Sınıfa girdiğinde adı konmuştu, enine-boyuna, dalyan gibi(1), sadece yaptığı ve hobisi olan boks sporu sebebiyle burnunun eğriliği, şakaklarındaki kemik çıkıntıları dışında yakışıklı sayılacak son sınıf öğrencisi İsa’nın. Onu belki de heybeti(2) nedeniyle; “Genç, delikanlı, adam” olarak tarif etmeye çalışmak daha doğru idi.

Babası olmadık bir zamanda, belki de sürgün şeklinde tayin olunca yıllardır yöresinde okuduğu okulu terk edip mezun olmak için bu okula gelmek zorunda kalmıştı.

Takma adına gelince; İsa Göktürk’ü öğrenci ve öğretmenle tanıştırmak için sınıfa getiren hipermetrop gözlükleri burnunun üzerindeki, sıska ve nasıl müdür olduğu tartışılacak müdür, sınıfa girip de tam İsa Gök… dediğinde hapşırmış, yerinden çıkma gayretini yaşayan gözlüğünü tutmak isterken İsa’nın ismi söylediğinde kaldığı gibi, olduğu şekilde yarım kalmıştı.

Karma okulun, karma sınıfındaki bütün öğrenciler söylenen değil, düşünülen, maksat ve murat edilen anlamda algılamışlardı(3) o kelimeyi.

O kelime oldum olası yasaklı bir kelimeydi Türkçemizde. İnsanlar o kelime yerine; “Popo, Kıç, Kalça, Geri, Art…” demeyi tercih ediyorlardı, müstehcen(2) saymayarak aynı anlamda ve çokça.

Oysa herkes, kadın-erkek, çoluk-çocuk ayırımsız olarak sarf ettiğimiz; “Eşşek oğlu eşşek,  “Eşşeoğlu eşek, eşşoğlu beş kulak” ya da kısaca; “eşşoğluşek” veyahut da yarım bırakmak zorunda bıraktığımız, bilenlerin bildiği “Ananı… Ebeni… Hass…” diye başlayan cümlelerle anlatılanlar daha masum ifadeler midir ki?

Ya Türkçemize yerleşen, ister istemez rahmetli şair Can YÜCEL’in “Biz, bizim memlekette ‘.öte .öt!’ deriz!” şeklindeki sözünü inkâr edecek şekilde Türkçemize yerleşen deyimler? Hemen aklıma gelen bir kaçı;

“Zaman kötü, kolla …ü!  … ü yere yakın olandan kork! Enseye tokat…e parmak, Koy …üne rahvan gitsin(6), Alışmadık…tte don durmaz…” Bir de bunun Almanca saklanmışı var; “Ne demiş şair Goethe?” diye başlayan.

Ayrıca evlilik benzetmesi; “Evliliğin ilk yılları can cana, sonraki yıllar yan yana, daha ileriler .öt, .öte… Sonlara doğru git öte, git öte!” şeklinde.

Yasaklı kelimelere oldukça meraklı bir milletiz biz, bir o kadar da sansüre. Refik Halit Karay’ın soy ismini ters çevirerek aldığı söylenir bazen. Eskiden silâhmış, şimdilerde ayıp olmuş!

Mademki öykünün gereği; o zaman Yabancı filmlerde “Fuck you!” cümlesinin “Allah kahretsin!” anlamında tercüme edildiğini saklamamak gerek. Bu nedenledir ki, bazı ikircikli(2) insanlar içinde “fak” hecesi geçen fakat, mutfak, muvaffak, ufak, fakir, şafak, nafaka, infak, nifak, fakülte vb. gibi kelimeleri kullanırlarken bir hayli sıkıntı çekerler, ellerinde değildir, sıkıntı çekmemek…

Sadece o kelime mi? Ola ki bir yerde İngilizce kitap diyeceksin, kelime “Book” şeklinde yazılışından ziyade uzatılarak belirtilir, ya da o kelime Türkçemizde olmayan “Mok” olarak değiştirilir. Ha bunun bir de Fransızcası vardır; “Merci, Beaucoup!” bilmediğim için yazmakta bile sıkıntı çektim ki, anlamam.

Bazen olmadık bir şekilde; “Nebi!” deriz, harflerin yerleri değiştirilince ancak denilmek istenilen anlaşılır, ayıp ki ayıp! Futbol sahalarında “Karı-koca, hatta çocuklar” hep bir ağızdan ayrıcalık fark etmeksizin ilgililere takdir sözü olarak kullanırlar bu kelimeyi, özellikle hakemler için.

“Oros…” ya da “Fahi…” demekte de çekinir insanlar, uluorta, ya da analarının gözü olan çocuklar yanında sarf edilmesi uygun değildir. Onun yerine “Seks İşçisi” demek gerekiyormuş!

Hemen hatıralarıma bir dönüş yapmam gerekirse, bir Kız Okulu ya da Kız Meslek Lisesinin önünden geçerken kavga eden iki kızın küfürlerinden birini yaşamımda ilk kez duydum ve kendi adıma utandım, yaşamımın hiçbir devresinde böyle bir küfrü ağzıma yakıştırmam mümkün değil. “Ananın… bacağımı…” Belki internette aranırsa bulunacak bir küfür dizisi olabilir, bilemem…

Kısaca; İsa Gökyüzü’nün, gerçekte “.öt İsa!” resmiyette utanma, arlanma(3) modunda “Öt İsa!” idi adı, herkesin düşündüğü, bildiği, anlayıp da içinde sakladığı biçimde.

