“Böyle bir şey insanın başına nasıl gelebilir?” ya da “Gelse gelse kırk yılda bir gelir (meselâ)” denirse de yaşanan bir gerçek var ki; “Olmaz, olmaz!” deme, “Olur, olur, bal gibi olur!” cinsinden “Oldu da bitti maşallah, öykü hayırlısıyla sonlanır inşallah!”

“Yumurtanın sarısı, yere düştü yarısı…” diye başlayan bir reklâm gibi oldu…

Ancak yazmak istediğim başımdan geçen bir olay olduğu için (istenirse uydurma densin, ancak yalan değil) anlatmamda yarar var yahut da ben beni okuyanlar, okusun, öğrensin, bilsinler istiyorum.

Olayı Ankara’da yaşadım. Gençler pek bilmezler. Eskiden Bussing, Ikarus, Man mı ne diye “Milâttan Önce” diyeceğim, asarı atika(1) Belediye Otobüsleri vardı.

“Araba bozuldu! Arkadan gelecek arabaya buyurun!” derdi şoförler sık sık. Yaklaşık çeyrek, ya da yarım saat sonra gelen otobüse binenler şanslı olurdu, işlerine güçlerine yetişmek için.

Özellikle şişman, varlıklı, sosyetik(2) vb. olup da paracıklarına kıyamayan kişiler avuçlarını yalarlardı(3) ve muntazam, makul ve mantıklı(1) söyleniş ise kendilerince şöyleydi;

“Şans işte! Kaderde varsa üzülmek…”

Memuriyetim gereği evden işe yürüyerek gitme durumum mümkün olmadığından bu otobüslerin birinden birine binmek zorundaydım. Otobüstekilerin çoğu aynı istikâmetlere giden, benzer tavırlı, genelde ekşi suratlı işlerine-güçlerine giden insanlardı.

Hiçbirinin adını bilmesem de nabza göre şerbet vermek(3) konusunda üstatlığım nedeniyle kimine “Selâmünaleyküm!” kimine “Merhaba!” ya da “Hayırlı Günler!” kimine de “Günaydın!” diyerek selâm verirdim.

Beni adam yerine koymayanlar, kokonalar(2), güzeller, çoktan çok güzeller, kendilerini güzel zannedenler…

Onları “Ham deyip ham yaparak yiyeceğimden!” çekinenler ve kendilerini gerçekten güzel ve yakışıklı gibi nimetten sanıp, centilmenlikten nasiplenememişlerin cevap vermediklerini bildiğim için doğal olarak onlar hariç tabii.

Örneğin; karşımdaki…

Kendine bakmasını bilmediğini düşündüğüm, ben dâhil dünya umurunda olmayan, Tanrının yüz güzelliği için, hiçbir şeyini eksik etmediği halde, oturduğu yerden bile insanlara tepeden bakma(3) eğilimli, pehlivan yapılı, tombalak, tombiş(2) genç kız bana değer vermeyenler, selâmımı almayanlar arasında ilk sıralara, hatta birinci sıraya yerleşebilirdi.

Abartı gibi olacak, ama uzun gömleği içine saklamaya çalıştığı kolları neredeyse baldırlarım, baldırları da nah belim kadardı!

Ama bir gözleri vardı ki, uzay, samanyolu falan halt etmişti o gözlerinde.

Ve o dudaklar(4), resim şeklinde, o sanatkârın seslenişindeki gibi bülbülleşmek için hazır bekliyorlardı sanki.

O dudaklardan yanlış bir söz çıkacağı aklımın ucundan bile geçemezdi.

Otobüste o genç tombul kızla karşılıklı oturuş biçimimize göre otobüs sanki yengeç gibi yan yana gidiyordu. Şöyle bir tarif daha açıklayıcı gibi olacak; ben sağ tarafta sağıma doğru, o genç kız sol tarafta soluna doğru gidiyorduk.

Yan yan, ya da geri geri gitmek istemeyenler ayakta idiler, doğal olarak yönleri de gidiş istikâmetine doğru idi.

Galiba dini bayramlardan birinin arifelerindeydik, tatile erken başlayanlar, çoluk-çocuk, cümbür-cemaat(1) memleketlerine doğru yola çıkanlar ve dahi memleketlerine ulaşanlar nedeniyle olsa gerek otobüs tenhaydı. Hatta abartı gibi görünse de ayakta yolcu sayısı çok az göründüğünden, hatta bir ara yok gibi olduğundan neredeyse boş gibiydi (diyebilirim) ve dediğim gibi güzel pehlivanla karşılıklı bakışıyorduk, sanki birbirimizin görüş sahasında olarak.

Ama galiba utanarak, hatta hiç hakkım olmadığı halde o yüz yapısıyla o bedeni birbirine yakıştıramamış gibi olsam ki, daha ziyade ben ona bakıyor, hatta gözlerimi onun gözlerinden ayırmakta zahmet çekiyor gibiydim.

Ne olduysa oldu, birden sağa kaykıldı(3), yan yatar gibi oldu otobüs birden ve yerinden fırlayan pehlivan tüm ve tam haşmeti(2), gücü, cüssesi ve cesaretiyle(!) üstüme yüklendi ki, muhtemelen böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmesi mümkün olmadığından boş bulunarak(3). Doğal olarak ben de…

Ayağıma basması hiç önemli değildi. Ancak öyle bir kafa atmıştı ki, nakavt olmam(3) an meselesiydi, eğer başımı koltuğun arkasına ve sonra pencereye çarpmakla oluşan acıya tahammül edebilseydim.

Otobüs doğrulmaya çalışırken, pehlivan otobüse yeni binmiş bir yolcu gibi yerine iade edilmişti herhalde Tanrının lütfu olsa gerekti bu.

Karar değiştirmekte sıkıntı çekmeyen otobüs bu kez ters tarafa yöneltmişti kendini yahut da zorunluluk duymuş, kısasa kısas(1), yani benim de pehlivana abanma işlemimi gerçekleştirmem için çaba harcamıştı!

Pehlivanı yerinden kaldırıp bana çarptıran güç, benim gibi tüy sıklet(1), kikirik(2) biri için çaba bile göstermezdi.

Ancak centilmen ve kibar biri olarak bir önceki bodoslamadan(2) gerekli dersi ve tedbiri alıp, böyle bir uçuş için hazırlıklı olmayı akıl etmiştim, o nanosaniye(2) denilecek zaman birimi içinde.

Aklımdan geçtiği gibi uçtum ve fakat uçuşum pek öyle bağışlanacak gibi olmadı. Cama ellerimi dayayarak bedenimi desteklememe rağmen tam Türk filmlerindeki birbirini yeme pozisyonunda gibi dudak dudağa geldik, o güzel pehlivanla, tam asayişlik bir durum(1) yani.

Kurtulduğunda, devamlılık halindeki o hengâme(2) içinde;

“Küstah! Fırsat düşkünü(1)! Terbiyesiz…” sözlerini bir çırpıda(1) diline nasıl sığdırdığına gerçekten hayret ettim.

Dengelenme birkaç kez daha devam etti yavaşlayan, yakışan salınımlarla.

Telâfisi(3) mümkün olmayacak sözler gibi geldi bana, karşımdakinin sarf ettiği, yerimizde durmayı o gevşek salınımlarla muhafaza etmeye çalışırken.

Ve son darbeyi yiyip de nakavt olan boksörün yıkılışı gibi otobüs benim tarafımdan sağa şarampole doğru yattı. Bu kez kendini serbest bırakarak üstüme abandı pehlivan, kalkmaya da hiç niyetli değil gibi, bakışları zalimce, tavrı öç alır gibiydi.

Üstelik pehlivanın ilk ringe çıkışında kural dışı bodoslama kafama vurması ve ensemdeki ağrı nedeniyle fark edemediğim sabun katkılı ten kokusu vardı üzerinde.

Ayıplanacağımı biliyorum, sabah olmasına karşın, öyle bir pehlivanın doğrusu böyle bir özel kokuya sahip olabileceği aklımdan geçmemişti. Şoförün;

“Geçmiş olsun beyler, bayanlar, kardeşler, deprem oldu, bu nedenle direksiyona tam hâkim olamadım. Herhangi bir sıkıntısı olan var mı? Varsa yardımcı olmaya, ambulans çağırmaya çalışayım!”

