Hani; “Aşk İzdivacı” derler ya, öyleydi bizim evliliğimiz de. Doğmuş, büyümüş, göz göze, diz dize, el ele bir geçmişi birlikte yaşamış, sonra o liseyi bitirip biraz bekleyip, ben Üniversiteyi bitirince, ailelerimiz de daha dünden razı olunca evlenivermiştik.

Göz açıp gördüğüm ilk ve son olan o idi, sanırım onun da gözünü açtığında gördüğü bendim. O halde bu “Aşk” olmalı diye düşündüm.

Gerçekten Üniversite yıllarımda özellikle elini tutmak, başını göğsüme yaslamak, izin verdiği ölçüde yaklaşmak, öpmek, saçlarını koklamak heyecan verirdi bana.

İzin vermediği zamanlarda ise tesadüflerin yardımıyla öğrendiğim şekilde kulağını gıdıklamamla birlikte yelkenleri suya indirir(1), doyasıya kucaklamama ve öpmeme “Hayır!” demezdi, daha doğrusu diyemezdi.

Ben de, karım da buna “Aşk” derdik, bir kere daha belirtmiş olayım, bizim için aşkın başka tarifi de olamazdı. Özellikle televizyonda izlediğimiz Türk filmlerinde, kısmen de olsa yabancı filmlerde gördüklerimiz neredeyse bizim ilk yıllarımızda devamlı yaşadıklarımızın tıpatıp tıpkısının aynısı gibiydi, neredeyse!

Farkında olunduğu gibi, Üniversite tahsilim nedeniyle biraz gecikmiştim evlenmekte. Kaprisim(2); “Elim ekmek tutmadan hayır!” idi.

Ağabeyim Ateş liseden, küçük erkek kardeşim Toprak, şımartılmış olarak ortaokuldan sonra ekmeklerini almışlardı ellerine.

Ablam Havva mı? Onu sormayın gitsin, daha ortaokullardayken nice taliplisi vardı. Oysa o; “Doktor, Mühendis ya da Subay olsun!” istiyordu.

“Sevgi, ya da aşk her neyse o, sonradan oluşur!” diyordu.

Ve en önemlisi ve ayıbı; “Hele bir bebeğim olsun, ondan sonrası vız gelir, tırıs gider(3)!” diyordu. İndinde kız kardeşimin aşk için, ya da yuva kurmanın tarifi bu idi. Bir bakıma “Kendine damızlık(4) arıyor!” gibi düşünürdüm.

İyi bir oğlandı Subay kocası. O sıralarda Şark Görevinden yeni dönmüş ve ablamı da beğenmişti. Dikkati olanların dikkatinden kaçmamıştır; “Beğenmişti” dedim. Aşk değildi yani onunkisi, beğeni.

Ablamın da Allah’tan istediği bir gözdü, Allah vermişti iki göz. Niye ve niçin “Hayır!” desindi ki? Hem karşılıklı ailelerin de oldukça aceleleri vardı galiba. Üç ay içinde söz-nişan-nikâh-düğün bir çırpıda bitmişti.

Ve dedim ya acelesi vardı ablamın, tanışmalarının senesinde ilkini kız olarak, daha sonra ikincisini oğlan olarak doğurdu ablam. Ev kadını olan ablamın tüm günü çocuklarıyla geçiyordu.

Kocası mı? Güldürmeyin beni. Görevi tamamlanmıştı. O; nöbeti olmadığı günlerde eve gelen bir adamdı, evin ihtiyaçlarını karşılayan ki; ablamın kocasına karşı gizlediği, hissetmediği, hatta hissetmeyi bile düşünmediği, bize göre bilinen gerçeği ile.

Ablamın tavrı, sözü söylediği günlerde etkilemişti beni. Ağabeyimin ve kardeşimin hayatında da bu gizlilikler var mıydı, acaba? İyi insanlardı gelinler, bana karşı saygılı, sevgi dolu ve bana karşı zannımca iyi niyetli. Ablam gibi içten pazarlıklı mıydılar, bilemezdim?

Ağabeyimin eşi üçüncü yılında mı ne doğurdu ilk bebeğini? Şu sıralarda ikinci bebeği yolda idi. Ha bugün, ha yarın doğum için iki adet yarım altınım çoktan hazırdı kutularında, biri anasına, biri bebeğe.

Babamın üç-beş kuruş sermayesi ile işini kuran ve Allah’ın “Yürü ya Kulum!” demesi ve enflasyonun(5) artışı ile bir hayli güçlenen ve yükünü tutan evli olan küçük kardeşim Toprak ise; “Daha yaşanacak hayatımız var!” diyordu.

Bu sözüne karısı da katılıyordu, hoşuna gittiği için. Çünkü buldukları en ufak imkânla ya yurtiçi, ya da yurt dışı turlara katılıyorlardı, bayramda-seyranda ve kendilerine verdikleri izinle. Tabii ki patron olunca, hele hele genç yaşta ve sevişerek evlendiği kişi de karısı olunca, bu onun en doğal hakkıydı.

Niçin mi anlattım bunları? Sebepsiz olmamalı, değil mi? Özellikle ablamın tavırlarıyla heveslenen karım da bebek özlemi içindeydi. Aylar geçtikçe bebek özlemi şiddetleniyordu, olmuyordu ama. Önceleri; “Kusurlu musun yoksa?” diyordu. Düpedüz beni, “Kısırsın!” diye suçlamış oluyordu böylece.

“Kusur sende Derya, ben bebek istiyorum!” demişti. Sanki hemen sipariş üzerine bebek aşılayacak birini bulacakmış gibi. Oysa ben çoktan gerekli muayeneleri olmuştum ve nasıl söylenir bilemiyorum, suçsuz olduğumu biliyordum, bilinmesi gereken konuda!

