Genç kadın hüzünlü, telaşlı ve çekinceliydi. Ev ortamında iki küçük kızını iki koltuğunun altına sıkıştırmış genç irisi, orta yaşlı adam da öyle.
Onlar boşanmış, ama birbirine saygılarını yitirmemiş, iki kızları için belki de buna mecbur olan, bir apartmanın aynı katında karşı karşıya iki dairesinde oturup da aşağı yukarı her gün yüz yüze bakan, hatta ve belki sevgilerinde noksanlık olmayan dul karı-kocaydılar.
Genç adam, geriye döndü, kısa bir an içinde uzun sayılacak bir yaşamı düşünür gibi.
Karısını daha lise yıllarındayken “Benim olacaksın!” diyerek sevmiş, tapınmış, kendisi üniversiteyi bitirinceye kadar da karısı sabırlı olmuştu onun için.
Babalar uygun görmüş, ülke gerçeği ve doğal olarak anneler rıza göstermiş, iki gönül bir olunca samanlık seyran olur örneği değil, babalar tarafından inşaatı sona ermek üzereyken bir apartmanın en üst katındaki dairelerinden birini satın almışlardı. İnşaat bitince de dayayıp döşeyip düğünlerini yaparak evlendirmişler ve öyle yerleştirmişlerdi onları evlerine.
Babaların iki ufak tamirci dükkânları vardı. Ancak ne Abidin’in, ne de Hicran’ın ne ayakkabı tamir etmeğe, ne de terzilik yapmaya niyetleri var gibi görünüyordu. Bu nedenle babalar önce kendilerini emekli etmişler, dükkânları var pahasına değil, yok pahasına yanlarındaki kalfa ve çıraklara devretmişler, el elden destek ve banka kredisi imkânlarıyla çocuklarının iki yanındaki dairelere de kendileri sahip olmuşlardı, tıpkı evlenecek çocuklarına satın aldıkları gibi.
Görünen o ki, ilerilerde dairelerden biri kızın, diğeri oğlanın olacaktı, sanki ayrıları-gayrıları olacakmış gibi. Ha baktılar ki uzun yaşıyorlar, torunları olmuş ve kızlar abla, oğlanlar ağabey ve reşit(1) olmuşlar biri ilk büyük torunun, ikincisi ikinci torunun olacaktı.
Üçüncüsü ve sonrası, meselâ? Düşünülürdü bir şeyler? Kaba kaçacak, ama ölme eşeğim ölme, modunda. Bu nedenle “Askere git, gel! Dünyaya kazık çakacak değiliz ya!” diyecek kadar cesur bir şekilde bu kararı belirtmişlerdi evlenen oğul ve kızlarına babalar…
Abidin, züğürt olduğu kanısındaki ailesi nedeniyle tahsilini burslu olarak yaptığı için devlet dairesinde zorunlu hizmetine başlamıştı, lisan bilgisi dolaysıyla aynı şehirde. İlerilerde askerden dönüşünde başka bir şehre ataması olur muydu, bir kanaati yoktu! Umudu lisan bilgisinin askerden dönüşünde de belki aynı şehirde kalmasına, hatta askerlikte bile tercih sebebi olacağına inanıyordu.
Ama olmadı.
Ancak bu arada karısı Hicran; “Boş durmaktansa çalışayım, aile bütçemize, eksiklerimizi tamamlamamıza yardımcı olayım!” deyip sınavlardan birine girmiş, eşiyle aynı dairede ve fakat ayrı bir birimde daktilograf olarak hizmete başlamıştı.
Abidin askere er olarak gitmiş, çavuş olmuş, ama geç dönmüştü. Çünkü ilk kızı doğunca izin verilmemesini umursamamış, kaçmış, kızını görmüş, görevine geri dönmüştü, bu askerliğinin uzamasına neden olmuştu.
“Asla vatani görevinden kaçmak değil, herhangi bir şekilde vatan için ölmem gerekip, öldüğüm takdirde kızımı dünya gözüyle hiç olmazsa bir kerecik görmek içindi!” şeklindeki savunması uygun görülmemişti.
Askerlik dönüşü şanslı ve kısmetli olarak görevine iade edildiği gibi taltif de edilmiş(2), dış kaynaklı projeler için dışişleri temsilciliği başkanlığında proje koordinatörü olmuştu. Ayrı bir oda, ayrı bir masa ve özgür bir biçimde çalışmak denilecek gibiydi. Başlangıçlarda kendisi gelinceye kadar birikmiş işler nedeniyle bir hayli yoğun çalışması gerekmişti.
Bir lisan bir insan felsefesine uygun olarak üçüncü, hatta dördüncü bir insan olmak için gece kurslarına devam etmiş ve başarılı olmuştu. Her ne kadar ağır-ağdalı(3) edebi romanları okuyamasa da İngilizcesine ek olarak Almanca ve İspanyolcayı da düzgün bir şekilde yazıyor, çiziyor, okuyor, konuşabiliyordu, telefonlarda bile.
Öyle ki simultane tercümelere(3) ihtiyaç duymadığı gibi, bu gibi işler için görevli elemanlar herhangi bir nedenle yoksalar fahri(1) olarak kabinlere girip ilgililere gereken bilgileri ulaştırıyordu, zahmet çekmeksizin.
Karı-koca olarak mutluydular, hele ki ikinci kızları da dünyaya gelince mutlulukları fazlalaşmış gibiydi. Doğal olarak genellikle Hicran’ın annesi, ara sıra da Abidin’in annesi bakıyordu kızlara.
Tanrı bazen yaşlıların yaşlılıklarının sonuna geldiklerini çabuk haberdar ediyordu. Önce arka arkaya babalar, sonra da Hicran’ın annesi terk edip gölgeler gibi olmuştu mutluklarını.
Yaşayan bir tek Abidin’in annesi idi ve torunlarına göz-kulak olup bakmak, yedirmek, içirmek, giydirip, kuşatmak hatta malzemeleri alındığı takdirde, genelde oğlunun isteklerine göre yemekleri hazırlamak onun görevi olmuştu.
Bazen Hicran da kocasının unvanından, bulunduğu mevkiden yararlanarak firar ediyor(!) (bunun anlamı; yasal olarak izin almak) kaynanasına yardımcı oluyordu. Cumartesi-pazarları bebekleri yıkamak, gezdirip dolaştırmak, evin ve kaynana evinin temizliği, perde vb. çamaşırları yıkamak gibi konular dâhil.
