Eşini yitirmiş yaş barajındaki erkekler, hiçbir yere sığmadıklarından dert oluyorlardı çocuklarına, hele ki damatlarına (ve dahi varsa) gelinlerine de…
Biliyor muyum? Evet, biliyorum! Yaşadım, yaşıyorum ve daha da yaşamamak için çare olarak bir şeyler düşünemiyorum, çaresiz.
“Biliyorum!” dedim. Evet, biliyorum! Çünkü 53 yaşında henüz genç denilecek bir yaşta yitirmiştim annemi, kanserden, bir ay içinde.
Ve babamı sığdıramamıştık bir yerlere, annemin vefatından sonra yaklaşık 20 küsur yıl.
Huysuzluklarını anlatmama gerek yok. Ölenin arkasından konuşmanın da doğru olmadığını biliyorum(1). En basitinden ben de karımı babam gibi genç yaşlarında yitirdiğim için babam gibi olmak istemiyorum.
Ve o günlerde şu dizeleri karalamıştım babama;
“Bir büyük mesafe aramızda benim uyduğum, sizin koyduğunuz,
Bir sessizlik yaratılmış, benim sağır olup, sizinse duyduğunuz,
Yaşanması mümkün sevgi tükenmişliğinin çemberinde hiçlik var,
Benim ölmek isteyip, sizin coşkunca yaşam için uyduğunuz.
Bir şeyler var anlayamadığım tarifsiz, sezemediğim galiba,
Yıllar aramızdaki saygıyı mı, sevgiyi mi tüketti acaba?
Ben sizin için bugüne dek iyi olmayan ne yaptım ki baba?
Durup dinlenmeden sitemle hep ama hep vurdunuz...”(2)
Aç parantez olarak; babamla aramdaki bir farklılığımızı da iletmem gerek! Babam tekrar evlenmeyi düşünmüştü, kardeşlerimin tavsiyeleri ile. Kendisi de meyilli, hatta arzulu gibiydi.
Ancak onu tanıyıp bilenlerin tanıtımları, gelmeye niyetli olanların aşırı dilek ve istekleri ve nihayeti benim kardeşlerimden ayrı düşünerek; “Gelen babamın karısı olur, annem olamaz!” tavrım nedeniyle bir omuza daha başını yaslamadan yaşamını tüketmişti.
Benimse o taraklarda bezim olmadığını(3) söylemem çok kolay şu anlarda. Oysa insanlar; büyük lokma yutmalı, büyük söz sarf etmemeliydi, bilinen.
“Babam gibi olmak istemiyordum!” dedim. Ufak, ufacık bir örnek vermem gerekirse, hani derler ya; “Soy soya, bulgur suya çeker!” diye, işte o örnek, genlerim dolaysıyla mutlaka bir yerlere, bir şeylere sığışmak, sığınmak konularında yanlışlarım olacaktı.
Neden mi? Rahmetli kayınvalidem söylemişti, öncelerimde; “Bir huyun var, altınla tartılmazsın, bir huyun var, gâvur parası ile bile beş para etmezsin!”
Gönül koymama asla hakkım yoktu, doğruydu söylemi; sözlerinin birinci bölümü annemin genlerindeki yücelik, ikinci bölümü babamdan aktarılan genlerdeki düşüklük idi.
Ve benim tüm arzum, emelim, düşüncem; yaşamım boyunca babamın genlerinin yok olması üzerine kurguluydu, elimden bu konuda hiçbir şey gelemeyeceğini bile bile.
Şöyle ki; karım yaşamdayken, annemi yitirdiğimizde babamı kapris ve huysuzluklarına katlanarak misafir etmiştik evimizde, “Başımıza taç olsun!” diyerek, zorunluluk nedir, hissetmeden, hissettirmeden.
Düşünülebilir mi, karım babama istediği gibi bir işkembe çorbası yapamamıştı, günler haftalar boyu? Çorba jöle işkembeden(5) yapılmamalı, kasaptan alınıp “Pek eyicene” yıkanıp dilimler halinde değil, çok küçük parçalar halinde kıyılmalıydı. Öyle pala pala(5) değil, ekmek kırıntıları gibi de değil.
Eşimin öğretmen ve vaktinin kısıtlı oluşunun, kızımıza da vakit ayırması gerekliliğinin hiç önemi yoktu. “Olacak, olacaktı, mutlaka ve o kadar, işte!”
Ve asla olmadı, olamadı! “Ya curu(4), ya duru, ya tanesi az, ya çok, ya az kıyılmış, ya çok kıyılmış, tuzu unutulmuş, ya da fazla konmuş, aynı şekilde sirke, sarımsak şikâyetleri, soğuk-sıcak servis tenkitleri…
Mutlaka cevap verilmesinin mümkün olmadığı, müşkülâtının(4) tartışmaya bile açılmasının imkânı yoktu. Üstelik yüzünün (suratının demiyorum) şeklinden anlaşılırdı bu davranışı.
Hani, bir yamyamın yüz şekli desem abartı olacak, o halde lâcivertimsi, morumturak, gri ötesinde siyaha yakın bir renk alırdı yüzü demem mümkün!
Sadece işkembe çorbası mı yapamazdı karım? Mazeretleri olası, her şeyin mutlaka özrü, kusuru, hatası, sakıncası olurdu. Ya da bulur, icat ederdi rahmetli.
Örneğin; ayran, pilâv, piyaz, çay…
Hele ki kahve…
Özürlerin neler olabileceği, tüm olasılıkların üst üste konularak açıklanması mümkündü…
Mutluyduk, eşimle. Hamileliği ve doğumu zor geçmiş, sezaryen(4) teşebbüsü ile kızımıza kavuşmuş, kızımız dışında başka bebeğimiz olmayacağını söylemişti doktorlar. Kaderimizdi, rıza gösterecektik, gösterdik de…
Canımız, kanımız, tüm varlığımız, kısaca her şeyimizdi kızımız. Anne, baba olarak hiçbir bakımdan, hiçbir eksiğini bırakmadık onun. Hiç de “Hayır!” demedik. Tüm arzumuz onun sevinç, neşe, mutluluğu ve eğitimi idi.
On sekiz yaşına bastığında annesi gönül rızası ile evimizin tapusunu onun adına tescil ettirdi(3). Ben de kızımın fikrini ve beğenisini de alarak ona bir araba aldım, sıfır kilometre…
Annesini yitirdiğimizde üniversite ikinci sınıftaydı. Hüznü; annesini yitirmek dışında kurulu bir düzende beni nasıl idare edeceği idi. Dedesini, yani babamı bilmişti, benzeşimden haberdardı, annesinin bana yaklaşımını ise bilmemesi imkânsızdı, o halde benimle nasıl baş edecek, beni nasıl idare edecekti, sanırım cevaplayamadığı soru bu olsa gerekti.
Kendimden korumak istedim kızımı, benim için vakit harcamayı düşünmesin diye.
Ve bu yaşlarımda çamaşır, bulaşık yıkamayı, süpürüp, ütü yapmayı, hatta yemek yapıp sofra kurup hazırlamayı, odaları her sabah havalandırmayı bile öğrendim, kendi başıma, ancak azıcık, birazcık olsa da komşu abladan destek ve yardım aldığımı da itiraf etmem gerek!
Güldüremiyordum kızımı, ancak ağlatmıyordum da. İtiraf etmeliyim ki; o ara sıra da olsa dede-baba genlerinin görünümüne, ben belki ta uzak dede-ninelerden bile kalıntı olan bendeki genlere engel olmakta oldukça sıkıntı çekiyordum.
Eee! Üniversite öğrencisiydi, olacaktı kızımın sorunları ve bir kız çocuğu olarak, anne yerine o sorunların çözümünde baba olarak ne kadar başarılı olabilirdim ki ve dahi o, bir kız evlât olarak özel gün ve durumlarında nasıl yardım isteyebilirdi ki benden, babası olsam da?
Bu hay huy içinde(5) ikinci yıldan sonra üçüncü yılı da bitirmişti kızım, son sınıf öğrencisiydi artık. Kızım bir şeyleri hissettirmeye çalışıyordu. Ya da aptal görünüşlü bir baba olmama rağmen bazı şeyleri hissetmeye başladığımın, hatta hissettiğimin farkına varıyordum, eskilere göre, yeni yeni…
Kızımın gönlü, yaşamının gereğine ulaşmıştı. Eşimin ölmeden önce söylediği bir söz vardı, nereden aklımda kaldıysa, ya da şu anda neden aklıma gelmesinin beklentisini yaşamıştıysam, o söz şöyleydi; “Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmaz!(6)”
Eğer kızımın mezuniyetini beklersem, tası-tarağı toplayıp(3) defolmam için bir yıldan daha az bir zamanım kalmış demekti, bir şeyleri bilmem, bulmam ve aramam, gayretli bir şekilde araştırmam gerekliliği için.
Evet, eşimi yitirir yitirmez bazı meleke(4), fonksiyon(4) ve çalışma ahengimi(2) yitirdiğime inandığım için, erken emekli olmuştum. Emekli paramı, kızımın mutluluğunu yaşayacağına, alkışlayacağıma inandığım günler için saklıyordum.
Ancak kızımın şu anda beraber yaşadığımız evde, sorgusuz-sualsiz yaptığı değişiklikler de gözümden kaçmıyor, hüznüm oluyordu, gizli-saklı odamda kendi-kendime kendimle dertleşirken.
Tüm bu değişiklikler için sadece bir kere harçlığını artırmam için ufak bir ricası olmuştu, evet, yalnızca bir kere.
Dişlerimi, eğer ölmem gerekiyorsa boynumu kırardım da asla bir ikinci ricasını beklemezdim, artırdım harçlığını, “Çok!” dedi, bir kısmını geri vermek istedi, almadım, masa üstüne bıraktı.
Günlerce orada kaldı ve bir gün benden aktarıldığına inandığım, ne de olsa babasının kızıydı ya, genlerin inadından ve tezahüratından vazgeçerek aldığını görünce mutlu oldum.
Tanrının kısıtlı bir mucizesi olsa da, baskın olarak genlerimin sorunlarını, daha doğrusu sorumsuzluklarını göz ardı edebildiğim takdirde, benim de mucizemdi yaşadıklarım. Çünkü kızımda annesinin genlerinin katkısı olmamış, belki de benim genlerimin baskısı dolaysıyla düz yolda, yaya kalıp şaşkınlaşmış olabilirdi kızım.
“Hazıra dağ dayanmaz!” demiş miydim? Demediysem şimdi söylüyorum işte! Çerden-çöpten(5), bir-iki parça eşya ile ev kiralayıp yaşayamaz, o evi kendi başıma çekip çeviremezdim.
Oysa insan tek başına kaldığında, iş başa düştüğünde nelerin üstesinden gelmiyordu ki, bilemezdim, başlangıç olarak. Bu yaştan sonra da bir başka gülü koklayamazdım, hele ki kara bir mizah gibi iç güveysi(5) olarak, asla!
Otel desem? Otele, lokantaya para mı dayanırdı ki? Hani; “Harç bitti, inşaat paydos!” örneği param suyunu çektiğinde; “Dalleyi dikmem(3)!” garanti olsa. “Çaresizsen, çare sensin!” demiş biri, “Sen” yerine “Siz” şeklinde söz kalabalığı ve kabalığı ile ama ne?
Kızımın tavrını bekleyerek, geleceğimin sonucu için bir yıla yakın bir süre bekleme modundaydım(3).
Şunu hemen eklemeliyim ki; karım yaşarken kötü bir alışkanlığım yoktu, akla her ne gelirse. Mutluluğum evimdeydi; “Ömür mumumun fitili bitinceye dek!” demek isterdim. Diyemiyorum, çünkü yaşamda değer verdiğim insan, Tanrımın isteği, belki de desteği ile ve o menhus(4) hastalıkla ömür mumunun fitilini çok erken tüketmişti ki, hazin!
Kızım için söylemiştim, ama yitirdiğim karım için de söylemeliyim ki; “O, benim mucizemdi!”
Ki artık mucizelere inanmıyorum, gene boyumdan büyük söz söylediğimin farkında değilim…
Kızım bir gün bir akşamüzerine doğru, normal olarak eve ulaşmasının, yarım saat kadar öncesinde telefon etti.
Sahi, adını söylemiş miydim kızımın? Yok? Annesi, kendi annesinin adı olan Ayşe’yi çok istemişti. Ben de ona uydum. Sonra “Sen evimizin nurusun Nursen!” diyerek, ismini ters-türs ederek Sennur ismini ekledik kızımıza, benim ısrarımla. Nüfus idaresine kaydettirmek de doğal olarak benim görevimdi!
Eee! Ailemi tanıttım, eşimin adı Nursen, kızımın adı Ayşe Sennur olarak…
Ben de…
Dikkatli olunmasında yarar var, bu vesile ile nüfusta kaydı var ama cümle âlemde(5) de kayıtlara geçsin isterim, çünkü olacak gibi değil, ismim; Aklı Evvel.
“Olmaz böyle bir şey!” ya da isim denmesin, konu babamsa olur, olur, hem bal gibi olur, olmuştu da işte!
İkisi de rahmetli olan ancak nevi şahsına münhasır(5) olan babam, annemin tüm ısrarlarına karşı, affedersiniz benzetmek biraz tuhaf olacak, ama deve mi, fil kini mi, keçi inadının resmi, eseri mi, her neyse, nereden aklına estiyse kimseyi dinlemeksizin bu ismi koymuş, bitişik değil, ayrı ayrı iki isim halinde…
O günlerde babamı çok iyi tanıyan Nüfus Müdürü ya da memuru boynunu bükmüş, eğmiş her neyse, babamın “İnatçı ve dediğim dedik(2) diyen” biri olduğunu bildiğinden aynen kaydetmiş adımı.
Sonrasında “İsmimi değiştireyim!” istedim; ama hiç kimse yalancı şahitlik yapmak istemedi; herkes beni Aklı Evvel olarak tanıyordu, “Aslında ismi; şu!” diyen olsun istediğim bir Allah’ın kulu çıkmadı, ben de ismimi benimsedim, mecburen ve değiştiremedim.
Aslında değiştirmeyi istesem de adımın ne olmasını isteyeceğimi ben bile bilmiyordum, düşünmemiş, hatta hayal bile etmemiştim; “İsmim şu olsun!” diye.
Nereden, nereye? “Kızım telefon etti!” dedim, koskoca caddeleri terk edip dar sokaklara saptım, üstelik hasta, ya da yangın çıkarsa ne cankurtaranın, ne de itfaiyenin giremeyeceği. Neredeyse Muhtarlıktan Nüfus Kâğıdı örneği, İkametgâh Belgesi çıkarttım bir bakıma.
Duygusal bir yaklaşım olarak yorumlanmamalı sözlerim, kızım dedi ki;
“Baba! Uygun yemeğimiz var mı?”
Her zaman kadınbudu köfte, imambayıldı, karnıyarık, börek gibi yiyecekler yapan ben(!), o gün basiretim bağlanmış(3) gibi, ıspanak kavurmuş, üstüne de yumurta kırmıştım, bir de ek olarak; öncesinde çorba, sonrasında pilâv…
Meğer erkek arkadaşı misafirliğe gelecekmiş, ıspanaktan da nefret edermiş. “Öğh!” demiş, söz bana ait değil, söyleyene ait!
Bir havalar, bir havalar gelende! Sadece küçük dağları değil, büyük dağları da o yaratmış sanki. Çok büyük dağlar için yeterli vakti kalmamış olsa gerekti, burnundan kıl aldırmayan(3), ilerisi aynı ben ya da babam gibi yaratılış biçim ve tipinde gibi gelmişti bana, asabi, somurtkan(4), hep “Ben” diyen, ukalâ(7), kendini beğenmiş(7), haddini bilmez(7) tavrında.
