Aslında böyle değildi, başlangıç satırlarım, belki de o anda özel olacağını bilemediğim günlüğümün kim bilir kaçıncısının başlangıcında? Ya da böyle olmamalı diye düşünüyordum görev emrimi aldığımda…

Oysa hani bir söz vardı; “Vermeyince mabut, ne yapsın kel Mahmut?(1) şeklinde. Adım Mahmut maalesef, kel sayılmam, ama eksiklerimi de söylemeyişim ayıp kaçar, azıcık, çoktan azıcık tarak özürlü(1) gibiyim desem, başlangıç olarak kısaca.

Neden böyle düşündüğüme gelince; hani Temel bir daire, ortasına da boydan boya bir çizgi çekip içinde oynamaya başlamış ve “Kendi çapında eğlendiğini” söylemiş ya! O örnek işte; benim de geniş boyutlu anı yazma, bazı bazen öyküler, çok zaman “Şiir” diye nitelemeye çalıştığım denemelerim var.

Ancak yaşamımda en önemli yeri işgal eden “Günlük” tutmam ve tutkumdur.

Eee! Çok gezmek yanında, çok okumak, bilmeye, öğrenmeye çalışmak şanslarını kullanan birinin bunları satırlarına yansıtmayı istemesi kadar doğal ne olabilir ki?

Ama bu kez öyle değildi; “Yazsaydım, derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan(2)günlükler oluşurdu (meselâ). “Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur! (3) modunda, ancak “Bir bahar sabahı (akşamı değil) rastladım size(4)şeklinde gibi günlük tutmamı heyecanla aşırı bir güçle sekteye uğratmasına(5) izin vermeyip devam ettiren, duraklatma, durdurma imkânı olmayacak bir ruh halindeydim.

Açan; ilkbahar, sonuca ulaştıran; sonbahardı, bu kadar ipucu yetmeli bence, günlüğümün başlangıcına ayıp olmasın.

Nerede kalmıştım? Hah! Yurt içi bir seyahate çıkacaktık, Mahir adlı benden kıdemli(6), evli-barklı arkadaşımla, daha doğrusu ağabeyle birlikte, İstanbul’dan çıkıp Ankara’ya ulaşıp devlet memuru olarak görevimizi yapmak üzere.

Ama nasıl bir başlangıçtı yaşadığım, sonrasında arkadaşımla birlikte de yaşamaya devam ettiğim?

İstanbul’un trafiğini, taksi şoförlerinin çoğunun eksilmiş saygılarını ve görev arkadaşımın ekâbirliğini(6) düşünerek çok öncelerden hazırlanmış, taksiyi çağırmış, annemin “Hayır dualarını(1)” aldıktan, arkamdan su dökmesine katlanarak heyecanlı, plânlı, domestik(6), kurgulu ve malûm suratı sirke satan(5) şoför tavrını umursamaksızın arkadaşımın evine doğru yola çıkmıştım.

Başlangıçta; “Suratı sirke satan şoför amcanın(!) tavrını umursamadım!” dedim. Çünkü duraktan çağırdığım taksinin şoförü, nevi şahsına münhasır(1) biriydi, yerinden kıpırdamaksızın içeriden kumandayla bagaj kapağını açmış, sanırım “Kilo verip zayıflayacağı endişesiyle!” yahut da tembelliğinden dolayı yerinden kıpırdamamıştı. Ama Allah var, çok iyi takipteydi dikiz aynasından beni ciddi olarak takip ettiğini fark ediyordum.

“Eşekbaşı(1)” değildim ya, bavulumu LPG tankının(1) izin verdiği kadarıyla ve tankı incitmeksizin(!) yerleştirdim. Mahir’in bavulu için ancak kuş yuvası kadar bir bölüm kalmıştı.

Yola çıkar-çıkmaz şoför amca sorgusuz-sualsiz radyoyu açtı, aman Allah’ım o ne arabesk gürültü ve anlaşılmaz sözlerdi. Sokaktan geçen sonuna kadar açılmış hoparlörlerle ne dedikleri anlaşılmayan patatis-soancı, hurdacı, sokakları parsellemiş ikindiye kadar elindeki bayat simitleri satmaya çalışan “Simitçiye!” diye bağıran ağzı bozuk satıcıların çıkardığı sesler gibiydi.

Hafakanlar basıp(5) beynimi tırmalamaya başlamıştı. Her insanın, diğer bir insanın edepsizliğine ve saygısızlığına bir tahammül noktası vardı, o noktaya ulaşmam zor ve geç olmadı, aşırı bir tepki modunda;

“Radyoyu kapatır mısınız? Lütfen…”

En basit ve doğru cevap, en yavaş uyarı uyma zorunluluğu olsa gerekti. Gıdım gıdım ilerliyorduk(5) zaten, ancak amca arkasına bakmaksızın, üstelik haince ve alay eder gibi;

“Ne o beyim? Rahatsız mı oldunuz?”

“Evet! Hoşlanmadığım, zevk almadığım, üstelik müşteri arzusu sorulmadan uygulanmaya çalışılan mecburiyetler beni rahatsız eder. Mademki parasını ödeyeceğim, o halde beni dinlemek, isteğime uymak zorundasınız. Üstelik sizi duraktan istedim, durak taksisiniz ve bunun bir kısım yaptırımlarının olduğunu biliyorsunuz herhalde…

Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi, daha doğrusu anlayabildiniz mi? İkinci bir ikazıma karşılık vermeden hemen kapatın radyoyu ya da her neyse şu zımbırtıyı! Öyle kafa sallamadan, ‘Cık! Cık!’ gibi sesler çıkartmadan hemen…”

Önce aletin sesini kısar gibi oldu amca, sonra korktu mu, çekindi mi nedir yahut da yaşının gereği yanlışlığını mı kabullendi, bilmem mümkün değil, kapattı o lânet şeyi…

“Ha, şöyle imana gel, önüne bak, efendi-efendi arabanı kullan!” diye söylenip ileri gitmek de yakışmazdı bana.

Camlar kapalıydı, ne de olsa daha baharı yaşıyorduk, hava henüz tam anlamıyla ısınmamıştı.

Mahir, cep telefonu ile ikaz etmeme rağmen ekâbir olması nedeniyle hazır değildi, neredeyse on dakika kadar beklemek zorunda kalmıştık kendisini.

Şoför amca, bu boş vaktini değerlendirmek için dışarı çıkmış, belki de kahvesinin olmadığına hayıflanarak(5) sigarasını tüttürmeye başlamıştı, belki de o ses çıkaran aletin ikazım nedeniyle kapatılmasının hüznü ile.

Eee! Allah var! Bu saygısını ya da çekinikliğini nasıl alkışlamazdım ki? Üstelik ekâbir arkadaşımın gecikmesine de o kızmamış, sinirlenmemişti de, galiba!

Mahir, ehlen ve sehlen(1), ıngıdık-ıngıdık(1) geldi. Eşi, tahminimce zahmet olmasın diye pencereden elini sallarken, bir tas suyu da pencereden aşağıya boca etti(5), yaşananlar yaşanmışların garantisi olduğundan, caddenin, çevrenin, çimenlerin sıçrayan sularla kirlenmesini düşünmemiş olsa gerekti.

Mahir’in valizi doğal olarak kuş yuvası kadar olan bagaja sığmadı. Şoförün;

“Altı temiz mi beyim?” sözüne aldırmaksızın bavulunu yanıma yerleştirdikten sonra, geçip şoförün yanına oturdu. İki söz birbirine karıştı hemen;

“Herhalde evden getirdiğim bir bavul kirli olamaz, değil mi?”

“Öf! Bu parfüm(7) kokuları beni mahvediyor!” derken pencereyi açtı, diğeri.

Arkadaşım ders vermek gereğini hissetti, ama tıpkı benim gibi tolerans(6) sınırını ayarlamayı bilmeksizin, ağırca;

“Bir şey bildiğini sanıyorsun, ama noksanın var, bilmiyorsun. Yüzüme sadece tıraş losyonu(7) sürdüm ve o da şimdiye kadar çoktan kendini yitirmiş olmalı. Eğer temizlikten bahsedeceksen, hele ki sigara içtiğin halde kokudan rahatsız olacaksan bu işi yapmayacaksın efendi, hem de ve hele ki bu yaşlarda! Şimdi pencereyi kapat, önüne bak ve doğru dürüst ulaştır bizi iç hatlar terminaline!”

Şoför bana karşı yapmadığı halde Mahir’e karşı; “Allah’ım sen bana sabır ver!” derken, belki de içinden küfrederken kafasını sallama gafletini yaşamış, Mahir de bunu fark etmişti;

“İçinden ne geçiriyorsan, aynen sana da. Hiç öyle haklıymışsın gibi anlamlı bir şekilde kafanı da sallama! Götürdün, götürdün, götüremeyeceksen yanaş bir taksi durağına, al paranı ve git! Aracının plâka numarasını beynime kaydettiğimi de bil, ama!”

“Defol!” demekten ya da benzeri bir sözden son anda vazgeçmiş olsa gerekti Mahir! Galiba atalarımızın söylediği güncel sözde yanlışlık yoktu; “Nasihat ile uslanmayanın hakkı dayaktır!(8)” şeklinde değil, “Efendilikten, haklı sözlerden anlamayana ağır sözler söylenmesi haktır!” gibi.

Şoför sessizleşmişti, sakindi bir bakıma. Gıybet(9) ya da koğuculuk(9) sayılmazsa; “Eşekten düşmüş karpuz gibiydi”, paramparça. Doğruları söylemek her zaman haklılık gibi görünse de, pek doğru gibi görünmüyordu bana, yaşlı adama tüm kusurlarını söyler gibi.

