Yaşamda bazı şeyler vardır ki; şans veya şanssızlık olarak yorumlayamazsın. Hele ki bir kısım şeyler bir kısım insanlar için hüzün, acı, ıstırap olurken, karşıdaki insanlar için neşe olabiliyorsa. Hazin bir başlangıç sonucunda yaşanacak olaylar o hazin başlangıcın sonunda mutlulukların vesilesi olabiliyordu, hüzün, ölüm ve mutluluk olarak iki taraf için de.
Üçüncü kısım (ya da taraf) duyarsız insanları bu tasnif dışında tutmak gerek.
Üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Lâle ile bir devlet dairesinde görevli olan ben yani Aslıhan, babamdan devreden, miadı doldu(1), dolmak üzere olan arabamızla bir tatil gününde kardeşimi aklımda kalmayan bir çalışması, ya da ödevi için kütüphaneye götürüyordum.
Mu? Tam olarak aklımda kalmamış, yaşadığımız o hayhuy içinde. Eski rahmetli sanatkârlardan birinin dillendirdiği; “Kırmızı yanınca dur!(2)” sözü bir yerlerinde geçiyordu şarkının.
Duruyordum ben de. Ancak hemen söylemem gerek ki, sağımdaki araç sağa dönüş sinyali verdiği için, ben de sağa dönecek olmama rağmen, trafik kurallarını hiçe sayar gibi o aracın soluna yanaşıp durmuştum, kırmızı ışıkta.
Sağımdaki arkadaş sabredememiş, aksine bir işaret olmadığı halde, önce yavaş yavaş, yaya olmadığı için, yaya çizgisine doğru ilerlemiş, sonrasında trafikten emin olarak, sağa dönüşünü sağ-selâmet tamamlamıştı.
Muhtemelen Türkiye’mde yasaklar uygulanmamak için konulduğu için(!) bir yasağı delmenin mutluluğuyla, acele işi olduğu bahanesine sarılarak yoluna devam etmişti. Oysa bilinen gerçek; “Acele işe şeytanın karıştığı” değil miydi?
O araç dönüşünü tamamlayıp da ufukta kaybolur kaybolmaz, yanımızda sağa dönmek için duran arabadaki genç kızla kız kardeşim arasında neredeyse arabalarımızın motor sesleriyle uyumlu sorarcasına bir rezonans(3) oluştu sanki;
“Lâle?”
“Hilâl?”
“Ağabey döner dönmez durursan liseden mezun olduğumuzdan beri görüşemedik Hilâl’le.” Bir taraftan arkadaşına lâf yetiştirmeye çalışıyordu;
“Döner dönmez dur, lütfen!”
Kelimeleri ağzımda yuvarlayarak ilettim dileğimi Lâle’ye;
“Onun için; ‘İyi kız, varlıklı, hem güzel, üstelik bilgili, bildiğim kadarıyla da kültürlü de…’ şeklinde reklâmını yapmayacaksan, benim için de ‘Ağabeyim diye demiyorum amma…’ her zamanki gibi masum tavırlara bürünerek reklâmımı yapmayacaksan, durmam emriniz olur hanımefendi!..
Bu arada siz hasret dindirme gayretiyle; ‘Şu gün, şurada buluşalım, ya da adresim, telefon numaram şu…’ gibi lâflarken ben de bu arada, aranıza girmeksizin bir sigara tellendiririm. Yani demem o ki; ‘Sohbetinizi bir sigara içiminde sonlandırırsanız buna sevinirim!’ Bilmem, anlatabildim mi sevgili kardeşim, hanımefendi?”
“Anlaşıldı evde kalma meraklısı ağabeyim. Hiç kimse dünyaya kazık çakacak değil. Bugün var olanlar, yarınlarda sırası-sekisiyle aramızdan ayrılabilirler. Ben de iyi bir arkadaşa rastlarsam, neden sana bakmak için kendimi zorlayayım ki? Elin oğlu beni isterse onunla gider, çocuklarımızı doğurur, onlara bakarım!”