Ve sadece sevdiğimi, âşık olduğumu sandığım karım üzülmesin diye ona söylememiştim. Bu; sadece ve yalnızca bana ait bir bilgi, belki de sır idi.

Ancak eşimin son cümlesi beni neredeyse çılgına çevirmişti. Gene de yanlışını, “Kusursuzluğumu” eşime söylemeyip saygım nedeniyle beraberce bir doktora muayeneye gitmeyi teklif ettim, oluruyla.

Bir süre direndi. Sonra sonuçtan emin olduğu düşüncesiyle kabul etti, alayla.

Muayeneler ve testler sonucunda şoke olmuş(6) gibiydi. İnanmadı, inanamadı sonuçlara. Bir doktora daha gittik beraber, bir diğerine daha, karımın ümitleriyle. Sonuçlar hep karımın ummadığı gibi idi.

Sonra eş-dost-doktor tavsiyeleriyle oldukça masraflı olmasına rağmen gerekmesi muhtemel yardımları aldık. Sonuç gene hüsrandı. Tanrı bazı şeyleri uygun görmüyor, istemiyordu. Çocuk yuvalarından evlât edinmemize bile imkân tanınmamıştı; önce Tanrı, sonra her ne şekilde yapılmışsa uygulanan yasalar.

Boş bir hayattı karımın yaşadığı kısmen de olsa, benim de. O, parklara gitmiyordu. Yalnız olan belde ve bölgeler kendinindi ve evde de sadece vazife ve vazifelerini yapıyordu söylediğince.

O bana; “Seni boşarım Derya!” demişti, “Kusur sendeyse, bebek sahibi olmak için!”

Sonra sonuçlarına bakıp; “Mademki üleştik yaşamımızı, beraber tüketip bitireceğiz!” demişti yaşamımız için bencilce. Oysa kıskanmıyor, hasetlenmiyor(7), ama gerçekten ben de bir bebeğimiz olsun istiyordum.

Yoo!  Öyle kaprislerle “Neslim kurumasın, soyağacım devam etsin!” gibi düşüncelerle ilişkim yoktu. Ağabeyim gereğini yapmıştı, kardeşimden maada(8). Benim çocuk sahibi olmak istemem bir özençti, belki de karımın tavrına karşı bir iddia. Karım dışındaki bir başkasından bebek sahibi olmak, kim olursa olsun?

Olur muydu? Olurdu belki, fakat ben o kadar küçülemezdim. Taşıyıcı anne, tüp bebek konuları ise, karım menopoza(9) girmeden önce bilinen konular değildi.

Ha! Hoş, olsaydı da olur muydu? Fark eder miydi? Bilmem, ama çok şeyi denediğimize göre bunu da denerdik herhalde.

Yasalardan kazancımız olmamıştı. Doğum hilesi ise aklımıza yatmıyordu. Hani bakmaya imkânı olmayan bir başkasının yeni doğan bebeğini karım doğurmuş gibi nüfusumuza almak gibi, karşılıklı rıza ve sözlerle. Hatta para ile. Çocuk satın alınır mıydı? Alınmazdı tabii ki. Ama kime anlatacaksın ki?

Bunu kardeşlerime anlatmak zor olduğu gibi, yanında konuştukları takdirde kızımızın, ya da oğlumuzun fark etmez, bunu dördüncü bir şahıstan duyması yanlış olurdu, bu şekilde edineceğimiz çocuğumuz hangi yaşta olursa olsun.

Adresimizi kaybettirsek bile, söz vermiş olsa dahi, sözü hilâfına(10) çocuğun özellikle ve öncelikle has annesinin, belki de babasının da yavrusunu özlemek moduna girip araması ve bulması da göz ardı edilemezdi.

Özlem duyduğum çocuk benim olmalıydı, ama nasıl? Güçlüydüm, sağlıklıydım bence, henüz elden-ayaktan düşmemiştim ve çocuk sahibi olabilirdim, ama tekrar ediyorum, nasıl?

Çocukluğumuzda denildiği gibi¸ “Leylekler getirseydi!” ya da “Dereden, ırmaktan tutulsaydı!” yahut da “Kelemin içinden çıksaydı bebekler!” edinmek gayet kolaydı. Oysa şimdi biliyorduk ki; bunun için bir baba, bir de anne gerekti!

Ben hazırdım. Ya anne? Aday değil, aday adayı, ya da aday adayları bile yoktu hayatımda. Dedim ya; gözümü açtığımda gördüğüm kişi, evlendiğim kişi idi. Ve hayatımın hiçbir döneminde bu kadar saçma düşüncelerim olmamıştı.

Hani; “Hanımefendi, ben sağlıklıyım, hadi bir çocuğumuz olsun, benim çocuğumu doğur, bak ondan sonra nereye istersen git, sana şu kadar para, ya da mal-mülk!” gibi bir şeyi desem çocuk özentisi ile de olsa, kim ne düşünür, kimin ne gibi bir beklentisi olabilirdi ki?

Zihnimin kenarını, köşesini yokluyordum, hiç mi bana ilgi duyup şeker kâğıtlarından çıkan manileri döşeyen olmamıştı ki, okul hayatımda, yaşantımda?

Hatırlıyordum, karıma üst sınıflardan yakışıklı, zengin çocuğu bir oğlan, birkaç defa böyle manili mektuplar göndermişti de, dersini vermiştim, benden büyük, daha güçlü-kuvvetli olmasına rağmen.

İman gücüyle desem, değil, dişisini kıskanan biri gibi. Peki, ben böyle bir sopayı yemiş, ya da hak etmiş miydim, mektup alarak?

Evet, hatırlıyorum şimdi, böyle bir mektup da ben almıştım. Mutlaka beni değil, bizi tanıyan biri idi o ve tek satır, tek cümle, iki harften ibaretti o mektup:

“O sümüklüde ne buldun ki? E.K.”