Sağa yatan otobüste tek çıkış yeri şoförün kapısıydı ve pehlivanın bana göre neredeyse otobüs tamamen boşalıncaya kadar üstümden kalkmaya niyeti hiç yok gibiydi.

Otobüs yan yattığında cesur gençlerden bir-ikisi tepelerinde olan camları kırmışlar ve tepesine çıkmışlardı, çıkmaya da devam ediyorlardı. Ucunda ölüm yoktu, ama “Bir hava yastığı olsa da atlasak!” düşüncesinde gibiydiler sanki pantolonlarının rüzgârda salınışından ne kadar anladıysam?

Ve pehlivan, neredeyse kemiklerimden rahatsız olmamış, belki de fırsattan istifade kendisini öptüğüm zannıyla beni cezalandırma modundaydı sanki. Onun söylemesi gerekeni ben söyleme gayreti yaşadım;

“Özür dilerim!” dedim, devamını getirme başarımı engelledi;

“Öperken iyiydi ama! Değil mi? Rahatsız mı oldunuz?”

“Bakın hanımefendi, sizi öpmedim. Yüzünüz güzel, çok güzelsiniz, ama kırk tane gönlüm olsa da, biriyle bile sizi öpmeyi, size gönül vermeyi aklımdan geçirmezdim. Sanırım hüsnü kuruntunuz(1), gene de tavrımla, bir yanlışlığa sebep olduğum için özür dilerim…”

“Hem ‘Güzelsiniz!’ diyorsunuz, hem de ‘Kırkta bir gönlümün biriyle bile öpmem, gönül vermem!’ diyerek şişmanlığım nedeniyle aşağılıyorsunuz beni. Üstelik bir kadını sözlerinizle hırpalayıp üzdüğünüzün farkında değilsiniz. Teessüf ederim(3). Tanımıyor, bilmiyorum sizi, ancak ömrüm boyunca bu hakaretinizi unutmayacağım!”

Üstümden kalktı, arkasına bakmadı bile, kırık camdan dışarı çıktı ve arkasından yetişme çabama aldırmaksızın; “Dur! Yapma!” dememe, diyenlere aldırmaksızın, umursamaksızın kendini otobüsten sarkıtarak yıldırım hızıyla kayboldu gözlerimin önünden…

Bilmem başka insanların da yaşamlarında benimkiler gibi tuhaflıklar var mıdır? Öncelikle ve bazen de özellikle herhangi bir şey için tercih yapmak veya o şeyi yapıp yapmamak konusunda karar verememişsem, örneğin o günkü bütçe durumuma göre yaklaşan bayram için takım elbise alıp almamak konusunda tereddüt yaşıyor, karar veremiyorsam çeşitli olasılıklardan birine öncelik veririm.

Bindiğim otobüsün biletinin, ya da cebimdeki ilk sıradaki kâğıt paranın son rakamına, yanımda geçen aracın plâka numarasına bakarım tek mi, çift mi, diye. Tekler daima Allah bir kelâmından dolayı, “Evet, Müspet! Peki! Yap! Et!” hükmündedir benim için.

Veya ilk rastladığım ev, dükkân ya da benzerinin kapı numarasına bakarım, aynı düşünce ile.

Numaralar eğer sıfır, ya da ev, dükkân numaraları 11/B ya da 11/8 gibi ise sonuç benim için daima menfi hükmündedir. Çok zaman her iki olasılık da “Yol yakınken hemen vazgeç!” demektir benim için, doğal olarak mecburiyet yoksa.

Mecburiyet varsa, o düşüncem ikinci bir şansı hak etmiş demektir, diğerinden farklı olarak. Örneğin araba yerine, otobüs, belki de motosiklete dönüşüm gerçekleşebilir, saçma gibi görünse de.

Yok, öyle; “Kafama kuş şey etti de, hemen bir piyango bileti alayım!” gibi düşüncem yoktur. Ya da meselâ lokantada ne yiyeceğime karar verememişsem, ilk müşterinin bayan veya bey oluşuna göre bey tarafına fazla şans verir gibi siparişimi kafamdan şekillendirdiğimde lokantaya karı-koca birlikte girerlerse çözüm geçersizdir.

Keza kapıdan giren kişi nevi şahsına münhasır(1), bildiğin, tanıdığın “Ayol!” ya da “N’aber lan(2), ödlek!(2)” ya da pis kelimeleri söyleyen kart sesli bir kadın ise ne yiyeceğimi şaşırırım, örneğin sütlü kahve örneği(!) yarı yarıya gibi!

Ya yemekten vazgeçer; ya “Bana doyum olmaz!” diyerek arazi olurum(3) ya da o lokantadan, şansıma küserek, aç kalmak pahasına da olsa firar ederim.

Nefsimi bir yerlerde köreltmekten(3) bile vazgeçerim hatta bu durumda. “Süt mü, kahve mi?” modunda sütlü kahve bile içmemek gibi!..

Ancak yaşadığım şey farklı idi. Bir-iki kez Cuma namazlarında yanlışlıkla(!) pabuçlarımı giyip gitmişlerdi. Cami boşaldığında aynı numara olmasına karşın asarı atika(!) hüviyetli olarak bırakılan pabuçlar ilgi alanımın “red” yani kırmızı(!) bölümünde yer aldığından, camiye ait plâstik abdest alma terliklerinden biriyle ve taksi ile ulaşmıştım evime, yeni pabuç almaktansa, evdekilerden bir diğeri ile yaşama devam etmek için!

Annem hayret etmiş, o hayret etme hakkını kullanıp (ç)alanı bağışladığından, ben de bu işlemde kendisini yalnız bırakmamak için hayret etme ve bağışlama haklarımı aynen kullanıp ortak olmuştum anneme.

“İnşallah bir gören, soran olmamıştır!” sözü annemin utanarak bana alaysı söylemi idi. Gerçekten o durumda ne denir, tam olarak hatırlamıyorum. Bence üstüm kelepir(2), ama ayaklarım acınacak halde külüstür(2) idi.

Ya da bir başka şekilde nasıl denir? Tam olarak aklımda değil! “Üstü; Yalı Pazarı, altı; Salı Pazarı” ya da “Altı kaval, üstü şeşhane(5)” olarak silâhlar için söylenmiş bir söz dizisi olduğu halde, “Şeşhane” yerine “Şişhane” sözcüğüyle; “Alt parçası ile üst parçası birbirine uyumlu olmayan elbise” anlamında bir söz dizisi gibi bir şey olabilir miydi?

Derler ya “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!(6) diye, o günden sonra doğal olarak yasak savar gibi her Cuma günü, camiye hep poşetle gidiyor, pabuçlarımı o poşete dikkatlice koyarak yancağızımda(2) muhafaza ediyordum!

Deprem olayını yaşadığım Cumadan bir evvelki Cuma namazına kadar devam etti bu alışkanlığım. Birazcık gecikmiştim o kez Cuma namazına. Pabuçlarımı alelacele poşetlemiş, bulduğum ilk bir kıçlık yere bedenimi iliştirmiştim ki, bir-iki demeksizin önlerdeki saflarda yer olduğunu düşünenler, kimi kulaklarımın, kimi yanaklarımın kısaca nerelerim rastlarsa, “Pardon!” bile demeksizin, merak edip arkalarına bile bakmaksızın önlere doğru gidiyorlardı.

Olayın sadece benimle sınırlı olduğunu varsaymak yanlış bir düşünce olurdu. Ne kadar süredir görevde(!) olan vatandaş çoraplarının, çıplak ayaklarının bedenimin muhtelif yerlerinde nasıl yer aldığını düşünmemem mümkün değildi.

Sonuç olarak; ben evime ulaştığımda duş alarak muhtemel necasetten(2) kurtulabilirdim, titizliğim nedeniyle, ya diğerleri?

