Gözler yalan söylemese(1) de yanılabilir, değil mi?
Uzun zamandır caminin minare kapısının kıbleyi göstermediği bir şekilde kanaat yaşıyordum. Cumalar kalabalık oluyor, hocaya soramıyordum, sair günlerde ise istesem bile benim durumum uygun olmuyordu.
Müşerref neredeyse çocukluğumdan bugünlere kadar, yani genç bir kız oluşuna kadar mahallede çok zaman kuka, saklambaç, istop, yakan top oynadığımız bir kardeşti, evet kardeş, ya da kardeş gibi.
Ancak ne zaman üniversiteyi kazandı, kapandı, sözüm ona tesettür(2) gibi, türbanıyla bir bakıma öcü gibi, bana göre bu kapanışı inancı gereği değil, mecburiyetten gibiydi, bilip anlamamın, sorup da öğrenmemin mümkün olmadığı.
İnanmamamın sebebi şu; Kur’an; “Ziynet yerlerinizi örtün!(3)” diyordu. Oysa Müşerref’in türbanına rağmen boynu açıktı, sırtında fermuar yerine kopça ile tutturulmuş gömlek, entari, fistan, çarşaf ya da her neyse sırtının üçgen şeklinde bir parçası görünüyordu, belki bilmediğinden, belki sakınmadığından, belki de farkında olmadığından.
Üstelik üstündeki o kapkara şey ve giydiği pantolon belirgin olmaması gereken bedeninin birçok bölgesini saklamak için yeterli değil gibiydi.
İşin gerçeği tenkit ediyor olmamla beraber, dikkatimi çekiyor, ona karşı ilgim eksik olmuyor, hiç de hakkım olmadığı halde karşılaştığımızda, hele ki sessizce başını eğip selâm vererek yanımdan geçtiğinde yüreğimin yağlarının eridiğini(4) hissediyordum (sanki).
Elimi uzatsam, kapalı oluşunun dezavantajı ile elimin açıkta kalacağından yüzde yüz emindim. Bu şansımı kullanmadım, kullanamadım desem daha doğru, kullanamazdım da zaten.
Kendimi ona belli etmek için müthiş bir arzu vardı içimde, çoktan çok erken olduğuna kanaatim olmasına rağmen. Bu imkân bir türlü oluşmuyordu.
Bir tatil günü halı saha maçından sonra eve yöneldiğimde “Abdala malûm olurmuş!(4)” örneği, onun arkamdan geldiğini hissettim, emin olmak için geriye döndüm.
O idi.
Adımlarımı kısıtladım, bana yetişmesi için ve yanıma geldiğinde elini tutma gayretini yaşadım. Telâşla çekti elini;
“N’apıyorsun Müşfik?” dediğinde korkmuş gibiydi sanki.
“Hiç! Defalardır buradan geçiyorum, çok zaman şu camide kılıyorum cuma namazlarımı. Ama minarelerin kapıları kıbleyi göstermiyor gibi geliyor bana. Eski yıllardan beri arkadaşız, namahrem(2) olduğumu düşünmüyorum Tanrı katında sana. Eh! Sen de bu örtülerinle inançlı bir Müslüman olduğuna göre minarenin kapısının doğruluğunu sana sormak istemiştim. Bak bakalım, kanaatin benimki gibiyse, hocaya soralım, istersen sen de bana katılabilirsin. Ne bir sorun, ne bir zorunluluk yaşamanı istemem!”
“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun? Minare ve camilerin ustaları, bu konularda inşaat mühendislerinden daha hassastırlar, kılı kırk yararlar. Yeni yapılarda pusulaları ellerindedir, daha ilk kazmayı vurduklarında, kıbleyi, mihrabı, minberin yerlerini ve minare doğrulduğunda kapısının yerini belirlerler. Tabii şüpheni hoş görmek gerekir, bilgin olmayabilir!”
“Giyiminin sana verdiği bir hak gibi görüyorsun, ama incindiğimin farkında değilsin!”
“Peki, özür dilerim!”
“Mecburiyetten?”
“İçtenlikle…”
“İnanmak içimden gelmiyor!”