Ancak şu da gerçekti ki, sözlerimizle ikaz ettiklerimiz dışında o kadar çok yanlış yapmıştı ki; sinirli araba kullanmak, ani fren, dur-kalk, istop ettirme, slalom(6), zikzak yapıp, sinyal vermeksizin şerit değiştirmeler, sözüm ona(1) bizi uçağa yetiştirmek için…

Ve radyo gibi aletten çıkan seslerin daha beterinin egzozdan çıkması yanında, yanılma hakkımızı kullanmak istediğimiz, oto içine sızan LPG(1) gaz kokusu…

Ve olan oldu sonunda. Mahir;

“Uçak geçiyor Mahmut!” dedi.

Ben de acilen(!) cevapladım, Temel ve oğlu gibi;

“Elleşme be Mahir, bırak geçsin!”

Şoför, uçağın caddeye konacağını mı düşündü, çünkü biraz evvel kanatları sökülmüş bir uçak cesedinin yanından geçmiştik, espriyi anlamadığından, elleşilmeyecek uçağın geçişini merak edip göğe mi bakmıştı, dalgın mıydı her neyse, en sol şeritten yanındaki sağ şeride geçmeye çalışırken, orta şeritteki arabanın arka tekerleğiyle, arka kapısı arasına tamponunu dayadı.

Yaşlı amca arabadan hemen inip yaygaraya(6) başladı, biz yokmuşuz gibi, bizi hesaba katmaksızın, uçağa yetişmek mecburiyetinde olmamızı umursamaksızın, yaşına, başına, karşısında evlâdı, hatta torunu olacak yaşta genç bir kıza karşı bıçkın(6) bir şoför edasıyla, karşısındakileri korkutarak, sindirmek amacı olsa gerekti.

“Ehliyeti nerden almışmış? Öyle araba mı kullanılır mıymış? Pazarda hiç mi ağız görmemişmiş(5)? Aklından zoru mu varmışmış(5)?” Aklına gelen ihtiyatsız, argo ve edepsizce cümle ve kelimeleri peşi peşine kullanmaktan çekinmiyordu.

Direksiyonun olduğu taraftan inen ve hüznüyle sessizliğe bürünen genç kızı görünce yaşlı amca, artık “Dede” demek zamanına ulaşmıştım, iyice edepsizleşti;

“Bu yaşta annen-baban, araba kullanmana nasıl izin verdiler ki, hem de İstanbul trafiğinde, sabah sabah? Tövbe(6)! Tövbe!”

O şahane elâ gözlere sahip, kumral, dudakları hüzünle kıvrılmış genç kıza, aracın diğer kapısından inen aynı güzellikte denebilecek bir genç kız daha katıldı, önce sakince. Sonra kendi araçlarının bagaj kapağını açtı, reflektörleri alarak, önce hemen arkalarında sıkışan aracın anarşiden kurtulmasını sağladı, diğer taşıtlara el-kol hareketleri ile hükmeder gibi.

Sonra deli-dolu araba kullanan(5), melekeleri(6) konusunda tereddüdümüz olan şoförümüzün aracının arkasında yığılanları yollarına yönlendirdi ve reflektörleri biraz daha geriletip, bizim araç şoförümüzün akıl edemediği bagajın kapağını açıp oradaki reflektörleri de yola dizip öteki kızın yanına geldi.

Abla-kardeş gibiydi görünümleri. Sabırsızlandığım, üstelik anında etkilendiğime inandığım kardeş görünümünde olan aracı kullanandı.

Ve abla dediğim, çok konuda bilgi sahibi olsa gerekti, elindeki telefonla, ilgili yerleri bilgilendirme amacıyla aradığından emindim.

O genç kızın işi yokmuş, gecikmesi sorun yaratmayacakmış gibi, ayağıyla tempo tutmasına aldırmaz gibiydi bizim bıçkın ve yaşlı şoförümüz. Ne de olsa kendini İstanbul trafiğinin kurdu sanıyor olsa gerekti ihtiyar!

Oysa bana göre telâşı olmalıydı. Çünkü kendi arabasında taksi olmanın avantajıyla(!) bir sürü ezik-çizik, yamalı bohça(1) gibi birkaç da macun takviyesi vardı.

Uçağı kaçırırsak yasaların öngördüğü şekilde feleğini şaşırtacak(5) bir şekilde tazminat davası açabileceğimizi, kazanabileceğimizi sanıyordum. Artık araba kendininse arabasını satıp mı öderdi, borç-harç bulup, alıp mı öderdi(5), taksicilikten vaz mı geçerdi o, onun bileceği bir şeydi.

Ayrıca kıştan çıkılmış olmasına karşın tekerleklerde hâlâ kar lâstikleri görünüyordu, kışa direnmeye çalışırken oldukça kabaklaşmış görünümünde.

Kısaca; eski yani bizi taşıma zahmeti görüntüsü olan araçta, şoför dâhil(!) yanlış, hatalı, kusurlu nelere rastlanırsa hepsi mevcuttu, özellikle gaz sızıntısı tereddüdümüz nedeniyle “Allah bizi esirgemiş, korumuş!” sözü dualarımızdaydı.

Karşıda ise, genç kız şoför ya da şoförleri de, arabaları da çok güzel, en son, en yeni, en genç modeldi. Ve bizim şoförün yarattığı çizik hariç arabanın hiçbir eksiği, kusuru yoktu (sanırım)!

Peki! Bu tantana(6) da biz? Biraz gecikmiş bir ukalalık gibi olacak gibi, ama can pazarı yaşanmıyor olsa da, pazartesi sendromunun(1) katmerleştiği bir ortamda tekrar nasıl bir taksi bulur, ya da özel arabalara el kaldırarak;

“N’olur, bizi arabanıza alın, uçağımıza yetiştirin, devlet memuruyuz, görevliyiz, uçağı kaçırırsak, hesabını veremeyiz!” şeklinde kendimize acındırabilirdik ki?

Siyah beyaz (ama gri değil) yahut da siyah siyah düşünürken (kara-kara değil) Mahir elini şakağına dayamış hırslı bir şekilde düşünürken, ben ağzı açık ayran delisi(1) gibi, hüzünle arabasına bakan genç kızla, istemli bakışlarla onunla ilgilenme arzusunu yaşıyordum; “Kalp kalbe karşı…(10)umudu olmaksızın. Etkilenmiştim, hem iliklerime kadar, yalan söyleyip de kendimi mi kandırmaya çalışaydım ki?

Görevli polisler henüz gelmemişlerdi, uçağımıza nasıl ulaşacağımız, tarifi mümkün olmayacak büyük bir soru işareti idi, beynimizde saklamaksızın.

Bakışlarımızın karşılaşması dileğiyle, ancak ne işe yarayacağını bilmeksizin genç kızın arabasının arkasına doğru yöneldim, Mahir’i arkamda bırakıp.

Ve bir mucize…

Bir ses çınladı kulağımda o ve o iki sesli aletleri çınlatan;

“Mahmut Abi!”

Alt komşumuzun oğlu Mahzun idi, her ne niyetle o yol üzerinde olduğunu bilmemin asla mümkün olmadığı. Bizi merakta bırakacağını, kendisinin de bizi merak edeceğini düşündüğüm iyi bir gençti Mahzun. Can havliyle(1), daha doğrusu uçağa yetişme coşkusu yaşayarak ona yönelmeye çalışırken eksik bırakmamam, ya da tamamlanması zorunlu bir şeyler olması gerektiği kanısındaydım, genç kıza yaklaştım;

“Adım Mahmut! Şu kartım, devlet memuruyum, bir görev için uçağımıza yetişmemiz gerek! Yaşadığınız bu kaza ile ilgili yanlış bir sonuçla karşılaşırsanız çekinmeksizin arayın lütfen, arkadaşım ve ben, olayın ve şoförün hatalarına, melekelerinin kısıtlılığına canlı şahitleriz. İyi günler ve Allah yardımcınız olsun!”

Cevap verdi mi yüzüne, güzelliğine bakarken sözlerini duymamış, ya da kaçırmış olmalıydım. Ne ben elimi uzattım, ne de onun elini uzatabileceğini aklımdan geçirebildim. Sadece gülümsedi (galiba) ve aklım başımdan gitti(5), iflâh olamayacak(5) şekilde can çekişir durumdaydım.

Mahir bindiğimiz araçtan aldığı bavullarımızı Mahzun’un da yardımıyla onun arabasının bagajına yerleştirme çabasındaydı.

İnsan bazen yaşadığı ilginçliklerle Tanrının sevgili kullarından biri olduğuna inanıyordu. Bir piyango biletine ikramiye çıkmasa da amortilere bile sevinip alkışlayabiliyordu. Ancak gerçektir ki; en büyük ikramiye, kumarda, şans oyunlarında, şansta değil, henüz erken gibi gözüküyor olsa da aşkta olsa gerekti. Hem de ilk görüşte, bir gülümseyişte, adını bile bilmeksizin.

Kafasız bir görünümde olan ben, genç kızın arabasının sadece il plâka numarasını aklımda tutabilmiştim. Gaflet! Oysa bunu sağır sultanlar da, kör imparatorlar da, dili henüz söz söylemeye başlamış küçük bebeler bile bilirlerdi; 34!

“Kız sen İstanbul’un neresindensin(11)?” diye sorsaydım, o kısacık ana sığdırıp, bir de adını dilenseydim? De…

Neydi yani? Benim gibi çulsuz bir devlet memurunda o genç kız ne bulabilirdi ki? “Hafızayı beşer, nisyan ile malûldür(1)!” denmişti. Hafızamı boşaltmalı, azat etmem gerekeni beynimden azat edebilmeli, azat etmem konusunda çabam, gayretim olmalıydı. Bu; asla ulaşılamayacak üzüme, koruk demek(12) şeklinde bir savunma değil, haddimi bilmemin(13) gerekliliğiydi.

Oysa bir rüzgâr gibi gelip geçeceğini(14) sanmakla, cahilliğimin tavan yapacağının farkında değildim, o anlarda…

Ulaştık havalimanına. Bilet bölümündeki genç kız…

Hani yaşlı şoförün arabasıyla arabasına çarptığı, şoförle biz ayrıldıktan sonra sulh olmuş(5), jet hızıyla gelip(5) bilet bölümündeki yerine oturmuş olabilir miydi?

