?”

                 “Evet, yanlışlık! Camimizi yaptıranın adını söyleyerek, neden saklanmak istediğiniz, kendinizi belli etmek istemediğinizi…”

                 “Bakın hanımefendi! Sözünüzü kestiğim için affedersiniz! Tesettürünüzün sizdeki birikimlerini bilmem mümkün değil, ama atalarım bana; ‘Sağ elinle yaptığından, sol elinin haberi olmasın(7)!’ diye nasihat verdiler. Bir de “’Balığa at…’ diye örnek bir söz vardı, aklımda kalmamış, bir de işte öyle bir şey…”

                 “O söz; ‘İyilik yap, denize at, balık bilmese de, Hâlik bilir!’ şeklinde. Zeki olmayabilirim, ama akıllı olduğumu düşünüyorum, entarime yazılan, bir kısmı silinmiş olsa da çocukluğumda ailemin uygun görmediği, yasakladığı bir telefon numarasıydı o ve onu ailem dışında beni unutmasını asla istemediğim biri biliyordu. Haddim ve hakkım yok(3) görünse de, sen o’sun demek geçiyor içimden!”

                 “Bakın hanımefendi. Evet, sizi bulan, tedavinizin olması için ambulans çağıran, hastaneye yönlendiren benim. Ama şuur altınıza(5) yerleşmiş bir numaradan hareketle, o numarayı eteğinize yazıp kendimi belli edecek kadar aptallık yapmış olamam değil mi? O dediğiniz numara herhalde okuduğunuz, ya da ders çalıştığınız bir yerde, sizi öncenizde bilip tanıyan, ilgilenen, muhtemelen arkadaşlık yapmak isteyen birinin olayı olsa gerek!..”

                 Kendimi belli etmeme çabama devam etmeliydim;

                 “Anlayamadığım şey, ilginizi çekmekse maksadı neden kendi numarasını değil de sizin eski numaranızı nasıl öğrenip yazdığı? İddiam şu ki; aklınızdan geçen kişi ben değilim. Üstelik ben henüz liseyi bile bitirememiş bir çaylağım(2)!”

                 Genç kız kendine yakıştırdığı zeki olmamak tavrında değil, ötesinde zekiydi. Nihat’ın falsolarını birden çok kerelerce yakalamıştı, inkâr edilmeyecek bir şekilde hem.

                 “Elbise” demişti, karşısı “Etek” demişti. Neden? Kendi eski numarasını tanıyıp, merak ederek hatırında kalan onun numarasına telefon ettiğinde neden hayret etmemişti? O, o numarayı bilen ailesi dışında sağ eliyle iyilik yapan biri dışında biri olamazdı ki? Neden durup dururken kendisinin karşısından küçük olduğunu, bir lise öğrencisi olduğunu belirtmekteki maksadı neydi? Kendini, yaşını, kendinden yaşça büyük olduğunu bilmese çaylaklığını neden itiraf etsindi ki?

                 Zorlayacak soruyu biliyordu, bu delillerle;

                 “Nedense içimden inanmak gelmiyor size! Üstelik zihnimdeki soru işaretlerini de silip geleceğimi görmek istiyorum. Acaba yarın öğle yemeğinde, ya da yemekten sonra bana bir çay ya da kahve ısmarlamak istemez misiniz?”

                 “Yarın o saatlerde kız arkadaşımla birlikte olacağım. Sonra da sınavlarım var. Sanırım sınavlarım başlayıncaya kadar iyileşeceğinizi ve unutmanız gerekenleri unutacağınızı ummak istememi hoş karşılarsınız. Telefon numaranızı Nihal diye kaydediyorum.”

                 Bir açık daha verdiğimin farkında değildim! Başlangıçlarımızdan o ana kadar ismen tanışmamıştık ki, birbirimize isimlerimizi söylememiştik ki…

                 “Adımı şu ana kadar hiç söylemedim ki, nereden biliyorsunuz?”