“Neyse! Arkadaşın arabasından indi, seni bekliyor. Bak! Tekrar ediyorum; lütfen reklâmımı yapma! Ben hiç arkadaşlarımdan biri için gösterimde, öneride bulundum mu? Hadi! Lütfen! Ben şimdi arkandan, dolmuş kâhyası(4) gibi bağırayım mı; ‘Yürü! Anca gidersin!’ diye?”
Apaşların(3) argo konuşmaları sevenlerin sözleri gibi olmuştu son cümlem, “Anlayana sivrisinek saz örneği…”
Sigaramı yakarken dikkatimi çekti genç kızın bana bakışları. Ancak sempati ile değil, korku ile gibi, hele ki o heyulâ(3) gibi sesler ertesinde gözlerini kapatışı, kardeşimin de o gürültüden ürkerek arkasına “Ağabey” diyerek baktıktan sonra arkadaşına doğru koşması unutulacak bir sahne değildi.
Hastasını yetiştirmek için kendisine sağlanan hakları hak ettiğince tali yoldan ana yola çıkmak üzere olan cankurtarana, belki kırmızı ışık yanmadan geçmek, belki de geç kaldığı servise yetişmek için süratli giden yolcu otobüsü tüm hızıyla çarpmıştı.
Çarpışma nasıl bir hızla ve nasıl bir şekilde olmuştu ki cankurtaran yerden 1,5-2 metre kadar yükselip gidiş yönünde benim arabamın üstüne konmaya çalışmış, gücü yetip de tutunamayınca da arabamın üstünden bankete doğru devrilmişti, hayretle gözbebekleri büyümüş yüzüme aldırmaksızın.
Gözleri fal taşı gibi açılmış(1) olan sadece ben değildim. Cankurtaran şoförünün ve yanındaki doktor ya da hemşire olan bayanın da pörtlemiş(1) gibi öylesine büyüktü ki gözleri, bana mı hayret etmişlerdi “Ucuz kurtuldu!” diyerek, yoksa neler olduğunu anlama gayretinde miydiler bilinmez, ancak o kadar kısa zaman içinde insanların korkudan, anlamamaktan, heyecan veya hayretten öleceklerini de düşünemezdim. Ya da bana göre öyle gibiydi.
Cankurtaran devrilince görebildiğim kadarıyla arka kapı açılmış, uzanan plâstik eldivenli bir kol fırlamıştı bankete. Bir kolu koparan çarpışmanın şiddetini gösteren kuvvet, bir önlüğe diş geçirememiş olsa gerekti ki sahipsiz kol çıplaktı, ya da kısa kollu bir gömleği vardı ve deyim yerindeyse bankete doğru oluk gibi kan akmaktaydı.
Kız kardeşim ve arkadaşı dövünüyor, birbirine sarılmış olarak yerlerinde zıplıyor, ağlıyorlardı. Teskin etmem(1) kendilerine gelmelerini sağlamam gerekti onları. Bir tokat birine, bir tokat da diğerine attım, koşarak yanlarına giderek;
“Kendinize gelin, nereleri aramanız gerektiğini biliyorsunuz, arayın, polis, acil servis, kurtarıcı, doktor, hemşire, ne ya da kimler varsa acilen gelsinler!”
Otobüs şoförü arabasından inmiş, ön koltuktaki yaralı olmaları muhtemel olan yolcuları umursamaksızın, elleri bazen yanlarda, bazen iki elini ovuşturur gibi önünde, deyim yerindeyse dört dönerek söyleniyordu;
“Ben yeşilde geçtim, ama…”
“Behey gafil, sürücü belgeni pazardan mı aldın, yoksa birileri zorla mı verdi sana; ‘Ekmek paranı çıkart!’ diyerek? Nasıl bilmezsin geçiş üstünlüğü olan araçları(5)?”
Cankurtaran şoförü için de iki kelimeyi zihnimden geçirmesem haksızlık olurdu;
“Behey gafil! Üstünlüğün olmuş olsa da, tali yoldan ana yola çıkarken hiç mi tedbir almazsın?”
İkisi de tokatları hak etmişlerdi, ancak otobüs şoförü ayaktaydı ve kendine gelmesi için değil, öncelikle hak ettiği için Osmanlı tokadından(4) daha ağır bir tokadı şimdilik gereğince yemiş ve yere oturmuştu usulca.