İçtenlikle söylemek gerekirse Hicran, yolda, arabada, marketlerde, kısaca şurda-burda insanların bakışlarında mükemmel bir kıskançlık maharetine(3), melekesine(1) sahipti. Sanki kocası bulunmaz Hint kumaşıymış(3) da elinden alınacakmış gibi.
Oysa sanki bilmiyordu güzelliğin izafi(1) olduğunu, kocasının onun dışında tüm çevre için kör olduğunu. Doğrusunu söylemek gerekirse Abidin’in de Hicran dışında kimseleri görmesi mümkün değildi, tek kusuru bunu karısına anlatamaması, inandıramaması idi.
Hicran’ın en çok şüphelendiği kişilerden biri, birkaç kez kocasının odasında, bacaklarını sakınmaksızın üst üste atmış, yarı üryan(3) bir şekilde otururken gördüğü ve kendisi kocasının odasına gelince toparlanıp odadan çıkan, birkaç kez de kapıda karşılaştığı fettan(1) elemanı, yabancı menşeili(1) Meave idi.
“Kov şunu!” ya da “Kovdur, yerini değiştirsinler!” demişti. Ancak Abidin;
“O yabancı biri, elimde imkânım yok, bizim elemanımız değil, bir proje için gelmişti, bugün yarın ülkesine dönecek!” demiş, bu söylem ise Hicran’ı tatmin etmemişti. Dileği, her ne ise o projede çalışmasının bitmesi ve bir an evvel kocasını kendisine bırakarak kocasının yanından değil civarından bile defolması idi.
Farz edelim ki o defoldu, yerine gene birileri gelecekti, beraber çalışmalarının zorunlu olacağı…
Belki daha sonraları bay eleman kıtlığı varmış gibi meselâ bir başka bayan daha…
Hicran’ın yaşamında önleyemeyeceği davranışlarıydı bunlar, Abidin için.
Hicran kocasının sadece kendisinin olmasını diliyor, ancak olmadığı inancını yaşıyordu. Yattıklarında nefes almalarında ve hatta kendisini istemesindeki farklılıklardan bile şüpheleniyordu. Sanki canavar, aslan olma davranışları eksilmiş gibiydi!
Kocası çok zaman kendisinden sonra işten döndüğünde, eskisi gibi güzel, hoş sözler söylemiyor, kucaklayıp öpmüyordu, bir kısım ikram, hediye ve teklifleri yapmıyor, yemeğini yiyip, çocuklardan birer makas alıp sanki poposunu devirip yatıyor gibisine geliyordu.
Bunlar mizansen(1), kurgu değil, sadece zihninde önüne geçemediği düşüncelerdi, üstelik gıybet(4) yaptığını bile bile, bazen söylene söylene. Geçen zamanda yorgunluklarına, hep aynı olmasının yaşlılık nedeniyle mümkün olmayacağına akıl erdiremiyordu kocasının, değerini bilip takdir ettiği halde kendine değer verilmediği kanaatini yaşıyordu(5).
Bazı bazen, özellikle beraber oluşlarının ertesindeki davranışları illet ediyordu(2) kendisini, örneğin hemen kalkıp, sanki arkasından kovalayan varmış gibi banyoya girmek ve sonrasında “Hadi sen de yıkan!” deyip dürtüklemesinden hoşlanmıyordu.
Gecenin o vaktinde öldüresiye darbelerle izler bırakmayı düşünüyordu bedeninde haksız olduğunu bile bile. Ancak kıyamıyordu, yılların birikmiş alışkanlıklarının devamlı olamayacağını düşünüp, “Erim, bir tanem, yastığımın tek sahibi!” gibi cümleleri fısıldıyordu Abidin’in kulağına.
Sevdiği kadar kocasının davranışlarına katlanmanın, kendisini olduğu gibi kabul etmenin, saygısını işe bağlılığı nedeniyle yitirmemesinin gerektiği kanısındaydı…
Aksi olursa? Tam bu noktada düşünmeyi yasaklamasının gerektiğini düşünüyordu.
Sabah olduğunda makam arabası ile giden Abidin’den sonra çıkıyordu yola, babaanne “Evim de evim!” deyip geceleri kendi evinde kaldığı için istese de istemese de onun çocuklarının başına gelmesini bekliyordu.
O da sabah namazından sonra ayakta olmasına rağmen gecikerek geliyor, özellikle başına kakar gibi; “Çocuklara bakmaya geldim!” diyordu, üstelik hem her seferinde.
Aynı sözleri söylemekten neden bıkmıyordu ki, çıldıracak gibiydi neredeyse işitmekten.
Peki, bir insan her seferinde aynı kıskançlığı yaşar mıydı cisminde? Gene o fettan kız gelmişti aklına, davranışları, görünüşü kabul edilir gibi değildi, o kocasının odasındayken mutlaka kocasının gözleri bayram ediyordu, ne de olsa gerçeği kabul etmeliydi ki, balıketi(1) güzel hatta kendisinden fizik olarak çok üstündü.
Arabasının kapısını açarken, kontağı hızla çevirir çevirmez, arabanın patinaj yaparak hareketlenmesine aldırmamıştı, her zamanki gibi işyerine gitmek için…
Böyle günlerden bir gün, asabını kontrol edemediği kıskançlığının zirvesinde olduğu bir gün, sanki şeytan dürtüklemiş gibi odasına geçmeden önce kocasının odasına uğrama arzusu yaşamıştı.
O fettan kız, Türkiye’deki görevini bitirdiği için, geri dönecek olduğu için sevincinden ve Abidin’in hoşgörüsünün mükâfatı, ya da heyecanı gibi Abidin’in yanağına dokundurmuştu dudaklarını, uzaktan görünüşü, ya da Hicran hissetmek için gayretli olduğu gibi sanki dudak dudağa gibi.
Haklıydı bir bakıma Hicran, yani düşündüğü gibi yaşanmış olduğundan emin gibi. Çünkü genç kız boyunun kısalığı nedeniyle ayaklarının ucunda yükselmiş, bir dansta bir dam kavalyesini nasıl kucaklarsa öylesine ellerini kenetlemişti kocasının ensesi üzerinde. Görmesine rağmen eksiklik Abidin’in onun belini sarmaması idi.
