Amcamın torunuydu, başlangıcından liseyi bitirip üniversiteye gidinceye kadar. Gerçek olarak amcamın torunu, yeğenimin kızı olmayı hak ediyordu, gidip-geldiğimizde, görüp-gezdiğimizde, beraber olduğumuzda her an. Ne zamanki lise bitti, üniversiteye başladı, yaşı 18 oldu, şehirden bize geldi, hürriyetine kavuştu sanki amcamın torunu.

Geniş kapsamlı bir özeti bence hak etmese de; yeğenim diyeceğim Ömür için bu özeti mutlaka yapmam gerek.

Bir evin tek, güzel ve şımartılmasa da, el bebek, gül bebek, her dileği yerine getirilmiş, zeki, akıllı, efendi ötesinde hanımefendi bir kızdı. Ancak dediğim gibi; “Dağdan indim şehire, şaşırdım birden bire” örneği, babadan-anadan ayrılıp da bize görünüp üniversiteye başlangıcının hemen ertelerini yaşamaya başladığı zamanlara kadar…

Bize görünmek? Evet! Üniversite bizim şehirdeydi, belki de isteyerek tercih ettiği.

Ve sırf “O rahat etsin, genç kızdır, özeli, özellikleri vardır!” diye düşünerek, benim de yarım yamalak(1), yarım ağızla(1) da olsa rızamı alarak odamı tüm müştemilâtı(2) ile birlikte ona tahsis edip(3) vermişlerdi, annem-babam.

Nihayeti ben de üniversitedeydim, ama yatmak için kanepe, dolap olarak kanepenin altı, etajer-masa ve diğer gereklilikler olarak ve ders çalışmam için salon masası tahsis edilmişti bana da!

Salon masası özel olarak şahsıma ait değildi de. Ayrıca Ömür’ün bilemediği, anlayamadığı ders konuları, yerler olduğu zamanlar; öğretmeni(!) olarak müşterek mekânımızdı, tarafsız bir gözle, hani meselâ!

Şu anda kayıtsız ve şartsız olarak Ömür’ün odası olan odada her ne kadar bilgisayarım olsa da televizyon olmadığı için, Ömür’ün kaçırmak istemediği bir dizi film falan olursa, ders çalışmak için o türküyü kendime göre değiştirmek mecburiyetindeydim; “Yol göründü, ders çalışmaya mutfağa giderim(4)!” der gibi.

Annem fedakârdı! O vakitlerde asla bulaşık falan yıkamaz, her türlü gereken başarısını sabaha kadar ertelerdi!

Bu arada içtenlikle söylemem gerekir ki; evimizde ve dahi sadece ve yalnız benim odam dediğim, aslında Ömür’ün olan odasında tek bilgisayarımız(!) olduğu için özellerini çok zaman ortalıklarda bırakmaktan çekinmezdi, genç kız. “Ağabeyimsin!” diyerek bilgisayarda çalışıp öğrenmem gerekenler için çalışmama müsaade ederdi(!), başlangıç olarak ve sonralarında da, tekrar ediyorum, izin aldığımda, izinli idim!

Amcamın durumu bize göre biraz daha rahat ve düzgündü, karı-koca olarak hacca mı, umreye mi, her neyse gitmişlerdi, ikisi de hacı idi, anlaşılacağı kadarıyla.

Ömür tek kızları olduğu için, onlar bu uzun ve meşakkatli(2) yolculuğa çıktıklarında da bizimle kalmıştı Ömür, yadırganacak bir şey değildi yani, üniversite eğitimi için, geldiğinin hemen ertesinde odama el koyması.

Eee! Ben de bilmem ne başı(1) değildim ya, o zamanda karınca kararınca(1) elimden geleni esirgememiştim, şimdi de böyle bir şeyin aksini düşünmem bile uygun değildi. Aynı zamanda mümkün de değildi, desem, sebebini anlatmaksızın.

Yoo! Öyle varlıklı da, istediklerini nazlanma hakkını da kullanarak çatır çatır yapar, yaptırırdı, pabuç kadar dili(1) vardı da diyemem, yakışmazdı ki bana!

Amcamın, dolaysıyla yani benden çok çok büyük amcaoğlumun benim yaşlarımda kızı olan yeğenimin de bizim aile durumumuza göre durumları müsaitti!” demiştim (mi? Galiba, evet!) Şöyle tasvir etmeye çalışayım, nedenini.

Bir kere hemen itiraf etmeliyim ki; ben bir tekne kazıntısı(1) idim (hislerime, hissettiğime göre). Aramızda oldukça büyük yaş farkı olan önümdeki abla ve ağabeyim için gerekenler neler ise yapmışlardı; annem-babam.

Örneğin; birikintilerini, emekli ikramiyesini abla ve ağabeyim için sarf etmekten çekinmeyen annem-babam eksikliklerin tamamlanması için de, köydeki birkaç parça tarla, birkaç evlek(2) bahçeyi amcamın oğluna devretmişlerdi, müstakbel(2) sahibi Ömür olarak!

“İki çıplak bir hamama yakışır!” örneği değil, ellerindeki avuçlarındakilerin tamamını seferber ederek hem ablamı, hem de ağabeyimi gereğine uygun, ahenkli ve hatta mükemmel(e yakın) bir şekilde sevdiklerine kavuşturmuşlardı.

Mükâfatları; ablamdan iki, ağabeyimden bir torun idi, mutlulukları için…

Hac, umre mi? İnsanın güleceği olmasa da…

Sustum. Şurdan Konya’ya git-gel altı saat(5), Mevlâna’yı bile ziyarete gidememişlerdi ki garipler(!) Suskunluğum; bunun için!

Bu durumda benim en ekonomik çabalarla üniversiteyi bitirmem zorunluluktu. Bu vatan, bayrak benim, bizim. Bedelli, kısa dönem askerlik mi? Hak getire(1), asla ve asla kitabımda yazılı değil. Bu nedenle hayallerimde yaşayan özlem olarak geniş süreli ve hatta kapsamlı askerlik süresi ve dönüş idi…

Düşün, düşün! Üf ki üf! Bir fırın ekmek yemek(3) yanında, göz süzeceğim gönlümün sultanına rastla, daha bu yaşlarda, hem de okurken!

Gerçek ki, aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele! Ola ki yüce Allah takdir etti, kısmetim, ömrümü üleşeceğim tek varlık için; “İşte bu!” dese, sonucum, halt yemek(3) olurdu? Elde yoktu, avuçta yoktu,

“Eee! Evlenecek kadar biriktireyim!” desen, kartlaşıp tedavülden çıkardım(3), yolunu bekleyen de, eğer beklerse evde kalmış kart kız kurusu olurdu (hani meselâ!) Bir fırın ekmek yemen de yeterli olmazdı, o zaman…

Of ki, of! Falan…

Kaba bir örnek gibi görünecek olsa da, gerçek için bir cevahir yumurtluyor(3) gibi demem gerek ki; “Ölme eşeğim, ölme…” Yaz gelip de çayır-çimene gerek yok, ömür biter, Ömer de biter…

Neyse konu ben, yani Ömer değil, Ömür…

İlerleyen tarihlerde Ömür “Cak! Cak!” ederek sakız çiğneyip uluorta, şu vakit-bu vakit demeksizin sakız şişirip patlatmayı öğrendi! Mini eteğin de, uzun çizmelerinin de kendisine yakıştığı iddiasında idi. Kış ortasında bile göbeğinde piercing(2) mi ne denen şeyi göstererek karnı açık geziyor, üşümüyordu (herhalde).