Başlangıçlarda hiç mi hiç ısınamamıştım, bu sonlara kadar devam etti zaten.
Başlangıç olarak 11 çocuklu bir ailenin, sondan bilmem kaçıncısıymış! Büyümeden büyüdüğünü, adam olmadan adam olduğunu(8) sanan, öğretim görevlisi maaşı ile böbürlenme(3) hakkını kullanan bir akıl fukarası(5) aynı zamanda maaşı ile övünmesine rağmen züğürttü. Belki de ilgilenmesi gereken aile fertleri, sahalar vardı, bilmemin önemli olmadığı.
Bu adam Ayşe’yi bu eda, tavır, güvendiği varlığı ve üniversite hocası olmanın kaygısızlığını yaşadığı böbürlenme ile asla mutlu edemezdi. Saadet mi? O da ne olaydı ki, kızımın hayal penceresinde?
Güven, itimat, hatta temenni bu konuda? Benim geçinmeye, kızımın da geçineceğine inancım yoktu, gözlerimin arkalarında bile kalmamıştı cismi. Her halde yarım kalacağını düşündüğüm bu birliktelik için; “Geç bir kalem!” diyeceğim.
Gerçi şu anda çok şeyleri söylemem gerektiği halde, söyleyemediğim, söylenmeyen (söylenemeyen değil) sözlerin anlamı olamazdı.
Sonra?
Uzun sözün kısası; konu kapanmıştı, ama ne kapanış…
Kızım onu tanıyıp da, evlilik olayını yaşamadan ayrılma haberini ona isteyerek, bana müjde olarak verdiğinde mutluydum. Ancak adını bilmek, hatırlamak bile istemediğim pis herifin tehditleri nedeniyle kızım neredeyse okula gidemez olmuştu; Türk filmlerindeki monolog gibi; “Ya benim olacaksın, ya da kara toprağın!” demiş gibi söz ve hareketleri nedeniyle.
Daireden arkadaşlarımın ve Emniyetin izni ile silâh edinmiştim, kızımın kendince yaşaması için onu koruyarak, kendi yaşamını tanzim etmek, beynini rahatlatmak ve yarınını düşünmesi için.
Ben de onun sükûneti(4) için kendimi azat etmeli, kendim için çare arayışlarıma hemen başlamalıydım, çünkü kızımın kalbi boşalmıştı ve benim dışımda bir sevgiye, şefkate, başını omzuna dayayacağı, ellerine istediği sıcaklığı ulaştıracak birine ihtiyacı vardı. Dediğim gibi bu ben değildim, üstelik yüktüm kızım için…
Günlerce kızım önde, ben arkasında okula devam ettim, bir öğrenci gibi. Korku dağları beklediğinden değil; bir musibet bin nasihatten evlâ(9) olacağı için.
Tedbirin bizden, takdirin Allah’tan olacağını biliyorduk. Allah her halde bize kötülük etmesi için bir mikrobu maşa olarak kullanmak istemez gibimize geliyordu. Nitekim kullanmadı da…
Sonralarında günlerden bir gün, hadi kızımın mezuniyetine çeyrek kala diyeyim, genç bir öğrenci yaklaştı yanıma, ben kızımın saha nöbetindeyken;
“Ayşe yanlışını fark etti, ben başlangıçtan beri kızınızla ilgileniyordum, ama o beni fark etmedi ve sanırım yanlış tercih yaptığının geç de olsa farkına vardı. Eğer izniniz olursa efendim, kızınızla arkadaş olabilir miyim? Evet! Üniversiteyi bitireceğiz. Sonra benim vatani görevim, iş ve para biriktirmek…
Çok uzun bir süre. Eğer Ayşe beni isterse, ben onu bekleyeceğim süreyi kısaltmak, hatta yok etmek için beygir gibi çalışmam gerekirse, öyle çalışır, mutlu etmeye çalışırım onu ilerilerimizde…”
Aşk dedikleri bu mu olsa gerekti, hem tek taraflı?
“Kızım biliyor mu seni?”
“Oldukça gecikti ve fakat anlaması gerekeni anladığını, beni gördüğünü sanıyorum, efendim, sorunuza ‘Evet!’ demeliyim!”
“Zannetme! Yan yana göreyim sizi, uzaktan da olsa…
Ve kızım eğer ben yokken yanlışlıklarla karşılaşacak olursa ölüm dâhil onun için her türlü çabayı göstereceğine, onu koruyacağına inanayım. Öncemde aklımdan geçirmiştim, şimdi sana iletiyorum, içtenlikle, bir musibet, bin nasihatten evlâdır ve musibetin, gerekirse ‘Musibetlerin karşısına sen dikil!’ demek istiyorum. Çünkü çok fazla gibi görünmese de yaşım gereği, bugün varım, yarın yokum, mutluluğunuz, mesut oluşunuz bana erişir, bunu isteyişim de, özleyişim de hakkım sanırım, bunu bana çok görmeyeceğine inanıyorum…”
Her şey yolunda mı gitti, yoksa bana mı öyle geldi? Mutluydu genç adam. Ayşe ilk göz ağrısını unutmayacak (unutamayacak değil) gibi olsa da mutlu olmak çabası içindeydi. Hatta saadet yolunu da birlikte adımlayacakları kanaatini yaşıyordum, daha bugünlerden, inanarak, aşk konusunda bilgim olmasa da, tartışmasız olarak benim yaşadığım gibi sevgi birlikteliğini yaşayacaklarına inanarak.
Eh! Bu durumda bir at, üç nal bağlantısı gerçekleşmek üzere miydi, yoksa bana mı öyle geliyor, görünüyordu, o tek nalı bulmaları düşüncesinde? İçimdeki, çevremdeki, düşüncelerimdeki her şeyi unutup uzun olmasını dileyeceğim bir gelecekte, mutlu ve mesut olmalarını beklemek ve dilemek de hakkımdı.
Da…
Vaktim, artık “Çocuklarım” diyebileceğim Ayşe ve Sencer’in mezun olmaları ve bana göre Sencer’in askerliğini yapıp dönesiye kadardı. Peki, ya sonra?
Yaşamda olmaması mümkün sayılacak şey yoktu, yeter ki insanların yüreklerinde fesat(4) yerine yüklü bir sevgi olsun.
Sencer; “Üleşelim kalan tüm ömrümüzü!” demiş, daha okul biter bitmez, askere gitmeden evvel. Sencer’in sevgisine bana olan sevgi, saygı ve inancından daha fazla inanan, belki de gelecek hayatında beni hiç umursamayacak kızım da, kendilerinin hayatını üleşimsiz olarak yaşayacakları, Sencer’in, ileriki tarihlerde, ömrünün son anına kadar onu seveceğinden emin olarak Sencer’e “He! Evet! Peki!” demiş.
Eee! Dayalı döşeli evi, arabası vardı kızımın. Benimse kendi hayatımı yaşamaktan başka bir derdim yoktu. Onların yaşamlarına müdahale etmek, hele ki üleşmeye çalışmak asla aklımdan geçmezdi, geçmemeliydi de. Ben de hayatımı yaşamalıydım, ama nasıl?
İnsanın kalbi temizse, aşk her şeye kadirse ve dualar Tanrı katında makbul olup, Tanrı da kendine açılan elleri boş çevirmek istemiyorsa olması gerekenler oluyor, Tanrı neyin, ne zaman, nasıl rayında gitmesi(3) gerekiyorsa onu gerçekleştiriyordu.
Sencer’in üniversitede başarılı bir öğrenci olması, askerlik için başvurusunda dikkate alınmış ve nokta ataması(5) ile ufak bir eğitim sonrası aynı şehirde kalmıştı, vatani görevini tamamlamak için.
Dolaysıyla dördüncü nalın tanımlanıp tamamlanması için kâğıt üstünde de olsa nikâh belgesi gerekti, bu da gençlerin rahat ve huzur içinde evliliklerinin devamı için benim alıp başımı gitmemin (defolmamın diyemiyorum, nedense) gerekliliği idi.
Onlar muratlarına erince benim de kerevetlerine çıkmam(5) gerekli değildi ki!
Sencer, yoksul, ama gururluydu. Üstelik “İç Güveysi” gibi bir kavramdan haberdardı. Evlenmek düşüncesine rağmen benimle birlikte yaşamayı düşünmediği gibi, kendi evlilikleri için, benim de kızımın tapulu evinden uzaklaşmam arzusu içinde de değildi.
Çözüm bulmam aciliyet kazanmıştı. Düşündüm, taşındım. Hani derler ya; “Kafama dank etti(3)!” ya da; “Jeton düştü(3)!” diye, işte o şekil, görevli olduğumuz işte beraber çalışırken, bizi eşimle birlikte pikniğe davet eden bir Feyzullah Ağabey vardı, çoluk-çocuk, kendisi ve bizler, karı-koca ve kızımız olarak yaşadığımız.
Kendi tarifine göre; “Tilkinin bilmem ne yaptığı yer(5)” gibi olsa da, mükemmel bir bahçe, ufak bir kulübe ve artezyen(4), dolaysıyla su ve elektriği olan bahçe geldi aklıma.
Rahmetli olmuştu, ben daha emekliliğimi istemeden, önemle baktığı bahçeyi ise, kadir bilmez(3) şeklinde yanlış olarak yorumladığıma inandığım oğlu Cihan, babasının vefatından sonra satılığa çıkarmıştı, muhtemelen o tarakta bezi, ya da öyle bir yerle uğraşma düşüncesi olmasa gerekti, karısının koynunda sabahlamak yerine…
Umudum, satılığa çıkartılan o yerin bir sahibinin olmamış olması üzerine idi.
Kızımdan arabasını istedim, emanet olarak. Sanki iki dakika önce gidersem, bahçenin bir başkasına satışının yapılacağını düşünerek gecikecekmişim gibi.
Tel örgülerle çevrelenmiş bahçenin kapısında; “Kiralık ya da Satılık” levhası, muhtemelen o günlerden beri aynen duruyordu, talibi çıkmamıştı(3) herhalde. Demek ki şehirden uzak, özellikle su ve elektrik imkânları olan bu bahçeyi şu ana kadar kimse sahiplenmemiş olsa gerekti.
Üstelik Feyzullah ağabeyin oğlu Cihan, bakımını üstlendiği bahçe için ölen köpek yerine daha heybetli kendi deyişine göre daha “Görkemli” bir köpeğe bahçeyi koruma görevini vermişti, köpeğin adı Çomar’dı, klâsik olarak
Hırladı köpek öncemde. Oysa ne anasını, ne babasını tanırdım, muhacir(4) midir, onu bile aklımdan geçirmem, mümkün değildi! Ancak oturduğum (yani eskiden oturduğum, şimdi kızımın ve damadımın yaşadığı sitede) tüm kedi ve köpeklerle akraba(!) olduğum için o cins varlıklara nasıl davranılacağını biliyordum, hele ki kulakları küpeliyse, tıpkı Çomar gibi.
Bundan böyle, kendi düşünceme göre yabancılık çekmeyecektik birbirimize karşı, ancak önceliğimizi tartışmamamız gerekliydi, tanışmamızın ertesinde. Adıyla çağırdım onu, bonus(4) olarak, devamlı olarak sokak köpeklerim için cebimde taşıdığım mükâfat bisküvileriyle, şaklabanlık yapma hakkımı da kullanarak uzattım ağzına doğru, çekinmeksizin, kuduz olacak durumum yoktu ya, olsam da ne yazardı ki, bundan sonra, benim için? Yalakalık parayla değildi ya!
“Çomar! Tanımadın mı yoksa beni? ‘Hayır!’ deme inanmam, derken bir bisküvi daha uzattım ona ve cep telefonumla ulaştım, Feyzullah arkadaşımın, teller üzerine yazılı cep telefon numarası yazılı oğlu Cihan’a.
“Gel, anlaşalım!”
Anlaştık, üstelik bedelsiz. Bıkkındı, “Ne verirsen, ne zaman verirsen, bahçe senin!” diyerek. Tapu masrafları bendendi, üç-beş kuruş da olsa. Zihnindeki geçerli fiyatı söylemedi, “Babamın arkadaşısın!” diyerek.
Tek dileği her şeyi kendi adıma tescil ettirmemdi; “Bir daha gözüm görmesin buraları!” der gibi bıkkınca. Dolaysıyla artık, evlât mıdır, torun mudur, dışardan mıdır, muhacir midir, nedir, Çomar’la beni tanıştırmayı unutmadı, öncesinde onunla karşılıklı olarak tanışmamıza boş verir gibi.
Çomar’a karşı beni işaret ederek yanlışı; “Bundan sonra patron o!” demesiydi ki, patronluk babasından bana mirastı sanki.
Çabuk anlaştık Çomar’la. Mükâfat, hediye, bonus gibi olan bisküvilerle…
Hele ki her ihtimale karşı getirdiğim konserve ve eski ev sahibinin verdiği kocaman fenni gıda torbası ile.
Hemen yerleştim bahçeye, anında değilse de, “Anında” demenin biraz ertesinde, damadımın “Kal!” ısrarlarına rağmen, kızımın tepkisizliğinde. Bahçedeki o ufacık kulübede “Yok” yoktu desem yeri. Buzdolabı, çamaşır, bulaşık makinesi, fırınlı ocak hatta saç kurutma makinesi, kahve cezvesi ve fincanları dâhil…
Sadece ocak için tüp alınması hariç, onun da yedeği vardı, her ihtimale karşı. Bir de sezon yaz ise, “Kendi kendine güneşten ısınsın, kendin yıkan! Çamaşırını, bulaşığını yıka!” gibi tepede varil ya da benzeri bir kısım bir şeyler vardı, sadece kışları tedbirleri elden bırakamamam gereken ki, olacaktı o kadar.
Sahi! Ben bu bahçeye yerleşmeyi düşünüp de; “Hadi evlenin, artık!” dediğimde onların da çoluk-çocuğa karışmak için gecikme ihtimallerini göz ardı ederek evlendiklerini söylemiş miydim?
Yaşlılığın ilk adımları ve sevdiğimi, dünyamın aydınlığı tek güneşim karımı çok erken yitirişimin nedeni…
Unutuvermişim işte.
Kısaca; daha önce söylediğim gibi; “Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmazdı” zaten ne düşünmüş, ne de uygulama gibi bir felsefe yaşamıştım, bir anayol kenarı olan bu bahçeyi sahiplenmemden belli değil mi?
Kızımın atamasını beklemesi, nöbetler dışında damadımın evinde olması ve benim yaşantımda olağandışılık yoktu bu devrelerde, inanılması güç gibi görünse de.
Zaman gelmiş, geçmiş, Çomar’la anlaşmıştık, hem her bakımdan. Bisikletle şehre gidip ihtiyaçlarımı karşılıyordum; yağ, tuz, şeker ve Çomar’ın hak ettikleri gibi, her neyi kaleme aldıysam, alabildiysem, not ederek.
Ve son olarak, hiç âdetim(4) olmadığı halde, muhtemelen şeytan dürtmüş olmalıydı ki, bir paket de kahve almıştım, içiyor olsaydım neyse, ne de en kötü ihtimalle sıkılırsam. Bir de neskafe, içersem, o da eğer keyfimi engelleyecek bir şey yoksa krema şeklinde bol sütlü, çok nadiren de sade. Başka istek ve arzularım? Hiç de söz konusu edilemezdi…
Gün aydınlanıyor ve belirli bir süre sonra tükeniyordu, monotonluğunda, tıpkı insanın yaşamı gibi. Sonbahar tükenmek üzereydi bence, kış hissettirmeye mi başlamıştı kendini, ne? Belki de duyumsadığım buydu! İlerisi için hazır ve hazırlıklı olmam için…
Çomar’la oynaşarak hiçbir işe yaramayan ve kışı bekleyen ömrümü tüketirken kulağıma ana caddeden benim toprak yoluma kendini sürükleme çabasındaki kararsız motor sesi ulaştı, galiba öğleni az buçuk geçerekten bir zaman içinde.