Bu sırada kendini müezzin sanan kişi de dolmuş kâhyası(7) ya da değnekçi(7) edasıyla şakımak bir tarafa iğrenç bir sesle bağırıyordu;

“Safları sıklaştıralım! Ön taraflarda yer var, hava soğuk, yardımcı olalım, hava çok soğuk!” sözü düpedüz duygu sömürüsü(1) idi, önlerde asla yer yoktu, tıpkı halk otobüsü biletçilerinin “Yer var, camlara dönüp çift sıra yapalım, memur arkadaşlar işlerine yetişecek, yardımcı olalım!” yüz kişilik otobüse iki yüz kişi sığdırmayı denedikleri, dedikleri gibi.

Doğal olarak dolmuş şoförlerinin de işe yetiştirecek o kadar çok yolcusu vardı ki, nefes almanın bile mümkün olamadığı, onlar otobüs biletçilerinden daha insaflı idiler, bir kere biletçi yoktu, paralar elden ele ve yirmi beş kişilik minibüste en fazla kırk dokuz kişi yeterli oluyordu. Alimallah(2) polis yakalarsa elli kişi diye ceza keserdi çünkü!

Müezzinin içeride duyulan sesinin, namazın bitiminde devamı olarak çıkışta daha ekolu(2) olarak yükseliyordu;

“Camiye yardım! Kur’an Kursuna yardım!” ve benzeri şekillerde ve buna ek olarak “Allah rızası için! Allah razı olsun!” şeklinde “Allah” kelimeleri ile donatılmış cümlelerin yoğun olduğu yardım dileyenlerin (dilenci demek ayıp mı bilmiyorum) barajlarını geçme başarısını yaşayacaktım.

Her neyse, hocanın vaazda “Cehenneme postalama” gayretiyle oluşturduğu sözlere tahammül ettikten sonra, vaaza sokuşturmaya çalıştığı sözün aslını hutbe sonunda aldım, Nahl Suresi 90. Ayetindeki “Yakınlara, akrabaya yardım etme” ayetinden(8) sonra;

“Filân ülkedeki din kardeşlerimize yardım, filân yerdeki cami inşaatına, falanca yerdeki Kur’an Kursuna yardım…” dilencilikleri, evet, özellikle söylüyorum, “dilencilik yapılmıştı!”

Diyanet’in bütçesi on iki ayrı bakanlıktan fazla, üstelik ek ödeneklerle beslenen ve ülkemdeki insanlar açken ve cami çıkışında avuçlar açıkken; “Filân ülkeye yardım?”

Aklımın alacağı bir şey değildi, üstelik hiçbir dinde din adamları maaş almıyorken, ülkemde din adamlarının maaş almaları…

Aklım bana lâzımdı, onun için;

“Allah’ım sen sağa-sola ne yapacağını bilirsin. Bu kuluna da yardımcı olmayı esirgeme, bu kulun için de ne yapacağını bilirsin, esirgeme, unutma beni lütfen!” demek zaruretini(2) hissettim.

Ya Tanrı dileğimi yanlış anlamış, ya üstünde durmamış, ya da “Bu kadar egoist olma!” dercesine yüzüme bile bakmamıştı!

İyi olduğumuza inanamayacağım bir devirde yaşıyorduk ülkemde. Daha tespih çekmeye bile başlamadan kapı tarafından yüksek ve fakat tehdit eder gibi yüksek ve bozuk bir Türkçe ile nara yükseldi;

“Sayın müsteşar yardımcımız falancanın ayakkabısının tekini alan acele getirsin lütfen!”

Gene de kibar biri olsa gerekti, bozuk da olsa Türkçe sözünün sonuna her nasılsa “Lütfen!” kelimesini eklemişti.

Gözüme ilişmemesi normal, sanırım camide tek ayaklı, koltuk değnekli biri ya da birileri yoktu, olsa bile o heybetli sesin sahibi elinde matkap olmasa da oyardı onu (meselâ).

Anons bir-iki dakika ara ile belki de, daha sık yineleniyordu! Eee! Ne de olsa; Böyyük adamdı, vatanı kurtaracak çoook möhüm işleri olsa gerekti muhterem tek ayakkabılı müsteşar yardımcısının...

Bizim huzurla tespih çekmemizin, rahatlıkla dua etmemizin, içimizden geldiğince Tanrıyla muhabbet etmemizin(3), selâmlaşmamızın önemi var mıydı, haftada bir kez de olsa?

Anons devam ediyordu, başıma önceden gelenleri ve çözümleri düşünce o falanca beyin pabucunun Ankara’da bir daire alacak kadar pahalı olduğunu düşünür gibi olmuştum.

Suç; bendeymiş!

Pabuçlarımı poşetten çıkarıp yere iliştirdiğimde, o davudi ses(1), caminin içine ve dışına aynı anda taştı, ortamı sarstı;

“Aha! Pabucunuzun teki!”

Gecikmiş olmamın telâşıyla, tek pabucu kendimden, diğer tek pabucu da müsteşar yardımcısından ikisini de sağ olarak alıp poşetime koymuştum.

“İnsan biraz dikkatli olur canım!”

Kibar bir sesti, ama vatanı kurtarmak için geciktiğinden dolayı oldukçanın üstünde sitemli.

“İşte!” dedim.

“Bir terslik olacağı kesin, bunun arkası ne biçim gelecek, bakalım?”

Şer şeri(3), yanlış diğer yanlışı, hata diğer hatayı doğururdu…

Ama depremin olduğu Cuma sabahına kadar, kader-kısmet, şans-talih oluşmamıştı başıma gelen, iyi, ya da kötü. Ta ki deprem pehlivanla karşılıklı muhabbetleşme olarak gibi şekillenmişti bana göre. Düşüncemdeki lânet(2), gerçekleşmek için ancak bir hafta sabredebilmişti.

Bu, “Kırk” kelimesi ile yaptığım tarifi ancak şeddeli eşşeklik olarak belirtilecek özür dilememin gerekliliği idi ki, ara ki bulasın o şişman, tombul, tombalak, tombiş, tombik desem de o melek insanı.

Evet, sadece dudaklarımı değdirmiş olsam da dudaklarına, resmen öptüğüm, gayri resmi olarak öpüştüğümüz bir genç kızı aşağılamak(3) bana hiç yakışmamıştı. Az-buz, biraz-azıcık değil, heyulâ(2)-dev gibi bir gaftı(2) karşımdakine yaşattığım ve bundan sonra artık dilimi eşşek arısı soksun; “Heybetli, pehlivan” kelimelerini asla kullanmayacaktım yaşamımda, içimden bile.

Günlerce, haftalarca, aylarca aradım onu; güçsüz, yılmaksızın; “Bağışlayın eşşekliğimi, özür dilerim!” demek için.

Babamı yitirmemiş olaydım, sıfatımı kademeli ve şeddeli olarak artırırdım, bana lâyık olduğum şekilde. Ne ikinci bir kez yanlış ayakkabılarımı poşetlememin ve ne de bir depremi umutlanmamın çaresizliği yüktü omuzlarımda…

İşin tuhafı kendimi de kandıracak değilim ya, onu görmeyi istediğim kadar, sevgiyle özlediğimi de hissediyordum.

Ama yok! Yıl bitti, aynı otobüste nice Cumaları tükettim, hiçbir fal, dilek, totem(3) oturmadı yerlerine. Depremde yıkılan o kulübemsi şey bile yeniden yerine, rayına oturdu, ama ben ve o hariç görünmedik bir yerlerde. Yer yarılmış yerin altında, gök makaslanmış uzayın derinliklerine havale edilmişti o.

Ve ben yeryüzü denilen cehennemdeydim, yalnız başıma hem...

Ölmüş? Olabilir miydi? Bir sözle onun yaşamına nokta koymuş olabilir miydim, kendini yok etmesi için? Vadesi gelmişçesine ya da intihar? Asla! İnanan biriydi, hissettiğim kadarıyla. Yanlış sözümün ağırlığına dayanamayıp kendisini yok etmesi olasılık dışı gibi görünmüştü bana. Ya da Tanrı onun ıstırabını yaşamaması için almış olabilir miydi yanına?

Neden şehrin oksijeni azalmış gibiydi o günden sonraki havasında? Mutlaka…

Ama nasıl bir mutlaka? Yaşamımı engelleyecek, yaşamımı kısıtlayacak, beni benlikten çıkaran, mazereti olmayacak bir şekilde etkileyen onu bulup yanlış sözlerim için özür dilemeliydim, ama nerede, nasıl, ne şekilde?