“Zorla güzellik olmaz, inandırmak zorunda da değilim. Ama minare kapısının doğruluğunu öğrenmek istiyorsan, şu anda ezan vakti değil, hoca da lojmanındadır sanırım, gidip bir bakalım hadi, eğer istersen…”
“Sana zahmet olmasın, merak etmeyiveririm, ya da uygun bir zamanda hocaya sorar, öğrenirim Müşerref…
Hanım!”
“Her zamanki gibi Müşerref! Üstelik bilgisizliğin nedeniyle suratının ne şekil alacağını da içtenlikle merak ediyorum.”
“Ne yapayım, her şey okuyup yazmakla, mürekkep yalamakla olmuyor. Adam olmak ayrı bir meziyet(5)! Gene de seni zahmete sokmamak konusunda ısrar ediyorum, durduk yerde moraramam, ama gene de istediğin için, sen mutlu ol diye suratımı asarım, sözlerinle bir kez daha aşağılamana rağmen…”
“Çok kırılgan olmuşsun, üstelik espri ve tahammülünü de yitirmişsin dünlere göre. Seni üzmek, incitmek istemeyeceğimi nasıl akıl edemezsin ki, bunca yıllık beraberliği yaşadıktan sonra?”
“Şair; ‘Zamanla değişiyor insan, ben eski ben değilim!(6)’ demiş. Demek ki ben de yaşlanmadan huysuz bir ihtiyar olmuşum, üstelik tahammül edilemeyecek…”
“Tamam, özür dilerim, kusura bakma, affedersin! Bizi böyle cadde ortasında konuşurken görenler sanki bir şey var sanacaklar…”
“Sana ulaşacak en ufak bir yankı bile üzer, kahırlandırır, incitir beni, acıtır canımı. İstemem. Haydi yoluna güzel kız. Biz bugün karşılaşmadık, hem konuşmadık!”
“Olmaz! Hocayla görüşmeden, düşüncenin yanlışlığını ispat etmeden, seni doğruluğa eriştirmeden bırakmam seni.”
“Peki!” dememden sonra hocanın lojmanına yöneldik. O hocayı biliyordu, bense sadece yüzünü hatırlıyordum…
Önce, Müşerref’inkine benzer ufak bir konferans, sorgu-sual ve eline bir pusula aldıktan sonra önce cami içine mihraba, sonra minare merdivenlerine yöneliş…
Şimdiki müezzin ve hocalar sosyete idiler! Cami içinden minareye çıkmadan okuyorlardı ezanları, bu nedenle tavır, eda ve davranışımız zahmete sokacaktı hocayı.
Isınan hava yükselirdi, minarede ise aşağıdaki hava yükselmek isterdi. Top oynamıştım, muhtemelen leş gibi kokuyor olsam gerekti, ne Müşerref’i ne de hocayı rezil-rüsva(4) etmeye hakkım vardı.
“Hocam, affedersiniz, top oynadım, terim sizi rahatsız etmesin, izninizle ben öne geçeyim!” dedim. Bilgiçti, ya da bilen bir hoca olsa gerekti. Kabul etti.
Hoca, minarenin kapısının eşiğini sanki sinüsünü-kosinüsünü hesap edercesine(4) cetvelle ölçüp ortaladı, yanında getirdiği pusulayı tam oraya yerleştirdi. Tüm işaretler mihraptaki gibi belirlenmişti, pusulanın gösterdiği yön ve yer sabitti.
Bu arada aklına yeni gelmiş gibi fısıldarcasına ikaz etme gayretini yaşadı Hoca;
“Gençler, gökyüzüne bakmayın sakın. Bulutların hareketi minareyi sanki yıkılıyormuş gibi hissettirir, tıpkı iki hat içinde duran trenlerden biri hareket ettiğinde, duran trenin sanki ters, zıt istikâmette ilerliyormuş gibi gözükmesi gibi. Aynı şeyleri deniz vasıtaları, otobüsler, metro trenleri için de düşünmeniz mümkün...”