Her ihtimale karşı Çomar’ı bağlayıp sese doğru yöneldiğimde, yeni görünmesine rağmen dermanını tüketmiş bir araba, arabadan inmek üzere olan bir bayan ve eli başında, sonra ensesini kaşır tavrında genç bir delikanlı ile karşılaştım.
Selâm-sabah geçmedi aklımdan, başka şeylerin geçmesi de mümkün değildi zaten.
“Bilmediğiniz, kenarda köşede kalmış bir istasyondan benzin aldınız galiba?”
“Oğlum! Ben sana ikaz ışığı yanar yanmaz; ‘Yakıtını tamamla!’ demiştim, değil mi? Dinlemedin, gör işte! Beyefendi bir çırpıda anladı, yanlışlığını! Üstelik bugün doğum günün, 22 yaşını bitirecektin, acelemiz vardı, ailece kutlayacaktık!””
“Bir saniye! Üzülmeyin efendim! Az da olsa araçlar hakkında bilgi birikimim var gibi…
Köpeğim bağlı. Genç adam kulübemde tabure, sandalye ve havlu kâğıt var…
Dur! Dur! Gitmene gerek yok, ben yardımcı olmaya çalışırken arabada otursun anneniz…”
“Annem değil, genel müdürüm…
Lütfen…”
“Oğlum” deyince “Ana-oğul” yakıştırması yapan bir kaz kafalıdan(5) ne beklenirdi ki? Sadece; “Özür dilerim!” demeli ve beynimi ikinci ve devam edebilecek diğer gaflar için zahmete sokmamalıydım.
“Özür dilerim bayan! Bir sığır çobanı ancak bu kadarını akıl edebilmiş sayın! Eğer çekinmezseniz, titiz sayılmam, ama ortalığım derli-toplu, kahve yapmasını da biliyorsanız, biz bu yakışıklı gençle arabanızın sorununu halletmeye çalışırken siz de kahvenizi yapıp içip televizyonunuzu seyredebilirsiniz…”
Daha önceki sözlerimi muhtemelen dikkate almaksızın uysal bir şekilde kulübeme yöneldi genç kadın. Çomar dikkatle süzdü onu, hırlamadı bile, hissettiğinin ne olduğunu anlamam mümkün değildi. Ben de olayın mana ve ehemmiyetine(!) uygun olarak genç adama nasihate başladım, arabanın kaputunu açarken;
“Benzini asla bilip tanımadığın yerlerden alma, Taşıt Tanıma Sistemi olan istasyonlardan al, bu bir! İkincisi; her nereye gidiyor, ya da nerden geliyorsanız, gittiğiniz yere ulaşır ulaşmaz yakıt deposunu boşalttırıp, sirkeli suyla banyo ettirip tüm yakıt sistemini elden, gözden geçittirin, karbüratör dâhil. Oktan sayısı(5) da aklında kalsın biraz…”
Öğretmen olmalıymışım. Karşımdaki dinler olunca, çenem de düşmüştü, devam ettim;
“Ve en önemlisi eğer bu şekilde çalışacaksan bu konuda kitap oku. Alelusul da olsa bakım-onarım, hatta ilk yardım konularında bilgi edinmeye çalış. Ehliyet almakla, genel müdür şoförü olmakla ve tahminen iyi maaş alıp, iyi giyinmekle olmuyor bu işler…
Bence arabanın bagajının bir kenarında tulumun olsun, stepneni, farlarını, sileceklerini, yakıtını her yola çıkmadan evvel kontrol etmeyi unutma. Stepne deyince aklıma geldi, Allah bilir lâstiğin patlayınca değiştirmesini biliyorsundur?”
“Lâstikler dubleks…”
“Tubeless…(4)”
“Evet, öyle. Çakmaktan çalışan pompayla şişebiliyor…”
“Anladım. Şimdi gel bakalım, yanıma. Geçici olarak da olsa hastayı muayene edip ilk yardım hizmetimizi tamamlayalım, iyileştirelim hastamızı, gideceğiniz yere kadar başınıza yeniden dert olmayacak şekilde!..
Dediğim gibi gittiğiniz yerde, mutlaka ehil ustaların elinden geçirilsin, olur mu? Bir bakıma pratisyen doktorun adı Hıdır, elinden gelen budur! Oto profesörlerinin yanında gıkım bile çıkmaz(3).”
Benzin otomatiğini temizledim, depo borularındaki benzini bir miktar nefesimle çekip terastan alıp getirdiğim boş bir yoğurt kabına akıttıktan sonra üfledim, karbüratörle dertleşmem bir kahve içimi süresinden daha uzun sürecekti, bu nedenle “Ne var, ne yok?” tavrında hatır sorar gibi, elden geçirdim, gözüme ilişenleri ve ilişmesi gerekenleri…
Bir-iki zorlamadan sonra araba “Saat gibi” çalışmaya(3) başladı.
Beraberce yöneldik, kulübeye. Adını öğrenmek zahmetine girmediğim genç adam lâvaboya yönelirken, kahvesini içip de yorgunluğunu pikelerden birini üzerine alarak uzandığı kanepeden doğrulmaya çalışan Genel Müdire Hanıma;
“Ellerimi yıkayayım, ben hazırım teyze!” dedi.
Anne? I-ıh! Genel Müdire Hanım? Evet! Teyze? Anlamadım, hem anlasam ne olacaktı ki?
“Genç arkadaşa dilimin döndüğünce anlattım, yapması gerekenleri…
Bundan sonrası için iyi günler, iyi yolculuklar efendim!”
“Borcum? Borcumuz?”
“İşte bu tavrınız üzdü beni. Her şeyin bir bedeli yoktur ki güzel bayan. Bazı şeyler Allah rızası için yapılır ve karşılığı ne beklenir, ne istenir, ne de teklif edilir, teşekkür etmek yeterlidir. ‘Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır!’ denir…
Bundan sonrası çok uzun bir zaman değil benim için. Gene de yaşıyorsam aceleniz olmayan bir zamanda buradan yine geçerseniz, size kahve dışında da bir şeyler ikram etmek, iki kelime de olsa uç uca ekleyip sohbet etmek isterim. Borcum olsun, söz veriyorum!”
“Duvarlarda resimler gördüm, tarihleri de yazılı, hakkım olmadığı için ciltli defterlerinize bakmadım, bakmak istediğim halde. Söz verdiniz, yalnızlığınızın sebebini anlatın, izniniz olursa yalnızlığınızın öyküsünü de okumak isterim, ama hemen şimdi değil, mutlaka bir gün geldiğimde…”
“Söz verdim, ola ki bir gün yeniden karşılaşırsak ki siz çalışan, bir yerlerin sorumluluğunu taşıyan birisiniz, bu nedenle hiç sanmıyorum, ama umut etmekten de vazgeçmek içimden geçmiyor, anlatırım eğer böyle bir güne ulaşırsak…
Ve siz de eğer arzularsanız ben de dinlerim efendim…
Ve tuhaftır ki, ne sizin, ne oğlunuzun…
Affedersiniz yeğeninizin, ya da şoförünüzün adlarınızı bilmiyorum. Benim adım, size tuhaf gelmesin, belki de ilk defa duyacağınız bir isim; Aklı Evvel.”
“Adım; Senay. Diğer adım da Eda. Şoförüm de kardeşimin oğlu; Oğuzhan. Her şey için teşekkürler. İzninizle ben de ellerimi yıkayayım ve vedalaşalım, yolcunun yolunda olması gerek, değil mi Üstelik ilk karşılaştığımızda da dediğim gibi bugün; 15 Ekim, paşamız 22 yaşını bitirecek, acele etmemiz gerek!?”
Lâvabodaki işi uzun sürebilirdi, tedirgin ya da çekimser olabilirdi, bu nedenle ben bahçeye çıktım, marifetmiş gibi ellerimi bahçedeki artezyenin boşuna akmasın diye kapattığım çeşmesinde yıkadım, Çomar’ın ilgi isteyen bakışlarını önemsemeksizin.
Genç delikanlı, arabanın başındaydı. Eee, serde(4) centilmenlik var, Çomar’ın izni ve gözlerinde gördüğüm ısrarlı ilgisi ile hanımefendi arkamda, ben ona yol gösterir gibi önündeydim, eğer bu konumum centilmenlik sayılırsa!
Ve egemenliğimi yitirdiğim duygular, düşünceler vardı, gözlerimi kapatsam bile arkama dönüp zihnimde tekrar görüntüleyip resmetmekten vazgeçemeyeceğim, ancak çekindiğim. Eşimi yitirdiğimden beri böylesine duygular değil yaşamak, hissetmemiştim bile, cinsellik değil, sadece sevgi ihtiyacı olarak.
Ama ne hakla?
Arabanın başına ulaştık beraber ve yol verdim Senay Hanıma, yoksa kardeşe mi, demem gerekti, dünyanın saçmalığını yaşarken, kendimi frenlemem, duygularımı azat edip, kendi dünyama dönmek için?
Ve ummadığım bir tezahürat ve olaylar…
Genç şoför Oğuzhan eğilip elimi öptü, Genel Müdire Hanım ise, böyle söylemek zorundayım, kucakladı sadece…
Ayrılırken;
“Unutmayın! İkram, anlatma ve okutma borçlarınız var ve bir gün, mutlaka…”
“Sonbahar tükenmeden, kış gelmeden, 40 yıl beklemeden, lütfen ve mutlaka…”
Etkilenmiş miydim? Kendimi sorgulamam yanlış, bildiğimi, bilmiyormuş gibi yapmam ahlâksızlık, dürüst olmalıyım; evet!
Ve ellerinde yüzük gibi bir şeyler görmemiş olmamın dışında hiçbir şey bilmeksizin, sadece gözlerinin etkisiyle…
Araba el sallamalarıyla uzaklaşma modunda iken dikkatimi çekmişti; kapısındaki silik yazılar, adres ve telefon numaraları, aklımda kalması mümkün olmayan, kaybım miyopluğumdandı. Özel bir şirkete aitti ve özel şirketlerde mal sahipleri baştaysa müdürden, genel müdürden bol ne olabilirdi ki?
Flu(4) bir görüntü de olsa şirketin adı, belki de büyük patronun, belki de büyükbaba gibi şirketin kurucusunun adı olabilirdi; Musa, Musa Bey, Musa Beyli, Musa Beyler… gibi, tam olarak aklıma yerleştiremediğim.
Ancak arabanın plâkası gün gibi aklımda kalma mahkûmiyetini sahiplenmişti; AE 1897 olarak. Eee! Nasıl kalmasındı ki; AE demek “Aklı Evvel” demekti, ismimin baş harfleri olarak, 1897 ise lise numaram.
Doğal olarak kendime bile itiraf etmekte çekindiğim zihnimi meşgul eden sualler yok değildi. Kimdiler? Ne iş yaparlardı teyze-yeğen olarak firma ya da fabrikalarında? Nereden gelip nereye gidiyorlardı ki? Üniversite mezunu ya da üniversite öğrencisi olduğunu sandığım Oğuzhan amatör ehliyetli bile olsa, nasıl bilmezdi ki, nereden benzin alacağını?
Ve en can alıcı sual; “Kimdiler?” suali içinde, gizli-kapaklı olarak kimdi o? Karısının ölümü sonrası daha mezardan dönüşte şapkasını deviren, uçkuruna düşkün değilse de, sevgiye acıkmış, susamış biri miydim?
Ya da benzetme tam olarak oturmasa da, eşşek kadar bir adam olmama rağmen, leyleğin yuvadan attığı yavru(10) gibi; eşinin ölerek, kızının kendi hayatını yaşaması için, bir kenara itilmiş, yalnız bırakılmış bir adam mıydım ben?
Hata, kusur, yanlış! Tanrının gazabına uğramak istemem, kaba deyişle Tanrı vermiş, Tanrı almıştı karımı elimden. Vadesini o kadar takdir etmişti Tanrım. Ayşe ise; asla ve asla iteklememişti beni. Kendi tercihimdi yalnızlığım ve kızımın mutluluğu için kararım.
Umursanmamış değil, umursanmamayı kabullenmiştim. Bu; bir bakıma da şart gibiydi. Ayşe ve Sencer kendi hayatlarını yaşamalıydılar üleşimsiz, ben de kendi hayatımı…
Yalnızlığımı üleşen, kısa süreliğine de olsa ilgimin eksikliğini hisseden Çomar’la barışmak için onun başını okşayıp sırtını kaşırken düşündüklerimdi bunlar, kim bilir ne kadar eksiği olan, eksik bıraktığım.
Çomar’la barışmam için ödül yerine, özür, ya da barışma bisküvisi vermem şarttı. Eee! Kızılderililer gibi karşılıklı barış çubuğu tüttürmemiz(3) mümkün müydü?
Kiler gibi kullandığım tel dolabıma giderken, masa üzerindeki oldukça haşmetli, cüsseli cüzdan çekti dikkatimi. Ya hanımefendi, ya da genç adam unutmuş olmalıydı, ama neden? Para-pulla işimiz, ilişkimiz yoktu ki. Herhalde kahve bedeli gibi bir şey de düşünmüş olamazlardı, gibime geliyordu.
Peki, özel olduğuna inandığım bu cüzdanı adlarından ve plâka numarası ile Musa kelimesi ile başlayan bir fabrika, mağaza, dükkân…
her neyse, genel müdiresi olan bir yer olarak başkaca bilgim olmaksızın nasıl bulacak ve nasıl ulaştıracaktım ki sahibi kimse?
Yapacağım iki şey vardı, bisiklete binip şehre giderek. Ancak bana göre henüz ulaşmaları gereken yere ulaşmaları konusunda şüphelerim vardı, o arabanın ancak yürüyecek kadar onarımıyla teyze-yeğenin menzillerine çabucak ulaşacaklarına pek aklım ermiyordu.
Gene de onların gidecekleri yer evleriyse evlerine, yok bir yerlere gidip oradan evlerine, ya da işyerlerine döneceklerse, beklememe gerek yoktu.
Deneyeceğim iki şanstan birincisi, Trafik Bürosuna gidip yalvar-yakar arabanın plâka numarasından adres, telefon numarası ne öğrenebilirsem öğrenip cüzdanı kargo ile o adrese göndermemdi.
Yok, polisler (amcalar, kardeşler, evlâtlar) surat mı asıyorlar, naza mı çekiyorlar kendilerini, ya da “Yassah hemşerim!” mi diyorlar?
O zaman da İnternet Kafelerden birinde Musa diye başlayan isimlerden, plâka numarasından şansımı denemek isterdim, Sarı Çizmeli Eda Senay Hanım ya da Oğuzhan Bey gibi. Başarılı olur muydum, olurdum tabii, hem neden olmayaydım ki?
Olmaması? Mümkündü tabii, o zaman da, “Yandı gülüm keten helva!” Az-biraz “Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır! (11)” yahut da “Ölme Çomar’ım ölme, Senay Hanım’ın yolu buralara düşsün de sana bisküvi ikram ederken, cüzdanını da sahiplensin!” mi demeliydim? Of ki of, üstüme vazife sanki…
Gene de aklımdan her külfetin(4) bir nimeti vardır, sözü geçmişti ters çevrilmiş olarak, her nimetin bir külfeti vardır yerine. Ben zorla çevirdim, söylemeye gerek yok!
