Oldum olası, geçinemezdim Abdulgaffar Ağabeyimle, ben Deniz. Aramızdaki yaş farkı; “Üf” ki “Üf!” denecek kadar çok. O üniversite sonlarda, ben lise başlarında olmama rağmen, tutmazdı hiç elimden.
Uzak bir şehirdeydi ağabeyim. Ara sıra çamaşırları kullanılamayacak hale geldiğinde(!) ya da harçlıkları suyunu çektiğinde(1) arzı endam(1), ya da teşrif ederdi(1) hanemize.
Yakınlık beklerdim, sormak, öğrenmek isterdim çok şeyi ve fakat “Git başımdan! Dersim çok!” ya da benzeri ters tepkilerle canıma okurdu(1) gerçekten.
Gene böyle sıradan gelişlerinden biriydi ve “Git başımdan!” dedirtmeyecek kadar cesurdum bu kez; “Her nedense!” demem mümkün değil. Çünkü dirsek temasında(2) olduğumu düşündüğüm, inatçı bakışlarımdan başka hiçbir şeyin farkında olmayan, beni belki de bilmeyen, tanımayan Güliz’e ilgi duyuyordum ve onun ilgisini çekmek, onu kazanmakla ilgili olarak “Görmüş, geçirmiş(2)” gibi düşündüğüm ağabeyime sorup öğrenmekten başka çarem yok gibiydi.
“Abi; ‘Git başımdan!’ demeden önce ne olur bu sefer, bir kerecik dinlemeye, anlamaya çalış ve yol göster bana!” dedim.
“Eee! Anlat bakalım, bu sefer saçma, dangalakça(3) sorun, öğrenmek istediğin ne?”
“Sınıf arkadaşlarımdan beni bilen, ama bilmiyormuş görünen birine ilgi duyuyorum. ‘Belki!’ dememe gerek yok, ona aşığım, onu düşünmekten dolayı derslerimde çok geriledim. Bana bir akıl ver, çare göster abi!”
“Ha! Bak o’lum! Geçersin karşısına; ‘Ayılıyom, bayılıyom, bitiyom, ölüyom!” dersin. Ama benim söylediğim gibi kısacık değil, düzgün, doğru cümlelerle. İlgisi varsa ‘Evet! Peki!’ der uzatır elini. Eğer bu konuda ilgisi, beklentisi yoksa yalarsın avucunu(1), unutur gidersin!”
“Yani bu kadar basit!”
“Daha ne olsun ki?”
“Peki abi! Bir soru daha ve başından defolmak anlamında gideceğim!”
“Hadi, onu da sor ve defol başımdan!”
“Benim yaşadığıma benzer bir duyguyu hiç yaşadın mı bugüne kadar?”
“Yoo! Yaşamam mı gerekti?”
“Bugüne kadar gerçek olarak yaşamamışsın, bundan sonra yaşamayı da benim sana öğretmem çok zor abi! Defoluyorum, sen bilmediğin, önemsemediğin dünyayı bırak, kendi b.ktan dünyanda yaşamaya devam et!”
İnsan ağabeyinden neler beklerdi?
“Kimdir? Nedir? Yaşı, başı? Ailesi…
Belki sevgilisi vardır, Sözlüdür, beşik kertmesidir(2), gizli sözlüdür, hatta belki fark edilmeyecek şekilde nişanlı? Kendi kendine uzaktan uzağa, hem yaşın ne, başın ne? Niyetin ne bugünlerden, geçici bir heves olmasın?
Bu konular; sadece güzele güzel bakıp sevap kazanmakla(4) çözülecek konular değil. Şarlatanlık, şaklabanlık yapmanın zamanı değil, önce oku, adam olmaya çalış! Gönlünün sultanı o ise, ne âlâ…” gibi nasihat bekliyordum ağabeyimden.
Aklımda kalan tek önerisi; “Çık karşısına!” idi ve ben çıkacaktım karşısına, ancak; “Ölüyorum, bitiyorum!” der miydim, diyebilir miydim? Elinde silâh olacak değildi ya! İnsanın sevdiği için ölmekten daha huzur verici bir şey olur muydu yaşamda? Ancak katil olmamalıydı o, o halde o silâhı elinden alıp, ben beni, onun uğruna öldürebilmeliydim!
Zırvalama hakkımı kullandım, bitti!
Bir bilge; “Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır! (5)” demiş, nereden aklıma geldiyse, niçin diye sormaksızın. Gecikmemem gerektiğinin işareti mi olsa gerekti ki, bu?
“Güliz; ne demek?” diye merak ettim. Öyle ya yakınlaşmak, yakın olmak istiyordum, anlamını bilmek, zekâmı anlaşılır sorular sorarak(6) belli etmem için önce bilmem, sonra sormam, öğrenmem gerekmez miydi?
Şairin; “Gül tenli, kor dudaklı, pembe yanaklı, sürmeli(7)” şeklinde tarif ettiği bir İspanyol güzeli gibi gül izlerinden esinlenerek “Güliz” ismi konulmuş olabilir miydi kendisine?
Yoksa gülmenin yakıştığının(8) ifadesi olarak vermiş olabilirler miydi büyükler ismini?
Ve benim acaba; Deniz ismine ilişkin “Den” diye bir kelime olup da onun izi olabilir miydi ismimde? Sanmıyorum, aklıma ismin “-den” halinden başka bir şey gelmiyordu.