Bu sözlerin ne kadarını duymuştu Müşerref, ya da sözlerin başlangıcından haberi olmaksızın gökyüzünü mü sahiplenmek istemişti ki? Çünkü sendeler gibi olmuş, telâş, heyecan, belki de korku ile ellerimin birinden birini sahiplenmek ister gibi olmuştu tansiyonu düşmüşçesine, hüsnü kuruntum(1) gibi gözükse de.
Sonrasında gözleri yeryüzüne erişince bu sefer bir başka korku ile çekivermişti elini ellerimden.
İçimden; “Ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur?(7)” diye geçirdiğimi bilmesi asla mümkün olamazdı.
Her ikisi de tek kelime bile etmeden anlamlı bir şekilde yüzüme baktıktan sonra sırtlarını döndüler.
Kokusal fonksiyon (Türkçemizde böyle bir deyim var mıydı, ben mi anında uydurmuştum, bilmiyorum) nedeniyle merdivenleri bu kez inerken hoca öne düştü, bense en arkaya doğal olarak.
Ayrılmak üzereyken hoca tekrar açtı caminin kapısını ve elimden tuttu; “Abdestim yok!” diye dirensem de öncelikle beni çektire çektire tekrar mihraba kadar taşıdı. Müşerref bizi takip etti sessizce, bir karıncanın ayak sesinden daha da sessiz(8), cami adabına(2) uygun.
Hoca, ilk defa uyguluyormuş gibi, mihrabın tam ortasındaki yere yerleştirdi pusulayı. Pusula milim şaşmadı.
Başarılı bir operasyon gibi muzaffer bir eda ile ayağa dikilirken;
“Vakit de gelmek üzere, ben biraz okuyayım!” derken, kapıyı gösterir gibiydi, ancak son sözünü esirgemedi;
“Özellikle büyük camilerde, sağ ve sol taraftaki cemaatler kıbleden bir miktar taşabilir. Yahut da evinizde kılarken, misafirliğe gittiğinizde kıbleyi tam olarak tespit edemeseniz bile niyet önemlidir, dert etmeyin. Hele ki, ‘Namaz kılıcam!’ deyip de bir seyahat sırasında vasıtalardaki görevlilere, özellikle de uçaktaki hosteslere ‘Kıble ne tarafta?” diye sormanız hoş olmaz. Haydi selâmetle…”
Pabuçlarımızı giyip kapıdan çıkarken gülümsedi Müşerref, gülümsemenin bir genç kıza ancak bu kadar yakışabildiğine ilk kez şahit oluyordum sanki;
“Bir dahaki sefere daha düzgün bir mazeret bulmaya çalışırsın, umarım!” dedi.
“İnandırmam güç biliyorum, ama mazeret uydurmadım. Sadece bilgin olabileceği düşüncesi ile sormak için adımlarımı yavaşlattım, bana yetişmen için. Sana karşı art bir düşüncem yok, olamaz da, bu vakitlerde sen öğrenci, ben öğrenci…”
“Doğru! Her karşılaştığımızda soğuk bir selâmlaşma, kuru, kupkuru bir baş eğiş, sessizce…”
“Dürüst olmalıyım. Çocukluğumuzdan bugüne kadar yaşadıklarımız alışkanlıklarımız mı, değişik duygular mı, bunu hissetmek istedim, bilemedim, ama dersimi aldım. Demek ki alışkanlık da olsa aramızda belirlediğin bir mesafe varmış, ummadığım, aklımdan bile geçirmekte zorlanacağımı hissettiğim!”
Şöyle bir yüzüme baktı şaşırmış gibi, ne söyleyeceğini bilemez gibi ve ses etmeden döndü.
Yetiştim, elini tuttum, bu kez sıkı sıkı;
“Tek bir kelime bile söylemeyecek misin, hırpalamayacak, üzmeyecek misin beni?”
“Öncelikle canımı acıtıyorsun, elimi bırak, ya da sinirle tutmak yerine, içinden geçtiği gibi tutmaya gayret et! Çocukluğumuzda değil, bugünümüzde ol, bugünümüzü yaşa, yaşamaya çalış. Duygularını tart, geliştir ve benim yerime de düşün! Daha ne diyeyim ki?”