Bakarsın; “Ay! Para-pul önemli değil, o cüzdan, ana ya da baba hatırasıydı, benim için çok değerli!” diyerek meselâ mal sahibi Senay Hanım anında geriye dönerdi, ben de onu umutlarım dışında bir kere daha görmüş olurdum!
Bu da olur muydu? Olurdu tabii, hem neden olmasındı ki? Balıklara rica ederdim, çıkarlardı kavak ağaçlarına, yüzme bilmiyor olsalar da! Yahut da bizim Feyzullah Ağabeyin oğlu, Çomar’ın eski sahibi Cihan’a rica ederdim, doğurması yaklaşmış bir katırı doğumevine götürüp sezaryenle doğumu gerçekleştirirdi!
Yoksa yoktu tabii, yanlış hesabın Bağdat’tan geri döndüğünü bilmeyen mi vardı ki? Şans mı? Onun da ne benim tarafımdan, tahmin ederim ki ne de karşı taraftan uygulanması mümkün değildi. Ben, sahibi her kim olursa olsun cüzdanı biliyordum, ayan-beyan(5) masamın üzerinde kendi halindeydi!
Karşısı ise cüzdanının akıbetini(81) bilemiyor, bir yerlerde bıraktığını veya düşürdüğünü düşünüyor olabilirdi. Herhalde para-pul hesabımız olmadığı için, cüzdanın bende unutulmuş olması en son akla gelecek ihtimaldi.
Çomar’ın tuhaf tavırlarından biri ister özür, ister onur için olsun bisküvitin mutlaka elden ağzına verilmesini isterdi ki bu vesile ile elimi yalayarak teşekkür ettiğini belirtsindi.
Eh! Ben de her ne kadar kaba-saba görünsem(3) de, belki titizlik konusunda çevremde yarışacağım birileri yoksa da titiz sayılırdım. Eğer bu konuda okul olsaydı, sanırım devam etmeme gerek kalmadan diplomamı alır, boş duvarlarımdan birine mutlaka asardım.
Ellerimi yıkamak için lâvaboma gittiğimde bu kez bir kere daha şoke oldum(3), aynanın önündeki rafta üst üste konmuş kâğıt paralar vardı. Cüzdanın unutuluş nedenini çözmüştüm, aşağı-yukarı. Trafik Bürosuna, olmazsa İnternet Kafeye gitmem ihtiyari(4) olmaktan çıkmış, mecburiyet haline gelmişti. Diğer bir deyişle sünnet olma halini terk edip farz olmuştu.
Bazen şeytanın işi olmuyor, insanın aklına gelmesi gerektiği halde, gelmeyen, gelemeyen konular için dürtüklüyordu o insanı. Masa üstündeki o heybetli bana bakan cüzdan sanki “Aradığın içimde!” der gibiydi. Telâşlanmasam da merak ederek açtım cüzdanı.
Bir miktar kâğıt para, bir sürü kartvizit ve diğer bir gözünde de; “Bingo(4)! Müjde!” diyeceğim, bir adedini (ç)almak mecburiyetini yaşadığım Genel Müdire olarak ona ve firmasına ait kartvizitler vardı.
Artık ne Trafik Bürosuna gidip yalvarıp yakarmama, ne de İnternet Kafeye gidip Sarı Çizmeli Eda Senay Hanım gibi birini araştırma yapmama gerek yoktu. Lâvaboda istiflenmiş para birikintisini de cüzdanın içine yerleştirerek kargo ile karttaki adrese onun adına göndermek dışında yapmam gereken başka bir işim kalmamıştı.
İşlem basitti, ya da çok basitleşmişti. Yolda, ya da kargoda kaybolursa o da karşı tarafın şansına idi. Bir ara telefon edip, alıp almadığını öğrenip ve bu arada neden para bıraktığı için sitemimi iletmeyi de unutmamam gerekli gibiydi.
Ama durup dururken, daha aradan geçen saatler yirmi dörtlere bile ulaşmamışken, o ajandalarıma şiir diyeceğim dizeleri karalamam ne demek olaydı ki? Bir şey varsa vardı, yoksa da yok. Lavoisier söylemi(12) miydi bu?
Duygularımı yıllar öncesi ile şimdi, şu anlarda yoğunlaştırmaya çalışmamın âlemi var mıydı? Gene de sıraladım, dizeleri, şöyle;
“Yaş geçmişti kırkı, saçlarda aklar, gözlerde sanki çiğ,
Dem-be-dem akarken ömür, karardı gözlerimin içi,
Bahar tazesi gülüşün bildirmedi erkeni, geçi
Sevgi tomurcuğu çiçeklendi, bu vakitsiz gün neden?
Gecemde güneşin aydınlığı açtı duru ve parlak,
Gül goncasında serinlik, gündüzümde ahenk, kardan ak,
Susuzluğumu giderdi his pınarının suyu berrak
Bilmem n’oldu bana, nedir beni böyle perişan eden?
Güzelde mavilikler, pembede beyazlar, ılık, yeşil,
Yaşlı gönlümde açan çiğdem çiçekleri yeni değil,
Dün vardın içimde anla, bugün yine varsın bunu bil
Sen kimsin? Ben neyim? Neden öldüm bilmem, söyle yaşarken? (13)”
Kargo şirketine gittim…
Diyebilirim ki işlem tamamdı, anında. Şu farkla ki, iyi bir ambalajla “Çanta-para” yerine “Kitap” olarak yapacaktı hazırladığım kargo yolculuğunu. Bir buçuk günde ulaşır ellerine! Size de haber veririz ulaştığını…” demişti, kargo şirketindeki genç görevli…
Yaptığım yanlışın (belki de ilk kez kargo ile bir şeyler göndermeyi akıl ettiğim için) farkında değildim. Kargoyu gönderdiğim şirket; “Alıcının eline ulaştırıldığını” bildirmişti cep telefonumdan, gene de yanlışlığım için uyanamamıştım.
Cep telefonumdan ya kızım, damadım, ya da hepsinin isimleri kayıtlı arkadaşlarım ararlardı beni. Reklâm, ikaz ya da bilemediğim nedenlerle aranan cep telefonlarını açmazdım, Eğer bildiklerimden arayan olmuş da cevap vermemiş, verememişsem ben arardım arayanları.
Bu nedenle Kargo şirketi dâhili telefondan cep telefonuma emanetin ulaştığını bildirdikten biraz sonra, önce aynı iki numara, sonra çeşitli cep telefonu numaralarından arandım, hiçbirinin beni ilgilendirdiğini düşünemediğim.
Bu telefon numaralarından özellikle biri, diğerlerinden biraz uzunca çaldı, çaldı, sonrasında bıktı, pişman oldu, ya da yorulup, aramaktan vazgeçti herhalde. Yaklaşık iki-üç dakika sonra tekrar ve daha sonra tekrar ve tekrar aramak gafletinde bulundu sanırım.
Uyumayı meziyet sayan, uyanmayı bilmeyen ve yine kaz kafalı biri, yani tekrarlamam gerekli ki; o ben oluyorum, anlamamakta direniyordum, anlamam gerektiği halde, anlayamadığımı…
Sonralarında işyeri telefon numarasını aradım, cep telefonu numarası kartlarında yazılı değildi çünkü. Belki de sapıklar için tedbir olarak. Kargoyu alıp almadıklarını sordum. “Aldık!” cevabını aldıktan sonra Genel Müdire Hanımla görüşüp görüşemeyeceğimi sordum.
“Kim diyeyim, efendim?”
“Bir şey demeyin, haber de vermeyin, sadece; ‘Adamın biri, sitemlerini iletmemi’ istedi deyin, bu kadarı yeterli benim için!”
Telefonu kapattım, eklemem gereken başka bir şey yoktu çünkü. Ben bana hükmedeni biliyordum, o kime hükmettiğinin farkında değildi çünkü.
Neredeyse telefonu kapatmamla birlikte aynı numaradan aranmam aynı anda oldu sanki endişelendiğim yahut da merak ettiğim.
“Unuttuğum bir şey mi var, kızım?”
“Ben Senay! Sitemin anında ulaştı bana, ben de sitemim anında ulaşsın istedim sana?”
“Ne gibi? Hem ne hakkınız var, efendim?”
“Cep telefonunun arayanlar bölümüne, bak lütfen!”
“O, defalarca arayan sen miydin, yoksa?”
“Başkası olabilir miydi, teşekkür etmek isteyen? Beni yolda bırakmadın, misafirperver davrandın. Yeğenim doğum günü kutlamasına yetişti! Sana vermem gereken bir şeyler olmalıydı, ama yoktu, yanımda. Ufak bir hediye alman için bir şeyler bıraktım, yeterli olmayacağını bile bile. Bıraktığımı ve benim için kısmen de olsa oldukça önemli olan çantamı geri gönderen ve de dahi sitemini iletme gayretini yaşayan sen değil misin?”
“Rahat konuşamıyorsun, hissediyorum, cebinden arayayım mı seni?”
“Ben arayacağım seni, azıcık izin ver lütfen!”
Bu “Azıcık” kelimesinin sekreterin yanından, odasına geçecek kadar süre olacağını değil bilmek, tahmin bile edemezdim.
O kadar kısa zaman içine dizeler sığdırmam mümkün müydü onun için? Gene de aklımdan geçenleri not etmeye çalıştım beynime alelacele, sonramda kaleme almak için.
Ve çaresizliğim, bir anda çığ gibi beni altına alıp uçurumlara sürükleyen, beni benden alıp bensiz bırakan nedenler idi…
“Bazı insanların şefkate, başını omzuna dayayıp anlatacaklarını dinleyene ihtiyaçları vardır, kısa bir süre içine yığışan, senelerin birikintisi gibi, tıpkı kırk yıl hatırı olan kahveyi ikram eden bir insana benim ihtiyaç duyduğum gibi, olamaz mı?”
“Sözlerinizi kurgulamadığınızı, belki düşünmüş olabileceğinizi düşünüyorum. Yoksa telefonda da olsa neler söylediğinizin farkında değilsiniz demek geçiyor aklımdan…”
“Doğru, düşündüm, hem yol boyu, hem şimdiye kadar. Hatta öyle ki, unutulması mümkün olmayan isminden, bahçenden, duvarlardaki resimlere ve tarihlere göre bir süre önce eşinizi yitirdiğinizden, kızınızı yakın zamanlar içinde evlendirdiğinizden ve kızınızın mutluluğu için kendinizi yalnız bıraktığınızı bile, pikeniz altında istihareye yatmış(14) gibi tahmin edip kurguladım. Bunlar senin içimde ne kadar yer ettiğinin göstergesi olamaz mı?”
“Bir şey söylememi bekleme, bilmiyorum, üstelik bilmek konusunda zavallılığımı inkâr etmem o kadar zor ki, sözlerinden sonra! Devam et lütfen?”
Birbirimizi karıştırıyor gibiydik, duygularımızın (muhtemelen) kargaşasında bazen “Sen” ara sıra “Siz” dediğimizin farkında olmaksızın ve aklım hâlâ sıralamaya çalıştığım dizelerde idi ve o bana göre benden ilerilerdeydi, sanki;
“Elimde güler yüzün, yakıştırdığın ‘Anne’ sözün, ‘Kırk yıl hatırının olduğu’ bilinen ‘Kendin pişir, kendin iç!’ tavrındaki kahve dışında bir şey yoktu…”
“Hata bende. Yalnız bir adam senin gibi güzel bir kadına kendini nasıl anlatmazdı ki? Yanlış düşünme lütfen, aşağılık kompleksi(5) tavrında, duygu sömürüsü(5) yapmak değil, maksadım. Seni tanımadım, hâlâ da bilmiyorum ve bağışla, içimden geçenleri de sizinle paylaşmaya hiç niyetim yok!”
“Oysa ben, demin de söylediğim gibi içimdekileri paylaşmak, başımı omuzunuza dayayarak anlatmak için öylesine arzuluyum ki?”
“İyi ki arzunuza set çekmeyi başarmışsınız Senay Hanım. Gül dalında bir gonca(15) ile yaşamında son noktalarına ulaşma gayretinde olan bir çöl kaktüsünün yan yana gelmeleri mümkün değil ki, tesadüflerin yardımı dışında. Yani hasbelkader(4) bir defa gerçek dışılık yaşanmış olsa da…”
“Arzumu frenlemedim, set de çekmedim. Seni yanımda görmek, iki-üç gün için de olsa misafir etmek istiyorum. Konuşalım, dertleşelim, ‘Hayır!’ deme, yoksa ben gelirim. Çünkü beni buraya, buralara bağlayan hiçbir şey yok, ben gelirim oraya, ne kadar kalacağıma da çevren, sen değil, ben karar veririm!”
“Senay, neler söylüyorsun Allah aşkına! Utanmasam bir şeyler diyeceğim, ama ne sana yakışacak, ne de benim dilime…”
“Diyebilirsin, ama gel ve de yüzüme karşı söyle, ne diyeceksen? Yarın itibariyle otelde yerini ayırtıyorum, istersen tercihini söyle, evimde de misafir edebilirim seni. Yalnız yaşamıyorum, kız kardeşim, yeğenlerim falan, ne sen rahat edebilirsin, ne de meraklılar nedeniyle ben demek istediklerimi aktarabilirim sana. Dediğim gibi; ‘Ya kendin gel(16)!’ ya da…
Bilmem anlatabildim mi ne demek istediğimi…”
“Tamam! ‘Ya da…’ deyip de sonrasında tahammül edemeyeceğim şeyleri söyleme. Zihnimdeki birikintileri aktarmam gereken yere aktarıp, üstümü değiştirip ilk imkânımla hemen yola çıkacağım. Adres kartlarından biri kaza ile…
Tabiidir ki inanman güç…
Adresini bulurum…”
“Karşılasam…”
“Asla!”
“O halde kapat telefonu!”
“Neden sen kapatmıyorsun?”
“Kendi kendime de olsa duymanı istediğim, ancak duymaman gerekenleri içimden söylemek için…”
“Peki, dediklerimi yazayım, hemen koşmaya başlayacağım…”
“O zaman o yazdıklarını da getirmeyi unutma! Eski, yeni ne varsa, hepsini ve seni getir, seni istiyorum, seni tanıyayım…”
“Düşlerin maviliğinde gülerken ay
Teninde haylaz yıldızlar oynarken sen
Parça parça olsa gönlüm, desem ki ay!
Samanyolundan bulutlarla gelsen, sen!
Gözlerinde ufkun sitemi de olsa
Doğa yeşilliğinde gel sabahlara
Özlem kokuları güneşe de dolsa
Sensizliğim sığmaz karanlık ah’lara.
Ne ses, ne nefes, ne de bir damla kanım
Gönlüme sığmıyor ama taşıyorum
Ölüm yalnızlığında bir zerre canım
Sensizliği sensiz, sende yaşıyorum. (17)”
Çomar, heyecanım ve telâşım nedeniyle aklımdan çıkmıştı. Gene ve mutlaka küsecekti bana, ama küsmesini istemediğime yönelmem ve onu yöneltmem gereken kişiye ulaşmam şarttı. Cihan’ı aradım;
“Anahtarların yerlerini biliyorsun, bir yerlere gideceğim, birkaç günlüğüne, ilgilen lütfen!” dedim.
Kızımı bilgilendirmem şart değil gibi gelmişti bana. Netice itibariyle cep telefonumdan başka uğradığı biri değildim ki kızımın. Telefon açarsa cevaplardım; “İyiyim, siz nasılsınız?” diyerek. Torunum olsa, belki değil, mutlaka değişirdi tavrım. Ama ne zaman?
Otobüsün kalkma vaktini beklerken, doğal olarak meraklı gözlerden de sakınarak, şeytanın, hadi bu sefer şeytana fazla yüklenmeden, İlham Meleklerinin diyeyim, dürtüklemesiyle yeni dizelere yöneldim; üstelik kendimi överek; “Ben neymişim be Aklı Evvel?”