O halde ismimi bölmeye gerek kalmaksızın; Deniz, engin bir sudur, tuzlu, mavi dalgalı(9)” deyip ahkâm keser(1) gibi kestirip atmam(1) yeterli olacaktı, ismim için.
Ancak insan ne kadar yaşarsa yaşasın, aklın yaşta değil, başta olduğunun Bilgiç Dede öyküsündeki(10) küçük kız gibi olacağı aklımdan geçmemişti. Bunu ismimin ortasına bir harf daha yamayan Güliz’den öğrenecektim; Den(s)iz şeklinde Densiz olarak densizliğin belgesi şeklinde.
Öğretmenimiz olmadığı için fahri(3) olarak Beden Eğitimi derslerimize giren, notu oldukça kıt, spor dallarından biri ile ilgili olarak oldukça deneyimi ve bilgi birikimi olan okul müdürümüz Boksör Fethi bir voleybol maçı tertiplemişti, sadece bizim sınıfımız mevcudu için.
Müdürümüzün ilerleyen tarihlerde diğer sınıflar için de aynı programı uyguladığını öğrenmiştik. Bu belki gerilimden uzaklaşma(2), stresi yok etme(1) gibi başarılı bir düşünce olsa gerekti.
Müsabakayı anlatmadan önce Boksör Fethi Müdürümüzün önem verdiği bir özelliği anlatmadan geçmem mümkün değil.
Hepimizin bildiği bir gerçek var, ister seçimli, ister zorunlu olsun, üstüne yatacak(1) gibi olsun olmasın beden eğitimi, resim, müzik dersleri önem vermediğimiz, hatta mezuniyette derece notumuzu yükseltmeyi tasarladığımız derslerdi. Ancak bu, Fethi Hocamız için düşünülmesi güç bir kavramdı.
İnadına yazılılar, evet gerçekten öğrettiklerini almak için yaptığı yazılılar, çeşitli branşlarda koyduğu dereceleri aşamayan öğrenci arkadaşlar için zayıf not vermeyi alışkanlık haline getirme gibi bir huyu vardı öğretmenimizin. Öyle ki takla atamayan oldukça toplu(!) bir arkadaşımıza sıfır vermesini unutmam asla mümkün değildi.
Benim o arkadaşımdan farkım? Yoktu gibi. Son dönem yazılı ve sözlülerden(!) 10 tam not üzerinden aldığım notlar; 3, 3, 5, 6 idi ve ortalamaya göre Beden Eğitimi dersinden bütünlemeye kalmam garanti gibi bir şeydi.
Ancak Müdür Beden Eğitimi Öğretmenimizin uzmanlık konusu olan spor dalında Uluslararası Müsabakalardan birine uzman, ya da gözlemci olarak katılması gerekince, belki de sonralarda başına dert olmamamız için, yeni gelen fahri görevli(2) öğretmen hepimize de geçerli not vermişti. Doğal olarak başarılı olanların notları katkılı olarak daha yüksekti.
Can alıcı olarak Densiz ismimi öğrenişime ve müsabakaya gelince; Fethi Hocamız yeteneklerinden haberdar olduğu kız ve oğlanlardan ayrı iki voleybol takımı belirlemişti; iddialı. Kaybedenler? Kızlar olursa; kek, kurabiye, poğaça yapıp getirecek, oğlanlar olursa annelerine yardımcı olarak aynılarını yaptırıp kantine getireceklerdi.
Hemen ertesi gün, müdür o günün ilk ders öğretmeninin iznini alarak okul kantininde tüm sınıfın ve dersi olmayan öğretmenlerin katılımı, dersi olan öğretmenlerin haklarının ayırımı ile galibiyet ve doğal olarak mağlubiyeti kutlayacaktık! Konu ile ilgili iki bildirisi vardı müdürümüzün;
“Çaylar benden!” demişti, “Yih hu!” seslenişlerine teşekkür ettikten sonra;
“Dersi yitirmeniz aklımdan geçmez, bu dersi Cuma günü son dersten sonra telâfi edeceksiniz, bu nedenle yarın için ailelerinizi bilgilendirin, gecikeceğinizi söyleyin ve vaktin geç olacağı düşüncesiyle oğlanların centilmenlik edip kız kardeşlerini evlerine kadar götüreceklerine inanmak geçiyor içimden…”
Kardeş olmayan, yarınlarına bugünlerden hazır olduklarına inandığım arkadaşlarımın mutluluk dolu gülümsemeleri gözlerimizden kaçmamıştı.
Somurtanlar üç-beş kişiydik; ben ve o dâhil.
Ve benim önümde yitirmememin gerektiğine inandığım bir baraj vardı. Çünkü sınıfımızdaki erkek sayısı kız sayısından dört kişi daha fazlaydı ve arta kalacak sonsuzlardan birinin de ben olacağıma öylesine inanmıştım ki…
Maç başladı. Nihayeti 15 sayı üzerinden, ancak yeni kurallara göre oynayacaktık. Özellikle kardeş olmayan arkadaşların tavırları; “Al gülüm, ver gülüm!” modundaydı. Evet, profesyonel sporcular değildik, ama kardeş olmayan arkadaşların servisleri ya filede son buluyor, ya da avut oluyordu. Smaç servis mi, hak getire(2)! Fethi Müdür;
“Alacağım şimdi sizleri ayağımın altına, biraz ciddi olun, yahu!” sözü askıda kalmış gibiydi. Ancak Müdürümüz angut gibi bakan biri(1) değildi, “Sen dışarı derhal, sen gel oyuna!” diyerek mimlediklerini oyundan ayırıp, üstelik sarı kartlarla donatarak kapsamlı bir ayıklama yapmıştı.