Sözlerin beni hırpalamasına imkân vermemeliydim, düşünmedim bile, Müşerref’in ağzı açık bir şekilde dinlemesine aldırmaksızın;
“Yaşamda hiçbir şey göründüğü gibi değil(9) Müşerref! Sen dindarsın, ben mundar(2)…
Sen güzelsin, ben çirkin…
Sen iyisin, ben kötü…
Sen ilerilere bakıyorsun, ben gerilerden kurtaramamışım kendimi…
Söyleyemeyeceğim tek şey, ben çulsuzum, sen varlıklı ve zengin, hiç de bizi ilgilendirmeyen, çünkü gönlün de, gönlüm de, gönlümüz de zengin, biliyorum. Bana, seni uzaktan da olsa, dokunamasam bile görmek yetiyordu…”
Nefes alırken dikkatle dinlemeye başladığını hissettim, devam ettim;
“Şimdi mezun olmak üzereyiz. Asker olacağım ve boşluk olacak çevremde, el yordamı ile bile hayallerime ulaşamayacağım...
Ve sen ‘Geçmişi unut, geleceği düşün!’ diyorsun, üstelik bu yükü senin yerine de taşımamı istiyorsun. Güçlü değilim Müşerref! Bu yükü nasıl kaldıracağım konusunda tereddüdüm var. Hem bil ki; hayallerinde, rüyalarında, hatta ümit dünyanda bile rastlayamayacağın duygularım var, bugün için de, yarınlar için de kabulleneceğine inanamadığım…”
“Böylesine bedbin(2) bir ruha sahiplenmeye çalışmak hiç yakışmıyor sana…”
“Yani doğrulardan kaç, yalan söyle demek mi istiyorsun? İçimdekileri harcamadan, ömrümce saklayacağım. Ne zaman ki içimdeki ışığın karşımda da ışıldadığını görürüm, o zaman onu cevaplamaya çalışırım…”
“O ışıltıyı görmemek, hatta daha kesin bir deyişle görememek senin sorunun Müşfik. Kör olmak, kör olarak yaşamak eğer senin dileğinse benim elimden bir şey gelmez. İnsanlar bir noktada birleşmek isterlerse, her ikisinin de birbirine doğru yönlenip ‘O’ noktasında(10) buluşmaları gerek. İyi günler Müşfik, dilerim her şey gönlüne göre, gönlünce olur.”
Sırtını dönmek üzereyken içinden kendi kendine;
“Ben bu kadar bencil, kendini belli eden, duygularının reklâmını yapan biri olmamalıydım!” şeklinde düşündüğünü, hatta kendi kendine konuştuğunu bilemezdim, bilmem mümkün de değildi. Benim gibi duygusal eksikliği olanlar için bundan daha doğal ne olabilirdi ki?
Tam bu sırada seçim bölgesini(!) şaşırıp mahalle sınırlarını ihlâl etme gafletinde bulunan bir köpek ve mahallenin sahibi diyeceğim köpeklerden 8-10 tanesi peş peşe havlayarak bize doğru yönelmişlerdi.
Çekinen, daha doğrusu gerçekten korktuğuna inandığım Müşerref; “Müşfik!” diye bağırarak kucağıma zıplamış, 4 numara gibi kucağımda büzülürken yüzünü sağ omuzuma dayamıştı.
Aceleleri varmış gibi koşuşturan köpeklerden meraklı olan, Müşküle olarak tanıdığımız beyaz bedenli, çakır gözlü bir köpek hariç hepsi bizler umurlarında olmadan geçip gitmişlerdi yanımızdan.
“Kendine gel, mahalle pencerelerinin tümü açık, meraklı bakışlar fark ediliyor pencerelerde. Bir de ‘Hop! Ne oluyor arkadaşlar?’ dercesine meraklı ve ikram bekleyen Müşküle var karşımızda.”
Başını kaldırdı ve kucağımdan inmeden önce sordu;
“Isırmaz, değil mi?” derken, türbanı sıyrıldı başından ve kapanması ile ilgili sorunu çözmeye çalışırken cevaplamam gereken sonraki sorular birikti zihnimde;
“Isırmaz! Hadi in koynumdan!”
