Şnorkeli ve paletleri olmayan dalgıç kıyafetli, gözlüklerinin ardından hain bakışlı çakır gözleri fark ediliyordu sırtında baygın bir beden taşıyan adamın.

Mazgal kapağını(3) açtı, sırtında taşıdığı 90-60-90 ölçülerinde, 18-20 yaşlarında kadar gösteren manken gibi bedeni, bir balerin bedenine benzeyen ayaklarından tutarak acımasızca, eğer hâlâ canlı ise başı betona çarpıp boynu kırılınca Mevlâ’sına kavuşsun anlamında tepe üstü itekledi mazgaldan aşağıya.

Gören, bilen, başkaları? Yoktu!

Aynı dalgıç kıyafetli balık adam, bu kez orta yaşlı, bir kadını kestirmişti gözüne. Otelin havuzunda; “Yüzme öğreteceğim!” edasıyla kadını su altına çekmiş, boğulduğundan emin olunca da bırakıvermişi su yüzüne. Kadının bedeni ortası kalın bir “X” harfi şeklinde idi.

Gören, bilen, başkaları? Yoktu gene!

Çekirge üç kez zıplarmış, ya da Allah’ın hakkı üçmüş! Ancak bu kez sivil, yakışıklı, iri yapılı biri olarak gözükmüş kadının karşısında öncelerinde, balık kıyafetli olarak rüyalarını meşgul edip de tanınmayan adam ve dile gelmiş;

“Birincisi gençliğindi! Bil bakalım, neydi o zamanlar; aşk, sevgi, merhamet bilmediğin…

Kendin dışındaki herkese ıstırap çektirdiğin, hatta öldürmesen de canlarına okuduğun. Bir rögar kapağı altında heba olmuş(1) gibi bir zaman yaşamıştın. Tamam mı?”

“Evet! Sükûtunun(2) anlamı belli…

İkinci kez; sana el uzatanları umursamadın, gerçekçi olanlar bile mahzun idiler. Sana sevmeyi, sevgiyi, aşkı, saygıyı, yaşamdan zevk almayı öğretmek isteyen insanlardı onlar.

Kaprislerinle, olmayacak istek ve dileklerinle boğdun onları. İstekleri bir yudum sevgi görmekti senden, sen vermedin, ama onlar sevgileri ile boğdular seni, üstelik yaşamda hiçbir değeri olmayan, bilinmeyen bir ‘X’ harfi gibi. Doğru mu? Yanılıyor muyum yoksa?”

“Evet! Bir kez daha devam ediyor sessizliğin. Uykuda mısın, yoksa gözlerin açık rüya mı görüyorsun? Oysa biliyorsun, benden saklanamazsın. Ben, beni görevlendirenin emrinde Azrail’inim senin. Anlamadın mı yoksa?

Yok, öyle intihar eder gibi benden kurtulman mümkün değil. Hele ki Tanrının bağışlayıcılığına sığınarak; ‘Tak!’ diye başına bir kurşun sıkarak…”

Dinlenmek gibi bir sıkıntısı yoktu Azrail’in, devam etti;

“Ki tabancayı nereden bulacaksın? Zehir, yoğun ilâçla gitmek? O kadar sıkıntılı, eza verici(13), can çekiştirici ki, üstesinden gelemezsin. Üstelik gene o kadar zehri nasıl, o kadar ilâcı ne diyerek edineceksin? Boğulma hakkını kullandın daha önce. Yüksek bir yerden atlamak? Bunda da çevrene birilerini yerleştirmek ecelin nedeniyle Allah’ımın takdiri, ama hiç aklından geçirme, olmayacak, hem zaten hepsi benim görevlerimin içinde …”

“Peki! Ne yapayım sence?”

“Aaa! Dilin varmış senin!”

“Niyetin, amacın beni ortadan kaldırmak için ciddi ise neden çıkmasın ki sesim?”

“Deminden beri suskunluğun itiraf gibiydi de onun için şaşırdım. Biliyorsun maaşımı hak etmem için çalışmam, görevimi aksatmadan yapmam gerek! Ben görevimi yapayım, sen de akıllı, uslu Tanrına kavuş, ne dersin?

“Nasıl, meselâ?”

“Al eline bir bardak…

Sakın Tanrıya ulaşma çabasındayken içki değil, su olsun içinde. Git Roof(2) denilen kenara, Tanrın yardımcı olacak, etrafındakiler koşup yetişmeyecekler sana; ‘Ay! Bana bir şeyler oluyor!’ deyip sarkıt kendini aşağıya, gerisini ben hallederim!”

“Canım fazla acımaz di mi?”

“Yahu arkadaş! ‘Ben seni ahrete teslim edeceğim!’ diyorum, geri dönüşü olmaksızın, sen üç kuruşluk dünya acısından bahsediyorsun. Neyse giderayak(2) sana bir iyiliğim dokunsun, düşerken alayım emaneti, meselâ anında ‘Kalp krizi geçirmişsin!’ gibi…

Bu sana acıyıp Tanrıya isyanım gibi olacak, ama ne yapayım ki hoşlandım senden, sohbetin de fena değildi, hani! Tanrım seni de, beni de affetsin, sen yere çakıldığında hiçbir şey hissetmeyeceksin, hiçbir yerin acımayacak, söz!”

“İnanayım mı?”

“İnanmasan da olur!”

“Hayır!”

Öylesine canhıraş(3) bir feryat(3), olası ki desibeli(2) uçurum ötesinden yüksek bir seslenişti ki bu, tatil yöresindeki otelde bütün kapılar açılmış, neredeyse şehrin bütün otellerindeki müşteriler de ayaklanmıştı sanki ancak tek farkla.

Bu seslenişi yataktayken mi, yataktan düştüğünde mi yapmıştı, genç kız hatırlamıyordu.

Üstelik odasının kapısı açıktı, o yakışıklı Azrail hem canını almayı, hem de kapıyı kapatmayı unutmuş olamazdı, üstelik görev yapan Azrail’lerin kapı-pencere-baca açmak-kapamak gibi zorunluluklarının olup olmadığı konusunda ansiklopedik bilgisinin olmamasına hayıflanıyordu(1).

Şu anda bildiği şey ölmediğiydi, sağını solunu yoklarken, elleri göğsüne değince titredi, geceleri genelde üstsüz yatardı, acaba Azrail onu bu şekilde mi görmüştü? Utandı, giyindi hemen!

Rüya, hülya, halüsinasyon ya da varsayım(2) her neyse, onlarla şu ana kadar yaşadıkları arasında bir bağlantı kuramıyordu Azra. Takısız isminin Azrail’e yakınlığı şimdi mi gelmişti ki Tanrının aklına?

Evet, peşinde olanlara, yaklaşanlara karşı kayıtsız gibiydi her zaman, ama onlara eziyet ettiğini düşünemiyordu. Evet, uçarı(2), bildiğini yapan, bildiğine inandığından vazgeçmeyen, dünyaya metelik, kendi dışındaki hemcinslerine ve özellikle erkeklere önem ve değer vermeyen bir yapısı vardı.

Bu nedenledir ki kendini, rüya, hayal her neyse benzettiği o kurguda, yüzüne egemen olamadığı kıza tam olarak benzetemese de mazgala atılan kız gibi görmüştü.

Belki o kızın da gözleri kendininkilere benzer mavimsi-lâcivert-yeşil gibiydi! Can yakıcı, acıtıcı…

Burnu, dudakları, kulakları, gamzeleri…

Kendiyle övünmeyi geçirmek istemedi aklından! Gene de söylemesi gerekliydi ki; o manken ya da balerin gibi olan kız gibi saçları sarı ve bedeni düzgündü!

Peki! O yakışıklı Azrail kendini bu yaşlarda mı atacaktı mazgala? İki defa, üç defa ölmek mümkün değildi ki? O zaman boğulacak mıydı yoksa? Ya da mazgal-Roof katkılı tepe üstü mü çakılacaktı toprağına?

Sahi! Otelin mazgalları olan suyu boşaltılmış havuzuna, tepeden düşer miydi, üçü bir arada gibi? Yahut da reklâm gibi; “Bir ölüme, üç sebep bedava!”

Umurunda değildi, dünyaya niçin geldiğinin anlamını bilmiyor, anlamıyor, aramıyordu ki, gidişinin önemi olsaydı? Hatta öyle ki toprağa yük olmak bile geçmiyordu aklından, bedeninin saklanması için. Krematoryumlar(2) ne günler için duruyordu ki?

Krematoryumlar deyince acı ile aklından geçti, engellemesini düşünmeyen, ancak yaşamında değer vermediği, kendisine sırılsıklam değer verdiğine inandığı, İlkan olan adını bile unutamadığı genç biri krematoryuma önem vermeksizin yakmıştı kendini.

Evet! Evet! Gerçekten! Üstüne benzin dökerek yaktığını görmemişti, engellemesinin beklenmediğini bu nedenle aklından geçirmişti Azra.