Bir pozisyonda Güliz öyle bir smaç vurdu ki, karşısında blok yapmaya çalışan sadece ben vardım ve nişanlamış gibi suratıma değil, doğrudan doğruya gözüme çarpan top, feleğimi şaşırtmış(1), yere çöküvermiştim. Tepkisi sadece;
“Canını mı yaktım şekerim?!” demek şeklinde idi. Fısıltı olmasına rağmen o söz üzerine kendime geldim hemen;
“Sen emret, ben senin için karamela(3) bile olurum!” dedim.
İki kendini bilmez öğrenci olarak sözlerimiz müdürümüzün kulağına erişmiş miydi bilemiyorum, ama okula yakın mahalleden duyulacak gibiydi bana göre ve müdürümüz celâllendi(1);
“Güliz! Deniz! Yarışarak yanıma gelin!..”
“Hadi bazılarınızın davranışlarını anlıyor ve anlamaya çalışıyorum. Ben ve benim yaşımdakiler de yaşadık benzerlerini. Ama size ne oluyor ki, böyle iki düşman gibi?..
Oysa abla kardeş gibi olmanız gerekmez mi? Ceza! İkiniz de kırmızı kartla oyun dışı! Voleybol sahasının etrafında arka arkaya arada 3 metre kalacak şekilde 30 tur, ritmik koşu(6) ve maç sonuna göre yapılacak kahvaltının ceremesini yüklenme…
Bu kadarla da bitmeyecek tabii. Telâfi dersinden sonra da Güliz’i eve götürme angaryası da senin Bay Deniz Bey! Anlatabildim mi?”
Şaşkındım, hele ki koşunun başlangıcında, ismimi farkıyla öğrendiğimde, duyulmayacak kadar sessiz, duyabileceğim kadarıyla höykürür(1) gibi, uluorta(3);
“Densiz!”
Bir harfin ismime eklenmesi anlamını bu kadar mı değiştirirdi ki? Değiştirirdi tabii, noktalar, virgüller, inceltme işaretleri, harflere eklenen kuyruklar anlamları ne kadar etkiliyorsa, harflerin de anlamı o kadar etkilemesi doğaldı.
Sen; Şen, İnkılâp; İnkilâp, Betül; Betûl gibi. Ya da aklıma gelen; “Niçin kondun a bülbül dalımdaki asmaya, Ben yârimden ayrılmam götürseler asmaya!” Veyahut “Oku, baban gibi eşek olma! Oku baban gibi, eşek olma!” farkı gibi.
Peki, benim ki tavus demek istersen tavuk demek gibi olabilir miydi? Olmazdı, aradaki harf değil, sondaki harf değildi, bana benzetilen. Ya ne olurdu?
Ben de öyle bir söz söylemeliydim ki bana uygun gördüğü cümlelere karşı, meselâ saçma gibi, hiç ilgili gibi görünmese de telif-teklif, isim-islim gibi onun adına uygun kendim için bir ad! Mademki o Güliz idi; o halde Yeliz, Beliz olabilirdi, ya da ona en yakışır isim Keliz olsa daha iyi ve uygun olurdu benim için (galiba)!
Ancak bu da araya konulan değil, değiştirilen bir harf olurdu, o halde ona öyle bir isim takmalıydım ki, bana yakıştırdığı Den(s)iz gibi olsun.
Bulamadım başlangıçlarda ama! Herhalde onun ismine uygun bir adı bulmam mümkündü, ama nasıl? Gül dikenliydi, incitirdi canımı.
Ve büyük söz; dikeni gül için değil, dikenler arasında gülü yarattığı için Tanrı’ya şükretmek gerekmez miydi(11), hele ki o gül, Güliz olarak iz bırakıyorsa?
Havet! Ne demek bu şimdi? Hayır demek isterken, yarıda bırakıp ‘Evet!’ demek mi? Peki hangisi üstündü; benim gibi dikenleri, böylesine güzel gülleri yaratan Tanrı için? En iyisi, en güzeli, en iman dolu olanı her yaratılan için Tanrı’ya şükretmek olsa gerekti!
Düşündüm; harfleri atlattım birbiri üzerinden ve ona yakışacak en güzel ismi buldum; Gizli, saklı, bilinmeyen gül anlamında; Gül(g)iz. Gülgiz. Sanırım bu gönlümden geçirmek istediğim bir isim olsa gerekti, ya da ona yakışsın umudunda olduğum.
Ne zaman mı düşündüm bunları, hocamızın azarı ile diskalifiye olup(1) kızlar karşısında erkeklerin (belki de şike varsayımıyla) boylarının ölçüsünü alıp(1) kös kös eve dönmemizin(1) gerekliliğini öğrendiğim anda.