Ve üstelik var olup da inkâr etmek için meyilli olduğum duygularla. İstenmeksizin olsa da öpüş gibi olmasa da o öpüş dünyalara bedeldi benim için, sıcaklığı, istenmiyor gibi görünse de, istekle cevap verildiğine inandığım!..

İkinci yılın bitimine çeyrek, ya da az bir zaman kala, ömrümün bu bölümü hasarlıydı ve hatta heba olmuştu(3), çeşitli düşünce, uyduruk varsayımlarla. Sıfır ve bölümlü rakamlarda terslik, parklarda o kadar siftinip(3) oturmama rağmen, hiçbir kuşun istifini bozup da arkadaşıyla muhabbet ederken başıma etmek için zahmete girmeyi düşünmemesi hüznümdü, üzüntümdü.

Her ne kadar, din ile ilgili kurum; “Haram para ile hacca gidilir, makbuldür(9)!” deyip, sonrasında, “Piyangodan para kazanmak haram!” demişse de söze inandığımdan değildi tavrım. Kendini bir şey sanan ukalâ, bilimden uzak insanlar da denilebilecek sözüm ona bilgisinin üstünlüğü iddiası olan kişilerin sözleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Denemiştim kendimi bilet alarak. Ancak amorti, teselli ya da herhangi bir ikramiye çıkmamıştı bana bugüne değin. Diyanetin fetvası(2) üzerine değil, kendiliğimden vazgeçmiştim, bu şans deneme isteğimden. Zorla güzellik olmayacağı gibi, şeytana yalakalık etmem hiç de uygun değildi.

Sarhoştum, ikinci yılın bitiminde, içimden geldiğince…

Hayhuy(1) hatta endişe gizli üçüncü bir yılın başlarında gibiydim, unutamadığım.

Sadece gözleri ve dudakları mı vardı karanlığımda? Ya sözlerimdeki, davranışlarımdaki eşşekliğim? Hatta günahlarım?

Benim yüzümden kahrından dolayı yaşama küsmüşse, onu arayıp mutlaka bulmalıydım, ama nerelerde, hem neden? Sadece özür dilemek ve eşekliğimin itirafı için mi? Yoksa kendime bile itiraf etmekte zorlanıyor olsam da, onun bilmesi mümkün değil, ama ya kalbime girmiş, hükmetmişse, o kısacık zaman içinde?

Onsuz ihtiyacım olmayan beynimi, ağırlık ettiğine inandığım aklımı da götürmüş olsa gerekti, kendisiyle.

Ve en son söz; âşık mıydım? O kadar mı kendimden geçmiş etkilenmiştim; gözleri, dudakları, cismi ve bilmediğim ismi ile?

Üç yıl oldu mu, yoksa bana üç yıl gibi gelen bir zaman mı geçmişti aradan? İlk iki yıl tüm direncimi kullanarak ve her şeye tahammül ederek bitiriş, son bir yıl ise güçsüzlüğün belgesi tüketiş ve tükeniş…

Sigara, içki…

Bazen ev kirasını veremeyiş, geciktirme dolaysıyla yalanları aklımda tutacak kadar zeki olmasam da abuk sabuk(1), inanılması güç, dolaylı yalanlar, dik duramayış, çürük bir kâgir bina gibi yıkılmaya yöneliş günbegün…

Kimsesizdim. Dünya ile yakınlığım, insanların acıyışlarıyla birlikteliğim yoktu. Şairin duygularıma ifade ettiği gibi; şarkıların güzelliğini ve kelimelerin yetersizliğini(10) yaşıyordum.

Oysa üç yıl kadar önce böyle miydim ben? Bir deprem, içten olmasa da, kaza olarak görünse de, beni benden alıp, geri dönüşümsüz olarak ona mı salavatlamıştı(3)? Yahut da kader; “Senin sahibin o, sen onun kölesisin!” demeyi mi başarmıştı?

Bu kadar saklanması, bana gözükmemesi yeterli değil miydi onun? Beni azat edip, kendini bana verseydi, olmaz mıydı? Ben edepsizliğimin bedeli onun kırkta birine bile rıza gösterirdim, hatta bundan sonraki ilk görüşte son nefesimi verme olasılığım olsa bile.

“Gitme!” diyemezdim, şimdi, şu anda ona olan sonsuz ihtiyacımı anlatamayacak olduktan sonra. Görünmekten bile çekinene de zaten; “Tükendim, gelme artık!(11)” demeye de hakkım yoktu. Yok olmama çeyrek kala gelmesi neye yarardı, hem?

Yarardı herhalde, son dört nefesimin ilk ikisinde; “Özür dilerim!” ikinci ikisinde de; “Seni seviyorum!” derdim, bu kadarı yeterdi bana ve gözlerimi açık olarak değil, kapatarak mutlulukla göçerdim. Dünyamda kullanma süremi tamamlayıp son kullanılma tarihimle birlikte…

Bir akşamüzeri sarhoş, mezarını özlemiş serseri Mecnun gibi bir dalgınlığımda, yalpalama hakkımı kullanarak ilerlerken bir araba durdu yanımda;

“Kardeş! Bakar mısın? Batıkent’e…”

Cümle tamamlanmadı.

O gözler, o dudaklar…

Evet! Ama o uzanan zayıf el, fark edilen güzellikteki yüz…

Olamazdı, zaten o sözler de tamamlanma hakkını kullanmak istememişti, muhtemelen tamamlamak istememiş diyebilir miydim? Derdim tabii, kim engelleyebilirdi ki iç sesimi?

Direksiyondakine; “Hemen hareket etmesini” söylemiş olsa gerekti araç içindeki.

Baygın, şaşkın gözlerimin, yerinde olmayan beynimin hareket edip hatırlaması mümkün değildi? Hele ki arabanın peşinden koşup yetişmeye çalışmayı istemek, bir ümit diyerek…

Beni gören, görecek olan millet, herhalde ağızlarını bırakıp başka türlü gülerlerdi, bir davar köpeği gibi “Dur! Gitme!” şeklindeki havlayışıma. O köpekten farkım sarhoşluğumun bana tasma olmasıydı ki, bence sakınca yoktu, köpek için değil, kendi adıma.

Hayal ettiğim millete boş verip neden olduğunu bilmeksizin arabanın arkasından koşma gayretini yaşamak istedim.

Alkol ve sigara ile yüklü kendinden geçme formuna ulaşmak isteyen ciğerlerimin, ayaklarımın, kısacası tüm bedenimin dermanı yitik gibiydi. Sanırım hareket edip koşma arzumla, hareket edip düşmem arasındaki zaman birkaç salise, mesafe ise birkaç santim olsa gerekti.

Ama neden? Gözler ve dudaklar…

İnsan insana benzerdi, olmaz mıydı, olurdu, gel de bunu bana anlat, bu kafayla olmayan aklımla. Bir faraziye(2), hem geniş boyutlu…

Ve sonram hatırımda değil…

Gözlerimi açma gayreti yaşarken, çeşitli düşünceler içindeydim, geçirdiğim zamanın farkında olmaksızın, ama kim olduğumu biliyordum, ya da bilir gibiydim. Cehenneme gidecek kadar uzun bir zaman geçmemiş olsa gerekti. O halde soğukluk konusunda yeterince deneyimim olmadığı için morgda değildim gasılhanede olmalıydım, oramda-buramda eller dolaşmadığına, su sesleri olmadığına göre, orada da değildim.

Çekinceyle gözlerimi açtığımda, gözlerini benden ayırmayan bir hastabakıcı nezaretinde(3), bir hastane odasındaydım. Parasız-pulsuz, züğürt bir insanı özel bir odaya koyacak değillerdi ya, altı ya da sekiz yataklı bir koğuştaydım, ıstırap çeken, ahları vahları ayyuka çıkan(3), neleri olduğunu bilmediğim insanlarla beraber, aslında “Hastalarla” desem daha mı doğru olurdu ki?

“Ne oldu bana, kim getirdi beni buraya?” dediğimde;

“Sarhoş olup bir taksiyle geldiğimi, midemin yıkandığını” söyledi, o pehlivan yapılı, babayiğit görünüşlü hastabakıcı adam.