Kimdi bu E.K.? Çünkü ne benim sınıfımda, ne de müstakbel eşimin sınıfında bu isim ve soy ismin baş harflerini taşıyan biri yoktu.

Yoz(11) bir şekilde, monoton(11) ve dahi yavan(11) bir şekilde tükenmesi beklendiği şekilde geçiyordu ömrümüz. Karım iyice kendi içine kapanmıştı. Artık çok nadiren(12) yalnızlığını paylaştığı yerlere atıyordu kendini. Çocuklarının henüz olmaması nedeniyle çok zaman en küçük geline gidiyordu.

Ben ise fanatik(13) bir seyirci olmuştum. Yok, öyle herhangi bir kulübün taraftarı olarak değil. Bir kısım bilgileri internetten ve internete aktarılmış günlük ya da haftalık olarak öğreniyor, futbol, basketbol, voleybol ne olursa olsun izlemeye gidiyordum.

Eşime de birkaç defa beraber gitmeyi teklif etmeme rağmen; “I-ıh! Git başımdan! Beni kendi halime bırak!” gibi sitemli(14) karşılıklar işittiğim için sinema ve tiyatroya bile gidiyordum kendi başıma, yalnız.

Bazen semtteki İhtiyarlar Kahvesine uğruyordum. Gazetelere bakıyordum, internetten gözümden kaçanlar varsa diye, spor ve güzel filmler için Televizyon Yayın Programlarına. “O ona şunu demiş, şu şöyle yapmış!” gibi siyasi, magazin haberleriyle üçüncü sayfa haberleri hiç mi hiç ilgilendirmiyordu beni.

Günlerden bir gün suratını her zamankine göre daha bir asık gördüm karımın, hani derler ya felâket gibi, işte tam öyle gibi. Sormadan kustu, içinde ne varsa;

“ Muallâ da hamile, üstelik ultrasonda(15) ikiz görünmüş!”

Muallâ en küçük gelindi, Toprak’ın eşi, çocukları olmadığı için eşimin ara sıra da olsa ziyarete gittiği. Sebebini anlamıştım. Demek ki karım, ziyaret adreslerinden birini daha yitirmişti, hem de mizacına(16) uygun olarak temelli.

Oysa kardeşim çok mutluydu bana telefonla haber verirken. Daha sonra aynı haberi bir başka eklenti ile verdi. İkizlerin biri oğlan, biri kızdı. Tek endişesi karısının doğurmak konusundaki endişesi ve korkusu idi. Sezaryenle(17) doğumu istememesi de kardeşimi tedirgin ediyordu.

Muallâ’nın doğumu için üç adet yarım altını hazırlamış ve hemen bir kenara koymuştum. Ama içimden bir ses bana, bebekler doğmadan önce hediyelerini götürmemi öğütlemişti, nedenini bilmeden, anlamadan.

Doğal olarak(!) ziyarete yalnız gittim, çünkü karımın “O taraklarda bezi yoktu(18)”.

Gücümün, çenemin, bildiklerimin yettiği kadar öğütledim genç gelini. “Annelik, dünyanın en kutsal olayı ve Allah bunun için kadınları uygun görmüş!” bile dedim.

Kardeşim montofon(3) gibi bir şey değildi, ama söz söylemekte de üstat(!) olmadığını bilirdim. Elimden öptü gelin kız; “Sağ ol!” dedi. Sanırım tencere yuvarlamış kapağını bulmuştu(20), çünkü kardeşim de elimi öpüp “Sağ ol!” dışında tek hareket eklememişti, karısının tek sözüne.

Zamanı gelince gelin kız korktuğuna uğradı, ikizlerini doğurdu, kendi gitti, biz; “Allah’ın rahmetine kavuştu!” dedik, doktorlar geldiler; “Eks!(21)” dediler, her ne demekse?

Çocuklar bir kez bile anne memesi emmeden, annesiz, “öksüz(22)” kalmışlardı. Babaları çaresizdi. Bir ara gözleri parladı, haberi duyunca önce üzülen karım gibi.

Bir ikiz babası olarak “Gözlerinin parladığı” deyimini kullanmak uygunsuzdu belki, ama çareyi bulmuştu demek gerekir, galiba. Kardeşim;

“Ben n’aparım tek başıma bu çocuklarla? Siz yalnızsınız, yengem bakabilir her hal. Ortalıklarda sefil(23) olmalarına kıyamaz, di mi?” demişti.

Kuvözde(24) beslenen çocuklar için önce doktor, sonra hemşire gerekli bilgileri verdiler karıma. Verdikleri kitapları ve bakım listesine karım da bir şeyler ekledi evimize ulaşmadan önce alınmak üzere. Bir günlük ihtiyaçları hastaneden özel olarak verilmişti bebeklerin. Bebeğin biri karımda, biri kardeşimdeydi, eve dönerken.

Kardeşimin “Gerekebilir!” diye para vermek teşebbüs ya da dileğine; “Git işine len(25)!” diyerek kaba bir şekilde cevap vermemin içinde, bebeklere bakacak olmamızın neşesi gizli gibiydi, galiba.

Tanrı, nelere muktedirdi(26) ki, değil mi? Bir ölüm bir evi yaslandırırken, diğer bir evi neşelendiriyor, şenlendiriyordu. Oysa karımın değişik düşünceleri vardı! Daha eve dönüp de kapıdan içeri adımımızı atmadan, çarşıdan aldığım malzemeleri getirenler ellerindekilerini bırakmadan dileğini anons etti(27), neredeyse tüm âleme(28);

“Bebekleri nüfusumuza alalım!”