Konuyu aynı anlamda uzatmak gereksiz…

İsa geldiğinde sınıf için yaşanan sorun; sıralardan birinde yer bulma idi. Mazereti nedeniyle o gün gelemeyen öğrencinin ve ilk sırada, yer cücesi(1), öykünün dolduruşuna uygun şekilde “Yere yakın” denmemesi gereken, boy ve kilo bakımından nasipsiz(2), kara-kuru(1), çıtı pıtı(1), çıtkırıldım(1) kızın yanı boştu.

Ancak avantajları(!) yüzünden İsa’nın oraya oturması da, sığması da mümkün görünmüyordu.

İsa’nın mazeretli öğrencinin sırasına oturması çözüm değildi, oraya oturması demek, arkasındaki öğrencilerin tahtayı, öğretmeni görmelerini engellerdi. Gerçekti ki; zürafa, deve, fil benzeri yapıda olan İsa’nın yeri ancak son sıra olmalıydı, bu nedenle sıra başlarındaki son öğrenciler birer ön sıraya geçerek İsa’ya son sırada yer buldular!

İsa Gökyüzü’nün ön sıradaki, sınıfa girdiğinde onu hemen fark eden ve fakat manalı bakışlarını gizlemekte ustalıklı davranamayan genç kızın yanına oturması, maddenin ruhuna ve fizik kurallarına aykırı idi zaten.

Ancak, bir bakıma oluşan karşılıklı bakışları ne kendileri, ne de çevrelerindekilerin fark etmeleri mümkün değildi, belki hissi kabl el vuku(1), belki altıncı his, muhtemelen Tanrının kadınlara verdiği özel yetenek ya da harika bir kalp kalbe karşıdır(4) gerçeği, hem de bir anda…

Gerçekler yadsınamazdı asla. Boylar arasındaki 25-30 santime yaklaşan fark, “Aramızda sıradağlar mı olacaktı?(5) dedirttirecek boyut ve görünümde olup sükût etmelerinin(3) gereği gibiydi, şaşmaksızın.

Oysa oluşacak gönül birlikteliği için bir “Merhaba!” demenin bile çekincesini yaşıyor gibiydiler karşılıklı. El ele olmasa da hiç olmazsa göz göze birlikte olmayı gerçekleştirmek isteseler, oğlan çekingen, kız sıkılgan ve utangaç idi, mümkün değildi yakınlaşmaları.

İkisinden de ne köy, ne de kasaba olurdu, eğer ilginç, bilinçli ya da salakça bir tesadüf, ya da fiziksel anlamda bir destek, duygusal olarak ilerlemeleri için bir hareket vermezse. İki sınıf arkadaşı olarak, uzaktan uzağa, sessizce ve sadece gözleriyle selâmlaşmaları mümkün olabilirdi. Ama nasıl?

Örneğin İsa cesur olsa, dese ki;

“Gel sana çay, ayran, tost, ikram edeyim!”

Cevap anında hem kendi, hem de karşısındaki için gerçekçe “Hayır!” ya da “Olmaz!” olarak şekillenirdi, emindi.

“Pul koleksiyonumu göstereyim?”

Doğal olarak “Olmaz! Hem zaten pul koleksiyonum yok ki!”

İkimiz bir fidanın…(6) Olsam, olsam ben kütüğü, tomruğu, o dalı, goncası…”

Kendi kendine, okul çıkışı yol boyu monoloğunu diyalog şeklinde katlanıyordu;

“Ne seversin, nasıl seversin, niye seversin?”

“Sevmesem olmaz mı?”

“Gerçekten deli miyim?”

“Uzaktan pek fark edilmiyor!”

“Gözlerinden, bakışlarından etkilendim…”

“Şunu doğru dürüst söylesene be adam! Hah! Karşıdan da abim göründü, ayıkla bakalım şimdi pirincin taşını…”

“Doğru dürüst konuşmak varken, enine-boyuna, devasa(2) biri iken, ağabeyinden korkup da tabanları yağlamam da nesiydi?”

Gün başladı yeniden, söylemlerinden, rüyalarından, hayallerinden, kısaca düşüncelerinden arınmış(3) olarak. Kendi kendine ürettiği senaryoları unutma çabasındaydı.

İnsanların bazı, bazen şans, kader, kısmet şeklinde isimlendirdikleri tesadüfler onların ayaklarına kadar gelir, yardımcı olur insanlara. Bazen de insanlar tesadüflere yardımcı olurlar. Ancak ne öyle ne de böyle, ne İsa’nın ne de genç kızın, yani Mesude’nin tesadüflerle hiçbir ilintileri olmamıştı.

İsa, ders bitip teneffüse çıkıldığını, ya da son ders zili olduğunu bilip önündeki barikatları(2) aşıncaya kadar, Mesude çoktan, değil konuşma, görüş mesafesinden bile dışarı çıkıp, uzaklaşmış oluyordu.

Ola ki herhangi bir olasılıkla karşı karşıya geldiklerinde ise ne söyleyeceğinin bilincinde olmuyor, şaşkınlaşıyor, aptallaşıyor, kekeleme hakkından bile vazgeçiyor, gözlerine derin derin, muhtemelen içinden “Ah!” çeke çeke baktıktan sonra, yaşadığı dünyadan ayrılırcasına sırasına yöneliyordu.

Bunda belki başlangıcında müdürün kazası, sınıf tarafından benimsenen unvanının tedirginliğini de eklemek gerekti galiba.

Aradan geçen uzunca bir süre sonunda Tanrı, İsa’nın bir şansa, bir tesadüfe ihtiyacının olduğu düşüncesini yaşamış olsa gerekti…

Bir üst kattaki laboratuvarda önce garip ve gürültülü bir patlama sesi duyulmuş, yangın alarmlarının çalmasıyla birlikte dışarıya yönelmiş gri dumanlar pencerelerden görülmeye başlanmıştı. Muhtemelen koridorlar da aynı etkiyi yaşamak üzereydi.