Son halimde dünyadan göçer gibiydim, taksi tutmam, ancak bir film kurgusu olabilirdi. Araştırmam, sorgulamam gerekti, ancak kendime geldiğimi öğrenen hastane polisi başıma dikilmiş ve bir bakıma ahret suallerini(12) dizmeye başlamıştı, kaba bir köyümün söylemi gibi olacak, ama “Anayın adı, babayığın adı? Vb.” tüm soruları sorup not aldıktan sonra en can alıcı soruyu sordu;

“Neden?”

O ulu insan gibi; “Aşk yüzünden (meselâ) ben kaybettim kendimi, kendime kendim lâzımsam kendim bulsun kendimi!(13) deseydim, acaba kendimi, polisin takip edecek diğer suallerinden kurtarmakta başarı derecem ne kadar olurdu ki?

Alkol ve sigara çözüm müydü benim için?

Ve her âşık olduğunu sanan alkol ve sigaraya sarılırsa tekel kuruluşunun stokları kurumaz mıydı?

Klâsik söz; “Susma hakkımı kullandım!” Ancak şoför için tutulan hastane tutanağını öğrenmek ve taksi parasını nasıl ödediğimi sormadan edemedim.

Başlangıçta “Para peşin, kırmızı meşin!” demiş taksi şoförü, dürüstmüş, hastaneye getirdikten sonra da paranın üstünü cebime koymuşmuş! Bir insan, şüpheci de olsa benim gibi, para üstünü sarhoşun cebine koyacak kadar dürüst taksi şoförlerinin olmasından dolayı mutlu oluyordu.

Her ne kadar hastane polisi merakımı karşılayacak çok şeyleri “Gizlidir!” şeklinde saklamışsa da, o dürüst şoför merak edip beni ziyarete gelmiş ve kendisini sorgulamama izin vermişti!

Eee! Kaydımı yaptırırken o beni öğrendiğine göre, benim de onu öğrenmemde sakınca olabilir miydi? Ya da hakkım değil miydi?

Zom olma(3) hakkımı kullanarak o kafa ile kaldırımın eninin ve boyunun kaç metre olduğunu ölçme gayretindeyken fark etmiş şoför kardeş durumumu. Üstelik anlatışına göre kaldırıma saygılarımı sunmak için Japonlara has selâm vererek kaldırımları öpücüklere boğuyormuşum. Abartıyordu tabii, mutlaka şakayı seven bir şakatör(14) olsa gerekti.

Hatırlamıyorum.

Öndeki araba durmuş, iki kadın koşarak gelmişler yanıma.

“Çabuk, şu hastaneye götürün onu!” diyerek bütün bir kâğıt para vermişler, o da hak ettiği miktarı alıp artanını cebime koymuş.

Kız mı, kadın mı, güzel mi, çirkin mi, genç mi, yaşlı mı? Boy-bos, renk, saçlar, gözler…

Tüm sorularımın cevapları art arda(3) aynıydı;

“Tövbe(3)! Tövbe!”

Devamında;

“Yahu genç adam, leş gibi içki kokuyor olmana rağmen, kalp krizi mi geçiriyon, saran(2) mı var, ben bu telâşı yaşayıp, seni hastaneye yetiştireyim çabasındayken, nasıl bakarım ki el âlemin(1) kızı, karısı, annesi… 

Her neyse nesi olanlara? Tövbe! Tövbe!”

Demek ki insanlık ölmemiş, edep ve terbiye sükût etmemişti(15). Düşüncem; asla insanları aşağılamak değil, ama istisnaların(2) da kaideyi bozmadığını biliyordum!”

“Ama” deyip, kafasını kaldırıp devam etti, şoför ağabey;

“Onları tanımadıysam da arabanın rengi ve plâkası kaldı aklımda, hatta şimdi buraya gelirken gördüm gibime geldi, o arabayı park yerinde. İçinde kimse yoktu, ama…”

“Beni hemen o arabanın yanına götür abi!”

“Hoppala! Al başına belâyı. Yüz verdik deliye, nın nırı nın nın(2), tövbe, tövbe! Gerçekten aklın başında mı, bu durumda mı, serum askısıyla, kafan sarılıyken değnekçi gibi arabanın başında nöbet tutmak mı niyetin? Kimdir, nedir, neden ilgilendirdi ki seni böyle? Hani ‘Aşk meşk konusu mu?’ diyeceğim, ama olmaz. Olmaması gerek!”

“Neden abi?”

“Onu da sen bil, genç adam! Yaşım gereği gözlerim elecekte-delecekte(1) değil, ama görünen köy kılavuz istemez, onlara sırtımı dönmeden önce…

Bağışla lütfen, gördüğüm kadarıyla olmayacak hayaller peşindesin gibime gelir. Seni ziyarete geldiğime pişman ettirme beni. Sen bir garip çingenesin, gümüş zurna neyine(16)? Bu sözümü kulağına küpe et, haklarında hiçbir şey bilmediğin halde haddini bil!(17)..

Ve haydi eyvallah!”

Bedenime tonlarca yükü bırakıp gitmişti o da, ismini bile söylemeksizin, teşekkür etmemi beklemeksizin.

Yaşamda neler olmuyordu ki; insanın bir kaşık suda boğulması, ya da ummadığın taşın baş yarması gibi olağan görülüyordu. Şoför ağabey ne arabanın rengi, plâkası ne de yeri hakkında ufacık bir bilgi kırıntısı bile yerleştirmemişti, olmayan, ancak bir-iki lobunun o kız tarafından azat edildiğini sandığım beynime ve ben şimdi hâlâ üç yıl önceki gibi karanlıkta göz kırpma modundaydım.

Beni bu karanlığa mahkûm edenin kahrına içki ve sigara ile birlikteliğim devam etsin arzusunu yaşıyordum.

Serum askısıyla koridor nöbeti tutuyor gibiydim. Koğuştaki, “Ah’lardan, Vah’lardan” biraz da olsa uzaklaşıp sakinleşmek, dinlenmek, hatta nöbetçi doktora; “Koyverin beni; kendime geldim, iyileştim!” demek için.

Gizli maksadım, “Yıkılmadan önce, ayaktayken(18)” yaşadığım günlere dönmekti, gecikmişim gibi, çok acele hem. Bir tombul, gözleriyle etkileyen, dudakları hevesli beni yokluğunda yok etmeye and içmişti, üç yıl önce bugün; 14 Martta…

Ve bugün eğer bu hale düşmeden önce, adres sorma eğilimindeki görüntüyü zihnimden silebilirsem, o günün yıldönümüydü, üçüncü kez…

Koridorda sesler yükseldi birden, koşan, koşuşturan, bağırış, çığırış, çığlık ve höykürmelerin(3) geniş kapsamlı katkısı olan.

Sedye üstünde neredeyse yarı çıplak bir genç kız, sedye üzerinde var etmeğe çalıştığı boşluğa diz çökerek yerleşmeye çalışmış, neredeyse benim kikirik fiziksel yapımda bir doktor hanım o genç kıza suni teneffüs ve kalp masajı yapma savaşındaydı.

Nefes almak için bir ara başını kaldırdığında göz göze geldik, evet, göz göze…

O gözler, o dudaklar değişmemiş gibi karşımdaydı, ama o bedenle o doktor, beni etkisi altına alan o değildi.

Öncelikle yaşanan gerçeği söylemeliyim, o genç kızın, o doktorun çabasıyla kurtulduğunu söyledi yarı azman(1) hastabakıcı. Üstelik sakınmaksızın o Doktor Hanımın adını da; Müşfike.

Zaten o şefkat dolu, sevecen ellerle bir genç kızı yaşama döndürme çabası karşılığı bir başka isim yakışmazdı o Doktor Hanıma. Demek ki; annesi, babası onun bugünlerini, daha doğduğu o günlerden özenip bilip ona bugünler için o ismi vermeyi uygun görmüşlerdi.

Anlayamadığım çok şey vardı, gün boyu düşünüp de çözüm üretemediğim.

Hastabakıcıdan Doktor Hanımın odasını öğrendim, askımla, hatta pehlivan hastabakıcının nezaretinde odasına girdim, hastabakıcıyı kapı dışında bırakarak “Gir!” komutu sonrası ve dünyanın en saçma sorusu döküldü dudaklarımdan;

“Şey affedersiniz, o gözler, o dudaklar sizin mi?”