“Kucağından…”
“Kucağımdan, peki!”
Alelacele topladı türbanını, başlangıç sözlerim ve dikkatli bakışım, izah etmesinin gerekliliği gibi görünmüş olsa gerekti kendine.
“Ufak bir kaza ile saçlarım yandı, ben de uçlarını kestirdim, uzamasını bekliyorum!”
“Anladım! Allah yüzünü korumuş!”
“Neden? Beğenmez miydin beni?”
“Bu sorunu sonra cevaplayacağım. Bak, şimdi bundan sonra seni koruma görevini üslenmek için Müşküle senin kendisini sevmeni ve ikramını bekliyor. Okşa onu! Korkma, ısırmaz! Isırsa da aşısı falan var, tereddüt edeceğin bir şey olmaz. Yanında kraker falan bir şeyler varsa önüne atma, ağzına ver, ömür boyu koruman olur senin, tıpkı benim gibi…
Yanında herhangi bir şey yoksa duygusal bir köpek, fark etmesin, sırtımı döneyim, sana cebimdeki poşeti vereyim, sen de hissettirmeden ona ver!”
“Gerek yok, yanımda çubuk kraker var!”
Müşerref önce sırtını, sonra da başını okşadı uysal Müşküle’nin. Sonra çantasından çıkardığı çubuk kraker poşetinin tümü bitinceye kadar teker teker ağzına verdi, çekinmeksizin, ağzındakini bitirmesini sabırla bekleyerek.
Krakerin bittiğini hisseden Müşküle, başını Müşerref’in pantolonuna sürdükten sonra, ayrılırken tekrar geriye döndü, sanki Müşerref’i zihnine iyice yerleştirmek istercesine.
Müşküle aslında yaşlı olsa da kısırlaştırılmış, adı tüy rengine göre olsa gerek şaşkınca konmuş bir sokak köpeği idi.
“Meraklı gözler çekilmedi pencerelerden, hem geciktin, ailen de merak eder seni. Sana soracaklarım var, izninle, bana uygun bir zaman bağışlarsan…
Bu sayede ben de senin soracaklarını cevaplamaya çalışırım. Haydi şimdi git ve beni düşün! Ben seni düşüneceğim çünkü!”
Ona, beni ancak böyle gösterebilirdim, duygularımı peşinen kabullenmesini bekleyemezdim, hissettiklerim lehime şeklinde düşünüyor olsam da.
Ayrıldık. Ancak görüşüme göre, meraklı gözlerin endişesinde evlerimizin olduğu aynı yöne doğru gitmemiz gerekirken iki zıt yöne gidişimizin tuhaflığını yaşıyordum. Farkına vardığımda aptallığıma gülümsedim, bir üst sokaktan evime yöneldim.
Ona, yüzü yanmış olsa da benim için bedeninin değil, kendinin önemli olduğunu söyleyemememin ezikliği vardı içimde. Sadece o mu? Çocukluğumdan beri içimde olduğunu anlatamamamın, ergenleşince bunun sevgi, aşk olduğunu belirtemememin hıncı da vardı içimde.
Ve bence en önemlisi, şaklabanlık havasında, şaka dozunda, sanki İslâm şeriatında(2) varmışçasına; “Saçını gördüm, elini tuttum, kucakladım, sen sonsuza kadar benimsin artık!” diyemememin hüznü vardı…
Gözükmemişti bir daha. Belki de ben yok olmuştum, ta ki mezun olup işsiz-güçsüz, doğrusu iş-güç bulamadığım için avare(2) gibi bir şekilde askerlik çağrımı beklerken.
Zaman mı hızla ilerliyor, ben mi zamana uyamıyordum, bilemiyorum. Aslında zamana karşı direnmenin zor olduğunu, bunun insanlar için hak olmadığının bilincindeydim. Ancak yüreğimdeki yük, zapt edemediğim aşırı boyutlardaydı, özlemim almış başını tahammülsüzlüğümün sınırlarını zorluyordu…
Komando subaydım, uzak bir Anadolu şehrinde, tüm gönül sessizliklerinin, fiziksel sessizliklere asla egemen olamadığı. Uyumayı, yemeyi-içmeyi, geceyi-gündüzü ayırt edemediğimiz, unuttuğumuz anlar oluyordu.