Her şeye rağmen onun sonuna böylesine ulaşmasına üzülmüştü. Belki de yaşadığını sandığı varsayımda, onun isminin ilk iki harfini kendi isminin sonuna ekleyerek Azrail’i olmayı şekillendirmiş olabilir miydi Tanrı?

Zihnini yokladı, isminden başka görüntü olarak hiçbir şekil yoktu hatırında, kim bilir belki de onu hiç görmemiş, konuşmamış, hiç haberi olmamıştı kendisinden ismi dışında. Olur mu, olabilirdi (belki). Nitekim bunun sebebinin karanlıkta göz kırpar gibi olduğunu sonradan anlamıştı.

Arkadaşları, masasına bıraktığı, ölenin kendi ismini belirtmediği notu ulaştırmışlardı, son mektup(4) gibi kendisine;

“Azra;

Yaşamımda ilk ve tek sen oldun, asker iken karşılaşıp unutamadığım. Sonumda da sen olacaksın bil! Bir kere bile elini tutamadım, öpüp, koklayıp kucaklayamadım, seni uzaktan sevmek(5) yetiyordu bana. Seni sevdiğimi bildiğini, hissettiğini düşünüyordum. Anlamadın, anlamak istemedin ya da. Yanılmışım. Yaşayarak ömür boyu yanmaktansa, bir kere yanıp sensizlikten kurtulmak daha uygun gibi göründü bana. Senin!”

Hâlâ ajandalarından birinin sayfalarının arasında idi o isimsiz kâğıt ve Azra’nın hüznü onun cenazesine katılamamış olmaktı, neden sonra olaydan o mektup vesilesi ile haberi olduğu için…

Bilgisizliğini yokladı, sevgi konusunda beyni boştu hâlâ. Aşk yoktu yaşamında, tarifi bu konuda boynu bükük(3) anlamındaydı. Ancak annelik arzusu her kadın için olduğu gibi kendisine de egemendi. Aşk yerine, anne olmayı düşünemez miydi?

Tanrıya isyan edesi geçti aklından, bunun için damızlık niteliğinde olmasa da bir erkeğin gerekmesine canı sıkılıyordu.

Bir bakirenin, özlediği bir doğum sancısı sonrası bir evlâda sahip olup da onun sevgisini bencilce sahiplenmesi doğru mu olurdu? Hani denizi görmemiş birine balık gibi yüzmeyi, gökyüzüne gönül gözüyle bakmaktan uzak birine kuşları ve kuşlar gibi hür yaşama becerisini tarif edip kazandırmak ne kadar mümkün olabilirdi ki?

Ve tekrar aşk? Bu aşk ne menem(3) bir şeydi ki, bilmediği, hatta annelik kurgusu dâhil aklına bile getirip düşünmediği? Bir kadının sevgi bağlamlı aşk ve ruh olmaksızın sadece kâğıtlara bağlı şeklen ve bedensel bir beraberlikle, sonuçsuz, anlamsız, bilgisiz bir şekilde ve yalnız kendisi istediği için anne olmayı düşünmesi ne kadar doğruydu?..

Deniz kıyısına doğru yöneldi Azra, giyinik olarak. Odasında tek başına ve yalnız düşünmekten yorulmuştu. İyot, ozon, klorofil kokuları, dalgalar belki yaşadığı kâbus(2) dolu gecesini unutturacak, gelecek o günün gecesine yakamozlar ve otelden yansıyacak duygusallık yüklü musiki kendini düşünce yoğunluğundan azat edebilirdi, bu günün gecesine ulaşmak için sadece 12 saatlik bir zamana ihtiyacının olduğunu düşünüyordu.

Kaygısızmış gibi, kurgusuz ve duygusuz, çevresini umursamaz bir şekilde gazetesine gömüldü önce, ilânlarına göz gezdirmeye tamah etmedi(1). Sonra kitabını aldı eline, dalgaların ritminde, kuş seslerinin melodisine daldı.

Güneşin yükselmesine aldırmadı, plâj şemsiye ve tentesi, şapka ve gözlükleri koruyacaktı kendini, kendine ayırma arzusu yaşadığı süre için…

Akşamın, bir ressam gibi tuvale aktarmayı düşündüğü kızıllığıyla, ikisi batıya, biri doğuya giden nokta kadar değilse de tire kadar görünen sahiplendiği uçakları gözlemeden odasına çıkmayacaktı, her akşamüzeri olduğu gibi.

Bugün, diğer günlerden farklı olarak belki de yaşadığını düşündüğü görüntülerin etkisiyle yemek-içmek geçmemişti aklından ve kitabında da bir sayfa bile ilerlememişti. Düşünürken o 12 saate bile sığmayan zaman içinde 1000 yıl geçirmiş, oldukçanın üstünde yaşlanmış gibiydi (sanki)!

Bu da dikkatini çekmişti, güzelliğinden etkilendiğini ertelemesini bilen beyefendi ve saygı göstermesinin gerekliliğine inanan genç bir adamın, yani Azra’nın kısaca “Erkek!” diye nitelendirdiği, hiç de umurunda olmayan cinsiyetin.

Oysa o genç adam onu fark ettiği andan beri fark ettiğini belli etmemiş, hissettirmemişti hatta.

Bir ara başını kaldırdığında karşılaştı çakır gözlerle Azra. Titredi, sarsıldı, olamazdı böyle bir şey. Doğruluğu tartışılırdı, tartışılabilirdi değil, gecesindeki Azrail’di karşısındaki. Çekindi, korktu, işaret için elinin tersini kullandı, “Git!” diye bağırdı, kaykıldı, bayıldı.

Nedenini anlayamamıştı, gözleriyle de olsa takip ettiğini belli etmemek için oldukça ötesinde yoğun bir gayret yaşayan genç adam (ya da ve yani erkek!)

Onu kucaklayıp kaldırmadan önce düzensiz soluklarını dinleme, nabzını kontrol etme gayretini yaşadı ve cep telefonundan ambulans istedi, başka bir şey bilemiyor olmasının şaşkınlığında.

Gerçekten o işareti alacak ve o sözü işitecek kadar çirkin ya da korkunç, korkutucu muydu, hissettirmemeye çalıştığı görünüşüyle, tavrıyla, doğal olarak şekliyle?

Bir diğer bakış açısıyla o kadar mı güzeldi karşısındaki, etkilendiği kadar?

Soluklarının düzenli olur gibi olmasından cesaret alarak sakinleştirmek için elinden tuttu, bir şeyler gevelemeye(1) çalıştı İsmail adlı genç adam, çevresine aldırmadan. Omzundaki havluyu bir koşu denize daldırıp ıslaklığıyla ellerini, kollarını, boynunu ovalama gayretinde oldu bilinçsizce.

Yüzüne dokunamadı havlunun temiz bıraktığı kısmı ile bile. Kıyamadı yahut da yanlış diye düşündü, ta ki ambulansın sesinin yankılanmasını duyuncaya kadar.

Giyinecek vakti yoktu, elindeki cep telefonunun genç kızı rahatsız etmemesine dikkat ederek kucaklayıp ambulansa yetişti ve yalan söyledi;

“Kardeşim! Çabuk hastaneye…”

Yan yana idiler, daha doğrusu genç kız kucağında, kendisi telâşından tepinir gibi. Kendilerini belli edecek hiçbir belge yoktu sadece İsmail’in sözleri ve cep telefonu dışında.

Bir tek şortu vardı, mayosunun üstünde İsmail’in. Sedyedeki kendisinden korkmuştu, ancak duygu sömürüsü(3) ile olsa da ambulansta yanına değil, şoför mahalline oturabilmişti.

Ve hareketliliğe rağmen o acayip isimli, dört kardeşe ait otelden bir meraklı bile başını uzatıp ilgilenmemişti;

“Bu ambulans nedir, neyin nesidir, hasta mı, yaralı mı, boğulan, ayılan, bayılan mı var acaba?” der gibi.

Özellikle her şey dâhil olan bu gibi otellerde (ve yine özellikle) Asya kökenli turistler için doyasıya değil, (sanki) tıksırıncaya(1) kadar zıkkımlanma(1) vaktiydi o anlar, ta ki barlar ya da lokaller kapanıncaya kadar duyarsız, çevre ile ilgisiz ancak ve sadece bira bidonlarıyla, bardaklarıyla ilgili.

İsmail’in hani görüşünde yanlışlık yok denilse de; beyefendilerin oturdukları yerlerden tuvaletlere kadar uzanan hortumları olsa, bir de steril(2)(!) huni verilse kendilerine, belirlenen ilk saatten paydos denilecek gecenin geç vakti olacak saate kadar yerlerinden kıpırdamaksızın içmeye devam ederlerdi, gibi bir düşünceye sahipti.

