Üniversite sınavını hem de burslu olarak kazanmanın sevinci, mutluluğu içindeydim. Azıcık gerilere gitmem gerek, bu sevinç ve mutluğumun gerekçesi olarak.

Kim, nereden, nasıl aklına sokmuşsa(1); “Koca şehrin taşı, toprağı altın!” sözüne aldanan babam, annemi de ikna ve razı edip, var olanların çoğunu satıp savıp yok ederek, tası-tarağı toplayıp köyden inmiş şehire ve doğal olarak şaşırmış birdenbire!

Var olanların çoğunu, hatta bir bakıma hepsini satıp devretmesinin karşılığı “Tilkinin bilmem ne yaptığı(2)” tarifini hak eden, şehir dışındaki hâlâ oturduğumuz gecekonduyu sahiplenmiş…

Ama ne sahiplenme? Bilgisizce, belgesiz olarak…

Sözü uzatmaya gerek yok! Bir seçim öncesi vaadini tutan iktidar partisi, tapusunu verdiği için sığındığımız kulübemsi gecekondu mülkümüz olmuş.

Şehrin taşının toprağının altın olmadığını gözünün çayırı açıldıktan(1), birkaç kere de aç-açıkta kaldıktan sonra sadece kendi değil, sayesinde biz de görüp, bilip, anlamıştık. Benim için faydası küçük yaşlardan bugünlere kadar yaşam mücadelesinin içinde olmam ve evimizin ihtiyaçlarına katkıda bulunmam ve tüm elverişsiz şartlara karşın okumayı bilmem ve okumak konusunda başarılı olmamdı.

Yaşamım için Allah’ın lütfu demem gerek, galiba! Benden önce iki ağabeyim varmış, bir bakıma geldikleri gibi geri dönen! İlki birkaç ay, ikincisi ancak bir iki gün içinde Nüfus Kâğıtları bile çıkarılmadan emanetlerini teslim etmişler Allah’larına.

Hocanın demesine göre; “Nefes aldıkları için” her ikisinin de cenaze namazları kılınmış. Köy mezarlığında yer sıkıntısı olmamasına rağmen üst üste aynı mezara gömmüş onları babam, annemin hüznüne katkıyla…

Sonrasında ben gelmişim dünyaya, umutsuzca, isim verilmeksizin, Nüfus Kâğıdım çıkarılmaksızın. Yaklaşık iki yıl kadar sonra “Yaşayacak bu galiba!” diyerek “Allah’ın lütfu” diye düşünüp “Lütfullah” ismini uygun görmüşler benim için.

Nefesi kuvvetli olan camii hocası ezan ve kametle tescillemiş ismimi Tanrı nazarında.

Sonra da iki yıl gecikmiş olarak Nüfus Kâğıdım çıkarılmış. Gözlenen yaşamım, iriliğim, emsallerime göre iki yaş ileride olmam nedeniyle daha erken büyümüş gibi bir yaşam içindeydim!

Babam ve annem muhtemelen yaşadıkları o günlerin çevre ve köy koşulları nedeniyle okuyamamışlardı, ümmiydiler(3). Bu nedenle de babam, taşı-toprağı altın olan bu şehirde ancak hamallık, inşaat işçiliği yaparak kazandıklarıyla geçimimizi sağlamaya çalışıyordu.

O da, işin ustası(!) çevreye hâkim, itip-kakıp, öne geçmeyi, bir bakıma hak yemeyi bilenlerin müsaade ettikleri kadarıyla gerçekleşiyordu.

Babam gibi güçlü-kuvvetli olanın değil, edepsizliklerinde ileri, arkası, yandaşı olanların dünyasıydı o dünya, babamın asla razı olamayacağı.

Bu nedenledir ki çok zaman sade suya çorbayı ekmek takviyeli olarak ve fakat tek öğün olarak yeterli görüyorduk midemizin yok etmek için mahrumiyetini(3). Elektriğe, suya fazla yüklenmemiz, düşkünlüğümüz yoktu. Dahası kışın odun, kömüre…

Kömür ve bir kısım gıda maddeleri için hükümet baba, öylesine koşturuyordu ki biz ve bizim gibilere, deme ki gitsin!

Tesisatımız olmasına rağmen, zorunluluk yoksa suyu kullanmıyor, akşamları işten(!) okuldan dönerken mahalle çeşmesinden suyu güğümle getiriveriyorduk evimize. Genelde gaz lâmbası, çok zaman mumlar, aydınlanmamız için yeterli oluyordu.

İlkokula başlayıncaya kadar, boyuma, yaşıma uygun, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı ile aile bütçemize katkıda bulunmaya çalışıyordum. Sıkıntım; zabıtalardan kaçmak değil, babamın yaşadığı gibi (İnsanüstü yerine) “İnsan altı(14)” diyebileceğim, insanlıkla yakından-uzaktan ilgisi olmayanlardan uzak durmak şeklindeydi.

Bunu annem de yaşamıştı, babam ve benim gibi. Çöp konteynırlarından geri dönüşüm için ayıklama yaparken, aynı terör ve teröristlerle (Başka ne ad vermem gerektiğini bilemiyorum, söylemem de imkânsız) karşılaşmış, yılmış kahrederek mücadeleden vazgeçmişti.

Ancak hemen eklemeliyim ki, annem hamaratlığı(3), tatlı dillilik, güler yüzlülük, sempatiklik ve uzluk(3) ile bana ve babama göre para kazanmak konusunda daha başarılı olmuş ve başarılarına devam ediyordu. Onun evimize maddi katkısından sonra asla sade suya çorba içmedik! Çünkü annem çevre edinmişti, evlere temizliğe gidiyor, çörek-börek yapıyor, bazen kalanlar olursa özellikle bana getiriyordu.

Her şeye, her türlü kazancımıza, arada bir beyaz ekmek yiyor olsak da yaşam düzeyimizin artı seviyede olduğunu iddia etmemiz zordu, mümkün değildi.

Köyümüze geri dönemezdik. Ya bu deveyi güdecektik, ya da bu deveyi güdecektik, iki-iki dört! Allah annemden razı olsun! Gittiği evlerdeki abilerden, ablalardan öğrenmiş okula başlatmıştı beni. Okul yolu uzundu, ama okumak, lehçemi, konuşmamı düzeltmek benim için nimetti.

Bu koca şehre geldiğimizden beri, yaşadığımız iki önemli hadiseden birincisi; annemin geliriyle yaşamamızın olağana yakın iyileşmesi, bir iş sahibi olamaması nedeniyle babamda yarattığı ruhi çöküntünün(2), dayanılamayacak bir fiziksel boyuta erişmesi, iş yapamaz duruma gelmesi bir yana, kendine gelemez, yatalak bir durumda yardıma ihtiyaç duymasıydı.

Bir bakıma, benim okuldan, annemin işinden(!) dönüşünü dört gözle bekler gibiydi ve bu arzu onu, himmete muhtaç gibi düşüncesiyle her gün yaşam konusunda biraz daha geriletiyordu.

Annemin saklamasına rağmen, gittiği evlerden teberru, bağış, fitre, fidye, zekât, sadaka, ikram her ne denirse densin verilen getirdiklerini fark ediyor, daha çok üzüldüğünü, hiç âdeti olmadığı(1) halde bağırıp çağırarak kabullenemediğini belli ediyordu.

Öyle ki; evimizde huzur kalmamıştı, diyebilirim. Ancak yaşadığımız ekonomik gelişmelerle mumdan, gaz lâmbasından kurtulduğumuzu, ikinci el gibi görünse de annemin komşularının depolarında atıl(3) durumda muhafaza edilen, ufak tefek tamirat, ya da ilâvelerle ele gelen aletlere sahip olduğumuzu söylemem gerek; buzdolabı, çamaşır makinesi, siyah-beyaz televizyon, ütü ve hatta tost makinesi bile…

Annemin gerçek ve gereken desteği ile ders çalışma masam, kitap dolabım bile olmuştu. Benden tek istenen okumam, dolaysıyla adam olarak, adam gibi adam olmamdı(4).

Diğer konu ise, şehrin bizim gecekondumuza doğru genişlemesi nedeniyle hemen yakınımızdaki boş arsaya bir cami yapılmak istenmesiydi.