Yok! Yok! O gülümseme aynı değildi!

Peki, şu güvenlik görevlisi? Nüfus Kâğıdımla yanağımdaki et benime(1) dikkatle bakan… Yok, etkisinde kaldığım o genç kız, bu görevli gibi haşin bakışlı(1) da değildi!

Ya kabin memuru? Yahut da şu ileriki koltukta kitabına gömülmüş taze?

O kısacık zaman içine sığdırabildiğim görüntüler, herkeste onu görmek şeklinde şekillenmeye başlamıştı. Bunun adı herhalde ulaşılması güç, melankolik(6), hayal ötesi bir aşk olabilir miydi? Olurdu tabii...

Peki ben? Aptal âşık!

Uçak daha pistten ayrılıp yükselmeye başladığında burnumda tütmeye başlamıştı İstanbul. İstanbul, İstanbul olduğundan mı, yoksa o adını bile bilmediğim elâ gözlü, kumral, hüzünle bükülmüş dudaklarıyla, can yakıcı bakışları olan genç kız İstanbul’da olduğundan dolayı mıydı?

Bir bakıma; “Olmak, ya da olmamak, işte mesele(15)!” şeklinde cevapsız olma durumu…

İstanbul’u dinliyor(d)um gözleri kapalı(16).

“Nice şair anlatamamış eski ve yeni,
Ben mi anlatabilirim İstanbul’u yani?
İstanbul’da anlatılmaz bir İstanbul vardır
Yaşayan yaşar, yaşamayansa yalnız fani!

İstanbul paylaşılır mı, bir kısmıyla bile?
Ne denizi, ne gökyüzü, ne doğası hele?
Harika, fevkalâde... Kelimeler yetersiz
Duygular; şiirle, müzikle gelemez dile.

Âşık olunmaz mı yaşam dolu bu şehre, ah?
Güzelliği ortadadır her akşam, her sabah,
Neler karşılanırsa karşılansın olağan
Saklı kalmaz İstanbul’da, gizlenen her günah.

Her türlü zenginlik var, toprağında, taşında,
Huzurlusundur, hem suyunda, hem de aşında,
Tarihini sorgulamaya gerek yok asla
Tarihi yazılmıştır, İstanbul’un başında.

Gök, deniz, beyaz muhabbet, toprak, kara keder,
Tanrı ve insan İstanbul’da el ele gider,
Suç-cezasız, yalnızlık ortaktır kendisiyle
Gidene söz yok, gelen hep İstanbul’a eder!

‘Bir sengine, bin Acem mülkü fedadır(17)!’ amma,
Deniz pis, yer çirkin, gök sıkıntılı daima,
Yaşamaktan yorgun düşmüş gibi beşeriyet
En büyük dert işte, güzeli anlatamama.

Müzik dinlemek veya bir şiir yazmak gibi,
Ömrün başlangıcı vardır, hem görünür dibi,
Anlamak, anlatmak için hiç çaba gerekmez
Anlamayan onu, hem aptaldır, hem de gabi.

Her adım atışında şehir istiyor para,
Mal-mülk olsa da düşersin İstanbul’da dara,
Zengini Harun gibi, fakiriyse garip hep
Gönül açık olsa da, baht yazılmıştır kara.

Yazılamaz iki satırla; tenkit, kin, nefret,
İstanbul’un tümünedir; sevgi, saygı, hayret,
Şiirle, şarkıyla anlatması zor gerçekten
Gösteremezsen çaba, sıfır kalır tüm gayret.

Bedbin bir ruh hali mi bilmem, hatta bilemem,
Nedense huzursuzluğumu asla silemem,
İstanbul’a gelir-giderim, sebep nedir ki?
Gelirken ağlayamam, giderkense gülemem
(18)!”

Bir de şu dizeler çağrışım yaptı dudaklarımda Cahit Sıtkı TARANCI ve Orhan Veli KANIK’ın aflarına sığınarak;

“Ne vakt-i kerahet için
Abbas yanımda
ne de İstanbul’u dinlemek için
kapatıyorum gözlerimi
İstanbul avuçlarımda
bırakmak istemiyorum
sonsuza kadar

Çekici
(ne demek itici?)
bir martı sesi kulaklarımda
“İstanbul’u seviyorum”
Kulaklarım,
gözlerim ve
ağzım açık…
(19)

Mahir çok yardımcı oldu bana(!);

“Bırak Alla’sen(1)! Bir hayal, ismi cismi olmayan…

Bir tebessüm sadece, ara ki bulasın koca şehirde! Ha! Aklıma geldi bak; ‘Arayan Mevlâ’sını da bulurmuş, belâsını…’ derler! Demek isterim ki kız kardeşlerinin tavırlarına dikkat et, anla, dinle, incele, gör. Leblebinin kırığı, üzümün çöpü demeksizin, belânı göstermeyecek birini bul. Sonrası çorap söküğü gibi(5) gelir zaten. Yoksa bir de bakmışsın ki; tükenivermiştir ömrün!”

“Bayağı bilgili ve tecrübeli konuşuyorsun!”

“Eee! Ne de olsa…”

“Eee! Ne de olsa kız, yani yengem kucakladı seni, ‘Haydi hoppacık(5)!’ diyerek, üstelik uzaktan da olsa akraba, eş-dost desteğiyle, kaş-göz, gerisi söz, akıllı kızdı yengem, gözün dışarıya kaymasın, diye de hemen bebek…”

“Senin de ağzında bakla ıslanmıyor yahu, şom ağızlı(1) sen de! Zaten hiçbir şey bilmemene, hiçbir şey olmamana rağmen seni sağdıcı(6) yapanda kabahat!”

“Uluorta(6) bir şey mi söyledim? Senin bilip yaşadığın, bana anlattığın gerçekleri sen-ben konuşuyoruz işte!”

“Beni kızdırıyorsun ama…”

“Tamam, özür dilerim. Bu akşam Ankara’da güzel bir tiyatro eseri var, akşam davetlimsin, hem eşine de tekmil verirsin(5); ‘Yaramazlık yapmıyorum karıcığım! Tiyatrodayız! Biter bitmez de sütümü içip hemen yatacağım!..’

Ve ortamın elverişliliğine göre yapman gerekenleri yaparsın; yağcılık, yalakalık; ‘Sevgilim, bir tanem, hayatımın ışığı, bebelerimin anası…’ gibi.”

“Fazla oluyorsun, ama…”

“Tamam, sustum. Bileti internetten aldım. Merak etme, kapıda kalmayacağız, yeter ki göreve hemen asılalım, çabuk bitirmeye çalışalım, sonrasında sen selâmet, yuvana dönmenin mutluluğunu yaşa, benim de aramakla bulunmaz, meğerki rastgele(1) dünyasına ‘Hoş geldim!’ deyişi gerçekleştirme çabamın başlangıcını!”

O akşam tiyatroda program dağıtan kız, hatta oyundaki kızların ikisi bile o elâ gözlü idi, nasıl fark ettiysem, ta sahneye o kadar uzak koltuklardan?

Bir parantez açmalıyım, bu gerekli çünkü.

Bu tiyatro düşkünlüğü nereden, nasıl, niçin yer etti gönlümde, bilemiyorum. Lise yıllarında herhangi bir özencim, benimseyişim olmamasına rağmen, üniversitede vakit buldukça gider olmuştum.

Tiyatro konusunda kendimi kendime nasıl ispat edebilirim diye düşünürken, üniversite bitiminde yayınlanan yıllıkta; “Arandıklarında nerede bulunurlar?” sözü karşılığında benim için “Tiyatroda” cevabı yazılmıştı, artık düzenleyen her kimdiyse?

Üstelik tiyatroya onları da götürmemi isteyen kız kardeşlerime, büyükten küçüğe sırasıyla; Mahinur, Mahpeyker, Mahizar’a olmadık şekillerde eziyet ederek.

Bir tanesini anlatmaya çalışayım da ne kadar sadist olduğum anlaşılsın!

Tiyatroya götürme dileklerinin uçukça, özlemle şekillendiğini bildiğim, bir sokak futbol maçı ertesinde; “Mahinur, sen çoraplarımı, Mahpeyker, sen de kramponlarımı(88) kokla ve bir ağızdan, ‘Oh! Mis gibi kokuyor!’ deyin!”

Üçüncüsünün; Mahizar’ın kaçma, kurtulma şansı da yoktu, üstelik en ağır ıstırabı ona yüklemek zorunda kalmıştım; banyo öncesi ayaklarımı yıkayacak ve ablaları gibi aynı sözü söyleyecekti.

Şükretmeliydi ki, banyo öncesi, krampon ve çoraplarımı çıkartır çıkartmaz, ayaklarımı koklaması isteği aklımdan geçmemişti!

Tüm başarı olasılığı en küçük kardeşteydi, eğer o da; “Mis gibi kokuyor!” tezahüratında başarılı olursa o zaman tiyatro hakları vardı. Tek farkla; biletler benden, ilâveler onlardandı, örneğin dönüşte taksi tutmak gibi. Ama o zaman da pamuk eller(1) hep benim yeri çok iyi bilinen cebimde olurdu, her nedense?

Kız kardeşlerin belâlısı olan ağabeylerini, yani beni tanıtmaya aklıma geldikçe çektirdiklerimi ya da eziyetle çektiklerini yazmaya çalışacağım.

Ancak hemen belirtmeliyim ki tiyatro, günlük, öykü merakım yanında, söylemiştim gibime geliyor, ama hatırlatayım; şiir yazamaya da çalışıyordum. Üstelik günlüğüm gibi, çekinmeksizin pasaklı odamda ve ortalıklarda bırakarak.

Hoş bırakmasam da bilgisayarımın şifresini değiştirsem bile buluyor ve ne okumaları, ne konuda “Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu!” yapmaları gerektiğini biliyorlardı kız kardeşlerimin tümü de.