 “Herkes dışarıya!” diyen öğretmenin sözlerine uygun olarak, İsa sıraların üzerlerinden atlayarak kapıya dikilmiş;

“Öğretmenim, önce siz, sonra da kız kardeşlerimiz, herkes yanına kâğıt mendillerini alsın, olmayanlar olanlardan kendilerini desteklesinler, yanında suyu olanlar peçetelerini birbirine destek olarak ıslatıp burunlarına tutup, merdivenlere doğru öyle yönelsin!” diye bağırdı.

Eğitim aldığından değil, okuduğu bir romandan aklında kalan bir esintiydi bu. Sonra Mesude’nin yanındaki delikanlıyı yerinden kaldırıp arkaya iteklemenin ertesinde Mesude’nin elinden tutarak diğer kızlarla birlikte onu dışarıya yönlendirmiş, iteklemişti.

Bir kumandan gibiydi kapı önünde çıkışı engellemeksizin. Önce kızlara, sonra da oğlanlara yol göstermiş, herkese yol gösterirken, kendine dikkat etmemenin ceremesini çekerek yoğun duman sınıfı işgal ettiğinde istemese de direnemeyip yayılıvermişti kapı önüne.

Burunlarını ıslak mendillerle kapatan kızlardan ikisi Mesude ve Memduha, eksikliği fark etmişler ve ellerindeki yedek ıslak mendillerle İsa’nın burnunu maskeleyerek ayağa kaldırmakta başarılı olmuşlardı.

Tarafsız olarak(!) özellikle Memduha, münakaşa ya da sitem dolu sözleri karşısındakine aktarma anının bu an olduğu düşüncesiyle;

“Oğlan geldiğinden beri, gözünü senden ayırmıyor, ayılıp bayılıyor, dikkatini çekmeye çalışıyor, oralı olmuyorsun. Ne yani karşına geçip bugünden diz çöksün mü istiyorsun?”

“Aramızdaki Edi-Büdü(7), Laurel-Hardy(7) gibi farkı görmez gibi konuşuyorsun?”

“Ne varmış yani, kalpleriniz, gönülleriniz uyuşuyor, aynı heyecanı karşılıklı olarak duyuyorsanız, sırık-fidan farkı o kadar önemli mi?”

“Sadece boy farkı mı? Yakışıklı çocuk! Beni beğenmez ki!”

“Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Gönül kimi severse güzel odur. Oğlan, senin hükmünde…

Ama dersen ki; ‘I-ıh!’ Kınkın(8) Ahmet’in sen de gözü var. Gıpgıp(8) Hatçe de İsa’dan gözünü ayırmıyor, benden söylemesi…

Ancak şunu da bil! Aklımda olmasa da, sana baktığı gibi bana baksa, anında değilse bile, birkaç dakika içinde erir, biter ‘Merhaba!’ der, el uzatır, sevgili olmayı, beklemeyi ve sonunda da çocuklarımızı doğurmayı aklımdan geçirirdim…”

“O kadar yani?”

“Bir söz var, tam aklımda değil, ama bakışların anlamını(9) anlatır. Keşke bana da bugünlerimde değilse bile, o günlerimde, o gözlerle bakan, seveceğim biri olsa, sana söylediklerim, benim için gerçek olsa…”

“Düşüneceğim!”

“Düşünme! Uygula! Kaçırma, kaptırma. İhtiyacın varken, kedi gibi nankörlük edip gözlerini kapama. Tanrı, biz kadınlara ilâhi bir güç vermiş, karşımızdaki tüm erkekler yarım akıllı. Senin karşındaki de öyle, benden söylemesi…”

“Çok tecrübeli gibi konuşuyorsun?”

“Yaşadığımı sandım, terk edildim, başkası sahiplendi. Hissettirmek istemedim, aileme bile. Açığımı ilk kez sen yakaladın, ancak unutacağını umuyorum!”

“Neyi unutacağım kız, hatırlatsana!”

“Teşekkür ederim!”

Olaylar ve içten geçirilenler ne istenildiği ne de umutlanıp arzulanacak gibi gelişip ilerlemedi.

Süre geçti, sonbahar yağmurları tükendi, Tombul Nejla (Tombe La Neige)(10) yani “Her yerde kar var!” girdi devreye. Her yerde her şey vardı, ama her şeyin olması gereken yerde hiçbir şey yoktu, sınıf öğretmeninin fark ettiği.

Ayağa kaldırıp ikaz ettiği on öğrenciden ikisi İsa ve Mesude idi. Öğretmen dışında onların hallerinden anlayan tek kişi belki birazdan az da olsa Memduha ile Gıpgıp ve Kınkın olsalar gerekti.

“Bakın çocuklar! Dikkatli olmazsanız, gereken başarıyı göstermezseniz, bütünlemeye kalmanızdan hiç memnun kalmayacağımı bilin. Hele sen İsa? Geldiğin yerde parlak bir öğrenciyken, nedir bu saçmalık, yabanilik? Okul değiştirmek mi bozdu senin ahengini? Keşke kaldığın yerde öğrenci yurtlarından birinde kalıp orada bitirseydin okulunu!”

“Şey öğretmenim!”

“Ney öğretmenim? Aklını başına devşir(3) ki ben de ‘Tüh!’ Tüh!’ diyerek üzülmeyeyim!”