Bir gün okuldan dönüşümde oralarda kalabalık bir insan grubuna rastlayıp, birine “Muhtar” denildiğini duyunca, edindiğim bilgi birikimiyle muhtarın karşısına dikildim;

“Okula gidip gelirken çok zaman harcıyorum muhtar amca, okulda yapacak mısınız?” dediğimde, azarlar gibi tek kelime çıktı ağzından;

“Sonra!”

Demek oluyordu ki, yaşayan dünyada, okula değil, cahil de olsa, cennete gideceklere ihtiyaç vardı, cami nedeniyle! Öncelikle…

Devam edeceğim lise, okuduğum, devam ettiğim ilköğretimden de uzaktaydı…

Lisedeyken günler geçti, çöküp çürüyen babamı yitirdik. Vasiyeti; köyünün yağmurlarında yıkanmak(5) ve yaşamamış olsalar da nefes alan iki oğlunun üzerine gömülmek şeklindeydi. Vasiyetini yerine getirdik. Çünkü okul dışı zamanlarımda part time(2) olarak bir lokantada bulaşıkçılık, ihtiyaç hâsıl olduğunda komilik(3), bir kırtasiyeci de tezgâhtarlık yapıyordum.

Daha sonra annemin çalışmaya gittiği gediklilerinden bir bayan beni, getir-götür işlerinde yardımcı olmam için kuaförde çalışmaya ikna etmişti.

Komilik yaptığım lokantada patrona teklifimle balon, sakız, gofret, misket, saç tokası almıştık. Yemek yemekte nazlanan özellikle küçük çocuklara kaşık ya da çatalla “Brım! Brım!” şeklinde oto sesiyle, bazen “Hatırım için” seslenişiyle (artık nereden, nasıl hatırım oluyorduysa) ilk iki-üç kaşık ya da çatalı başarıyla(!) uzatıyor karşılığını özellikle balon olarak ödüyordum, biri gazla şişirilmiş, uçacak şekilde bir diğeri yedek olarak.

Kırtasiyecide de işim pek zor sayılmazdı. Öğrencilerin okul ve sınıflarını öğrendikten sonra; “Aaa!” şeklinde başlayan şaklabanlık, yalakalık, yavşaklık ve yakınlıkla adını kafadan attığım “Ahmet Öğretmen” ile ya da “Mehmet Öğretmen” ile bazen çocukluk arkadaşı, bazen de akraba oluyordum, Nasrettin Hoca gibi “Ya tutarsa!” modunda…

Tutmazsa dert değildi; “Aaa! Yanlış aklımda kalmış!” ya da “Yanlış anlamışım, o sizin okulda değil, falan okuldaydı, şimdi hatırladım. Neyse önemli değil! Ama sen beni dinlersen, sene sonuna doğru ‘Eyvah! Defterim bitmek üzere!’ dememek için 40 sayfalık defter yerine, 80 hatta 100 sayfalık çizgili defter al!” diyor, başarılı olursam o defterin poşeti içine ikiye bölünmüş kurşun kalemlerden bir parçasını bonus(3) olarak ekliyordum; “Yarım elma, gönül alma, Çam sakızı, çoban armağanı” gibi.

Övünmesem, olmaz! Tavrım (yani ufak ikramlar katkılı şaklabanlık, yalakalık ve yavşaklık gibi düzen ya da düzenekler) dolaysıyla müşterilerinin arttığını söyleyen patronlarım da beni harçlık, ücret ya da kısaca bonus(!) konusunda hak ettiğimden ziyade destekliyorlardı.

Bu konuda en çok takdir gördüğüm kişi kuaför Lütfiye Abla idi. Bir kere gelen hanımlara; “Güzelsiniz, niye geldiniz ki?” tezahüratıyla gelenleri yumuşatıyor, baygınlaştırıyordum. Çünkü “Asla çirkin kadın yoktu dünyamızda(6) hepsi güzeldi, sadece güzelleşmekte sıkıntıları olanlara Lütfiye Abla, mesleği gereği gereğince yardımcı oluyordu, görünen ya da görünmeyen eksikleri varsa, o kadar!”

Emsallerim olan genç kızlar; “Kız kardeşlerim” idiler; güzele bakmak değil, güzel bakmak sevap olarak(7), dediğim gibi hepsi güzeldiler ya! “Kardeşim!” diye ünlemem onların rahatlığıydı, doğal olarak benim de. Hem zaten benden ne köy olurdu, ne de kasaba, bu sözüm bir işaret idi, hem Lütfiye Ablaya sadakatim(3) dolaysıyla.

Hem zaten, bu gibi düşünceler için önümde okumam gereken seneler vardı, bir de “Gönlümün Sultanını bulmak” meselesi tabii, haddini bilmek(8), o zamana kadar böyle bir şeyi değil düşünmek, aklıma getirmemek gibi.

Okul bittiğinde ise, “Ara ki bulasın, meğerki rastgele!” zorluğu ile karşılaşacağımdan % 1000 emindim. Aslında annem için her genç adamın ettiği dua benim de dilimdeydi;

“Allah’ım kendim için bir şey diliyorsam, namerdim(3), anneme güzel, iyi, sağlıklı, mümkünse bilip anlayan bir gelin nasip et!”

Maddi gereklilik asla önemli değildi.

Kuaförde en güzel birikimim; “Getir-götür!” ve şaklabanlık dışında gerek müşteriler ve gerekse özellikle çocuklar için kısıtlama, sabır gerektirmeyen ve ayıplı olanlar dışında, tekerlemeler, şarkılar, bilmeceler sorma, söylemem, söyletmem ve öğretmem idi.

Tekerlemeler; “Üç tas has hoşaf… Kartal kalkar… İki kürkü yırtık, kel kör, kambur, kekeme kirpi… Bu tarlaya bir şinik kekere, mekere etmişler… Damdan düştü bir kurbağa, titretti kuyruğunu… Ve. Şarkılar; Küçük kurbağa… Yaslı gittim şen geldim… Bu yurdun kızları… şeklindeydi.

Yalnız bir defa yanlışlık yaptım; “Korkma sönmez bu şafaklarda…” diye başlayan Ulusal Marşımızda küçük bir çocuğun Atatürk sevgisiyle “Korkma, sönmez Mustafa…” demesi gibi. Tekrarlamadım.

Ancak oluşan kaosu(3) da anlatmazsam olmaz; İstiklâl Marşında oturanların saygı nedeniyle ayağa kalkmaları, tüm sıralı, vakit geçirmeksizin yapılması gereken iş ve işlemlerin tehiri, yaşamın iki dakika durması patron Lütfiye Ablamın bozulmasına neden olmuştu.

Dikkat ve itina ile dip odalardan birine davet edilerek yönlendirilmem ve sonra olayın mana ve ehemmiyetine uygun olarak fırça yemem bir daha İstiklâl Marşını öğretme arzumu engellemişti.

Diğer bir sorun ise korkunç bakışlarla ilgiliydi. Çocuklar, özellikle erkek çocuklar bir türküyü oyun havası olarak terennüm ediyorlardı(1)!“Demir kapı aralık, baylar beş bin liralık, bayanları sorarsan, fıçıda kokmuş balık!”

Aniden, hiddetle, şiddetle, sitemle bana yönelen bakışlar türkünün değişmesi, değiştirilmesi anlamındaydı ve dünyada benden iyi, çark eden, kıvırttıran(1) bir başka nın nırı nın nın(3) olamazdı, bu kısma istenen sıfatı yerleştiren yerleştirsin, türkü şu hale geçmişti anında, kuafördeki tüm sevenlerimin(!) bakışlarıyla;

“Demir kapı aralık, kızlar beş bin liralık, oğlanları sorarsan fıçıda kokmuş balık!”

Alkışları hak ettiğimi söylemem, tevazuuma(3) gölge düşürür!!!

“Aferin!” ve alkışlar yanında, dut yemiş bülbül(2) gibi susma modunda göründüğümde benim için, içinden gelen, gelmiş-geçmiş en yüce takdirlerini sunanlar da olmuş muydu, bilmem mümkün değildi, ama tahmin edebiliyordum!