Annem;
“Vanilya, kabartma tozu, yumurta, kakao, limon, toz şeker, iç ceviz…” siparişi verip düşünürken dileğini tekrarladı içinden gibi seslice;
“O kadar çocuğa, öğretmenlere üleştirilecek bir kek ne kadar büyük olursa olsun yetmez, iki-üç tane yapsan bile. Hem nasıl üleştireceksiniz ki, eğri kesersiniz, az ya da çok kesersiniz, ayıp olur, üstelik tabak, çatal, bıçak vb. Of ki Of!”
Sözünü tamamlamaksızın mutfağa koşup bir örnek kâğıt pasta kalıbı kâğıtlarından getirdi, elime verdikten sonra;
“Bu kâğıtlardan 100 tane kadar al, ötekileri de yarısı oranında arttırarak al…”
Gerek eve gelirken, gerek markete giderken de değil, ancak marketten dönüşümde ellerim ensemde yatağıma uzanırken Güliz, hatta Gülgiz vardı düşüncelerimde.
Öncemde, ağabeyimle konuştuğumda belki gençlik heyecanıyla, beğenme, hoşlanma, sevme duygularımı yanlış yorumlayıp; “Aşığım!” diyordum, ama şimdi bu sözümün önüne “Körkütük(2)” kelimesini eklemeye mecburum. Ama o şimdi bir mabuttu(3) ve tapıyordum ben ona şu halimde ve benim için ondan başkası yoktu dünyamda. Bundan sonra doğuran, doyuran, bakan, eden bir tarafa, o bir tarafa idi…
Neredeyse bir çuval dolusu diyeceğim kutulardaki keklerle kantine geldiğimde alkış tutmuştu arkadaşlarım, kardeşlerim ve diğer arkadaşlarımın diğer bir kısmının zoraki alkışları. Çünkü onların getirdikleri çok abartılı gibi görünse de bir ceviz kabuğuna, ya da ihtişamı(3) olmayan bir kuş yuvasına sığacak kadardı!
Üstelik bir kısım arkadaşların annelerinin zorunlu, özel işleri; örneğin misafircilik oynamak, gizlemeye çalışmalarına rağmen konken partisine(2) gitmeleri gerektiğinden, müdürümüzün talimatına rağmen pastanelerden aldıkları kutular vardı, maalesef içlerine bayat olanların sıkıştırıldığı.
Gerçek şu ki, başlangıçta kızların ısrarlarıyla kobay gibi o kutulardakilerden birinden ilk denememde, neredeyse dişimin kırılmadığına şükretmiştim.
Nasıl olsa lisedeydik, bir daha mı gidecektik ki o pastaneye? Üstelik verdiklerini yüzlerine vurabilecek bir cesaretle? Öğrenci kardeşlerim ya hazır paketlerden almışlardı, ya da iyi niyetlerinin kurbanları olarak, arkalardan, gelip-geçici, acelesi olanları kazıklamak için o tip müşterilere has eski, bayat, tahtalaşmış kuru pastalardan almış olsalar gerekti.
Güliz, Müdür Beyle aynı anda girmişti kapıdan, mecburiyeti olmamasına rağmen; aynen annemin yaptıkları gibi, farklı olarak onun keklerinin üzerleri pudra şekerleri, Hindistan cevizleri ile donatılmış ve üzerlerine birer kiraz şekeri(2) konmuştu.
Önce onunkiler kapışıldı, ne kendine, ne de bana bir adet bile kalmaksızın. Sonra benimkiler tüketildi Allah’ın izniyle ve pastane paketlerine dokunulmaksızın, sadece bayat olması şüphesinden uzak gofret, çikolata gibi paketler tüketildi.
Arkadaşlardan birinin pastane mağduru(3) arkadaşa söylemi, makul ve mantıklı(2) ancak incitici idi;
“Eğer çevrenizde inek, koyun, keçi ya da köpek gibi çerez yemeğe meraklı, beslenmelerini gerektiren ihtiyacı olan mal sahipleri varsa verin getirdiklerinizi, hem sevaba girersiniz, hem de atılmamış olur!”
Derslere girdik, Cuma gününün sonuna eklenmiş olan ek dersimizi de başarıyla bitirdik. Sözün tam bitmek üzere olduğu(12), Demokles’in kılıcı olması(12) da, Vehbi’nin kerrakesi(12) ya da domatesin faydalarının görüntüleneceği(12) son andaydık. Benim yüreğimle ilgili sorunumu sorun etmezsem, müdürümün emrettiği gibi gerçekleşecekse olay, iyot gibi açıkta kalacak(1) diğer üç oğlan öğrenci…
“Eğer özür dilemeyi biliyorsan, özür dile ve beni evime sen götür ve teslim et!”
“Ne münasebet(2)! Smacı yiyen ben, lâfı işitip ‘Densiz!’ denilerek hakarete uğrayan ben ve de bunlara karşın özür dileyen ben olacağım, öyle mi? Hayır efendim! Okulun açılmasından, başlangıcımızdan beri ilgi alanımdasın, senden etkilendiğimi de saklamıyorum, hatta daha da ilerisi duygularım…
Benim ne kusurumu gördün ki sözünle aşağıladın beni. Üstelik ‘Özür dile!’ diyerek neredeyse bana emrediyorsun, doğru mu?”
“Doğru, ya da yanlış, sence bir centilmen olmak, o kadar mı zor?”