“Eşimin bu anonsuna anında cevap yetişti kardeşimden; “Hayır!” anlamında “Olmaz!” diye. Hatta bir süre düşündükten sonra;

“Belki yeniden evlenir, bebeklerimi geri alırım, yok ‘Bakamam!’ derseniz, bir-iki gün içinde düşünürüm bir şeyler…”

Sözler, gereğini gerçekleştirmişti, eşim hemen sözlerinden geri döndü;

“Yok! Yok! Hiçbir şey demedim!”

İyi ki de böyle demişti. Eşinin cenazesini defneden, bir-iki akşam merakla ikizlerini görmeğe gelen kardeşim, daha sonra, hatta hemen deyişe yakın bir zaman içinde ayağını kesmişti evimden.

Cep telefonu kapalı idi. Bilemezdim kardeşimin mezarlıktan dönerken, yeni ufuklar için şapkasını eğeceğini. Oysa ikizler beni de eve hapsetmiş, kilitlemişlerdi. Ne internet, ne maçlar, ne İhtiyarlar Kıraathanesi…

Hiçbir şey gözümde değildi. Ha! Bir de şu var: Hiç bir tecrübesi olmayan, bir çocuğa bile bakmakta zorlanacak karımın, iki bebekle baş etmesi sanırım ki mümkün olmayacaktı. Bu nedenle ona yardım etmem, hatta bir bakıcı bulmam gerekecekti, belki de hemen.

Mama-muma, bez-mez, emzik-memzik gibi çarşı-pazar işlerini hallediyordum, ama eşime yardımımda mutlaka eksikliklerimin olduğunun bilincindeydim. Yaşımız gereği, keşke her şey para pulla hallediliyor olsaydı. Allah’a şükür, eksiğimiz yoktu, asla da olamazdı. İkizlerin babalarının maddi varlığından söz etmek ise benim, bizim için mantıklı olamazdı.

Derken…

Telefonlarının kapalı oluşunun, büro telefonlarına cevap vermek istemeyişinin sebebini, Muallâ’nın henüz kırkı dediğimiz ölümünden sonraki mevlidi bile okunmadan öğrendik.

Bir ziyaretimde bürosunda görüp de beğenmediğim, cüce demek bana yakışmaz, ufak tefek, gözleri cin gibi fıldır-fıldır oynayan(29) sekreteriyle gördüm onu. Daha önce sekreter olarak onu gözümün tutmadığını ısrarla söylemiştim kardeşime.

Nedense bazen gözüm tutmazdı bazı insanları ve asla bu çeşit görüşlerimde yanılmazdım. Kendisinden hiç hoşlanmamıştım, beğenmemiştim, sevmemiş, sevememiştim. Allah’ın bana verdiği bir yetenek olsa gerekti bu, belki de Lombroso’nun(30) etkisinde kalış!

Ta kapımıza kadar onunla beraberce gelmişlerdi. Kadın arabanın içinde kalmış, kardeşim çocuklarını üç-beş dakika “gılı-gılı” gibi acayip seslerle sevdikten sonra, gitmeden evvel;

“Mücellâ ile evlenmeye karar verdik!”  dedi.

“Kocasından geçimsizlikle ayrılan, o çocuklu dul sekreterinle mi?”

“Evet! Ne varmış?”

“İyi düşündün mü?”

“Düşündüm!”

“Bir ay içinde hem de?”

“He? Nesi varmış?”

“Ne diyeyim ki? Allah encamınızı(31) hayreylesin!”

Kapıya kadar geçirmedim kardeşimi, kendisi kapattı kapıyı dış taraftan. Pencereden baktığımda; istihza(32), sitem ve kinle bakışına şahit oldum kadının.

Dikkatle bakınca arka kanepedeki çocuğu da fark ettim. Kardeşim sokak kapısından çıktığında bana göre içten pazarlık(33) kokan iğrenç(34) bir gülücükle karşıladı kadın onu, arabanın kapısını açarak.

Kardeşim direksiyona geçince son defa pencereme baktı kahırla(35) ve aynı iğrençlikle.

Düşündüm…

Dediğim; kadının ne mal olduğu daha bakışlarından belli idi; içten pazarlıklı oluşu, iğrençliği, menfaatlerine düşkünlüğü, daha sayamayacağım görünüşüyle. Belki yengem ölmeden çok önce göz koymuştu kardeşime. Belki avucuna bile almış, karısı ölünce de ağzından girip burnundan çıkarak(36) kaba anlamda diz çöktürmüştü kardeşimi.

Yeni bir dönem başlamıştı bizim için. Nikâhına gitmedik kardeşimin karı-koca. “

Ne çocuklarını isterim evimizde, ne de çocuğumuz olsun isterim!” şeklinde tavır koymuştu karısı evliliğinin hemen saniyeler sonrası ertesinde. Zaten tedbirini çoktan almışmış karısı, gerekçesi ne idi, onu da bir kendisi, bir de Allah bilirdi ancak?

Allah’ın her günü mübarek, mübarek günlerde de günaha girmek istemedim. Öyle değil mi; “Kem (ya da kötü) söz sahibine aittir” derler? Hem bana ne idi ki, sebep ne olursa olsun!

Bana öyle geliyordu ki karısı sekreterliğe devam ediyor, gece gündüz beraber oluyorlardı ya, karı-koca, yine günaha girmeyeyim; belki ikizlerini görmek, hatta telefon etmek için bile izin alıyordu kardeşim yeni karısından. Çünkü ziyaret ve telefonları o kadar azalmıştı ki!

Bir gün, “Ağabey, vaktin müsaitse Hacı’nın Meyhanede biraz sohbet edelim!” teklifi geldi kardeşimin telefonundan.

Belli ki dertliydi, sorunları vardı yahut. Nadiren bunun gibi istekleri olurdu kardeşimin. Bir keresinde utanarak para istemişti. Evini alırken kefil, ilk evliliğinde de şahit olmamı istemişti.