“Kalemlerim, silgilerim karmakarışık,
Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık,
Hepsi benle barışık
Bilgisayarım,
notlarım bölük-pörçük
dizelerim sahipsiz, karışık mı karışık?
düzensiz resimler hem orda-burda
bazısı birbirine yapışık
ama şık mı şık
hele bazı notlar kağıtlarda
kırışık mı kırışık
(yüzüm gibi mesela)?
burası benim odam
benim kimliğim…

Kapı mı çalındı?
Bir ses mi var dışardan, dışarılardan?

-          Kim o?

Kimse yok,

hem hiç kimse
Sadece yalnızlığım
odamda
-pasaklı dünyamda-
duvarlarda
çizgilerde
dizelerde…
(20)

Gönül dünyam boştu, oysa arkadaşlarımdan üçü ancak fakülteyi bitirinceye kadar sabırlı olabilmişlerdi, birbirinin olmak için!

İnsanlar günlüklerine kaydettiklerinde dürüst olmalıydılar ki bu dürüstlüğü onu görmeden önce sağlamıştım, ondan sonra da hayal de olsa saklanmamalı içimi-dışımı aktarmalıydım günlüğüme. Kendimi aldatmam, o gülümsemeyi, o gözlerin beni benden alışını nasıl resmetmezdim ki günlüğümün satırlarına?

Her neyse, görevi sonlandırdık ve döndük şehrimize…

 Kız kardeşlerimin tek kusuru bugüne kadar gönül dünyam ile ilgili hiçbir başarılarının olmaması, günlüğüme kaydettiklerimin, şiirlerimin, öykülerimin çoğunun da gizli dünyam olacak özelliğini taşımaması idi.

Ancak şeytanın ayağının öyle olmadığını geç de olsa anlayacaktım bir gün ve içimden bir ses o günün yakınlaştığı, hatta geldiği müjdesini verir gibiydi, kız kardeşlerim adına.

Gerçekten beni yakaladıkları o anlara kadar tiyatro dışında dünyaya açılmış bir pencerem yoktu. Bilgi dağarcığım(6) ve gönül dünyam boştu, ancak seyahatten dönüşüm felâketimdi, sanki…

Ve sonucu; kumpas(6), hinlik, hainlik, sabotaj, artık ne denirse onu anlatmadan geçmek, herhalde eşitlik ilkesine aykırı olacaktı. Henüz müsveddesinin mürekkebinin kurumadığı dizelerdi ilk yakaladıkları ve yakalandığım;

“Bazı gözler ezmek için yaratılmıştır
ezer, ezer, ezer...
Ezilirsin.
Ve anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu...

Bazı gözler ise; öldürmek içindir
Öldürür.
Dünyanın kaç bucak olduğunu bilemezsin
Ölürsün.

Ben;

Hem dünyanın kaç bucak olduğunu biliyorum
Hem de öldüm.

Geç kaldım!(95)

Ve diğeri, uzun uzun, üstelik sorularla destek beklenen, kardeşimin elinde olan müsveddem;

“Demek unutulmayan elâ gözlü, dalgalı saçlı, gülen dudaklı ha! Şifasızlık yaratıp seni şaraba düşkün eden. Eee! Tanıyor muyuz, adı ne? Ne zaman tanıştıracaksın bizi?”

Ve bitip tükenmeyen ek ahret sualleri(1)

Unutamıyorum,
Unutamıyorum
Ayıp değil ya!
Hem ne önemi var?
“Bir çift elâ göz, çağıran
Uçuşan saçlar, rüzgârla
Ve şarap; beyaz
Ya da kırmızı
Endülüs’te raks...
-Yahya Kemal’e nazire yaparcasına
(5) anlatan-
Şal ve gül...
-Ama usta şairimizin ritmiyle değil-

Unutamıyorum;
Dalgalı saçlar,
Gülen dudaklar,
Masum çehre,
Şarap...
Buz...
Yanlış...

Ve ben...

Unutamıyorum!... (22)

            Etme-bulma dünyasında hak ettiğimi; eziyetlerimin, zulümlerimin karşılığı olarak, yaşı küçük-büyük ayırımı olmaksızın eline fırsat geçiren kız kardeşlerimin kullanmak istemelerinden gerçek ne olabilirdi ki?

Doğal olarak, sırasıyla nöbetleşerek, uykuda sayıklamalarımdan bir sonuç elde etmeye çalışmaları dâhil.

Kâbusa(6) dönmüştü yaşamımın tümü; “Beklemek! Hem kimi ve neyi(23)?” üstelik özlemle ve umutsuz…

“Bir pasaklı odam vardı
Kızdığımda; yumrukladığım
Sinirlendiğimde; bağırıp, çağırdığım
Bunaldığımda dertlerimi,
hüsranımı, hicranımı paylaştığım…

Bir pasaklı odam vardı
İçine sığmadığım
ama sığındığım…

O;
Şimdi yok!
(24)

Taksitle ikinci el bir araba aldım, kız kardeşlerimin bakışmalarından, fısıldaşmalarından etkilenme hakkımı kullanmaksızın, bulduğum her uygun vakitte aynı yolları teperken ona rastlamak umuduyla.

Bir bakıma bir çuval pirinç içinde beyaz bir taşı aramak şeklinde, üstelik Sarı Çizmeli Hanım Ağa gibi birini, İstanbul kalabalığında…

Bir gün bir çalışmam sırasında bilmediğim bir numaradan arandım. Kötü bir huyum vardı, bilmediğim numaraların, bilmek öğrenmek istemediğim konularda beni meşgul etmelerini istemiyorum, gibi.

Aslında yanlış bir tutumumdu bu, vazgeçmemin mümkün olamayacağı. İnsanın olmayacak hülyalara, dualara dalması, olacak hülyaları ve duaları da reddetmesi gibi.

Aynı numara bir süre sonra tekrar arayınca, gene ilgilenmemek mecburiyetinde hissettim kendimi. Boş verdim. Telefonu kapatmak gibi değil, çalıp da açamamak gibi.

Aynı numaranın bir kez daha ısrarla araması, şüphemi ve “Acaba?” düşüncemi pekiştirdi; “Sarı Çizmeli Hanım Ağa” olabilir miydi, umutla geri dönmemi gerektiren?

“Buyrun efendim?”

Şüphe zalimlere mahsustu(25), bu nedenle ismimi söylemek istememiştim, ama bingo(6)!..

“Mahmut Bey, ben Tülay! Birkaç ay kadar önce kaza geçirdiğim gün ilginizi eksik etmediğiniz kişi. Şoför amcanın bazı güvendikleri, güvenceleri olsa gerek ki, suçunu kabullenmedi, polis ağabeylerin ısrarla ‘Aranızda anlaşın!’ telkinlerine(6) rağmen…

Tutulan rapora karşın dava açtı, ancak yitirdi ve ceremesini çekmeye(5) başladı. Oysa rencide edici(5) hareketleri, sözleri ve mahkeme başvurusu olmasa kol kırılır yen içinde kalır örneği, ablam ve ben ufak bir çiziği dert edinmeyip sırtımızı dönüp gidecektik…”

Duraklaması gerekti herhalde nefes almak için ve devam etti;

“O kaşındı, biz kazandık, gene de Allah büyük, biz küçücük eserleriz ve onu bu küçüklüğümüze rağmen nasıl demem gerekir bilemiyorum, ama ‘Affettik!’ diyeyim. Her neyse kısa bir özetle ‘Teşekkür edeyim’ derken konuyu uzattım, affedersiniz, jestiniz dolaysıyla teşekkür etmek istedim, gecikmemin sebebi kartınızın bugün elime geçmiş olması nedeniyle…”

“Size bir çay ısmarlasam da o zaman…”

“Özür dilerim, mümkün değil!”

“Neden?”

“Geleceğim içinde olmayacak biriyle bir çay içiminde bile olsa yan yana gelmek prensiplerime dâhil değil!”

“Geleceğiniz içinde olmam için hiç mi şansım yok?”

“Bir teşekkür için asla!”

“Peki! Bir yer söyleyin, söz veriyorum, yemin ederim, asla yanınıza gelmeyeceğim, yeter ki uzaktan da olsa sizi bir kere daha göreyim!”

“Mümkün değil!”

“Peki! Ara sıra da olsa telefon ede…”

“Neden? Önemli mi?”

“Benim için evet!”

“Havadan-sudan konular olsa bile imkânı yok!”

“Mesaj da mı çekemem?”

“Demek istiyorsunuz ki, sizi telefonumun reddedilecekler listesine alayım?”

“Gerçekten o kadar itici mi göründüm, görünüyorum size?”

“Hayır! Edepli, terbiyeli, iyi insan, yardımsever ve yakışıklısınız da…”

“Eğer arkadaşınız varsa, nişanlı, ya da evli-barklıysanız, hemen yok ediyorum kendimi, ya da sizin için yok oluyorum. Telefon numaramı hem reddedilecekler listesine al, hem de sil hemen, saniye geciktirmeksizin!”

“Şey…”

“Anlaşıldı ve anladım güzel bayan! Hayal ettiğiniz gibi bir dünyanızın olması dileğim, hatta duam…

Saygım; telefonu sizin kapatmanızı emrediyor bana…”

Kapandı telefon. O kadar etkilenmiştim ki, ilk görüş üstüne bu telefon sonunda üzerime tonlarca yük binmişçesine ve içimden geçenlerle tek bir söz bile söyleyememiş, arkadaşı, nişanlısı, beyi olarak sahibinin olup olmadığını öğrenememiştim ki…

Bu nedenle cep telefonumdaki onun telefon numarasını silmeye ne gönlüm elverdi, ne de gücüm yeterli oldu!

Ve de yanlışım; mademki telefonla çağırdığım taksi kazanın sebebiydi, neden akıl edip de duraktan karşı tarafı (o güzeli, o güzelliği, o bana hükmedeni) öğrenmeyi akıl etmemiştim ki, yasaların imkân verdiği, o nemrut suratlı durak şoförünün izin verdiği kadarıyla?

İnsanlar, kolay kolay gabi olmuyorlar, beyinlerindeki eksiklikler onları gabi olmaya yönlendiriyordu demek ki!