Konuşmak bile zahmet olurdu kendilerine, yanındakiyle, eşi, dostu, akrabası ya da herhangi biriyle hatta cep telefonlarıyla bile, eğer ölüm-kalım gibi bir konu ya da konular gibi, çok gerekli değilse.

Sadece şişelere ve bardaklara bakarlardı onlar. Ancak tasarrufları da inkâr edilemezdi, her seferinde ayrı bardağa değil, ellerindeki aynı bardaklara yapılmasını isterlerdi gerekli ikmalin)!

Ve enteresandır, “İhtiyaç Molası” vermeleri gerektiğinde özellikle yarım bıraktıkları bardaklarını mutlaka oturdukları yere zamkla yapıştırıp(!) garson ya da görevlilere “Geleceğim!” işareti yaparlardı, her ihtimale karşı yerlerini kaybetmemek (ve dahi yerlerinin soğumaması!) için.

Biraz da olsa mübalâğa(2) etmek gerekirse, tuvalet tekse ve kapı kapalıysa, kapıyı “Çabuk!” anlamında tıklatmanın, ya da kendi dillerinde gerekli(!) şekilde konuşmanın hiçbir sakıncası olmazdı, küfür etmek demek yakışmaz.

Ambulans şoförünün duyacağından çekinmesine rağmen, çünkü “Kardeşim!” yalanının ortaklarındandı o da, otele telefon etmeyi düşündü. Otelin telefon numarasını bilmiyordu ki!

Telefon cep telefonuna kayıtlı olmadığı gibi, otelle ilgili ne varsa şezlongunda kalmıştı. Başı eğik düşüncelerinde, modern yapılı, küçük sayılabilecek bir hastanenin acil servis kapısı önünde durduklarının farkına vardı İsmail.

Servis içindeki doktor ya da hemşire muhtemelen acil durumdaki hastanın durumunu bildirmiş olsalar gerekti, acil servise. Pehlivan yapılı yaşlı bir doktor ve çevresindeki koşuşturmaya hazır kıta(!) hastayı bekler gibiydiler.

“Kim?” dedi doktor, hasta(!) içeriye sedyeyle alınırken.

Yalanına devam etmesine gerek yoktu İsmail’in;

“Bilmiyorum. Plajda bayılıverdi birden, yakınındaydım, aldım, getirdim!”

Ambulanstakilerin sitemli bakışlarını arkasında gözleri olmasa da hissediyor gibiydi. Hemen makul ve mantıklı(3)  olduğuna inandığı bir şekilde savundu kendini içinden de olsa;

“Ben o genç kız, ya da kadın için ‘Kardeşim!’ demedim ki, şoförün ve görevlilerin adlarını bilmediğim için onlara dedim; ‘Kardeşim!’ diye. Tek sakıncam kelimeyi çoğul olarak ‘Kardeşlerim!’ diye kullanmamış olmam!”

Sadece kendini kandırabildiğinin farkında değil gibiydi İsmail.

Perdesinde 11 numara yazılı peron(2), kompartıman(2), bir hastane içinde o kısma her ne deniyorsa oraya iteklendi Azra’nın sedyesi ve perde çekildi, yaşlı doktor da dışarıda kalmıştı, İsmail gibi.

İsmail bir şeyler yapması kanaatindeydi. Öyle ya, hastane için ne iddia ederlerse etsinler, o Bayan Sarı Çizmeli Hanım Ağa ve kendisi aynı unvanla Sarı Çizmeli Mehmet Ağa idiler, birbirleriyle hiçbir ilintisi olmayan.

Danışmaya yöneldi, elindeki tek servet olan cep telefonu ile.

“El Este Otelinin(6) telefon numarasını biliyor musunuz?” dediğinde kıyafetine, daha doğrusu kıyafetsizliğine bakıp birkaç numara yazdıkları kâğıt parçasını, cüzzamlıymış gibi masa üstüne bıraktılar danışmadaki görevliler.

Numaralardan birini çevirdi, karşısındakinin “Alo!” demesine fırsat bırakmaksızın, kim ve ne olduğunu bilmeksizin, makineli tüfek düzeninde dileklerini sıralamaya çalıştı;

“Ben 331 numaralı odadan İsmail. Kimsenin ilgilenmediği, belki oteldeki tümünüzün ruhları bile işgalde olduğundan haberiniz olmayan birini ambulansla hastaneye yetiştirmeye çalışan bir müşterinizim.

Bayılan kişi genç bir bayan, adını bile bilmediğim. Ancak acele etmem gerekliliğiyle mayoyla yetiştirmeye çalıştım o bayanı hastaneye. Sözlerimden anlaşılmayan bir şey?...”

“Anladım efendim! Emriniz nedir?”

“O bayanla benim, oda anahtarlarımız, giyim kuşamlarımız, kitaplar, gözlüklerimiz o şezlonglarda kaldı. Tabiidir ki oteldeki ilgisizlik nedeniyle meraklı hırsızlar ilgilerini eksik etmedilerse…”

“Mümkün değil efendim. Hemen görevli arkadaşı kontrol için sahile gönderiyorum!”

“Neyse! Konuyu dönüşümde patronlardan birinden biriyle, birebir(2) karşılıklı konuşmaya çalışırım.”

“Patronlarla karşılaşmamaya çalışsanız efendim?”

“Peki! Sadist değilim! Sahilde söylediklerimi bulursanız ne âlâ! Bulamazsanız yedek anahtarınızla yani o kart gibi şeyin yedeğiyle odama girin, bulmuş olursanız, bulduklarınızı yatağımın üstüne bırakın Lütfen!”

“Anladım efendim! Görevli arkadaş şu anda yanıma geldi. Sanırım söylediklerinizi bulmuş, ayrı poşetler halinde şu anda yanımda, istediklerinizi hemen kendisiyle göndereceğim efendim!”

“Telefonu verir misin kendisine, hem o arkadaşın ismi, ne?”

“Arda efendim!”

Telefon Arda’nın elindeydi;

“Buyurun efendim!”

“Bak, Arda! Güvenim tam sana.”

“Olmasa, ne olur sanki berbat ve muhtaç haldeyim, ‘Denize düşen yılana sarılır!’ denmişti!” diye içinden geçirdi. Ne denmişti; “Kişiyi nasıl bilirsin?” “Kendim gibi!” O halde İsmail bilgiç olmasa da Mevlâna gibi haddini bilmeliydi(7) .

“Bak Arda! Hanımefendinin poşetini olduğu gibi buraya getir, odasına koymaya falan kalkışma sakın. Belki özelleri ortalıklardadır. Benim odamdan dolapta asılı pijamalarımdan birini, eşofman takımımı, bavuldan ütüsü fazla bozulmamış tişörtlerimden birini al ve getir…

Ama bir taksi tut, bedeli ne olursa olsun, son sürat. Hastaneyi biliyorsun nasıl olsa, 11 numaralı bölüm. Anlaşıldı mı koçum?”

Karşıdan mırıltı(2) şeklinde ne söylenen, ne de anlamı bilinen bir ses ulaşmadı kulağına, devam etmek gereğini hissetti;

“Yanındakine söyle lütfen; Kayıt sırasında doldurduğumuz formlardan birer adet fotokopi hazırlayıp seninle göndersin, bakarsın lâzım olur! Hanımefendinin adı neymiş, bu vesileyle öğrenmem mümkün mü?”

“Azra Hanım efendim!”

Hastabakıcılardan biri acımış olsa gerekti İsmail’e. Bulup buluşturmuş bir alt pijama ile bir doktor önlüğü yetiştirmişti.

Doğrusu yakıştırmıştı kendine.

Eh! Zaman kaygısız gibi görünse de geçmesini biliyordu. Arda gelmiş, gerekenleri getirip bırakmış, alması gereken taksi parası ve bahşiş olarak adlandırılma mecburiyeti olmayan hediyeyi(!) alarak aynı taksiyle görevinin başına dönmüştü.

Giyindi İsmail, pespayeliğinden(2) kurtulmak ister gibi. Farklılığı olarak kendisine yakıştığına inandığı doktor ya da lâborant önlüğünü çıkartmamıştı üstünden. Belki kurgulamak isteyip de kurgulayamadığına kendini bile inandıramadığı düşünceler nedeniyle.

Kişi dürüst olmalıydı, hiç olmazsa kendine karşı. Dikkatini çekenin, dikkatini çekme amacı gizlenmiş olabilir miydi düşüncelerinde (Meselâ farkında olmadan!)?

Önce pehlivan yapılı doktor, sonra doktor olduğunu sandığı genç bir kız ve hemşireler terk etti o 11 numaralı perde arkasındaki ne denildiğini bilmediği oda gibi yeri. Tek söylenebilecek şey; hepsinde bir hastanın iyi olmasının, diğer bir anlamda kötü görüntüsünün olmamasının mutluluk dolu gülümsemesi vardı. Yaşlı doktor bilgiççe ve fakat sitem gizli;

“Kardeşini görebilirsin genç adam. Ancak onu bu gece sana vermeyeceğiz, tetkike devam edeceğiz, sen başının çaresine bakarsın artık!”