Sonrasında yaşam normale döndü; ancak Lütfiye Ablamın ufaktan büyük fırçası ve bonus takviyesi olmaksızın. Bu arada bereketli hiçbir hamlem olmamasına rağmen sırf çocuklarla ilgilenmemin karşılığının bonus olarak bir kısım şeyleri edinmemin öyküsünü de buraya eklemezsem olmaz düşüncesindeyim.

Hepsi, yeni modelleri edinildiği için bir kısım elektronik aygıtlar belki şaklabanlığım, belki çocuklarla aşırı bir güçle ilgilenmem nedeniyle bana hediye edilmişti; “Daha iyilerine lâyık olduğum” temennisiyle, ancak “Okulunu bitirinceye kadar, bunlarla idare et! Allah aşkına! İnşallah! Maşallah!” şeklinde.

Verdiklerinin hepsinin, yeni modelleri edinildiği içindi, söylediklerine göre.

İlki elektrikli bir tıraş makinesiydi, anlamı; “İki günde bir değil, her gün tıraş ol!” olsa gerekti. “Akılsız bekârlar gibi akşamları değil, her sabah tıraş olmam!” tavsiyesi de gizli idi. Bu sözde sanırım Lütfiye Ablanın da azdan çok katkısı vardı.

İkincisi, bir cep telefonuydu. Hani bir araba park etmeğe çalışırken ileri-geri kaymasın diye takoz konur ya, işte o cesametteydi(3)!  Yoktu! Bu nedenle edinmek mutluluğum oldu, bana göre tek yanlış; acil durumlar için Lütfiye Ablamın, iki de bir minnet duygularımı iletmem için de hediye eden ablanın telefon numaralarının daha başlangıçta, PIN No(2) gerekliliğiyle telefonun hafızasına yüklenmiş olmasıydı.

Kol saati? Doğrusu; o da görkemli, abartı gibi görünse de 100-200 gram ağırlığında idi, ama koluma yakışmıştı!

Program dışında her türlü bilginin yok edildiği dizüstü bilgisayar ise mutluluk ötesinde mutluluğum, elim-kolum-ayağım olmuştu. Tek endişem; evimizde telefon yoktu, hem ayrıca internet bağlantısı ekonomik durumumuza yük olacağından makineyi evde daktilo gibi kullanacak, internetle ilgili çözümler için fakülteye gidecek olmamdı.

Atalarımız ne demişti; “Nerde beleş(3), git oraya yerleş!” Kuafördeki yaşantım ve özellikle bahşiş olarak kazancım umduğumdan fazla olduğundan çok ısrar etmelerine karşın lokantacıda ve kırtasiyecide çalışmalarıma nokta koydum, bıraktım.

Vedalaşıp ayrılırken; “Yerin her zaman açık ve hazır!” demişlerdi, ikisi de.

Vedalaşma sonrasında tüm boş, çalışma dışında engelim olmayan vakitlerimi Lütfiye Ablamın yanında tüketmeye başlamıştım. Malûm telefon numarası kayıtlıydı ya telefonumda; “Nerdesin aşkım(9)?” dediğinde; “Hemen geliyorum aşkım, ablam, bir tanem, ekmek teknem…” gibi sözleri çekinmeksizin sıralıyordum! Bu, belki de benim için mecburiyetti! Çünkü kocasından kendisine hayır yoktu, aşkı ablamı zamanı gelip de nikâhına alıp, çocuklarını doğurtuncaya kadar yeterli olmuş olsa gerekti.

Doğal olarak (gördüğüm kadarıyla) gönül ve iş yorgunluğuna ek hamallıklar onu geriyordu. Hele ki çok zaman bana da ulaşması gereken gecenin kör, sabahın er vaktinde, hatırlı, dileğini kıramayacağı müşterilerin “Acil” söylemli aramaları ve kapıya dayanmaları ayrı bir yüktü. Çünkü ablam, hayırsız kocası ve çocukları dükkânın üst katında oturuyorlardı.

Günlerden bir Cumartesi günü, insanların mı kadere, kaderin mi insanlara hükmettiği tereddüdünü yaşadığım bunalımlı(3) bir iş günündeydik. İpini koparıp da kuaföre doluşan, sıralı, randevulu, hatırlı tüm insanların bir araya geldiği, tüm koltuk ve sandalyelerin neredeyse zımbacık dolu(1) tarifine uygun olduğu.

Yardımcılarının ehliyetlerindeki kısıtlılık nedeniyle, ablam bir o koltuğa, bir bu koltuğa koşuyor, yardımcılarının öğrettikleriyle uygulamalarından mutlu görünmediği gibi, şakakları aşağı-yukarı inip kalkıyor, alnının, hatta koltuk altlarının terden sırılsıklam olduğunu görebiliyordum.

Ablam, yardımcıları ve ben nereden, nasıl soluduğumuz belli değilken kapıdan içeri salına salına(2) bir genç kız girdi. O yaşlardaki bir genç kıza “Âfeti devran(2)” yakıştırması uygun olamazdı, ancak gerçek bu idi, bence.

Diğerleri gibi, bana göre de simayı ve o tavırları daha önceden bir yerlerde görmüşüm gibi hatırlıyor olmamdı. Ama nerde, ya da nerelerde? Bu konuda beynimi dördüncü, hatta beşinci vitesle zorlamama rağmen hatırlayamıyor olmamdı.

Etkilenmiş olmam? Evvelce; “Hayır!” Şimdi ise, kestirip atmam mümkün değil, “Belki” demem daha doğru olur. Çünkü itiraf etmeliyim ki; nabız atışı normal bir insanın 70-80 rakamları arasında ise, benimki bu hız limitlerinin üstünde olsa gerekti.

Fark edilecek (benim zannıma göre, bir kuaföre veya kapalı mekâna girerken olmaması gereken) görüntü; sanırım elinde bir tost veya sandviç gibi bir şeyi yavan olarak yiyor olmasıydı. Sanırım o da beni görüntü olarak bir yerlerden hatırlamış olsa gerekti. Çünkü hüsnü kuruntum(2) olan o şaşkınlığıyla yemekte olduğu nesne paketinden kayıp düşmüş, telâşla eğilip aldıktan sonra, üç defa öpüp başına götürmüş, sonra aynı pakete özenle sarıp çantasına yerleştirmek çabasındayken faraş ve toz kaldırmayan yer fırçası ikilisiyle yanına ulaştım.

O, bir peçeteyle kırıkları toplama gayreti yaşarken;

“Siz zahmet etmeyin efendim, ben süpürür, siler karşımızdaki çınarın altına kuşlar için serperim!” dedim.

İnanmamış gibi baktı yüzüme, gözlerinde eridiğimi hissettim.

Randevulu müşterilerden biri olsa gerekti, burada çalışmaya başladıktan sonra ilk kez görüp karşılaştığım, “Merhaba!” dedikten sonra saatine baktı ve kimseye aldırış etmeksizin boşalan koltuklardan birine oturdu.

Benim gibi insanlar böyle durumlarda saçmalıyor, zırvalıyor olsalar gerekti.

Sıradan kadınlara özellikle yaşlandığı halde, yaşlandığının farkında olmayan, farkındasızlık isteyenlere “Güzelsiniz, niye geldiniz?” gibi iltifat etmenin, şirin görünmenin, (Lâf aramızda, iyi bir bahşiş kapmanın!) yararı vardıysa da böyle güzel bir kıza sarkıntılık modunda aynı iltifatı yapmanın gereği var mıydı?

Genç kız dalgındı, bir şeyler düşünüyor olmalıydı (Öhö! Belki de beni?) ve ben beni zapt etme huyumu azat ettim;

“Güzel bir kızsınız, kuaförlük işiniz yok gibi görünüyor, niye geldiniz ki?”

“Saçlarımın uçları kırıldı da…

Hem size ne be, kardeşim? Lütfiye Ablanın sorgu memuru musunuz, nesiniz, sarkıntılık etmek de ne demek?”

“Affedersiniz, bağışlayın!”

“Haddinizi bilmediniz, bağışlamıyorum! Üstelik moralim bozuk, sinirlerim oldukça gergin, böyle laubali(3), ukalaca iltifatlara da alışkın değilim! Hemen bir neskafe alıp getirirseniz sinirim geçer belki…”

“Gene bir şey söyleyeceğim, gene kızıp, sinirlenip, hiddetleneceksiniz, en iyisi ben size kahvenizi getirip ayakaltınızdan çekileyim(1)!”