Hatırımda kalanlar bunlardı. Son zamanlardaki telefon konuşmalarında iş durumu için; “Şöyle-böyle(37)”, geçimi için de; “Eh işte! (37)” demişti.

“Hanımının haberi var mı?”

“Canı cehenneme(38)!”

Konu anlaşılmıştı. Hayatta hiç sevmediğim sözlerden biri; “Ben demiştim! Dinlemedin!” ya da bu anlamdaki bir sözdü, ama;

“Saat yedi, uygun mu?”

“Eh! Uygun! Gecikirsem sen beni bekleme. Söyleyeceklerini söyle, ben katılırım sana, geldiğimde!”

“Tamamdır, ben gecikirsem, sebep ikizlerdir, biliyorsun. Sen de neyi nasıl biliyorsan öyle yaparsın, olur mu?”

“Tamamdır!...”

Daha masaya oturur oturmaz, garson başımıza bile dikilmeden başladı anlatmaya;

“Lütfen, ‘Ben demiştim!’ diye araya girip de bölme söyleyeceklerimi, yani dertlerimi. Kusmam lâzım, yoksa katil olmam an meselesi. Ablama da, öteki ağabeyime de anlatmam mümkünsüz bunları. Bir tek sana anlatırım, bir tek sen anlarsın beni.”

“Eee! İstersen önce bir boğazlarımızı ıslatalım da öyle başla istersen. Kuru kuruya gitmez bazı şeyler, diye bilirim!”

“Öyle bir gidiyor ki ağabey, sorma gitsin! Ben zaten anlatacağım. Ama hele önce bir dudaklarımı ıslatayım.”

“Sustum!”

Sadece bir büyük şişe rakı ve su söylemiştim, mezeleri, ızgaraları beraber söyleriz arzusuyla.

Hırsla çevirdi rakının kapağını, tek miktarını bardağa döktükten sonra bir hamlede susuz olarak yutkundu. Başımıza dikilen Hacı bile hayret etti, davranışına ekleyecek, ya da çıkaracak bir şey yoktu;

“Hacı! Sen masamızı donat kafana göre, ama çabuk. Izgaraları da sen halledersin artık. Eğer böyle gidersek yarım saat-bir saate kalmaz ayrılırız buradan!”

“Yok abi, öyle deme! Uvertür(39) bu. Kalanına, anlattıkça senin gibi efendice devam edeceğim, dudak ucuyla. Hacı Abi, sen abime bakma, devam… Çünkü ben küskünüm feleğe…(40)

Daha ilk yudumda “Ağabey” “Abi” olmuştu, farkında değildi.

Masa donatıldı. Bardağımı kaldırdım, ne diyeceğimi bilemeden;

“Sakın ‘Şerefe!’ deme abi, ‘Kötü günlerin duasıyla!’ diyelim!”

Allah’ın işi-gücü yoktu, içki masasındaki bu duaya mı itibar edecekti, duyup karşılık verecekti ki? Gene de;

“Peki! Dualarına!” dedim ilk yudumda ağzımı çalkalarken ve;

“Anlat!”

“Ne çocukların, ne de çocuğumuz olsun, dediğini iletmiştim. Bütün hayatım değişti evleneli beri. Hangisinden başlasam, hangisini anlatsam ki?”

“Bir yerlerden başlaman gerek!”

“Peki öyleyse! Evlendiğimizin ayı henüz dolmuştu ki, ölen karımın tüm çeyizini, tüm aldıklarını, tüm resimlerini kaldırıp eskiciye satmış, hepsinin yerine de kendi evinden getirdiklerini ve sipariş verip aldıklarını koymuş, sormadan, soruşturmadan, üstelik fabrika kasasından. Benim işçilere maaş olarak ayırdığım paradan ve bordrolardan o miktarı hiçbir izahat vermeden kesmiş.”

“Nefes almak ister gibi; “Dudağımı değdireceğim!” dediği bardaktan oldukça haşmetli(41), avurtlarını(42) şişirircesine bir yudum aldıktan sonra devam etti;

“Mahcup oldum işçilere karşı. Bu nedenle hemen geciktirmeden birikmişlerimden karşıladım işçilerimin eksik kalan haklarını. Ama harcamalarında dur-durak bitmediği gibi, annesi yani kayınvalide ile ne idiği belirsiz(43) kayınbirader de eve çöreklenmiştiler. Karımın biraderi günlük maaşlı memur gibi her gün vasıfsız bir işçi ücretinin üç-dört misli harçlık alır olmuştu fabrika kasasından, fabrikaya gelmeden, karımın bordroya eklentisi ve tahsisi ile.”

Durdu kardeşim bir süre nefes almak ister gibi ve devam etme mecburiyetinde hissetti kendini, yeniden;

“Her Cumartesi kapımıza kadar gelen bir minibüsle, her hafta silâhlarını alıp abla-kardeş dağ-bayır dolaşarak ava gitmelerini, yorgun-argın belki de tek bir kuşla dönmelerini hiç anlayamadım. Üstelik o tek kuşu da abartarak ve ağızlarını şapırdatarak ailece zıkkımlanmalarını(44) seyretmek zoruma gitti… Yetmedi. Oturduğumuz evin tapusunu üstüne yaptırmamı istemesi, oğlunu nüfusuma geçirtmek istemesi, fabrikadan limitet şirket olarak kendine, annesine ve kardeşine hak istemesi, yapmadığım halde ikizlerim için size maddi yardımda bulunduğumu istihza ile söylemesi bardağımı taşıran son damlalar oldu!”

