Öykü (ya da fıkra) bu ya; yaşlı adam, gençliğinden beri sekte vurmaksızın(1) her çekilişte bir tam bilet alırmış. Muhtemelen ikramiye çıkarsa tek başına sahiplenmek için.

Yıllar yılı bu alışkanlığından vazgeçmemiş (amortiler, şu kadar, bu kadar kazanılanlar hiç umurunda olmamış)!

Gel zaman, git zaman yetmiş yaşları tüketip, seksenlere ulaşmak üzereyken artık doğal olarak Tanrı mı, şeytan mı, şansı mı, iyilik melekleri mi, her neyse yardımcı olmuşlar ki, büyük ikramiyeyi kazanmış.

Şehrin merkezindeki boş bir arsayı satın alıp sahiplenerek oraya her bakımdan mükemmel bir tuvalet yaptırmış ve kapısına büyük harflerle;

“Dur! Hemşerim! Yetmişinden sonra gelen mürüvvetin(2) içine etmeden geçme!” diye yazdırmış!

Gerçek şu ki; “Çok para, çok dert!” demekti.

Selman ve Selma kendi hallerinde çoluk-çocukla ilgili her şeyleri yapmış iki yaşlı ihtiyardı. Karı-koca yalnızlıklarını paylaşırlarken hiç akılda yokken emekli adamın aklında bir tasavvur belirlemişti

İki kız, bir oğlan evlenip alıp başlarını uzaklaşmışlardı doğdukları yerden, doydukları yerlere doğru.

Ve gerçek olan şu ki; tüm çocukların ekonomik durumları birbirine muhtaç olmayacak şekilde iyiydi, yaşlılar için evlât ve torun-topalak özlemi dışında.

Allah var, ne kız-damat, ne oğlanlar-gelinler kendilerini hiç yalnız bırakmıyorlardı. Bazen bir “Alo!” şeklinde seslenişleri bile yeterli oluyordu kendilerine, eğer herhangi bir şekilde üstesinden gelemedikleri bir mazeret oluşmuşsa, o zamanlar hariç.

Yaşlı adam apartmandaki üçüncü kattaki evlerinin pencere kenarına oturmuş iki adım ötedeki camiye gitmek için ikindi ezanının okunmasını bekliyordu. Tamamen hazırlıklıydı, sadece çekecekle pabuçlarını giyecek, bastonuyla mutluluk adımlarını atarak camiye ulaşacaktı.

Ezan okunurken hiçbir şekilde “Merhaba!” olmazdı(3). Ayaklarındaki romatizmalar, dizlerindeki kireçlenmeler, deyim yerindeyse doktorların çare bulamadıkları sırt ve bel ağrıları nedeniyle “Allah affedicidir!” diyerek özellikle Cuma namazları için minberin altına sakladığı, sair günlerde cemaat bildiği için yerinde kalan sandalyesinde kılıyordu namazlarını, belinin, sırtının ve ayaklarının desteğe ihtiyaçları vardı çünkü, sabah namazından vitir namazı sonuna kadar.

Tek kusuru, hava sıcaksa, cehennem sıcağı varsa ortamda, ahrette cehenneme gidişi, dünyadayken yaşamak düşüncesinde olmayışı idi. Bu nedenle içki, sigara, çapkınlık, şirk(2), iftira, gıybet(2), dedikodu vb. denilecek hiçbir davranışı yoktu. Olamazdı da…

Çapkınlık deyince yanlış anlaşılmamalı, ne öncesinde ne de sonrasında karısı Selma’dan başkası olmamıştı, çocukluğundan beri. Çocukluğunda canının yanmasını isteyenler karşılıksız olacağını bile bile ilgilerini göstermek istemelerine rağmen kendi hiç oralı olmamış, bu da karşısındakilerin hayal kırıklığı(4), yanlışlığı olmuştu.