                 “Yani yalan söylediğimi düşünüyorsunuz? Falcı, kâhin(2) gibi mi düşünüyorsunuz beni yoksa? Savunmak değil, sadece cevap hakkımı kullanmak için cevaplıyorum sorunuzu. Ambulansla gelenler sizi tanımak için çantanızı karıştırdıklarında söylemiş olamazlar mı adınızı, bu vesileyle de benim öğrenmem meselâ? Belki o vatandaşların kayıtlarında eteğinize yazılmış numara da görünmüş olabilir. Ancak ne maksatla yazıldığına hâlâ akıl erdirebilmiş değilim…”

                 Hâlâ “Elbise” sözünün karşılığı “Etek” olarak devam etmekteydi, farkında olmadığım, devam etmem bir zaruretti kendim için, o ise ayrılmak istemese de, ayrılmak gerektiği kanısındaydı, affedemiyordum benden kaçışını, benim yerime o yani içimdeki kendim düşünüyordu benim yerine.

                 “Size sağlıklar diliyorum. En uygun zamanda karşınıza geçip aklınızdan geçenin ben olmadığımı ispat edeceğimi sanıyorum, azıcık bir süre lütfen. Kaydettiğim telefon numarasından izniniz olursa sizi mutlaka arayacağım efendim. Yalnız özel bir sorum olacak, merak etmemi bağışlamanız dileğiyle. Cevap vermek istemezseniz saygı duyarım, sormamışım gibi yaparım!”

                 “O kadar çok konuştunuz ki?”

                 “İnsan özlem duyduğu… Yani demek istediğim şu ki; kız arkadaşı gibi biriyle konuşmaktan dolayı mutluluk duyuyor…”

                 “Çuvallamak(3)” demek basit bir argo deyim olsa gerekti, gittikçe battığımın farkında olmadığım. Özlem duymak? Kime, hem niçin, hem ne kadar, ölecek gibi mi, doruklarda özlem dolu bir sevgi, sevgili gibi mi?

                 “Anladım! Özlem ve mutluluk aynı anlamda…

                 O halde sorunuza da ‘Bende kalsın!’ diyerek cevap vermiyorum. Kim bilir belki ilerde, ilerilerde beni anlamış olacağından kesinlikle eminim küçüğüm!”

                 Gerçeği gerçekten hissetmiş, anlamış, bilmişti Nihal. Tanrının kadınlara verdiği altıncı hissi ve sezgilerini yasaklamam da, engellemeye çalışıp inkâr etmem de mümkün değildi, hem de bu saatten sonra.

                 Sonunu bekleyen bir idam mahkûmu gibi, tüm umutlarının tükeneceği son anını bekleyen şapşal, şaşkın, aptal, salak bir âşık gibiydim, kendini reddetmek dışında, elinden bir şey gelmeyen.

                 İçimden geçenler, bana hâkim olan şeytanı engelleyemiyor, kabullenmeyi istediğim halde, yanlışlarıma devam etmek yanlışlığını yaşıyordum (galiba)!

                 “Vaktiniz uygunsa, gücenip, kızıp bağırmayacağınıza söz verirseniz, bir-iki cümle kurup telefonunuzda görüntü alabiliyorsanız size bir iki fotoğraf göndermek istiyorum, mümkün mü?”

                 “Birincisi terbiyem müsaade etmez, her ne kadar sofu görünüyorsam da…”

                 “Bunu kızmayacağınız anlamında algılıyorum. Güzelden öte çok güzelsiniz, kesinlikle biliyorum, çocukluğunuzda…

                 Yani çocuk yaşlarınızda da güzel olmalısınız diye düşünüyorum. Bağışlamanız dileğiyle güzelliğinizden etkilenmiş, ‘O’ dediğiniz gibi olmam mümkün değil, ama küçükken sizi görüp bilip tanımak isterdim, sizin de…”

                 “Aklımdan çok şeyleri söylemek geçiyor, ama şimdilik susmak hakkımı kullanıyorum!”

                 Bir sarhoş, bir ayyaş gibi farkında olmaksızın öylesine verdiğim açıklardan, gaflardan faydalanmaması mümkün müydü Nihal’in?

                 “Öncelikle üstünde herhangi bir numara olmayan etekliğinin resmini göndermeye çalışacağım sana, aldığını belli et, lütfen!”