Sınıfta ayağa kalkmış olan tüm öğrencilerin yüzlerinde gezdirdi gözlerini öğretmen;

“Sevgili öğrencilerim, çocuklarım, kardeşlerim. Bugünlerinizi genç olarak ben de yaşadım. Coştum, koştum, heyecanlandım. Sizlerden sadece kısa bir süre için benim gibi yaşadıklarınızı ertelemenizi istiyorum. Ki sene sonunda yüzümün gülmesi için buna hakkım var sanıyorum!”

Duraklayıp Mesude’ye döndü;

“Gelelim Mesude sana. Yakınlarından biri mi hasta? Bilmediğim, anlayamadığım, ya da benden gizlediğin bir derdin mi var? Nedir bu melânkolik tavrın(1)? En önlerden neredeyse sonlara yerleşmek üzeresin…

Sevgili çocuklar…

Haftaya yazılı yapacağım. Tüm soruları kitabın kırkıncı sayfasından sonrası konulardan hazırlayacağım, bu sorular muhtemelen üniversite sınavlarınızda da başarılarınıza etken olacak. 10 üstünden 8 tam puan alanları daha önceki notları, ortalamaları her ne olursa söz veriyorum, dersimden mutlu kılacağım gibi, diğer derslerden de öğretmenlerinizle konuşarak kazanmanız konusunda yardımcı olacağım, çabalayacağım…

Ve bilmem tekrar etmeme gerek var mı, hepiniz Türk’sünüz ve Türk olarak sınıf geçmeniz için gereken 5 numarayı hak ettiğinizi belirtmeme gerek var mı? Tabiidir ki sizlerin de benim yüzümü karartmamanız gerek! Arkadaşlarıma karşı mahcup olmak(3) istemem, sizler de beni mahcup etmeyin, lütfen ve lütfen!”

Ders zili çaldı, sözün bittiği yerdeydi(1) herkes. Kar lâpa lâpa yağıyordu ve bu Memduha’nın devreye girmesinin işareti gibiydi sanki. İsa’nın yanına geldi;

“Hadi İsa! Biz Mesude ile aynı adresteki evlerde birbirimize yakın oturuyoruz. İzin ver koluna girelim, düşmeden bizleri evimize teslim et. Öğretmen acı, ama doğru konuştu. Bir şeyleri erteleyin, derslerinize konsantre olun(3) ve beni kötü kötü konuşturmayın lütfen…

Ben hissettiklerinizi, yaşamak istediklerinizi, bundan sonraki şekillendirmek istediklerinizi biliyorum, dışarılara hissettirmek istemeseniz de. Bakın birbirinizin gözlerinize, birbirinizin olmayı istediğinizi anlatın, bu bir vaat olsun ve hemen yönelin derslerinize!”

Kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırmakta sıkıntısı vardı İsa’nın. Eli, eline değdi Mesude’nin, o eli bırakmadı İsa, Mesude de çekmedi geri. O elleri çözülmeksizin montunun cebine sakladı İsa, mutluluğunun yüzünden anlaşılmaması için Memduha’nın yüzüne doğru bakmamayı, ilerilerindeki meçhul bir noktaya gözlerini dikmeyi tercih etti.

Mesude’nin evi, Memduha’nın evinin öncesindeydi yol boyu. Mesude’yi evine bırakırken Memduha seslendi;

“Öğretmenimizin dediklerini unutma! Bu; mezun olmak için gerekli, hem her ikiniz için de ve ben her zaman sizlere yardım için hazır olacağım!”

Mesude’nin evinden, koluna İsa’yı takmış olarak biraz uzaklaştıktan sonra Memduha çekinmiş olsa gerek, kolunu çekti İsa’nın kolundan;

“Sözlerim havada kalmış olmasın, sana da doğal olarak… Ah! Şu sevda, yaşadığım sevda beni iki yıl geciktirmese, aşk deyip de hüsranı yaşamasaydım, seni bırakır mıydım o cüceye?”

“Ne diyorsun Memduha?”

“İstersen ‘Abla’ da diyebilirsin. Seni kahırlandırayım istedim. Mesude güzel, iyi, gayretli ve mükemmel, üstelik bir kez daha bir başkasına rastlamanın mümkün olamayacağı bir başka dünyadan yeryüzüne gönderilmiş güzel bir kız. Öncelikle her şeyden önce insan olan insan, sonra sana ömür boyu sevgili olacak bir kız…

Sanırım ona kavuşmak için, o da sana kavuşmak için hemen mezun olursunuz. Benim kitabımda; ‘Ne birinin malına hep demek, ne de göz etmek!’ asla yoktur! Yeter ki sen malının sahibi ol, yokluğu kendinle paylaşma gayreti yaşama!”

“Anladım abla! Sağ ol!”

“Peki, seni ders çalıştırmamı ister misin? Ailem muhafazakârdır, ama öncelikle aydındır! Saat söyle! Ben o vakitte ailemi o vakte kadar hazırlarım, sen de yemeğini yer gelirsin!”

“Sağ ol Memduha! İnsan çok zaman, mekâna ve zamana hükmetmekte aciz kalıp, yönetilmek istiyor. Aklımın başıma gelmesi için gerçekten yöneten bir değneğe, desteğe, yönetilmeye o kadar çok ihtiyacım var ki!”

 Memduha yemedi, içmedi, bir bakıma kamuoyu oluşturmak(3), diğer bir bakıma yakın olduklarını anlamaktan, anlatmaktan aciz iki Tanrı kulunun aralarında mesafe olmadığını anlatmak, yakınlaşmalarını sağlamak için kendince bir plân hazırladı ve Mesude için de izin aldı.

Ve Memduha’nın evinde gözetim altında beraber ders çalışmaya başladılar.