Şimdilerde o davranışları hatırladıkça gülümsemesi eksik olmuyordu yüzünden, her ne kadar kendi kendine gülene “Deli” deniyorsa da ve Selma kocası Selman’a bu sözü yakıştırıyorduysa da.  Selman’ın karısı ile baş etmesi kolaydı, çünkü; “Dünya bir tarafa, ömrümün tacı sen bir tarafa…” demeyi bildiği gibi ilerlemiş yaşına rağmen gereğini de yerine getiriyordu, kucaklayarak, öperek…

Böyle günlerden birinde yaşlı adamı şeytan dürtüklemiş(1), aklını çelmişti(1) durup dururken;

“Yahu hatun! Pek aklım kesmiyor, ama bebelerin bir araya gelip yazlık sahibi olmaları mümkün değil, biz bir piyango bileti alsak, hani ona da ikramiye vursa, iyi bir yerlerde bir yazlık alsak, fena mı olur ki? Denize girmek şart değil, kumlarda romatizmalarımızı dinlendirsek, iyi olmaz mı dersin?”

“Güzel bir hayal, derim. Hani ‘Rahmetli halamın bıyıkları olsa…’ diyeceğim, ama kemikleri sızlar. En iyisi; ‘Ölme eşeğim, ölme yaz gelsin de…’ ya da moralin bozulmasın; ‘Gökten halka yağsa, biri bile bizim başımızdan geçmez!’ Bilmem, anlatabildim mi?”

“Anladım, anlamasına da, hani bazı şeyler, bazılarına malûm olur ya hani, aklıma esti, ben ikindi namazından sonra şöyle bir tur atayım. Aklına gelen bir şeyler varsa, söyle dönerken onları da marketten alıvereyim.”

Lâf ola, beri gele; İsraf, faizli kazanç haramdır, şans oyunları, kumar iflâh(1) kabul etmez illetlerdendir(2), aklının ucundan bile geçmiyordu(1) yaşlı adamın. Hani; Bir defadan bir şey olmaz!” diyen garabet insanların mantıksız hezeyanları(2), söylemleri, dini kurallar değildi yaşlı adam için.

Bu nedenledir ki namaz sonrasında hava alırken(!) aklından geçirdiği gibi bileti almış olarak muradına ermiş(1) gibiydi…

Çekilişi heyecanla bekliyordu; olmayacak duaya “Âmin!” der gibi.  Hatta; “Aman bu sıralarda hak tecelli etmesin, ahir ömrümüzde(4) biz de gülelim!” ya da Nasrettin Hoca gibi; “Ver şu kepçeyi, biraz da biz ölelim!” demeyi düşünüp ölme düşüncesini erteleyerek…

Yaşamda bazen “Olmayacak!” ya da “Olmayacak duaya âmin demenin” esirgenmeyeceği şeyler olabilir, gerçekleşebilir, örneğin Selma’nın dediğinin tersine gökten düşen tek halkanın Selman’ın başından geçmesi, balıkların kavak ağaçlarına tırmanması, mandaların söğüt dalına yuva yapmaları, katırların doğurması vb. gibi.

Yaşlı adamın bilmeksizin aldığı tam bilete büyük ikramiye vurmuş, şaşılacak derecede çuvallar dolusu paraları olmuştu. Mademki Diyanet; “Haram parayla da hac farzı yerine getirilmiş, olur!” demişti, bankadan çektikleri paranın bir kısmı ile hac farizasını yerine getirmek için evdeki çizmenin içine istifledikten sonra, kalanı için çocuklarını bankaya çağırmışlardı. Her ihtimale karşı akıllarının başlarında olduğuna dair doktor raporu aldıktan sonra eşit miktarda üçe bölerek ayrı ayrı hesap açtırmışlardı, paraya el sürmeksizin.

Yaşlı karı-kocanın istekleri, şu anda sahibi oldukları evi satıp, içindekileri taşıyacakları bir yazlık almaları, yaz-kış hep aynı yerde yaşamaları idi. Lüks olmasına gerek yoktu yeter ki kışın donmasınlar, yazın erimesinlerdi. Bunun için üçü adına eşit miktarda tapulanacak ev için kardeş payı ile ne yapmaları gerekiyorsa maddi, manevi fedakârlık yapmaları gereken kadar fedakârlıklarını esirgememeleri idi.