                 “Sen sapık mısın yahu? Bir genç kızın içini görüntülemek ne haddine, üstelik baygınken, korumasızken, savunmasızken. Gerçi sonramda bedenimin hiçbir yerinde bir şeyler hissetmedim, fark etmedim amma…”

                 “Sadece sen ve senin gibilere kızgınlığım nedeniyle, içinizle dışınızın aynı olmadığının ispatı için çektim o resimleri. Çeşitli, belki de çoğu bilgilerim dışında, dışınızdaki karanlıkla, içinizdeki aydınlığı içime yerleştirmek içindi, karşılaşıp görünce yaşamak istediğim çabam…”

                 “Babam, değilsin, ağabeyim, kardeşim, sevdiğim, saydığım değilsin, ne hakla?”

                 “Eğer öncende ‘O’ dediğin olmasaydı söylediğin, barikattaki son kişi ben olabilirdim!”

                 “Çocuk yaşlardan, küçük, küçüğüm olmasına ve asla onun yerini bir başkasının dolduramayacağı, hakkınızın ve haddinizin olmadığına inanarak demek isterim ki; bende ‘O’ olan asla sen ‘O’ olamazsın! Hele ki sapık, hatta cinsi sapık gibi, belki de gizlenip şantaj yapmak arzusu güden birisin, saklanan, kendini belli etmekten çekinen, hatta korkan…”

                 “İnanırsan, o resimler sana gitti ve silindi, hayalimde yer edip de hiç olmazsa biri kalsın istememe rağmen, çünkü sana saygım, her şeyden üstün!”

                 “İnanmak için kendimi zorlayacağım, çünkü başka çarem yok!”

                 “Ben de iyi ki, sırtüstü yatarken, eteğinin üstünde bir not yokken fotoğrafını çekmiş olmaktan dolayı sapıklıktan azat ve affedilmemi dileyecektim…”

                 “Onu geçin bir kalem! Her sözünüzde inkâr etmenize rağmen, gerçeğe daha da yaklaştığım inancındayım, saklansanız da bulacağım sizi, hem aramadan, tıpış tıpış geleceğiniz(3) inancıyla…”

                 Gerçekti, şaşkınlığım olan telefon numarasını, onu sırt üstü uzattığımda, entarisinin ön tarafına, üstelik niçin kaydettiğimin mantıksızlığı ve aczi içindeydim!

                 Açıklamamış olmam, işime gelmişti, devam ettim;

                 “Gözlerin kapalı, ama bu yüz senin, iznin olmasa da. Güzele bakmak, değil, güzel bakmak sevap(8) ise de bu fotoğrafları kendime saklamak isterdim, eğer izniniz olsaydı, öncesinde silme yeminim olmasaydı!”

                 “Ama…”

                 “Sus, lütfen! Sakın bir söz söyleme(9)! Ben uzaklaşıyor, kaçıyorum senden. Mademki küçüğüm, mademki gönlünde bilemediğim biri var, ortalıklarda olmamalı, uzaklarda olmalıyım. Dileğim, hatta gayem seni severken, sevginle ölmek. Kendimi öldürmek çözüm değil, biliyorum, ama sensizlik de katlanamayacağım bir zulüm…”

                 “Bir saniye…”

                 “Bitti! Sağlıkla kal! Allahaısmarladık!”

                 İçimden gelmese de telefonumu sonsuza kadar arzuyla kapattım, birçok şeyi bilip anlamama, birçok şeyi bilip anladığına inanmama rağmen.

                 Küskün, monoton, yaşamla ilgisi olmayan, kendine dargın bir yaşam içindeydim, aramam gerekirken hiçbir umudum olmadığı halde aranmayı isteyen…

                 Zorla güzellik olmaz, ancak zorla sevmekten vazgeçmenin gerektiğini de ancak benim gibi gabiler bilmezdi, hem de saklanarak, hem de kendini aşağılayarak, belki de korkudan, çekinerek...

                 Karşımdaki ilâhtı, bense zavallı bir kuldum. İlâhın kuluna eziyeti hak mıydı? İlâh uzaksa da, yüce ise de, kul kulluğunu bilip onun egemenliğine rıza gösterecek şekilde küçüklüğünü kabullenmişse neden ona el uzatıp, günahlarının affedilmesini dileyip, kendini günahlarından arındırmayı düşünmezdi ki?