Bu görüntünün, Hicran’ın kendilerine ait mutluluk dolu olduğuna inandığı defterini dürüp yok edeceği, boşanmaya kadar uzayacak bir serüvenin başlangıcı olacağı aklının ucundan bile geçmemişti Abidin’in. O gün olmuştu olmaması gerekenler Hicran’a göre;
“Bu evlilik, dürüstlük inancını yitirdiği için bitmiştir!” deyip kapıyı şiddetli bir şekilde çarpıp odasına yönelmişti, belirli, sabit fikirleri beyninde geliştirip büyütmek ister gibi.
Abidin o günün akşamı işten döndüğünde açılmamıştı evinin kapısı, zili çalmasına, parmaklarının ucuyla tıklatmasına, sessiz yalvarışlarına rağmen. Daha sonra ki günlerde de hem. Saygısında zorlamak yoktu, zorlasa bile evinin kilidini bile değiştirdiğini bilmesi mümkün değildi.
Öyle ki anahtarın bir kopyasını, sadece çocuklarına bakması için yemin billâh ettirerek(2) Abidin’in annesine vermişti. Gene de güveninin olmaması gibi sabah vererek, akşamları alarak ve yanlış bir gerçektir ki, (eski) kocasıyla karşılaşmamak için işine çok geç olarak arabasıyla gidiyor, mesai biter bitmez de ayrılıyordu işinden.
Belki istenmediğini bilip Abidin de onun çabalarına ekleme yapmak ister gibi evden erken çıkıyor, geç dönüyordu annesinin evine, üstelik sessizce.
Kazancı fena değildi Hicran’ın. Maaşı yetiyordu, babasından kalan dairenin kirası ve ayrılmamış olmalarına rağmen Abidin’in nafaka gibi banka hesabına yığdıkları rahat bir yaşam için yeterli oluyordu, kendisine ve çocuklarına.
Ancak görünen o idi ki, kaynanası çok zaman ilgileniyor olsa da bu, eskisini aratır gibiydi, yeterince ve yeterli olmuyordu, sorumlu değilmiş gibi bir davranış içindeydi. Ne de olsa anneydi ve taraflı davranması asla yanlış görünmemeliydi.
Bu, fındıkkabuğunu bile doldurmayacak işkilli bir davranışın(3) sonucu olarak önceleri ayrı yaşamalarının, sonra da resmen boşanmalarının karşılığı gibiydi, tartışılamazdı. Bunda taraflı olmasının yanında, belki kadıncağızın yaşlılığının etkisini de kabullenmek gerekiyordu.
Eski karı-koca olarak her ikisi de dikkatli olmalarına rağmen bazen kapıyı aynı anda açtıklarında, bazen asansörde, markette karşılaşıyorlardı uzaktan, aynı apartmanda oturan iki yabancı gibi. Sessizce selâmlaşıyorlardı, Abidin’in her yaklaşma teşebbüsüne sırtını dönmeyi meziyet sayar olmuştu Hicran. Kabullenememek nefrete dönüşmüş gibiydi…
Karşılıklı davranışlar Abidin’in annesini yitirinceye kadar bu şekilde devam etmişti.
Çaresizdi Hicran. Boşanmış olmalarına rağmen, ne de olsa eski, yaşanmış güzellikleri unutması, bir kalemde silip atması mümkün değildi. Üstelik pırıl pırıl yaşamlarının henüz başlangıçlarında olan iki kızları vardı. Elinden geldiğince kendi evine bakmak yanında, annesi olmadığı için Abidin için de kendine dikkat etmeksizin gereklilikler için çırpınıyordu.
“Sen yanımdayken benim için her yer cennetti. İçimdeyken her anım özeldi. Sen başımda taç değilsen neyleyim evleri!” deyip karısının evine ek olarak hem oturdukları evin, hem de şu anda oturduğu babasından kalan evin tapularını Hicran’ın ısrarla direnmesine rağmen kendisine tahammüllü olduğu bir anda tapu dairesine giderek onun üstüne tescil ettirmişti(2).
Araba zaten evlilik ya da herhangi bir doğum gününün kutlanması şeklinde babası tarafından hediye edilmişti, hiçbir hakkı yoktu üzerinde.
“İnanmak için zahmete girmek istemedin. Ben için sana beni zorlayamam. Merakın olmasın, akacak kan damarda durmaz, acı patlıcanı kırağı çalmaz, kötüye bir şey olmaz! Bundan böyle seni rahatsız edecek herhangi bir eylemde bulunmayacağıma inanmanı isterim. Söz!”
Başlangıçta üst kattaki teyzenin çocuklara desteği, kreşe, anaokuluna çocukları kendisinin bırakıp alması uygundu. Ancak olmadık nedenlerle trafik sıkışıklığı, bir raporun yazımının bitirilmesinin gerekliliği, her şeyden önemlisi çocuklarıyla arasında hissedilir bir boşluk yaratılmış olması kendisini üzüyordu Hicran’ın.
Ayrıca, ya da ancak “Sular kesiliyor!” diye yedek su olsun amacıyla banyo küvetine biriktirdiği sulara bir iş dönüşünde üryan bir şekilde girerek “Yüzüyoruz!” şamataları küvete su doldurmasının vahametini(1) anlatmıştı kendine.
Bir başka gün kibritle oynamaları, sair gün zeytinyağı şişesini kırarak “Temizlik yapıyoruz” diye sözüm ona yerleri silmeye çalışmaları ayaklarıyla tüm odaları dolaşmaları Hicran’ın işini bırakıp gurk tavuk gibi başlarında beklemesinin, ilgilenmesinin gereği olmuştu.
İşinden ayrıldı Hicran, çalışmasına gerek yoktu zaten. Bildiği üzere evlerinden aldığı kira ve eski kocasının desteği yetiyordu ve artıyordu bile.
Bir sabah kapısını kimseyi rahatsız etmemek için usulca çekmeğe çalışırken onun dışarı çıkmasını beklediğini belli eden Hicran karşısına dikildi Abidin’in.
“Karar vermem için, ne fikrini almaya, ne nasihat dinlemeye, ne de önerilerine ihtiyacım var. Ama geçmişte kalan müşterek yaşantımızdan kalan iki çocuğumun babasının! Babaları olduğunu haftada bir hatırlıyor olsan da...