Perdeden gayrı kapı yoktu ki, parmak ucuyla tıklatıp, girip, içeri girip görmek ve “Geçmiş olsun!” demek hakkını kullanabilesin! Öksürür gibi boğazını temizledi perde arkasından;

“Azra Hanım! Plajda şezlongda bıraktığınız emanetlerinizi getirdim. Nedenini anlayamadığım bir şekilde kovmayacak, korkmayacak, bayılmayacaksanız size ‘Geçmiş olsun!’ diyerek emanetlerinizi teslim edebilir miyim?”

Genç kız, yani Azra ne diyeceğini şaşırdı, o ana kadar bilgisi olmayan, korktuğu ve kendisinin bayılmasına sebep olan gözlerin sahibini karşısında görecek olmanın endişesini yaşarken, bu kez; “Git!” demedi, “Gel!” demek de içinden geçmedi, sessizliğe büründü, Azrail’ine “Buyur!” mu diyecekti?

Sükût ikrardan gelirdi(8), İsmail tekrar öksürdü, perdeyi araladı, genç kız yatıyordu yatağında, gözleri kapalı değil, sıkı sıkıya yumuktu, nefes almıyor, sadece nefes veriyordu sanki ve kıpırdayan hiçbir yeri yoktu.

“İyi akşamlar! Geçmiş olsun! Sizi ürküttüğüm için üzgünüm efendim. Emanetlerinizi etajerin üstüne bırakıyorum!”

“Ürküttünüz!”

Güzel bir cevaptı, “Ürkütmek!” değil “Korkutmak!” olmalıydı kullandığı kelimenin aslı. Anlatmak istediği de bu söz olsa gerekti genç kızın.

“Özür dilerim! Hata ettim!”

“Bir daha etmeyin! Teşekkür ederim! Gidebilirsiniz, aslında tanımadığım, iyi olmadığınıza, hatta kötü olduğunuza ve daha da ileri giderek ‘Azrail’im’ olduğunuza inandığım adını telâffuz etmeye bile çekindiğim bey!”

Genç kız sözlerini İsmail perde arkasındayken kurgulayıp, düşünüp isteyerek ve kahırla söylemiş olsa gerekti, aslında hak ederek alacağını düşünmeksizin.

“İyi ya da kötü olmak hakkımda vereceğiniz ya da verdiğiniz bir karar, tartışamam, fikrinizdir, saygı duymalıyım. Ama Tanrımın yönlendirdiği Azrail’iniz olaydım, hemen oracıkta bitiriverirdim görevimi, direnemezdiniz, canınız yanmaz, hatta canınızın yandığını hissetmezdiniz bile…

Oysa nedenini bilip anlayamadığım bir şekilde korkup bayıldınız. Sebep olduğum için perişan oldum, şaşkınlaştım, çaresiz kaldım, dört döndüm(1), unuttum ne varsa, sizi hastaneye yetiştirmek dışında…”

Gözleri hâlâ kapalıydı, ancak İsmail onun kendisini dinlediğinden emindi, devam etti;

“Sizin Azrail’iniz olamam asla, ama eğer Tanrı duamı kabul ederse sizin şu anda Azrail’im olmanızdan asla şikâyetim, çekincem olmaz, sizi tanımıyor, bilmiyor olsam da canımı size seve seve teslim etmekten mutluluk duyarım, sizin bir melek olduğunuza inanarak. Çünkü kısa bir an içine sığdırmış olsanız da, yaşamadığım duyguları yaşadım sayenizde ve bu değerli benim için, canımdan bile…

Ve özellikle hissediyor ve inanıyorum ki siz beni ahrete değil, doğrudan doğruya cennete götürürsünüz!”

“Söylediklerinize inanıyor musunuz siz, sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi?”

“Bazı şeyler için kırk dakika bile yeter Azra. Hatta aç gözlerini 40 saniye korkmadan, çekinmeden, gözlerini kırpmadan, senin için asla kötülük düşünmeyeceğime inanarak gözlerime bakmayı dene!..

Gördüklerine şaşırma, inan, inkâr etme! Bir hastanede, sen hasta yatağında yatarken değil, içimdekilerin tümünü eğer izin verirsen, eğer inanmakta tereddüdün olmazsa ellerini tutarken söylemeyi isterim...”

“Sanırım siz de hastasınız, ne dediğinizi bilmiyorsunuz, ya da ‘Deli!’ olduğunuzu bugüne kadar birileri anlatmadı, söylemedi size. Neredeyse ilân-ı aşka benzer bir yanlışlık sözleriniz. Çağırma ziline basayım mı, yan taraftaki yataklardan birine de sizi yatırsınlar ve acilen beyin hücrelerinizi tomografi(2) MR(2) ile her neyse görüp tedaviye başlasınlar!”

“Doğru! Bana bu güne kadar ‘Deli!’ diyen olmadı, siz gerçek gibi görmenize rağmen. Peki, size de ‘Zalim, acımasız!’ gibi benzer sözler söyleyen olmadı mı? Gel, Azra! Bu gecelik barış yapalım, aç gözlerini, iyice dinlen. Beni görüp, bilmeni istiyorum. Tanıtmak da isterim kendimi, eğer izin verirsen. Ki…

Yarına kadar düşün, kurgula, ezberle, içinden ne geçiriyorsan yüzüme karşı söyle. Sonuç bana inanmayıp, beni görmemiş, duymamış, bilmemiş gibi gerçekleşecek olsa da, bil ki bir anda…

Evet, bir anda yerleştirdim seni gönlüme, bir anda geçmiş ve gelecek tüm ömrüme sığdırdım seni, inan. Küsmeden önce bana bir şans ver, lütfen!”

“Benim küsmek huyum yok!”

“İspat et, öyleyse!”

Hoşsohbetleri(2)(!) birinin ayaküstü ve sabit bakışları, diğerinin sımsıkı yumuk gözleri, kasılmış el, yüz, ayak ve bedeni ile devam edecek gibiydi, eğer görevliler Azra’yı Acil Servis Bölümünden normal odaya götürmek niyetiyle gelmemiş olsalardı.

“Refakatçı kalabilir miyim?”

“Doğal olarak tabii!”

“Hayır!”

“Doğal olarak!” sözü yeni görevlilerin birinden, “Hayır!” emri ise Azra’dan yükselmişti! Hemşire gaf değil, yapılabilecek en büyük değerlendirmeyi yapmıştı İsmail’in mahzunluğunda, Azra’nın hiddetinde;

“Emir büyük yerden, eşinizden. Artık onu niye sinirlendirip böyle hasta ettiyseniz? Nöbetinize kantinde devam edersiniz artık!”

Azra direnmekten, İsmail ısrarından vazgeçmiş gibiydi, her şeye rağmen. İsmail yatacağı odayı öğrenmek için takip etti onları. Yerleştiğini görüp kapısından ayrılmak üzereyken;

“Arkadaşlar! Cüzdanımı yanıma almamışım. Birinizden birine rica etsem; bana kraker, bisküvi, kutu süt veya meyve suyu alabilir misiniz acaba? Bedelini hastaneden çıktığımda öderim size…”

Fırsat bu fırsattı, ya da koz(2) eline geçmişti İsmail’in;

“Ben alırım!”

Daha fazla direnmesi mümkün olmayacaktı Azra’nın, sustu, yerleştirilmesi bitip, bir kapsül içinde birkaç ilâç ve su bırakıldı.

Hemşire, emredici edasında; “İlâçları içme vaktinde gelip, kendisini ikaz edeceğini” vaat etti. Bu arada damar yolu açık kalmakla birlikte, ne için takıldığı anlaşılmayan serum da bitmiş, kalan fazlalıklar askısından indirilmişti.

Ne içki şişesinde, ne de serum torbasında durduğu gibi durmuyordu, rahatlaması gerekiyordu, böbreklerinin iyi çalıştığından emin olan Azra’nın! Hastaneye ait giysilerle lâvaboya yöneldi, sonrasında önce yüzünü yıkadı, saçlarını düzeltti, taradı parmaklarıyla ve bir genç kız alışkanlığı ile olsa gerek çantasında tesadüfen kalmış ruj vb. malzemelerle dudaklarını boyayıp kendisine çeki-düzen verdi.

Bu yaradılışının gereği miydi, karşısındaki yaratılmışa daha güzel görünmek isteği miydi? Yoksa bir diğer anlamda, hiç aklından geçmemişken İsmail’in ısrarlı söz ve davranışları heyecanlandırıp etkilemiş miydi kendini?

Gene de “Erkek milletinden” değil miydi? Uzak durmalıydı. Uzak tutmalıydı kendini ondan. O eğer kendisini severse, hatta âşık olursa bu, onun kendi kararı olurdu, kendi başına yaşardı yaşamak istediklerini, onun yaşamına, kararlarına karışmaya hakkı yoktu, hatta kendisini hiç de ilgilendirmiyordu!