“Akşamın serinliği, kırmızısında narçiçeklerinin
Eski bir şarkıyı fısıldar gibi namelerde
Yalnızlığı yudumlarken sevgi halesinde ayın
Rahat uyur gibi, ılıklığında meltemin
Seni, seninle, sende, sensizlikle yaşarım.
Esenlik dolu olsun istediğim sılamda
En coşkunu çağlar mutluluk sellerinin
Lezzeti dolar gönlüme gözlerinin
Nedenli duygular sarar tüm gücüyle bedenimi
Ezelden ebede, sende, seni, sensizlikle yaşarım. (18)”
İnsanlar bazen doymayı, ya da bir yerlerde durmasını bilmiyorlardı. Hele ki pek yakışıyor gibi görünmese de, belirli bir süreden sonra geçmişini unutur gibi “Toprak doyursun gözünü!” ya da “Kırkından sonra azanı, teneşir paklar!” gibi kavramları hak ediyor gibi olsa da.
İkinci bahar? Olur mu, olurdu? O nüktedeki gibi; Ölen kocası için mezar taşına; “Yaşamımın ışığı söndü!” derken, ikinci kez evlenmesini; “Bir kibrit daha yaktım!” diyen hanımefendi gibi deme modunda olsam gerekti, bu coşkuyu başka türlü anlatmam, çözmem mümkün değildi çünkü.
Otobüsün hareket saati çoktan çok yaklaşmıştı, ilk anonsla birlikte hayallerimi dizeler olarak tekrar sıralamam için İlham Melekleri dürtüklemişti beni dizeler için ancak yetiştirebildiğim;
“Anlat özlemi, koklarken kuş seslerinde
Neşelen, çiçeklerin tomurcuklarında, dallarında
Yaz gecelerinin duy meltemini, serin serin
Sen de yaşa yalnızlığımı benliğinde ve
Esenlikle, sevinçle kal düşlerimde her an.” (19)
…
Pencereden gelişimi gözlüyor olsa gerekti, taksi beni kapı önüne bıraktığında Güvenlik Görevlisinden önce gelip elini uzatmış, belki de çekincesinden, resmen; “Hoş geldiniz!” demişti.
Sonrasında sekreterin odasını geçip odasına girdiğimizde “Çok sevindim!” dedi, kucaklarken sanki sıkı sıkı sarılmamı bekler gibiydi, bir kaz kafalı olarak anlayamadığım, karşımdakinin de umut var olmadığını sandığım…
Hiçbir şey yaşlarımızın gereği değildi, üç gün içinde dünya mı değişmişti, biz mi? Onu bilmiyor, tanımıyordum, sadece yalnızlığını biliyordum, benim gibi, ancak şöyle-böyle gibi ve de nasıl?
O beni resimlerden, tarihlerden bilmişti, bilmesinin gerektiği kadar, ikinci bir baharı umut edip etmediği konusunda bilgim olmaması o kadar doğaldı ki, umut etmek gibi benim de neler düşünüp düşünmediğimi bile bilemediğim.
Eşimi yitirip, kızımı da baş göz ettikten sonra, yalnızlığımla sevgisiz kalışımı tedavi edeceğine inanarak aç mı kalmıştım, sevgisizlikle? Ya o? Etrafı çepeçevre sevdiği varlıklarıyla doluyken, yalnızlıkla, kimsesizlikle dört bir yanının kapalı olduğunu, beni görünce mi fark edip anlamıştı ki?
“Oteline götüreyim seni, gece yolculuğu yaptın, dinlen biraz, öğlene mi geleyim tekrar, akşama mı, bana yemek ısmarlaman için?”
“Plânını sen yap! Değişik duygular içindeyim. Hem öğlen gel, hem akşam beraber olalım. Hatta gitme, bir saniyem bile boşa geçmesin senden ayrı! Nefesini hissedeyim, yeterli. Ancak aşırı egoist olma huyumu terk etmeliyim, işin var, gücün var, beni azat et, ya da işlerinin başına git ki, akşam yemeğinde hakkım ve haddim olmadığı(3) halde sana içimden geçenleri anlatayım ve sonra kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırarak geri dönen bir sokak köpeği olayım!”
“Düşüncelerin yanlış, özür dilerim zırvalıyorsun, yol yorgunluğunun etkisi altında olsan gerek! Dinlen, seni ben istedim, sanırım akşama dinlenmiş olarak anlatacaklarının beni mutlu edeceğine inancım var. Öpebilir miyim seni?”
“Yani, demek istiyorsun ki; ‘Gitme, kal!’ mı diyeyim!”
“Onun zamanı da gelecek elbet, şimdi isteğim, bu güne kadar hiç denemediğim masum bir öpüş! Fazla bir şey mi istedim ki, direnme gayretindesin? Geldiğinde Güvenlik Görevlisinin yanındayken itiraz etmene fırsat bırakmaksızın bilmediğim halde öpmeye çalışsaydım seni, daha mı iyi olurdu ki?”
Sarıldım, öptüm Senay’ı. İçimden “Eda’m, Senay’ım” demek geçerken, zor zapt ettim kendimi ve masumiyet ötesine yönelmemek gayretini yaşadım. Öpmesini bilmiyordu çünkü Senay.
“Be güzel kız, hiç mi Türk Filmi seyretmedin?” demek geçti içimden? Sanırım bu mutlulukla oldukça rahat dinlenecektim, Senay kapıyı kapatırken, neredeyse horlama moduna yönelmiş gibiydim, üstümdekileri zorlukla çıkararak…
Şarkı ne diyordu; “Akşamı getiren sesleri dinle, dinle de gönlümü alıver gitsin(20)!” Yoksa sonu gereksiz görünen “Akşamın olduğu yerde, bekle diyorsun…(20)” diye beklememin nasihatini mi vermek istemişti, o sımsıcak dudaklarıyla…
Geldiği bildirildi otelin Danışma Memuru tarafından dâhili telefonla. Kendince uygun bir yer olsa gerekti, otele ait havuz başında, yerinden, doğrulup elimi sıkarken ve makineli tüfek gibi başladı, bombardımanı;
“Gitme, kal! Benim ol! Öpüşünle bana ilgini ispat ettin, hissediyorum bana ilgini, unutmadığını, unutamadığını benim de sana yakınlığımı biliyorsun, hissediyorum, inanıyorum. Hatta buna karşılıklı sevgi demek bile geçiyor, içimden.”
“Gene ayıplı bir kelime sarf ettireceksin bana; saçmalama Senay! Etim ne, budum ne ki? Bundan sonra benden ne köy olur, ne kasaba?”
“Daha iyi ya! Benim köyüm, kasabam ol! Ya da bırak senin köyün, kasaban olmayı başarabileyim. İste beni! Beraber tüketelim bundan sonraki yaşamımızı…”
“Gençsin, güzelsin, varlıklısın. Bense yalnızlığı felsefe edinmiş, şikâyeti olmayan kuru bir yaprak gibi rüzgârın önündeyim(21). Yahut da dışı sağlam gibi göründüğü halde, içinin koflaştığı(3), çürük bir ağaç gibiyim…
Sen beni, kaldığım o bahçede bırak ve sen kendine kendin gibi(22) olan birini seç!”
“Kuru bir yapraksan, rüzgârın seni dalından koparmasını engellememe imkân ver. Koflaşmışsa için, seni koflaştıran her ne ise yok ederek destek olayım ben sana!”
“Böylesi bir fedakârlığı asla kabullenemem, aydınlık olan gönlünü karartmak ise bana yakışmaz asla…”
“Özet olarak demek istediğin, beni kendine uygun, lâyık görmüyorsun yani! Yanlış mı anlamışım?”
“Bak güzel kız, benim söylemek istediğim bir rüzgâr(23), kaptırma kendini rüya gibi rüzgârlara…”
“Fırtına…”
“Hayır bir özenti yeli…”
“Kasırga…
Bir rüzgâr sanma, kasırga olduğunu bil…”
“Nankörlük(4) sayılmazsa, rahmetli karımı bir kenara bırakırsam, senin hayatıma niye daha önce girmediğini Tanrıya sorgulamaktan çekinmem, isyan sayılacak olsa da. Sana yaşamımın sadece bundan sonrasını değil, tümünü feda etmekten kaçınmam. Üç-beş saniye içinde sahiplendim seni…
Seni benden önce birinin sahiplendiği düşüncesiyle yeğenine ‘Anne’ deyişimde kıskançlık modunda idim. Sensizlik aklımın ucundan bile geçmedi güzel Senay...
Hele ki sarılman, kucaklaman, ellerimi tutuşun ve öpüşün yaşamıma mükâfat gibi bir bağış oldu…
Ama seni sahiplenemem, hatta bunu düşünmeye çalışmam bile sana karşı haksızlık olur. Unut, bağışla, sil, yok et beni…”
Bazen ne söyleyeceğimi şaşırırken söylememek ısrarını yaşadığım sözlerimle kesik kesik heyecanlarla boğmaya çalışıyordum kendimi;
“Ne araban bozuldu, ne tamir ettim, ne kahve içtin, ne de rastladım sana. Ancak itiraf etmeliyim ki seni içimden atmak çok zor(24) olacak benim için. Ancak inan ki sana, ailene, çevrene yakışan bu…”
“Yorgunluğunu atamamışın üzerinden hâlâ. Şimdi yemeğimizi yiyelim lütfen, sözlerine sabrım kalmadı. İstersen, alışkanlığın varsa odana içki servisi yaptırayım!”
“Kendimi yitirmek istemiyorum ki? Teselliyi de hiçbir zaman bir yerlerde, içki dâhil bir şeylerde aramadım. Bırak, hayallerimde hayal ettiğim gibi ve o kadar yaşayayım.”
“Tamam, seni sana bırakacağım söz. Ancak yarın tüm gün benimsin, itirazsız. Gezeriz, dolaşırız, ellerini tutarım, nefesimle seni ayakta tutmaya çalışırım. Belki kerelerce söylerim seni sevdiğimi, hatta âşık olduğumu…
Bana acımanı değil, sevmeni istediğimi anlatmaya gayret ederim. Sonra, açlığımızı, susuzluğumuzu unutup bir kır ortasında, bir ağaç altında öperek şaşkınlaştırırım seni, beni sevdiğini, bensizliği düşünemeyeceğini anlatırsın bana…”
“Senay! Çok mu kitap okuyorsun sen, ya da sinemaya gidip, boş vakitlerinde televizyonda diziler mi seyrediyorsun? Hayal dünyan ne kadar geniş!”
“İnsanın hayal ettiği müddetçe yaşadığını(25) sen söyledin biraz önce…”
“Ancak hayallerin de esiri olmamasını(25) bilmeli insan…”
“Uçsuz bucaksız değil ki hayallerim. Sadece seni istiyorum, sen sakınıyorsun, bana seni vermen o kadar mı zor? Bil ki bugünlere kadar sadece seni beklemişim ve karşılaşır, karşılaşmaz da çarpıldım. Farkında değil misin, gözlerim şaşı, burnum bir tarafa, ağzım diğer tarafa meyilli…”
“Yapma öyle, çıkartma beni çileden, acınılacak değil, ömür feda edilerek sevilecek birisin Senay.”
“Öyleyse neden sevmek için gayret etmiyorsun? Beni unutamayacağından adım gibi eminim. Sev beni, bugünden şu andan itibaren uzatacağım elimi sıkı sıkı tut, bu elin bana ihtiyacının olduğunu, en az benim sana ihtiyacım kadar olduğunu hissedeyim…”
“Ben seni seviyorum, sevmekten de, hayal etmekten de, seni yaşamaktan da asla vazgeçmeyeceğim, ama davulun dengi dengine çaldığını, bir gonca ile bir kaktüsün aynı yerde yaşamasının mümkün olamayacağını nasıl anlatabilirim ki sana?”
“Tamam, ev ödevi sana? Yani otel odası ödevi...
Düşün, taşın, yaz, çiz ve yarın sabahtan itibaren de sözlü sınavla anlat içinden geçenleri. Zırvalamaların hariç, seni can kulağı ile dinleyeceğimden, hele ki sevgi sözlerini unutmaksızın hafızama yerleştireceğimden emin ol, sadece az-biraz gayret et, dudaklarına söylemen gerekenleri söylemesini emret!..
Mutlu olmamı dilemez misin? Hadi kalk artık! Odana ellerimle teslim edeyim seni. Kim bilir sen de beni öperek vedalaşmayı akıl edersin, belki!”
“Vaz geçmeyeceğini mi anlatmak derdin?”
“Allah’ım çok şükür! İnadını kırmam için bana bu şansı bağışladığın için şükran duyuyorum! Hadi, gidelim artık, uyuman gerek, yarın bütün gün gözlerin beni görmek için açık kalsın istiyorum…
Bir de, eğer sakınmazsan, getirdiğine inandığım o iki-üç cilt halindeki defter ya da ajandalardan birini ver ki, içlerinde henüz yokum sanıyorum, ama dertlerini, dileklerini, özlemlerini bilmem için, sana karşı hazırlıklı olayım!”
“İllâ(4) ki dediğin olacak, değil mi Senay? İyi ki benden vazgeçmeni istiyorum, yoksa bir mabut(4) gibi kul-köle ederdin beni, eğer rıza gösterseydim!”
“Bu şansımı yitirdiğim aklımdan hiç geçmiyor. Hadi gecikme beni öpmek için!”
“Tanınıyorsun, ayıp olmasın çevrene karşı!”
“Neden olsun ki? Nasıl olsa diz çöküp evlenme teklif edeceksin bana?”
“Bir öpüşle?”
“Eee! Israr edersen, yeğenimle birlikte gelir, ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle önce seni senden, sonra da kızından isterim, olay biter ve muradımıza erince de kerevetimize çıkacaklar arkamızdan gelirler.”
“Gerçekten çok iyi hayal kuruyorsun, hani utanmasam bir şey diyeceğim, ama olmayacak!”
“Ben oysam, saklanma sen de osun, yani deli…”
Tartışmanın galibi? Sanırım dünyada ki en hazin ve anlamsız soru bu? Odamda, ben değil, o beni öperken (İlk dersi benden almıştı ya hani) dermansız kalışımla neredeyse “Acı, eziyet etme, kabul!” demek için diz çökmek üzereydim.
Neyse ki Tanrım destekledi, o da öpmenin sihrinden mağrur(4) gibi “İyi geceler!” diledi…
Ve dizeler çeşni(4) ile yoğunlaştı, nerdeyse üçüncü ajandayı bitirmek üzereydim, kara kalem.
“Sınır ötesi yalnızlığımda
bir de sessizlik…
Bir kuşkanadında dağılan
ve beni mutlu eden ses;
“Ben geldim!” der gibi…(26)“
Bir gün, iki gün ve hafta…
Ayrılmaya yanaşamıyordum, o bırakmıyordu, cesur olup genç bir kadının yaşamını karartmaktansa, yok olmayı diliyor, ancak ona hiçbir şekilde direnemiyordum.
“Sensizlik var ya;
tüm boyutlarda
sabahın hüznü
akşamın eleminden beter
Sesini duyamasam da
kulaklarım çınlasa
bu; bana yeter!(27)“
Bir dize, yerine gelip oturacak diğer bir dize için yerini boşaltıyordu sanki devam etmem gerekli, susmam yanlışlık olacaktı ancak bu yazdıklarımdan nasıl ve ne zaman haberdar olacaktı ki, hele ki sonsuza kadar yok olmayı düşünürken.
Eskileri bilmek, yenilerin de benzer olduğunun ispatı olamazdı ki?