                 Basit bir felsefe(2) işte gizlenmek, saklanmak, görünmemek şeklinde % 1 oranında! Oysa yaşadığım sadece kaçmak, yarışarak kaçmaktı, % 99 oranında değil, neredeyse % 1000 oranında. Sevmezdi, içinden gelmezdi, liseyi bitirememiştim, ağzı süt kokan, bilgisiz, deneyimsiz bir…

                 bir…

                 “küçüğüm…” idim,  sadece ve kısaca…

                 Okumak istiyordum, öncelikle liseyi bitirmek, ana-baba özlemi çekecek olsam da, mademki o bu şehirdeydi, uzaklarda, çok uzaklarda bir şehir üniversitesinde okuyacaktım, doğal olarak onu unutmam mümkün olamayacağına göre, yüreğime taş basarak…

                 Son sınava yönlenmek, sonrasında evden çıkmaksızın üniversite sınavlarına hazırlanmak amacıyla dalgın bir şekilde binmiştim belediye otobüsüne, kapıya yakın oturup, okula yaklaştığımda hemen inmek için.

                 Durağa yaklaşırken dalgınlığımda yanlışlık yaptığımın farkına vardım, okula oldukça yakınken ve otobüs tıka basa doluyken, yan tarafımda bir bayan ve otobüsün dur-kalk şeklindeki yalpalayışlarında düşmeme gayretinde görünen bir kız çocuğu vardı ve ben beynime hükmetmenin ne olduğunu bilmeksizin zihnimdeki kıskaca aldığım(3) sözü söylemek zorunda kalmıştım sanki;

                 “Bağışla küçüğüm! Öncemde sınav stresi(2) ile sizi fark edememişim. İniyorum, buyur, otur annenle…” demeyi tamamlama fırsat kalmadan bir söz kümesi, feryat şeklinde yükseldi hemen yanı başımdan;

                 “O sensin! Hırsız! Sapık!”

                 Ve daha; “Ne oluyor? Diyemeden, seri yumruklar bir bando davulunun tokmağının inip kalkması gibi ritimle göğsümü dövmeye başladı.

                 Ses çıkarmadım, çıkaramazdım da. Dalgınlığımda görmemiş, duygularımı, kalbimin sesini işitmemiş olsa da, dilimden düşen bir “Küçüğüm…” kelimesi benim yakalanmam demek olmuştu.

                 Öfkesinin sebebini anlayamadım, doğal olarak. Bir ağabey girdi aramıza;

                 “Bir saniye hanımefendi! Aranızda bir mesafe var, genç adam dokunmadı bile, size herhangi bir söz de söylemedi, sadece bir aileye yer gösterdi, üstelik de utanarak, özür dileyerek. Peki siz, neden sitemli sözlerle yumrukluyorsunuz ki bu genç adamı?”

                 Sonra kafasını uzatıp şoförün sözünü duymasını istercesine bağırdı;

                 “Genç bir bayanın heyheyleri(2) üzerinde, genç bir adamı tartaklıyor. Lütfen durur musunuz, bu genç adamı bu ne diyeceğimi bilemediğim bayandan kurtaralım!”

                 Sopayı yemiştim, ama mutluydum. Deliydi, delirtmiştim. O halde?

                 “Ama abi, sınavım var, önemli, mezun olmam gerek!”

                 “Okul şurası, iki adım yer! Koşuverirsin, hem daha sınava en az yarım saat, kırk beş dakikan var, gecikmezsin, yeter ki, sebebini bilmediğim yaşadığın bu olay seni strese sokmasın…”

                 Suskundu Nihal. Kapı açıldı;

                 “Hadi in!” diye emretti âdeta(2) o ağabey. Belki Nihal’in de benimle birlikte inmesini engellemek için benimle Nihal arasına girerek duvar ördü sanki.

                 İnsanların zayıf olan tarafa yardım etme tutkusu ülkemin vazgeçilmesinin mümkün olmayan erdemlerini(2), imtiyaz(2), hak, gözetim, şereflerini kapsayan bir haktı, başka her ne ad verilirse verilsin!