Şaşkındı yorgunluğunda; gülse mi, ağlasa mı, kızsa mı? Aynı minvalde(2) cevap vermeyi uygun görmüş olsa gerekti;

“Yoo! Bu sabah gelirken aldım, iade etmek şartıyla. Nasıl, güzel mi, etkileyici mi, beğendiniz mi yoksa? Bir hastanın bakışlarını hak edecek gibi mi dudaklarım, gözlerim?”

Psikiyatri(19) bölümünden yönlendiğimi sanmış olabilir miydi? Sanmıyorum. Hani bir atasözümüz var; Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi tekkede bulurmuş!(20) Ama o sözü şöyle ter-türs edip; “(Benim gibi aptal âşık bir) deli, doktorunu varsayalım ki tımarhanede bulur!”

Ya da bizzat kendim için; “Adam hacı mı olur, ulaşmakla Mekke’ye! (20) desem yanlışlık olur muydu, her ne kadar beyaz bir film karesi olmasa da, siftahı gecikmiş siyah bir film karesi gibi?

“Özür dilerim, sorum yanlıştı, dolaysıyla hak ettiğim cevap da. İzninizle vaktinizi almadan ufacık bir öykü; birkaç dakika içine sığacak…”

“Buyurun lütfen, dinliyorum!”

“Yaklaşık bundan üç yıl önce bugün, yani 14 Martta bir deprem olmuştu, bir belediye otobüsündeydim. İlgilenip etkilendiğimi fark etmeksizin, ama hakaret etme edepsizliğimi yaşattığım o şişmanca hanıma o kadar benziyorsunuz ki, bu size saçma sapan(1) soru sormamı da etkiledi, bağışlayın lütfen!..

Onu unutmam mümkün değil Doktor Hanım. Çünkü o kahrı ve güzelliğiyle aklımı da, beynimi de aldı götürdü. Aklım yok, beynim çalışmamış olması nedeniyle sıfır kilometre gibi. Buna rağmen ben bugünlerde kullanım süresi bitmiş bir…

bir…

yani aklıma gelmeyen bir şey gibi tükenip yok olmak üzereyim. Bağışlayın beni bir psikiyatr gibi dinlemek sabrını, inceliğini gösterdiğiniz için şükran borçluyum…”

“Bir saniye lütfen! Konu enteresan, oturun ve başlangıcınızdan itibaren anlatmaya çalışın o depremi. Çünkü belirttiğiniz tarih Tıp Bayramı ve o gün benim için de önemli. Dillendirin, gayret edin lütfen, o şişman kızı ve kendinizi…”

Körün istediği tek gözdü, Allah vermişti iki göz, kendinin o olduğunu belli ettiğinin farkında değildi; “Şişman kız” dememiştim ki! Tek anlamam gereken, neden o cüssesini yitirip bu halde olduğu idi. Benim için mi? Yok daha neler? Bilmeli, öğrenmeli ve sonrasında içimden geçenleri içtenlikle söylemek için cesaret yaşamalıydım!

“Başlangıç olarak sizin gibi değerli, bir hastanın sırf öyküsünü dinlemek için yorgun halini hiçe sayması önemli bir doktorun. Başlangıçtan itibaren anlatmak isterim, ama uzun sürer. En iyisi en yakın bir tarihten, sarhoş, kendinden geçmiş, ancak yanılma payı olan buraya düşüşümü anlatayım…”

“Bence sakıncası yok, buyurun!”

“Üç yıl, dile kolay tam üç yıl, dün itibariyle. Hep aradım, hiç görünmedi o. Zom vaziyette ve şaşkın evimi bulma çabasını yaşarken bir taksi durdu yanımda, adres sormak için bir el, gözler ve dudaklar ayıltır gibi oldu beni, ama birden kayboldu, üstelik ben bana gelmeden önce. Yetişmek istedim ona, o sandım onu…

Olamazdı tıpkı onun gibi gözleri, dudakları olan, ama cüssesini hissedemediğim, sadece kolundan tahmin ettiğim, o gibi, ama karşımdaki size benzer gibi, hayal ettiğim gibiydi o.”

Galiba açığa açıklıkla yönelmek üzereydim, merak etsem de duraklamalıydım; durakladım da sonrasında devam ederek;

“İsterseniz başlangıcımı daha sonra anlatmaya çalışayım. Genç bir kız kardeşimizi yaşama döndürmenin keyfini doyasıya yaşadıktan sonra. Benimle ilgili tüm kayıtlar dosyanızda; ‘Gel, bir çay ikram edeyim!’ dersiniz, gelirim, istediğiniz yere, istediğiniz saatte anlatırım yaşadığım başlangıcı ve bedenimi çürüten üç yılımı, ne yararı olacaksa, bana da, size de…

Ben belki biraz da olsa huzur bulurum. Siz belki ilerleyen yaşamınızda isim vermeksizin hatıralarınızı yazarken beni de yazarsınız kim bilir?”

Fazlalığımın farkındaydım, ama onu öğrenmeliydim, o, o idi yemin-billah etmem(3) gerekirse, yemin ederim, ancak suskunluğunda onu nasıl tanırdım ki?

“Burada kaldığım iki gün içinde bunaldım Doktor Hanım. İster siz çözün şu askıdaki serum bağlantılarını, isterseniz yukarıya çıktığımda çıkarsınlar ve beni azat etsinler. Tek sakınca, belki bir sarhoşun özünü dinlemekten vazgeçmeniz olur ki, bu da sizin için kayıp sayılmaz zaten…

Ve demek istememi hoş görün ki; belki yakıştıramayacağınız bir itiraf gibi görünebilir, sizi görüp de içimde katmerleşip yürekten bağlı olduğumu neden yitirecek şekilde aptallık yaptığımı yeniden sorgulamak istiyorum kendimde.

Ve inanın sadece benzerliğinizden cesaret alarak nasıl böyle duygusal bir yapıya sahip olduğumun da farkında değilim.”

Açık versin, bir iki kelime söylesin ki, onu bileyim, dizlerine kapanayım, sevdiğimi söyleyeyim, benim olmasa da beni bilsin dileğindeydim, biliyordum ki aşk fedakârlık isterdi, ben hazırdım, yeter ki onu bileyim ve en doğru bir şekilde özür dileyeyim, oysa o susmayı yeğ tutmuştu.

“Güzel doktor, iyi doktor, şefkatli ve insanları yaşama döndürmek için Hipokrat’a(21) tümüyle bağlı olan Doktor Hanım. Yaşama küskündüm, teselli edici cümleleriniz olsaydı, küskünlüğüm belki azalırdı, bundan sonrası için şair gibi; ‘Neye yarar!(22)cümlesi zor bekliyor, dilimden düşmemek için…

Bundan sonraki yaşamım, eğer yaşamak denir, denilebilirse son üç yılımdan daha yavan geçecek, inanıyorum; kimliksiz, yokluk içinde ve mahzun…”          

İnsan bazen gerçekten durması gereken zamanı bilemiyordu, hele ki karşısındakinin üç yıl önce gönlüne yerleşip aklını başından aldığına şüphesi olduğu halde ispatlayamamasının sıkıntısını yaşıyorsa;

“Bana vakit ayırdınız, dinlediniz, bir hayli ağrıttım başınızı, akşam göreviniz bitip de evinize döndüğünüzde başınızın ağrısını yok etmek için ilâç alacağınızdan eminim. Belki beyiniz, şakaklarınıza masaj yapar rahatlarsınız. Kim bilir?”

En can alıcı cümleyi tam yerinde söylediğimden emindim, gene de tepkisizliğine akıl erdiremeyişimin sıkıntısını yaşıyordum.

“Evet, bir doktorun, bir dinlenme vaktini ‘dedim ki, dedim ki!’ diyerek gasp etmemin(3) yanlışlığını yaşamadım desem, yalan olur. Keşke psikiyatr ya da psikolog olaydınız, sedir ya da kanepe her neyse oraya uzanıp içimdekilerin tümünü öyle bir anlatırdım ki size…

Ancak itiraf etmeliyim ki, iki güne sığdırmaya çalıştığım sigara, alkol perhizimin(2) sona erecek olmasının mutluluğunu yaşıyorum içimde…”

“Ellerimde yüzük yok, evli değilim yani. Size şöyle söylesem, o genç kız, benim gibi zayıflamış, sizi bilmek, öğrenmek, anlamak gibi bir şansı olsaydı meselâ, sizin sevginizi kazanma arzusunu belli etme gayretini yaşasaydı, hatta güzelliğinden emin olarak; ‘Ben aslında değiştim, buyum!’ dese?”