Hem konuşuyor, hem de içkide 70 Km/Saat gitmesi gerekirken 120 hatta 140 Km/Saat hıza kadar çıkıyordu. Bir yanlışlığa neden olmaması için kadehi kaldıran elini tuttum;

“Dur bakalım! Neredeyse şişenin dibine vuracaksın, ağır ol, tane tane dilin pepeleşmeden(45) anlat!”

“Neler var ki daha? Yataklarımız, yeni mobilyalar geldiğinden beri ayrı. Anlatabiliyor muyum abi? Annesini çok severmiş. O; hep bir tarafında annesi, bir tarafında da oğlu, bizim yatağımızda yatardı. Ben ise yalaka kardeşi ile kanepelerde yatardım, salonda kardeşinin iğrenç seks fıkraları, sulu konuşmaları ve av öyküleri ile…”

Durur gibi oldu, zihnini toparlamayı istercesine ve devam etti;

“Bir gün yengem ve ablam bu son (ikinci baskı) gelini ziyarete gitmişler. Sanki karşısında salaklar varmış gibi ikinci eşim misafir gelen çocukların da olduğu sofrada; ‘Alın çocuklar, sizlere hanım dilimi, benim şopar(46) oğlana da çoban dilimi’ diyerek, yeğenlerine ince dilimlenmiş ekmekler vermiş. Oğluna da kalın kesilmiş ekmek dilimleri verdiği gibi, peynir-zeytin-yağ, her ne ise onu da oğlunun önüne koymuş. Bu yapılır mı, yapılabilir mi, bir vicdan(47) sahibi tarafından abi? İnsan bu kadar küçülür mü, karşısındakini bu kadar aptal görebilirdi miydi ki? ”

Suskundum, ya da susmam gerekliydi galiba. Haberim yoktu hiçbir şeyden. Müspet ya da menfi ne diyebilirdim ki, konu nedir, aslını öğrenemeden? Kardeşim, “Fondip(48)!” bardağı kafasına dikti, bir hamlede olacakları umursamaz gibi, bir miktar gözleri şaşılaştı ve bir şey olmamışçasına; 

“Bir gün nereden aklına geldiyse, ikizler ve yengemi ziyarete gitmiş benim bu hanım. İkizler uyuyorlarmış, yengem; ‘Ezan okundu, ben abdest alıp geleyim!’ demiş. Bilirsin eline çabuktur yengem, yani karın. Abdest alıp çocuklara bir kere daha bakmak için odaya yöneldiğinde onu ve onun oğlunu yatağın iki başında, yani ikizlerin yanı başında görmüş ellerinde yastıklarla. Tabii, yengem; iyi insan, kibar insan anlatmadı sana bu olayı, değil mi?”

“Haberim olmadı, evet!”

“Neymiş efendim? Oğluyla ‘yastık kavgası” yapıyormuş, şakacıktan çocukların yatağının üstünde. Nasıl kötü düşünmem söyle abi? Evin tapusunu üstüne yapmadım, oğlunu nüfusuma geçirmedim, fabrikadan pay vermedim, çalıntılarına da göz yummadım, fabrika bordrosundan kardeşini çıkarttım, kendisine de sadece maaşını vermeğe, mesai filân vermemeğe başladım. ‘İstiyorsan annene-kardeşine harçlıklarını kendinden ver, bundan sonra evin tüm masrafını liste yapıp bana ver, ben temin edeceğim!’ dedim. Tepem iyice atmıştı; ‘Bundan böyle kadın olarak da yatağımı üleşmeyeceğimi’ söyledim. Bütün bunların karşılığında onun benim çocuklarıma kinlenmesi, aykırı bir şeyler düşünmesi doğal olabilir mi abi? Kısaca Mücellâ’nın kerrakesini anlamıştım(49)

Kadehini doldurdu tekrar ve bir türkü mırıldanmaya başladı kendi kendine, yokmuşum gibi:

“Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır!(50)

Sonra döndü, cama doğru bir şarkıyı; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur…(51)  şeklinde şiirleştirdi.

Ay tostoparlaktı, dağları ovaları bile belliydi sanki ama siyah bulutlar karartmak üzereydi üstünü. Üstelik yılın en uzun gecesinin olduğu bir geceydi bu gece(52). Romatizmalarım azmak üzereydi. Demek ki yağış olacaktı. Bunun üstüne bir “Her yer karanlık”(53) ile “Zulmetle ayrılık bestesi yapan(53)” diye başlayan şarkılar da iyi giderdi, ama sustum. Daha doğrusu;

“Söyle!” dedim, “Açılırsın! İstersen soğuk da olsa hava, parka inelim, in-cin top oynuyordur(54) bu mevsimde, bu saatte, bu ayazda. Beyninde sıkışanları da serbest bırak! Hırsından ağlamak istersen ağla, ama hemen çözüm isteme benden. Ne mal olduğu belli bu kadına, eğer bilmeden, istemeden yaptığın hatalar ve ona sunduğun avantajlar da varsa kusura bakma, ama gerçeği söylemem gerek; ‘Bu kadın ölmüş annemizin nikâhını bile ister(55)’ senden. Gene de; ‘Bir musibet, bin nasihatten evlâdır, ya da iyidir!’ derler. Çözüm için sen de bir şeyler düşün, yarın için programın yoksa gene burada buluşalım, olur mu?”

“Ne işim olsun ki abi? O hayatını yaşıyor, ben ise ömrümü tüketiyorum boşu boşuna. Kadın gene kardeşiyle ava gidecek bu gece. Yarın öğleye doğru gelir, zıkkımlanır ve ta ertesi sabaha kadar zıbarır(56), uyur! Anası da oğluna bakar gece boyu…”

Diyecekleri bu kadarla bitmişti Toprak’ın, bitirmek istemese de, uzatmayı düşünse dahi. “Evli-evine, köylü köyüne” idi, söze göre. Ben yuvama, ikizlerime dönerken;

“Özledim çocuklarımı, bir kere de uyurlarken göreyim, koklayayım onları içimden geldiği gibi, içki kokuyor olsam da!” dedi Toprak…

Cep telefonu çalmış duymamıştı, herhalde şarjı bitmişti sanki. Bir kere çalıp susmuştu çünkü. Belki de gecenin o vakti olmasına rağmen bir mesaj gönderilmiş olabilirdi. Sallanarak çıktı evimden, yokuş yukarı epeyi zorlanacağa benzerdi midesindeki yükle.