“-Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın(28)-
Bana sitem edip ‘Kalpsiz!’ deme sakın,
Gel gir göğüs kafesime, gör kendini,
Yeryüzünde lütfusun sen Allah’ımın,
Saklan kalbimde, öğren aşkın dilini.
Gece gündüz deme, yalnız kalbimde kal,
Senin için çarpan kalbim bir tek senin,
İster at, ister yok et, istersen hepsini al,
Çünkü bedelsiz adaktır sana cismim.
Ufacık tefecik değil, koskocaman,
Sığdırabilirsin ona tüm dünyayı,
Doğduktan beri sensiz olmadı bir an,
Paylaşmadı sensiz ne günü, ne ayı.
Sensizse saklasın ışığını güneş,
Yol göstermesin kimselere yıldızlar,
İçimi ısıtamaz sensiz bir ateş,
Tutkuda cenk eder sabırsız yalnızlar.
Gıpta eder deli gönlüm, haset yerine,
Perişan darmadağınık olsa bile,
Kahretmeyi yeğ tutar, hasret yerine,
Bilir çünkü; kavuşunca biter çile.
İçimde ol, kalbim senin otağın,
Zulüm değil, tek istediğim merhamet,
Ben sende, seninle ilk ve son durağım,
Yaşamaya sen de kalbimde devam et!
Tut ellerimi sık, bırakma çarçabuk!
İnanırsan da, inanmazsan da de; ‘Şükür!’
Yazamıyor, yazmıyorum abuk sabuk
Sensizliğe dayanırsam yüzüme tükür! (28)”
Cesur oldum son günün sabahında, öncesinde tek bir söz bile çıtlatmaya gerek görmedim, ofisine gittim, sekreteri selâmladım, kapısını tıklattım, “Gel!” komutuyla girdim odasına, şaşkınlığını göz ardı ederek;
“Eee! Bir bilet aldım gişeden, yolculuğum başlayacak bu geceden!(29)” demeye çalıştım, şair gibi.
“Beni burda bırak(30) ve git! Sarıldım, sarıldın. Kucakladım, kucakladın. Ellerini ayırmadın hiç, şu bir hafta içinde ellerimden(31). Öptüm, öptün. Ama ‘Gideceğim!’ diyorsun, ‘Kal!’ dememe rağmen. ‘Gideceğin yere(32) beni de götür!’ desem beni götürmeyeceğinden eminim. Peki, git! Ancak son olmasın isteyeceğim dileğimi de kabul etmeni isteyeceğim senden. İlk olarak da, asla ve asla son olarak da değil. Öp beni, yeni, yepyeni âşıklar gibi, sevgiyle. Saygıyı bırak bir kenara bu öpüşte, ilk öpüşün gibi, heyecanını hissedeyim yüreğinde, o ilk öpüşte yaşadığın gibi ve devam et yaşamına, sanmıyor olsam da…”
“Ya bir gören olursa, ya kulağına istemeyeceğin, istemeyeceğim bir söz ulaşırsa?”
“Hiç kimse, hiçbir şey umurumda değil. Ben kendimi sana ait hissediyorum. Üstelik yemin bile ederim ki tıpkı senin gibi. Tanrıya isyan ediyorum; ‘Neden daha önce karşılaşmadık?’ diye. Bir hafta yaşamımız içine sığanlar bana bir ömür boyu yetecek…
Unutmamak bir yana, seni sevmekten, özlemekten ve istemekten asla vazgeçmeyeceğim. Hadi öp beni ve git! Çıkarken de arkana bakma, dönme bana, bakamam gözlerine bir daha…”
“Gitme, sana muhtacım…(33)” Yoksa “Ben o zaman ölürüm! (34)” ya da “ “Nobody loves you…(35)” der modundaydı, ben de ona muhtaçtım. Ancak benim ona güllük-gülistanlık(5) bir ömür sunma başarım olamayacağına göre gönlüm, onun için en iyi şey olarak ondan uzaklaşmam gereğiyle ferman dinlemek(3) zorundaydı.
‘Çocuktuk, ufacıktık’ ve ‘Top oynadık acıktık’
Düşüncelerin zamanında anılar yok artık,
Buğulu hülyalarda yaşandı çünkü ayrılık,
Kalbine akan bir şeyler var sanki ılık ılık...
Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu,
Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you’
Sözün devamı gelmişti; ‘as much as I do’
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu.
Yaşanması gerek yaşlarda O çocuk, ben çocuk,
Gözler kara, ten buğday, saçlar kısa, hem kıvırcık,
Çocukken, çocukça olduk birbirimize âşık,
Aşk dünyamızın kapısı hep öylesine açık.
Yaşansaydı eğer, doyum mu olurdu bu aşka?
Bilmem, kader çizgileriyle neden yaptı şaka?
Tükenmiş bir ömür, hiç yaşanamamış da olsa,
Kimse bilmeyecek, seni benden, beni senden başka...(36)
Bir diğeri;
“Ayrılık hüzün
Sen, yaklaşan hazan gibi
Yalnızlığımda yaşıyorsun.
Eski bir şarkının buruk
nakaratında,
dünlerin özlemiyle
Rıza göstermeyen kadere
lanet okurcasına
Eskilere
Çok eskilere dönüp
“Olur!” diyorsun
karmakarışık... (37)”
Ayaklarım geri dönme niyetinde değildi, asıl, inanılması ve yapmam gereken düşünceme aykırı olarak.
Oğuzhan götürmeyi teklif etti; “Arabalardan biri ile otogara kadar, hiç olmazsa!” diyerek. Böyle durumlarda söylenen kaba söz; “Alın da kaçan mı?” ya da benzeri bir söz olsa gerekti. Ya giderken, teyzesinin hatırına beni gitmemek için ikna etmeye çalışacak, ya da teyzesine haber verip (olmaz ya, neyse!) teyzesinin otobüsün önünü kesmesine yardımcı olacaktı! Hiç kanar mıydım, teklifine?
İşaretlediği yerdeki aynı model, aynı renk üç arabanın plâka numaraları çekti dikkatimi; özel sipariş gibi, ilk ikisinin kapılarında firma adı belirtilmiş olarak, EDA 1963, EDA 1964 ve gizlenmeye çalışılmış bir şekilde herhangi bir belirtisi olmayan ELA 3735 gibi.
Meraklı bakışımı fark etmiş olsa gerekti Oğuzhan;
“Tahmin ettiğiniz gibi, Erel dedemin, ilk göz ağrısı olan teyzeme aşırı düşkünlüğünün eseri… Firmanın kuruluş tarihi 1963 ve teyzemin doğum tarihi; 1964. Hani teyzemin kız çocuğu, ya da annemin ki onun ismi Sena, ikinci bebeği olursa ismini Elâ koymayı düşünmüşler…
Ama teyzem evlenmedi, benim kardeşlerimin hepsi oğlan. Teyzem Eda ısrar etmesine rağmen, annem dedemin vefatı sonrası plâkaların değişikliğine izin vermemiş. Savunması; ‘Hani adım değişik olsa ve yasalara, kurallara uysak, neyse ne de, babam plâkaların bu şekilde olmasını uygun görmüş o günlerde, bugünler de öyle kalması da en doğrusu…’
Aklımda kalanlar bu kadar…”
Oğuzhan, sohbeti, belki daha da koyulaştırma arzusunda gibiydi, eğer istenen taksi kapıya ulaşıp korna çalmamış olsaydı.
“Aşk acısı(5)” çektiğimi önce taksi şoförü hissettirmişti, acır gözlerle bakışlarını aynadan da olsa belirtmeyi meziyet saymıştı çünkü. Terminalde 10-20-50-100 metre uzaklardan bile insanlar çektiğim acının farkında gibiydiler, yani bana öyle geliyordu.
Kapatmıştım cep telefonumu inkisarla(4). Umudum olmasın doğrumdan yanlışıma dönmeyeyim şeklinde düşünürcesine. Çünkü bir ses, ya da mesaj sesi gelseydi, hazırlıklı olduğumu söyleyemememin hüznü ile dolu olduğumdan, sanki hemen ona geri dönme moduna girerim diye bir acz içindeydim.
Ancak…
Gene de hani Senay, Sena, Oğuzhan, hatta bürodakiler şöyle terminale gelseler, beni arayıp bulsalar; “En büyük asker bizim asker!” der gibi; “Gitme Allah aşkına, seven bir kadını arkanda gözü yaşlı bırakma!” şeklinde tezahürat yapsalar, fena mı olurdu?
Böyle bir durumda kendimi de inkâr eder, ikinci bir söze fırsat bırakmaksızın anında geri dönerdim. Ondan sonra isterse dünya yansın, umurumda olmazdı.
İşte böyle deyince de dilimde şekillendi bir cümle; “Dünya genişse de âşığın gönlünde darmış!” Yanlış, bu sözün neresinde?
Her yerinde…
Bir; kim âşık? İki; dünya darsa, neden “He!” dediğinde “Âşık” denilenler aynı havayı solumazlardı ki?
Ve bir katkı; kendilerinin ne olduğunu kendileri bilen âşıklar, neden ipe-sapa gelmeyen(3), saçma-sapan(5) düşüncelerle ayrılırlar, kendilerini ayrılmaya zorlarlar, kalpleri aynı ritimle atan iki değil bir insan olduklarını hissetmezlerdi ki? Yani 1 + 1 = 1 olduğunu bilmezler miydi insanlar?
“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.(38)”
Bu son belirginlik tamamen nevi şahsına münhasır, sıfatı gerekli olmayan zayıf bir zavallıya, yani doğrudan doğruya bana aitti. Öyleyse o sözü şu şekilde değiştirmeye gayret etmeliyim, haddimi bilmeyi bir kenara koyarak;
“Dünya âşıklar için çok dar, küçük gibi görünse de, âşıkların birbiri için çok geniş ve olağandan büyüktür!” gibi.
İlk otobüste son sıralarda beş kişilik kanepede yer vardı. Esprisi şu ki; insan beşer, beşer beşer bir araya gelince şaşar! Arkada cam önünde yatan yedek(!) yani ikinci şoförün horultusu olmasa da nefes alıp verişinin ahenksizliği, ayak ve muhtemel başka şeylerin kokuları, muavin denilen arkadaşın ikide bir kalkıp “İhtiyaç sahiplerinin” ihtiyaçlarını giderme koşusu…
Tüm bunlar için tahammüllü olmam, böyle bir yaşam biçimi, kurgum içinde yoktu. Eee! Ne de olsa keyfime azıcık da olsa düşkündüm, hem arkamdan kovalayan mı vardı ki, gitmek için acele edeyim. Üstelik bir de sensizlik kapsamında kimsesizliğin sıkıntısı ve hakikatin rüyayı yarım bırakması(39)…
Ne güzel söylemişti şair, alıntılayışım bölük-pörçük olsa da;
“Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
…
Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım
.…
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Başucumda biri bana 'su yok' desin de!
Bu vesile ile onun dizelerine katılmak isteyen bir hevesli de şöyle çığırmaya çalışmıştı.
“Sensizlik var ya;
tüm boyutlarda
sabahın hüznü
akşamın eleminden beter
Sesini duyamasam da
kulaklarım çınlasa
bu; bana yeter(40)”!
İkinci bir şans verdim kendime, hani olmaz ya, cep telefonum kapalı olduğuna göre terminale gelip de beni arayan olursa; “Beni bulsun!” düşüncesiyle.
Be adam! Mademki bulunmak için heveslisin, içinde üstesinden gelemeyeceğin bir heyecanı yaşama dileğindesin, açsana şu meret(4) cep telefonunu değil mi? Hatta sen de; “Kal, dersen kalırım!” sözlerini söylesen ya! Cesur ol, kapris yapma, yüreğinin sesini dinle…
Ama olmaz! Niye olmazmış? O zengin, varlıklı, sınırları zorlayan bir güzel ve etrafı dolu, benim gibi yalnız, yalnızlık için tercihini kullanmış ve hatta kimsesiz değil. Üstelik benim bir dezavantajım çulsuz olmak.
Klâsik söz; dağ yolunda yonca (ya da çölde kaktüs) ve karşındaki gül dalında gonca…
İkinci otobüs için aldığım biletin vakti, hani beni aramaya niyetli olanlar olabileceği düşüncesiyle, ancak avucumu yalayacağım kararlılığı ile oldukça geçti.
Be adam! Hâlâ inadında devam ediyorsun, açsana şu cep telefonunu değil mi? Yok, at gözlüğü takmak, başını kuma gömmek(41) en uygun davranıştı benim için.
Otobüs tüm hengâmelere(4) boş verircesine kalkış peronuna geldi. Her zaman canımı sıkan şanssızlığım yeni bir olay yaratmamıştı. Memnundum, tek koltuğumda. Önümde daha yerine oturur oturmaz laptopunu açan, sakız çiğnemeyen, patlatmayan genç bir delikanlı, arkamda aynı düzende kitap okuyup çekirdek çitlemediğine memnun olduğum genç bir kız vardı.
Muavin spreyle(143) hoş bir koku serpiştirmişti ortama. Bu demekti ki; pabuç çıkaran olmayacaktı, bana göre. Gaz? Eee? O da anatominin gereği idi, ne çıkarsa bahtımıza örneği.
Bu konuda müthiş bir sezi yeteneğim vardı. Kişi, çok dikkatli bir şekilde önce sağa-sola bakıp sonra herhangi bir tarafına fark edilmeme tedbiri ile kaykılıp, yüzünde mutlu bir gülümsemeyle eski haline yerleşirse biliyordum ki; “İşlem tamamdır!”
Ha! Bir de unutmadan eklemem gerek ki; şoför radyosunu kendi duyacağı kadar çaldırıyordu. Evet, bir vesile ile yayılan sesten anladığım kadarıyla, benim beğenmediğim gibi ön tarafta ki yolcular da aynı müzik türünden hoşlanmıyorlarsa, onlara ulaşan sesler ve sözler için “Allah sabır versin!” demekten başka bir şey gelemezdi elimden!
Mola…
Çözümsüzlüğü öylesine benimsemiştim ki; otobüs hareket edip bu mola yerinde durunca açtım cep telefonumu, yerimden kıpırdamaksızın.
Ve arka arkaya mesajlar yığıldı; “Arayan Numaralar” olarak, hepsi aynı numaraydı. Arama işareti de çift haneli bir rakamdı, bakmaktan utandığım ve Senay’ın o ana kadar karşıma çıkmayan özelliğine şahit oldum, imalı cümlelerinden sonra bıkmaksızın yazıp gönderdiği, bir şiirdi bu.
Unutma beni, duymasa da kulakların sesimi,
Unutma, hissetmesen de saçlarında nefesimi,
Unutma beni, görmese de gözlerin yıllarca hiç
Unutma, düşüncelerine çiz bana ait resimi.
Unutma, dudakların yalnız ve yalnız beni ansın,
Unutma, kalbinde hep aşkımızın ateşi yansın,
Unutma, olmasa da fotoğraflarım, mektuplarım
Unutma ömür boyu, sevgim ruhunda yıllansın.
Unutma beni, ölsem de geçse yıllar üzerinden,
Unutma beni, dolsa da mezarımın üstü diken,
Unutma beni, silinse de bütün hatıralarım
Unutma beni, sar zihnine yalvarırım beni sen.(42)”
Geri dönme şansım? Yoktu! Arkama bile bakmamıştım ki? Akşam karanlığı ötesinde bir vakitte ulaşacaktım şehre. Bisikletimi, beni beklememesi için(!) kulübenin arkasına bırakmıştım, Çomar’la vedalaşma sonrasında.
Cihan, aldığını aldığı yere bırakmak gibi bir huya sahip değildi, örneğin anahtarlarım gibi. Üstelik ne zaman geleceğimi de bilmiyordu. Artı; gecenin bir vaktinde şehir terminalinden kulübeme kadar şu veya bu şekilde geleceğimi de akıl etmesi, hadi buna da tahmin etmesi şeklinde bir yumuşaklık vereyim, mümkün değildi.