Üstünde pahalı yarım (ağır) palto diyeceğim giyecekle şiribim-şiribom(6) örneği muhafaza ediyor olsa gerekti kendini soğuklardan, kışlardan, kıyametlerden. İyi tarafı belki de topraktan geldiği için dayanıklı ve sağlıklı olmasıydı, burnunu çektiğine bile şahit olmadım, “Ay! Of! Şöyle, şöyle!” dediği de kulağıma hiç ilişmedi desem, gerçek ve doğru.

Ancak…

Henüz ipin kopması gerçekleşmemişti, pek fazla vakit de var gibime gelmiyordu davranışları için, anne ve babamın limite ulaşmak üzere olduklarının ben bile farkındaydım, ancak Ömür fark etmiyor, ya da anlamak istemiyordu.

Evet, “Ancak” parantezini annem ve babam için açmış olmakla beraber benim de tahammül sınırlarımı aşmama çok az bir zamanım kalmıştı gibime geliyordu, duygusuz…

Netice itibariyle Ömür, amcamın torunuydu, et-tırnaktan ayrılmazdı, ama eşşek kadar bir genç kıza da; “Yahu! Şöyle, şöyle! Yap! Et!” demek de uygun olmaz gibime geliyordu. “Gibimize geliyordu!” demem daha doğru olacak galiba! Yeter ki sabır taşı çatlamasın(1), bardağa eklenen son su damlası, bardaktaki suyu gereğinden fazla taşırmasın!

Kısa bir dönem içinde Ömür, gün gün saçları acayip bir şekilde kesilmiş, çeşitli renklerde boyanmış olarak, kulağında 8-10 tane bir-ikisi çember şeklinde geniş kavisli küpeler, burnunda hızma, göbeğine ek olarak dudağında, kaşında piercing, ayağında halhal… olarak geldi eve.

Bu zaman içinde yine çok zaman mini etek, bazı-bazen çok yeri yırtık, neredeyse yarı üryan(1) diyebileceğimiz, içinde ten rengi çoraplar olduğu konusunda tereddütlerimiz olan kot pantolonla gelişleri de oldu.

En önemlisi gene gün günden öncelikle kollarına, parmaklarına, ayaklarına, görünen göbeğinin bir yerlerine, hatta gözüme yanlış takılmadıysa omzuna, sırtına da dövme yaptırmasıydı; onlar da renk-renk, şekil-şekildi, anlamlarını bizim anlamamızın, çözmemizin asla mümkün olamadığı, olamayacağı…

Babam görüntüler nedeniyle tam anlamıyla vitesten atmıştı; Ömür bir akşam, benimle ders çalışması yeterli olmamış olsa gerek ki ders çalışmak için arkadaşına gittiğinde, annemle mutfakta kavga eder gibi konuşuyordu;

“Gâvur mu bu kız? Namaz-niyaz yok, ama bırak dinini insan olarak da mı temiz olmayı bilmez? Şeytan diyor ki…”

“Şeytana uyma bey! Allah bizi sınıyor. ‘Belâ, geliyorum demez, gelir!’ Bu çocuk da ıslah olur(3) bir gün. Sakın kardeşine, yeğenine bir şeyler çıtlatma(3), üzülmesinler. Sömestre tatilinde onun bu halini görüp de, bir şey demedilerse, bizim de bir şeyler dememiz uygun olmaz! Sabret! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(7)!..

Günlerden bir gün, bir akşamüzeri saç-baş-renk-desen-tavır-davranışları aynen kendi görünümünde, hapishane kaçkını gibi bir oğlanla gelmiş eve Ömür, yanındakine; “Manitam(2)!” diyerek.

Böyle şeyleri hiç bilmeyen babam, çocukluk günlerine dönerek, bir çizgiden esinlenerek “Manitu(2)!” anlamış, ben o ara evde değildim, ya da okuldan henüz dönmemiştim.

Allı-yıldızlı-boyalı genç arkadaşın adı; Abd-El-Jawad-Ben-Nejma imiş. Tunuslu mu, her neyse, Müslüman bir ülkeden…

“Cevat, bu akşam burada kalacak!” demiş Ömür, emreder gibi.

“Kızım, evimiz müsait değil ki! Hadi yemek ikram edelim, ders çalışacaksınız, çalışın, ama sonra evli, evine, köylü köyüne…”

“Dert etme, amca! Yakında bir ev tutup orada kalacağız beraberce. Bu akşam da önemli değil, benimle yatar Cevat, beraber yatarız!” deyince babam dayanamamış;

“Defol! Pılını-pırtını(1) topla, arkadaş dediğin bu mendeburu(2) da al defol! Bu evi ne zannettin sen? Bir daha görmesin gözüm seni! Ömer Ağabeyin gelmeden hemen yok olun!”

Ömür ve Cevat hiçbir şey almaksızın, hiçbir şey olmamış gibi, ancak saygısızlığın daniskasını(2) yaşayarak el ele değil de, tuhaf bir şekilde sanki bir birine dargınlarmış gibi kısaca Cevat oğlan önde, bizimki arkada çıkmışlar evden, komşular fark etmişler mi, bilmemiz mümkün değil!

Amcam geldi akşama; “Nedir?” anlamında “Hesap sorar” gibi. “Gençtirler, sen yanlış anlamışsındır, ağabey!” demiş.

Bazen insanların, “Amcası” da olsa “Pes!” demek geçiyor içlerinden. İki ayrı değişik bedenin aynı yatağı paylaşmasını anlamanın neresi yanlış olabilirdi ki?

Sinek küçük, mide bulandırırdı, ufak kıvılcımlar yangınlara neden olurdu. Böyle saflık, hata, kusur ve yanlışlıklar da ayrılıklara neden olurdu, nitekim oldu da…

Bitti mi? Hayır! Ağabey-kardeş-yeğen ayrılığına neden olan böyle bir oluşum, nasıl biterdi ki?

Sanırım benim okulda, babamın camide olduğu oldukça geç günlerden birinin öğleninde bir market arabası ile gelmişler evimize, benim “Sevgili” olarak düşündüğüm Ömür ve Cevat. Annem yufka yürekliydi(1), Ömür bunu biliyordu, hem de çok iyi biliyordu.

Cevat kapı dışında beklemiş, Ömür kendine ait olanları bavuluna ve yanında getirdiği koli kutusuna yerleştirmiş usul usul, ağlayarak, burnunu çekerek. Giderayak annemin elini öpmeyi unutmamış. Annem hamiyetli(2), duygusal, sevecen, dediğim gibi yufka yürekli bir varlıktı.

Gerçi herkesin annesi kendi için dünyada tek anne olma vasfını yaşar, ama nedense evlâtlar o annenin yalnız kendi anneleri olduğu sanırlarsa(8) da…

Annem gizli-saklı ne kadar birikintisi varsa Ömür’ün cebine istiflemiş, “Sıkılırsan, gene uğra!” diyerek sanki eti-budu yerindeymiş gibi! Ömür sarılmış, kucaklamış annemi ve;

“Gün gelecek, değişikliği, beni anlatacağım sizlere, ama bugün değil!” deyip tekrarlamış el öpmesini, ayrıca sarılarak.

Evden ayrılırken geriye dönmüş Cevat. Anlaşılmaz bir bakışla, sanki bir daha görüşemeyecekmiş, ya da kendisi görünmeyecek, kendini göstermeyecekmiş gibi. Yahut da pencereden bakan annemi tüm görüntüsüyle beynine hapsetmeyi ister gibi (belki).

Annem hüznünü anlatmaya çalıştı Ömür’ün.

Ve hem Ömür’ün, hem Cevat’ın düşkünlüğünü, bitkinliğini, zayıflığını, gözlerindeki fersiz(2) oluşu uzaklardan-yakınlardan fark ettiğini, babamın duygusuz hareketliliği ve efektleriyle(2).