“Haklısın, ben senin için ben olmalıyım, ancak senin elini uzatman gerek bana!”
“Peki! Tamam! Ama şimdi değil! Yola çıkalım, yol boyunca, konuşalım, yoksa bir yerlere oturup da babamdan ya da ağabeyimden, öncelikle ben, sonrasında sen dayak yeme riskini göze almak ister misin? I-ıh! Sonrasında yıl boyunca da konuşalım. Ama şimdi ben anlatayım, sen dinle, olur mu? Ne dersin?”
“Senin değil eziyet çekmene, bir damla gözyaşına bile tahammül edemem. İstersen önden git, ben seni takip ediyormuşum gibi. Ağzına geleni, içinden geçenleri söyle ve yakalarlarsa ağabeyin ya da baban bizi, sana sataştığımı, seni rahatsız ettiğimi söyle, her ne olursa olsun, ben senin için her şeye razıyım!”
“Sen bana kıyamazken, ben sana nasıl kıyarım ki?”
“Ne dedin, ne dedin?”
“Seni, babamın ya da ağabeyimin haksız yere dövmelerini istemem, demek istedim!”
“Anladım! Deniz olarak değerim yok, ama densiz bir insan olarak bana acıyorsun!”
“Hayır! Sana acımıyorum. Şimdi dinle beni, açık yüreklilikle anlatacağım ne gördüysem, ne biliyorsam, ne yaşadım ne yaşıyor ve ne yaşayacaksam, hepsini kısaca. Belki uzun da sürebilir. Beni bırakacağın yerde beklersen izin alıp dışarı çıkar, kalanları da anlatırım, bilmen gereken…”
“Mecbur değilsin, sadece bugünler için haklarımı ve haddimi bilmiyor(13) olsam da, seni canımdan çok sevdiğimi bil. Zararı yok, konuşma benimle, tutma ellerimden, ama günde bir kere, birkaç saniye için de olsa, gözlerini bana ver, benim olsun gözlerin, sevgimin karşılığı olarak…”
“Bak genç adam, sevgili Deniz! Öğretmenimiz, müdürümüz bir ara benden bahsederken ‘Ablanız!’ dedi, hiç düşündün mü, nedenini?”
“Yoo! Hatırımda bile yok!”
“Ama kayıtlardan bizleri biliyor, iyi bir gözlemci ve zeki bir insan olan müdürümüz! Babam kaba anlamda kuş uçmaz, kervan geçmez, tilkinin bilmem ne yaptığı bir beldede görev yaptığından dolayı, o günün koşullarına göre, belki de babamın kendince yaşadığı endişeler nedeniyle iki yıl geç başlamışım okula. Yani senden, sınıfımızdakilerden iki yaş büyüğüm.
Ve bu gösterişli halim dolaysıyla evimize gelen oğlan babalarına babam; ‘O daha çocuk!’ demiyor, ‘Okuyor, daha da okuyacak!’ diyor, bilmem anlatabiliyor muyum?”
“Önemsiz! Kim gelip giderse gelip gitsin, ben sana aşığım. Bana ümit vermesen de ben hep senin olarak kalacağım. Bir kızı çok kişi istermiş, o ancak birine nasip olur denmişse, o kişi ben olmak için ömrümün sonuna kadar beklerim seni…
‘Hadi! Hemen şimdi!’ dersen ne okul umurumda olur, ne de yaşamımda başka şey. Benimle olman, seninle bir yaşamı üleşmek için her şeyden vaz geçerim. Seninle bir saniye bile fazladan beraber yaşamak her şeyden önemli benim için…”
“Beni ya anlamak istemiyorsun, ya anlamıyorsun, ya da anlamıyormuş gibi davranıyorsun!”
“Hayır! Her ne mazeretin olursa olsun, seni ilk gördüğümde, gözlerinle ilk karşılaştığım andan beri, tanımazlığa, bilmezliğe gelmene, sırtını hep dönmene rağmen sevdim, seviyorum ve seveceğim de, ömrümün bu sevgiyle sona ereceğini(14) bilerek…”
“İlk andan beri seni hissetmedim mi, sanıyorsun? Sadece tek sorunu değil, birçok sorunu yaşayıp üzülmemen için, yol yakınken senden uzak durmaya çalıştım hep. Ama bugün canını yaktığımda hissettim ki, benim de canım yanıyordu. Gene de benden uzak durmanın senin için daha yararlı olacağı inancındayım.”
“Saçmalıyorsun! Ama ben sana aşığım, saçmalasan da asla zihnimde yer etmeyecek sözlerini dinleme gayretinde olacağım!”
“Doğrularım için; ‘Adam sen de!’ diyemezsin! Anlatıyorum! Ola ki bekledin beni, senin oldum, ben de seni isteyerek, arzulayarak. Doğuracağım, kalçalarım büyüyecek, memelerim sarkacak, belki sana istediğin manada isteyeceğin bir kadın gibi davranışlarım olamayacak. Gözün dışarılarda olmasa bile bana tahammül etmekte sıkıntı çekeceksin…
Ben senden -eğer yaşarsam- iki yaş önce çökeceğim ve sıralı olursa ölümler, senden iki yaş önce öleceğim. Allah benim için senin de iki yıl sonra yanıma gelmene izin verirse, ben iki yıl boyunca o toprak altında seni beklerken huzurlu ve rahat olabilir miyim, dersin? En iyisi bekleme beni, azat et! Yaşamına dön ve gönlüne uygun olanını bul!”