Öldüklerinde de gene el elden kardeşler olarak cenazelerinin köyde toprağa verilmesi idi. Ne öyle anlı-şanlı cenaze törenleri, ne de cafcaflı mezar istemiyorlardı, karı-koca, ölme sıraları nasıl olursa olsun. Değil cafcaflı mezar, tüm köylülerinin mezarları gibi kara toprak üzerine dikilecek bir taş yeterli olacaktı, ancak yan yana.

Kötü haberler gibi, iyi haberler de tez duyuluyordu. O kadar çok akrabalarının ve hepsinin de maddi ihtiyaçları olduğuna ilk kez şahit oluyorlardı!

“Paramız yok, çocuklara üleştirdik!” sözleri inandırıcı gibi gözükmese de evin hiçbir değişikliğinin olmaması, eski tas, eski hamam şeklinde görünümü, gerçeği yansıttığı için, bir bakıma kuyruklarını toplayıp belki de akrabaları olduklarına inandıracakları çocuklarının evlerine yöneliyorlar olsalar gerekti, ancak sitemli sözlerini esirgemeksizin;

“Neden paranın hepsini çocuklarına üleştirmişlerdi ki?”

“Biraz da kendilerinde kalsaydı da, muhtaç olan akrabalarına yardım etseler olmaz mıydı?”

“Akraba malı deniz, yemeyen akraba olmaz!”

Ne demektiyse? Yoksa söz başka türlü müydü, şaşkınca söylenen?

“Komşu da pişer, bize de düşer, sözü yanlış, yalan bir söz müydü?”

Eh! Sözlerini süslü, iyi kelimelerle istiflemeyenler de yok değildi!

“Sanki mezarlarına götürmek için bir kısmını da kendilerine ayırsalardı, ya?”

Anlaşılmaz bir söz birikimi…

“Abdestlerinde namazlarındalar güya, mutlaka yalan söylüyor domuzlar, saklıyorlar galiba?”

“Bir de hacca gideceklermiş! Haram parayla hac olur mu yahu?”

“Bizi ırgalamadınız(1)! Bari şu çocuklara 3-5 bin liracık harçlık verseydiniz de bizi tersyüzüne göndermeseydiniz(1) olmaz mıydı?”

Oğullar akıllı, damat (galiba) açıkgöz, artısı içten pazarlıklı, kendini zeki zanneden bir geri zekâlıydı.

Apartmanda el ayak kesilince(26), komşuları sadece kapıda gözüküp; “Gözünüz aydın! Allah haccınızı kabul etsin!” demişlerdi, hiçbir beklentilerinin olmadığının ispatı gibi.

Ayakları tutmayan tekerlekli sandalyesi ile üst kattaki yaşlı Ahmet Efendi, en alt kattaki yatalak kardeşlerin torunu Ayşe de dedesi ve ninesi adına kapıya gelmişlerdi.

İçlerinden geçmesine rağmen hem ayrılık-gayrılık olmasın(1), hem de hac için ayırdıkları para eksilmesin diye okuduğunu bildikleri genç kızı bile gönüllendirememişlerdi(1).

Oysa iyi ve güzel bir kızdı, her şeye lâyıktı. Çünkü çok zaman ihtiyaçlarını, dertlerini karşılamak için ayağına üşenmiyor, iki-üç adım ötede görünüyor gibi olsa da bakkala, markete koşuyordu…

Standart yaşamlarına devam eden yaşlıların kapısına bir gün elinde bir paketle “Kargo” diyen karanlık yüzlü(4) biri yaklaştı.

Gözetleme deliğinden bakan yaşlı adam gördüğüne inanamamıştı;

“Biz garip iki yaşlıyız, kargo bizim neyimize? Herhalde yanlış adrese geldiniz!” deyince karanlık yüzlü adam arkasına bakmaksızın sırra kadem basmıştı(1).

Aradan geçen yarım ya da bir saatlik zaman sonrasında bu kez temiz kıyafetli biri çalmıştı kapıyı “Pizza!” diyerek ve eklemişti; “Damadınız gönderdi!” şeklinde.