“Bayağı cüretlisiniz(3)?”

“Cüretli değil, gerçekçiyim. Üstelik haddimi de, haklarımı da, ulaşmamın mümkün olmadığı yükseklikleri de biliyorum, ulaşmam gerekirse bir kartal gibi uçarak değil, sürünerek yükselmem gerektiğini(10) de. Bu işi, boğaz tokluğuna yapıyor(1) gibi görünsem de ihtiyacım var, efendim. Burası saygın bir müessese…

Size, bırakın sarkıntılık etmeyi, normal bir hareket dışında bir davranışta bulunduğumu Lütfiye Ablaya söylerseniz, o gözümün yaşına bakmadan(2) beni kapı önüne koyar. En iyisi unutun, kahvenizi getirinceye kadar, beni yargılamayı bırakıp affetmeyi deneyin lütfen!”

“Düşüneceğim!”

“Saygı duyarım, çünkü bu benim yaşamımdaki ilk densizliğim(3)…”

“Neskafeler iki oldu!”

“Siz de iki defa düşünüp iki defa affetmeyi düşünün beni…”

“Bu sözünüzü de düşüneceğim, hem ekleri ile birlikte!”

“Çok iyi olur efendim, siz bu konudaki kararınızı değiştirmeden ben hemen ocağa koşayım, neme lâzım(2)…”

“Çok iyi Türkçeniz ve cümle yapınız var, keşke herkes sizin gibi sorumluluğunu bilip sizin gibi düzgün konuşup kibar olsa!”

“Bu sözünüzü beni bağışladığınız, şikâyet etmekten vazgeçtiğiniz anlamında yorumlayabilir miyim?”

“Aynı zamanda acelecisiniz de! Düşünüyorum!”

“Peki!”

“Peki!”

“Önce ben söyledim, yeşil tuttum, bir Allah(11)!”

“Bunun anlamı ne?”

“Hiç…

Sözüm ona iddiaya girersek, aynı sözü aynı anın ilkinde söyleyen ilk soruyu sorma hakkını kazanmış oluyormuş! Ama sizinle tanışmadık bile, yakın da değiliz, sanırım bu sözün o kadar önemi yok, ağzımdan çıkıverdi işte!”

“Lütfullah!”

Lütfiye Ablanın seslenişiydi bu, bensiz de hiçbir şeyin akıllı, uslu üstesinden gelemezdi ki ablam! Pöh! Pöh!

“Geliyorum ablam!” ve döndüm ona;

“Güzel bayan, hemen neskafelerinizi getireceğim!”

“Ceremesini(3) de çekeceğini unutma!”

Mizanpli yapımı(3) için; bigudi(12), maşa(12), kelebek toka(12), bir sürü çeşitli tarağın(12) olduğu masaya yaslanmaksızın o tas gibi şeyi(12) tutmam gerekmişti ve bu süre içinde onun kahveyi ve işlevini yaptırmayı beklemekten sıkılıp firar edeceği(!) aklımdan geçmişti. Cazibeme dayanamamış olsa gerekti ki, gitmemişti!

Kör gözüm parmağına(2), güzel kızdı, etkilenmiştim, onun bunu bilmesi mümkün değildi, eh benim de; “Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi” gibi bir hakkı kullanmamı engelleyecek bir güç olmamalıydı.

Müşteriyi ablama teslim edip hemen yanına koştum;

“Bağışlama konusu nasıl gidiyor efendim?”

“ Giderken; ‘Ceremesini çekersin!’ dediğim hatırında mı?”

“Çekerim, öderim efendim!”

“Mümkün değil bu, genç adam!”

“Hayrullah efendim!”

“Memnun olmadım efendim, hele ki tavrınızdan, edanızdan, kendinize aşırı güvenip de bazı şeyler için hakkınızın olduğunu sanmanızdan dolayı. Lütfiye Ablanın iyi bir müşterisi ve dostu olduğumu sanıyordum. Ama mademki siz buradasınız, sanırım bir daha gelmeyeceğim!”

“Bu, benim cereme çekmem değil ki efendim! Siz ablamı yasaklıyorsunuz kendinize. Bu, hem yasal, hem de hakşinas(3) bir davranış değil. Siz oturun lütfen, ben hemen önlüğümü teslim edip defoluyorum, ama sizi bana yasaklayamazsınız, sizi unutmayacağım hiç, tekrar görüşmemiz mümkün olmasa da asla!”

“Dur, saçmalama! Ben bugüne kadar kimsenin emeği ve ekmeği ile oynamadım. Sözümü düzeltiyorum. Bir paket tuz al, hurafe(78) gibi olsa da bir fakire ver, sevindir! Bu; ceremenin birinci basamağı, tekrar buraya gelir ve karşılaşırsak ceremenin ikinci basamağını da o zaman söylerim, anlaştık mı?”

“Anlayamadım, üstelik de merak ettim. Birincisini hemen yerine getireceğim ve ikinci için de karşılaşmak umudunu yaşayacağım. Şimdi söyler misiniz efendim; neskafenin yanında süt ve şeker de ister misiniz?”

“Lütfen!”

“Yani evet mi, hayır mı? Üstelik gold mu, klâsik mi?”

“Haklısın, evet ve gold lütfen, hem de kaybın olarak iki adet! Neyse ikinciden vaz geçtim, sonra benim yerime onu sen içersin. Lütfiye Abla sorarsa ‘Yegâne’nin ikramı!’ dersin.”

Gerçekten kuaförlük, ya da kuaförcülük, her ne deniyorsa halledilmesi gereken zor bir meslek değildi. İşim; Yegâne Hanımın kahvesini getirip çevresinde bile dolaşmadan gerilere bir yerlere çekilmekti, affedilmeyi beklemek ve hak etmek için.

Yeni gelen müşterilerden namımdan haberdar olan birinin çocuğunu eğlendirmek için oyun salonuna indiğimde, aradan geçen zamanın farkında olmaksızın Yegâne’nin buhar olup kaybolacağı aklımdan geçmemişti.

Bence “Affettim!” deyip gülümsemesi, yeterliydi benim için (Yoksa “Buna mecburdu!” mu deseydim?) Oysa insan hayallerine, beklentilerine sınır koymayı bilmeliydi(14). Kimdim ben? Çulsuz biri! Saçlarının uçlarını düzelttirmek için kuaföre gelen (bence) varlıklı biri için tercih edeceği biri miydim?

Hayır! Okul sonrası sevmek, bağlılık, âşık olmak, mutlu etmek…

Züğürt biri olarak hayal etmem bile zordu. O halde o; “Bir rüzgârdı, gelip geçmişti(15) (Galiba; sanmıştım).

Benim için, düşünceler içinde yorulmuş olarak bir kâbus(3) yaşıyor gibiydim. Ancak aynı fakültenin öğrencileri olmamızın belki ikimiz de, ya da şöyle söylemeyi denemeliyim; ikimiz de birbirimizin yakınında olmanın farkında değildik.

Günler sonra okulda bir ara ense kökümden bir fısıltı ulaştı kulağıma;

“Merhaba kuaför tacizcisi…”

“Allah’ını seversen o kelimenin sonuna başka bir unvan ekleme. Senin kim olduğunu bilmiyordum, inan. ‘Tacizci” sözü dudaklarınıza hiç yakışmadı. Ben ne taciz eden, tacizci, mütecaviz, sapık(3), ne de bir başka kötü sıfatı hak eden. Güzelsin, etkileyici bir güzelliğin var, etkilendiğim, gerçeğim bu…

Kırk tane gönlüm olsa, kırkıyla da sana ‘Güzelsin!’ demekten çekinmezdim. Ama haddimi biliyorum, bilmeliydim de. Okul giderleri için bir kuaförde çalışma mecburiyetinde olan biriyle, kuaföre gidecek kadar varlıklı olan güzel birinin aynı dünyayı paylaşmaları mümkün değil…”

“Nereden çıkartıyorsun zengin, ya da varlıklı olduğumu? Üstelik acı konuşuyorsun, dünyayı üleşemeyecek kadar zalim mi görünüyorum?”