Odam boşalmıştı, ancak bir kez bile kapısının önünden geçmek gelmiyordu içimden, tıpkı eski düzenimde olduğu gibi. Eski düzenimde yaşadığım gibi o çalışma iznini tekrar almayı özlediğimi hissediyordum.

Belki o şarkıdaki gibi; “Belki bir sabah gelecek(9) miş gibi, geleceği umuduyla. Bekliyor muydum? Ama ve hem neden?

Babamın şimdikilerdeki duyarsızlığını, o günkü tepkisinin çok ağır olduğunu şimdi mi fark etmiştim ki? Yeni, yeni, sanki şu anda? Yoksa farkına varamadığım, hissetmediğimi sandığım farklı duygular mı vardı, içimde? Kıskançlık gibi düşünmesem de.

Ömür’ün varlığına alışkanlık gibi ihtiyaç mı duyuyordum?

Bir kitap hediye etmiştim zamanında Ömür’e. Asla bir beklenti, ya da bir bilgi ulaştırma amaçlı değil, öylesine.

Ona verdiğim, tam olarak okuyup bitiremediğim için niteliği ve konusu hakkında başlangıç sayfalarında kaldığı kadarıyla ağır bir felsefi tutum içinde bir kitaptı o. Nasihat, öneri niteliğindeki bilgilerle beynimi meşgul etmemek için okumaktan vazgeçtiğim, ancak onun neden edinmesine izin verdiğim ve hediye ettiğim aklımda kalmayan. Kitabın sayfalarının arasındaki kâğıt çekti dikkatimi.

O sayfadaki öykü baştan aşağı kırmızı bir ünlem işareti ile donanmıştı ve Ömür’ün veda mesajında, o öykünün şekli aynen gizlenmişti;

“Hiçbir şey düşünüldüğü gibi değildir!

Bazı şeyler ve hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve

Hiçbir şey yaşanıldığının sanıldığı gibi değildir…”

Anlamını çözememiştim, anında ve hatta geçen zaman içinde, yatıp uyuyuncaya kadar, eğer dalgınlığıma uyumak denirse.

Bir rüyaydı yaşadığım, belki yaşanabilir de, ancak olabileceği aklımın ucundan bile geçmeyecek, olasılığı tartışılacak. Şöyle ki;

“Harp patlamıştı ülkemde. Yağmur gibi düşüyordu bombalar, havadan, karadan. Mermiler savruluyordu her bir yandan. Sokaklarda insanlar çılgın gibi koşuşturuyorlardı sağa-sola, bilinçsiz.

Bir anne çekti dikkatimi kucağında bebeği, bir elinde biberon, cebinde pet şişesi, anlamsız, aniden kaybettiğim, hafızama kazıyıncaya kadar siluetini bile yitirdiğim.

Sonra ben çıktım sahneye, altımda bir bisiklet, hiçbir şeye önem vermeksizin, umursamaksızın, pedallara hâkim olma çabasıyla, belirli bir yöne ilerlemeye çalışıyordum, ölmekten değil, yalnız ölmekten çekinir, hatta korkar gibi.

Birden kapısında Buluş Apartmanı yazan bir binanın ikinci kat penceresinden bakan Ömür’ü gördüm, tıpkı liseden mezun olup bize geldiği günkü gibi. Elini salladı, gözyaşları uzaktan da olsa görünecek şekilde yağmur gibi ve üstelik üzerime doğru dökülüyordu, çisil çisil(1) değil, yağan bombalara, mermilere inat dolu gibi.

Pedal çevirmeyi sıklaştırdım, merdivenlerde yükseldim, bekliyordu Ömür beni, kucakladım, koynuma büzüldü; “Öleceksek beraber ölelim, senin olmadığın bir dünyada yaşamam mümkün değil!” dediğinde, avazım çıktığı kadar bağırdım(3);

“Hayır! Ölme!”

Devamı?

Annemin omzumdan dürtüklercesine sarsışı, babamın merak dolu bakışları ve tek heceli sorusu vardı kulağıma ilişen;

“Ne?”

Yalanım hazırdı sanki hemen aklıma geliveren;

“Sınıfta kaldım da…”

“Peki, ‘Ölme!’ ne demek?”

“Sınıfta kaldım, diye ölmeme gerek yok, anlamında…”

“Ha!” dediler anlamışlar gibi bir ağızdan, ama bana inandıkları da pek de geçmedi aklımdan.

Saate baktım, uyuduğumu sandığım süre; bir saat kadar olmuştu ancak ve halüsinasyon(2) değilse yanlışlıklar doluydu rüyamda, “Bana göre!” deyip yorumlayacağım.

Bir kere…

Evet, bir kere anarşi, terör, çekememezlik, bölünme, sizden-bizden, yandaş-muhalif kargaşası ulusta ve uluslararası ilişkilerde ahenksizlik vardı, ama bu o büyüklükte değildi ve yoğun bir savaşın nedeni olamazdı (mı?)

İçimdeki, gönlümdeki, kalbimdeki, ruhumdaki, beynimdeki savaşın varlığına inanmamın görüntüsünü mü belli etmişti “Buluş” etkinliği olarak farkında olamadığım? Yahut da farkında olmamak için direndiğim, kıskançlığımı inkâra çalıştığım.

Bisiklete gerek var mıydı, koşarak gitsem, gecikir miydim ki? Demek ki o kaos(2) ve yokluk içinde en uygun ve hızlı ulaşım vasıtası bisikletti. Bu acaba, gecikmeksizin “Hemen” demenin göstergesi miydi Ömür’e ulaşmam için? Öyleyse nereden gelip nereye gidiyordum? Yani iki katlı evime ve Ömür’e neden yönelmiştim?

Ömür babası-anası umreye gittiğinde ilk kez, üniversiteyi kazandığında ikinci kez evimize gelmişti. İki katlı olan evin anlamı “Bu ikinci şansın!” demek anlamında mıydı? Üstelik bu ikinci kattaki ev bir yuva kurmak kadın-erkek birlikteliğinin zorunluluğun ifadesi mi olsa gerekti?

Neden iki katlı evde oturan babam-annem yerine, ortada fol yok, yumurta yokken elimde imkân olarak gözüken en seri vasıtayla Ömür’e yönelmiş, “Beraber ölelim!” diye bir safsatayı(2) paylaşmıştım ki?

Üstelik bu görüntüde Ömür bugünkü değil, evimize ilk geldiği günkü, hani babasının annesinin umreye gittikleri görüntüde idi, alacalıkları-bulacalıkları, boyaları-moyaları, aksesuarları olmaksızın.

O günden hatırımda kalmıştı.

Onları umreye uğurlarken Ömür koluma girmiş, bana göre hıçkırıklarını zapt etmek isteği yaşamaksızın bizim eve kadar beraber gelmiştik. Annemin ısrarı, pek art düşüncesi olduğuna inanmak istemesem de, şüphelenme hakkımı erteleyerek bizde kaldığı süre içinde Ömür’ü birkaç kez yemeğe çıkarmış, birkaç kez de sinemaya, tiyatroya götürmüştüm, kalan zamanlarda ise ağabey-kardeş tavrında gezinmiştik.

O zamanlar Ömür normal bir kızdı(!) ve el ele tutuşmamızın, kol kola olmamızın hiçbir sakıncası yoktu. Bu nedenle de o saçı-boyalı Jawad isminden Cevat ismine türeme arkadaşla içli-dışlı, aynı yatakta yatmayı düşünmesi babamın aşırı ve titiz davranışı için hiç de yadırganacak gibi görünmemişti bana. Ama şimdi?

Rüyayı görmemin üzerinden günler geçti, kimsenin birbirini arayıp sormadığı, okul yolunda, koridorlarda bile birbirinden gizlenen insanlar olmalıydık. İtiraf etmeliyim ki rüyanın etkisinden, nedenlerinden ve Ömür’ün giderayak bıraktığı nottan etkilenişimi de saklayamıyordum kendimden.