                 Genç ağabey bu hakkını kullanmıştı. Bense kalbime egemen olanın beni hınçla da olsa dövmesine devam etmesi beklentisi içindeydim. Öfke, nefretin çocuğu idi bence ve denilen o ki; nefretle aşkı ayıran çizgi çok inceydi(53). Olmayana Ergi Metoduydu(54) galiba, o dersten nasıl başarılı olabildiysem?

                 Ben seviyorsam, daha öz bir deyişle âşıksam, o da beni seviyor, o da bana âşıktı demek ki. Kendini darı ambarında düşleyen bir tavuk değildim. Bana göre düşüncem; iki artı iki eşittir dört kadar gerçek ve doğruydu. Oysa bu gireceğim sınavım matematik değil, edebiyat-kompozisyondu, serbest konu olarak!

                 Ben sınavda özet olarak yaşadığımı, yaşamak isteğimi ve istediğimi özetlemeye çalıştım, kendi beynimde, sakınmaksızın, çekinmeksizin ve sınavdaki o uzun süreyi beklemeksizin… Kâğıdımı verdim. Tam çıkmak üzereyken öğretmenim kolumdan tuttu;

                 “Acelen var galiba, arkadaşın mı bekliyor yoksa seni? ‘Küçüğüm’ ve ‘İmkânsız Aşk’  ne demek, söyle de ondan sonra göz gezdireyim sınav kâğıdına bakalım! Sen şöyle yanındakini engellemeyecek şekilde sıralardan birine otur ve bekle! Bekleyenin varsa da biraz daha beklesin, eğer düşündüğümü yaşamak umudun, hayalinse benim için harcayacağın 3-5 dakikanın senin için hiç önemi olmayacağı kanaatindeyim!”

                 Üç ya da beş dakika geçti aradan, gerçek, benim dışımda kâğıdını veren olmamıştı, bu dakikalar içinde bile, çoğunun hâlâ düşünme modunda hayallere dalgınlığını fark edebiliyordum, şöyle iki tarafıma merakla bakınırken.

                 Öğretmenim okumasını bitirmiş olmalı ki, kanaatini cebinden çıkardığı kırmızı kalemle tam not olan “10” numarayı yazıp altına gereğince bir çizgi çekip ünlem işaretinden sonra imzasını atmıştı. Sanırım bu sınav komisyonunun da kendininkiyle aynı fikri paylaşması gibi bir istekti.

                 Sevdiğime nasıl ulaşacağımı bilmiyordum, saklandığım yerlere mi dönmeliydim? Ya yumrukları gerçekten sevgisinin değil de nefretinin işareti idiyse? Hiç umurumda değildi, bu görüntüyü yaşadıktan sonra sırtını döndüğünü görürsem ölürdüm.

                 Ölmezsem, ölemezsem günahkâr olmayı umursamaksızın Allah’ın göndereceği görevliye teslim etmem gerekeni almasında yardımcı olurdum, şu ya da bu şekilde, hiç de önemi olmayan.

                 Düşünüyordum, okul kapısından çıkıp da sokağa doğru yönelmek çabasını yaşarken.

                 O…  

                 Evet, o, o idi karşımda duran! Sıraladı sorularını;

                 “Nasıl geçti sınavın? Mezun oldun, değil mi?

                 Yumruklayınca, acıdı mı göğsün? Öpsem geçer mi acısı?

                 Evet! Sapıksın! Belirlediğin yönden ayrılmadığın için, ta çocukluğumuzdan kalbime yerleştiğini fark etmediğinden, habersiz kaldığından…

                 Beni bilip kendini belli etmemenden, sensizliğe tahammüllü olma gayretimden nasıl habersiz olurdun ki?

                 Evet! Hırsızsın, çaldın ve hep sende kaldı yüreğim, üstelik iade etmen hiç geçmedi aklımdan. Tek cümle söyle, ya gideyim, çekileyim yaşamından, ya da kalayım yaşamında?”

                 “Seni çocukluğumda sevdim, hep sevdim ve seviyorum!”

                 “Aynı duygular egemen benim de gönlüme!” derken sokuldu göğsüme, öpmek mi, öpülmek miydi arzusu, sokak ortasında, uluorta, ele güne önem vermeksizin!

