“Deli misiniz?” dedi genç kız.
“Hayır!” dedi genç kızın yaşının biraz ilerilerinde görünen, altındaki yarı kanlı beyaz külot sayılmazsa neredeyse çırılçıplak olan genç adam.
“Üşüyor musunuz?”
“Evet!”
“Utanmıyor musunuz?”
“Utanıyorum, evet!”
Sırtını dönmüştü genç adam utancından. Enayi, ya da ahmakıslatan yağmurda(1) saklısını gizlisini ancak avuçları ile kapatabiliyordu. Külotu kızıla boyanmaya devam ediyordu, çünkü sol elinin yüzük parmağı ilk boğumdan kopuktu, kesikti, ya da yok olmuştu. Titriyordu, belki de istemeden, kendine yakıştıramadığından.
“Affedersiniz bayan! Çok taksiye işaret ettim, beni hastaneye götürmeleri için. Hepsi kaçarcasına uzaklaştılar, nedir, ne değildir, merak bile etmeden, belki de deli olduğumu düşünerek. Nitekim sizin de beni görür-görmez ilk sorunuz; ‘Deli misiniz?” değil miydi? Diğerlerinden farkınız, insanca, merhametle, şefkatle yaklaşıp sorgulamanızdı…
Çaresizdim, çaresizim hâlâ. Yayan-yapıldak(1) hastaneye doğru gitmeye çabalıyordum. Bu yağmurda size derdimi anlatmaya çalışırken sizin de salkım-saçak(1) ıslanmanıza neden oldum. Ben şuraya gizleneyim, siz de bana bir taksi çevirmeye gayret edin lütfen!”
“Şey! Taksi parasını ödeyecek kadar durumum yok!”
Genç adamın karşısındakinin ay sonunu getirmekte zorlanan, kendi yağıyla kavrulmaya çalışan bir ilköğretim okulu öğretmeni olduğunu ve ay sonuna günler kaldığını bilmesi mümkün değildi.
“Ben halleder, öderim, yeter ki taksi gelsin, hastaneye gideyim, oradan telefon eder, tüm eksiklerimi yerine getiririm, merakınız olmasın lütfen!”
“Affedersiniz, başlangıçta söylemeyi düşündüğüm bir şeydi, perişan halinizi gördüğümde. Bugün spor, beden eğitimi günümdü. Belki dar gelebilir, ama sanırım utanmanızı engeller, eşofmanlarımı denemek ister misiniz?”
“Ne demek, hem de çılgınca bir arzuyla denemek isterim, ancak sizden utanma hakkımı kullanarak, izninizle. Eşofmanlarınızı sırtınızı dönerek uzatın lütfen ve hakkınızı nasıl ödeyebileceğimi bilemediğimi özür olarak şu an için kabul edin lütfen!”
Genç kız çantasından eşofmanını çıkartıp sırtını döndü ve genç adam giyindi. Genç kızın saçları, üstü-başı tamamen ıslanmış, kaş ve kirpiklerinin engellediği damlalar yanaklarından boynuna, gıdığına, sırtına doğru süzülmeye başlamıştı. Genç adamın bunu fark etmemesi imkânsız gibiydi…
“Hastaneye lütfen!” dedikten sonra şoförden kâğıt, bloknot, kalem istedi, ne varsa.
“Adınız ne biraderim, aracınızın plâkası?”
“Aycan ve ABCD 11(2)” efendim!”
“Tamam! Şimdi olayım şu; beni hastanede indirir indirmez hanımefendiyi önce evine bırak, bekle, o kurulanıp giyindikten sonra onu istediği yere götür, bırak. Sonra şu adrese git, adım Cansen, gördüklerinden herhangi birinden biri senin ücretini ödesin, dolabımdan üst-baş ellerine ne gelirse getirsin. İsterlerse seninle, ya da nasıl düşünürlerse öyle gelip beni bulsunlar, lütfen! Sanırım, anlaştık değil mi?”
“Size gelince hanımefendi, soğuktan, kan kaybından değil, utançtan ölmemi engellediniz. Yaşamımı borçluyum size. Sizi unutmam asla mümkün olmayacak…
Ve bundan sonra beni bu hale getirenlerle karşılaşmak için kin dolu bir yaşamım, size ise bugün için ve şimdilik ömür boyu minnet duygularım olacak. Hakkınızı ödemem asla mümkün olmayacak. Bana isminizi, yerinizi, yurdunuzu söyleyin, beni böyle bırakmayın lütfen!”