Bilakis “Tülay” diye kaydetmek istedim, satırlar yeterli olsaydı başka sözler de ekleyebilirdim, örneğin “Ömrümün tek ışığı” gibi.

Ancak açıkgöz kız kardeşlerim gibi yaşamamın mümkün olduğu bir sorunum vardı, mutlaka yengeye kavuşmak, düğün pilâvı(1) yemek istekleri olan.

Eee! Ne de olsa kız kardeşlerimin en büyüğü henüz lise öğrencisi olsa da sıranın kendilerine yönelip gerçekleşmesini düşünmelerinin bir sakıncası olabilir miydi ki? Bu nedenle telefona erkek ismi gibi kaydettim ismini; olacak gibi değil, ama Tübitak Tümay gibi. Tek harf değiştirmenin zararı olmazdı gibime geliyordu.

Gönlüm karardı birden. Ömrüm, gönlümü yalnız bırakmak istemedi, o da karardı birden. Ya da gecelere mahkûm gibi belki de kör oldum, içimden geçen yaşamak isteğim, sonuçta el-avuç açık kalacak olmanın tedirginliği(6) ile imkânsızlaştı.

Yol sıra gider, çay sıra gelir(5) olmuştum işime.

Her günün akşamında engelleyemediğim dizeler şekilleniyordu kâğıtlar üzerinde. Günlüğüme içimden geçenleri döşeniyordum, dize dize, Tülay’a ulaşsın istediğim halde, ulaşmasından çekindiğim ve de ümit var olamadığım.

“İstenilince unutmak
Mümkün olabilseydi
Keşke
-Bütün dillerdeki en tehlikeli kelime-
Ama yapamıyorsun
Yaşıyorsun
İlik-ilik,
Ilık-ılık,
Islık-ıslık,
Çığlık-çığlık...

Uzattığın ellerin
Sonsuzluğu dövüyor yalnızca
Kahrını
Kadehlerden beyaz şarap gibi yudumluyorsun,
Sarhoş olmak istiyor
Olamıyorsun.

Ayyaş,
Tinerci,
Esrarkeş...
Olamadığına hayıflanıyorsun
Bir akşamüstü
Bir masa ucunda
Ufka bakarken
Yalnız...
(26)

            Sonrasında bir diğeri yürekleniyordu dizeler olarak, beyaz sayfalar üzerinde karıncaların kendi başlarına gezintileri gibi;

“Bir sevda ki bu; uçsuz, bucaksız,
Bir gonca ki; dikensiz, budaksız,
Bir kurban ki; amaçsız, adaksız,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Bir ömür ki yaşanan; isimsiz,
Bir isim ki; yorgun ve cisimsiz,
Bir cisim ki; renksiz, hem biçimsiz,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Bir kuru beden ki; sanki cansız,
Bir can ki yaşamsız; kalmış kansız,
Bir kan ki duruca; heyecansız,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Bir gönül ki; bıkkınca çaresiz,
Bir yaslı kalp ki; gönül yarasız,
Bir yaşam ki şaşkın; canpâresiz
(6),
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Yaşanmamış ki; yaşanmıyor ki!
Bunu anlatmak o kadar zor ki!
Görülmesin sevdam, aşkım hor ki!
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım
(27)!”

Evet! Arabayı ancak kardeşlerim istediğinde, hiç nazlanmadan onları tiyatroya götürmek için kullanıyordum. Doğal olarak; “Âşık, nihayet!” gibi fısıldaşmalarına tahammül ederek. Nedense onları tehdit etmek içimden geçmiyordu, yanlışları yoktu ki!

İnsan umutsuz yaşayamazdı, umut olmayınca da yaşamak boş bir serüven değil miydi? İşte kendin dışındaki bir dünyaya metelik vermezsen(5) elkızı sürüngen haline getiriverirdi seni, üstelik kendini (asla) belli etmeksizin.

Teşekkür için telefonundan sesini duymak bile benim için yeterliyken, yasaklamıştı kendini bana, cevapsız “Neden?” sorularıma önem vermeksizin.

Ve sanatkârın olumlu düşünüp de benim olumsuza çevirdiğim sözleri; Yaşamak zevki vermiyordu bana sonsuz kederim!(28)

Naz yapma hakkımı kullanmadığım, sadistlik eziyeti çektirmeyi unuttuğum günlerden, melânkolik(6) davranışlarımı izleyip fırsat bilen kız kardeşlerim, yaptıkları baskıyı görünür hale getirmek amacıyla üçü birden, bir ağızdan sloganlar üretmişlerdi, tempo halinde;

“Abi, bizi yemeğe götür!”

“Bir tane abimiz, bize dondurma yedir!”

“Abi, bizi gezdir!”

“Bakın kardeşlerim! Uzun zamandır mahalle futbolu oynamadım. Alimallah(6) hemen yarın maça çıkarım, ya da sağlık koşusu yaparım, kendi başıma. Yapmayı düşündüğüm şey, neler yapmanız gerekenlerin işareti değil mi? Neyse ki, iyi tarafıma geldiniz, dileklerinizden yalnızca biri, lütfen!”

Grup sözcüsü, bir bakıma günah keçisi(1) Mahinur idi;

“Tamam, sen bizi gezmeye çıkar, yerinde, sokak ortasında park ettiğin, dura dura eskiyen arabanla. Eee! Ramazanda değiliz, sen de zalim ve gaddar(6) bir ağabey değilsin. Öyle ahım-şahım(1) değil, lüks bir lokantada kız kardeşlerine lâyık bir yemek de değil, ekmek arası bir şeyler yaparsın artık!..

Ama hissediyorum ki hislerimde pek yanılmam, bu bizim ağabeyimize yakışmaz. Çünkü uzun zamandır İskender ve künefe yemediğimizi bilen ağabeyimiz bizi ekmek arası, ya da dürümle salâvatlamaz(5) gibime geliyor!”

“Nefes almak için durakladığın için teşekkür ederim. Ama ne yalan söyleyeyim, beni kandırıyormuşsunuz gibi bir his yaşıyorum, nedense, ama peki!”

“Biliyorduk zaten, hem seni kandırmamız mümkün mü zaten? İçinden gelmese, ispat etme mecburiyetin olmayan sevgin olmasa…

Hatta tatil gelsin, en küçüğümüzün yaşının uygun olacağı bir akşam yemeğine bizi götüreceğin de umutlarımız içinde. Şöyle musiki, sanatkâr falan olan…”

“Sana hiç yalaka, yağcı, düzenbaz(6) gibi kelimeleri söylemeksizin müthiş bir ikna(5) yeteneğin olduğunu söyleyen oldu mu bugüne kadar?”

“Şimdi mi, daha önceden mi?”

“Ne zaman olsun isterdin?”

“Hele bir dondurmayı da yiyelim, aklımız başımıza gelsin, ondan sonra cevaplayayım olur mu sevgili ağabeyim!”

“He! Ağabeyin güzel mi senin?”

“Ağabeyimin güzelliği yaptıklarında…

Yakışıklılık, iyi insan olma vasıfları sende, bir de karşılıksız, belki de umutlu olamadığın derdini açıklamaya gayret etsen?”

“Gezdir, peki! Yemek, olur! Dondurma, evet! Ama aklınızdan uydurduğunuz bir şeyler yok, arkamda bıraktığım…”

“Ağabey, sen onu bizim külâhımıza anlat(5)! Nasıldı o eserin başlangıcı bakayım; ‘Seni Allah koydu gönlüme, ben seçmedim…’ yarım kalmış başlar başlamaz… ”

Hep Mahinur konuşuyordu, diğerleri sessize alınmış, hatta uçak modunda cep telefonundan farksızdılar. Devam etti Mahinur;

“Kızlar! Bakın kendi adıma söylüyorum, bir gün beyaz atlı prensime rastlarsam, en büyük güvencem dediğim ağabeyimden saklanacağım, bu böyle biline! Peki, ya sizler?”

“Aynen katılıyoruz abla!”

“Bu tehdit dilinize yakışmadı. Hayal eğer gerçeğe dönüşürse, hatta gerçekleşir gibi olsa bile önce sizlere açacağım derdimi…”

İkna oldular (galiba). Arabaya bindik, İstanbul’u bir gün içinde tüketmek mümkün değil, hele ki içinde yaşadığını zannederken?

Sağ şeritten ilerliyorduk, usul usul, yavaş yavaş, sağa-sola bakınarak. Daha doğrusu ilerlemeye çalışıyorduk ve önümüzde giderken aniden duruveren acemi şoför arabalarına, özellikle dolmuşlara ve halk otobüslerine ve dahi canından bezmiş gibi cadde ortasında dikilen yayalara çarpmamak için dikkat ederek.

Âşık Veysel; “Uzun, ince bir yol…(29)olarak tarif etmiş yolunu, İstanbul trafiğini bilmeksizin. Uzunluğu konusunda hemfikirim(6), ancak inceliği konusunda tereddüdüm var, şeritleri sayınca bence kalın(!) bir yoldaydık, akan trafiği önemsemeksizin.

Kızlardan biri soluklandı, heyecanla gibi;

“Abla bakar mısın? Tam olarak göremesem de şu arabayı kullanan da, yanında oturan de ikisi de ağabeyime bakarak aralarında konuşuyorlar galiba?”

Mahinur eğilerek onları görme telâşındayken, gözümü yoldan ayırmaksızın ben de göz ucuyla bakmaya(5) gayret ettim. O aklımda kalıp da, izleri silinmeyen kaza ertesinde reflektörleri caddeye dizip bir bakıma fahri trafik polisliği(1) yapan genç kızdı görüntüme giren, arabayı kullanansa Tülay olsa gerekti, ancak göremedim.

“Ağabey! Hayal ettiğin o mu yoksa?”

Gaflet içinde olsam gerekti;

“Hangisi?”

Zekiydi kardeşlerim, anlamaları gerekeni anlamaları gereken salise kadar içinde anlamışlardı.