Yaşlı adam uyanıktı, bu kez yanlışlık değil, bir başka tür yanlışlık, sahtekârlık olduğu düşüncesindeydi;

“Damat da, çocuklar da bizim pizza-mizza yemediğimizi bilirler, siz yalan söylüyorsunuz!”

“Amca size yalan borcumuz mu var? İsterseniz kapıyı açmadan gözetleme deliğinden bakın…”

Yaşlı adam gözetleme deliğinden baktığında susturucu takılmış tek ve tok sesli kurşun yaşlı adamın gözünden beynine ulaşarak hemen göçmesi için yeterli olmuştu.

“Benden günah gitti!” diyen katil doymamıştı!

“Kapıyı aç teyze! Ben açarsam sen de kayıplara karışırsın!”

Yaşlı kadın korkmuş, kocasının ölü bedenine kapanarak sonunu beklemeye başlamıştı.

Dışarıdaki adam bir kurşun da kapı kilidine sıkmış, kurşun yaşlı kadını sıyırıp duvara saplanmak yerine pencereden azat olmayı tercih etmişti!

Muhtemelen; “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sormak üzere asansörle o kata gelen üniversite öğrencisi Ayşe, asansörün kapısı açılır açılmaz, karanlık yüzlü o iki adamı görmüştü.

Boğuk silâh sesini duymamış olsa da karanlık yüzlü ve gözlü adamların karanlık niyetlerini hissedip hemen asansörle aşağıya inme gayreti yaşamıştı, asansör içinde eğilmeyi ihmal etmeksizin.

Eski model asansörlerin akıllarını başlarına toplamak için nazlanma, bekleme süreleri ve hakları vardı. Bu nedenle asansör kendine gelip kararsızlığını yeninceye kadar karanlık yüzlü adamlar birkaç el ateş etmişlerdi, ancak bilmedikleri genç kızın onlardan daha akıllı olmasıydı. Çünkü genç kız belki de hedef küçültmek için asansörün tabanında eğilmek ötesine geçerek çapraz şekilde uzanmıştı. Bu da susturucudan çıkan kurşunların asansörün buzlu camına, asansör duvarına isabet etmekten başka bir işe yaramamıştı.

Bir alt katta asansörden inen genç kız, belki olayı saklamak, “Şakiler ev bastılar!” diye bağırsa, kimseyi inandıramayacağı için, belki de olayın şaşkınlığıyla aklını kullanamayarak “Yangın var! Herkes canını kurtarsın!” diye bağırınca kapılar açılmış ve herkes merdivenlere üşüşmüştü, galiba kuralları hatırlayarak.

İki kurgu önemliydi bu telâş sırasında.

Birincisi; şakilerden belki de gözcü olarak bırakılan en alt kattaki kara-kuru(4), cılız, kikirik tipli olana, apartmandaki Beden Eğitimi Öğretmeni çarpmıştı. Yabancı oluşuna anlam veremeyip bir tokatta yere yıkıp kemeriyle ellerini arkasından bağlamış, o da genç kız gibi şakiyi sürükleyerek dışarıya çıkarmaya çalışırken genç kız gibi o da polisi aramıştı.

İkincisi; “Yangın var!” deyince tekerlekli sandalyeli adamla, onu yangından kaçırmaya çalışan oğlu tutsak olmuştu karanlık yüzlere.

Evde biri ölü, biri yaşlı, biri özürlü, biri çocuk canlı üç rehine ile iki karanlık yüz vardı.

Hırsızların yaşlı kadını hemen öldürmek gibi bir niyetlerinin olmadığı belli gibiydi. Tedbirli, hazırlıklı ve bilgiliydiler. Çünkü elinde silâh tutan katil, öncesinde biliyormuş gibi ayakkabı dolabına yönelmiş, hacca gitmek için çizme içine saklanan parayı; “Kısa günün kârı(4)  ya da siftah etmiş pazarcı gibi boynunda asılı çantaya istifler gibi yerleştirmişti.