Zannediyorum ki, iyi bir avukatla yasalardaki bir kısım boşluklardan yararlanarak, ikaz ışıkları ve sesleri olsa da cankurtaranın tali yoldan ana yola tedbirsiz çıkışı, şoförün iyi hali, taksiratsız olay(4) düşüncesiyle az bir ceza alacak, belki de hiç almayacaktı.
Doğal olarak; “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!” felsefesiyle(6).
Eğer şimdilik hissedebildiğim kadarıyla bir ölünün katili olan ambulans şoförü, vicdanı da el verirse çok az, belki paraya çevrilecek ve belki de ertelenecek bir ceza ile hatasının bedelini ödemeksizin elini kolunu sallayarak aramızda dolaşacaktı.
Muhtemeldi ki, bilgisizliğinin ödülü gibi yine direksiyona geçecek ve yeni canların yitirilmesine sebep olmak için yeterince zamanı olacaktı, Allah muhafaza! Olan ölene oluyordu sadece, bir de kendi neslinden arkada kalanlara, sebep olanlar ise umursamıyor olsalar gerekti.
Bu kadar kısacık zaman dilimi içinde, belki benim de şok geçirmem(1) nedeniyle düşündüklerim sonrası üzüldüğüm konu ise duyarsız insanların, hiçbir şey yaşanmamış gibi en sol boş olan şeritten umursamaz bir şekilde, süratlerini eksiltmeden, hatta duraksamadan bile yollarına devam etmeleriydi.
“Bugün bana olanın, yarın sana olmayacağı garanti miydi?” Allah muhafaza, Allah esirgesin! Başka ne düşünebilirdim ki?
Şu anda ismi aklıma gelmeyen kardeşimin arkadaşının arabasının önüne park eden arabalardan inen duyarlı insanların bir kısmı, öncelikle bana “İyi misin?” diye sorduktan sonra, kimi ellerinde çekiç, levye, tornavida gibi ellerine geçirdikleri malzemelerle cankurtaranın üstüne çıkmış şoförün kapısını açmaya çalışıyordu, kimi de arka kapıya yönelmişti. Arka kapıya yöneldim ben de.
Bu arada sanırım hastayı taşıyan cankurtaranı takip eden arabadan inen genç bir kadın “Anne!” diyerek anlamsız cümlelerle Allah’a yalvarıyor, dua ediyor olsa gerekti.
Oysa çarpmanın etkisiyle kolu kopan doktorda, sedyenin sıkıştırdığı doktor veya hemşirede ve sedyedeki belki de eceliyle ölen yaşlı kadında yaşam belirtisi yoktu.
Cankurtaranın açılan kapısından çıkartılıp de alelacele bulunan bir battaniye üzerine uzatılan şoför sadece “İyiyim!” kelimesini tekrarlıyordu, yattığı yerden.
Şoför mahallinden kargatulumba(26) şeklinde bilinçsizce çıkartılan bayan doktorda da bir hayat belirtisi gözükmüyordu. Ancak bu kez şoförün kalktığı yere uzatılan kadına genç bir bayan suni teneffüs yaptırmaya çalışırken, beyi ya da ağabeyi olduğu şüphe götürmeyen genç bir adam da suni teneffüse uygun bir şekilde kalp masajı uygulamaya çalışıyordu. Genç doktor hayata dönmüştü. Ne kadar şaşkın ve boş bir felsefe idi, “Ölen ölmüştür, kalan sağlar bizimdir!”
Ölüm gerçekten bu kadar ucuz, bu kadar değersiz miydi, kaza üç kişinin ölümü ile sonuçlanmış gibi görünse de. “Er kişi, hatun kişi niyetine” diyerek musalla taşına konan cenazeyi “Allahüekber!” diyerek bir namazlık saltanatla(7) uğurlamak bu kadar basit olmamalıydı, “Bir varmış, bir yokmuş” örneği yahut da “Allah verdi, Allah aldı!” safsatasıyla(3).