“Birinci yanlışın şu Güliz! Ben senin fiziksel görünüşünden değil, senden etkilendim, çünkü seni çok seviyorum. İkincisi; çok hayalperestsin Güliz! Üçüncüsü; cümle olarak her sözün ‘Seni seviyorum!’ şeklinde sesleniş haline gelmemiş olsa da tüm sözlerin beni sevdiğini, bensiz olamayacağını çağrıştırıyor. O halde neden? Bana acıdığın için mi? İnkârın neden? Haydi, aynı duyguları yaşıyor olarak tut elimi ve hiç bırakma!”
Uzatıp tuttu elimi, mutluydum ve bunun bütün ömrümüzce sürmesi dileğindeydim. Gerçekten bu mutluluğun ömrümüzün sonuna kadar süreceğini o sıcaklığı yaşarken bilmez, bilemezdim.
Ertesi gün, daha ertesi günlerde gelmedi okula Güliz, görünmedi de ortalıklarda, hem de hiç. Acıması yoktu, kahırlandırmak, eziyet etmekti maksadı, bu bildiklerini bilmezden gelmekti bana göre.
Üstelik hareket ve davranışlarından hissettiğim kadarıyla bugüne kadar hasta olmaları(1) dâhil, okula bir gün bile devamsızlığı yoktu onun.
Geçen süre içinde neredeyse devamsızlıktan sınıfta kalmak üzereydi, farkında mıydı acaba? Endişeliydim, endişem devam da ediyordu, onu bir yıl daha fazla bekleyeceğimi düşünerek. Sanki üç nalla bir at hazırmıştı da, tek bir nal eksikmiş gibi!
Yanlış hesap, Bağdat’tan dönermiş! Lâf! İnsan fazla değil, birkaç saniye beynini makul, mantıklı ve randımanlı çalıştırırsa, bir kere değil, birkaç kere bile, yani okuldan atılmayacak bir süre içinde onsuzluğun acısına daha fazla tahammüllü olamayacağımı, dayanamayacağımı bilirdi, geri zekâlı olsa bile bilir, anlardı, herhalde!
Amma…
Bir okul çıkışında karşımda gördüm onu, zayıflamış, solgun, durgun, bitkin. Açılış cümlesi;
“Rızam hilâfına(2), ailem beni şehrin en edepsiz, rezil(3), kabadayı(3) birine veriyor, üstelik de nedenini bilemediğim bir şekilde, neredeyse ‘Allah’ın emri, peygamberimizin kavliyle’ değil, tehditle, şantajla, soytarılıkla!”
“O zaman kaç benimle, kaçırayım seni! Köye dayıma gidelim! Sırf bu badireden(3) kurtulmak için benimle olmuşsun gibi davranalım, ya da istemesen de, olmasan da söylemimiz bu olsun, bir ağızdan. O zaman vazgeçerler belki senden!”
“Deniz sana; ‘Tehditle!’ dedim. Hem senin, hem benim aileme eziyet ederler, mafya gibi arkası, ensesi kalın(2) bu insan diyemeyeceğim namertler(3). Kalabalık bir aile, biri olmazsa, diğeri...
Burası Patagonya mı, Muz Cumhuriyeti mi, diyemezsin. Karşındakiler kuvvetliyse adalet, hâkimler, savcılar, avukatlar, hatta yoldan geçenler bile senin yanında değildirler!”
“Ben senin elini tutmaksızın bir saniye bile geçirmemeyi düşünüp umarken, senin elin olacağına tahammüllü olacağım, öyle mi? Ölürüm o zaman, ölmek hak olur bana, ama nasılını bilmeksizin…”
“Egoistsin! Ölmekle, beni ben başıma bırakmanla rahatlayacağını düşünüyorsun, öyle mi?”
“Sana kıyamam ki, gel, ölüm ikimiz için de çare olsun! Demem, diyemem ki?”
Ayaktaydık, gözlendiğimizin farkında olmaksızın, üstelik de Güliz’in dediği gibi; “Bilmem ne sürüsü” gibi çok olan aile fertlerinden birinin ve kanımca onun haber verdiği diğerleriyle karşı karşıya kaldığımızda. Öyle ki; “Erkekseniz, teker teker gelin!” diyecek kadar bile cesaretim yoktu.
“Durun hele!”
Bu söz takip edecek tehdit ve eziyetlerin başlangıcı gibiydi. Bunu biliyor, çok iyi biliyorduk Güliz de ben de.
Ve benim yapmam gerekeni Güliz yaptı, önüme siper olarak, kollarını iki yana açarak;
“Suçlu benim, onun hiçbir suçu yok! Eziyet edecekseniz, bana edin, öldürecekseniz de beni öldürün!”
“Yalvarma lan kaltak(3)! İkiniz de bize karşı gelmekle ölümü hak ettiniz zaten. Ha önce, ha sonra ne fark eder ki, nihayeti üç-beş saniye…”
“Sokak ortasında?”
“Kanun benim, sakıncası mı var?”