Muhtemelen ben de cep telefonumdaki sitem ve şiir dışında bir ağırlığım olmadığından belki “Uzun ince bir yoldayım(43)!” diyerek ve caddeyi mehtapla üleşerek yürüyerek giderdim. Bu hareketimin pintilikle(4), cimrilikle asla ilintisi yoktu.
Hani bazı (benim gibi) müteşairler(44) vardır; “Ay! Şiir vaktim geldi, kafiyeler çantada keklik, onları yerlerine oturtayım!” der gibi tavırlar içinde; “Bahçelerde maydanoz, gel bize bazı bazı…” gibi cevherler yumurtlarlar ya, benim tavrım asla o hesap değil, hiçbir zaman “Şairim” demedim, şiir ve şairlik konusunda da iddiam yok! Müteşair? Hani belki? Ancak kendimi bir fıkra ile eşitleme gayretiyle şöyle tarif etmeye çalışsam;
“Adamın biri yere bir çember, ya da daire çizmiş, her neyse, ortasına da bir baştan diğer başa düz bir çizgi çekmiş ve çemberin içine girip, dışarıya çıkmayacak şekilde, oynamaya başlamış. Neden? Kendi çapında eyleniyormuş da onun için!”
Benimki de o hesap, kendi çapımda dizeler, ajandalara hapsedilmiş ilk ve belki de son defa Senay’ın haberinin olup, alıp okuduğu çapta bir şeylerdi işte. Son ajandaya sığdırmaya çalıştığım dizelerden onun da haberi yok. Çünkü onda bırakmadığım son ajanda ufak çantamın içindeydi.
Bu arada söylemem gerekli ki, vasiyetimi hazırlamıştım; bu ajandalar kimseye sıkıntı olmaması için mezarda başımın üzerine doğru konacaktı, benim için başımın üstünde duracak kadar değerliydi onlar.
Vakit geçmek bilmiyordu, üstelik ilham perileri(5), ya da melekleri ilham keçilerine(5) bırakmış olsalar gerekti meydanı. Hava alamıyordum, yeryüzünde olmama rağmen. Bakımsızlıktan yağ yakan tankerler, kamyonlar geçiyorlardı caddeden, yol babalarının malıymış gibi süratli, (bence) dikkatsiz, beceriksiz, muhtemelen hatalı sollamalarla ve selektör yapmaksızın(3).
Bu sadece hava alamadığım nerede olduğumuzu bilmediğim, “Çaylar şirketten!” denen şimdi bulunduğum mekânda değildi sadece. Aynılarını benzer şekilde ve fakat biraz daha katkılı bir biçimde terminalde de yaşamıştım, ancak daha heybetli, daha da katkılı olarak.
Örneğin servise çıkacak, servisten dönen otobüsler, belirli mıntıkalara servis yapacak minibüs, midibüslerin seslerini umursamaz bir şekilde gaz pedallarına abartılı bir şekilde basmaları sadece saygısızlık kelimesi içine sığdırılamazdı.
Doğal olarak koşuşturan insanların telâşları, kâhyaların(45), değnekçilerin(45), çığırtkanların(45) hareket ve bağırışları ayyuka çıkıyordu(3).
Terminal tuvaletinden tüm terminali boyayacak(!), soluksuz bırakacak şekilde yükselen koku, insanların yüzlerine alık alık bakmaktan(3) ve para kabul etmekten başka işi olmayan, “Küçük şu kadar, Büyük bu kadar, Abdestinizi mescitte alın!” levhası önündeki masada oturan görünüşü şapşal, çapaçul(4) bir görevli!
Tüm bunlara ek olarak ben ve şaşkınlıkla iki tarafına bakınan, ne yapacaklarını, yapmaları gerekeni bilemeyen iki turist…
Hareket öncesi, bu kadar değildi tabii, gördüklerim/iz, yaşadıklarım/ız. Diğerleri mi? Hepsini yazmam mümkün değil...
Ve gene hiç âdetim olmadığı halde, zorlanmaksızın, zamanın durgunluğunda gelişmemiş, gelişememiş dizeler kendiliğinden sözlük sayfalarından azat edilmiş kelimeler gibi sıralandı;
“Doğduğumda
Aaa! Sen!
Gerçek yaşamda
-ve tüm sanal boyutlarda da hem-
Ah! Sen!
Ecelde
Ay! -yine- Sen!
Düşün!
İnan!
Anla!
Bil!
Esirin miyim senin? (46)”
Ve bir iki kişi demiş ki;
Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur(47).
Zaman her şeyi kaybettirir, ama sadece aşkı ebedi kılar. (47)
Zaman hiç kimse için beklemez! (Time waits no one) (47).
Bazen git-git tükenmez mesafeler, hele ki ulaşmak istediğin yer için hiçbir arzu ve gaye şekilli değilse gözlerinde, cisminde, hayallerinde, hatta düşüncelerinde.
Şair doğru söylemiş; “Ömür biter, yol bitmez(48), gün biter, geceler bitmez” gibi.
Ulaştım…
Yorgundu bedenim, kafam, kalbim, gönlüm…
Toptan…
Sokak lâmbaları yanmıyordu, belki de mehtaba güvenmiş olsa gerekti şehrin belediyesi, tasarruf zihniyetiyle.
Ve belki tuhaf bir görüntü, elimi kulağıma götürerek türkü söylemediğim halde, yanından geçtiğim her elektrik direği eğiliyordu, ama bana doğru hürmetten dolayı değil, sırtlarını dönerek sitemlerini, üzüntülerini, hüzünlerini belirtmek için azarlar gibi; “İyi halt ettin(3)!” dercesine.
Bu aferini nasıl hak ettiğimin de, nasıl iyi ya da kötü halt ettiğimin de neden olduğunu bilemiyordum. Kuşların işleri, güçleri yoktu da, benim sevdiğimden, istemeyerek de olsa ayrılışımı elektrik direklerine mi ileteceklerdi? Hiç sanmıyordum. Öyleyse ne?
Ve bir yıldız kaydı…
“Halamın Yıldızı” demişlerdi galiba, her nedense “Halley Kuyruklu Yıldızını(49)” ve öyküsünü hatırladım. Kendi kendime gülümsediğimi fark ettim, çevremde bana “Deli” diyecek birilerinin olmaması, deliliği bana yakıştıracak kimselerin bulunmaması tesadüftü!
Kayan yıldızlarla, tutulan dileklerin yerine gelmeyeceğini bilenlerden biriydim. Hatta olmayacak duaya “Âmin!” der gibi. Gene de kendimden bile gizleyerek ve utanarak da olsa bir dilek şekillendirdim zihnimde.
Cihan’ın günahına girmiştim, anahtarlar yerindeydi ve sabaha daha çok vakit vardı. Bir tarafında ve hemen yanı başında Çomar’ın sarayı sayılacak kulübe diğer tarafında altında kerevet olan ağaç yerinde duruyordu.
Kerevete uzandım, üstümdeki miskinliği(4) defedemeyip. Ajandayı başımın altına koyup her ihtimale karşı kilimlerden birini de üstüme alırken şairin dizeleri destek oldu hayallerime.
“Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı.(50)”
İnsan çok zaman, hatta her zaman “İmkânsız aşklar için yaratıldığının farkında olmuyordu(51)!” İlkinde yaşadığı karşılıklı sevgiyi, yuva kurup, çoluk-çocuğa karışmayı “Aşk” sanıyordu.
Sevmek, her zaman aşk demek değildi eğer kişi farkına varmamışsa, ömür o şekilde sonlanıyordu, kısaca; “Aşkı” bilmeden.
Oysa aşk için öylesine anlamlı, ciltler dolusu sözler vardı ki, şu an hepsini yaşadığımı hissettiğim. Bir haftalık süre içine sığışıp da kaya gibi karşısına dikilen tonlarca yükle kendine hükmeden, dorukta bir inançla kendini hissettiriyordu aşk.
Ve ben aşkı bilmeyen, bildiğini sanıp da ancak öğrendiğinin farkına varan, sevdiği insan karşısında apışıp kalıyordu benim gibi tam anlamıyla eksiksiz.
Yaşadığım mutlaka ve mutlaka aşk olmalıydı, öncesinde yaşanmayan ancak şu anlarda anlaşılan, sonrasında ne yapacağını bilemeyip şaşkınlığına zirve yaptıran…
Vaktinde hükmedemediği dizelere, mısralara, uyaklara hükmetme gayretinde olandım şimdi, ama “Şairim” demek gene de geçemiyordu içimden. Şairlerin de suskunlukları olurdu, olmalıydı da, gelmiyordu bu suskunluk içimden amma. Güçsüzdüm, dizelere söz geçiremiyordum, hayallerimde bile.
Ne zaman ki telefonum çaldı, yoksa mesaj geldiğinin işareti miydi bana sabah olduğunun farkına vardıran. Tüm bedenim, kulunçlarım tahta gibiydi, keserle değil, balyozla bile kırılmayacak gibi. Mesajdı gelen ve yine ondandı, sanki dileğini hıçkırırcasına, dua eder gibi anlatan.
“Yalnızlığımın topraklarında
Filizlendi hayalin
Özlemi yudum yudum solurken
Damarlarımda
Birdenbire geliver
-ki-
Gülsün içi gözlerimin,
Düşten gerçeği ayırıver
-ki-
Yaşayayım… (52)”
Demlensem, demlenmesini bilmesem bile sabahın bu vaktinde “Vakti kerahet(5)” denecek durum mu yaşamalıydım ki, böylesine dalgın, hatta sızmış gibi, tahta bir bedenle bana sarılmayı özleyenin dizelerinde.
Dizeler yumuşatmıştı bedenimi, hüznü hissetmiş olsam da. Bu dizeler cevapsız kalmamalıydı, ama nasıl? Belki demir almak(53) gibi olmasa da zamanı değerlendirmek, gecenin acısını çıkartmak ve dizeleri oluşturmak için seyahat dönüşü duş yapma hakkımı kullanmadığım için duşumu alıp üstüme bir pike alarak kanepeye kıvrılmalıydım.
Pike? Üstüme örtmek? Evet, sapık değildim, ama düşünmemde sakınca yoktu, günler öncesinden pikeye sinen kokusu kalmış olabilir miydi onun? Sinmiş olsa bile, bu kulübe; sitem, kin, garez(4), hışım(4) yüklü olarak o kokuyu muhafaza etmek gayreti yaşamış olabilir miydi?
Haddini, hakkını bilmemekmiş! Pöh! Duygular karşılıklıysa ve bunu anlamamak için yalnız bir taraf direnmişse, bunun hak, hukuk, had ile ne ilgisi olabilirdi ki?
Her şeyi bildiği iddiasında olmasa da, çok şeyi bildiği iddiasında olan ben, filozof gibi hiçbir şeyi bilmediğimin farkında değildim(54). En basitinden, duygularımı inkâr etmekte başarılı olduğunu sanan kalbime hükmetmeyi bilemiyordum. Sadece bilememek mi? Aşka inanmamak da gafletti gönlümde.
Çölde kutup ayısına rastlamaya, lâmbada titreyen alevin üşüdüğüne, Ağustosta girilen suyun buz tuttuğuna, balıkların kavak ağaçlarına tırmanacağına, katırların doğuracağına hatta yağmur damlalarının yere (çöle) düşmeden buharlaşmalarına(55) inanıyordum da Senay’ın sevgisine, onunla bir olacağıma inanmıyor, inanamıyordum.
Belki de inançsızlık kalbime hükmedemeyişimin de en ilkel nedeni olsa gerekti.
Oysa dizeler oluşuverdi kalkıp duşa yönelmeden önce, duşu aldıktan sonra hemen aynı ritimde göndermek için.
“Güneş, ay sen olduğun için aydınlanır dünyam,
Mevsimler de, sen olduğun için renklenir rüyam,
Ekmek-su sen olduğun için aranan nimettir
Can ve ruh, sen olduğun için kıymetlidir yaşam.
Ömrümün her sabahında açılan gülümsün sen,
Şen damlalarla dolu, coşan neşe selimsin sen,
Mutluluk duvağında bana mesut gelinsin sen,
Toprağımda can olan özlem; bana ölümsün sen.(56)”
Gevşeyememiştim(3), o halde bir süre de yatağımı üleşmeliydim kendimle, bıkkın dizelerimle…
Bir el okşuyordu saçlarımı, bir koku egemendi tüm varlığıma ve dudaklarımda serinlik özlem gibi. Gözlerimi açmak istemiyor, hatta kıpırdatmaktan bile çekiniyordum.
Gözlerimi açarsam bu görüntülerin silineceğine, yalnız kalacağıma kesinkes inanıyordum. Bir süre sonra tahta yapımla kendime gelecek şefkat ve aşkın bütünleştirdiği sevgi ihtiyacı ile yastığıma sarıldığımı, onu kucakladığımı, ocak üstünde kaynayan ıhlamurun kokusunu hissedecektim.
Çomar’ın bisküvi dileğiyle dudaklarıma yapışması geçti aklımdan. Ancak Çomar kapı açmasını bilmiyordu ki, öğretmemiştim de. O halde gerçeği sayıklama modunda mıydı açmayı istemediğim gözlerim.
Tekrar tarandı parmak uçlarıyla kırlaşmış saçlarım, o ten kokusu ve dudaklarıma dokunuş yeniden;
“Ben geldim!” sözü gerçekti, o idi karşımdaki. Çekincelerimden korkmaksızın açtım gözlerimi.
Biz bizeyken daima serbest dolaşan Çomar havlamıştı da, ilham hayallerimin, düşüncelerimin yorgunluğu, dileklerimin gönlümdeki gürültüsü, kimsesizliğimin heyecanı nedeniyle Çomar’ın sesini duymamış olabilir miydim? Ya da Senay’ı tanıdığı yahut da Senay hazırlıklı olarak ödül bisküvisiyle gelip de gönlünü hoşnut ettiği için havlamamış olabilir miydi?
“Ne, neden, niçin, nasıl?” suallerinin hiçbirini sormayı akıl edemedim.
Aklımın başımda olması mümkün değildi, hayallerime bile sığdıramazdım yaşadığım bu görüntüyü. Bedeninin varlığını hissedemeyişim ne kadar gabi ve umutsuz olduğumun ispatı gibiydi.
Sarıldım, sanki uzun zamandır ayrı kalmışız gibi, doyasıya değil, ölecek gibi.
Oysa ne kadar kısa bir süre geçmişti ayrılışımız üzerinden?
“Allah kimseyi aşkla terbiye etmesin!” demek geçti içimden.
Ve ekledim; “Allah kimseyi sevgiden yoksun, aşktan, sevdiğinden uzak bırakmasın! Sevgiyle uzanan elleri boş çevirmesin, kullarını tek başına bırakarak sınamasın!”
Ve aklım başıma geldi tek sual için;
“Ama nasıl?”
“Sen gider gitmez, seni sevdiğimi, sensiz olamayacağımı, sensiz bir dünyada yaşayamayacağımı ve her şeyden önemlisi sana ihtiyacım olduğunu hissettim. Kardeşim Sena ve Oğuzhan’ı çağırdım, konuştum onlarla, gereken ne ise...
Oğuzhan ELA plakalı arabayla çıktı yola, ben uçakla geldim en yakın havaalanına. Oğuzhan’dan arabayı aldım, o da Genel Müdür olarak şirketin başına geçmek için geri döndü, aynı uçakla. Çünkü ben sende kalmaya geldim(57), yalnızlığımızı üleşmek için…
Kabullen beni, yoksa bir gün bile sensiz kalmak, kâbus(4) oldu, yaşamamak oldu benim için. Onun için ölmektense sana sığınmaya geldim…”
“Yani seviyorum demek mi sözlerinin anlamı?”