Plânlarını uygulama vaktinin geldiğine kanaat getirmiş olmalıydı şakiler. Teyzenin höykürmesini(1) umursamaksızın, acısına önem vermeksizin; “Çocuklarına telefon etmesini, babalarının kendilerine verdiği paraları bankadan çekip hepsini kendilerine getirmelerini” söylemesini emretmişlerdi, yaşlı adamın öldüğünü belirtmeksizin hem de.

Ancak eylemi gerçekleştirmek için gecikmişlerdi, çünkü mahalleli, polisler, polis arabaları doldurmuştu apartmanın çevresini.

Polis öncelikle konuşmayı tercih etmişti ev telefonundan; “Efendice teslim olmaları” için.

Buna mukabil “Baş” ya da “Reis” görünümlü olan şartlarını sıralamıştı;

“Aralarında bulunan zayıf yapılı arkadaşları salıverilecekti.

Yaşlı adamın üç çocuğu da bankadan çekilecek paraları salıverilecek arkadaşları ile kendilerine teslim edeceklerdi.

Rehinelerden ikisi ile kaçmaları için benzini tamamlanmış, çalışır durumda bir araç kapı önüne getirilecekti.

Eğer dilekleri kabul edilmezse her on dakikada bir rehinelerden biri, tekerlekli sandalyedeki adam ve sonra genç çocuk öldürmekte öncelikleri olacaktı.”

Şakinin tercihi, belki de apartmanın konumu helikopterle kaçmaları için uygun olmayacağı düşüncesiyle helikopter isteği şeklinde gerçekleşmemişti.

Polis şefi; “Tamam çocuklar paraları bankadan çekip getirsinler, biz de o vakte kadar arabayı ve bir helikopteri hazırlatalım. Tek şartımız rehinelere dokunmayın, lütfen! Dilekleriniz tamamlanınca size telefon edeceğiz…”

Önce damat getirmişti paraları, banka hesabı karısı üzerineydi, ama “Babanın, annenin hayatı mevzubahis!” diyerek karısını ikna etmesi zor olmamıştı.

Apartman önüne gelip bağırmıştı damat, muhtemelen hesapta olmadığından kayınpederinin öldüğünden habersizdi;

“Babama, anneme bir şey yapmayın paralar poşetin içinde!”

Karanlık yüzlüler, her bakımdan hazırlıklıydılar; silâh, levye, kanca, ip, çantalar olarak. Belki çizme içinden alınan paraların konduğu ufak çanta dışındaki diğer çantalar paraların taşınması için mutlaka gerekliydi.

Tedbirli olmanın, eşeği sağlam kazığa bağlamanın ne sakıncası olabilirdi ki, evde bavul, çanta gibi bir şeyler bulacaklarından emin olsalar da?

Karşı evlerin balkonlarındaki keskin nişancı polislerin hedefinde olan şaki için, rehinelerin yaşamları söz konusu olması nedeniyle ellerinden bir şey gelmiyordu. Şaki boş bulunup aşağıya seslenmişti;

“Sen karışma damat, bu bizim işimiz!”

Polis şefinin anında dikkatini çekmişti bu söz. Şaki; genç adam; “Annem, babam!” dediği halde onun damat olduğunu nasıl bilmişti?

Şakilerden uzman olduğu belli olan para poşetini almak için aşağıya ip sarkıtan şakinin kulağına, görüş ufkunu genişletmek, yapabileceklerini plânlamak, helikopter için zemini uygun görürse araba yerine helikopter ile kaçmayı düşünerek dama çıkacağını fısıldamıştı.

Bir polis gerçek bir polis olmak için yıllarını, emeğini veriyor, çoluk-çocuğa karışmasına rağmen görevi gereği yaşamını koyuyordu her operasyonda ortaya.

Polis şefi, şakilikte, ne kadar uzman olursa olsun, paçası yırtık(4), kıçı kırık(4) bir şaki ile mi baş edemeyecekti, rehineler olsa bile?

Etrafı kolaçan etme(1) amaçlı apartman damına çıkan şaki belki de çaresizlikten dolayı hazırlıksız ve dalgındı. Olayı gözlemeye gelen polis helikopterinin sesi dalgınlığını arttırmış, helikoptere ateş açma çabası dengesini yitirmesine neden olmuş ve “Aman!” diyesiye kadar çatıdan uçarak yere çakılmış ve anında mevta olmuştu.