“Âşık Veysel olurdum, bir dizeyle; ‘Güzelliğin on par’etmez, şu bendeki aşk olmasa!(22) Çünkü ben ona öyle âşık oldum, onu öyle sevdim tüm varlığımla, bedenine, ellerine, kollarına, bacaklarına değil…

Ben edepsizliğimin bedelini seni sevdiğimde, acı çekerken bildim!” derdim. Allah’ınızı severseniz Doktor Hanım, işiniz, gücünüz, sükûnete(2) ihtiyacınız yok mu sizin? ‘Dedim ki, dedim ki…’ şeklindeki sözlerimi sabırla dinlemektesiniz?”

“Bak sevgili genç adam, seni sabırla dinlememin sebebini yaşantımla ilgili bir olayla açıklamaya çalışayım, ancak söz vermen gerek, heyecanlanmayacak, tozu dumana katacak(3) şekilde delirmeyeceğinize söz verirseniz?”

“Bir olay anlatımında nasıl deliririm ki? Ben ki, tüm varlığımı adadığım birine yaşadığım şu ana kadar ulaşamamış olmakla delirmedim de, beni ne, niye delirtsin ki? Bir öykü ile mi delireceğim ki? Hayal dünyanız çok genişmiş Doktor Hanım, umarım sözüme darılmadınız!”

“Üç yıl dediniz, değil mi?”

“Evet! Yaşadığınızla ilgisi ne ki?”

“Sizinle meşgul olan doktor kimdi?”

“İsmi aklımda yok, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, diyeyim, Doktor Hanım, hiç de merak etmedim. Doktor Bey ve arkadaş olduğum hastabakıcı yani…”

“Anladım. Şimdi odanıza gidin, Sarı Çizmeli Mehmet Ağadan kalanları öğrenip size arzuladığınız dünyaya yönelmeniz için yardımcı olmaya çalışacağım, eğer sigara ve alkolle bağlantınızı kesecek olursanız…”

“Bu sözü benden istemeyin Doktor Hanım, karşılığını, ne olduğumu ve olduğunu bilip anlayamadığım aşk ile yoruldum, çok yorgunum, yaşam bile aklımdan geçmezken söz vermişim, ya da vermemişim ne önemi var ki?”

“Sen bilirsin, genç âşık hasta. Belki bilinmeyenlere ulaşmak kolaydır, bunu itiraf ettiğin beyinsizliğin ve akılsızlığınla çözümlemen, bilmen, anlaman mümkün değil. Belki tariflerine göre karşılaşmayı, kavuşmayı istediğini bilen, tanıyan biri olamaz mı, meselâ benim gibi?”

“Kulun, kölen olayım, ayağının altını öpeyim Doktor Hanım kim o?”

“O…”

“Evet!”

 “O; benim!”

“Nasıl yani? Sırf ben söyledim diye mi? Ben o depremde, ikimiz de istemesek de dudaklarına dokunduğum o şişman kızı sevdim. Ömrüm o gün aydınlandı sandım, kararmış meğer yaşamım. Söylemem gerekli ki, ben taksiden kolu uzanıp da adres sorduğu anda tanıdığımı sandığım, ancak zayıflamasına akıl erdiremediğim, öncesinde tombul olan o kızı sevdim. O; sen değilsin, ben seni sevmedim Müşfike?”

“Sen tenkit ettiğin için zayıfladığımı sanma. Yaşadığıma gelince, sabahki yaşadıklarımı hatırında tutmaya çalış, bu gereklilikti benim için, çabamla bir genci yaşama döndürmek. O şişman halimde bugünün benzerini devamlı olarak yaşamam mümkün değildi, ama yaşadım…

O günlerde bir genç kardeşi aynı durumda karşıladım, ancak o heybetimle ve nöbetçi doktor olarak bugünkü gibi rahatlıkla gerçekleştirip yaşama döndüremezdim o genç arkadaşı. Asistanlardan biri tekerlekli sandalyeyle beni sürüklerken, ben o genç oğlanı yaşama kazandırmak için hayli sıkıntı çektim…

Yani seninle ilgilendiğim, etkilendiğim halde senin için zayıflamadım, kaldı ki tekrar karşılaşmamız o kadar imkânsızdı ki? Üstelik sana bu kadar yakın olacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.”

“İnsanları yaşatmak, yaşama döndürmek bir sanat olup, Kur’an bunu takdir etmekte(23) ve mükâfatlandırmakta Müşfike?

Müşfike’nin durması, duraklaması yoktu ya da yokmuş gibi geliyordu bana, devam etti;

“Ben gerçekten, göz ucuyla(3) da olsa sana o gün ilgi duydum, höykürüşlerim yapmacıktı, dudaklarını dokundurmak yerine öpmeni arzulardım. Sanırım beni istekle öptün de. Otobüs yan yattı, kurtulduk, biz de yaşamımızda kaybolduk. Benim seni aradığım kadar sen beni arasaydın, bu kadar zaman geçmeden bulurdun beni…”

“Nasıl dersin ki, nasıl söz o, öyle?”

“İllâ(2) ki bir sarhoş halinde, bir kaldırım kenarında, adres sormak ister gibi mi yaklaşmalıydım yanına?”

“Ve terk edip uzaklaşma, taksi şoförü, taksi servis bedeli ve görevli olduğun hastanenin acil servisine yönlendirme arzusu…”

“Neden öyle düşündüğünü anlamadım ki?”

“Kısaca ilgilendin, o ilk anda yönlendin bana, ilk dudaklarımızın temasında?”

“Yaşamımda ilk kez yaşadığım bir şeydi o. İnanman güç görünebilir belki, keşke sevgiyle ve isteyerek olsaydı öpüşün!”

“Mutluluğu bulmak zor gibi gelirdi, bana, oysa mutluyum şimdi!(24)

“Serumunun askısını boşaltıyorum, damar yolunu da kapatıyorum. Kapımın kilidi de bir çevrimlik…”

“Ama sen koskoca bir doktorsun!”

“Sen de beni seven üstelik sevdiğim ilk koskoca bir insansın!”

Benim için mecburiyet denecek bir mecburiyet yoktu. Sadece birbirine dokunan dudaklar, bu kez mecburiyet ve depreme ihtiyaç duymaksızın beraberlerdi.

Üç yıl yalnızlık, yaşanmayan bir uzaklık, o uzaklığı yok edip, tüketilmek, yitirmek gereğindeydi. Kalplerin çarpıntısında o uzaklık yok olmuştu; “Seni seviyorum!” seslerinde.

Nikâhımız uzakta değildi, bilmeksizin, üç yılı boşu boşuna geçiren iki kalp için asla mecburiyet görünmeksizin…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Müşfike, Müşfika (Müşfik); Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.

(**) 14 Mart, benim için hiç önemi olmayan bir tarih, öyküyü kaleme aldığım. Ancak öykünün temelinin de Tıp Bayramı tarihi olduğunu söylemem abes mi olur? Üstelik ancak üç yılda bitirilebilen bir öykü olarak?

(**) Pabuç-poşet- müsteşar olayı, sözler bir cami olayında gerçekten yaşadım.

(1) Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz(ler).

Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

Asayişlik Durum; Bir yerde korku ve kaygı verici hiçbir şeyin bulunmayış, düzen ve güvenlik içinde bulunma durumu.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Dâvûdî Ses; Hazreti Davut’un sesi tok, kalın, gür ve etkili olduğundan benzer sesler “Davudi Ses” olarak yorumlanmaktadır.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Edecekte-Delecekte; Böyle bir söz yok. Herhalde kör cahil yaşlı adamın söylemek istediği Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim) olsa gerek. Yani; iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).

Fırsat Düşkünü; Uygun durumu, ortamı bulunca kötülük yapan, kötülük yapmak ve yaralanmak için her fırsattan yararlanan.

Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Tüy Sıklet (Featherweight); 57 kilo boksörü. Öyküdeki gibi zayıf ve çelimsiz kimseler için de söylenir.

Yarı Azman; Aşırı gelişmişin daha az gelişmişi.

(2) Âlimallah (Alimallah); Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

Bodoslama; Bir denizcilik terimi olup lügat manası; “Gemi omurgasının baş ve kıç tarafından yukarıya doğru uzanan ağaç ya da demir direklerden her biridir” ki öyküyle ilgisi yoktur. Öyküde argo anlamında; bir işin sonu düşünülmeden yapılmış ani hareket, ya da dikkatsizce yürürken bir insana oldukça kıymetli (!) bir şekilde çarpmaktır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

Ekolu; Sesin bir yere çarpıp geri dönmesi şeklinde, yankılı.

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Fetva; İslâm hukukuyla ilgili bir konunun, bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, müftüce verilen hüküm. Bir işle ilgili yargıda bulunmak, bir işin yapılmasına olur vermek.

Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.

Haşmet; Görkem, ihtişam, gösterişlilik, heybet, büyüklük, kibarlık, nezaket, alçakgönüllülük.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.

İllâ;  İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

Kelepir; Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek şey.

Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim.

Külüstür; Eskimiş, yıpranmış, eski görünüşlü olan. Bakımsız.

Lan ya da Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.

Lânet; Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksunluk. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).

Necaset; Pislik, pis olma durumu. Dışkı.

Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

Ödlek; Korkak, tabansız, yüreksiz.

Perhiz (Diyet, Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.

Sara (Hastalığı); Birdenbire kendini yitirerek yere düşme, bilincin yitişi, vücutta şiddetli çırpınmalar ve ağız köpürmesiyle ortaya çıkan sinir hastalığı.

Sosyetik; Yüksek sınıfın yaşam biçimine özenen, sosyete ile ilgilenen.

Sükûnet; Dinginlik, durgunluk, hareketsizlik, sakinlik. Rahat, huzur.

Tombik (Tombiş); Küçük ve şişmanca çocuk.  Şişmanca, tombul.

Yancağız; Çok yakınımda, yanımda, oldukça yakınımda (bazen de “cehennemde yancağız!”)  anlamında yerel bir söz.

Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(3) Arazi Olmak; Kaçıp saklanmak, gizlenmek, ortadan yok olmak, kaybolmak, bir yerlere sinmek (Argo).

Art Arda Eklemek; Birbirinin ardı sıra, birbirinin arkasından eklemek.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde edememek.

Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Boş Bulunmak; Dikkatsiz ve dalgın bulunmak. Söylenmesi sakıncalı olan bir şeyi söylemek.

Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Heba Olmak (Etmek), Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.

Muhabbet Etmek; Sevgi ile dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek.

Nabza Göre Şerbet Vermek; Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek bir biçimde davranmak.

Nakavt Olmak; Bir yumruk oyunu (boks) karşılaşmasında yediği yumruğun etkisiyle yere düşen ve hakemin ağır ağır on saymasına değin yerden kalkıp oyunu sürdüremeyen oyuncunun yenilmesi durumu. Kinaye olarak; Beklenilen sonuca ulaşamamak.

Nefsi Körletmek (Körletmek); Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Nezaret Etmek; Denetlemek, bakmak.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Şer Şeri Doğurmak; Düşüncelerdeki, baştaki yanlış ve yanlışlıklar; kötü eylemlere, kötülüklere, şerler şerlere fenalıklara neden olur.

Teessüf Etmek; Esef (acınma, üzülme, yazıklanma) ettiğini belirtmek.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

Tepeden Bakmak; Küçük görmek, küçümsemek.

Totem Yapmak; İlkel toplumlarda bugün modern yaşamda da bazı hareketlerle bazı şeylerin olması ya da inkâr edilmesi anlamında işaret.(Ayağını kaldırmak, parmaklarını üst üste bindirmek gibi).

Tozu Dumana Katmak; Gürültü patırtı çıkarmak, ortalığı birbirine katmak. Karmakarışık etmek.  Yolun tozunu kaldırarak hızla kaçmak.

Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

Yemin Billâh Etmek; Tanrı adına ant içmek.

Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.

(4) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.

(5) Altı Kaval, Üstü Şeşhane (Şişhane); Altıpatlar (Altı kez ateş edebilen) silâhlar ile ilgili bir deyiş olmakla beraber, Türk’ün üstün zekâsı ile Şeşhane kelimesi Şişhane ile değiştirilerek giyim-kuşam konusunda alt ve üst takımların uyumsuzluğu ifade edilmek istenmiştir. Örnek vermek gerekirse; Sus küçüğün, söz büyüğün” sözünün “Su küçüğün, söz büyüğün” haline getirilmesi gibi.

(6) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. TÜRK ATASÖZÜ

(7) Dolmuş Kâhyası (Değnekçi); Genel olarak dolmuşların düzenli çalışması sağlayan kişi olması gerek. Ayrıca herhangi bir boş kaldırım veya resmi binanın önünü tutmuş gelen arabaların park etmelerini, dolmuşların düzenli çalışmasını sağlayan kişi olması gerek. Ancak yozlaştırılmış bir deyimdir. Genelde hart-hurt edip dolmuş şoförlerini “Gel! Git!” şeklinde inciterek, üzerek ikaz eden, gücünü nereden aldığı belli olmayan, vatandaşı koyun gibi sayan, elinde ne amaçla, ne unvanla ve ne yetkiyle bulundurduğu belli olmayan, düdük ve ne anlama geldiği belli olmayan kolluk takan ve hizmet veriyormuş gibi her dolmuş şoföründen belirli bir ücret tahsil eden tufeyli.

(8) Kur’an, Nahl Suresi, 90. Ayet (Yaşar Nuri ÖZTÜRK Meali); Şu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmayı, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden/edepsizliklerden, kötülükten, azgınlık, doymazlık ve kıskançlıktan yasaklar. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size öğüt veriyor.

(9) Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulunun 2017 Fetvası(!); Haram parayla hacca giden kişinin haccı sahih olup, üzerinden hac yükümlülüğü kalkmış olur! (Diyanet daha sonra “Demedim!” demiştir).

(10) Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!”

(11) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(12) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(13) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz.

(14) Şakatör; Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, şakayı yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı anlamında bir kelime olsa gerek.

(15) Terbiye Sükût Etmemiş; “Sükût” aslında sessizlik anlamında bir kelimedir. Yanlış olarak kullanılan sözü özellikle anlatmak istedim. Sözün; “Terbiye sukut etmemiş!” anlamında kullanılması gerek. Yani; Terbiye düşmemiş, çökmemiş, değer verilmemiş, yığılmamış hale gelmemiş” anlamındadır. Maalesef, ben dâhil çoğumuz bu yanlışı devamlı olarak yapmaktayız.

(16) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Namdar Rahmi KARATAY Şiiri. Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!  Rıfat Ilgaz’a ait bir söz olup, ayrıca “Garip bir Çingenesin” ya da “Garip bir keşişsin!” gibi garipliğin yüze vurulması şeklinde söyleniş biçimleri de vardır.

(17) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(18) Yıkılmadım, ayaktayım… “Yıkılmadım…” diye başlayan ve “Yıkılmadım, ayaktayım, dertlerimle baş başayım” nakaratı olan Mahsun KIRMIZIGÜL şarkısı.

(19) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

Psikiyatri; İnsanların davranış ve uyum bozukluklarını inceleyen bilim dalı.

(20) Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi tekkede, uğursuz uğursuzu (deli deliyi) dakkada bulur; Aynı düşüncede olan insanlar, ayrı ayrı davransalar bile, bir gün aynı yolda buluşurlar, birbirlerini bulurlar.

Adam hacı mı olur ulaşmakla Mekke’ye, eşek derviş mi olur taş çekmekle tekkeye?  ATASÖZÜ

(21) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)

(22) Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… diyen Âşık VEYSEL’i rahmetle hatırlamamak mümkün mü?

(23) Kur’an Maide Suresi, 32. Ayette mealen şöyle buyurulmuştur; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.”

(24) Birçok insan mutluluğu burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arar.  Dr. Mehmet ÖZ