Ders çalışabilenler ders çalışarak, gönlü birbirinde olanlar, ders aralarında bile birlikte olup en üst numarayı hak etmek, bir bakıma öğretmenlerini mahcup etmemek düşüncesindeydiler. Bu konuda çöpçatan hüviyetinde baş mimar olan Memduha ile Mesude ve İsa da ipi ilk göğüsleyenler arasında olmak istiyorlardı.

Öğretmen bir jest daha yapmış, soruları 100 adet olarak ve yanlış-doğru şeklinde cevaplamak üzere hazırlamıştı;

“Cevaplamanız gereken soru adedi 100. Ufak bir ipucu; 50 yanlış, 50 doğru var. Sanmıyorum ki dört yanlış yapıp da bir doğru cevap hakkını yitiresiniz. Acele etmeyin, doğru düşünün, anlayamadıklarınızı pas geçin, sona bırakın. Teneffüste de burada olacağım. Nasıl olsa bundan sonraki ders de benim…

Cevapsız sorularınızı son beş dakikada örneklerle açıklamaya çalışacağım. Sonrasında kâğıtlarınızı düzgünce işaretlemeleri için arkadaşlarınıza iletecek ve herkes değerlendirmeyi arkadaşı adına yapıp, adını soyadını ve kazandığı puanı kâğıdın en üstüne yazacak lütfen!”

Kâğıtların dağıtılması bu sırada sona ermişti;

“Oh! Ho! ‘Dedim ki, dedim ki!’ derken beş dakikanız bana geçmiş! Önemli değil, derse giriş zili çalıncaya kadar zaman sizin. Zaman yeterli olacak sanıyorum. Başarılar…”

Masasına geçen öğretmen serbest saatmiş gibi kitabını açtı, sınıfta çıt yoktu, sinek bile uçsa sesi duyulacaktı sanki. Ne kimse ayağını sürüyor, ne de öksürüyor, tıksırıyordu. Yarının anneleri, babaları, inanılan, güvenilen Türk çocuklarıydı onlar çünkü.

Herkes heyecanlıydı, ancak…

Mesude’nin de Memduha’nın da yaşlı babalarının çeneleri yaşları nedeniyle düşük olsa gerekti.

Sınavın yapıldığı anlarda Mesude’nin babası Mesut ile Memduha’nın babası Memduh sokakta karşılaşmışlardı;

“Çocukların maşallahları var, üçü de yoğun bir şekilde çalıştılar!” demek gafletinde(2) bulundu Memduha’nın babası ve anında tepkiyi aldı;

“Üçü de ne demek?”

“Senin kız, benim kız, bir de arkadaşları İsa…”

“Memduha İsa’dan bahsetmedi ama…”

“Niye işkilleniyorsun(3) ki, üçü bir arada, bizim gözümüzün önünde ders çalıştılar, ne varmış ki bunda?”

“Senin kızın için önemli olmayabilir belki, ama benim kızım için önemli…”

“Bu sözü anlamını bilerek mi söyledin? Çocuklar daha lise öğrencisi ve sen hem iftira, hem gıybet(2) ediyor, hem de yanlışlık yapıyorsun. Lânet(2) olsun senin gibi içten pazarlıklı(1) biri olan seninle tanıştığımız güne. Artık sizi tanımıyorum!”

“Ben de seni hiç tanımıyorum!”

Mesut; yememiş içmemiş, olayı karısına söylemiş, mahallenin dedikodu gazetesinin usta tek sözcüsü olan kadın da öncelikle oğullarına ve sonra kızının sözlüsüne bağıra-çağıra anlatmıştı, çıtlatmak(3) yerine. Herhalde bu olayı sözcüsü olduğu gazeteyle yayamazdı…

İki oğlu ve sözlü oğlan donanımlı(!) olarak okula yönelmişler, ancak Nöbetçi Öğretmen önlerine çıkıp onları müdürün odasına yönlendirmişti. Sözcü Mesude’nin büyük ağabeyiydi;

“Mesude okumayacak, okulu bırakacak, evlenip çoluk-çocuğa karışacak!”

Müdürün ikna etmek için çalıştığı sözlerin hiçbiri hiçbirini etkilememiş, sözler bir bakıma askıda kalmış, bir diğer bakıma kulakların birinden girip diğerinden dışarı çıkmıştı.

Teneffüs için ders zili çaldığında kapısı açılmayan sınıfın kapısını çalan yeteneksiz müdür, misafirlerin(!) isteklerini anlatma gayretini yaşamıştı sınıf öğretmenine karşı.

Öğretmen sınavı umursamaksızın kapının önüne çıkmış, kapıyı kapatıp gereken dersi vermesinin gerektiği kanaatindeydi, anlaması gerekenlere. Kısaca;

“Bu çocukların hepsi şu anda benim evlâdım, ayırımsız olarak. Sınav, daha doğrusu son ders bitmeden hiçbirini sınıftan çıkartmam. Çıkarttığımda da ola ki kulağıma yanlış bir şeyler erişirse peşinizi asla bırakmam, yasaların bana ve çocuklarıma verdiği hakları sonlarına kadar kullanırım. Hadi şimdi doğru dışarı, terk edin okulu ve beni asayiş kuvvetlerine(1) başvurmak zorunda bırakmayın!”

Gururları beş paralık olmuş, süt dökmüş kedi gibi ayrılışları hınçlarını körüklemiş, kapı önlerine konan boş süt şişeleri gibi kendilerini okul avlusunun da dışında bulmuşlardı, Güvenlik Görevlisinin eli belinde, nazikçe(!) davetiyle. Onlar kadar Güvenlik Görevlisi de donanımlıydı.