Beynimdeki ders çalışma ve başarılı olma dışındaki tüm, düşünce, hayal ve kurgular istifa etmişlerdi, ya da istifa etme ötesinde iflâs etmek üzereydiler.

Oysa biraz dikkatli olsam, sağıma-soluma-çevreme bakmayı akıl edebilsem, görmem gerekenleri görememem yahut da görmem gerektiği halde göremediklerimi merak etmem, araştırmam, bilmem gerekenleri öğrenmem gerekmez miydi?

Mademki tüm şekli bozuklukları dikkate almaksızın “Et-tırnaktan ayrılmaz!” şeklinde bir savunma yapmıştım, kendim kendime karşı, değil mi?

Ama bu düşünceme rağmen olması gerekeni, gerekenleri bildiğim halde olmamıştı, bu; sabit fikirli oluşumun skalalara(2) sığmayan bir görüntüsüydü, farkına varamadığım, farkına varmak için de çaba göstermediğim.

Bir akşamüzerine doğru kapımız çalındı, doğal olarak babamın camiye gitmesi, annemin namaza durması hesaplanmış gibi. Aklımdan bile geçmesi mümkün olmayacak bir davranış biçimi olarak; “Kim o?” dediğimde;

“Açar mısın Ömer! Ben, Ömür!” dedi.

Dünlere kadar “Ömer Ağabey!” kovulup da dönüşünde; “Ömer!”

Garibime gitmişti.

Ve esas garabet karşımda gördüğüm Ömür’ün, rüyamda gördüğüm ve evimize ilk iki seferde geldiğindeki görüntüsünden çok az farklı oluşu idi. Sade, zarif, iyi giyimli, hanımefendi, annemin tarifine göre daha da zayıflamış vs. vs…

Bir tek fark edebildiğim, kulaklarındaki, burnundaki, kaşındaki ve alt dudağındaki kaybetmeye muvaffak olamadığı, yerlerini yitirmemiş, ya da yitirememiş belirgin delik izleriydi.

            “Sen?”

“Evet, ben! Dikkatle süzüp yüzümdeki izlere baktığına göre şunu söylemem gerek; lise mezunu, üniversite öğrencisi Ömür olarak bu eve daha önce nasıl geldiysem öyle olmak arzusunu yaşıyorum. Ama ne içeri almanı bekliyor, ne de istiyorum. Hem ne de girmek için teşebbüs edip, girmeye çalışacağımı düşünme…

Çok dardayım, bilgine ve yardımına ihtiyacım var, senden başka bana değer verdiğine, sevdiğine inandığım kimsem yok, dileneceğim. Annem-babam bile uzakta, hem oldukça uzaklaştılar benden, evlât olmamı inkâr ederler gibi…

Kısacası; bana elini uzatmanı istiyor, diliyorum…”

“Nasıl yani, anlamadım!”

“Gerçek sözüm şu; sözüm ona ben, babanın dışladığı amcanın torunuyum. Uzunca bir süre ne aradın, ne sordun beni, ne de ortalıklarda gözükmeyişim ilgilendirdi seni. Günlerce kafanı kaldırmanı, beni cesaretlendirmeni, açılan avucumu görmeni istedim, bekledim, ama olmadı…

Bugünse; yalvarmam gerekiyorsa, yalvarıyorum, beklenen bir sonuç olarak bildiğim halde, sonuç olarak hiçbir şey bilmiyorum. Bu yükü benim kendi başıma kaldırmam, halletmem asla mümkün değil!”

“Nasıl yani? Aynı yatağı üleşecek kadar yakın olduğun sevgilin terk mi etti seni?”

“Hemen anlatayım ki, o asla sevgilim değildi benim, hele ki aynı yatağı üleşecek kadar asla. Sadece yardım dilenen biriydi, tesadüflerin desteğiyle karşılaştığımız, kendine benzemem için, beklentisiz...

Ve evet, haklısın, sonunda terk etti beni!”

“Kendi düşen ağlamaz! İzleri kalmış gibi görünse de eski haline dönmene sevindim. Bana göre gördüğüm için değil, ama hissettiğim kadarıyla iyi çocuktu. Gene de isterdim ki, o seni değil, sen onu terk etmiş olsaydın!

“İmkânsız! Teyzem namazında selâm verdiyse, git, izin al! Böyle kapı önünde fiskos yapar(3) gibi dikilmek yerine, bizim eve gel, benimle kal bu gece ve birkaç gece daha lütfen! Sebebini sorma şu an, sadece inanmaya, güvenmeye çalış bana, sana ihtiyacım olduğunun düşüncesiyle, benim sana olan sonsuz inancım gibi…

Ve kış geliyor Ömer, kazağını, yeleğini giymeyi unutma! Yaşadığım ev soğuk, hem soğuk olmak mecburiyetinde de. Daha da üzme, yorma beni, hadi!”

İzin aldım annemin şaşkınlığına aldırmaksızın. Giyindim, özellikle; “Kazağını giy!” deyince annesinin örüp bana hediye ettiği kazağı giyerek.

Kapı aralığındaki sitemli yaklaşımında gözlerindeki hüznü, sararmış, neredeyse beyaza yakınlaşmış yüzünü fark etmemiştim. Eğer sokak lâmbalarının ışığında bedenini görmemiş gibi olsam sanki çarşaflar içinde, çarşaflara dolanmış bir hayalet olarak düşünebilirdim onu.

Oysa bir hayaletten farklı, canlı bir hayalet olarak acı çeker gibiydi.

Güzün sonları, kışa çeyrek kala, belki de geçe bir gece idi adımladığımız. Ömür’ün saçlarını dalgalandırıyordu delirme çabasındaki rüzgâr. Meraklandım, merak ettim, ama sorarcasına değil, takdir eder gibi;

“Saçların…”

Anlamıştı sormak istediğimi.

“Üstümde, içimde gördüğünüzü sandığınız her şey gibi sahteydi o da. Cevat istediği için. Ten rengi giysiler, boyalı peruklar…

Rahmetli Cevat istediği için delikleri haricindeki aksesuarlar ve geçici dövmeler…

Hiçbiri yok şimdi, saçlarım; kendi saçlarım, doğma-büyüme, tam ve eksiksiz…”

            “Pardon! Affedersin! ‘Rahmetli’ mi dedin, ben mi yanlış anladım, yoksa?”

“Beni terk etti, dedim ya!”

“Bunu; ‘Öldü!’ anlamında söylediğini anlamamışım. Ne zaman?”

“Dün akşam! Sana yalvarışım da bunun içindi…”

“Nasıl yani? Şimdiki durumunu göz ardı edersem(3), ikiniz de oldukça sağlıklı görünüyordunuz!”

“İşte öncelikle amcamın, yani babanın, sonra senin sitemli kararının ve beni hiç, ama hiç aramayışının nedeni? Sizlerin beni, onu ve hatta ailemi reddettiğiniz gibi, onu da ailesi anlamak, sorununu bilip öğrenmek yerine reddetmişti...

Yol boyu çan-çan-çan her şeyi anlatmamı isteme benden. Üşüyorum, ev dışarıdan farklı değil, ama sana sığınmama izin verirsen şefkat göstermeni dileyerek koynuna sığınmak isterim…

Ve eğer istersen test yapar gibi soru-cevap şeklinde sorularını da sapmadan, sapıtmadan, saptırmadan, doğruluktan ayrılmaksızın cevaplamaya çalışırım.”