Keskin nişancıların kalan son “bir” için işe-işleme başlama zamanları gelmişti, kaba anlamda gez-göz-arpacık(5) demeleri bile gereksizken.

İnsanların başına ne geliyorsa çok zaman hırs, merak ve tamahtan geliyordu.

Balkondaki şaki patronunun düşüşünü görmüş olsa da, iple çektiği poşet içindeki para miktarını merak ederek çantaya istiflemeden evvel göz kararıyla sayma gayreti yaşamıştı aptalca. Bunun kalan “bir” olarak sonu olacağının bilincinde olmaksızın, tabancasını masanın üzerine bırakmıştı.

Tekerlekli sandalyedeki yaşlı adamın teşviki ile masaya yaklaşan genç çocuk silâhı almış peşinden yetişen yaşlı adam da silâhı alıp gereken uyarıyı yapmıştı;

“Kıpırdama! Eller yukarı!”

Filmlerden aklında kalan söz bu kadardı, şaki kıpırdasa, ellerini kaldırmasa ne yapabilirdi ki?

Ellerini önce kaldıran şaki, yaşlı adamın tedirginliğini fark edince ellerini yavaş yavaş indirerek yaşlı adamın üzerine yürüyüp silâhını almak üzereyken bir el silâh sesi duyuldu ortamda ve gözleri bir anda büyüyen şaki yaşlı adamın tekerlekli sandalyesinin önüne cansız serildi.

Belki polis istemeyerek de olsa onu tam bundan sonra kendisine gerekmeyecek beyninin olduğu kafasından vurmuştu. Eğer hırsı yaşlı adamın üzerine yönelmek şeklinde olmasaydı, yaşamda kalabilirdi (belki)!

Üçten ikisi şu veya bu şekilde Mevlâ’larına kavuşmuşlardı. Çaylak olduğu tahmin edilen üçüncüsü dudakları titreyerek çözülmeyi, bir idam mahkûmu gibi son arzusunun sorulmasını bekliyordu sanki. Sadece o mu? Hırsı, arzusu, isteği nedeniyle damat da…

Polis şefi doğrudan doğruya damada yöneldi, polisler yapmaları gerekenleri yapmağa başladıklarında.

“Bak birader! Bu şaşkın, sıska herif nasıl olsa bülbül gibi ötecek(1). En iyisi sen balkondaki herifin, seni ‘Damat!’ olarak nasıl tanıdığını anlat bana, karın dâhil hepimiz öğrenelim!”

“Tüm paraya konmak için bu soygunu ben plânladım!” diyemezdi. Damat üstelik öylesine saf ve aptaldı ki, tuttuğu insanların üç-beş kuruş harçlık karşılığı soygundan elde edecekleri parayı kendisine vereceklerini düşünüyordu.

Hırsızlar, şakiler her ne denirse; paraları gasp ettikten(1) sonra; “Ver harçlıklarımızı al paralarını!” diyecek kadar salak olamazlardı.

Damat tam öyküdeki gibi vecize kapsamındaydı; “Boynuz umdum, kulaktan oldum(6)!” örneği. İntihar etmeliydi, ama çevresinde böyle bir imkân görünmüyordu. Belki hapishanede, belki uygun bir vakitte…

Kayıp; damadı yüzünden yaşlı adamın ölmesiydi, bir piyango bileti uğruna dense de yanlış olmazdı galiba.

Damat çaresizce ellerini uzattı, kelepçe takılması için…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Aklını Çelmek; Kişiyi kendi kararından ve düşüncesinden yoksun bırakarak başka bir yola sokmak.

Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Ayrılık Gayrılık Olmamak İnsan ilişkilerinde resmiyeti anlatan durum (Varsa; resmi, yoksa; içten, samimi). Birlik, beraberliğin tersi olan bir durum. Yaşanan durumun yaşam felsefesine göre ayrı ayrı olması durumu yaşamamak.

Bülbül Gibi Ötmek; Her şeyi itiraf etmek, bildiklerini söylemek.