Sınıfa giren öğretmen sınav kâğıtlarını her bölüm için önden arkaya doğru sırasıyla toplatmış, toplananları diğer sıralara arkadan öne dağıtılmalarını sağlamıştı, orta sırayı yarısı bir tarafa, yarısı diğer tarafa ve sağ sıradan, sol sıraya aktarmalarla, hiç de gereği olmamasına karşın.

Değerlendirme sınıfça yapılmış, toplanan kâğıtlara o an için üstünkörü bakan(3) öğretmen müjdeyi anında slogan şeklinde ulaştırmıştı sınıfa, topluca;

“Çocuklarım benim, mezuniyetinizi şimdiden gönül zenginliğiyle kutlarım!”

Yaşanan olaylardan haberleri olmayan Memduha, Mesude ve İsa beraberce çıktılar okuldan, okul içindeki hava ile okul dışındaki hava aynı değildi, hele ki Mesude;

“Hiğk!” gibi acayip sesleniş sonrası “Ağabeylerim!” diyerek Memduha ve İsa’nın arkasına gizlenme gayretini yaşarken…

Sözcü olan ağabey gene devredeydi;

“Sen ayrıl kız! Sen de kenara çekil, Memduha alçağı. Bizim kavgamız şu oğlanla. Sonra sıra sana da gelecek, Mesude’ye de…”

Sözlerini bitirmeye gerek görmeden ilk yumruğu suratına kondurdu İsa’nın, sonrası çorap söküğü gibi devam etti. İsa kitaplarını ancak kaderlerine bırakabilmişti. Mahalle kabadayıları(1), şehir eşkıyaları(1), apaşlar(2), holiganlar(2) gibi her biri bir kenarından tutarak yere düşürmeden içlerinden geçenleri gerçekleştirme çabasını yaşadılar İsa’ya karşı.

Direnmek geçmemişti aklından, karşısındakilerin ellerine bırakmıştı kendini, bilmediği Mesude’nin üç ağabeyi olup olmadığıydı, çünkü onlara benzemeyen Sarı Çıyan(1) gibi olanın darbeleri daha sık, daha küfürlü ve daha acımasızdı. Diğerleri de farklı mıydı ki ondan sanki?

Hareketsizliğini, el ayak kaldıramamasının, kendini savunmak istememesinin sebebini düşünmeksizin, umursamaksızın tüm güçleri ile tüm eforlarını(2) sarf ederek bilmedikleri, bitmeyecek hınçlarını almaya çalışıyorlardı, karşılarında ki kişi sanki düşman, ya da gâvurdu.

İsa, asla değil elini, ayağını başını bile kaldıramazdı karşısındakilerin sevdiği, uğruna canını bile vermekten çekinmeyeceği Mesude’nin ağabeyleri olduğunu sarf edilen sözlere göre anlamıştı sonunda ve aldığı eğitim ve terbiye kendine bunu emrediyordu.

Karşısındakiler ya dövmekten bıkmışlar, ya da yorulmuş olsalar gerekti. Sarı Çıyan damat adayının doyumsuzluğu gözlerinden belliydi. Silâhını çıkardı, mermiyi silâhın ağzına sürdü ve sonucunun “Öldürmeye teşebbüs” olarak değerlendirileceğini bilmeksizin;

“Bu da sana benden hediye!” diyerek silâhını ateşledi. Mermi, İsa’nın omzunda fazla tahribat(2) yapamadan sıyırıp geçmiş, kenardaki simitçiyi de ıskaladıktan sonra seyahatini bir ağacın gövdesinde sonuçlandırmıştı.

Ancak o kadar dayağı yedikten sonra bu son sıyırık dermanını bitirmişti İsa’nın. Belki de ayakta kalmak için direnmesinin nedeni içindeki “Sevgi” idi.

Şapşal Sarı Çıyanın sonrasında aklı başına gelmişti ki, diğerlerini de arkasında bırakıp arkasına bakmadan, belki de ayakları poposuna vurarak kaçmış, diğerleri de onu takip etmeyi ancak akıl edebilmişlerdi. Ola ki bilmedikleri duman varsa ateşin, mazlum varsa zalimin, cürüm varsa, kişi ya da kişiler saklansalar bile faillerinin mutlaka bulunacağını akıllarına getirmemiş olmalarıydı.

Nöbetçi Öğretmenin telefonuyla gecikerek gelen ambulans “Kurallar gereği” deyip tozu dumana katarak kaçanlardan sonra cascavlak(2) ortada kalan kızları ambulansa almaksızın gidecekleri hastanenin adını vermekle yetinmişlerdi.

Harçlıklarını birleştiren kızların paraları, taksi tutmak için yeterli değildi. Şanslarını dilencilik olarak denemekse akıllarının ucundan bile geçmemişti(3).

Tam o sırada kendilerine “Mezuniyet Müjdesi” veren öğretmenlerini gördüler.

“Öğretmenim! İsa’yı çok kötü dövdüler ve silâhla da yaraladılar. Bizi ambulansa almadılar, taksi tutmaya da paramız yetmiyor, ne olur bizi hastaneye götürün öğretmenim!”

Yol boyu, öğretmenin açıklama bekleyen sorularına kaçamak cevaplar vermeyi tercih ettiler, bir ağızdan. Ancak hastane polisinin kül yutması(3) mümkün değildi. Gerek İsa’nın, gerekse kızların ağızlarından kaçırdıklarını, bir bakıma çapraz sorgulama(1) şeklinde, öğretmenin ise yaşadıklarını anlatmasıyla anlamış, bilmiş, çözümlemişti.