“Bağışla! Sesindeki titreyişi, dudaklarındaki morluğu, burnunu çekişini hissedemedim, fark edemedim. Oysa aynı topraktan, aynı hamurdan, aynı nesepten(2) geliyoruz. Duygusuzluğumdan nefret ediyorum. Neresidir bilmiyorum, ama evine kadar da olsa üşüme, gel, sokul koltuğumun altına, ısıtmaya çalışayım seni, hiç olmazsa bunun için yardımcı olmamın mutluluğunu yaşayayım…”

“Duygu sömürüsü(1) yaptığımı mı sanıyorsun? İşte bencilliğinin doruklarındasın böyle, her zamanki gibi, duyarsız, adam sendeci(1), karşısındakini bilmeyen, tanımayan, tanımak istemeyen ve kendini beğenmiş(3). ‘Bırak akraba olmamızı, yakınlığımızı, komşu bile olsak, bu kız bir yabancı ile ne eder, nasıl yaşar, bir şeye ihtiyacı var mıdır?’ diyerek merak edip bakmadın bile…

Oysa babanın, belki de senin düşündüğün gibi gâvur değildim ben! Düşüncelerinize göre namus, mahremiyet(2), beraber yatmayı düşünmek, cinsellik…

Hatta bekâretimi(2) yitirip, yitirmediğimi bile söz konusu etmiş olsanız gerek, yadırgamıyorum…

Aklınızdan geçenler bunlardı, değil mi? İnkâr etme, kabullenmem mümkün değil…”

Kesik kesikti cümleleri Ömür’ün sinirli, kendini savunmaktan ziyade benimle savaş eder gibi.

“Peki, Ömür! Ne dersen hepsi kabulüm, haklısın. Tüm kustuklarını, kusacaklarını peşinen yutkunacağım. Söyleyeceklerimi erteliyorum. Şimdi, sen istedin, ben de istiyorum senin gibi, sığın koynuma, üşüme, ısınamasan bile, hiç olmazsa elinin birini koy montumun cebine, tüm gücümle, belki de artacak, artmasını istediğim sıcaklıkla ısıtayım seni…”

“Sahi mi? Yaşamımda ilk defa?”

“Sana ilk defa gibi mi geliyor? El uzatmak istedim, engerekten korkar gibiydi bakışların. Nasıl yakın olabilirdim ki?”

“Bırak bir ağabey gibi el uzatma hamlelerini! Bir sakata, bir fakire, bir uzağa yardım etmeyi düşünür gibi uzattın ellerini. Elindeki sevgi, merhamet, şefkat gibi kuruşları avucuma bırakmak istedin de ben ‘Hayır!’ mı dedim? Kör taklidi yapıyor olsam da, benimle alay edip kızıp bağırsan da, hatta zabıtalara, polislere, jandarmalara şikâyet etsen de, bana uzanacak elin için hiçbir şey umurumda olmazdı. Çünkü bana uzansın istediğim el, ona ihtiyacım olduğunu bilen bir elin sahibi olurdu…

Neyse! Geldik! Kutuplardan kaza ile şehre iliştirilmiş, buz damı olmasa da buz yanan, bundan böyle yalnızlığımın türküsünü çığıracağım eve geldik!”

                 Ömür’ün aklından geçmeyen; Konuşmayı öğrenmenin sadece iki yıl kadar zaman almasının yanında, sessiz kalmayı öğrenmenin altmış yıl aldığı(8)olsa gerekti.

“Bir de bana söz hakkı versen!”

“Eve girelim, o kadar çok söz hakkın olacak ki!”

Ömür’ün “Ev” dediği yer “Garibanlar Tekkesi(1)” gibi bir yerdi. Bir portakal sandığı içine konmuş ve bir kısmı dışarıya taşmış kitaplar, bir etajer üstünde bir sürü kutular halinde ilâçlar, biri sabit, diğer yap-boz tipinde portatif bir yatak ve olması gerektiği halde olmayan bir sürü gereklilikler…

Üstü sade bir çarşafla örtülüydü Cevat’ın. Aklı ancak o kadarına ermiş olsa gerekti Ömür’ün. Çarşafı araladığımda kanı çekilmiş, avurtları çökmüş, gözleri yaşamaya doyamamış gibi açık ama yok olmuş, ağzı açık, kafatası sadece bir deri ile sıvanmış, sanırım “Bir deri-bir kemik kalmış(3)” tarifine uygun gibiydi.

Bildiğimden değil, belki seyrettiğim filmlerden, belki de en son anneannemi yitirdiğimizde çocukluğumdan aklımda kalanlarla çenesini bağladım. Göz kapaklarını indirme gayretini yaşarken;

“Sakın ha, bir yerlerine dokunma, dokunacaksan da şu servis eldivenlerini giy!” tehdidi ulaştı kulağıma, “Neden?” diye sormamı beklemeksizin, eskilerin müdafaasını yapma gayretini yaşadı;

“Değil beraber yatmak, elimi tutmaya bile çekindi, arzuladığını hissetmeme rağmen yanağımdan bile öpmedi, bir kez bile, hep uzak durdu. Evde yemeğini, yiyeceklerini tükettikten sonra aklı başındayken zararının olacağına inandığı şeyleri, hatıra niteliğinde neler varsa hepsini kendi sobaya attı, sonra benim atmam için gözleriyle takip etti beni…

Zaten; ‘Sana bir şey olmasın!(11)’ diyerek asla kendine ait cam, porselen tabak-çanak-bardağı olmadı. Kâğıt, karton hep, her zaman ve umursamaksızın çöpe atmayı düşünmedi, hep soba oldu kullandıklarının mekânı…

Sadece yiyeceklerle ilgili olarak kullandıklarını mı? Hayır, tüm atması gerekenleri; iç çamaşırları, gömlek, tişört vb. dâhil. Derdini söylemedi asla. ‘Bana değer verdin, yakınımda ol, ama benden uzak dur!’ her zaman kullandığı söz dizisiydi.”

Doktor değildim, ancak Cevat’ın ilettiği, Ömür’ün anlamadığı ölümcül hastalıkları gözden geçirmeye çalıştım. Bir kısmı ülkemizde olması mümkün olmayan, bir kısmı daha çok çocuklarda görünen hastalıklardı.

Gizlenip saklanması, başkalarına bulaşması tereddüdü ve dünya için kendini uzak tutmasının gerekliliği zihnimi meşgul ediyordu.

Kendimce eledim hastalıkların çoğunu, tüm şüphelerim AIDS üzerinde toplandı ve sormak gereğini hissettim Ömür’e;

“Cevat’ın senden önce çok yakın, anlatabiliyor muyum, çoktan çok yakın, yani gecelerini birlikte geçirecek kadar yakın arkadaşlıkları, arkadaşları olmuş muydu, biliyor musun?”

“Öyle bir konu geçmedi aramızda, tanıştığımızda. Zaten kıskanmak gibi bir şey içimden geçmediği için sormayı da aklımdan geçirmedim. Hem zaten saklandığını da söylemiştim ve kendini yalnız bırakmamam için yaşamının sonuna kadar her bakımdan desteğimi istediğini de…”

“Peki, başka…”

“Bir saniye! Sözümü bitirmedim henüz. Ona uydum, çünkü kalbimin dolu olduğunu biliyordu o, doluluğundan haberi olmayana karşın. Ben, benim için var olana karşın yoktum çünkü. Ben de ipin ucunu gevşetmek yerine bırakıverdim ve Cevat ne istediyse yapmaya gayret ettim. Bilmen gerekir diye düşündüm!”

“Anlamadım, ama şimdilik bir kenarda dursun! Sonramda anlamaya çalışacağım. Peki, sohbet ettiğinizde ‘Herhangi bir şekilde yakın olmadığı, ancak ona yakın olma gayretinde yaşayan biri var mıydı?’ diye sorsam ona da mı ‘Bana ne?’ diyeceksin?”