Ama Allah var, ne benim, ne de çocuklarımızın maddi olarak hiçbir eksikliğimizi bırakmadın bugüne değin, bırakmıyorsun da, hem de çoktan çok…”
“Günahıma giriyorsun Hicran. Gönlüm her akşam çocuklarımı kucaklamak, sana “Nasılsın?” demeyi geçiriyor, içinden. Ama ayrılışımızın ilk gününden beri kapın kilitli, bir tek hafta sonları hariç. Anahtarını değiştirdiğin gibi, rahmetli annemdeki yedek anahtarı da aldın. Hiçbir zorunluluğun olmadığı halde, bana bakıyor, evimin ihtiyaçlarına da gideriyorsun…
Gördün mü hiç falsomu(1), yanlışımı, suçumu, kusurumu, kabahatimi? Şimdi sabah sabah kapı önünde iğnelemenin sebebi ne? Yıllarca süren bir alışkanlığım vardı, o meşum(1) günde terk ettiğin, bir daha görüp yaşayamadığım; gülümsemen…”
“Doğru! Sözünü kestim, gerçekten ilgini inkâr edersem Allah taş yapar beni. Geri alıyorum ilgilenmediğine dair sözümü. O kadar sorumluluk içinde, işin-gücün arasında ve bana inat, hâlâ eksilmediğini hissettiğin yaşadığım sevginle. Ama vazgeç!”
“Yani; ‘Yaşama, öl!’ demek istiyorsun! Uzaksın, ama her cumartesi-pazar, bazen tesadüfen görmem benim yaşamım, ayrıldık, ama terk etmedim ben seni. Senin ısrarla, hoş görme gibi bir inisiyatif(1) kullanmadan yasalarla ayrılmış olsan da benden, gönlümün yasasında, Tanrının huzurunda benim olmaya devam ediyorsun…
Sensizliğe tahammül edebiliyorsam, aynı ortamda beraber nefes alışımıza, aşkımızın meyveleri olan kızlarımıza borçluyum bu yaşamı!”
Hicran cevap vermedi, söylemek istemedi söyleyeceğini. Abidin sustu, ne sorması gerektiğini unutmuşçasına.
Ve sonrasında beynindeki hücrelerin imdadına yetişmesi üzerine sordu;
“Hayırdır nedir, danışmaya bile gerek görmediğin, mecbur olduğun konu?”
“Akşama sakin sakin sorarım. Şimdilik bilmen gereken aynı dünyada olsak da ayrı dünyalarda, ayrı, hatta yabancı iki insan olduğumuz. Geç geleceğim dersen oturur çay içeriz, iki medeni insan gibi. Erken geleceğim dersen zeytinyağlı yaprak sarma, yetiştirebilirsem ıspanaklı kol böreği ve siyah puding(3) de eklemeye çalışırım…
Çoluk olmasam da eski, ama eskimeyen hukukumuz gereği çocuklarla birlikte nefsimizi köreltmeye çalışırken, nefesimizi sıkmaksızın, tüketmeksizin bir arada konuşmaya çalışırız…”
“İş-güç umurumda değil, en geç saat kaçta kapında olayım, ya da en erken?”
“Telefon et, ona göre sana saat bildireyim!”
“Özlem doluyum, heyecanlıyım, ama sabit fikirli olduğun için inanmazsın. Zaten bunun için tutturmadın mı; ‘Boşanalım!’ diye. Saygım…”
“Saygı artı sevgi… Hoppa(1) bir yabancı karşısında benden esirgediğin…”
“Allah’ını seversen yine beni de, kendini de üzecek konulara girmemeye çalış. Telefon edeceğim ve akşamın gelmesini iple çekeceğim!”
“Anlaştık!”
“Keşke beni terk etmek için uydurduğun konuda da anlaşabilmiş, olsaydık!”
“Canın yaprak sarma, börek falan istemiyor galiba! O halde kapımı şimdiden kapatayım. Gerçekleşecek olan gerçekleşirse haberin olur nasıl olsa, gücenmezsin umarım, inşallah!”
“Dur! Dur! Pes! Pes! Vallahi pes! Bir kez daha kapı önünde yanlış söylemeyeceğim. Yeter ki sen üzülme! Kapın yüzüme kapanmasın, çaldığımda açılmasını bekleyeyim. Yalnız öyle bir an gelsin ki; kapın bir başkası tarafından çalındığında beni aklına getirip sakın ‘O mudur? (6)’ diye sorgulama kendini. Üstelik nedenini ne düşün, ne de bil!”
Anadolu saz âşıklarının atışmaları gibiydi konuşmaları, bir tek “Lebdeğmez(7)” kuralı yoktu, ayaküstü onlara kulak misafiri olan, kat maliklerine, daire sakinlerine göre de.
Genelde akşamlarda, yalnızlığında hüzünlenirdi Abidin, yalnızlığın, terk edilmişliğin, eksikliğinin türküsünü söyleyip de yaşar gibi. Sofra kurmaya erinirdi(2), kendisininkinden başka kaşık, çatal, bıçak sesleri olmayacağı için.
Muhtemelen, teselli için uygun bir kavram, düşünüş tarzı olmasa da mutfakta ayaküstü, masayı gereksiz kılarak eski karısının, ama hâlâ bir tanesinin yaptıklarını ziftlenirken zıkkımlanmayı da ihmal etmiyordu. Çok zaman kararttığı evinde, karanlık dünyasını, yanlışlığını bile bile su ve içki bardağını birbirine vurup “Çın-çın!” ya da dili dolaşmazsa “Çin-çin” diyerek, belki de arzulamadığı için ayarını tutturamadığı da oluyordu, bu terkedilişini hazmedemeyişinin hayıflanma(2) görüntüsü idi.
Bugün bir başka gündü karanlığa hapsolmayacaktı. Ezik, ezilmiş bir haleti ruhiye(3) içindeydi, merak, endişe, gizlemekte başarılı olmadığı özlem dolu. İçkiye boş verdi, beyin damarlarının, gri hücrelerinin(8) açık olması gerektiği düşüncesinde. Yıllar sonra kendisine sarma, börek ikram edecekti kendisini aldattığına inanan karısı, hangi dağda kurt ölmüştü ki?