“Çabuk takip et, yetişelim!” dediğinde, o araba çoktan kaybolmuştu, ufukta bile, benim ikinci el külüstürümün ona yetişecek ne gücü, ne de o yoğun trafikte imkânı vardı. Tek bir şans kazanmıştım, ifade etmeliyim ki, neden olduğunu anlamakta zorlandığım.

Daha önce zihnime kazıdığım(!) il koduna ek olarak bir kuş adı çağrıştırır gibi görünse de başkentimizin ilk üç harfi idi; ANK ve ekinde en küçüğümüzün kısaltılmış doğum tarihi. Renk ve aracın markasını da bildiğime göre, bir diğer örnekle; Şeker, yağ, irmik olduğuna göre helva yapmak kolay olacak gibi görünüyordu bana.

Onu bulmam, içimi açmam, yalvarıp yakarıp beni ona kabul ettirmem zor gibi görünecek olsa da başarılı olacağım inancındaydım…

Ama nasıl? İstanbul kazan, ben kepçe olsak da bu koca şehirde önce arabasını, sonra kendisini bulmak bir depo saman içinde bir iğneyi bulmak kadar zordu, üstelik bunun için ömrümün yeteceği garantisi olmaksızın…

Her şeye, tüm menfiliklere, aksiliklere karşın umudumu söndürmemem, yaşatmak gerektiği düşüncesindeydim, eğer reddedilecekler listesine alınmadıysam, telefonuna mesaj çekip beni anlatma gayretinde olurdum.

Doğal olarak o mesajı okumasından emin olmak gibi bir tereddüdü yaşasam da, artık balıkların kavak ağacına çıkmalarını, katırların doğurmasını, çölde bir Eskimo’ya rastlamak gibi imkânsızlıklar var olduğunda mı bu imkânı bulabilirdim, Allah bilirdi bunu yalnız.

Sessizliğime katkıda bulunma heyecanı yaşayan durgunluğumda kızları gezdirmem, İskender-künefe eziyetini tamamlamam ve dondurma ısmarlama mecburiyetim bitmiş, ancak verdiğim açık nedeniyle ahret sualleri, tebessümler, imalar ve en çok da bir ağızdan;

“Haydi hayırlısı! Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(30)!” şeklinde ucu bucağı görünmeyen sataşmalar…

Çoraplarla yapılan eziyetin karşılığı etme-bulma dünyası gibi bir karşılık…

Devamının, devamlılığının olacağından asla şüphem yoktu. İlgili anne, baba, dayı, hala gibi merciilere(6) de ballandıra-ballandıra(5), abartılarak bire-beş katarak anlatılacağından(5) da emindim. Bu nedenle bir anlık dikkatsizliğimin, sakınmaksızın tekrarlamalıyım ki; gafletimin karşılığı “Ayıkla pirincin taşını” şeklinde görünecekti.

O gece herkes yattı, umutla aldım cep telefonumu elime. Yazdım, beğenmedim, sildim, tekrar yazdım, cep telefonum sordu; “Taslaklara kaydedeyim mi?” şeklinde, gaflet dimağımı azat etmemişti; “I-ıh!” dememle birlikte tüm yazdıklarım silindi. Geri Dönüşüm, ya da çöp torbası yoktu ki, aynı sözleri bulup da tekrarlayayım.

Tuhaf bir huyum vardı, yanlış olan bir şeyler olduğunda Tanrımın bana işaret vermesi gibi. İşareti almıştım, Tanrı yüzüme çarpmıştı üstelik “Düşün!” şeklinde.

Samanlı kâğıtlardan birini aldım elime, dinlene dinlene, açık vermemeye çalışarak mektup gibi yazarak cep telefonuma sığdırmaya çalıştım, samanlı kâğıttan doğru-düzgün aktararak.

“Tülay! İsmini içtenlikle yazma cesaretini yaşadığım için beni bağışla! İstemediğin için telefon etmemeye söz vermiştim.

Belki reddedilecekler listesinde olmadığım umuduyla yazıyorum, okuyabileceğin, beni anlayacağın umuduyla.

Uzun söze gerek yok! Kardeşlerimle dolaşırken sizinle karşılaştık, kardeşlerim anladılar etkilendiğimi, duygularımı, ama sen anlamamak için direniyorsun.

Etkilendim ve unutamıyorum. Bu; benim kaderim. İnsanların kaderlerine hükmetmeleri mümkün değil.

Ancak beklenilene ulaşılamayacaksa benim gibilerin kaderlerine razı olmak hakları olmamalı mı?

Geleceğinde yer almak, geleceğinin tümünde olmak isterdim. Olmadı! Tavrın; seni hak etmediğimin belgesi!

Sana, benim olmadığım geleceğinde olmasını dilediğinle mutlu, huzurlu sağlıklı bir ömür diliyorum, eğer bu mesajı okursan.

Okumamış olsan da ben sana beni anlattım ya, bu benim için yeterli… Ben”

Ve bitip tükenmeyen dizeler şekillendi yine saman kâğıtları üzerinde;

“Ey su damlası!
Öyle güçlüsün ki!

Dereler, çaylar, ırmaklar, göller, denizler
Yeryüzünde
Ve
Yağmur, kar, dolu, bulut
Mavi, siyah, gri, beyaz
Gökyüzünde

Seninle
Hep senin ve arkadaşlarının eseri.

İstersen kar tanesinde çığ olursun
katarsın birbirine ortalığı
İster sel olursun
tufana boğarsın dünyayı
İster çiğ olursun
girersin rüyaya
İster kırağı olursun
benzersin hülyaya

Ama sanırım
en önemli konumun;
Bir buz küreciği olarak
Kalbimdeki onulmaz ateşi
söndürmen olabilir!
(31)

Ve bir diğeri;
“Yalnızlığımın topraklarında

Filizlendi hayalin
Özlemi yudum yudum solurken
Damarlarımda

Birdenbire geliver  -ki-
Gülsün içi gözlerimin,
Düşten gerçeği ayırıver -ki-
Yaşayayım.
(32)

            Özellikle o günden, hatta beraber yaşadığımız o andan sonra dilekleri bitip tükenmeyen kız kardeşlerim, hobim, ihtiyacım ya da zevkim olduğunu bildikleri için yeni bir slogan üretmişlerdi aralarında, hem bir ağızdan;

            “Abi bizi tiyatroya götür!” ek olarak;

            “Biletleri aldık cebimizde!” Tıpkı bir çocuk şarkısı; “Baltalar elimizde, Uzun ip belimizde…(33) gibi.

Moralim bozuk, dünyam karanlık, kararık, teselli bulacağım hiçbir imkânım yok, üstelik katkıda bulunacaklarını aklıma bile getirmekte zorlandığım kız kardeşlerimin desteği de olmaksızın. Neden bazı şeyleri unutmaya çalışıp, hatta unutup kardeşlerime uymasaydım ki? Uydum, daha doğrusu uymak zorundaydım onlara.

Çünkü Sokrat’a haksızlık edip de bildiğimi zannettiğim(34) tavla oyununda en küçüğe sonucu söylememem gereken hezimet(6) şeklinde yenilişimdi. Bu nedenle sergilenecek eserin adını bile bilmek fazlalıktı benim için, ama tiyatroya götürmek zorundaydım kız kardeşlerimi.

Götürdüm onları, tiyatroya yakın bir yerde indirdikten sonra park yerine yöneldim. Ben mi yanılıyordum, gözlerim mi, ANK olan Ankara ve Mahizar’ın doğum tarihinin tam yanına park etmiştim. O da tiyatrodaydı kesinkes, ama nerde, hangi sırada, hangi numarada?

Beni tanımasa da, bilsin istedim. Bloknotumdan bir sayfa koparıp, yazıp, çizmeden, bomboş olarak silecekle cam arasına iliştirdim, ne gereği vardıysa, ne anlatmak istiyordumsa?

Ve tiyatro bitince karşısına çıkmak…

Kardeşlerime telefon ettim, eser henüz başlamadan;

“Bir arkadaşıma rastladım, beni var sayın, ama yokum!” yalanıyla.

“Bay? Bayan?”

“Fakülteden erkek sınıf arkadaşım, oldu mu?”

Yalandan kim ölmüştü ki?

“Çıkışta sizi beklerim, arabam park yerinde, çıkışınızın vaktini de biliyorum aşağı-yukarı. ‘Siz gene de çıkarken sonlara kalmaya çalışırsanız iyi olur!’ derim!”

Yayan olarak ne kadar gidip-gelebilir, yakınlaşıp-uzaklaşabilirdim ki, o koca, koskocaman, ülke niteliğindeki İstanbul’umda? Hiçbir plânım yoktu, belki de karşılaşıp anlamsızca reddedilmekten çekinmiş olabilir miydim? Belki!

Haydır-hoydur(1), kendimi yitirmemek, karşılaşmakta çekincem olan karşımdakini yitirmemek için ne kadar uzaklaşabilirdim ki, arabamın civarından? Hatta öyle ki, bırak İstanbul’u, bir tiyatro süresi içinde İstanbul’un bir mahallesini, sokağını bile nasıl bitirebilirdim ki, üstelik sağcısı-solcusu, Sünni olanı, Şii olanı, Türk’ü-Kürt’ü-Rum’u-Ermeni’si, zengini-fakiri, yandaşı-karşıtı, dindarı- kindarı çok olan bir şehirde.

“Sensizlikle susayan geceler
Yorgun bedenimde daha da uzadı

Gelmek bilmeyen sabahlar
Toprağın özlemi içindeydi gibi
Özlem ak bulutlarda öbekleşip
Güneşin ulaşılmazlığını kucaklamak isterken

Ben yalnızlığımı sokak lâmbaları ile üleşip
Üşüyen caddelere şarkı söylemeğe çalışıyorum.
(35)                                                                   

           Gene de park yerinde erkenden bulunma gayretinde oldum, arabayı park ettiğim yan taraftaki arabanın sahibi genç kızı; Tülay’ı görebilmek, hatta konuşabilmek, zar-zor da olsa kendimi kabul ettirebileceğim umuduyla.