“Hayır! Ama sanırım beni Lütfiye Ablamdan öğrendin ve eziyet etmek, kahırlandırmak, hüzünlendirmek, hatta senin deyişinle zulmetmek için erkenden, benimle karşılaşınca gereği için kaçtın kuaförden, değil mi?..

Nasıl olsa bir gün karşıma çıkıp şimdi yaşattıklarını yaşatacaktın. Tesadüf ki o gün, bugün olarak göründü, geldi. Yaşatıyorsun işte, nasıl canın yerine geldi mi(1? Fırsat kaçmadı. Ceremeyi ödeyebiliyor muyum şimdi?..

Hadi, devam et zulme, söylen içinden geçirdiğin gibi, ya da fiziksel acı vererek mutlu olacaksan, tekmele, tokatla beni…

Ancak her ne olursa olsun, içimdeki seni, indimde hak ettiğimi sandığım güzelliğini benden geri alamazsın Yegâne. Herhalde bu kadarını bir kahve içimine kadar geçen zaman içinde sana hissettirmişimdir gibime geliyor! Bilesin isterim!”

“Affettim, dedim mi sana?”

“Demedin, istersen deme, git Lütfiye Ablama, ‘Sarkıntılık etti, taciz etti, sapık gibi beni sıkıştırdı!’ de, ablam da işime son versin, sen de zil takıp, oyna!”

“Güzelsin, diyorsun. Peki, huylarım, düşüncelerim de güzel olamaz mı? Sana kötülük yapmakla ne kazancım olabilir ki?..

Oysa elimi uzatıp seni kazanmak isterim. Güzel sözlerdir alan ve veren olarak insanları güzelleştiren. İyi taraflarımın olduğunu, güzelliğimin sadece fiziksel olmadığını sana anlatmak istiyorum. Hadi, bana bir çay ısmarla da, hakkım değil gibi gözükse de affedeyim seni...”

“Çay? Peki! Ancak bunun karşılığı af, hayır! Senin güzelliğini bin defa söylesem de, bin defa affetsen de, ben ikinci bin defaya başlamaktan çekinmem, çünkü içimdeki ateş sadece güzelliğinle sınırlı değil!”

Anlam verememişti sözlerime. Çay almak üzere tezgâha yönelip de, gözlerine bakmak için arkama döndüğümde, muhtemelen benim gibi güzeli bilen üç leş kargasının(2) masasına doluşarak onu zapt etmek üzere olduğunu gördüm, çay getirmeme gerek kalmamıştı.

Masasının yanından geçmeliydim, ama neden? Hepsinin varlıklı, zengin çocukları züppeler oldukları belliydi. Kollarında bir kısım acayip dövmeler, kollarında, kulaklarında takılar, kılık kıyafet, jöleli(3), neden olduğunu bilmemin anlamamın mümkün olmadığı saç, sakal görüntüleri… Onlarla aşık atmam(1) mümkün değildi.

Yanından geçerken kıpırdamadı yerinden, gülümsemedi bile. Türkü benim için yakılmış olsa gerekti; “Bilmem ki bu dünyaya, ben niye geldim(16)?”

Bir kâbustu yaşadığım. İkimizin de aynı şeyleri hissedip aynı fakültenin öğrencileri olduğumuzu bilmemiz mümkün değildi. O zaman önümde iki seçenek, ya da iki olasılık vardı, aşık atmamın mümkün olmadığı görüntülere göre; kaybolmam veya yılışmam(1).

Ben birinciyi tercih ettim. Çünkü bir tabuydu(3) karşımdaki, saklanmasını bildiğini sanan, güzel, varlıklı ve çevresi geniş. Ben de yok olarak saklanmayı tercih edersem, kendime, içimdeki birikintiye ihanet ediyor olacaktım.

Ve cezası; bulunmak, görülmek, yakalanmak ve gerçekleşmesi gerekenin gerçekleşmesi olacaktı. Ama nasıl ve ne zaman?

Ve yine çünkü…

Onu kıskanacak kadar sevdiğimden emindim, yitirmek korkusu bana yetmişti, benim beni anlaması için…

Dersimizin konusu neydi, ne anlatmıştı hoca? Farkında değildim. Üstelik sevdiğim iddiasında olduğumun soyadını, sınıfını, numarasını bile bilmiyordum, sadece etrafındaki kalabalığı görüp bir kısım varsayımlarla(3) iddialaşmak dışında. Gerçekten Lütfiye Ablam, kadın dayanışması olarak beni, hakkımda bildiklerini anlatmış olabilir miydi? Neden olmasındı ki, hele ki kendini bir matah(3) sanan hayalperest(3) biri olduğumu bilerek?

Gerçekten hayal sınırlarımı zorladığımın farkında değildim. Ola ki o sınırlardan doğal olmayan bir şekilde taştım? Konu? Sonuç?

Akşamların erken olduğu kış aylarından birindeydik, galiba. Ya da gönlüm o karanlığı hissedip yaşamaya zorluyordu fiziksel olarak beni.

Kapıda bekliyordu.

“Babamın fabrikadaki arkadaşlarının çocukları idi onlar, seni bilmesinler istedim!”

Oysa patronun kızı olduğunu söylemekten neden çekinmişti ki? Bildiğimden değil, çok ilerilerde öğrenecektim bunu, hem de gerektiği için değil, mecburen!

“İki gün diyebileceğim bir mesafe içinde yaşıyoruz, ne, neden, ya da nereden bileceklerdi ki bizi, daha doğrusu sadece beni? Üstelik ‘Affet beni Allah’ım(17)!’ modunda Esmeralda-Quasimodo(18) görünümü yaşarken?”

“Olmadı! Benzetişin Romeo-Jülyet(18) olsa meselâ?”

“Beraber ölelim, demek için çok genç, hatta çocuk değil misin? Üstelik neden vazgeçeceksin ki yaşamdan benim gibi tacizci bir kuaför sapığı için?”

“Yanlışlık yaptığım sözümü dinlenip dinlenip devamlı olarak yüzüme vuracak mısın? İlgini sahiplenmek için öyle söylemiştim. Ben seni istiyorum, ben de etkilendim senden, al, tut elimi ve hiç bırakma! Ya da tutma, öldüğümde ömür boyu yasımı tut!”

“Sensiz yaşayacağıma inanıyorsun, doğru mu anladım?”

“Seninle bir ömrü tüketmek için yıllar yılı beklemem gerekse de senden vazgeçmeyeceğim demek istedim Lütfullah!”

“Peki Yegâne! Hadi ailenden izin al! Evet, çulsuzum, ama gönlüm zengin. Sana nasıl istersen ister çay-pasta, ya da istersen yemek ısmarlayayım. Annenlerden izin aldıktan sonra bizim eve gidelim, annem mutlaka ya iş, ya da misafirlik için bir yerlerdedir. Ona not bırakayım, henüz cep telefonu yok da…”

“Olur!”

Adını ne zaman öğrendiğimin, adımı ne zaman öğrendiğinin farkında değildim o anda. Ancak ailesinin, kızlarını çok sevdiği belli idi; zira benim takoz gibi cep telefonuma karşın onun cep telefonu neredeyse küçük boy bir televizyon gibiydi, uyanamadığım!

Yürüdük eve, yani fakirhaneye geldik. Kapıyı açtım, girmedi içeri, dikildi kaldı kapı önünde.

“Girmez miydin, soğuk bir şeyler ikram ederdim!”

“Sen notunu yaz! Ben burada beklerim!”

“Haklısın ne olur, ne olmaz, tacizci cinsi sapığın biriyim ya, aynı Türk Filmlerindeki gibi sana ilaçlı gazoz içirtirim, bağırmana çağırmana aldırmam, sana zorla tecavüz ederim, değil mi?”

“Tecavüz etmene, ilaçlı gazoz içirmene gerek yok, sen iste ben senin olurum. Çünkü iki gün içine sığan birlikteliğimizde iliklerime kadar işledin, seni seviyorum!”

“Şimdi! İstiyorum seni!”

“Bu bir horoz-tavuk çiftleşmesi gibi saygısız, özensiz, sevgisiz, saniyelerle kısıtlı iki bedenin hazırlıksız olarak birleşmesi olmaz mı? Sabretsen, beni tanısan, yaşamımı öğrensen, ben de seni arzularken beni istesen, olmaz mı? Üstelik nikâh falan gibi hiçbir zorunluluğu düşünmeksizin?”