Ambulanslar (çünkü önlerinde “Ambulance” yazıyordu, yeni fark etmiştim sanki!), polis arabaları, olay yeri görevlileri, hatta itfaiye geldiğinde Lâle ve arkadaşı hâlâ şaşkın gözlerle, konuşmaksızın, hatta hareket bile etmeksizin ayakta idiler, bir tokat yeterli olmamış olsa gerekti, ikisine de (Herhalde).
Ambulansın üzerine konma çabasını yaşadığı arabam pert olmuştu(1) bana göre, bu nedenle de telefon numarası yardımıyla bir çekici araç çağırmıştım olay yerine. Şeritle çevrilen ortamda cankurtaran için ne gibi işlemler yapılacağı, nasıl hareket edileceği, çekici çağrılacağı bilgim dışındaydı.
Ancak en önemlisi verilecek tutanak ve gitti-gider tarzında trafik sigortası dışında herhangi bir garantisi olmayan arabam olmaksızın ne yapacağımdı, alışkanlıklarımızdan hemen vazgeçmem ve ikinci, üçüncü el bile olsa yeni bir araba almamız mümkün değildi.
Oysa sigorta yaptırmam konusunda babamın önerilerine kulak vermemin doğruluğunu ancak şimdi anlayabiliyor, tasdik edebiliyordum, kısacası; iş, işten geçtikten sonra(1) gibi.
Gerekenler, ne kadar süre içinde gerçekleşmişti, kahrımdan hatırımda kalmamış, ambulanslar gerek cankurtaran dediğim araçtaki ölü ve yararlıları, gerek otobüsteki yaralı ve hipnotize olmuş(1) gibi şaşkın yolcuları almış, olaydan haberdar olan şirketin bir diğer otobüsü de sağlıklı yolcu ve eşyalarını toparlayıp götürmüşler, tutanaklar hazırlanıyordu.
“Siz iki arkadaş gidin, benim arabamla meşgul olmam gerek, nereye, niçin götürülecekse?”
“Olur mu ağabey, seni bu durumda nasıl yalnız bırakırız ki?”
“Sadece kendi adına konuşman gerekmiyor mu Lâle? Aklınız başınıza gelsin diye attığım beşkardeşlerin izleri hâlâ yanaklarınızda üstelik. Arkadaşın gücenmiştir, kinlenmiştir, ayrıca işi-gücü vardır belki. Hadi bırak kendisini, ya da seni bir otobüs durağına bıraksın, kütüphaneye gitmekten vazgeçmeni öneririm, bu kafa ve moralle randıman alamazsın gibime gelir. Akşama görüşürüz!”
“İsyan etme hakkımı kullanıyorum. Teessüf ederim(34), karşıdan ben o kadar duyarsız mı görünüyorum? Canımı yakmanız yetmiyormuş gibi, gönlümü de mi yakmak gayretiniz? Üzgünüm, hem oldukça!”
“Özür dilerim. Tek başınıza olunca ve hislerim beni yanıltmıyorsa, acele bir işiniz varmış gibi geldi bana. Evet! Canınız yandı, kendinize gelin diye bilerek vurdum ikinize de, bence gerekliydi bu. Ama sizlere vurduğum için değil, her ikinizi de üzdüğüm için bağışlayın beni, lütfen!”
“Bir yabancı olsaydınız, affetmek için belki düşünürdüm, ama şimdi saçmalamak istemiyorum. Haydi çekici mi, taşıyıcı mı her neyse ona adresi sorun, öğrenin ve direksiyona da siz geçin ki, biz de iki arkadaş, arkada iki lâfı ağız tadıyla uç uca ekleyip bu acı olayı hatırımızda kalmayacak şekilde unutmaya çalışalım. Kim bilir ilerilerde belki Lâle önayak olur, bir çay ısmarlarsınız, ben de yediğim tokadı unuturum!”