Bu sırada çakal(3) olarak vasıfladığım düztabanlardan(3) birinin arkama yaklaştığını ancak fark ettim. İnsan, kaybetme duygusunu yaşarken umduğunun ötesinde daha cesur oluyordu.
Aniden dönüp onun elindeki tabancayı alıp “Katil olmama gerek yok!” deyip o soytarının tabancanın kabzasıyla işlevi sona erdirirken, ilk kez silâh sesi duydum ve Güliz yere yıkılıverdi kucağımdan.
Vurulmuştu karşılardan, hayret ederken ben de ikinci kurşuna hedef olmuştum neremden olduğunu bilmediğim, ancak karşımdakilere kan kusturmam gerekliliği ile karşımda flu(3) olarak da olsa görebildiğim hedeflere tabancadaki mermiler bitinceye kadar tabancayı ateşledim, sıktım.
Onlar, belki de dikkatsizliklerinin nedeniyle sapır sapır yerlere yapışırlarken(1) Güliz’in göz kapaklarının açıklığı çektiği dikkatimi, ıstırap çeker, bir hüznü yaşar gibi açıktı gözleri.
Dermanım tükeniyordu, neremden yediğimin farkında olmadığım kurşunun yitirmeye çalıştığı kanımla. Ama mademki kaba kuvvetle kendilerinin üstün olduklarını sanarak canımı yok etmişlerdi, o halde bir kez yaptığımı tekrarlamam gerçekleştirmem gerekeni gerçekleştirip tamamlamam gerekti. Şehri, ülkemi, dünyayı kirletenlerin hiç birinin yaşamaya hakları yoktu, sağ kalmamalıydılar.
Yere yığılanlarının önce birinin, sonra diğerlerinin silâhlarını topladım yerlerden, ölüp ölmemiş olmaları umurumda değildi. Seyirciler vardı, ertesi günkü üçüncü sayfa haberlerinin mizanpajı(3) hazırlanmak üzereydi (herhalde).
Gücümün yettiği kadarıyla ayağa kalktım, yaşam emareleri olsa da olmasa da her birinin kafalarına ayrı ayrı birer mermi sıktım.
Bundan sonrası polisin işiydi, eğer ki kafasına tabanca ile vurup sersemlettiğim katil adayının, kendine gelip de (sanırım) kendindeki diğer silâhla hal ve hatırımı sorma gayretini hissedebilseydim.
Kaç mermi yediğim hatırımda değil, ya da kaç mermi ile hatırımı sorma gayreti yaşayan dâhil kaç katil adayının yaşamını söndürmeye çalıştığım…
Deniz kendini yitirmeden, ahrette ahretliğine kavuşmasının öncesinde elindeki silâhlarla çevresindeki gölgeler yerine havaya doğru ateş etti, ta ki kurşunlar, ya da nefesi tükeninceye kadar…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Abdulgaffar; Kullarının günahlarını affeden Allah’ın kulu.
Güliz; Gül gibi güzel iz bırakan.
Densiz; Düşüncesizce davranan, ölçüsüz, saygısız kimse.
Densizlik; Densiz bir kimsenin davranışlarının niteliği. Densizce yapılan davranış ve sözler.
(1) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş).
Arzı Endam Etmek; Boyunu-bosunu, kendini göstermek.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Boyunun Ölçüsü Alınmak; Övündüğü kadar olmadığını ispatlamak, yetersizliğinin, beceriksizliğinin derecesini görmek.
Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek.
Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.
Diskalifiye Olmak; Yarış dışı bırakılmak.
Feleğini Şaşırtmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz duruma getirmek.
Hasta Olmak; Bir bakıma kadınların aybaşı (regl) halleri için kullandıkları şifreli, masum sözcük.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak. Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).
Kestirip Atmak; Derinlemesine düşünmeden kesin yargıya varmak, kesin konuşmak.
Kös Kös Dönmek; Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek.
Sapır Sapır Dökülmek (Yere Yapışmak); Çok sayıda, kendiliğinden mecbur kalarak düşmek.
Stres Atmak (Stresi Yok Etmek); Eğlenerek ya da benzeri davranışlarla duygusal gerilimi azaltmak, rahatlamak.
Suyunu Çekmek; Para vb. konularda tükenecek duruma gelmek, tükenmek. Yemeğin kaynağa kaynaya suyunun kalmaması olayı.
Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.
Üstüne Yatmak; Başkasının bir şeyini kendine mal edinmek, alıp geri vermemek, bir zorluktan, angaryadan kaçmak.
(2) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Dirsek Teması; İnsanlar arasında yakın ilişki kurma işi. İlişki. Bağlantı.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.
Fahri Görev; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan iş, görev.
Gerilimden Uzaklaşma; Gerginlikten uzaklaşma. İhtiyaçların karşılanamadığı veya bir hedefe yönelmiş davranışların engellenmesiyle meydana gelen coşkulu durumu engelleme.
Görmüş Geçirmiş; Geçmişte iyi kötü her türlü olayı yaşamış, günleri görmüş çok deneyimli, görgülü kimse.
Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.
İnatçı Bakışlar; Fark edilmesini, görülüp bilinmesini isteyen, vazgeçilmezliği ifadelendiren bakışlar.
Kiraz Şekeri; Pasta süslerken, kokteyl ve benzeri içecekler hazırlarken kullanılan dekoratif amaçlı kiraz tanesi reçeli.