“Haklısın, daha dün bir, bugün iki! Hak ettim mi ki seni?”

“İncitiyorsun beni! Ben de seni istiyorum, ama senin istediğin gibi değil. Sen, ben doğduğumda yerleşmişsin, kalbime, beynime, ruhuma, bedenime…

Ölünceye kadar da orada kalacaksın, her ne olursa olsun. Seni seviyorum. Sevgimin ispatı bana tecavüzünle gerçekleşecekse aç kapıyı, al beni içeriye, bitir işini ve sırtını dön…”

“Seni ben de ölesiye severken, bir kere bile kucaklayıp öpmeden, benim olmanı nasıl isterim ki? Benim için gönlünün içinde muhafaza ettiğin sevgin, benim sevgine inanmam önemli. Benim seni sınar gibi teklifim yanlıştı, özür dilerim!”

“Yanlış mı duyup anladım? Bu bir itiraf mı? Bırak annene not yazmayı, evinde kal, annen evinizde bulsun seni. Sınanacak kadar rezil bir duruma düşmemiştim bu güne kadar. Sevgin de, sözlerin de içten değilmiş, hepsi senin olsun. Sevmesini bildiği gibi yüreğine taş basmasını(1) da bilir bir kadın. Hele ki sevmesini biliyor ve karşısındakinin sevgisinin olmadığından eminse. Elveda Allah’ın sevgili kulu ve yeri geldiğinde yok olmayı bilen yegâne varlık!”

“Dur! Dinle beni! Yanlış anladın!”

“İtirafın yanlışı olabilir mi?”

Ve gitti…

Tanrı insanlara iki kulak vermiş, “İki kere dinle!” diye, boğazına üç düğüm atmış, “Üç kere yutkunmadan önce, söz söyleme, konuşma!” diye.

Ve dili hapsetmiş, tavanı-tabanı olan bir ağız içine tedbir olarak. İnsana bir beyin yerleştirmiş onu akıllı, gerektiğinde değil, her zaman olumlu bir şekilde kullanması için. Salaklığına gereksizliği monte etmiş, aklını bir makine düzeninde kullanması için. Eğer yaşamın gibi fakir ve yoksulsa beynin, ne Tanrının, ne de karşındakinin yapabileceği bir şey yoktu!

Yaşamımın tek zenginliği olanın iki günün başlangıcında beni kazanmış olanı, başlangıcın ötesindeki ikinci günün sonunda yitirmiştim sözlerimle. İki gün içine sığan, bir ömür sürecek mutluluğu teperek başarılı olmuştum.

“Gene!” diyebileceğim bir zamanı yaşayacak mıydım tekrar? Umutsuzdum, bilemiyordum. Çözüm? Yoktu ki, beynim üretebilsin!

Üniversite bitecek gibi değildi, gün-gün günler tükenirken onun yokluğuyla. Galiba en iyisi, kendim, kendimi bitirip yok etmek olacaktı, yaşamın, yaşamanın önemi kalmamıştı benim için. Annem durgunluğumun, dalgınlığımın farkındaydı, imkânsızlığı düşünmeksizin; “Dünyada ölümden başka her şeyin çaresinin olduğunu(19) söylüyordu.

Alınan bir nefesin iadesi mümkün müydü? Aldığımız nefesi bile geri verdiğimize göre hiçbir şey insanın değildi(20)! Üstelik yaşam için alınan her nefes, ölüme o nefes kadar ulaştırma gayreti içinde değil miydi(20)?

Aynı mantıkla ilerlersem, dikkatsizce sarf edilen bir söz, paramparça olmuş bir cam sürahinin yeniden yapılmasının olanaksızlığının örneği değil miydi? Sitemle geçiştirilebilecek bir sözle kırılan bir kalp nasıl onarılırdı ki, onarılabilir miydi(20)?

Ve olacağı, ancak olmasını tahmin edemediğim şey, her canlının zamanı gelince tadacağı(21) ölümü annemin çok erken bir zamanda tatmasıydı. Öyle ki üzüntüme, hüznüme katlanıp dayanamayan annem yarattığı her boş anında, dağ-bayır, çimen-çayır, köşe-bucak Yegâne’yi aramıştı.

Bilerek değil, isminden bile haberi olmayan, sadece bizi, bizim kapımızın önünde görenlerin, gördüklerini anlattıkları kadar bir hayal olarak.

Annem birkaç kez fakülteye de gelmiş, sezdirmeksizin. Bir çuval değil, bir kamyon kasası dolusu pirinç içinde bir beyaz taşı bulmak için, ara ki bulasın!

Bir sabah beni fakülteye uğurlarken sırtımı sıvazladı annem.

“Seni bu hale getiren kız kim, öğren, akşama da geldiğinde ne yapmamı istiyorsan, onu söyle bana!” dedi.

“Anne! Daha yaşım ne, başım ne, elimde ne var, gücüm ne? Nereden ve neden saplandın ki bu düşünceye sen?”

“Evet oğlum! Okumuşluğum yok, cahilim, ama her annenin taşıdığı gibi bir yüreğim var benim de, bilinmiyor, bilmiyor gibi görünse de bilip anlayan. Hadi, şimdi sağlıcakla git! Öğren, bil, anlat ve olacağı, olmayacağı akşam geldiğinde karşılıklı olarak konuşalım!”

Annemin bir şeyler sezdiği değil, bilip öğrendiği geçiyordu aklımdan, üstelik mecbur olup da imkânsızlığı yaşar gibiydi sözleri, anlayamadığım.

Farkında olmadığım; annemin arayışları içinde benimle ilgili bir şeylerin ne kadarını ve nasıl bilebildiği idi. Duymuş muydu, görmüş müydü, bilmiş, hissetmiş miydi? Hangisi?

Ve hayal dünyamın geniş boyutta etkinliği; gönül üzüntüsü ekinde annemin bedensel yorgunluğuna da sebepti.

O akşam okuldan geldiğimde, onu yalnız, kendi başına, açık olan televizyon karşısında gözleri açık bir şekilde bulmuş, inanamamış, omuzuna dokunduğumda kaykılmasıyla(1) birlikte, tüm bildiklerini aktaramadan, sırları ile birlikte yok oluşuna şahit olmuştum.

Yaşamda artık benim de bir amacım kalmamıştı, düşünmek değil, gerçekleştirmek üzere, tıpkı Yegâne’nin okul dışına yönelip kaybolması, hatta bir bakıma yok olması gibi.

Yaşadıklarımla birlikte şöyle bir tasarımı anlatmadan geçmem uygun değil. Cenaze için yapılan işlemler sırasında, annemin mezarının hemen yanındaki mezar yerini de kendim için bedelini vererek daha o günden ayırttırmıştım, yalnızlığımla yaşama dermanımın kalmayacağı düşüncesiyle.

Oysa düşünmesini bileydim, düşüncesiz davranmazdım, düşünmem gereken zamanda.

Mezarlıktan dönüşümde birkaç komşu ağabey el uzatmak istedi, kabullenemedim. İçi boşalmış, boş kalmış bir yaşam için el uzatışlarından ne yararım olabilirdi, nasıl bir destek sağlayabilirdim ki?

Nasıl olsa bugün uzanma çabasında olan eller, yarınlarda yaşam koşulları nedeniyle geri çekilmeyecek miydi?

Boş verdim her şeye, okula haber vermeksizin, Hayriye Ablaya haber vererek ve dünyanın tümüne. Evin kapısını içeriden kilitledim, perdeleri indirdim, vaktim boş, hatta benim için bomboş olan dünyada arzuladığım ölüme ulaşmayı bekleyecektim.

Kabaca mademki kimse yoktu, kimsesiz, çaresiz kalmıştım dünyada, mücadele etmenin gereği var mıydı?

Oysa şairin dediklerine kulak vermem gerekmez miydi? “Yaşadıklarımdan öğrenmem gerekenleri öğrenmiş, öğrenebilmiş miydim, balıklama dalabilmiş miydim hayatın içine? Kederi yaşamış mıydım tüm benliğimde? Ve ömrün hayata sunulmuş bir armağan olduğunu(22) bilebilmiş miydim?