Çocuklar yatmıştı, elini uzatmamış, kapıyı açmış, “Buyur!” bile demeksizin masayı işaret etmişti. Kural dışı olarak çocuklarını uykulu hallerinde öpüp kucaklamış ve masaya oturmuştu, çatal-bıçağa uzanmaksızın. Sadece bir yudum su almıştı, belki de boğazını ıslatmak için, konuşması gerekirse diye olsa gerek.
Masaya dirseklerini dayadı, karısının, yani kendisini bir inat, bir şüphe yüzünden boşayan karısının söyleyeceklerini dinlemek için. Doğaldı merak etmesi, ancak insanın bin türlü musibete(1) merak yüzünden bulaştığını bilmiyor gibiydi. Zorunlulukmuş gibi, bir toplum karşısında, utanıyormuş gibi kekeleyerek başladı Hicran sözlerine;
“Evet, başımızdasın…
Gibi…
Maddi manevi her türlü derdimizle de ilgileniyor, cevap veriyorsun. Ama yalnızım, korunmaya bir sığınağa ihtiyacım, hatta çocuklarımla birlikte ihtiyacımız var…
Bizim yalnızlığımıza son vermek istediğini söyleyen birinin mesajını getirdi akrabaları… Cevabımı bekliyor…”
“Kim, diye sormayacağım, çünkü bu benim ölüm fermanım(3)…”
“Onu tanıyorsun sen de, Aliçay Bey!”
“Ben olayım başınızda. Girme koynuma, sarma, sevme, tutma elimden…”
“Olur mu hem boşandılar, hem de beraber yaşıyorlar, demez mi el? Gülmezler mi haince?”
“Gülüyorlarsa, şimdilerde bile kendilerince yalanlar, öyküler, gıybetler, iftiralar uydurup gene de gülüyorlardır…”
Suskunlaştı, düşüncelerini maddeler halinde sıralamak gayretindeydi Abidin;
“Ayrılmayı, boşanmayı istemen dâhil bugüne kadar sana bir kez bile ‘Hayır!’ dedim mi? Beni boşamandan, benden ayrılmandan sonra, hiçbir zorunluluğum olmadığı halde bir salon köpeği gibi işten-eve, evden işe gittiğime şahit olmadın mı? İzin verdiğin ya da o kadarına müsaade ettiğin kadarıyla çocuklarımızı ancak senin gözetiminde kucaklamadım mı?..
Yaşamama izin verdiğin ve yaşadığımı sandığım, ama süründüğüme inanmadığın sana ait oturduğum ev dışında neyini, nelerinizi eksik bıraktım ki, bana gerekecek bir tek kefenin yeteceğini bile bile? ‘Gel!’ dedin, gelmedim, ‘Koru!’ dedin, korumadım, “Sığınağım ol!” dedin de sığdıramadım mı, seni, sizi gönlümde?”
Duraklar gibi oldu, sözlerini karşısındakini kırmayacak şekilde düzenlemek ister gibi.
“Tüm bunlara karşın şimdi bu bir başkası tarafından korunmanın, sığınağının olmasının gerekli olduğunu söylemenin anlamı ne? Üstelik o zengin, züppe, şımarık ve yaşı senden çok büyük, başından iki-üç evlilik geçmiş adamı ne kadar tanıyorsun ki, ‘He!’ demek için? Rızamı almak değil, hiç de üzerinde hakkım olmadığını bildiğin halde bilgi vermek ister gibi benimle böylesine eziyet eder gibi…
Yok, yok alay eder gibi konuşuyorsun ki? Rızam yok, sana hükmetmeye hakkım olmadığının da bilincindeyim. Ama ölmek için de senden izin almama gerek yok. Ben sana bir başkasının bakmasına, içten iki-üç kelime sarf etmesine bile tahammüllü olamazken, bir başkasının seni sarmasına, canımız, ciğerlerimiz, tüm varlıklarımızın sahibi olan kızlarımızın, bir başkasının kızları olmasına ona ‘Baba!’ demelerine nasıl rıza gösteririm ki?”
Susması acizlikti. Bir yudum daha aldı bardaktaki sudan.
“Tanrı almazsa beni, sensiz yaşam zaten cehennem, Tanrıya yardımcı olur, gerçek cehennemde yerimi alırım, umursamam. Sonrasında ne yaparsan yap, yaşam senin, ölüm benim! Sana beni anlatıp inandıramadım bir türlü, ne dünlerde, ne de bugünlerde…
Ama yalvarırım benim olmasan da başkasının da olma! Hakkım yok böyle bir istekte bulunmaya, ama umutlu olmama izin ver!”
“Bence duygu sömürüsü yapmak hiç yakışmıyor sana!”
Bir tek lokma, bir başka yudum su bile içmeden kahırla ayrıldı Hicran’ın yanından, öyle ki yıkılmanın ötesinde çökmüş, ayakkabılarını giymeksizin çoraplarıyla evine yöneldiğinin farkında değildi.
Evine girdi, kapıyı açıkmış gibi önce omuzladı, sonra kapalı olduğunu görünce akıl edip anahtarıyla açıp arkasına bakmadan içeri girdi.
Evde; “misafirlik” dediği “kara günler için” tesellisini yaşadığı şişeyi elektriği açmadan el yardımıyla buldu, başına dikti, su içer gibi, alkol boğazını yakmıştı, karaciğerine, böbreklerine vereceği darbeyi erteleyerek, geberirse, mundar(1) gidip gitmeyeceğini aklının ucundan bile geçirmeksizin…
Zom olmuştu(2), birkaç kadehi daha suyla karıştırarak içmesine rağmen. Midesi bulanmaya başlamış, üstelik çişi de gelmişti, yerinden kalkmak istedi, başaramadı, yıkılıp yığışıverdi döşemeye.
Midesinin bulantısı artmıştı, ortalığı kirletmeye hiç hakkı yoktu, temizlemeye çalışsa elinden iş gelmez, bıraksa günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak destekli bir fırça yerdi, eski karısından, haklı olarak.
Üstelik kendisini duygu sömürüsü yapmakla suçlarken; “Bana acımıyorsun, bari çocukların için sağlıklı ol!” ya da benzeri cümleleri diyet(1) almak ister gibi söylerdi suratına, suratına.