“Bir çay değil, yemek bile ısmarlarım. Sözlerim belki bir sırrın ifşası gibi olacak, her ne kadar bazı şeyleri biliyor, hissediyorsam ve kendi adıma da hiçbir beklentim yoksa da. Lâle de siz de erkek arkadaşlarınızla gelirsiniz yemeğe, merak etmeyin, sır tutarım, ikiniz adına da…”
“Ağabey hem şöyle diyorsun, hem de dönüp o sözünü yalanlama gayretindesin. Bilmez misin ki en ufak sırrımı bile paylaşırım seninle, arkadaşımın yanında beni sorgular gibi davranış ve sözlerin uygun görünüyor mu?”
“Üzülme Lâle! Her ne kadar ‘Beklentim yok!’ dese de ağabeyinin tavrı, ‘İstemem, ama yan cebime koy!’ ya da ‘Allah’ım kendim için bir şey istiyorsam, namerdim(3), anneme hayırlı bir gelin nasip et!’ modunda bir davranışla beni sorgulamak ve sonrasında açılmak…
Arkadaşım yok! Arkadaşımın ağabeyi olarak şanslı gözükseniz de üzülerek söylemeliyim ki tipim, düşüncelerimdeki genç değilsiniz!”
“Gene de çabuk pes etmem, ama bir hanımefendiye de taciz modunda kendimi zorla kabul ettirmeye çalışmam, hatta bunu düşünmem bile yanlış olur!”
“Üstelik o kız, iade etmek mecburiyetini hissettiği bir tokadı yemişse…”
“Tamam, pes ediyorum. İkinizin de arkadaşınız yok! Ben size karşı şansımı denedim, refüze oldum(1), üstelik af dilememe rağmen. Tekrar özür dilerim. Tekrarlıyorum, sizlere bilerek tokat attım, üzüleceğinizi bileydim, hoplayıp zıplamanıza, kendinizden geçercesine üzülmenize karışmaz, olduğunuz yerde bırakır, tokat da atmazdım!”
“Peki! Ismarlayacağınız yemekte, bu konuyu da masaya yatırıp işleme koyacağım. Öncelikle geçmiş olsun! Beni merak edip görmek için arabadan inmemiş olsaydınız, Lâle de, belki ben de yaşamanız muhtemel bir acı için teessür yaşayacaktık. Allah’ımıza şükürler olsun ki sizi esirgedi!”
“Yanlış, küçük hanım! Arabadan sigara içmek için inmiştim!”
“Ay! Sigara mı içiyorsunuz bir de? Tipim olmamanıza sigarayı da ekledim şimdi. Ben de zaten talih olsaydı… Nın nırı nın nın(3), yani…
Neyse hemen eklemeliyim ki, yemeğe öyle kebapçıya falan götürecekseniz ben yokum, bilesiniz!”
“Sitemlerinizi kabul ettim. Anne, baba ve kardeşlerinizle beraber olmak üzere yeri ve zamanı siz tasarlayın Lâle ile…”
“Tokadı ben ve Lâle yedik, eğer onlar tokat yemekten muaf tutulacaklarsa(8) bence sakıncası yok!”
“Büyüklerimize el kaldıracak kadar edep yoksunu olacağımı nasıl düşünürsünüz ki?”
Cevapsız kalan bir soru idi, belki öyle düşündüğü için utanmış olsa gerekti.
Git! Git! Yol tükenmiyordu, üstelik Lâle’nin sesinin çıkmadığı her 300-500 metrede bir sitemler dolu tokatlar yiye yiye. “Elim kırılsaydı da keşke…” demek geçiyordu içimden.
Ve bana bir şeyler olduğunu anlamamak için direniyordum.”
“Haklısın! Sitemlerin de bir boyutu olmalı, değil mi? Biraz aşırıya kaçtım, kabul, ben de özür dilerim, ama yemek falan beklemeyin benden, belki iki çay, asla brunch(3) falan değil, belki bir sabah kahvaltısı, o da bizim evde…”
“Taşı gediğine ulaştırmakta ustasınız maşallahınız var, hem özür dilemek, hem de evde olmasını dilerken, evinize tek başıma geleceğimi düşünerek güvenmemek…
Neyse elden çıkan arabamın indirileceği yere geldik, galiba. Buyurun, direksiyon sizin, ben dileğinizi Lâle’den öğrenirim!”
“Ben size söylerim, siz de Lâle’ye iletirsiniz. Ama yardımımız olurdu belki, sizi bekleseydik?”