İkinci kez kararmıştı dünyam farklı olarak; biri yaşarken, diğeri öldüğünde. Aydınlansın dileğim yoktu karanlığımın. Perdeler inik, elektrikler sigortadan kapalı, bazen dış dünyadan sızan güneş ışıklarına şahit olabiliyordum, galiba geceler uzundu, hem daha fazla, çok…

Gözlerim kapalı, kulaklarım paslı, dilim damağım kuru, tek dileğim göçmemden bir saniye evvelinde de olsa, o bir saniye içinde onu görmem üzerine kurguluydu.

Oysa Allah’ın lütfuydum, ancak isyanım dolaysıyla Allah’ın sevgili kulu değildim. Bu nedenle neden uzatsındı ki elini bana? Gene de başka sığınağım yoktu ondan başka, elimi uzatıp avucumu açmalı, dualarımla ulaşmayı dilemeliydim Allah’a, çünkü Allah'ım açılan elleri boş çevirmezdi.

İnsan ekmek yemese de, susuz olmuyordu, ıstırap çekiyordu, açlık grevlerinde bile su serbestti ya, nedenini bilmediğim. Hem yaşamayı, yaşamaya devam etmeyi düşünmesen bile üç suyun bir ekmek yerine geçtiğini(23) nasıl bilmezdim ki?

Buzdolabının açık kapısından gelen kokular, annemin bıraktığı gibi kalan kilerde uçuşan güveler, bu güvelerden sebeplenmeyi akıl ederek ağlarını ören örümcekler ve nereden yola çıkıp adres şaşırmaksızın evime yerleşme imkânı bulacak gibi peydahlandığını(1) anlayamadığım karıncalar…

Hiçbiri umurumda değildi. O kadar hazırlanmışken şeklen bile görünmemişti Azrail, bana.

Camiden salâlar ulaşma gayreti yaşarken pas tutmayı edinmiş kulağıma, Azrail neden geçiyorken uğramıyordu ki bana? Safsata(3) da olsa köpek beslemiyordum ki, bir melek olan Azrail uğramasın bana(24)! Nihayeti vaktini de almazdı canımı alması, asla direnmezdim çünkü.

Beklentimin kaçıcı günlerindeydim, hatırımda değil, kapıya yaklaşan ayak sesleri ve kapıma dokunuş…

 Kendimden geçmeme çeyrek kalmasına karşın tanımıştım o ayak seslerini, o idi. Ondan başkası olamazdı, hem başkası yoktu ki dünyamın hiçbir bölümünde. Yanılmış olamazdım, hem asla!

Unutmamın mümkün olmadığı teninin kokusu ilişti, vazifesinin sadece nefes almak olduğunu sanan burnuma, daha kapıyı açmadan.

“Sensizliğe taham… mül edemedim! Ne bu halin?”

“Aynı tahammülsüzlüğü ben de yaşadım. Sana ulaşmam mümkün değildi, olmadı, ulaşamadım da…”

“Böyle kapı önünde mi konuşacağız?”

“Ah! Affedersin! Dermansızım ya. Bu halimle tecavüz edemem, bir tekmede yamultursun beni. Yani ortam güvenli! Çekinmezsen gir içeri!”

“Kapına kadar geldim, hâlâ bıraktığım yerde, bıraktığım gibisin. Sana olan sonsuz sevgimde şüphelerin mi var, inanmıyor musun bana?”

“Benden farkı olmayan çöküntünün nasıl farkında olmam ki? Üstelik okulu benden önce sen bırakmadın mı? Bunun değerini nasıl bilip anlamam? Sana sevgim sonsuz, ancak geciktik…”

“Başlamadık ki gecikelim. Sensizlik bana iyi bir ders oldu…”

“Bense çöktüm, dermansızım, izninle biraz uzanayım, öyle dinleyeyim seni…”

“Azıcık sabret, güçlü ol, pencereleri, perdeleri açayım, temiz hava yerleşsin ciğerlerimize, sonra gel uzan dizlerime, cevaplarını gücünün yettiğince ver!”

Yasladım başımı dizlerine, saçlarımı okşuyordu(25), tarar gibi elleri…

“Seni seviyorum, çok seviyorum, bir ömrü beraber tüketecek, ya da hemen seninle ölecek kadar…”

“Ben de…”

“O halde kalk yatağına gidelim, neyi bekliyorsan, beraber bekleyelim!”

Koluma yaslandı, tutundum ona, oysa o da dermansızdı, hissettiğim. Yatağıma uzandık beraber, olduğumuz gibi ve dünya bitmek üzereydi!

Telefonum yoktu, kapalıydı. Yegâne’nin de telefonu yok muydu, kapalı mıydı, çalmış da duymamış mıydık, hatırımda değil! Kendi bitmek üzere olan dünyamızı üleşiyorduk nefeslerimizde, bu nefeslerin bizi nereye nerelere götüreceğini bilmeksizin.

Dünya da akıllı insanlar da vardı, ama. Kızlarını arayıp bulamayan aile, Yegâne’nin telefon sinyallerinden, bir polis akrabaları sayesinde navigatör(3) kullanmış gibi evimi ve bizi bulmuş bize erişmişlerdi, gelecek dünyamızı kardeş-kardeş üleşirken!

Gözlerimi açtığımda tanımadığım insanlar vardı başucumda, beyazlarla düzenli bir hastanenin özel odalarından birindeydim ve yanımdaki yatakta da Yegâne yatıyordu.

Sanırım o benden önce kendine gelmiş, ancak muhtemelen doktorların ikna çabalarına rağmen endişeden uzak kalamamıştı (Daha önceden de dediğim gibi hüsnü kuruntu konusunda üzerimde bir not alacağını düşündüğüm bir başka biri olmadığına inandığımdan).

Ve Yegâne yine aynı nedenle(!) başımızda duranları dikkate alarak elini uzatıp bana dokunup dokunmamakta, “İyi misin?” diyememenin sıkıntısını yaşıyordu (sanırım)!

Başımızdakilerden yaşlı kadın Yegâne’nin ayakucunda ayakta dururken, kalantor(3) tipli yaşlı adam, benim de kendime geldiğimi görünce ikimizin yataklarının ayakuçları arasına girdi, önce boğazını temizledi, söylemesi gerekenleri ezberlemiş gibi söylemeye başladı;

“Bakın gençler! Tutumunuz hataydı, hatalıydı, başlangıçta söylemem gerek! Birbiriniz için canınızı verecek kadar birbirinizi sevdiğinizi öğrendik. Dünyanda yalnız değilsin Hayrullah! Öncelikle yanında sevdiğin var. Eğer istersen, annenin babanın yerini tutmamız asla mümkün değil, ama bizi ailenden say, onların yerine koy bizi! İyileşin, önce. Kahırlanmak, okumayı bırakmak da neyin nesi? Tanrı huzurunda birbirinizi isteyin, sonra da bizden birbirinizi ve en kısa zaman içinde Ufak şeyleri dert etmemeyi öğrenin!(26) Şimdilik…”

Sözünü tamamlayamadı beybaba, Yegâne;

“Allah’ım! Allah’ım!” diye bağırarak önce annesine, sonra babasına sarıldı, o anda anne ve babası olduğunu bilmediğim karı-kocaya. Sonra, aynı şekilde;

“Allah’ım! Allah’ım! Sözüne ek olarak; “Çok şükür! Çok şükür! Allah’ım!” diyerek sarılmak değil, abandı üstüme sanki;

“Dur kız! Daha kavuşmadan öldürecek misin beni?” dediğimde serum askıları devrilmişti.

Kimin umurundaydı ki?...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Lütfullah; Allah’ın lütfu. Allah’ın iyi, hoş ve letafet sahibi kıldığı kişi.

Allah’ın Lütfu; İyi muamele, güzellikle ve hoşlukla Allah’a minnet gösterimi yapma.

Kuaför; Kadın berberi, kadınların saç, tırnak, ağda gibi işlemleri ile meşgul olan yer. (Erkek berberlerine de şu sıralarda adı verilen) güzellik salonu.

Yegâne; Tek, biricik.

(1) Âdeti Olmamak; Alışkısı olmamak. Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şeyin olmaması. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kurallara uymamak.