El Ayak Çekilmek; Ortalıkta kimse kalmamak. Issızlaşıp, sessizleşmek.

Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

Gönüllendirememek; Gönlünden geçirdiği halde yapmak istediğini yapamamak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Irgalamak; İlgilendirmek. Bir şeyi yerinden oynatarak iki yana hafifçe sallamak.

İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Murada Ermek; Dileği gerçekleşmek, çok istediği bir şeye kavuşmak.

Sekte Vurmak; Kesilmesine neden olmak, kesintiye uğratmak.

Sırra Kadem Basmak; Ortadan yok olmak, ortalıklarda görünmemek.

Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.

Tersyüzüne Göndermek; Geri gitmek, geri döndürüp göndermek.

(2) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. Mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik.

Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.

(3) Selâm Verilmeyecekler; İnternette yaptığım bir gezinti sırasında; Gayrimüslimlere, şarkıcılara, içki içenlere, kadınlara-kızlara bakanlara, yaşlı genç ayırımı yapılarak yabancı kız ve kadınlara selâm verilmeyeceğini okudum. Hayret etmemem mümkün değildi. Gıybet edenlere, Fâsıklara (Açıktan günah işleyenlere), Namaz kılanlara, Hutbeyi okuyan ve dinleyenlere, Vaaz eden ve dinleyenlere, Fıkıh dersi çalışanlara, Din dersi veren veya meşgul olanlara, İlmi konferans sırasında, Ezan (Cuma iç ezanı dâhil) okunurken, Abdest bozmakta olanlara, Avret yeri açık olanlara, Yemek yemekte olanlara da selâm verilmemesi mantıklıdır.

Tenbihü’l Gafilin ve Bustanü’l Arifin (Ariflerin Bahçesinde Gafletten Uyanış Yazarı; Ebu’l Leys SEMERKANDÎ); Cami ya da mescit içinde yapılmaması gerekenler şöyle sıralanmakta; Bir şey alınıp satılmamalı, kaybedilen bir şey için anons yapılmamalı, Yüksek ses çıkarmamalı, Boş konuşmamalı, İleri saflara geçmek için omuzlara basılmamalı, Ön safta oturmak için ısrarcı olarak, çekişilmemeli, Saftaki insanlar fazla sıkıştırılmamalı, Namaz kılanın önünden geçilmemeli, Parmaklar çıtlatılmamalı, Çocukların oyun oynamalarına izin verilmemeli vb. 

(4) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Hayal Kırıklığı; Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı, sükûtu hayal

Kara Yüzlü, Karanlık Yüzlü; Utanç verici, çalma, çırpma, gasp, uyuşturucu satıcılığı, para karşılığı adam öldürme gibi eylemlerde bulunan, genelde suratı asık, gözlerinin siyahından çok akları belli olan, dudakları sarkık lekeli tip.

Kara-Kuru; Esmer ve çok zayıf.

Kıçı Kırık; Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş kişileri paylama, azarlama anlamındadır.

Kısa Günün Kârı; Hiç olmazsa bu kadarı da iyidir, anlamında söz.

Paçası Yırtık; Aslı bir modadır. Ancak öyküde; yöresel olarak aşağılama anlamında kullanılmıştır.

(5) Gez-Göz-Arpacık; Atıcılıkta kullanılan bir deyim. Silâhın arkasında bulunan “U” ya da “V” şeklindeki girinti (Gez) ile silâhın ucundaki  “I” şeklindeki çıkıntıyı (Arpacık) ve hedefi ifade eder. Göz de bizim gözümüz. Nişan alırken, bu “V” ve “I” sırasından hedef görülmelidir. Tabanca-tüfek gibi silâhlarda atış oranını artırmak için kullanılan elemanlar(dı). Şimdilerde “Kanas” denilen öldürücüler can alma öncülerinin en önde gidenleri.

(6) Bâtıl isteyü haktan ayrıldum / Boynuz umdum kulakdan ayrıldum Şeyhi’nin Harnâesindeki (Türkçeleştirme gerektirmeyen) dizelerinden ikisi. Elindekilerle yetinmeyenlerin kıskançlık gösterisi saklı özenci…