Öylesine sitemle ve kızar gibi çıkmıştı ki sesim ve de araba vitesteyken, öylesine sinirle çekmiştim ki, ayağımı fren pedalından, araba aynı kusurla silkinmiş ve yerinde saymıştı. Gereken sözü hak etmiştim, Hilâl direksiyona, kardeşim onun yanına oturmak için öne geçerken.
“Söylesene Lâle, usta şoför zannettiğim biri, Sürücü Belgesini muhtarlıktan almış olabilir mi, İkametgâh Belgesi çıkartır gibi?”
Cevap vermem gereksizdi, sırtımı döndüm, saygısızlığım olmasa iyiydi…
Gün bitti, devam eden kerelerce günler de, telefonumun her çalışında yerimden zıpladığım, üstelik sigara içmeyi de o gün bırakmıştım, kazayı yaşadığımız gün…
Olur olmaz günlerin birinde Lâle; neredeyse gittiği gibi geri döndü, suratlı, gözleri kan çanağı şeklinde, ağlamış olarak geldi eve. Dayanamadı ve omzuma dayadı başını ağlamaya devam ederek;
“Hayırdır, bana söylemekten çekindiğin bir şey mi var?”
“Senden hiçbir şeyi saklamadığımı kaçıncı kez söyleyeceğimi bilemiyorum, ama bu kez vereceğim haber, iyi bir haber değil. Araç kazasının olduğu gün, devamlı birbirinizde sitemde bulunduğunuz arkadaşım Hilâl maalesef kanser olduğunu öğrenmiş!”
Sözlerinin sonunu bekleyemedim, ben de sarılarak sarsılmaya başladım onunla;
“Ağabey, yoksa?” sorusu ilişmedi kulağıma. Telefon numarasını da alıp “Geçmiş olsun!” demek aklıma mı gelmedi, yoksa aklıma gelip de hüznüm doruktayken, onu yitirme korkusuyla saçmalayacağımı mı düşündüm, bilemiyor, bilmek de istemiyordum.
Ve günlerden sonra aynı gün, o menhus(45) hastalığın onu kıskaç altına aldığını öğrendiğim gün telefonum bir kez çaldı ve kapandı. Yemin ederim oydu;
“Alo?”
“Efendim!”
“Hilâl?”
“Efendim!” Sitem dolu, hiddet, kahır yüklü bir seslenişti bu.
“Hâlâ mı acıyor yanağın?”
“Ne kadar hayalperestsin, başka söz gelmiyor mu aklına? O günden beri beni bir kere bile aramak içinden, zihninden geçmedi mi?”
“Numaranı vermedin ki?”
“Sen de vermedin, ama ben kadın zekâmla buldum ve yanlış anlama, bir erkeğin karşısında alçalma, ezilme riskine rağmen seni aradım.”
“Kardeşinden numaramı alaydın demek bu, anlıyorum. ‘Özledim, hep hayalimde, unutamıyorum, değişik duygular içindeyim, bana Hilâl’in numarasını ver!” mi deseydim? Senin tavrına karşılık nasıl cesur olabilirdim ki Lâle’ye de, sana da karşı? ‘Arkadaşım yok!’ sözün beni umutlandırmıştı, tipin olmamam hüznümdü…
Oysa ufak bir eklentiye katkım olsun diye ben hemen o gün sigarayı bırakmıştım!”
“Ne yani, ‘Tam hayalimdeki adam, seveceğim erkek!’ deyip kollarına mı atılsaydım? Beni tanımak istedin de, ben kendimi mi sakındım, ‘Hayır!’ mı dedim? ‘Yemek!’ dedim, “Çay!’ dedim, sana daha başka nasıl yardımcı olabilirdim ki? Mutlaka yemeğe götüreceğin günü mü beklemeliydim? Üstelik yer ve zamanı benim belirlememi istedin. Taş devri erkekleri gibi beni saçlarımdan tutup sürükleyerek bir yerlere götürmen o kadar mı zordu?”