Mu acaba?

Elinde, aklında, gönlünde olmaksızın karşısına çıkanı düşündüğünü fark edip kendine yasak, araya da mesafe koymasının gerekliliğini düşündü. Ne aklına, ne de gönlüne girmesi gerekmeyen bir erkekti o.

İçi değişik bir boyutta ürperdi birden, ilerleyen yaşamında; “Anne olmak” arzusu şekillendi, beyninin loplarının bir kısmında…

Aslında tümünde demesinin gerektiğinin farkındaydı, ancak kendinden saklanmak istemesi de olağan görünüyordu kendine. Arzuluyor muydu, istiyor muydu, ihtiyacı mı vardı? Yoksa bir kullanımlık ilâç, kâğıt mendil, bir kutu süt vb. gibi mi düşünmeye başlamıştı karşısındakini?

Ayıpladı kendini her ne olursa olsun, kendisi değer vermemiş, değer vermeyen olsa da kendisine değer veren bir insandı karşısındaki. Bir halüsinasyon gösterimiyle suçlamamalıydı onu. Saygısını yitirmemeliydi insan olan birine karşı.

Yorulmuştu düşünmekten, uyuyakaldı. İsmail istediklerini alıp başucuna getirdiğinde akşam tabldotu dağıtılmaktaydı ve kendini Azra’yı uyandırmak mecburiyetinde hissetti.

Azra İsmail’in etajerin üzerine bıraktıklarına, sonra da masasına bırakılan tepsiye baktı;

“Çekilebilirsiniz!” sözünün bir an için de olsa görevlilerle birlikte İsmail’i de kapsayacağını düşünemedi. İsmail’in görevlilerle birlikte kapıya yöneldiğini görünce, ne diyeceğini şaşırdı, şaşkınlıkla;

“Sen kal!” dedi, “Birkaç dakika daha…” ve “Lütfen!” kelimesini ancak ekleyebildi bir süre sonra sözlerinin ertesine.

Yaramazlığının tenkit edileceğini, kesinkes cezalandırılacağını bilen haşarı bir çocuk suskunluğuyla, 4 numara gibi büzüldü sandalyeye İsmail, ağzı açık ayran delisi(3) tarifine uygun olarak!

Suskunlukla geçti bir süre aralarında;

“Benim yüzümden aç kaldın sen de! Senin getirdiklerin benim için yeterli, hastaneden çıktıktan sonra bedellerini ödemem kaydıyla. Tepsiyle de sen doyun istersen!”

“Gülümsedin ya, istemesen de, gülümsemenle ben doydum! Görevli götürsün tepsiyi, ben de dışarılara çıkayım, bu gülümseyişini içimde iyice sindirebilmem için. Sen de rahatça et kahvaltını!

Saklamaya çalıştığın gülümsediklerini tekrar tekrar sarf etmek için gayretli ol, unutman gerekenleri, unutmanı istediklerimi de sil hafızandan, lütfen!”

İsmail, kapıyı yarı aralık bırakarak kayboldu gözünün önünden Azra’nın…

Gece bitmek bilmedi, nöbetçi doktor ve hemşirelerin engin hoşgörüleri, sorgulamaları ve kendisini acındırarak yalanlarıyla cevaplaması ile. Azra’yı şu ya da bu nedenle kontrole gelen doktor ve hemşireler de, anlatılanların doğruluğu(!) inancıyla kapıyı hep aralık bıraktılar kendisi gibi. Kendi kontrolleri yetmiyormuş gibi, İsmail’in de kontrole devam etmesini beklercesine.

Hemşirenin biri bir tabure getirdi, o kapı aralığından doğru, dürüst, rahatça kontrolüne devam etmesi için. Bir diğeri çay getirdi. Nöbetçi doktor ise son tetkik seferinde;

“Uyumamasını, doktor olarak acil bir durum olmadığı takdirde kendisinin onun yerine fedakârlık edip(!) dinleneceğini(!)” ima etti.

Gerçekten gülümseme dışında, özlem duyulurken ve hele karşısındaki kendisini bilmemek, anlamamak için direnirken, bestelenmiş nice şarkılar, çığırılmış nice türküler geçiyorken gücenikçe dilinin ucundan İsmail’in değil uyuması, uyuklaması gözlerini kırpması bile mümkün değil gibiydi…

Her ikisi de hazırlıksız olarak başlarını kaldırdıklarında istemeden, belki sakınarak da olsa gözleri çakıştığında Azra yine aynı dikleniş, sitem ya da kızgınlıkta söylendi;

“Gece boyu beni izlemekten sıkılmadın mı, bıkmadın mı? Hemşirelere, doktorlara söylediğin yalanlar için utanmak içinden geçmedi mi? Hem bir kadını kapı aralığından devamlı olarak izlemek ayıp değil mi? Bunu hak etmiş gibi nasıl davranırsın ki? Sana ‘Refakatçı olarak kal!’ dediğimi de hatırlamıyorum!”

“Affedersin! Gece boyu seni izlediğimi, yalanlarımı nereden biliyorsun sen?”

“Doktor, hemşireler, açık kapı, yardımlar, ikramlar…

Sağır Sultanın(3) bile duymaması imkânsızdı!”

“Ancak bütün bunlar, gece boyu seni izlememe izin vermeyişinin nedeni olamaz ki! Bir şeyler söylemek istersen doktordan izin alıp yanına oturmayı isterim. Yoksa kapın aralık kalsın yine, ya da istersen dışarıdan kapatayım. Ancak ‘Kapın her çalındıkça, o mu(9)?” deme!”

“Gecenin bu kör vaktinde?”

“Seninle karşılaşıp değersiz göründüğüm andan beri kör gecelerdeyim zaten. Ama son kez sormama izin ver. Fiziksel yorgunluğum hiç önemli değil. Yirmi dört saat içinde seni hep korkutmuş olmaktan, gücendirmekten bunaldım, yoruldum Azra. Sana yakınlaşamadım, beni kabullenemedin bir türlü. Dile; ‘Git!’ de, hemen bu şehirden bile gideyim!”

“Kapı aralık kalabilir!”

“Teşekkür ederim, bu şansı ucunda ölümüm olsa bile geri tepmeyeceğim.”

Kapının açık kalmasını istemesi Azra’nın eziyet etmesinin değişik bir boyutu olsa gerekti, çünkü tavrında, edasında hiçbir değişiklik yoktu, kabullenememişti İsmail’i, kabullenemiyordu da.

Azra önerilerle taburcu olduğunda tavrı değişmemişti İsmail’e karşı, herhalde karşısındakinin hâlâ kendisinin ölüm meleği olduğu düşüncesinde olsa gerekti.

Üstünü giyinip odasından çıkarken hemşirelere gösterdiği güleryüz, İsmail’e karşı çirkinleşmiş, kararmış gibiydi.

Ve daha öncesinde, ilk karşılaştıkları anda olduğu gibi gene sesini çıkarmadan, eliyle “Git!” işareti yapmıştı.

İsmail tüm işlemleri onun söylediği gibi ve otelden getirttirdiği fotokopilere göre yaptırmıştı. Azra’nın yanında para olmaması, ona yardımını bir zillet(3) görünüşünde gibiydi, oysa hiç de önemli değildi, para dediğin her zaman Napolyon’un üstünde durduğu(10), ya da o basit şarkıdaki(10) gibi önemli bir konu değildi ki!

Taksiye binişleri aynı şekilde oldu, başlangıçları olmayan, mecburen bir arada olmuş, aynı hapishaneden çıkmış iki suçlu mahkûm gibiydiler. Otele doğru yöneldiklerinde sesini çıkarmayı akıl etti Azra;

“Borçlu kalmak istemem. Bir çay içiminde borcumu ödemek isterim!”

“Yüzümü gördüğünde korkar gibi değil, iğrenir gibisin, o çay içimi süresinde nasıl tahammüllü olacaksın ki bana? Ciddi olarak ödemeyi istiyorsan Danışmaya not bırakırım...

Ola ki; ‘Cep telefonum şu!’ diye not vermeye kalkışsam, sırf beni üzmek, kahırlandırmak için buruşturarak değil, 10-20 hatta belki 100 parçaya bölüp atarsın suratıma...

Telefon numaranı istesem; ‘Deli misin sen?’ dercesine bakarsın yüzüme. İyisi mi, şu 24 saat içine ancak sığan süreyi yaşamamışsın gibi unut gitsin Azra. Çok şey söylemeyi, yapmayı arzulardım olamayacağını bile bile. Çünkü bunları düşünmekte bile haklarımı bilmez, haddimi aşmış gibi hissederim kendimi…

Ancak senin de benim duygularıma hükmetmen mümkün değil. Sizi unutmayacağım, iyi günler efendim…”

İsmail, Azra’nın gözlerine bir kez daha bakmaksızın, sırtını dönerek konuştukları mekândan merdivenlere yöneldi. Yorgundu, hem çok yorgun, hem de her bakımdan.