Şairin; “Vatan için ölmek de var, fakat hakkın yaşamaktır!(11)” dizelerini rehber edinip aynı vatanın çocukları olmamıza karşın, kendilerini ayrıcalıklı gören kardeş piyonlarla karşılaşıyor, her etkisiz bıraktığımız, “Terörist” demekte zorlandığımız kardeşler için üzülüyorduk.
Bizden? Doğal olarak “Etki-Tepki Prensibi(12)” gereği gibi şehitlerimiz, yaralılarımız oluyordu tabii. Ancak bir ölüp bin dirilmemizi, yeniden doğmamızı kimse engelleyemezdi.
Bir söz vardı, hepsi aynı görünen penguenler için sanırım; “O kadar kalabalık içinde anne penguen, yavrusunu hiç şaşırmadan bulurmuş” ana yüreği, kan çekmesi, kokusu ile her neyse…
Ya da şöyle söylemeye gayret edeyim; bir stadyumda olimpiyat kalabalığı içinde bir tavaf(2) heyecanı içinde insan sevdiğini bir anda görür, kavuşabilirdi. Ya da insanların kendilerine egemen olanı bir ordu içinde bile olsa bulması zor olabilir miydi?
Operasyon dönüşü cip üzerinde şoföre “Dur!” diyecek ancak zamanım oldu;
“Müşerref?”
“Müşfik!”
Uzun uzundu saçları, sarıldım, kokladım, özlemle.
“Servisi aksatmamam gerek, telefonunu ver, anlamam, dinlemem, anlatmam, dinlemen gerekenler var, yanımdaki arkadaşlarımdan özür dilerim.”
Kışlaya girmemizle çıkmamız bir oldu neredeyse, yeni bir operasyon için emir almıştık, “Muhtemel” denerek. Bunun sebebinin az-buçuk olsa da benim Müşerref’le karşılaşmam olduğunu aklımdan bile geçiremezdim.
Bir noktaya kadar, bir timle, bir araçla gittik, sonra gerekli tedbirlerle tarif edilen lojmanlara yaklaşıp uygun yerlere yerleştik.
Lojmanın alt katındaki pencereyi tıklattığımda lojman bekçisinin yerinde olmadığını fark ettim. Diğer bir pencereye yaklaşan öğretmenin hayretle açılan gözlerini selâm vererek karşıladım; “Sus!” işareti yaparak ve pencereyi açmasını işaretleyerek.
Pencereden içeriye girdim;
“Telâşlanmayın, ufak bir duyum aldık, belki gerçek değildir, ama tedbir olarak yanınızdayım, çevreye de askerlerimi yerleştirdim. Burada kaç kişisiniz? Diğer arkadaşlarınızı da toplarsanız ufak bir toplantı yapalım, siz istirahatlerinize devam edin, bizler nöbette olacağız ve sabah sizlere koruma tahsis edilmesini bizzat ben sağlayacağım.”
İki katlı basit yapılı lojmanın üst katına çıktık beraber ve Tanrı elini uzattı bana bir kere daha, belki de “Bize” demem gerek. Müşerref karşımdaydı.
“Ben ve askerlerim buradayken sizlerin kılınıza bile zarar gelmesine izin vermem!” derken cayırtı(2) koptu.
Benden emir almadıkça askerlerim harekete geçmeyeceklerdi, işaretim arka arkaya iki el tabanca sesi olacaktı.
Alt kata indim, yaklaşan ayak seslerini duyuyordum, karanlıkta kapı kenarına sindim. Önce yan taraftaki pencereden yağdı kurşunlar, sonra tekmeyle açıldı kapı.
Ve kurşun kustu silâhlar. İki kişiydiler. Silâhlarında kurşunlar bitip de şarjörlerini değiştirinceye kadar iki el ateşle ikisini de alınlarından vurdum, bedenlerine ateş etmem safdillik(2) olurdu, çünkü korunmak için üzerlerinde yelekleri olabilirdi.