“Hep sitem, hep aşırı ötesi iğneleme(1). Değil elini tutmak, yüzüne bakmama bile tahammülsüzdün. Benden başkasını görmesin dilediğim gözlerine bakmak için cesaret ver bana. Dile, söyle, emret içimden geçenleri hemen söylemek için neredeysen oraya geleyim…
Acındırmak değil maksadım, duygu sömürüsü(4) geçmiyor aklımdan. Bir uygun zamanda hissettiğinden emin olduğum kardeşimden sor beni, seninle ilk karşılaştığım günden bugüne değin yaşamayıp da yaşadığımı zannettiğim senden ayrı günlerimi.”
“Lâle’nin şahitliğine gerek yok ki, ben zaten hissettim yaşadıklarını…”
“Hissetmiş olabilirsin, ama inanıp inanamamak senin tasavvurunda!”
“Nasıl inanmam. Seni dilemiyorum, seni hemen ve koşarak gelmeni istiyorum. Ben muhtarlıktan sürücü belgeni aldığın yerde olacağım, hemen!”
“Hemen, şimdi oradayım!”
Gabi değil, ama aceleci idim sevdiğimi anladığım, evlenmeyi düşündüğüm insan için çekmecemin dip gözündeydi, alelusul alıp sakladığım, bir gün karşılaşırsak düşüncesiyle. Kim ne derse desin, bir gün gönlümün sultanına kavuşacağım kişiydi o. O gün bugündü işte.
Soğuk bir karşılayıştı, telefonda konuşan sanki o değilmiş gibi. Anahtarı uzattı.
“Sen kullan ve beni istediğin yere götür, içinden ne geçiyorsa sen söyle, telefonda söylediklerinin tekrarı da olsa. Sonra Lâle ile beni yemeğe götür!”
“Sen söylersen elini tutacağım, gözlerden uzak sana içimdekilerin tümünü anlatma ve sende seninle yaşama gayretinde olacağım!”
“Bu şehir benim değil!”
“Benim de değil, ama bizim olsun!”
“O halde istediğin yöne gidelim. Söyleyeceklerinin tüm evrene yayılacağı, benim de söyleyeceklerimin yankı gibi yansıyacağı…”
Yol bitsin istedikçe uzuyor gibiydi, sanki ellerini tutup sevgimi engeller gibi.
Benzin almak için durduğumda, Lâle hatırlatmak için mesaj göndermişti, beraber olacağımızı biliyor olsa gerekti;
“Hilâl’i üzme! O, kanserden yolculuğu yakın bir melek!” diye yazmıştı kısaca.
Ve benim için yaşamamın artık hiçbir önemi kalmamıştı. O halde katili de olsam, beraber yönelmeliydik ahrete, sadece benzinlikten çıkmadan önce yaşamımın ona ait olduğunu anlatmalıydım, hem de hemen…
“Yaşama seninle başlamıştım, gördüğüm ilk anda sevgim erişmişti bulutlara. İnsanların yaşamda bir kez, tek bir kez âşık olduklarına inanan biriydim ve o sendin.
Ve ben seni yıllar öncesinden yerleştirmiştim kalbime. Bu yüzük senin, sen tak parmağına, bol gibi görünse de ve kabul et beni, uzat ellerini ve seni ilk kez öpmeme izin ver…”
Belki hayret dolu bakışlar izliyor olsa gerekti bizleri, arabaya binerken, ikimizin de gözleri yaşlı, mutluktan diyeceğim, benim öğrendiğimi bilmemesi normaldi. Bir ambulans geçti önümüzden, yaşamımıza başladığımız gibi ve arkasından gelene dikkat etmemek gafletini yaşadım, tıpkı “Yeşilde geçtim!” diyen otobüs şoförü gibi…
…
Ve şimdi her yer karanlıktı, ikisi için de.
Yaşanmayacaksa, yaşanmayacağı durdurmanın gerekli olduğunu düşünmüş olsa gerekti Tanrı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.
(**) Hilâl İsmi; Ebced hesabına göre Allah kelimesiyle eşdeğerdedir (66). Lâle kelimesi de... Hatta İzzet Paşanın; “Lâle, Allah ismine benzemeseydi, bu kadar şöhreti olmazdı!” dediği rivayet edilir. Ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi, ayça, yeni ay, genç ay.