Çökmüştü. Çok ağır bir yük altında hamalmış da ıhlarmış(1) gibiydi, sırtına değil, kalbine yüklenmiş yükten bir an önce kurtulmalıydı. Yani görünmemek, görünmeksizin göz önünden uzaklaşmak, kaçmak, unutmak ve doğal olarak dünyasından çıkmalıydı.

Unutmamak, unutamamak gibi bir düşünceyi karşısındakinin yaşayacağı aklının ucundan bile geçmiyordu.

Odasına girdiğinde farkında olmaksızın elinde tuttuğu kâğıda baktı, kendiyle ilgili otelin notlarıydı. İkinci bir kâğıt olacağı aklından geçmedi. Bavulunun üstüne koydu, gardırobu kapattı yatağına uzandı, sadece ayakkabılarını çıkartarak.

Uzandığı yerden böyle bir otele yakıştıramayacağı tavandaki örümcek ağlarına bakarken kendinden geçti, taşıyamadığına inandığı yük, taşıyamayacağı kadar artmıştı sanki düşünürken, farkında olmaksızın.

Dâhili telefondan kerelerce arandığının, merak edildiğinin farkında değildi. Merak edilen İsmail, merak eden Azra idi ve daha sonra aynı boyutta Danışma Memuru.

Memur bilgisayardaki tuşlara dokunup ekrandan medet umarak(1), cep telefonunu çaldırdı; “Yanıt yok!” ya da “Ulaşılamıyor!” cevabı kendisine ulaşıncaya kadar. Bu durum her ikisini de olağan ötesinde endişelendirmişti. Görevli, sağlık görevlisi, güvenlik görevlisi ve Azra yedek kartla İsmail’in odasının olduğu kata çıkıp kapısını açtılar.

İsmail yorgunluğu nedeniyle olsa gerek üstüyle, başıyla, hatta çoraplarını bile çıkarmaksızın hastanedeki kıyafeti ile yatağına uzanmış derin bir uykuda idi. Değil telefon sesleriyle, deyim yerindeyse top patlasa uyanacak gibi değildi.

“Azra, çevresindekilere eliyle “Sus!” işareti yaptı, yanında makyaj seti yoktu, bu nedenle ayna yerine lâvabodaki bardağı alıp İsmail’in burnuna doğru tuttu. Bardağın buharlaşması İsmail’in nefes alıp verişinin, yani yaşadığının delili gibiydi.

Bu arada sağlık görevlisi de nabzını kontrol etmiş, kendince anlamlandırdığı şekilde başparmağını yukarı kaldırmıştı.

Bulgular ve hemşirenin parmak işareti tatmin etmemişti Azra’yı. Kulağını İsmail’in göğsüne dayadı, dinledikten sonra sandalye üzerindeki battaniyeyi alıp üstüne örttü. Masa üzerindeki amblemli kâğıtlardan birini alıp, otelin kâğıdına; “Benim. Ara. Azra!” yazıp personele “Çıkalım!” anlamında işaret etmiş ve merakının sebebini izah etme gereğini yaşamıştı;

“Sağ olsun! Dün, ben biraz rahatsızlanınca beni hastaneye yetiştirdi ve bütün gece ayrılmadı başucumdan, uykusuz kaldı yani. Bırakalım uyusun. Etajere not bıraktım, sanırım kalkınca arar, o zaman size haber veririz!” deyip kapı kapandıktan sonra odasına yöneldi.

Gecenin kör vaktinde kendine geldi İsmail. Notu gördü, aldırmadı bile. Macır inadı(3) gibi inadı, sabit fikirleri ve beyninde deyimler vardı; Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin dal kırılmıştı bir kere, affetmek Tanrıya mahsustu.

Yayından çıkmış bir ok, ağızdan çıkan bir söz, alınan bir nefes gibiydi yaşadığı iadesi, geri dönüşümü olmayan, bir notla telâfisi(1) ve onarımı olamayacak…

Giyindi kuşandı, bavul üstündeki kâğıtları önemsemedi, belki önemsemek aklından bile geçmedi, öncelikle onları bavul cebine koydu, sonra nesi var, nesi yoksa tepercesine sığıştırdı bavuluna. Etrafına bakmaya özen göstermedi, gerek de yoktu zaten.

O vakitlerde tüm otel uykudaydı. Danışma Memuru uykulu ve hayretten açılan gözlerle dileğini sordu;

“Hesabımı kapatın lütfen ödeyeceğim. Sonra da bir taksi çağırın.

Ve ufacık bir rica; sonunda umarım adli bir vaka olarak sizi etkilemez. Yasal olarak kendi çapımda bazı kuralları biliyorum. Ola ki benimle ilgili, beni tanıtacak tüm bilgileri bilgisayarınızdan silin yahut da saklılık hakkımı kullanarak bana ait bilgileri kimseyle paylaşmayın…

Demek istediğim, memnuniyetim devam etsin. Herhangi bir nedenle bana ait bilgilerin başkalarının ellerine geçmesi gibi bir durumda adliyede, mahkemelerde karşı karşıya olmayalım, demek istedim. Herhalde anlatabilmişimdir, değil mi arkadaşım?”

Karşısındaki ne demek istediğini anlamış olsa gerekti. Hesabı ödedi, yapması ya da not bırakmasını gerektiren bir şey, sebep de yoktu.

Kararsız bir şekilde taksiye bindi. Belki karşısında olup da kendisini görmeyenin arama endişesi ile para-pul düşünmeksizin bir sonraki sahil şehrinin otogarına gitti.

Gerçi, aranmayacağından emin gibiydi, ama gene de tedbir, tedbirdi, eğer görünmek, bulunmak, bilinmek istemiyorsa ki, bir öküz bile kendine değer verilmediğini anlardı, nodüllü sopa(3) yemesine gerek kalmaksızın, büyük…

çok büyük konuşmamak gerektiğini bilmezden gelse bile…

Gün, günler, takip eden günler de geçmesine geçiyordu da, ne yapsa, ne etse beyninin tüm hücrelerini işgal edeni bir türlü beyninden çıkarıp atamıyor, kısaca unutamıyordu. Hep gözlerinin önündeydi, direnci günden güne tükeniyordu ve elinden bir şey gelmemesi de hüznüydü.

Adı dışında ne adres, ne telefon numarası, hatta yaşadığı yeri bile bilmiyordu ki Mecnun gibi dolaşıp arayıp bulsun, bulabilsin. Bu kadar etkileneceğinin bilincini yaşamamıştı o kahırla.

Umudu?

Ne olabilirdi ki? Hani deselerdi ki Kaf Dağının ardında? Denerdi, tıpkı hacca gitmek üzere yola çıkan karınca gibi(3).

Fark ediliyordu zayıfladığı, gözlerinin altındaki torbalar, saçlarındaki aklar belirgindi. Bazı dalgınlıkları memuriyet hayatını da etkiliyor, bu da çok sevip, öncesinde müdürlük yaşamından, iş tecrübe ve başarılardan memnun olan amirlerinin hoşuna gitmiyordu.

Bir ömrü böylesine bitiremezdi İsmail. Ama “Ölümüme sebep sensin!” demeden de ister eceliyle, ister intihar ederek ölmeyi de aklından geçiremiyordu. Elinde hiçbir bilgi ve belge olmaksızın nasıl onun için öldüğünü anlatabilirdi ki?

Falcılar, müneccimler(2), kâhinler(2)  hacılar, hocalar…

Geç, bir kalem! Otele geri dönse?

Kendini saklama isteğini ilettiği otel, Azra’ya ait bilgileri neden versindi ki kendine? Aynı saklılık prensibi kendi için olduğu gibi genç kız için de uygulanmalıydı.

İsmail, yapması gereken tek şeyin hayata boş vermek ve bir an önce Azrail’in kendine ulaşmasını beklemek olduğu düşüncesindeydi, pişmanlıkla. Hatta bu konuda Tanrının yola çıkarmasını beklediği Azrail’ine yardımcı olmayı bile düşünebilirdi!

Keşke… 

Evet, keşke…

Hastanedeki notlara, çantasını getirdiklerinde ayıp da olsa çantasındaki notlara, hastaneye getirilen otel bilgilerine dikkatle baksaydı? Ne olurdu o zaman? Açardı telefonu; “Senin için ölüyorum!” der ve kısa yoldan intihar ederdi, her ne şekilde olursa olsun.

Olur muydu? Olurdu! Da…

Nasıl? Giderayak sevdiğinden emin olduğu, onun için yaşamını yok edecekse, bu hareketiyle sevdiğini üzmek yakışacak mıydı kendine? Sevgi, aşk fedakârlık istemez miydi? Ama kendine inanmayana da, inanması gerekeni, içindekileri anlatmadan göçmek uygun olacak mıydı, peki kendine?