Genç arkadaşlar diğerlerini halletmişlerdi, biri lojmanın bekçisi olmak üzere bence hepsi öldürülmüş, kitaba göre ise “Etkisiz hale getirilmiş” on bir ceset vardı, benim etkisiz hale getirdiklerim dâhil.
Askerlerimden hiçbirinin burnu bile kanamamıştı biri hariç ki, o biri ben oluyordum. Çünkü pencereden ateş edenlerden birinin seken kurşunu sol omzuma yerleşmişti.
Sessizlik öğretmenleri alt kata indirmişti, hepsi “Sağ olun!” derken Müşerref “Sen iyi misin?” diyerek omzuma dokunduğunda elinde gördüğü kan, onu telâşlandırmıştı;
“Çabuk ambulans!” diye bağırdı.
Cesur olmasına cesurdum belki, ama dayanıksızdım, ya da kaybettiğim kanın miktarından haberim yoktu veyahut da nazlansam, duygu sömürü yapma fırsatını kaçırmamaya çalışsam ne zararım olurdu ki?
Gözlerim kararırken son sözleri erişti kulağıma;
“Ne olur ölme!”
Son bir gayretle sözlerimi toparlamaya çalıştım, sesimin çıktığı kadarıyla;
“Sen beni severken, yaşamımda olduğun sürece ölür müyüm ben?”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Müşküle; Beyaz renkli bir üzüm çeşidi.
(1) Gözler Yalan Söylemez; İnsanın en önemli uzuvlarından olan gözler bağımsız olarak hareket ettiklerinden açık ve doğru bilgileri verir anlamındadır. Hakan ATİK Şarkısı.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(2) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.
Bedbin; Karamsar, kötümser.
Cayırtı; Şiddetli gürültü, yanma, yırtılma sesi.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
Tavaf; Kutsal bir yeri ziyaret edip çevresinde dolanma. İslam’da, hac zamanında belli dinsel kurallara uyarak Kâbe’nin çevresini dolaşma.
Tesettür; Kapanıp gizlenme. Örtünme. Giyinip kuşanma.
(3) Ziynet Yerleri; Kur’an Nur Suresi 31. Ayet Meali; “Mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. (El yüz gibi) görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar” şeklinde olup kimlere görünüp, kimlere görünmeyecekleri ayet devamında tefsir edilmiştir.
(4) Abdala Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için şaka yollu söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında kullanılan söz. Türkçemizde bu söz “Aptala” şeklinde söylenmektedir.
Rezil Rüsva Etmek; Birilerini ayıplanacak duruma sokmak, herhangi bi menfi etkenle karşısındakileri üzecek, irkiltecek, mahcup edecek durumda bırakmak.
Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
Yüreğinin (İçinin) Yağları Erimek; Telâş ve kaygı ile üzülmek. Üzücü bir durum doğacak diye kaygılanmak. Tehlikeli bir durumla karşılaşmaktan çekinmek.
(5) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK
(6) Zamanla değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim… “OTUZBEŞ YAŞ” Şiiri. Cahit Sıtkı TARANCI
(7) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
Yan yanayken, diz dizeyken, Bakışırken göz gözeyken, Ne olur hep böyle gülsen, Gülmek sana yakışıyor… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eseri.
(8) Bir karıncanın ayak sesinden daha da sessiz… Söz; “Gizlidir” şeklinde İslami bir terimdir. (Dücane Cündioğlu; bir yazısında; “Karıncanın ayak sesinden daha sessiz ortak koşuculuğun alametleri olarak; Mal-mülke, makam-mevkie, gösterişe düşkünlük, ” şeklinde yorumlamıştır ki; öyküyle yakından uzaktan ilgisi olmayan bir konudur).
(9) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir. MEVLÂNÂ
(10) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
Mutlu olduğunuz zamanlarda bütün dünyanın çok daha güzel göründüğünü hiç hissettiniz mi? Oysa sizin bakış açınız dışında gerçekte hiçbir şey değişmemiştir… Judi JAMES
(11) Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET’in “KÜÇÜK ASKER” şiirinden.
(25) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2).