(1) Gözleri Börtlemek (Pörtlemek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtlemek; gözlerin olağandan fazla ve hayretle açılması anlamındadır (Guatr Hastaları gibi).
Gözleri Fal Taşı Gibi Açılmak; Şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözlerin iri iri açılması. Hayret etmek.
Hipnotize Olmak; Hipnotizma yoluyla etki altında kalmak. Yarı uykulu duruma gelmek.
İğnelemek; Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek İğneyle tutturmak, iğne batırmak.
İş, İşten Geçmiş Olmak; Erken davranılmadığı için fırsat kaçırılmış, o işi gerçekleştirme olanağı kalmamış olmak.
Miadı Dolmak; Vaat edilen zaman ya da yerin sona ermesi.
Pert Olmak; Taşıtın hurdaya çıkması.
Refüze Olmak; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.
(2) Kırmızı yanınca dur, sarı yanınca bekle, yeşil yanınca geç, geç hanım teyze… Yöresel ağızları çok iyi kullanan, genelde espri yüklü, öğretici besteleri akordeonu ile gerçekleştiren rahmetli Celâl ŞAHİN’in yaşlı bir kadına Trafik Kurallarını, ışıkların anlamını izah ettiği şarkının bir bölümü.
(3) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, serseri, serserice yaşam şekli.
Brunch (Branç); Kahvaltı ile öğle yemeği birleştirilen öğün.
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Kargatulumba; Bir kimseyi birkaç kişi kollarından ve bacaklarından tutup havaya kaldırma.
Menhus; Kötü, uğursuz.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
(4) Dolmuş Kâhyası (Değnekçi); Genel olarak dolmuşların düzenli çalışması sağlayan kişi olması gerek. Ayrıca herhangi bir boş kaldırım veya resmi binanın önünü tutmuş gelen arabaların park etmelerini, dolmuşların düzenli çalışmasını sağlayan kişi olması gerek. Ancak yozlaştırılmış bir deyimdir. Genelde hart-hurt edip dolmuş şoförlerini “Gel! Git!” şeklinde inciterek, üzerek ikaz eden, gücünü nereden aldığı belli olmayan, vatandaşı koyun gibi sayan, elinde ne amaçla, ne unvanla ve ne yetkiyle bulundurduğu belli olmayan, düdük ve ne anlama geldiği belli olmayan kolluk takan ve hizmet veriyormuş gibi her dolmuş şoföründen belirli bir ücret tahsil eden tufeyli.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
Taksiratsız Olay; Söz konusu olacak kusur, suç olmayan olaylar.
(5) Trafikte Geçiş Üstünlüğüne Sahip Araçlar; Karayolları Trafik Kanunu Madde; 71 ve Trafik Yönetmeliği 141. Maddesine göre; Ambulanslar, Organ Nakil Araçları, İtfaiye vb., Suçlu takibindeki Asayiş Görevlileri, Kaza yerlerine giden ve yol emniyetini sağlayan Trafik Araçları, Yol yapım, bakım, koruma araçları, Afet ve Acil Durum araçları, Koruma yapan ve korunan araçlar… Bu görevleri yerlerine getiren araçlar can ve mal güvenliğini sağlamak, ışıklı ve sesli uyarıları yapmak ve böyle haller olmadığında bu hakkı kullanmamak mecburiyetindedirler.
(6) Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
(7) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(8) Muaf Tutulmak; Bir ödevden, bir görevden bağışlanmak, ayrı tutulmak, ayrıcalık tanınmak. Gerçekten de kız kardeşimin oğlu (Oğuzhan’)ın kolu kırıldıktan sonra yanlış kaynadığından ve dirsekle vücudu arasındaki açı, belirlenen dereceden fazla olduğundan askerlikten muaf tutulmuştur. Ve bilindiği gibi 14.05.2009 tarihinde çeşitli illerde (Afyon, Adana, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Şanlıurfa, Sakarya gibi) bir gün süre ile Temsili Askerlik yaptırılarak bu şekildeki genç-yaşlı özürlülerin hevesleri yerlerine getirilmiştir.