“Eh! Bildin, diyeyim!”

“Son bir soru; sana ameliyat ya da herhangi bir sorun nedeniyle kan almak zorunda kaldığını söyledi mi? En son soru bu ve bence çok önemli!”

“Evet, bu hatırımda…

Bir trafik kazasında bir hayli kan yitirmiş ve kan vermişler ona.”

“Bu konuda sana başka bir şeyler söylediğini hatırlıyor musun?”

“Yok! Sadece bazen sessize yakın ilenirdi(3), anlamadığım, en çok; ‘Allah kahretsin! Bilmem ki neden? Kusurum neydi Allah’ım?’ gibi sözler dökülürdü uzaklardan seslerinde. Yaklaştığımda hemen sesini keser, başka konulara dönerdi.”

“Konu? Defnedelim hele, önceliği onun söz ve dileklerinde, sözlerini hatırlayıp tekrar anlatabilirsin sanıyorum! Ölmeden, defnedilmeden önceki isteklerini söyler misin?”

“Mezarına temiz gitmeyi arzuladı, son anlarında. ‘Akraban yapar!’ demişti. Öğrenip usulüne göre sen yıkayacakmışsın onu, ama bir yerlerine dokunmadan, eldivenlerle, bol suyla, hatta çok sıcak. Ancak öncesinde boyalı saçlarını sıfır numara kesip yakacakmışsın! Bedenindeki tıpkı benim gibi geçici yaptırdığı dövmelerin hepsini; eter, amonyak, kolonya, tiner hangisi gerekliyse onlarla silecekmişsin.”

“Bunlar üstesinden geleceğim şeyler de…”

“Hemen açıklayayım, aklı başındayken sormuş, soruşturmuş, belki sıkıntısını da anlatmış hacılara-hocalara. Öncelikle ‘Hayır!’ demiş hacılar, hocalar, diyanettekiler, ‘Müslümansın!’ diyerek. Sonra rıza gösterir gibi olmuşlar. Çinko kaplanmış tabut içinde, bedeni kireçlenerek tabutla birlikte gömülmeyi istiyordu, ‘Bedenim insanlığın zararına olmasın!’ savıyla…”

Aynı şeyleri sordum tekrar ederek ben de başlangıç ve son olarak sadece Diyanet İşlerindeki ilgililere, itiraz ettiler; “Yerden göğe kadar haklı olduklarına” beni inandırmak istercesine.

Bilmeksizin, bilir gibi, bildiğime inandığımı söyledim, heceleyerek; “A-I-D-S” şeklinde. “Olmaz, kesinlikle olmaz!” sözleri zorunlu gibi “Makul ve mantıklı(1)” hale dönüştü. Ancak bunda bile çoklemler(2) içinde oldukları kanaatini yaşadım.

Cevat’ın tabutunu yaptırdım, sorgulamalara eften püften(1) cevaplar vererek, “Memlekete götüreceğiz de, devlet naklini öyle istiyor da…” Saçlarını kestim, dövmelerini sildim ve gasılhanede teneşire uzatmak yerine evde yıkadım, üstelik bilemesem bile her ihtimale karşı normal ve boy abdesti ile bildiğim dualarla.

Okudum kefenin nasıl yapıldığını, sardım, sarmaladım. Ayaklarından tuttu Ömür eldivenleriyle, yardım etti, tabuta yerleştirmemde.

Kaldırdık Cevat’ın tabutunu evden, camiye musalla taşına kadar dört kişi gerekliydi; Babam, amcam, Ömür’ün babası ve ben. Mezara da babam ve amcam indirdiler tabutu, iplerle destekleyerek, iki ucundan da biz tuttuk, amcaoğluyla.

Hocanın talkını; cenazenin önce tabutla indirilmesi, sonra da pasaportundaki ve defin belgesindeki karışık-kuruşuk(1) bir şekilde yazılı anne adını okuyamaması nedeniyle zor olmuştu. Tıpkı ilâçlara bakıp da defin ruhsatı veren doktor ve müftülükteki bilen kişinin; “Müslüman, di mi?” şeklinde soruşu gibi.

Cenazeyi tabuta yerleştirmeden ve yerleştirirken bir-iki enteresan durumu anlatmadan geçmem mümkün değil.

Tabutun kapağını çivilemeden az önce son kez Cevat’ın yüzüne baktı Ömür, “Namahrem(2)” kavramından habersiz. Ve dillendi;

“Ne o benim oldu, ne de ben onun. O benim kimin ve kime ait olduğumu biliyordu, sırrımla gizlenecek toprağa…” dedi, galiba bu bir tekrardı, nedense o an için anlamakta zorlandığım.

Sonra bir süre dinlenip aklına gelmiş gibi;

“Farkında olmaksızın, bilmeksizin, ben de hastaysam onun gibi, sen de benim bedenimi ortalıklarda bırakma, sahiplen. Ama önce doktora götür beni. Bir insanın son demlerine acırken, merhamet gösterirken, sonuna rahat ve huzurla ulaşsın çabasını yaşarken ben de onun gibi hasta olup acınmaya, merhamete ihtiyaç duymak istemiyorum Ömer!..

Masraflardan çekinme, her türlü tahlil için hazırlıklıyım, hazırlıklı olmam da gerek, yeterli param da var, bana ait olana ben olarak görünmem için. Yoksa zaten yaşamımın önemi yok!”

Yutkundu, sözünü tamamlayamamış olmasının tereddüdü içindeydi sanki;

“Ha! Param yetişmezse, bana borç ver, yoksa bul, buluştur. Sağlıklı olarak yaşama devam edersem, öderim. Ölmem haksa çevremde kimselere bulaşsın istemem. Ölürsem zaten şu anıma kadar faydasızlık yaşamışım demektir. O durumda da bana öyle geliyor ki; babam, ya da dedem öderler sana borcumu…”

“Saçmalama! ‘Hiç yakınlaşmadık, Şöyle-şöyle de, şöyle-şöyle!’ demedin mi? O halde tereddüdün ne, ya da niye?”

“Hâlâ ‘Bana ilgi göster!’ tavrında duygu sömürüsü yaptığım düşüncesindesin, değil mi? Yoksa o malûm yalaka hayvan gibi kuyruk sallamamı mı bekliyorsun, benden? Başlangıçla bugünlerimiz arasındaki farkı fark edemiyorsun, bravo! Ben bana acımanı değil, beni koruma…”

“Allah kahretsin!”

“Ne oldu, hemen söyle!”

Hem konuşup hem tabutun kapağını kapatmak için çivilemeye çalışırken dışarı çıkmış çinko parçası işaret parmağımı dalayarak(3) kesmiş, kanıyordu.

Parmağımı tuttu, zorla ağzına götürüp emmeye niyetli gibiydi, engelledim, çünkü “kan kardeşi(1)” ne demektir bildiğimi sanıyordum, bu ölmem için emir olurdu, ikimizin de hak etmediğimiz kanaatini yaşadım içimde.

“Sana bir şey olmasın. Olursa bana da aynısı olsun, sana ne bulaşırsa bana da aynısı bulaşsın. Benim sensiz yaşamam mümkün değil!”

“Abartmakta sen de beni suçladığın gibi doruktasın, maşallah! Üstelik ne söylediğinin de farkında değilsin!”

“Doğru o sözleri sarf etmemem gerekirdi, özür dilerim!”

“Hadi şimdi uslu ol ve bana yardımcı olmaya çalış! Hem söylemem gerekli ki; bugüne şu ana kadar benden yardım dâhil bir şey istedin de ben sana ‘Hayır!’ mı dedim?”

“Sordun mu yahut da genelleyeyim sordunuz mu, merak ettiniz mi hiç? ‘Nedir, ne değildir, peşinden gideyim, derdi varsa çözmeye, çözümlemeye çalışayım’ şeklinde düşünmek geçti mi içinden hiç?”