Çoklemler(2) içindeydi İsmail, çözümleyemediği…

Dalgınlığını önleyemeyen, derdini öğrenemeyen amirleri onun için bir yurtdışı görev uydurmuşlardı, gereksiz, gerekçesiz, önemsiz, eften-püften(3). Belki seyahat unutması gerekenleri unutturur, derdine çare olamasa bile, dalgınlığının tedavisi olur, hayallerini öteler, düşüncelerini, düşündüklerini yok eder şeklindeydi.

İsmail sevdikleri, istedikleri için güvendikleri, inandıkları, son zamanlar hariç çalışkanlığı ile göz önünde tuttukları patron ötesindeki müdürleri; müdür ötesi bir müdürdü.

İsmail, kurguyu hissetmese de, dünden razı gibiydi böyle bir seyahat için. Pasaportu vardı, vize önemli değildi. Parası? Sorun değildi, her hal ve şart için.

Her ne kadar leyleğin yuvadan attığı yavru gibi(11) olmasa da, acelesi var gibiydi. Köyde yaşamak için arzulu, kendini yalnızlığıyla baş başa bırakan anne ve babasına telefon etti;

“Bir süre yurtdışında olacağım, telefon etmedim diye merak etmeyin!” diyerek.

Gardırobu üzerindeki boşken bile ağır, doluyken ise bir hamal semerinde taşınacak kadar ağırlaşan, ufak bir tank modeli sayılacak bavulunu indirdi. Bir taraftan da gideceği ülkenin iklim durumuna göre neleri götürmesinin gerektiğinin plânını yapıyordu.

Her ne kadar titizse de bavulun üstü tozlandığı için ıslak-kuru bezlerle üstünü sildi ve bavulun kapağını açtı. Bavulun cebindeki hışırtı dikkatini çekti. “Neymiş?” diye merakla eline aldığında oteldeki kendi için düzenlenmiş belgenin fotokopisini görüp umursamaz bir şekilde masanın üzerine koyarken ikinci bir kâğıt sıyrıldı, dikkatini çekmek istercesine.

Bu kâğıtta Azra’ya ait bilgiler vardı, tıpkı kendininkiler gibi, Arda’nın hastaneye getirdiği ve yasal gereklilikler için zorunluluk olup da, atmayı unuttuğu. Artık ne yapması gereken seyahati, ne de yaşamı umurundaydı.

Orada yazılı telefon numarasına ulaşacak, kendi ile mücadele edip de “Yakışmayacak!” demesine rağmen, önce gereğince kusacak, sonra ona ölümünü izlettirecekti, tıpkı kahır dolu filmler gibi.

Kalınca bir urgan aldı, çarşıdan. Eve gelip Arap sabunuyla sıvadı iyicene, ilmek(2) yaptı, kalorifer borusuna astı, tabureyi hazırladı ve son model telefonunu, yüzü belli olmayacak şekilde açtı.

Karşının telefonunun açılış sesine ulaşır ulaşmaz, karşısındakinin mutlaka o olacağı inancıyla konuşmaya gayret etti, bir bakıma kahrını saklayarak, vaktinin ve konumunun uygun olup olmadığını sorgulamaksızın, önem vermeksizin, düşünmeksizin bile.

“Yüzümü saklıyorum, tekrar çekinip korkmayasın diye. Bende hoşlanmaman, beğenmemen hiç önemli değil, bana inanmaman vazgeçirdi beni yaşamdan, her ne kadar uyurken şefkatle sandığım bir şekilde üstümü örtmüş olsan da.

Yazdığın notu almayı akıl edememiş olmam, saygısızlığım ötesinde, hayıflanmamın da nedeni. Senden bir iz, hatıra olurdu hiç olmazsa. Hastaneye Arda’nın getirdiği notun farkında değildim, şu son on beş dakikaya kadar. Sana sen olmadığın için yaşamdan nasıl vazgeçtiğimi gerçekleştirdiğimi görmeni istedim.

Mademki sen bana inanıp acımadın, ben de bana acımıyorum, bilesin, istedim. Sana darağacımı gösteriyorum, yani ben senin değil, sen benim Azrail’im olacaksın, bunu ispat mecburiyetindeyim diye düşünüyorum. Tek özrüm şu; yüzümü görmek istemediğin için sırtımı döneceğim sana.”

“Bir saniye İsmail! Vazgeç demeyeceğim sana Seni engellemek için yalvarmayacağım. Savunmak için, ‘Bana savunma hakkı ver!’ de demeyeceğim. Bilmeni istediğim şu; seni sevmesem de, istemesem de, inanmasam da bir insanın ölümüne sebep olmanın bende yaratacağı vicdan azabı(3) ile nasıl rahat olur, nasıl yaşarım ki?..

Ben senin değil, sen hem kendinin hem de benim Azrail’im, ayrıca benim katilim de olacaksın…

Telefondaki idam kompozisyonun yahut da görüntün kaybolur kaybolmaz ben de peşinden geleceğim, hem hemen. Çok şeyi bilmiyorsun, bilmen de imkânsız. Artık cehennemde buluşuruz…

 Şimdi var git, ne yapmak istiyorsan yap! Ancak yüzünü göster bana ki cehennemde karşılaştığımızda ‘Sen misin?’ şeklinde şaşırmayayım!”

“Sözlerin doğru, böylesine; ‘Ben senin için ölüyorum!’ der gibi kendimi katletmeye çalışmamın senin vicdan azabı çekmene sebep olacağını düşünmemem hata. Aydınlattın, teşekkür ederim. Yüzümü görme, tekrar bunalmana gönlüm razı olmaz!”

“Israr etsem de mi?”

“Bence deneme!”

“Peki, telefon numaran ekranımda göründü, arayabilir miyim?”

“Aramasan! Telefon numaramı değiştirmek mecburiyetinde bırakmasan beni!”

“Haksızlık olmaz mı bu? Sen bileceksin, ben bilmeyeceğim, doğru mu? Hiç olmazsa bir kere aramama izin ver. Şu anda kafam darmadağınık, toparlayamıyorum kendimi. İzin vermezsen aramam seni, söz!

Ancak dileğimi tekrarlamak istiyorum; ‘Göster yüzünü, gözlerime bak ve sevdiğini söyle ki, seni hüzünlü bırakmayayım, gülümseyeyim sana, sen de bana gülümse ve bil ki bu kadar zamandan sonra beni aramandan, beni bulmandan dolayı mutlu olduğumu, buna ihtiyacım olduğunu söyleyeyim sana…

Kaçtığın için sana borçlarımı ödememe fırsat tanımadığın için de affedebilirim seni, ama belki…”

“Gözlerini devamlı yumdun, korktun, çekindin bir görüşte de olsa şaşkınlığıma, hoşlanmama, hatta sevmeme, sevgime inanmadın. Seni üzmektense uzaklaşmak, seni rahat bırakmak doğru gibi geldi bana.”

“Bir çay içimi vakit ayıraydın bana, özür dilerdim. Ellerimi tutup ilginin boyutunu belli ederdin belki, böyle telefonda dakikalarca söz söylemek yerine. Gene de çay teklifin olursa kabulleneceğimi bil! Şimdi dön yüzünü bana, beni sevdiğini söyle, telefonumu bekleyeceğine söz ver!”

“Söz veriyorum, telefonunu bekleyeceğim!”

“Seni seviyorum…”

“Sen mi söylüyorsun bunu?”

“Hayır! Unuttuğun cümleyi hatırlattım sadece, gülümseme katkılı…”

“Az kaldı yüreğime indiriyordun(82); Seni seviyorum Azra, biliyorsun, hem senin için ölecek kadar…”

“Dileğim; ‘Yaşayacak kadar!’ demen, hadi gülümse artık!”

“Bana bir ömür bağışladın, nasıl gülümsemem?”

“Gülümsemene doymadım. Hadi gel, bana çay ısmarla, bugüne kadar beni sensiz bırakmanı ancak böyle affedebilirim!”

“Bu sözlerinin bir vaat olduğunun farkındasın değil mi? Keşke bavulumu bir vesileyle çok çok öncelerden bulup, bulduğum anda arasaydım seni. Gene de intihar etmek aklımdan geçer miydi, söyler miydim böyle, ıstırap çekmeni diler gibi?”

“O anda bile her türlü kaprisime karşın, kendini yok edecek bir sevgiliye rızam olur muydu? Adresim de yazılı elindeki kâğıtta mutlaka. Hadi, bekletme beni. Araban yoksa araba satın al, uçağın yoksa uçak satın al. Ya da bin bir kuşkanadına, bana çay ısmarlamak için hemen gel!”

“O halde tek cümle…”

“Anlamadın mı? Hâlâ mı hissetmiyorsun?”