“Tereddüdün mü var? Seviyorum, hem canımı sunacak kadar!”
“Canımsın, bir tanemsin. Sensizliğin yaşamak olmadığına inanıyordum. Senden ayrıldıktan sonra karanlıktı dünyam, çaresizdim. Senin beni sevdiğine inanmama rağmen, ulaşamayacağımdan o kadar emindim ki? Aydınlattın tüm dünyamı, ama gene de bu fedakârlığını kaldıramayacağım inancındayım!”
“Sus, şimdi! Sözlerin ‘Kalk, git, öl!’ demek anlamında. Şimdi sana son bir soru soracağım, hemen cevap vermeni bekliyorum, lütfen! ‘Sende kalmaya geldim!’ dedim. Seni istiyorum, seninle ihtiyarlamak arzum. Şuradaki benim Nüfus Kâğıdım. Yarın gidip nikâh için gün almayı düşünür müsün?..
Yoksa azat etme beni, hemen öldür! Ya da bırak sonsuzluğu yaşayıp öğreneyim ölerek! Şimdi beni istiyorsan öp beni, yoksa ölmem için tavrını belli et!”
Kucakladım, sarıldım, öptüm, bu tavrımı belli etmek değil, ilâhım olduğunun, kulu olduğumun tasdiki idi. Sanırım ki ömrümüz uzadı ikimizin de ve dizelerim destekledi yaşamımızı;
“Yer yarıldı, içine düştüm
Gök açıldı, ulaştım
Bir akkuş geldi kanadıyla revan(58)
Cenneti âlâya ulaştırdı beni
Elmayı gördüm
Aldım,
Yedim
Sevgilime kavuştum…(59)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Sencer; Kale.
Sena; Övgü, methetme, övme, övgü ile ilgili, şimşek parıltısı, ışık.
(1) Ölülerinizi hayırla yâd ediniz. Peygamberimize mal edilen HADİS
Ölülerle savaşıp gazilik elde edilmez… MEVLÂNA
(2) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “BABAMA”
(3) Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Barış Çubuğu Tüttürmek; Kızılderililerin bir savaş sonrasında beyazlarla barışın sağlamlığını ifade için bir nevi pipo şeklinde uzun ağızlıkla, ağızdan ağıza iğrenmeksizin arka arkaya içtikleri tütün.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Böbürlenmek; Övünerek kabarmak, kurumlanmak.
Burnundan Kıl Aldırmamak; Huysuz, geçimsiz kimse hareketi.
Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.
Dank Etmek; Hızlıca çağırmak, aklına gelmek.
Ferman Dinlememek; Genelde Gönül ferman dinlemez!” şeklinde kullanılır, padişahtan gelse bile emir, buyruk dinlememek.
Gevşeyememek; Bir bakıma ankisiyate. Gevşek bir duruma gelememek, sertliği, sıkılığı ya da gerginliği artmak, çoğalmak. Güçsüz kalmak, çözülmek. Bedensel eklentilerle bir bakıma tedirginlik ve korku hali. Bilinç dışı tanınmayan bir tehlikeye karşı hissedilen duygu.
Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
Hakkı, Haddi Olmamak; İnsanların hadlerini bilmemeleri. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmemek, ölçüsüzlük.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
İpe Sapa Gelmemek; Akla yakın olmamak veya birbirini tutmamak.
Jeton Düşmek; Bir konuyu anlamak.
Kaba Saba Görünmek; Kalas, odun gibi görgüsüz ve özensiz görünmek.
Kadir (Kıymet) Bilmemek; Değerini, kıymetini bilmemek, anlamamak.
Koflaşmak; Gücünü, zindeliğini yitirmek. İç boşalmak, kof durumuna gelmek.
Modunda Olmak; İngilizcedeki modify kelimesinden türemiş; değiştirmek anlamında bir deyim.
O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
Rayında Gitmek, Bir işin istenilen düzeyde yapılması, ilerlemesi.
Saat Gibi Çalışmak; Aksamadan, ara vermeden, normal düzende çalışmak.
Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo).
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Talibi Çıkmamak; İstenmemek. Evlenmek için isteyeni çıkmamak.
Tası, Tarağı Toplamak; Gitmeye hazırlanmak.
Tescilletmek (Tescil Ettirmek); Bir şeyin resmi olarak kaydettirmek, resmileştirmek, kütüğe geçirilmesini sağlamak. Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.
(4) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural. Alışkı; Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şey.
Artezyen; Toprağa burgu ile açılan, suyu kendiliğinden yükseğe, bileşik kaplar sistemine göre yeryüzüne fışkırtan kuyu.
Bingo; Tam isabet. Bu isimle oynanan tombala gibi oyun. Ayrıca askeri uçaklar için kullanılan bir sözdür.
Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, sürpriz.
Curu; Özleşmemiş, sulu, cıvık.
Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.
Çeşni; Tadımlık. Hoşa giden tat. Lezzet.
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma.
Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.
Fonksiyon; İşlev. Bir nesnenin gördüğü iş, nesnenin iş görme kabiliyeti, görev.
Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık.
Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Hışım; Kızgınlık, öfke. Sel, yağmur.
İhtiyari; Seçimlik, seçmeli. Elinde olan, isteğe bağlı.
İllâ; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Külfet; Sıkıntı, zorluk, yorgunluk, büyük masraf.
Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Menhus; Kötü, uğursuz.
Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
Muhacir (Macır); Göçmen. Göçe zorlanmış.
Müşkülât; Güçlükler, engeller, zorluklar.
Nankörlük; İyilik bilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilik bilmezin eylemi.
Pintilik; Aşırı derecede cimrilik, hasislik, eli sıkılık.
Serde; Bir kimsedeki niteliği anlatan söz.
Sezaryen; Doğumun doğal bir biçimde gerçeklemediği durumlarda ya da istendiğinde karnın ve döl yatağının ameliyatla açılarak bebeğin alınması işlemi.
Somurtak, Somurtkan; Sürekli somurtan, asık suratlı.
Sükûnet; Dinginlik, durgunluk, hareketsizlik, sakinlik. Rahat, huzur.
Tubeless; İç lâstiği olmayan dış lâstik.
(5) Akıl Fukarası; Akıl konusunda zafiyetleri, kusurları olmak, aklını kullanmakta sıkıntıları olan.
Aşağılık Kompleksi; Bazı değerlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetme duygusu.
Aşk Acısı; İzafi bir değer. İnsanların sevdiğinden ayrıldığında, ayrı kaldığında, umutsuz olduğunda, ya da temelli yitirdiğinde yaşadığı hüznün ifadesi.
Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Çalışma Ahengi; Uygun çalışma düzeni. Çalışmada uyum. Gerekiyorsa uzlaşma.
Çerden Çöpten; Çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden, özensizce yapılmış (ev, kulübe, ahır, kümes, eşya vb.)
Dediğim Dedik; Sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Güllük Gülistanlık; Bolluk ve gönenç içinde, rahatlık içinde olan, hiçbir sorunu bulunmayan yer.
Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.
İç Güveyi; Daha çok “İçgüveysi” anlamında kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir.
İlham Keçisi; Yozlaştırılmış, kabaca ilham perisi taklidi. Çakma ilham perisi (varsa).
İlham Perisi; Sanatçılara ilham (esin) verdiği (varsayılan) düşünülen peri.
Jöle İşkembe; Sağlıklı kesimlik büyük ya da küçükbaş hayvan işkembelerinin temizlenip tuzlu suda pişirildikten sonra kılıflara doldurularak elde edilen ürün.
Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Nokta Tayini (Ataması); Özellikleri, meziyetleri, konusunda uzman olan bir kişinin (özellikle askerlikte) tercihan o vasıflarından faydalanılacağı bir yere kuraya katılmaksızın atanması.
Oktan Sayısı; Bir yakıtın yanma kalitesinin ve özellikle zor koşullara dayanma yeteneğinin ölçüsü. Aracın uygun bir şekilde kullanılması yakıtın uygun oktan kalitesinde olması gerekir.
Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine! Evlenmeyle ilgili mutluluk dileme anlamında bir söz.
Pala Pala; İri ve büyük parçalar halinde.
Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.
Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.
Vakti Kerahet; Argoda içki masasının kurulup, içmeğe başlanıldığı anın ifadesidir.
(6) Taş, taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz; En olmayacak şeyler bile bir gün gerçekleşebilir. Ama iki ailenin aynı ev ortamında yaşaması düşünülemez. Çok geçmeden aralarında geçimsizlik başlar. Ayrıca “Aile içine akraba da olsa dışarıdan birinin girmemesinin gerektiği” anlamındadır. ATASÖZÜ
(7) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Ukalâ; Kendini akıllı ve bilgili sanan, bilgiçlik taslayan.
Kendini Beğenmek; Başkalarını küçümseyerek kendini onlardan önemli, üstün görmek.
(8) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
Adam olmayana düşman bile olmam. Âşık VEYSEL
(9) Marifet nedir bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir! MEVLÂNA (Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey).
(10) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(11) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.
(12) Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” Genel Kimyanın en önemli özüdür.
Lavoisier’in Dramı; Tufan TÜRENÇ’in “Lavoisier Dramı ve Türkiye” yazısından öğrenebilirler. Kısaca bilime gerçekten düşkün olan Lavoisier, insan beyninin, başı kesildikten sonra bile bir müddet çalıştığını ispat için idam edilerek başı kesildikten sonra gözlerini iki defa kırparak arkadaşı Lagrange’e işaret vermiştir. Bu konuda en saçma ve tarihe geçen söz, o günkü yargıçların (hatta bugünkü bir kısım kafaların) söylediği; “Cumhuriyetin bilginlere ihtiyacı yoktur!” sözüdür. Sözü; Mete AKYOL’un dediği gibi “Cumhuriyetin bilginlere, yazarlara, gazetelere ihtiyacı yoktur” şeklinde de yorumlamak mümkündür.
(13) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “YAŞADIM MI, ÖLDÜM MÜ?”
(14) İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde insanların bunu; herhangi bir işlemde rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) (İstihare Namazı; İstihare kurallarına uygun olarak yatmadan önce kılınan iki rekât mendup namaz).
(15) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.
(16) Ya Kendin Gel, Ya Da Haber Yolla; “Kara tren gözüm yolda… diye başlayan Özhan EREN’e ait bir Anadolu Türküsü
(17) KARATEKİN, Erol. 1985 Yılı. “ÖZLEMİM ve SEN”
(18) KARATEKİN, Erol. 1988 Yılı. “BİRE BİR”
(19) KARATEKİN, Erol. 1988 Yılı. “ÖZLEMİM BİLİNİR Mİ?”
(20) Akşamı getiren sesleri dinle… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necip Fazıl KISAKÜREK’e, Bestesi; Sadun AKSÜT’e ait olup eser Acemkürdi Makamındadır.
Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İ. Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(21) Deryada bir salım yok… diye başlayan Orhan GENCEBAY türküsünün bir bölümünde; “Kuru bir yaprak gibi rüzgârın önündeyim, sürüklemiş götürmüş, uçurum sonundayım” dizelerinin egemenliği vardır.
(22) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ENGİNBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.
(23) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun zi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.
(24) Yalan değil, pek kolay olmayacak seni içimden atmak… Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e air olan bu Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(25) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(26) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “KUMRUNUN DÖNÜŞÜ”
(27) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “SENSİZLİK SIKINTISI”
(28) Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “KALBİMİN SAHİBİ”
(29) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir dizesi olup, kıta; “Güç belâ bir bilet aldım gişeden / Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklinde devam etmektedir. Şiir ayrıca beste de yapılmıştır.
(30) Beni burda bırak git, git gidebilirsen… “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(31) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(32) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(33) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(34) Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm! Orhan GENCEBAY
(35) Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover_ Seni benim kadar hiç kimse sevemez, çünkü seni seviyorum, ilk ve son aşkımsın” anlamlarında cümleler (olsa gerek!) Gençlik heyecanı bir mektuptan alıntı.
(36) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK”
(37) KARATEKİN, Erol. 1990 Yılı. “KARMAKARIŞIK”
(38) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”
(39) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU (Bölük-pörçük alıntıladığım dizeler için şairinden özür dilemek boynumun borcu).
(40) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “SENSİZLK SIKINTISI”
(41) Başını Kuma Gömmek; Deve kuşu için tertiplenmiş bir söz dizisi; Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi Yapmak, Deve Kuşu Gibi Sinmek); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(42) KARATEKİN, Erol. 1967 Yılı. “UNUTMA BENİ”
(43) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(44) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.
(45) Kâhya (Değnekçi); Genel olarak dolmuşların düzenli çalışması sağlayan kişi olması gerek. Ancak yozlaştırılmış bir deyimdir. Genelde hart-hurt edip dolmuş şoförlerini “Gel! Git!” şeklinde inciterek, üzerek ikaz eden, gücünü nereden aldığı belli olmayan, vatandaşı koyun gibi sayan, elinde ne amaçla, ne unvanla ve ne yetkiyle bulundurduğu belli olmayan, düdük ve ne anlama geldiği belli olmayan kolluk takan ve hizmet veriyormuş gibi her dolmuş şoföründen belirli bir ücret tahsil eden tufeyli. Değnekçi; Sokakları, peronları yasal olamayan bir şekilde sahiplenmiş, hizmet veriyormuşçasına, park eden arabalardan âdeta haraç alan, para vermemeye niyetli insanların arabalarına zarar vermeyi meziyet sayan, kibarlık olsun diye “Değnekçi” yerine “Kâhya” da denen, apaş, serseri, tinerci, hatta babası belli olmayanlar…
Çığırtkan; Çağırtgan. Çıkarı olduğu için birini övüp koruyan kimse. Bir şeyi yüksek sesle çevreye duyuran. En iyi bağıran, güzel sesli, bu yolla müşteri çeken.
(46) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “ÇOĞALMIŞ ESARET”
(47) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE
Zaman her şeyi kaybettirir, ama sadece aşkı ebedi kılar. CLARION
Zaman hiç kimse için beklemez! (Time waits no one). Elif KIVRAK.
(48) Ömür biter, yol bitmez, Ömür biter, dert bitmez; Üç HÜREL Topluluğunuun şarkısı oolan sözler Ünal BEŞKESE’ye aittir.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam…” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir. Aynı şiirde; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.
(49) Halley Kuyruklu Yıldızı; 75-76 yılda bir görünen ilk kez 1758 yılında Edmond Halley tarafından keşfedilen kuyruklu yıldız. En son 9 Şubat 1986 yılında çıplak gözle görünen kısa periyotlu yıldız olup Hüseyin Rahmi GÜRPINAR öyküsündeki hanımların “Halamın Yıldızı” deyişlerini nükteleştirmiştir.
(50) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(51) İmkânsız aşklar için yaratılmışım… Erol EVGİN (Şarkısı)
(52) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “HEPSİ AYRI TELDEN (BÖLÜK-PÖRÇÜK yani)”
(53) Artık demir almak günü gelmişse zamandan… diye başlayan dizeler Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.
(54) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOCRATES
(55) Atacama Çölüne (Şili’de) yağmur yağmadığı gibi, yağma niyeti olsa bile yağmur damlaları çöle ulaşamadan buharlaşıyormuş.
(56) KARATEKİN, Erol. 1990 Yılı. “SIR NEDİR?”
(57) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Selâmi ŞAHİN’ ait olup eser Kürdi Makamındadır. Birinci kıta son mısraında; Sende kalmaya geldim!” İkinci kıta ikinci mısraında; “Senin olmaya geldim!” denmekte.
(58) Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan mevlitte bu dize şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan!”
(59) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “RÜYA”