Aklına Sokmak; Olabileceğini düşündürme eylemi. Hatırlatmak

Aşık Atmamak; Yarışmamak, Yarışma yapmamak, yarış etmemek.

Ayak Altından Çekilmek; Ortalıklarda dolaşmamak, dikilmemek, ıssız kalmak, sessiz bir şekilde uzakta durmak.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Canı Yerine Gelmek; İstediğini elde etmiş olmak. Yorgunluğu geçmek. Sağlığını, eski gücünü kazanmak.

Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.

Gözünün Yaşına Bakmamak; Hiç acımamak, hiç merhamet etmemek.

Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.

Kıvırttırmak; Kıvırmak (Kalçalarını iki yana sallayarak oynamak, yürümek) eylemini gerçekleştirmek.

Peydahlanmak; Ortaya çıkmak, kendini göstermek, oluşmak. Belirmek, görünmek.

Terennüm Etmek; Mırıldanır gibi güzel ve alçak sesle şarkı söylemek. Kuşlar için ötmek, şakımak.

Yılışmak; Yapmacık gülme, gülümseyiş ve davranışlarla hoşa gitmeye, hoş görünmeye çalışmak. Şımarıkça, sırnaşıkça  kendini ilgilendirmeyen işlere girişmek. Yavşaklık, gevezelik, yalakalık yapmak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Zımbacık Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(2) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İnsan Altı; Türkçemizde böyle bir deyim yok. Olacağını da sanmam. Ancak insanların insan olma vasfını yitirdikleri, insanlıkla insan olamamak anlamında bu sözü literatürümüze eklemek ihtiyacını yaşadım.

Kör, Kör Gözüm Parmağına; Çok belli, göze batacak kadar ortada.

Leş Kargası; Asalak, birinin üzerinden çıkar ya da gelecek sağlayan. Başı kara, bedeni kül rengi olan karga.

Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.

Part Time; Kısa, az süreli, bütün gün çalışılmayan, kısmen çalışılan.

PIN Kodu (No); Personel Identification Number. Kişisel Kimlik Numarası. Kablosuz cihazlarda SIM kartı ile birlikte kullanılan numara.

Ruhi Çöküntü; Depresyon; Bitkinlik, yorgunluk, gevşeme ve cesareti kırılma gibi psikolojik bir rahatsızlık.

Salına Salına; Yürürken bir sağa, bir sola hafifçe eğilerek, salınarak.

Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.

(3)

Atıl; Tembel, uyuşuk. İşsiz, güçsüz, boş, aylak, işe yaramaz durumda.

Beleş; Bedava. (Argo olarak) hiç para ödenmeksizin elde edilen, karşılıksız, emeksiz.

Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, sürpriz.

Bunalım; Buhran, kriz. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık. Sonucu kötü olabilecek gerginlik.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Cesamet; Büyüklük, irilik.

Cüretli; Atak, Cesaretli, cesur, yiğit, delikanlı, atılgan, gözü pek, cüretkâr, yürekli, saygısız.

Densiz; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşacağını bilmeyen insan tipi.

Hakşinas; Haktanır. Herkesin hakkını gözeten kimse.

Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.

Hayalperest; Sürekli hayal kuran, hep hayal peşinde koşan. Düşçü. Hayali şeylerle uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.

Jöleli; Saçın düzgün bir biçimde uzun süre aynı ayarda kalmasını sağlayan yağlı, parlak ve yapışkan madde olan jöleyi kullanmış olan.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kalantor; Yaşlıca, gösterişe düşkün ve varlıklı erkek.

Kaos; Kargaşa, karışıklık. Evrenin düzene girmeden önce içinde bulunduğu, biçimden ve düzenden yoksun, uyumsuz ve karmakarışık olan durumu.

Komilik; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcılığı, yamaklık.

Laubali; Senlibenli, çekinmesi, saygısı olmayan.

Mahrumiyet; Yoksunluk, yokluk, bazı imkânlardan uzak olmak.

Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.

Mizanpli; Kuaförde saçların kabarık ve dalgalı hale getirildiği şekil.

Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.

Navigatör; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren sisteme ait alet. Yazılacak adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzene ait alet.

Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Sapık; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan  (SAPIK Filmi, başrolünde Anthony PERKINS’in oynadığı, karakterini Norman BATES olarak canlandırdığı, Alfred HITCHCOOK’ın yönettiği filmin adıdır, biliyorsunuz.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

Uzluk; Eli işe yatkınlık, işini iyi yapma, beceriklilik, ustalık, uzmanlık.

Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

(4) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES

(5) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(6) Çirkin kadın diye bir şey yoktur, yalnız güzel görünmesini bilmeyen (bakımsız) kadın vardır. Jean de La BRUYERE Ruslara ait bir söylem; “Çirkin kadın diye bir şey yoktur, az votka vardır!” şeklindedir.

Çirkini tanımadan, güzelliği bilemezsin. Nazgül ODABAŞ Sanırım, hanımefendinin düşüncesine uygun olarak düzenlenmiş bir ALINTI. “Her çirkinlik güzelliklerde leke bırakır. Güzel görmek, güzel düşünmek, güzel yaşamak yerine çirkinin, kabanın, hatanın etrafında toplanmak marifet midir?

(7) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(8) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(9) Nerdesin Aşkım; Hadise (AÇIKGÖZ) den bir pop şarkı ismi.

(10) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN

(11) Yeşil Tuttum Bir Allah; Genç adamın dediği gibi, bir iddia şekli başlangıcı, yemin, ahd başlangıç sırası sahibini belirten söz.

(12) Kuaför Malzemeleri; Kuaförlere gidenler herhalde tüm malzemelerin neler olduğunu ve niçin kullanıldığını biliyorlardır. En basitinden merak edenlerin yararlanacağı adres bellidir. Gene de öykü içine almış olsam da ufak bir-iki örnek vermem gerekirse genel olarak maşalar, taraklar (düz, iri dişli, krepe), tokalar, pensler, bigudiler ve diğerleri.

Klimazon (Isı Yansıtıcı); Yazanın bu konuda çalışmış olmasına rağmen tas gibi dediği eksiği.

(13) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

(14) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(15) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.

(16) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim…  “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

(17) Affet Beni Allah’ım; Tövbe anlamlı bir yalvarış. Müziği de olan bu sözün bendeki etkisi; 1953 yapımı Eşref KOLÇAK’ın başrolde oynadığı; Bir zamanlar adının karıştığı kirli işlerden kendini temize çıkarmaya çalışan, ancak başarılı olamayarak tekrar kirli işlere sürüklenen Erol isimli bir genci öyküsü. (Filmde Erol isminin “l” harfi yumuşak bir biçimde söylenmektedir, tam olarak yansıtmasa da “Erôl” şeklinde diyebilirim.

(18) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of  Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.

To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(19) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(20) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK

Ağızdan çıkan sözü, yaydan çıkan oku, silahtan çıkan kurşunu geri döndüremezsin… DIMME

 (21) Kur’an’ın 3. (Al-i İmran) Suresi, 185. Ayetinde ve 29. (Ankebut) Suresi, 57. Ayetinde; (mealen) “Her canlı ölümü tadacaktır” denilmektedir.

(22) Ataol BEHRAMOĞLU’nun “YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR” şiirindeki alıntıladığım dizelerin aslı şöyledir;

“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: / Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi… İnsan balıklama dalmalı içine hayatın / Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına…

Ve kederi yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle / Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı… 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına / Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır / Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana.”

(23) Üç (İki) Su Bir Ekmek Yerine Geçer; Suyun ekmek gibi doygunluğunu ifade eden bir söz dizisi. (Atasözü değildir).

(24) Köpek Olan Eve Melek Girmez; Safsatadır. Bu konuda bir din âliminin (Rahmetli Zekeriya TEMİZEL) sözünü aktarmak istedim, şöyle dedi; “Azrail de bir melektir, al evine üç-beş köpek gelmesin evine, yaşa yaşayabildiğin kadar!”

(25) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(26) Richard CARLSON; Çok genç yaşta yaşamını yitiren Amerikalı yazar ve psikoterapist. “Ne olursa olsun, mutlu olabilirsiniz” ve “Ufak şeyleri dert etmeyin!” sözlerinin sahibi.