“Ağabey! Siz de iyi bilirsiniz ki; sağ elin yaptığından sol elin bile haberinin olmaması(3) gerek! Ben bir insan olarak yaptığımı unuttum bile. Gönlüm mahcubiyetinizi(4) dilemezdi. Keşke sıkıntınızın olduğu anda yakınınızda, yanınızda olabileydim, rastlayabilseydim…
Size bunu reva görenlerin(5) insan oldukları aklımın ucundan bile geçmiyor, sebep her ne olursa olsun! Kininize o zalimlere lânet ederek katılıyorum. Başka da bir şeye gerek yok!”
“Eşofmanınız?”
“Eskimişti, yenisini alacaktım zaten, atın gitsin!”
“Anladım. Peki, hiç olmazsa şükranla anmak istediğim adınız?”
“Aysel!”
“Bir sır, bir tılsım gibi kaybolacak olsanız da, minnetimi, şükranımı anlatmak için bir gün mutlaka rastlayacağım size, ya da bulacağım sizi, bir çuval pirinç içinde bir beyaz taş olsanız da. Eğer nurlu olmanın tarifi beyaz ise dünyadaki en iyi beyazın siz olduğunuza inanın lütfen…
Bulacağım, ama aramayacağım sizi. Evli misiniz bilmeme gerek yok, ama evlenip çoluk-çocuğa karışsanız da, inanıyorum ki beni bir mıknatıs gibi çekeceksiniz kendinize ve ben inanın ki bir çay içiminde de olsa, sığdıramayacağımı bilsem de minnettarlığımı sunmak için başarılı olmaya gayret edeceğim.”
Hastaneye gelmişti taksi. Aysel de inmeye çalışınca;
“Sakın ha, hasta olmanızı asla istemem, olursanız ve bu benim kulağıma ilişirse inanın çok üzülürüm. Aycan kardeşim dediklerimi aynen yaparsan memnun olurum. Sakın saatini kapatma, hanımefendiden de beş kuruş bile kabul etme ve beni sevindirmeni istediğimi de unutma, lütfen!”
Genç adam koluna giren hastabakıcılara bayılmanın arifesinde kendini teslim ederken, taksi de Acil Servis önünden hareket etmişti.
Yüzü darmadağınık, bedeni atıldığı yerde yuvarlanmış olsa gerekti ki çalı-çırpılardan, taş ve kayalardan dolayı çizili, mor, yaralı-bereli, toz-toprak içindeydi.
Titizdi Cansen, hemşirenin elindeki ameliyat önlüğünü kapmış, kanamaya devam eden parmağına ve titremesine aldırmaksızın hafifçe, ılıkça da olsa duş almış, kapıyı açtığında kendinden geçmek üzere olduğunu fark ederek ve o anın geldiğine inanarak bayılma hakkını kullanmıştı, hemşire ve doktorların kucaklarına doğru…
Cansen gerilere doğru gitti biraz, kapıyı açışıyla kucaklara yaslandığı an arasında, üstelik aklından geçenleri o kısacık an içine nasıl sığdırdığını, bilmeksizin, anlamaksızın. Ölüyor muydu yoksa? Hani demişlerdi ya; “İnsan ölmeden biraz evvel, yaşamı bir film şeridi gibi geçermiş gözlerinin önünden”.
Onunkisi de o hesap mıydı acaba?
İlköğretim yıllarından başlamıştı polislik özlemi. Yoksa daha öncelerden mi? Önemsizdi. Kendince o ufacık beynine yerleştirmeye çalıştığı kadarıyla, o yaşa özgü prensiplerinin olması kanısındaydı. Yaşı ilerledikçe prensiplerinin dozunu, içeriğini, kapsamını artırmıştı sıra sıra, bugünkü yaşamını kazandığı anların biraz öncelerine kadar…
Polis olursa; anne-babası ile birlikte yaşayamazdı, yaşamamalıydı da hem. Sakıncaları saymakla bitmezdi kendine göre. Sebeplerden en birincisi, ilkokul yıllarına kadar ulaşıyordu, abiler, ablalar gidip de kendisi tekne kazıntısı(1) olarak sona kaldığı için. Bırak grip-mrip olmayı ufacık bir nezle olsa okula götürüp-getirmeler, papatya-nane-anason terkipleri ya da nane-limon-ıhlamur, 24 saat başında nöbet tutmalar…
Bir operasyon(4) olsa, operasyon sırasında pek olacak gibi görünmese de hani meselâ; “Ah, oğlum! Nasılsın, merak ettim de aradım!” diyerek cep telefonundan arasa, operasyon güme giderdi(5), oysa o sıralarda bırak sigara falan içmeyi, çıt çıkarmak bile hır çıkartırdı, bu nedenle telefonlar kapalıydı ve her türlü yasak yürürlükteydi.