Cüretkârlar saklansalar bile, mutlaka yasalara takılacaklar ve cezalarını şu ya da bu şekilde çekeceklerdi. Bilmedikleri ufak rüzgârların ateşleri söndürdükleri, büyük rüzgârların ise ateşi körükledikleri idi. Telkin, nasihat yerine sille-tokat girişim belki değil, mutlaka ve mutlaka İsa ile Mesude arasındaki ateşi körükleyecek, içlerindeki kazancın dışlarına da vuruşuyla dünyaya kendilerini ifade edecek, kendilerini kabul ettireceklerdi.

İlgililerden(!) haberi alan baba Mesut ve hanımı, İsa’ya karşı önce ikna, sonra yalvarma ve en sonunda teklif modunda(1) isteklerini sıralamışlardı;

“Vazgeç! Mesude senin olsun!”

Verilecek en uygun cevabı neredeyse sargılanıp bantlanmamış yeri kalmayan yüzünün ağız bölümündeki sargıları aralayarak kükrer bir biçimde haykırmaya çalıştı İsa;

“Ben, sevdiğim insanı asla pazarlık konusu yapmam. Elimde ekmeğim yok, askerliğimi yapmadım henüz. Beni beklerse ona ömrümü adadım, bu can onun. Arkasında, ertesinde kalan her şey önemsiz teferruat…

Ben ne çocuklarınızdan ne de bana silâhla ateş edenden şikâyetçiyim. Ancak yasalar ne der, bilemem. Ayrıca aklımda yanlış kalmadıysa Memduh Amca ve ailesi ile Memduha’ya sizin de, oğullarınızın da, özür dilemeniz gerek. Ayrıca Mesude için sarf ettiğiniz yanlış sözler için de özür dileme borçlarınız var. Ben asla önemli değilim. Borçlarınızı ödemeniz gerektiğini söylememe gerek yok değil mi?”

“Haklısın evlât! Ben hemen özür diliyorum. Çocuklar da tutukluluk halleri sonunda yapmaları gerekeni mutlaka gerçekleştirecekler. Ancak öteki kayıp, yani silâhlı olan, eylem gerçekleştirmeye çalışan. Onun için söz vermem mümkün değil!”

“Benim için sizin biricik kızınız Mesude önemli. İçimden geçtiği halde, okuduğumuz ve haddim olmadığı(3) için ona, onu sevdiğimi söyleyemedim, yanınızda söylemekten de çekinirim, ama bilin ki ömrümün sonuna kadar onu bir an için, bir tek sözle bile üzmeyeceğim!”

Mesut, Mesude’ye işaret etti, hangi anlamda olduğu meçhul, “Sarıl, sahiplen!” anlamında olabilir miydi?

Belâ; “Geliyorum!” demez, pattadak(2) gelirdi. Nitekim…

Kapı birden açıldı, belâ, yani Mesude’nin kocası olacağını uman Şapşal Sarı Çıyan silâhıyla birlikte kapıda görünmüştü, muhtemelen başına gelecekleri öğrenmiş olarak. Ancak Güvenlik Kameralarına görünmeden odaya kadar nasıl geldiği muammaydı(2).

“Kalkın ayağa! Hepinizi teker teker öldüreceğim. Ha üç-beş yıl, ha ömür boyu hapis yatmışım, umurumda değil, önemsiz. Benim olmayan, asla bu zibidinin(2) olamaz, öldürmeye ondan başlayacağım!”

İsa için kendi canını kurtarmak hiç önemli değildi, katliamın(2) önüne nasıl geçebileceğini de akıl edemiyordu, bir tek bacağı sağlam gibiydi, hem de serbest. Yanlış bir şeyler yaşanacağı düşüncesiyle kolunun altındaki çağırma düğmesine parmağını devamlı basılı olarak tutmuştu.

Gücü, kuvveti, dermanı yerinde olsa bu kıçı kırık(1) deliye asla pabuç bırakmaz, tehdidine kulak asmaz, zile basmaya yeltenmezdi. Çünkü yanındakilere saygılı olmak için bile dört bir yanından bağlı gibi yerinde doğrulamıyordu.

Cellât dillendi(3) tekrar, diklenmeye(3) devam ederek;

“Son duanı eder misin, yoksa hemen mi bitireyim işini? Sizler de kıpırdamayın sakın, sırayı şaşırır öldürmeye ilk hareket edenden başlarım belki. Şimdi söyle bakalım düzenbaz(2), idam mahkûmlarına bile son arzusu sorulurmuş! Eşek Cennetine(1) gitmeden önce son duanı et, bakalım!”

Kapının çalınması ve sonra aniden açılması, bir anlık tedirginlik Mesut’un hareketlenmesine neden olmuş, tüm gücüyle Çıyanın böğrüne serbest olan ayağıyla tekmeyi yapıştırmış, o böğürürken(2) hastabakıcı da onu bir anda nakavt edip(2), tabancayı elinden almıştı…

Sonrasını anlatmaya gerek var mı?

Okul bitmiş, askerlik ertelenmiş, iş-güç edinmek hak getire, ev-bark, düğün-dernek için çözümler üretilmiş, onlar ermişlerdi muratlarına, hem nasıl?

Birbirine bir kere bile birbirini sevdiğini söyleyemeyenler, her anlarında “Seni seviyorum!” demeyi dillerinden düşürmez olmuşlardı. Hatta ilk çocukları kız olursa ismi; “Sevgi” oğlan olursa ismi; “Mutlu” olacaktı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İsa GÖKYÜZÜ adında birileri yaşamda varsa özür dilemek boynumun borcu. Bu isim; sadece öykünün gereği. Herhangi bir yerde rastlamadığım bir isim.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(1) Asayiş Görevlisi; Bir yerde korku ve kaygı verici hiçbir şeyin bulunmayış durumunu sağlayan, düzen ve güvenlik içinde bulunmayı temin eden görevli.