 “Anladım, bir çay içiminde yüzüme söyle o cümleyi, yola çıkıyorum, hem hemen…”

Çok heyecanlıydı İsmail, ne yurt dışı seyahati, ne açık bıraktığı bavulu, pencereleri, elektrikleri aklına getirip kontrol etmedi. Bir ufacık, ikinci el, arkadaşlarının “Deh!” diyerek destekledikleri en yüksek viteste bile ancak 90-100 km/saat hız yapabilen bir arabası vardı. Suyunu, yağını, farlarını, sileceklerini kontrol etti, benzini tamamladı…

Yeterli değildi, sınırlıydı sürati “Deh!” denilerek teşvik edilen aracının, kağnı gibi, sütçü beygiri(3) gibi, marşandiz treni(3) gibi.

Bir yokuşu inerken acelesi nedeniyle vitesi boşa aldı, hız sınırlamasını kaldırmıştı. Ancak bilmediği mekanik bir kural vardı, sürat arttıkça arabanın ağırlığı azalıyordu; birim 100 ise meselâ 30 oluyor, bu da birçok sakıncalı nedenler yaratıyordu. İsmail’in bilmediği.

Düzlüğe doğru süratin fazlalığını fark etti İsmail, geç kalmış olarak. Belki de Tanrı sevincinin fazlalığını uygun görmemiş olsa gerekti…

Sonundan, sonucundan haberi bile olmadı İsmail’in, gıkı çıkmadı(1) canı bedeninden ayrılırken…

Cep telefonu çaldığında morgdaki görevli açmıştı telefonu. Görüntü şaşırtmıştı Azra’yı;

“İsmail?” dedi sorgularcasına.

Karşısındaki insan haleti ruhiyesinden(3) anlamayan biri olsa gerekti;

“Mevta ölüsü(86) olmuş rahmetli. Başınız sağ olsun. 11 Numaralı kasaya koyduk kendini, biz de sizi arayacağdık, elindeki kâada göre. Aramanız eyi oldu. Pek tanıncak gibi değel, gelin alın mevta ölünüzü…”

Doğal bir söz dizisini sarf ediyormuş gibi, kayıtsızca, gamsızca ve karşısındakinin yıkılacağını umursamaksızın sıralamıştı kelimeleri, morg görevlisi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, bir şeylerin varlığına inanma durumu, varsayım, varsanım, var sanma, sanrı.

(**) Azra; El değmemiş bakire kız. Delinmemiş inci. Ayak basılmamış kum.

(***) Çay Ismarlamak; Genelde dertleşmek, bazı konularda anlaşmak, çok zaman art niyetli davranışlar için kullanılan bir deyim. (Van bölgesinde görev yaparken, o bölgedeki insanların, kendilerine değer verilmediğinin ispatı gibi; “Bir çay bile vermediler, ısmarlamadılar!” şeklinde deyişlerine şahit oldum. O bölgelerde kıtlama ve kaşık getirilmeden çay içmede sınır yoktu, ta ki çay bardağı yan yatırılıncaya kadar…)

(1)

Heba Olmak (Etmek)-Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.

Gıkı Çıkmamak; Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.

Yüreğine İnmek; Ölecek gibi üzülmek, çok üzülmek.

Ihlamak; Hastalık, ya da yorgunluk nedeniyle “Ih! Ih!” şeklinde ses çıkarmak.

Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, çare aramak.

(Aksırıp) Tıksırmak; Rahatsızlık, ya da ağıza-buruna bir şey kaçması nedeniyle boğulurcasına hareketlerle  ağızdan, genizden, burundan çıkarma çabası nedeniyle oluşan durum.

Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

Medet Ummak; Yardım beklemek.

Eza Vermek; Sıkıntı vermek, sıkıntı çektirmek, üzmek.

(2) Birebir (Bire Bir); Ölçüleri eşit, tıpkı, asıl ölçüye, biçime göre. İki kişinin arada herhangi biri olmaksızın konuşması (Öyküdeki anlamı).

Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Hoşsohbet (Hoş Sohbet); Güzel ve tatlı konuşan, konuşması hoşa giden, zevkle dinlenen, nazik, lâtif, yumuşak huylu, güzel yüzlü.

İlmek; Hafifçe düğüm yapmak. Değmek, dokunmak, hedefini bulmak.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

Koz; Karşısındakini alt edecek en etkili şey. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırı ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Krematoryum; Ölülerin yakıldığı yer.

Mırıltı; Alçak ve anlaşılmaz bir ses çıkararak konuşmak. Mırıldanır gibi ses çıkarmak.

MR; Manyetik Rezonans Görüntüleme(MRG, EMAR); Ağrısız bir tanı tekniği.

Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik gösterme.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Peron; Tren istasyonlarında demiryolu boyunca uzanan ve trene binmeye, trenden inmeye yarayan, yüksekçe döşeme. Büyük otogarlarda otobüslerin kalktığı yerlerden her biri. Kompartıman; Yolcu treni vagonlarının bölmelerle ayrılmış bölümlerinden her biri ((Öykü Kahramanı İsmail’in geçmişteki bilgilerinden esinlenerek “Bölüm” anlamında kullandığı yanlışlıklar, olsa gerek).

Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.

Roof; Çatı katı. Çatı bölümü.

Steril; Mikroptan arınmış. Kısır, verimsiz.

Sükût; Söz söylememe, konuşmama, susma, sessizlik.

Tomografi; Bir organ ya da organizma kesitinin röntgenle filmini çekme.

Uçarı; Sefih. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Zillet; Hor görülme, alçaltılma.

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Boynu Bükük; Üzüntülü, durgun, kimsesi, arkası olmayan, zavallı, melül.

Canhıraş Feryat, Çığlık; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici, acı, keskin bir biçimde haykırma, feryat, çığlık.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Hacca Giden Karınca; Çıkını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.

Macır İnadı; Muhacir İnadı; Göçmen, göçe zorlanmışın inadı.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Marşandiz Treni; Yük treni. (Hareketi oldukça yavaş, genelde diğer trenleri bekleyen, yük durumuna yol boyu istasyonlarda vagonu bırakan tren)

Mazgal (Rögar) Kapağı; Genel olarak yuvarlak, üretimi ve taşınması kolay, genelde pik malzemeden yapılmış mazgal ve rögarların üstünü kapatan (bazen şerit şeklinde delikli de olabilen) kapak (Mazgal; Yağmur sularını, kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan delik. Kale duvarlarındaki iç yanı geniş, dış yanı dar delik).

Mevta Ölüsü; Türkçemizde böyle bir söz yok. Mevta zaten ölü demektir. Morg görevlisinin cehaleti, duygu yoksulluğu anlatılmak istenmiştir.

Ne Menem; Ne çeşit, ne türlü?

Nodullu (Nodüllü) Sopa; Sığır çobanlarının ve de kağnı sürücülerinin büyükbaş hayvanları yönlendirmek için kullandıkları ucunda sivri bir çivi olan sopadır. O çiviye yöresel olarak nodul denir, anormal doku büyümesi anlamındaki “nodül” ile karıştırılmamalıdır.

Sağır Sultan Bile Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı, anlamında bir söz.

Sütçü Beygiri; Çok tembel, miskin, aheste, aksak, çok yavaş gidildiğinde söylenen bir tekerleme; “Dilenci Arabası, Dilenci Vapuru, Pazarcı Kamyoneti, Marşandiz” gibi sözler de diğer yaklaşımlar olsa gerek! Aslında; “Sütçü Beygiri Gibi Ayakta Uyumak” şeklinde kullanılan bir deyimdir.

Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.

(4) Anla artık, anla beni… diye başlayan “Son Mektup” adlı Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Aydın ÜNSAL’a, Bestesi ise; bu tür bestelerin uzmanı olduğuna inandığım Rahmetli Yıldırım GÜRSES’e ait olup eser; Nihavent Makamındadır (Bir kanalda Güftenin de Yıldırım GÜRSES’e ait olduğu belirtilmiştir).

(5) Seni uzaktan sevmek;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(6) El-Este Otel; Zannederim Türkiye’mde böyle ismi olan bir otel yoktur. İsimlerinin sonu; “EL” şeklinde biten  “Emel-Sunel-Temel-Erel” isminde kardeşlerin baş harfleriyle oluşmuş bir otel ismi gibi düşündüm.

(7) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(8) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. ATASÖZÜ

(9) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(10) Para, Para, Para; Napolyon’a “Bir savaş yapıp kazanmak için ne gerekir?” Sorusu üzerine verdiği cevap.

Napolyon’a mal edilen bir diğer söylenti ise; “Hayat boyunca başarının sırrı; Para, Para, Para…” şeklinde.

Herkes kendisinde olmayan şey için savaşır; Napolyon İspanya’yı aldığında İspanya kıralı; “Sen para için savaşıyorsun, biz ise şerefimiz için” dediğinde verdiği cevaptır.

Para para, para, varlığı bir dert yokluğu yara; “Gariptir insanoğlu, neler yaratmış… şeklinde müzik. En güzel değerlendirmeyi Rüçhan ÇAMAY’ın yaptığı söylenir.

(11) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.