                 Belediye otobüsü geçiyordu yanımızdan, şoförünün kendi kendine söylendiği sözlerini duyuyordum, uydurur gibi görünsem de;

                 “Benim hanım dâhil, bu kadınları anlamak zor. Daha iki-üç saat önce bu iki genç kavga ediyorlardı, şimdi sarılıp koklaşıyorlar. Allah bilir yarın da evlenirler. Başımıza taş yağacak mı desem, onlar erdiler muratlarına mı desem, bilemedim!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nihat; Tabiat, huy, yaratılış, bünye, karakter.

Nihal; Fidan, taze sürgün. İnce ve düzgün vücutlu sevgili.

(1) “Bir elde kadeh, bir elde Kuran / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman.” Ömer HAYYAM dizeleri.

(2) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse. (Sporda; olağan yürüyüşle)

Çaylak; Deneyimsiz, toy kimse. Aslı bir kuş.

Egzantrik (Eksantrik); Sıra dışı, olağan dışı, başkalarına benzemeyen, acayip, garip. (Eksantrik; Makine Terimi olarak; merkezden kaçmış, merkez dışı olan, dış merkezli olan anlamındadır).

Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Felsefe;  Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Heyheyler; Sinir bozukluğu, sinirlilik, asabiyet.

İmtiyaz; Ayrıcalık. Maden aramak, işletmek, fabrika kurmak vb. için bir kimseye ya da kuruluşa devletçe verilen özel izin.

Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

Kibirli; Kendini herkesten büyük gören, büyüklenen.

Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik.

Patent; Bir buluşu tasdik eden belge.

Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

(3) Aklı Tavan Yapmak; Aslı; Argo olarak “Aklı durmak, kıçı tavana vurmak” şeklinde kullanılan bir söz olup, düşünemez duruma gelmek, şaşırmak, aptallaşmak, hayret etmek, garipsemek gibi anlamları içerir.

Çuvallamak; Yaparım sandığı işte başarısızlığa uğramak, o işi başaramamak, yapamamak (Argo). Çuvala doldurmak, çuvala koymak.

Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.

İki Lâfı (İki Sözü) Uç Uca Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri.

Kıskaca Almak; İçinden çıkılması güç duruma düşürmek.

Kulakları Delik Olmak; Olup bitenlerden çabuk haberdar olmak, haber almak.

Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.

Tesettüre Bürünmek; Kapanıp gizlenmek. Örtünmek. Giyinip kuşanmak.

Tıpış Tıpış Gelmek; Bir yere ister istemez gelmek. Adımlarını kısa ve çabuk çabuk atarak gelmek.

Üstesinden Gelmemek (Gelememek); Üzerine aldığı işi başaramamak, istenildiği gibi yapmamak, yapamamak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Zebani Olmak; Cehennemde görevli (cehennem melekleri) meleklere benzemek.

(4) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı. “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN’ın bir şiiri de GOOGLE’da ayrıca yer almaktadır.

(5) Aklı Kıt (Kıt Akıllı); Doğrusu az, yanlışı çok olan, aklını gereği gibi kullanamayan.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Şuur Altı (Şuuraltı); Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği. Bilinç dışı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hadiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hareket ettiği zaman bu hareketini şuuruyla izah ederken bahane sebepler bulur. Ama bu sebepler hareketin mahiyetini izahtan uzak kalır.

(6) Göz var, nizam (düzen, kural) var… Doğrusu; Göz var izan (anlayış, anlama yeteneği) var.

(7) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

(8) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(9) Kıskanç; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!” şeklindeki şiiri İntizar adıyla ünlenmiş bir Türk Sanat Müziği eseri olup Suat SAYIN tarafından Muhayyerkürdî Makamında bestelenmiştir.

(10) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

(11) Olmayana Ergi Metodu; Sadece bilginizin tazelenmesi için; bir düşünce, bir önerme doğru ise karşılığı olmamalı. Yani; dünya yuvarlaktır. Dört köşe, küp veya benzeri bir varsayımı onun karşılığı olarak söyleyemezsiniz. Yani mantığınızı kullanarak tersi var mı diye kanıtlamağa ya da ispatlamağa çalışmazsınız. ([Lügat; “Bir önermenin doğruluğunun çelişiğinin değil şeklinde (değillenme, denmiş)  kanıtlanması” demiş.)]