Çapraz Sorgu (Sorgulama); Hukuki gerçeğin tanık ifadelerindeki güvenirlik ve çelişkilerin ortaya çıkartılabilmesi için karşı tarafın tanığının sorgulanması işlemi.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Çıtkırıldım; Pek aşırı, ince ve çekingen. Güçlüklere dayanıksız kimse.

Dalyan Gibi, Enli Boylu Boslu (Poslu); Uzun boylu ve yakışıklı. Filinta gibi delikanlı.

Eşek Cenneti; Öbür dünya. Cezaevi, hapishane.

Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

Kara-Kuru; Esmer ve çok zayıf.

Kıçı Kırık; Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş kişileri paylama, azarlama anlamındadır.

Mahalle Kabadayısı; Kendine özgü namus kuralları olan ve bunun dışına çıkmayan, belirli bir bölgeden sorumlu olduğunu zanneden iyi dövüşen, korkusuz, babayiğit ve güçlü kimse.

Melânkolik Tavır;  Hüzün belirtisi olan, hüzün veren tavır, eda. Karasevdalı gibi görünüm.

Sarı Çıyan; Sinsi, hain sarışın kimse.

Sözün Bittiği Yer; Çok tarif yapılabilir bu konuda. Bazen söylenecek söz kalmaması, bazen de söylenmek istendiği halde gurur, korku nedeniyle söylenemeyenler. Her şeyin anlamsız olduğu, konuşmaların, heves ve heyecanların durgunlaştığı anlar. Bazen de sözler yerine gözlerin, mimiklerin, eylemlerin başladığı anlar…

Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.

Teklif Modu; Yararlanılacak olasılıkları sunma.

Yer Cücesi; Kısa boylu ve kurnaz kimse.

(2) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, serseri, serserice yaşam şekli.

Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

Devasa; Dev gibi, çok büyük.

Düzenbaz; Hile yoluyla aldatan. Hile yapan.

Efor; Bedensel, ya da zihinsel güç, çaba, emek.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Heybetli; Görünüşü korku ve saygı uyandıran, büyük, ulu, azametli.

Holigan; Özellikle futbolda aşırı fanatizmi besleyen ve çevreye zarar veren taraftar veya kimse, serseri, hayta.

İkircikli; İşkilli, kuşkulu kimse. İçinde ikircik bulunan, duraksamalı, duraksayan, karar veremeyen, kararsız.

Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.

Lânet; Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden, merhamet,  muvaffakiyet ve bereketinden yoksunluk, ahirette de azaba dûçâr kılarak rahmetinden uzak kalması ki Bunun sebebi üçtür; Küfür, Bid’at ve fısk (Haddi aşıp doğru yoldan ayrılmak) tır.  Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Müstehcen; Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız. Göreneğe aykırı derecede çıplak ve örtüsüz. Yüz kızartıcı, cinsel çağrışım yüklü söz ya da anlatım.

Nasipsiz; Hissesine düşeni elde edemeyen, sahiplenemeyen. Kısmet, talih, baht yönünden kısır.

Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.

Tahribat; Harap etme, yıkıp bozma, zarar verme, kırıp dökme.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(3) Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.

Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Algılamak; Bir nesnenin varlığını ya da bir olayı duyum yoluyla yalın bir biçimde zihnine yerleştirmek, sezip anlamak, bilincine varmak.

Arınmak; Arı bir duruma gelmek. Temizlenmek, rahatlamak.

Böğürmek; (İnsanlar için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz bir biçimde, ağlarcasına ya da korkunç bir öfkeyle bağırmak.  Büyükbaş hayvanların bağırma şekli.

Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek.

Haddi Olmamak; Bir şeyi yapmaya hakkı ya da yetkisi olmamak.

İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannına kapılmak.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

Kül Yutmamak; Oyuna gelmemek, Tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak.

Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.

Nakavt Etmek; Mat etmek. Yenmek. Boks karşılaşmasında rakibini yere düşürüp “10” sayılıncaya kadar kalkamazsa maçı kazanmak.

Sükût Etmek; Susmak. Konuşmamak. Söz söylememek, sessizlik.

Utanıp Arlanmak; Aynı anlamdaki iki kelimenin birleştirilmesiyle kuvvetlendirilmiş onursuzluk sayılacak bir duruma düşmekten çekinmek, utanç duymak.

Üstünkörü Bakmak; Gelişigüzel bakmak. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma bakmak.

(4) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(5) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte sahibi bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır. (Aramızda sıra dağlar mı olacaktı, dizelerinden biridir.)

(6) Yola çıkmış arıyorum… diye başlayan, ikimiz bir fidanız nakaratıyla ünlenen bir Çukurova türküsü.

(7) Edi-Büdü (Türkçe Uyarlaması); Aslı; Ernie ve Bert adlı, biri zayıf uzun boylu, diğeri şişman kısa boylu iki pelüş kukla karakteri olup hayal ürünleri sergilemektedirler.

Stan Laurel – Oliver Hardy; Biri zayıf diğeri şişman Amerikalı şovmenler.

(8) Kın Kın, Gıp Gıp; Yerel lâkaplardan ikisi.

(9) Sözler vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan. Bu söze eklenti olarak şunları yazabilirim Alıntı olarak; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! ALINTI

(10) Her yerde kar var… Tombe La Neige; Salvatore ADAMO’nun “Her yerde kar var!” olarak Türkçemize kazandırdığı bir şarkı olup zamanında halk arasında bu şarkı “Tombul Nejla” şeklinde de yorumlanmıştır.