Konken Partileri (Seansları); Genellikle sosyete tarafından oynanan, paralı, kurabiyeli, pastalı, filtreli sigaralar ve çeşitli cins içki ve içeceklerle desteklenen her gün bir başka evde toplanılan toplantı (Bir bakıma kumar).
Körkütük Âşık; Kendini bilmeyecek denli, ya da aşırı ölçüde âşık.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Ne Münasebet; Hiç ilgisi yok. Öyle şey olmaz!
Rıza Hilâfına; İtiraz etmesine, karşıt gelmesine, terslik, zıtlık yapmasına karşın kabul edilmesi gereken zorunluluk.
Ritmik Koşu; Düzenli, ritimli adım ve aralıklarla yapılan koşu.
(3) Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.
Çakal; Açıkgöz, kurnaz kimse. Etoburlardan, kurda ve tilkiye benzeyen, kırsal alanlarda sürüyle yaşayan ve genellikle leşle beslenen yabani hayvan.
Dangalakça; Kabaca davranma, konuşma.
Düztaban; Ayağın normalde olması gereken iç uzun kavisinin kaybolarak dışa doğru kayması ile söz konusu olan ayak deformesi. (Öyküdeki anlamı; Uğursuz).
Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.
İhtişam; Büyüklük, ululuk, göz alıcılık, görkem, gösterişlilik.
Kabadayı; Kendine özgü namus kuralları olan ve bunun dışına çıkmayan, iyi dövüşen, korkusuz, babayiğit ve güçlü kimse.
Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.
Karamela (Karamele); Eritilmiş ve biraz yakılmış şekerle yapılan şekerleme.
Kobay; Hintdomuzu da denilen kobaygillerden kısa bacaklı, bilimsel araştırmalarda deney hayvanı olarak kullanılan, küçük (fare) kemirgen.
Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.
Mizanpaj; Gazete, dergi, broşür, liflet, prospektüs (tanıtmalık) gibi yayınlarda sayfa düzenidir.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Rezil; Utanılacak davranışları olan, aşağılık, alçak, bayağı.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
(4) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(5) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır. Robindraneth TAGORE
(6) Anlaşılır Sorular Sormak; Soruların anlaşılır bir şekilde olması, bir sanat olup hem cevapların verilmesini kolaylaştırır, hem de anlaşılır sorulara verilen cevaplar da anlaşılır olursa başarının anahtarı olabilmektedir.
Bir insanın zekâsı vereceği cevaplardan değil, soracağı sorulardan anlaşılır. Albert EINSTEIN
(7) Endülüs’te Raks şiirinin aslı; Zil, şal ve gül… şeklinde başlamaktadır ve söz, Yahya Kemal Beyatlı şiirinin bir beyti halinde şöyledir; “Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor ki sarmalı yüz kerre öpmeli…” Eser Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında da bestelenmiştir.
(8) Yan yanayken, diz dizeyken… şeklinde başlayan anonim şarkının nakarat bölümü; “Gülmek sana yakışıyor!” şeklindedir.
(9) Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil, dalgalı/Kenarları süsler bazen beyaz bir yalı… Şairini bilip, bulup hatırlayamadığım bir beyit.
(10) Bilgiç Dede; Ömer SEYFETTİN’in ünlü hikâyelerinden biri. Özetle; kibritin olmadığı devirlerden birinde, kendisinden küreği olmadan kor isteyen kıza, nasıl kor vereceğini düşünürken kızın; “Elime kül, üstüne de koru koy! Ben götürürüm!” demesi üzerine meşhur replik oluşmuş. Demek ki; “Akıl yaşta değil, başta imiş!”
(11) Dikeni görüp de güle burun kıvıranlar değil, gülün hatırına dikeni görmezden gül kokusunu alır, güllere yoldaş olur. DİYANET TAKVİMİ
Cahil kişi gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır. Dalındaki dikenlere sabredip haline razı olması gülü çiçeklerin şahı kıldı. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(12) Sözün Bittiği Yer; Çok tarif yapılabilir bu konuda. Bazen söylenecek söz kalmaması, bazen de söylenmek istendiği halde gurur, korku nedeniyle söylenemeyenler. Her şeyin anlamsız olduğu, konuşmaların, heves ve heyecanların durgunlaştığı anlar. Bazen de sözler yerine gözlerin, mimiklerin, eylemlerin başladığı anlar…
Demokles’in Kılıcı; Her an tehlike altında olmak.
Kerrake; Genelde “Anlaşıldı Vehbi’nin Kerrakesi” şeklinde kullanılan masum sayılabilecek deyimin anlamı; “İşin içyüzünün anlaşıldığı, amacın belli olduğu şeklinde” kullanılmaktadır. Ancak; Kerrake ses olarak kötü cinsten bir şeyler gibi çağrışım yapıyor gibi görünse de kötü bir şey olmayıp, eskiden bilim adamlarının ince kumaştan yapılmış olarak giydikleri, bugün avukatların, hâkimlerin ve benzeri kişilerin giydiği gibi bir üstlüktür.
Gelelim Domatesin (Fasulyenin) Faydalarına; Söylenecek sözlerin sonuna gelindiğini belirten, saçma sapan konuların bitirilmesinin gerekliliğini ifade eden bir söz.
(13) Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.
Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(14) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.