Sustum. Doğru söze de, doğru siteme de nasıl cevap yetiştirirdim ki?..

Cenazeden kurtulduk tam anlamıyla. Allah affetsin, üstelik ailesine haber vermeksizin. Tee uzaklardan nasıl yetişeceklerdi, üstelik de evlâtlarını dışlamışken. Ancak görevimizdi, en geç bir ay içinde Cevat’ın yerine yerleştirildiğini haber vermemizin gerektiğinin bilincindeydik, boynumuzun borcuydu(1).

Gün ve takip eden birkaç günler gereğine uygun şekilde bitti, yaşanıp yaşanmadığını kesin olarak bilmediğim, belki de bilemediğimiz.

Çekinikti Ömür. Okula devam etmek, kaybettiği zamanı kazanmak için bir-iki gün sakinleşmesini, unutmak istediklerini, unutması gerekenleri yaşamasını bekledim.

Cevat’ın ölümünden, tabutu hazırlamaya, gereken işlemleri yapmaya, cenazeyi defnetmeye ve yalnızlığa ihtiyacının olduğunu söyleyerek o soğuk eve kendini hapsetmesini düşündüm. Babam, amcam ve babası için kamuoyu(!) oluşturmaya(3) çalıştım.

Bir bakıma okuldan dönüş yolunu bekleyip karşılaşır karşılaşmaz, düşüncelerime engel olmaksızın;

“Odan aynı konumuyla seni bekliyor, haydi toparlan, yardım edeyim. Bu akşam yanlış diyeceğim o hatıralar dolu kümes gibi evden kurtul…”

“Baban kabul etmez beni.”

“Tuzlayayım da kokma Ömür. Nasıl kabul etmez? Dünya tatlısı, güzeller güzeli, yardıma muhtaç bir insan için merhamet ve şefkat sınırları bu kadar engin olan bir genç kızı, bir insanın son anlarını rahat geçirmesi için kendini riske atan, bunun için içindekilerini söylemekten çekinen, gizleyen birini nasıl kabul etmek istemez ki babam?”

“Defol, diyerek kovan o idi!”

“Hoş geldin, diyerek kucaklayan da o ve hepimiz olacağız…”

“Ola ki yanlış bir tepki, yanlış bir tezahürat, benim ömrü billah(1), yok olmam demek, biliyor, anlıyorsun değil mi?”

“Nasıl ki, parmağımı kestiğimde, kanım aktığında ‘Beraber’ dedin, ben de seninle birlikte yok olurum, bilesin!”

“Öncemde sen beni sorgulamıştın, şimdi ben sormak istiyorum, ne dediğinin farkında mısın?”

“Seni yitirme korkusunu yaşayıncaya kadar, hayır! Sen bir hastaya yardım etme gayretini yaşarken, beni de sınıyordun, değil mi?”

“Bu; hassas, cevher dolu, ama bence hiçbir işe yaramayan beyninin kurgusu!”

“Yani, iddian o ki, dünyaya benim için gelmedin, benim için doğmadın?”

“Tanrıdan hesap sormak ne haddime?”

“O halde tut elimden, bizi içimizden geçen bizden başka kimse bilmesin. Gerekirse sonsuzumuza kadar…”

“Yani beni sevdiğini, bensiz olamayacağın anlamını mı çıkarmamı istiyorsun?”

“Gerçek şu ki, at gözlüğü(1) ile yaşadığımı sandığım dünyada, öncemdeki duygularımı test etmem mümkün değil. Karşımdakinin bir ilâh olduğunun, benim onun dizlerinin önünde varlıksız bir kul olduğumu bilememişim…

Oysa doğuştan yerleşmişsin gönlüme. İlk kez baban-annen umreye gittiklerinde, sonrasında ikinci kez üniversiteye başlangıcında kıskandığımı hissettim seni, tüm varlığımda…

Hele ki hiçbir şey bilmeksizin, bilinçsiz bir şekilde rahmetli Cevat’la birlikteliğinde…

Seni seviyorum, içtenlikle söylüyorum, seni seviyorum.”

“Peki, neden sakladın kendini, madem ilâhındım, neden gizlendin? O kadar açık kapılar, o kadar imkânlar bıraktım, neredeyse üstü örtülü olarak sana sevgimi hissettirmeye çalıştığım halde, neden?”

“O kadar güzel ve küçüksün ki!”

“Yani şimdi çirkin ve büyümüş müyüm?”

“Mevlâna; ‘Gel!(12)’ demiş, benim onun kadar büyümem mümkün değil, üşümesen de, çirkin olsan da büzül koynuma ve kalbimdeki o sesi dinle ve hecele…”

“Sev beni, demek mi bunun anlamı? Kulum, kölem olduğunun farkında olmamışsan, bu benim suçum mu? ”

“Hayır, ‘Ben seni tüm varlığımla seviyorum!’ demek, beni sevmesen de, istemesen de, aynı duyguları yaşayacağımın tasdiki gibi…

Ve inan hecelememi; ‘Se-ni se-vi-yo-rum’ ömrümün tükeneceği son anına kadar da seveceğimi bil!”

Başka söze gerek var mıydı, okulla ev arasındaki yolda? Benim dünyamda hiç kimse benim için, bana sevgisi için ağlamamıştı, ama sevdiğim insan ağlıyordu, ağlamasına kıyamazdım, öncelikle gözyaşlarını kurutmaya çalıştım dudaklarımla…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır.

Birincisi; Canı sıkılan(!) biri yaşlı, diğeri genç iki meleğin yeryüzünde dolaşmaları ve yaşlı meleğin, genç meleğe, yaptıklarını izah için; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” demesidir.

Diğeri; Kur’an’daki Bakara Suresi, 216. Ayetine atıf yapılarak anlatılan bir öyküdür (Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e göre surenin meali; Hoşunuza gitmemekle beraber savaş üzerinize yazılmıştır. Bir şey sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir, siz bilemezsiniz.) “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Olayların iyi ya da kötü şekilde sonuçlanmalarına aldırmaksızın. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” bazı yerlerde ise “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!” şeklinde yazılmıştır.

Bir diğer öyküde ise; “Kimyacı, Fizikçi, Jeolog, Antropolog, Matematikçiden oluşan bir grubun alt kısmı seki olarak desteklenmiş soba için yaptıkları ilmi değerlendirmelerin uygun olmadığı, ev sahibinin soba borusu yetmediği için sobayı sekiyle yükselttiği” anlatılmıştır. Bu öykünün ismi ise; “Her şey göründüğü gibi değildir!” şeklindedir.

Bir başka diğerinde ise; “Yetmişler civarında karı-koca boşanmak ister. Suçlayan yaşlı kadındır, eşinin ilgisizliğinden şikâyet eder, oysa kocası onun için neler yapması gerekiyorsa yaptığını, ancak övünürcesine anlatmadığını anlatır hâkime. Yaşlı kadın duyduklarıyla gözyaşlarına boğulur! Hâkim “Herkes hayatı kendi durumuna göre yorumlar.  Her şey göründüğü ya da sanıldığı gibi değildir!” der, boşanma davası düşer. Hatırladıklarım bu kadar. Belki başkaları da vardır, ancak uzatmaya gerek yok, diyorum.

(**) Abd-El-Jawad-Ben-Nejma; Tunuslu Ziraat Mühendisi bir arkadaş olarak Almanya-Stutgart-Hohenheim Ziraat Enstitüsünde stajyer olarak tanışmıştık, ona kısaca “Cevat” diyordum ben, o “Erol” demekte zorlanıyordu, onun için ismim “Hey!” idi.