Benim “Gecikerek çıkın!” dememe gerek yoktu aslında, kardeşlerim ekâbir, gamsız, daha koltuklarından kalktıklarında yorum, tebrik ve tenkitlere başlama alışkanlığındaydılar. Karşıma dikildiklerinde ben de onlar da farklı “Keşke!” ile başlayan cümlelerimizi içimize sindirmeye çalışıyor gibiydik! Benim “Keşke” deyişimin anlamı oldukça yüklüydü, ancak kardeşlerimin “Keşke” deyişlerinin ne anlamı vardı, bilemiyorum.

Ve kardeşlerimi karşılayıp da park yerine geldiğimde cam sileceğimde buldum, aynı kâğıdı, üzerine sadece soru işareti çizilmiş olarak. Bu işaret, tüm dünyamı aydınlattı, demek ki ilgisiz değildi bana göre, ben nasıl onun arabasının plâka numarasını aklımda tuttuysam o da, görüntümüz içinde kaldığı kısa süre içinde benim arabamın plâka numaramı tespit etmişti.

Hüsnü kuruntum(1) gibi gözükse de neden mutlu olma hakkımı kısıtlamaya çalışsaydım ki? Kur’an, Enfal Suresi 46. Ayet; “Birbirinizle çekişmeyin. Allah sabredenlerle beraberdir. Allah’ın kullarına eziyet edenleri Allah lânetlemiştir.(36) demişti.

Ve ben artık beni yaşamıyordum, beni bilip tanımasına rağmen saklanıp uzaklaşma tercihini kabullenemiyordum. Hatta daha da ileri gidip gerçekten yaşamıyordum, yaşamanın tarifi nefes alıp vermekse? Oysa bir nefes alımında ayrı kalmak, bir nefes kadar ölüme yaklaşmak değil miydi(37)?

“Bir nefes
ne kadar gereklidir ki insana?
zamanında ve istediğince
kullanamadıktan sonra.

Ve yaşadığını iddia etmek!
nefes boşuna alınmışsa
yaşamak mıdır o tükeneni
aşksız, inançsız?
(38)

Kardeşlerim anlamamışlardı, ya da bana öyle gelmişti o ufacık bloknot kâğıt parçasını ve üzerindeki soru işaretinin anlamını;

“Kamera vardır mutlaka, soralım, soruşturalım, kimdir, nedir, niyedir? Park görevlisine, değnekçiye(6) soralım, ne dersiniz kardeşler?”

Kızlar,  “Olur!” deme gayretini yaşadılar hep bir ağızdan, ama ben gereksizliğini vurguladım, sözümün geçerliliğine inanarak…

Aradan geçen sürenin…

Farkında değildim. Madem beni fark etmiş, yazdığımı okumamış olsa bile beni anlamış ve eğer numaramı silmemişse neden geri dönmek istememişti ki, çektiğim mesaja karşın?

Ve neden eziyet eder gibi o soru işaretini yerleştirmişti ki, sileceğin altına, elime mutlaka geçeceğine inanarak?

Zaman insafsızdı, üstelik çektiğimin farkında değilmişçesine. Yine eşref saatime(1) rastlayan günlerin akşamında kardeşlerimin zorlamasıyla kim bilir kaçıncı kez (ama itiraf etmeliyim ki her seferinde umutla) bir tiyatro serüveninde iç içeydik, kardeşlerimle.

Söylemeye gerek var mı, tiyatroda ablukaya alınmış(5) gibi ortada ben, biri bir yanda, diğer ikisi diğer tarafımda idiler.

Ve ben çok zaman olduğu gibi hayalimde değil, gerçeğimde onu görmüştüm (gibi, demem gereksiz, gerçekten), her zaman içimde yaşattığım görünümü ile karşımdaydı.

Birinci perde bitip de ara verildiğinde, sessiz konumda olan cep telefonuma mesaj geldiğini hissettim, titreşiminde.

“Bu kader olsa gerek! Tek Numaralar Kapısı önündeyim. Gel!”

Ondan idi.

İsterdim ki; “Görmeyi, dilemeyi, dualarınla senin olmamı istiyorsan…” sözleri de eklenmiş olsun. Haddini bilmemekte direnen insanların körken bir gözünün olmasına idiyse duaları, o tek göze sahip olunca, ikinci gözü de sahiplenmek istemeleri şaşkınlık değil miydi?

Her ne kadar umut fakirin ekmeği denmişse de, onun sevgisine açtım, bir fırın ekmek yemem yeterli olur muydu, yaşamımda değer verip, sevip, sayıp, âşığı olduğum insana?

“Bana ‘Çay ısmarlarım!’ demiştiniz! Teklifiniz hâlâ geçerli mi?”

“Hayır!”

“Sebebini öğrenmek hakkım değil mi?”

“Hakkınız, ama bir çay içimi süresi içinde, içimi, içimde birikenlerin tümünü anlatmam mümkün değil ki! Bana, yer ve saat ver, bekleyeyim ve karşında eğileyim, lütfen!”

Bunun anlamını çözmemesi mümkün değildi.

Gonk çaldı, yerlerimize döndük. Farkında olmadığım kız kardeşlerimin Tanrının onlara uygun gördüğü duyguyla yüzümden, hareketlerimden bir şeyler olduğunun farkında olduklarını düşünmememdi.

Ve bu daha sonraki tiyatro seferleri için esir alınıp kilitlenmemin işareti idi…

Günlüğümün son sayfası…

Tülay ilk karşılaştığımızda da güzeldi, sonrasında da ve hep güzel kaldı. O bensizliğe, ben onsuzluğa, ikimiz de arzuladığımız, inkâr etmemizin mümkün olmadığı kardeşlerimizin baskılarına dayanamadık!

İkimiz de birbirimizin geleceğinde olmaya ve orada kalmaya karar verdik!

“Ne olursa olsun, yaşam bizim olsun!” dedik. Mutluluk özlenen ve kazanılan bir bağıştı insan yaşamında…

“Dakikalar başlar, biter,
Saatler başlar, biter,
Günler, haftalar, aylar, mevsimler,
yıl ve yıllar
başlar, biter, tükenir.

Nehirler akar, denizlere ulaşır, biter,
Bahar, olur yaz olur
Çiçekler açar, meyveler olur,
yaz biter
yollar da biter,
sorular cevaplar da…

Ama sana sevgim
ama sana aşkım
ne biter,
ne tükenir
Asla!
(39)


YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykünün büyük bir bölümü yaşanmışlardan derlenmiştir.

Günlük; Günce Defteri. Anı Defteri. İnsanlar tarafından kendi el yazılarıyla tuttukları gündelik notlar. Genelde kişilerin önemli ve kayda değer buldukları olayları, gözlem, izlenim, duygu, düşünce ve hayallerini günü gününe tuttukları notlardır. O gün olan, o günle ilgili, taze. Üzerinde belli sayıda gün geçmiş ya da geçecek olan.

Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır. André GIDE

(**) Mahmut; Övülmüş, övülmeye ve övgüye değer.

Mahir (Mahire); Becerikli, yetenekli, usta.

Mahinur; Işıklı ay. Ayın nuru, ışığı.

Mahpeyker (Mehpeyker); Ay yüzlü güzel. Yüzü ay gibi parlak, güzel, nurlu.

Mahizar (Mahizer); Ayın çok olduğu gece. Ağlayan ay.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

Tülay; İncelikle, düşle ilgili. İnce ruhlu güzel.

Gülay; Güllerin açtığı ay.

Tümay; Ayın on dördündeki ay, dolunay.

Tübitak; TÜBİTAK. (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu, Turkish Scientific and Technical Research Institute). 1963 yılında, Türkiye’de plânlı ekonomi döneminin başlarında kurulmuş bir kuruluş olup doğa bilimlerinde temel ve uygulamalı akademik araştırmaları desteklemek ve araştırıcıları teşvik etmek, özendirmek amaçlıdır.

 (1) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Ahım-Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.

Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim (Ve unutma! Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır. Ancak; sabır, gayret ve istikrarla… Bayezıt  BESTAMİ)

Bırak Alla’sen; Bıkkınlık, sitem, kızma anlamında “Allah’ını seversen, git başımdan vb.” gibi sözlerin kısa ifadesi

Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.

Düğün Pilâvı; Yöresel bir anane olup düğünlerde çağrılılar için özel olarak kesilen kurbanlığın etleriyle yapılan pilâv.

Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Eşek Başı; Bazen “Bilmem ne başı” şeklinde de konuşulur. Bir yerde, bir toplulukta baş, yönetici olduğu halde yetkisini kullanmayan, gücünü gerektiği gibi göstermeyen, ya da gösteremeyen, yetkisi önemsenmeyen kimse.

Eşref Saati; Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman. İş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman.

Et Beni; Cilt renginde, çıkıntılı, kökü olmayan küçük, ya da büyük deri parçaları. Muhtelif sebepleri vardır.

Fahri Trafik Polisi; Herhangi bir unvanı olmadığı halde, boş duran birinin, ya da trafik kazasına karışmış birinin tedbir amaçlı olarak diğer araçları polis gibi davranarak yönlendirmesi.

Günah Keçisi; Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş). Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır.

Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

Haşin Bakışlı; Gönül kırıcı ve sert bakışları olan.

Hayır Duası Almak; Birinin diğeri için iyi dileklerde bulunması, iyilik dolu, iyi dua alması.

Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Ingıdık-Ingıdık; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir biçimde. Eskiden “ehlen ve sehlen” şeklinde kullanılan bir deyim.

LPG Tankı; Maksimum 15 atmosfer basınca dayanıklı, basınca ve dış etkilere karşı korumalı bir yakıt tankı olup, araçların bagaj ya da stepne bölmelerine monte edilen, silindirik ya da tirodal (stepne şeklinde) depolardır (LPG, Sıkıştırılmış Petrol Gazı (Liquified Petroleum Gas); Bütan ve propan gazlarının karışımıdır. Petrolün rafinerilerde işlenmesiyle ve doğal gaz yataklarından elde edilir).

Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Pamuk Eller Cebe; Bir şey için gerektiğinde herkesten para istemek anlamında şaka yollu söylenen söz.

Pazartesi Sendromu; Kişinin ertesi gün işe (okula, seyahate vb.) başlayacağı için Pazar gecesinde uykuya dalamama, ertesi gün kendini stresli, endişeli, mutsuz hissetmesi durumu.

Sözüm Ona; Küçümsenen şeyler için sözde, sanki, güya anlamındadır.

Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.

Tarak Özürlü; Saçlarının belli bir bölümünün az olması.

Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut; Eğer Allah geniş bir yaşama ya da yetenek kısmet etmişse kul sevinir. Ancak Allah’ın vermediğini kimse veremez, verdiğine de kimse engel olamaz.

Yamalı Bohça; Bir birine uymayan, tutarsız şeyler, uygun olmayan renk ve şekiller.

(2) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(3) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(4) Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telâş içindeydiniz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup Hicaz Makamındadır. (Bilindiği gibi bu şarkıda, Selahattin PINAR-Afife JALE aşkı terennüm edilmiştir).

(5) Ablukaya Alınmak; Bir yerin dışarıyla olan bağıntılarının kesilmesi, kuşatılması.

Aklı Başından Gitmek; Çok sevinçten ya da korkudan ne yapacağını bilemez olmak. Bilincini yitirmek, bayılmak.

Aklından Zoru Olmak; Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice davranışlarda bulunmak. Bir kişinin anlamsız, düşüncesiz hareketler yaparak kararlar alması durumunda kullanılan bir deyim.

Ballandıra Ballandıra Anlatmak; Bir şeyi insanı imrendirecek biçimde öve öve anlatmak, çok överek anlatmak.

Bir Beş Katarak Anlatmak; Aslı; “Bire bin katmak” şeklindedir. Olan bir şeyi çok abartarak anlatmak, bir olayı ya da başkasının sözünü aktarırken bir çok şey eklemek.

Boca Etmek; Bir kabı birden çevirip içindekini dökmek, boşaltmak. Geminin başını rüzgâra çevirmek.

Borç Harç Ödemek; Ödenmesi gereken borç için çeşitli kaynaklardan (eş-dost yardımı, kredi çekmek vb.) para bulunarak, edinerek borcun ödenmesi.

Cereme Çekmek; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödemek.

Çorap Söküğü Gibi Gitmek (Gelmek); Başlayan bir iş veya birbirine bağlı birçok işin arka arkaya ve kolayca sürmesi.

Deli Dolu Araba Kullanmak; Uçuk, dünyayı umursamayan, yaşamanın kurallarına uymamayı prensip haline getirmiş bir şekilde, trafik kurallarına, insan yaşamına değer vermeksizin araba kullanma şekli.

Feleğini Şaşırtmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz duruma getirmek.

Gıdım Gıdım Yol Almak (İlerlemek); Çok az olarak,  azar azar, yavaş yavaş, dinlene dinlene yol almak.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hoppacık Yapmak; Yöresel olarak çocuk oyunlarına benzer bir şekilde uzun zamandır görüşmeyen iki kişinin duygusal bir özlemle birinin karşısındakini, sağa-sola sallayıp, kucaklayıp, kaldırıp-indirmesi hareketi ve karşısındakinin aynı hareketi tekrarlaması.

İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.

İkna Olmak; İnanmak, inandırılmak.

Jet Hızıyla Gelmek; Çok hızlı bir şekilde gelmek. Çok seri bir biçimde gelmek.

Külâhına Anlatmak; Söylenilenlerin doğru olmadığına, inanılmadığına ait bir söylem.

Metelik Vermemek; Değer vermemek, önemsememek, umursamamak, aldırış etmemek.

Nazire Yapmak; Bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.

Pazarda Ağız Görmemek; Usul, erkân, adap, muaşeret bilmemek.

Rencide Etmek; Kalbini kırmak, incitmek.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sekteye Uğratmak; Kesintiye uğramak, akışı kesilmek, durmak.

Sulh Olmak; Uzlaşmak, anlaşmak.

Suratı Sirke Satmak; Kızgınlığı yüzünden anlaşılmak.

Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

Yol Sıra Gidip, Çay Sıra Gelmek; Aslı; “Çay sıra gidip yol sıra gelmek” şeklinde düzenlenen deyiş; boşa gidip-gelmek, herhangi bir işi isteksiz yapmak ve bunun karşılığında da öğrenmek dâhil hiçbir kazancı olmamak.

(6) Âlimallah (Alimallah); Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

Bıçkın; Gözü pek, korkusuz, yürekli, yaman, acar. Kabadayı. Külhanbeyi, serseri, hovarda.

Bingo; Tam isabet. Bu isimle oynanan tombala gibi oyun. Ayrıca askeri uçaklar için kullanılan bir sözdür.

Can Pâre (Canpâre); Kişinin canını verecek kadar sevgiyle bağlı, canının parçası, canı kadar değer verdiği, canından ayırmadığı kişi.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Değnekçi; Sokakları sahiplenmiş, hizmet veriyormuşçasına, park eden arabalardan âdeta haraç alan, para vermeme niyetli insanların arabalarına zarar vermeyi meziyet sayan, apaş, serseri, tinerci, hatta babası belli olmayanlar…

Domestik; İç, ülke içi. Yerel, yerli. Evcil.

Düzenbaz; Hile yoluyla aldatan. Hile yapan.

Ekâbirlik; Kendini beğenme. Devlet ileri gelenlerinin, makamca büyük kimselerin tavırları.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davrana, taş yürekli kimse.

Hemfikir; Aynı düşüncede, aynı fikirde olan.

Hezimet; Büyük bozgun. Büyük ve ağır yenilgi.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kıdemli; Bir işte çok eski ve deneyimli olan.

Kumpas;  Hile, düzen. Gizli bir iş, düzen hazırlamak. Sanayide kalınlık ve incelikleri ölçmede kullanılan ölçüm aleti. Dizicilerin harfleri satır haline getirmelerinde kullandıkları alet. 

Melânkolik; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren. Karasevdalı.

Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.

Mercii; Başvurulacak yer veya makam.

Sağdıç; Düğünde güvey, ya da geline yardım eden kimse anlamında olup, Anadolu’da geline yardım edene genelde “Gelin Yengesi” denilmektedir.

Slalom; Engeller arasında zikzak çizmek.

Tantana; Gösteriş, görkem. Gürültü, patırtı, kuru gürültü, boş sözler.

Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tolerans; Hoşgörü. Müsamaha. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

Yaygara; Bir şeyi bahane ederek yüksek sesle bağırıp çağırma.

(7) Parfüm; Güzel koku anlamında olup, yoğunluk ve etki olarak ağırdan hafife doğru üç çeşittir; Eau De Parfüme (EDP, Esans oranı; %10-20, genelde kış aylarında kullanılır). Eau DeToilette (EDT, Esans oranı; % 4-2, 4 mevsim kullanılabilir). Eau De Cologne (EDC, Esans oranı; %2-4 olup kokuya hassasiyeti olanların kullandıkları bir parfüm çeşidi). Ayrıca saf parfümler de bulunmaktadır.

Losyon; Deri ve saç bakımında kullanılan hafif alkollü ya da alkolsüz, geçici güzel kokusu olan kolonya cinsinde sıvı.

(8) Nush ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA (Nush; Nasihat).

(9) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

İslâm’da Koğuculuk; Jurnalcilik. İhbarcılık. Söz taşıyıcılık. Bir kimseye, o kimseye bir başkasının söylemiş bulunduğu bir sözü, ya da o kimseye yönelik bulunduğu bir işi -gördüğünü veya duyduğunu öne sürerek ulaştırma, aktarma işi (Gıybetten farklıdır).

(10) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(11) Duruşun andırır asil soyluyu… şeklinde başlayan “Kız sen İstanbul’un neresindensin?” nakarat bölümü olan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Âşık YENER’e, Bestesi; Ünal NARÇIN’a aittir.

(12) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(13) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(14) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.

(15) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(16) İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı… Orhan Veli KANIK

(17)  Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behadır, Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedadır…  şeklinde başlayan Nedim’e ait dizelerin bugünün Türkçesi ile anlamı; “Bu İstanbul şehri ki, paha biçilmez ona, Tüm İran mülkü feda olsun tek bir taşına.”

(18) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İSTANBUL ÜZERİNE İNKİSAR”

(19) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “İSTANBUL BİTER Mİ? BİTMEEEZ!”

(20) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM ODAM -veya- PASAKLI DÜNYAM”

(21) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GÖZLER”

(22) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “EDA”

(23) Beklemek, ama neyi ve kimi? Hem nereye kadar? Beklemek… Ama niye? AFORİZMA

(24) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “PASAKLI ODAM (II)”

(25) Şüphe pozitif bilimin anahtarıdır. Uğur GÖKSEL

Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS

(26) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “SABIKALI SARHOŞ (This is; who I am…)

(27) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BİR”

(28) Yaşamak zevki verir, ruhuma sonsuz kederim… Rahmetli Zeki MÜREN’in bestesini yaptığı, Güftesi; Vedat ŞENYOL’a ait Muhayyerkürdî Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(29) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(30) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(31) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “SU”
(32) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “HEPSİ AYRI TELDEN (BÖLÜK-PÖRÇÜK yani)
(33) Baltalar Elimizde… şeklinde başlayan “KÜÇÜK ODUNCULAR” çocuk şarkısıdır.

(34) Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum. SOKRATES

Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.  SOKRATES

(35) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “ÜŞÜYEN CADDE”
(36) Kur’an, Enfal Suresi 46. Ayet; “Birbirinizle çekişmeyin. Allah sabredenlerle beraberdir. Allah’ın kullarına eziyet edenleri Allah lânetlemiştir.”

Kur’an, Bakara Suresi 153. Ayet; “Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.”

(37) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(38) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (II) (düşündüklerim)”

(39) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BİTMEZ”