Sürüklenerek de olsa tuvalet kapısını abanarak, klozetin kapağını ise güçlükle ve ancak açabildi. Kustuğu o kadar şeyi o küçücük midesinin nasıl aldığına hayret eder gibiydi. Mantıklı düşünme yeteneği kalmamıştı; midesi mi küçüktü, yoksa abartmakta üstünlüğü kıyaslanmayacak klozete boşalttıkları mı büyüktü? Gözkapaklarına güçlükle hükmetmeye çalışıyordu, nasıl hükmedeceğini bilemeksizin.
Dengesini yitirmesi olay değil gibiydi, ama öğürmesi gecenin o vakti olmuş olsa dahi bir yerlere ulaşmış olsa gerekti. Kapısının açıldığını fark etmedi bile klozete başını dayayarak sızma moduna geçmişti, oysa midesini boşaltmış, böbreklerine zulmetmekte ısrar eden çiş torbasının hakkından gelememişti.
Bir el dokunda önce omzuna, soğuk suyla yüzünü yıkamaya çalıştı klozetin taharet musluğunu açarak ve onu kaldırmaya çalıştı. Sıkıntısının farkındaydı Abidin. Pijamasını giymediğini düşünmeksizin pantolonunu pijamasıymış gibi indirmeye çalıştı, gelenin kim olduğu değil, rahatlaması önemliydi.
Gelen Hicran’dı, kemerini çözdü Abidin’in, pantolonunu indirdi ve boşandıklarından sonra ilk kez etrafa sıçramaması için çişini yaptırdı(!) sarhoş, kendini bilmeyen eski kocasına, belki de acıyarak.
Bir kadın ancak bu kadar fedakâr olabilirdi, ne de olsa geçmişten birliktelikleri vardı kocasıyla, boşanmış olsalar da. Bir erkek kendisinin dışında birinin karısını sahiplenmesi dileği için ancak böylesine bir çaresizliği yaşayabilirdi, alkol çare olacakmış gibi.
Sürükleyerek, omzunda taşıyarak yatağına yatırdı Abidin’i, ertesi gün hesap sormak üzere, şimdi konuşacak hali yoktu, saniyeler sonrasında sızmıştı çünkü.
“Neden?” dedi. Soru hem kendine, hem de sızmış olan eski kocasına aitti, ne sanık, ne sabık(1), ne de sakıt(1) demek geçiyordu içinden. O, eski kocası, bundan bir süre öncesine kadar yaşamı üleştiği yaşamındaki tek erkekti. İlk? Tabii…
Son? Mutlaka!
Çocuklarını taşıdı yataklarından babalarının yatağına, babalarının her iki tarafına, içinden geçen zapt edemediği, hükmedemediği bir duygu ve düşünceyle. Aslında yatağına değil, yatağımıza demesi gerektiğinin bilincindeydi, o yatağı yıllarca, iki kız çocukları oluncaya kadar sevgiyle üleşmişlerdi. Şimdi?
Özlemişti kocasını, isyanlardaydı, ama ertelemesinin mümkün olamadığı yanlışlığına kendinin de inandığı bir gururu vardı. Ne olurdu sanki aklını başına devşiren(2) o olsaydı, diz çökseydi, “Seviyorum” derken, sevgiyle, şefkatle, sıkı sıkı sarıp sarmalayıp öpseydi kendisini, bir kez daha “Sen varken, sen tüm dünyama egemenken nasıl bir başkasıyla beraberliğimi kıskanırdın ki? Öpmedim, öpüşmedim!” deseydi.
Hazırdı, ömür boyu kocasını dizinin dibinden ayırmamaya. Üstelik yemin de ediyordu; “Tövbe! Bir daha benim olanı, asla kıskanmayacağım!” diyerek.
Ve elçilere zeval olmazdı. Bu nedenle dünür adaylarına telefon etme gereği hissetti, eski de olsa kocasının sözlerini dikkate alarak; “Gelmeyin!”
İçindeki kıpırtıları önleyip öteleyemedi, öpmek yerine haksız olduğunu bile bile dudaklarını dokundurdu eski kocasının dudaklarına ve öpüşünün kalanını da bebeklerine, kızlarına üleştirdi, sevgiyle.
Bir tam günü, doğal olarak ayılmadığı için çocukları okullarına gönderdikten sonra beraber üleştiler, cinsellikle asla değil, sevgiyle birbirine bakarak, ellerini birleştirerek ve Abidin ne olduğunun farkında değildi, içinde geçen; “Keşke! Kıskanıp ayrılma kararı alır almaz böylesine sarhoş olsaydım!” demeyi geçirdi aklından, karısı, eski de olsa canından bir parçasına yeniden kavuşmak için.
Sızmak kötü bir şeydi. Karısı telefon etmişti iş yerine, dairesine yani, komşusu olarak “Sevabına” ve “Hasta” diyerek. Sonrasında bir tam günü yeterli görerek evine çekilmişti çocuklarıyla. Gün bitmiş, gece yalnız soluklarında nefeslerinde tükenmiş, sabahın ilk vakitlerinde kendine gelmişti Abidin. Unutmamış, rüya gördüğüne inanmamış, yaşadığına şükretmişti.
Sabah henüz sabah olma çabasındaydı ya da gibi. Simit alıp gelmiş, çocuklarının ve kendisine değer veren, umutlandığı karısının ve çocuklarının uyanıp kendisine misafir olarak da olsa gelmelerini bekler gibiydi Abidin. Mükellef(1) olmasa da elinden geldiğince günlerinin aydınlığının başlangıcı gibi bir sofra ve masa hazırlamıştı çocuklarına, belki de kendisini tekrar kabul edeceğine inandığı karısı için.
Çayın suyu kaynıyor, demlenmesini bekliyordu üstteki demlik. Çocukların sütünü geldiklerinde arzularına göre hazırlayacaktı. Artık kocaman ablalar olmuşlardı, doğal olarak, sıcak, ılık, soğuk gibi farklı istekleri olabilecekti.
Boşlukta kendine gelme arzusunu yaşayan sensörlü(1) koridor lâmbasının zavallılıkla mücadele ederek aydınlatmağa çalıştığı ortamda Hicran’ın kapısının önündeki siluet çekti dikkatini gözetleme deliğinden baktığında. O kişi sabahın er vakti olmasına aldırmaksızın kapıyı yumrukluyor, tekmeliyor, bir taraftan da bağırıp, çığırıyor, kötü sözleri kusuyordu arka arkaya.