(***) Ölümcül Hastalıklar (Aklımda kalanlar, görüp, bilip, işitebildiklerim); Hemen reddetmem gerekenler; Ebola, uyku hastalığı, sıtma, verem olsa gerekti. Sonrasında genelde çocuklarda görülebileceğini düşündüğüm; Kızamık, boğmaca, menenjit, ishal, hatta tetanosu düşünebilirdim. Bu hastalıkları elememden sonra elimde kalanlar; Solunum yolları hastalıkları, kanser, özellikle Frengi ve AIDS idi. Söylemlere göre; frengi ile AIDS arasında seçim yapmam gerekti. Ve öyle yaptım.

(1) Adam Sendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

At Gözlüğü; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olan, olup bitenleri değerlendiremeyen ya da değerlendirmekten kaçınan insanın tavrı.

Bilmem Ne Başı; Genel olarak “Eşek Başı” şeklinde kullanılan bir deyim.

Boynun Borcu; Yapılması gerekli olan ödev, vazife, borç.

Çisil Çisil; İncecik yağmur yağışının ifadesi.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Garibanlar Tekkesi; Yoksul, çaresiz, fakir insanların yokluklarla savaşarak barındıkları yer anlamında aşağılayıcı bir deyim.

Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.

Kan Kardeşi; Birbirinin (az miktarda) kanını emerek, ya da yalayarak yahut da ihtiyaç durumunda kan vererek kardeşlik andı içmek yoluyla kardeş olduklarını kabul edenlerden her biri. İslâm Hukukunda kan kardeşliği yoktur. Din kardeşliği, soy (nesep) kardeşliği, sütkardeşliği vardır. Kur’an’da Maide Suresi, üçüncü ayette; “Leş, kan, domuz eti… size haram kılındı” ayeti bulunmakta.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

Karışık-Kuruşuk; Aynı nitelikli şeylerden oluşmuş, düzensiz şeyler, kargaşa halinde, açık-seçik olma durumunu yitirmiş, düzensiz, intizamsızlık, dağınıklık konusunda üst düzeyde olma.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Ömrü Billâh;  Hiçbir vakit, asla.

Pabuç Kadar Dil; Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca cevap yetiştirmek.

Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.

Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.

Yarım Ağızla; İsteksizce.

Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma bir şekilde, üstünkörü, kusurlu, eksik.

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

(2) Bekâret; Masumluk, temizlik, saflık. Cinsel ilişkide bulunmamış kimsenin durumu, kızlık.

Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.

Daniska; En güzel, en iyi.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca su yolu anlamındadır.

Fersiz; Canlılığı, aydınlığı, parlaklığı olmayan.

Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, bir şeylerin varlığına inanma durumu, varsayım, varsanım, var sanma, sanrı.

Hamiyetli; Hamiyetperver;  Hamiyetsever.  Hamiyet sahibi, hamiyet değerlerine bağlılık  (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, ulusseverlik, insanlık, fazilet ve bu değerlere bağlılık).

Kaos; Kargaşa, karışıklık. Evrenin düzene girmeden önce içinde bulunduğu, biçimden ve düzenden yoksun, uyumsuz ve karmakarışık olan durumu.

Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik. Kişinin sadece kendisine ait olan, başkalarıyla paylaşmamaya özen gösterdiği bir husus olması yanında, aynı zamanda sınırları Allah tarafından belirlenmiş bir alandır.

Manita; Türkçemizde çok zaman (öyküde de vurgulandığı gibi) yanlış kullanılan bir sözcük. İtalyanca “Mantenuta (Bakma, besleme, koruma, elinde tutma)” kelimesinden oluşan metres (besleme) anlamında olmakla beraber Türkçemizde “çok yakın ilişkileri olan karşılıklı iki cins” anlamındadır. Argoda ise; Hırsızlık, yalan, dolan, hile, düzen, dalavere gibi anlamları vardır.

Manitu; Bir kısım Amerikan Kızılderililerinin kullandığı, bir bakıma Tanrı niteliğinde gözle görünmez, gizemli güç.

Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.

Meşakkatli; Güç, sıkıntılı, zor, zahmetli.

Müstakbel; İleri bir tarihte, gelecek, bulunulacak olan.

Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.

Persing (Piercing); İnsanların bedenlerinin muhtelif yerlerine taktırdıkları boncuk türünden bir şeyler.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Skala; Genellikle ölçü aletlerinde gösterge çizelgesi.

(3) Avazı Çıktığı Kadar Bağırmak; Bir insanın bağırabilme sınırlarını zorlayan, en son var gücüyle bağırması anlamında bir söz dizisidir. Mümkün olduğu kadar çok, uzun ve var gücüyle bağırmak da denebilir.

Bir Deri, Bir Kemik Kalmak; Çoktan çok zayıflamak.

Bir Fırın Ekmek Yemek; Bir duruma erişmek için pek çok emek vermek anlamında bir söz.

Cevahir Yumurtlamak; Cevher Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

Dalamak; Aslı; Köpek, kurt gibi ısırıcı hayvanlar tarafından ısırılma, dişlenme olmakla birlikte, öyküde tenin acıması şeklinde yerel bir deyim olarak kullanılmıştır.  Bir bakıma sözlük anlamında da; (ısırgan otu, zehirli böcek, arı vb.) kızartmak, kabartmak, yakmak, kaşındırmak şeklinde anlamları da vardır.

Fiskos Yapmak; İki ya da daha çok kişi arasında geçen, başkalarının yanında ama onların duyamayacağı bir gizli ve alçak sesle konuşmak.

Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Islah Olmak; Daha iyi bir duruma gelmek, yanlışlıkları düzeltmek, iyileştirmek. Yola gelmek, uslanmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Kendini Beğenmek; Başkalarını küçümseyerek kendini onlardan önemli, üstün görmek.

Tahsis Etmek; Ayırmak. Vermek.

Tedavülden Kalkmak (Kaldırmak); Bir uygulamanın, geleneğin vb. için geçerliliğinin yitirilmesi. O paranın kullanılmasının sona erdirilmesi.

(4) Yol göründü, gurbet ele giderim… şeklinde başlayan bir Anadolu türküsüne vurgu yapılmıştır.

(5) Git gel Konya Altı Saat; Aslı, Antalya ile ilgili “Git-gel altı saat” şeklinde herhangi bir iş için gidip gelen birine ait olan güzel bir öyküsü olan bir söz olup, her ne şekilde olmuşsa söz; “Git-gel Konya altı saat” şekline dönüşmüştür. Oysa şimdi bu süre hızlı trenle Ankara-Konya olarak bir buçuk saattir.

(6) Şiribim Şiribom; Anlamsız bir söz dizisi, dünyanın umurunda olmadığına dair bir anlamda olsa gerek. Bir zamanlar Gökben adlı sanatkârın seslendirdiği şarkının nakarat bölümü.

(7) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(8) Dünyada bir tek güzel çocuk vardır ve bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ (Bu sözün değişik bir formatı daha uydurulmuştur, şöyle ki; “Dünyada bir tek güzel anne vardır, tüm çocuklar da o anneye sahiptir.”)

Kadınlar zayıftır, ama analar kuvvetlidir.  Victor HUGO

(9) Belki bir sabah geleceksin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(10) Konuşmayı öğrenmek sadece iki yıl sürerken, sessiz kalmayı öğrenmek altmış yıl alır. Ernest HEMNGWAY

(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAŞKA KİM BİR TANEDİR Kİ? (Sana Ait Olandan Başka)” dizeleri. Tamamı blog sayfamda, Nakaratı; Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın olan ilk kıta şöyledir; “Gülen yüzün daima gülsün, hiç solmasın, / Gönlüne asla elem, keder, yas dolmasın, / Kapat avuçlarını! Hiç açık kalmasın, / Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!”

(12) Gel, Ne Olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.