“Kader ağlarını örmekte ya da ördü !” denirdi. İkimizin de bilmesi, hatta tahmin bile etmesi mümkün olmayan kader ağlarını örmüştü ve fakat o vakitlerde biz bihaberdik.

Yüklüydüm ben de, Toprak kadar olmasa bile. Bir maden suyu ile günün arta kalmış haberlerini televizyondan izlerken vakit gece yarısının yarısını da biraz geçmiş, ilerlemişti. Cep telefonum çaldı kardeşimin ev telefonundan. Canhıraş(5) diyebileceğim bir feryatla kardeşim;

“Ağabeyim yetiş!” dedi, ayılmış gibiydi birden.

“Hayırdır?”

“Yetiş hemen, evde bir sürü insan, Mücellâ ve Mücahit avda iken ölmüşler, ikisi de. Baş edemiyorum çevremle, acele gel!”

“Anlamadım, ama hemen geliyorum!”

Taksiye telefon ettim, acele giyinirken. Hanımı uyandırıp endişeli gözlerinden öperek;

“Toprak’ın başı dertteymiş, gitmem gerek!” dedim, başka soru sormasına imkân bırakmadan.

Eve ulaştığımda evin içinde avcı kıyafeti giymiş iki erkek, bir polis memuru, bir de doktorla birkaç kadın vardı oturan. Kaynanam höykürmekte(58) idi komşu kadınların arasında, elleri, yüzü kolonya ile ovulurken.

Delikanlı, doktor nezaretinde sakin gibiydi, belki de uyuşturulmuş, ya da teskin edici iğne vurulmuş, ya da ilâç verilmiş olabilirdi.

Anlatıldı;

“Abla-kardeş ava henüz başlamışken, bir tümsekte ayağı takılan Mücahit’in tüfeğinden çıkan saçmalar, ‘Ne oluyor?’ merakı ile geriye dönen ablasının yüzünü ve beynini parçalayarak onun ölümüne neden olmuş, buna dayanamayan Mücahit de tüfeği ağzına dayayarak intihar etmişti.

Morga kaldırılan cesetlerin -ki doktor kibarca ‘naaşların’ demişti- teşhisi için ben ve kardeşim polisin, komşulardan biri ile kardeşimin kayınvalidesi ve oğlu doktorun arabasına binmiştik. Avcılar ve kadınların diğer bölümü evde kalmışlardı. Hastaneye ulaştığımızda Mücellâ’nın eski kocasını da orada bekler görmüştük, nereden duymuşsa. Gözünde iki damla yaş saklıydı, oğlunu kucaklarken. Ne de olsa ölen oğlunun anası idi ve oğlu olacak kadar bir süreyi beraber yaşamışlardı, izi kalmıştı demek ki beraber yaşadıklarının.

Mermerler üzerine yatırılmış iki insanın elbiseleri ayrı ayrı iki poşete konulmuş olarak kapının yanındaydı. Çıplak bedenlerin yüzleri açılıp gösterildi. Kayınvalide bunalır, bayılır gibi oldu her ikisini de o halde görünce. Anneleri de, eski koca da, kardeşim de yüzü parçalanmış kadını kolundaki dövme ve diğer kolundaki benlerden teşhis etmişlerdi. Doktorlar oğluna göstermemişti soğuk yüzünü annesinin.

Kadının parçalanmış yüzünde gözlerinden biri hiç yoktu, diğer yarım kapalı kalan gözü ise inanamamış gibi, yarısı ile bile hainlikte, sitemde, kahırda devam ediyor gibiydi. Mücahit’in yüzü tüfeği ağzına dayamış olmasına rağmen parçalanmamıştı. Kendisi olduğu gibi duruyordu, sadece gözleri kapalı. Simasını hepimiz tanımıştık, “Ne yaptım ben?” dercesine güçlü bir ıstırap, soluk ve acı bir tebessüm egemen olsa da yüzüne. Teşhisi kolaydı, ya da kolay olmuştu teşhis etmek yahut.

Savcı; “Kaza ve İntihar” olarak kanaatini belirtmiş, naaşların gömülmelerine izin vermişti, ufacık bir incelemeyle.

Sabah olmuştu, öylece geriye döndük.

Olmuş, oluşmuş, ya da oluşacak tüm suallere karşın ikilemler(59) içindeydik. Mücellâ’nın kardeşi Mücahit, “Yapacağı en kötü iyiliği yapmıştı bana, hatta bizlere.”

Sevinmeli mi, yoksa üzülmeli miydik ki?...

YAZANIN NOTLARI:

(*) Dört Element: Bilindiği üzere Su, Ateş, Hava ve Toprak. İnsanlar tarafından evrenin genelini oluşturan hayati güçler olarak tarif edilmektedir. Ben de bu öyküde bu dört değeri isim olarak düşündüm. Ancak; Su bir erkek ismi olamayacağı için onu Derya ismi ile, Hava da isim olarak konulamayacağı için abla ismini Havva ismi ile özdeşleştirdim.

(**) Aşk İzdivacı; Sevgi ile yapıldığına inanılan evlilik. Aslında aşk ve izdivaç bir arada kullanılmaması gereken kavramlar olarak düşünmekteyim.

(***) Muallâ; Onuru yüksek olan kimse. Makamı, rütbesi yüksek. Yüce.