“Aç ulan! Beni, göndermek istediğim hediyeleri, evlenme teklifimi reddetmenin sebebini anlat! Eski kocanın marifeti mi bu, söyle! Beni uygun görmedin mi kendine? Ya da eski kocanın baskısıyla görmediniz mi? Sana koca, çocuklarına baba olur, kimseye muhtaç olmaksızın yaşatırdım sizi?”
Muhtaç olmaksızın, koca, baba…
Yan yana gelmiş ne anlamsız kelimelerdi bunlar?
Meraklı, rahatsız olanların kapıları açılıyordu, üstlerden, altlardan, yanlardan;
“Sabah, sabah…
İnsaf ya!”
“Dul bir kadını, çocuklarını rahatsız etmeye hakkınız var mı?”
“Biz de insanız yahu! Çoluk-çocuk, gürültü-şamata sabahın bu kör vaktinde…” ve benzeri söylemler, utanmak, çekinmek gibi hasletlere(1) sahip olmaksızın boğazını temizler gibi bir cevap, kendini matah(1) sanan zavallıdan;
“Bu bir ailenin iç meselesidir, kapatın kapılarınızı da zıbarın!”
Aile ve iç mesele…
Ne demekti bu, kendisi hayatta ve ayaktayken?
Hicran kapı arkasında mıydı?
Yarı aralık olan kapısını hayretle açtı Abidin, gözlerini dikkatlice açmış, karşısındakini sorgular gibiydi. Bağırıp çağıran adam, suskunlaşır gibi oldu, kapının açılan sesini duyup da geriye döndüğünde.
“Sen ha!” deyip vasıfsız, yeteneksiz bir futbol kalecisinin acemi plonjon(1) isteği gibi üstüne atıldı Abidin’in. Fark edilmeyen şey elindeki bıçaktı, gelişigüzel değil Abidin’in tam kalbine işaretli gibi.
Sesi değil, gıkı bile çıkmadı Abidin’in, sadece gözleri anlamsızlıkla “Neden?” diye sorgular gibiydi karşısındakini.
Yaşananlara şahit olmak, mücadele etmek üzere, çocuklarını tembihleyip, anahtarı alarak dışarı çıkan Hicran’ın gözleri büyüdü; elinde kan damlayan bıçakla dikilen insan denilemeyecek şaşkın varlığı gördüğünde.
Aliçay bıçağı çekti Abidin’in bedeninden, zorlanarak da olsa. Abidin’in tişörtündeki iri kırmızı kan lekesi büyümeğe başlamıştı, sırtüstü uzandığı, yığıldığı kapı eşiğinde bir dere ya da ark suyunun can vermek için bahçesine ulaşma gayretiyle yol alışı gibi. Abidin’in cupcuru(1), pespembe kanı ise can vermesinin belgesi gibi yol alıyordu salona doğru.
Hicran’ın “Abidin?!” şeklinde bağırışına Aliçay’ın “Ben ne yaptım?” sözü eşlik etme gayretindeydi. Duraklamasının âlemi yoktu. Elindeki bıçakla koşarak mutfak balkonuna yöneldi, kapıyı açtı, tereddüt anı geçirmeksizin ve beklemeksizin attı bedenini aşağıya.
Düştüğünde bıçak kalbine saplıydı ve sırtından dışarıya çıkmıştı. Düşünce mi, bıçak saplandığında mı öldüğü belli değildi, önemli de…
Hicran, Abidin’in cansız başını kucağına almış höykürüyordu(2);
“Bilmedim, bilemedim!” diye dövünürcesine.
Açık kapılar cereyan yapınca masadaki klasör yanındaki kâğıtlar uçuşmuştu, kurşun kalemle yazılmış, uymayan düşünceler, uyaklar için girintili çıkıntılı olan dizeler ulaşmıştı, bir kısmı kana bulanmış, kan gölünde yıkanmış, tamamen okunamayacak gibi, bir kısmı yarım-yırtık, bir kısmı tamamlanamamış dizeler, Abidin’in kokusunun sindiğine inandığı. Hicran’ın ellerine Abidin’in kanının hatıra gibi eklenmesine şahit gibiydi dizeler…
“Bir ömrü
…tükettiğini
…
…
güvenilen dağlara kar yağdığını
….
Yaşam;
‘asla cehennemin dibine kadar!’ değil
ne o taraftan
ne bu taraftan
yaşam; yaşam (galiba
anladığımca!) (9)”
“Yaşamak güzel, doğdum, yaşadım, hürüm,
Mutlaka vardır hayatımda suç-cürüm,
Pervasız tükense de kalan ömürüm,
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!
…
…
Hünerim yok ama biraz yazdım-çizdim,
Çok değil ama, oldukça diyar gezdim,
Ne insan üzdüm, ne de karınca ezdim,
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!
…
…
Bazen gündüzüm olmadı, bazen gecem,
Bazen yetmedi, bir kelime, tek hecem,
Bazen de cismime dedim; ‘Ne edicem?!’
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!
Yaşamdan ayrılmak zamanı gelince,
Beden-ruh ezcümle gark olur sevince,
Yalnız ‘Evet!’ derim, yeter iki hece,
Kendi başıma, sessizce de ölürüm! (10)”
Bir tam sayfayı dolduran dizeler yarım kalmış gibiydi;
“Çağırınca Mevla’m, diyemem ki; “Dursun!”
Hatıralar yerinde kalıp otursun,
Saatin gongu, istediğince vursun
Unutursun be Hatunum! Unutursun!
Sonuç mutlaka, ihtiyara hem gence,
Kader tecelli eder vakit gelince,
“Unutma!” desem de ben, göçmeden önce
Unutursun be Hatunum! Unutursun!
Toplanırsınız! Ben de insanım elbet!
“Nasıl, neden?” diye etme sakın hayret,
Bensizliğe dayanıp, gayret et, sabret
Unutursun be Hatunum! Unutursun!
Önce salâ, sonra namaz ve de niyaz,
‘Bir varmış, bir yokmuş!’ derken öykü biraz,
Mezarım üstünden eksilmezken ayaz
Unutursun be Hatunum! Unutursun! (11)”
Abidin yoktu artık! Katili de! Yaşamda ilk kez yalnızlığının hicranını yaşamaya başlamıştı Hicran kızlarıyla birlikte…
Her şeyleri vardı hepsine yetecek gibi, hiçbir şey olmayan ama her şeyleri yoktu dünyalarında…
Hazin!..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Abidin; İbadet eden, tapan kullar. (Öyküde bu ismi kullanmamın nedeni, önce lise yıllarımda zeki, yakışıklı ve titiz sınıf ve sıra arkadaşımın isminin olması, Edebiyat Öğretmenim Hicran Hanımın sık sık aruz vezinlerini ona sorması ve Abidin’in hepimizden daha başarılı olması idi.
Ancak daha ziyade yedek subaylığım devresinde Abidin isimli askerimin sık sık firar etmesiydi; “Çoluk-çocuğu özledim komutanım!” diyerek. Her firar sonunda “Daha çok çoluğu özledin değil mi Abidin!” derdim. Öğrendim ki çocuğu yoktu. Benden önce asker olduğunu söylemişti, muvazzaf subaylardan biri. Ben teskere aldığımda Abidin gene firardaydı, herhalde çoluğunu özlemiş olarak! Aşk nelere kadir değildi ki? Öykü geleneğinde bu olayı yaşadım tekrar.
Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
Maeve; Ziraat Mühendisi olarak beraber çalıştığımız İrlandalı bir bayan ismi.
Aliçay; Türkçemizde böyle bir isim yoktur. Olsa olsa sadece bir soy isim, ya da iki ayrı kelime halinde isim soy isim olabilir. Gıybet yapıyor olsam da yaşamımda bana en ters gelen isimlerden biriydi. Karı-koca, belki de çocukları olmadığı, olamadığı için etraflarındaki herkesi aşağılayan, mağrur, sadist yapılı ve kaprisli, yaşlı insanlardı. Öldülerse gene de rahmet dilemek isterim.
(1) Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
Cupcuru; Çoktan çok curu, özleşmemiş, koyulaşmamış sıvı.
Diyet; İslâm hukukuna göre, öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda suçlunun ödemek zorunda olduğu para, kan parası. Sağlık için yapılan perhiz, rejim.
Fahri; Onursal, gönüllü, karşılıksız.
Falso: Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Hoppa; Yaşına başına uymayan davranışlarda bulunan, serbest, delişmen, bir bakıma hafifmeşrep, fingirdek, hatta hafif kız.
İnisiyatif; Bir şeyi yapmaya öncelikli davranma, önceliği ele alma, öncecilik. Bir kimsenin alınması gerekli kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği.
İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı.
Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Menşei (Menşe olarak da söylenir); Kökeni olan, kökenli. Bir malın üretildiği, dış satımının yapıldığı yer, bir şeyin çıktığı, dayandığı temel yapı, biçim, sebep, yer, soy, asıl.
Meşum; Kötü, uğursuz.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
Mükellef; Özenli bir biçimde yapılmış, çök özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Yükümlü.
Plonjon; Futbolda ve voleybolda kaleci veya voleybol oynayanın topu yakalamak amacıyla yere paralel bir şekilde yaptığı atlama hareketi.
Reşit; Ergin, Doğru yolu tutan, iyi hareket eden, akıllı, 18 yaşını doldurmuş, evli, ya da mahkeme kararı ile reşit olarak sayılan.
Sabık; Eski, geçen, önceki.
Sakıt; Düşen, düşmüş, geçersiz, önemi kalmamış.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Vahamet; Korku verici, tehlikeli durum, kötü ve güç durum.
(2) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.
Erinmek; Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, üşenmek, tembellik yapmak.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Höykürmek (Heykirmek, hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İllet Etmek; Sinirlendirmek, kızdırmak, sakatlamak.
Taltif Edilmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlü alınmak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirilmek.
Tescil Ettirmek; Bir şeyi resmi olarak kaydettirmek, resmileşmesini sağlatmak, kütüğe geçirilmesini sağlatmak. Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.
Yemin Billâh Etmek; Tanrı adına ant içmek.
Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.
(3) Ağdalı (İfade); Bilinmeyen kelimelerle, anlaşılması güç, dolambaçlı cümlelerle yapılan karmakarışık deyiş.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
İşkilli Davranış; Kötü bir durumla karşılaşacağı sanısı, kuşkusu, kuruntusu ile davranmak.
Kıskançlık Mahareti; Kıskançlık yapmakta ustalık, kıskançlık konusuna yatkınlık, beceri, beceriklilik.
Ölüm Fermanı; Ölüm, idam emri, buyruğu.
Simultane Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininden yapar. Konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.
Siyah Puding; Böyle bir tatlı çeşidi yok. Hicran ve Abidin’in kakaolu ya da çikolatalı pudinge verdikleri ad olsa gerek.
Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.
(4) Gıybet; Çekiştirme. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…”
(5) Kur’an, Furkan Suresi, 74 Ayet; “Sevmeyen, ama katlanan, kabul etmeyen, ama itaat eden, saygı duymayan, ama korkan birinin göz aydınlığı olacak şekilde birlikte yaşamaları ne yazık ki mümkün olmayacaktır.” Şeklindedir.
(6) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(7) Lebdeğmez; p, f, m, v gibi harfleri dudakları birbirine değdirmeden oluşan sözcüklerle oluşan şiir, atışma, taşlama. Ozanlar bunun için iki dudakları arasına bir iğne koyarak dudaklarını birbirine değdirmediklerini ispat ederler.
(8) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(9) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BOŞANMA”
Orhan Veli KANIK’ın “AŞK RESMİGEÇİDİ” isimli şiiri “Birincisi o incecik dal gibi kız” şeklinde başlayan öldüğünde diş fırçasına sarılı olarak bulunmuş ve ikinci kıtasındaki bazı dizeler okunamamıştır. Öyküdeki dizeleri Orhan Veli KANIK’ın etkisinde kalarak, ben de benim dizelerimi bu şekilde kısaltmayı uygun gördüm.
Eksik bıraktığım “BOŞANMA” dizelerim şöyle;
“Bir ömrü
bir süreliğine (de olsa) tükettiğini
el almış götürmüştü güvenerek
-güvenemediğim-
güvenilen dağlara kar yağdığını
büzülerek seyretmekteyim şimdi.
“olacak iş mi bu?” dememek gerek,
oldu işte
ve görmeden, gördüm işte!
Bu da hayattan bir tike…”
(10) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “KENDİ BAŞINA ÖLMEK”
(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “UNUTURSUN! UNUTURSUN”