Mücellâ; Parlatılmış, parlak, cilâlı, cilâlanmış.

Mücahit; Kutsal bir ülkü uğruna savaşan.

(1) Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.

(2) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

(3) Vız Gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.

(4) 4Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (affedersiniz).

(5) Enflâsyon; Yaşam Pahalılığı. Dolanımda bulunan para miktarıyla, malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal süre.

(6) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(7) Hasetlenmek; Kıskançlık göstermek, çekememek, kıskanmak.

(8) Maada; -den başka, gayrı.

(9) Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarını düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. Son âdet kanaması anlamındadır.

(10) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, yalan.

(11) Yoz: Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.

Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.

(12) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

(13) Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

(14) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(15) Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.

(16) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı.

(17) Sezaryen; Doğumun tabi yolla olmasının mümkün görülmediği, anne, ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda yapılan doğum ameliyatı.

(18) O Tarakta Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup; Bir şeyle, bir konuyla, uğraşla ya da bir işle ilişkisi olmamak, ilgilenmemek.

(19) Montofon: Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

(20) Tencere Yuvarlanmış, Kapağını Bulmuş; İçinde biraz da olsa kinaye barındıran, çiftler arasında uyum olduğunu belirten bir cümle olup, benzeri; “Hacı hacıyı Mekke’de, deyyus deyyusu tekkede, ya da sarhoş sarhoşu tekkede bulur” gibi bir söz de olup buradaki tekkenin ne anlama geldiğini söylemeğe gerek yoktur.

(21) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmış şekli olup, tıp dilinde “Ölü” demektir.

(22) Öksüz-Yetim; Çok kişi “Kimsesiz” anlamında da kullanılan “Öksüz” kelimesini “Yetim” kelimesi ile karıştırmaktadır. Öksüz; bazı literatürlere göre hem anasını, hem babasını kaybetmiş kişileri için kullanılmaktaysa da; Öksüz; “Anasız”, Yetim ise; “Babasız” demektir.

(23) Sefil; Yoksulluk içinde bulunan, yoksulluk çeken, yoksul, alçak, bayağı.

(24) Kuvöz; Yeni doğmuş, zayıf, dayanıksız bebeklerin ve özellikle de erken doğmuş bebeklerin bulaşıcı hastalıklardan korunması amacıyla içine konuldukları belirli sıcaklığı olan aygıt.

(25) Len; “Ey! Ulan! Lan!” anlamında kabaca hitap şekli.

(26) Muktedir; İktidar sahibi, güçlü.

(27) Anons; Duyuru. Bir durumu, bir haberi sesli bir biçimde bildirme.

(28) Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan, Bayrak, sancak. İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü.

(29) Gözleri Fıldır Fıldır Oynamak; Telâşlı, meraklı, imalı bir biçimde, art niyetli olarak sağa-sola bakınmak. Zekice, çabuk çabuk, niyeti bozuk bir şekilde her tarafa bakmak

(30) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO:  Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijit bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.

(31) Encam: Varılan sonuç, varılan durum anlamında kullanılan bir söz.  “Geleceğimiz, sonumuz”           anlamında da kullanılmaktadır.

(32) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(33) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(34) İğrenç; Tiksinti. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme.

(35) Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.

(36) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

(37) Şöyle Böyle; Ne iyi, ne de kötü, orta ölçüde. Yaklaşık olarak, hemen hemen, aşağı yukarı.

Eh, İşte; “Olur, peki, fena değil!” gibi anlamlarda daha ziyade bezginlik anlatan söz.

(38) Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.

(39) Uvertür; Başlangıç, açıklık. Poker oyununda açılış, operada perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parça.

(40) Ben küskünüm feleğe… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Baki DUYARLAR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(41) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.

(42) Avurt; Yanakların elmacık kemiğinden, çene kemiğine kadar olan ve ağız boşluğu hizasına gelen kısmı.

(43) Ne İdiği Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

(44) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(45) Pepe Konuşmak (Pepelemek); Dudak sesleriyle başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek.

(46) Şopar; Genel olarak, Çingene çocukları için kullanılan çingenelerin çocuklarına seslenme sözü olmakla birlikte, “şımarık, küstah, yaramaz çocuk gibi daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir söz.

(47) Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.

(48) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(49) Kerrake; Genelde “Anlaşıldı Vehbi’nin Kerrakesi” şeklinde kullanılan masum sayılabilecek deyimin anlamı; “İşin içyüzünün anlaşıldığı, amacın belli olduğu şeklinde” kullanılmaktadır. Ancak; Kerrake ses olarak kötü cinsten bir şeyler gibi çağrışım yapıyor gibi görünse de kötü bir şey olmayıp, eskiden bilim adamlarının ince kumaştan yapılmış olarak giydikleri, bugün avukatların, hâkimlerin ve benzeri kişilerin giydiği gibi bir üstlüktür.

(50) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.

(51) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(52) En Uzun Gece; Bulunduğumuz küre itibariyle yılın en uzun gecesi, dolaysıyla da en kısa gündüzü 21 Aralıktadır. “Kış Gündönümü” olarak da adlandırılır. Bu tarihten itibaren geceler kısalmaya, gündüzler uzamaya başlar.

(53) Her yer karanlık… diye başlayan “Makber” isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Abdulhak Hamit TARHAN’a, Bestesi; Mehmet BAHA’ya ait olup eser Rast Makamındadır.

Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(54) İn-Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

(55) Anasının Nikâhını İstemek; Satacağı bir şeye, ya da yapacağı bir şeye, bir hizmet için değerinin çok üstünde para istemek. Olmayacak isteklerde bulunmak.

(56) Zıbarmak; Çok içip sızmak, yatıp uyumak, ölmek, gebermek.

(57) Canhıraş; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici.

(58) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

(59) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.