Diğer bir akla gelmesinde zorluk çekilecek konu, doğal olarak hani meselâ parantezi içinde; ola ki birinin tavuğuna kışt dedin(5), ya da haklı da haksız da olsa, birini Mevlâ’sına havale ettin. O aile sana kin tutup, hınçlarını senden alamasalar bile seni takip edip ailenden kinlerini boşaltmaya, hınçlarını almaya kalkışmazlar mıydı?
En önemli konu; dünyada tek bir güzel, yakışıklı, akıllı, uslu, zeki çocuk vardır, tüm anneler de o çocuğa sahiptir(6) örneği annelerin gururlarını sergilemek dileği, övünme hakkını sonuna kadar kullanmalarıydı.
Özellikle kız analarının yoğun olduğu günlerde komşuculuk oynarken, çocuk yaşlarda; “Oğlum büyüyüp polis olacak!” demeleri…
Çocuk yaşlarda ilköğretim 23 Nisanlarında boyunun boyuma uygunluğu tükeninceye kadar polis kıyafeti giydiğinde değil, ilerleyen zamanda beyin hücrelerinin her yaşadığı an sonrasında gelişip büyümesiyle ilgiliydi bu düşünceler…
Boyu uzadıkça, bedeni güçlendikçe polis olma arzusu da büyüyor güçleniyordu Cansen’in. Polis olma şartlarının tümünü taşıyordu. Farklılığı Polis Meslek Yüksek Okuluna gitmektense, Polis Akademisine başvurmak uygun olacaktı, hiç olmazsa birinci basamak olarak komiser yardımcılığını kazanmak için.
Sonralarında terörle mücadelede başarı, kendini tüm dünyadan uzaklaştıran, bunun gerekliliğini yaşayan sivil bir polis olmuştu. Her daim hazır kuvvet, ta ki o kendine yakışmayan meşum(4) anı yaşayana kadar.
Daha ilerleyen yaşlarda özellikle anneler ve dahi babalar, tabiri caizse eşşek kadar olduğuna aldırmaksızın; “Benim yavrum şurda polis, komiser, gizli polis” deyip sivil polisliğini açığa çıkardığını bilmezlerdi.
“Aslan gibi maşallah, elinde altın bilezik, sırım gibi(1) maaşı da çok, şu kadar…” demelerinin hem kendi hayatlarının hem de oğullarının hayatını riske atacak bir söz birikimi olduğunu ancak kerelerce ikazdan sonra anlayabiliyor olmalarıydı.
Hele ki tüm ikazlara rağmen reklâm gibi eklentileri; “Şu kadar, hırsız, bu kadar katil, o kadar terörist yakaladı, plâket aldı, takdirname aldı, ödül kazandı” gibi olunca dezavantajların kendiliğinden şekillendiğini bilmemek gaflet demekti. Çünkü yerin kulağı vardı(5) ve o kulak nerelere ulaştırırdı duyduklarını bilinmezdi. Bilinen biri olmanın asla affı ve mazereti olamazdı.
Bu düşünceler aynı şekilde abla, ağabey ailelerinin tümü için de geçerliydi. Soyutlamak(5) zorunluluktu kendini, kendinden kaynaklanmasa da gerçekler için, ayda-yılda bir, bayramda-seyranda görüşmek gibi normal bir birliktelik ötesinde olmamalıydı her birinin ayrı ayrı yaşamlarındaki kareler...
Ufak bir endişe, tüm yaşamının sıfırlanması, aktif görevinin sonlanması anlamını taşırdı, gördüğü tüm eğitimleri boşa çıkaracak. Bu kadarla da kalsa iyiydi. Deşifre olmak(5), tüm çalışmalara yeniden başlamanın gereği, eldeki tüm dosya, bilgi ve donelerin(4) hiçliği ve kendiyle bağlantılı olanların yaşamlarının tehlikede olması demekti.
Hatta öyle ki, alelusul, uluorta birine selâm vermiş olsa o kişinin kim vurduya gitmesi(5), hatta ölümü bile kendinin suçu gibi görünürdü. Üstelik nice üretken, doğrulukları, dürüstlükleri inkâr edilemeyen yurt için yararlı beyinlerin çeşitli atraksiyon(4), sabotaj, pusu, kurulum ve düzenlerle katledildiği, aydınlanmamış şüphe dolu cinayetlerin sorumlusu olarak bile görülebilirdin.
Bu durumdaki bir görevlinin en büyük handikabı(4) ya da mecburiyeti ev-bark, çoluk-çocuğu olmamak, kısaca “Aile Yaşamı” diye bir yaşamı umut etmemekti. Daha doğrusu bu kesinlikle en gerçekçi yasaklardan biriydi. Gönlünün aşı, dünyasının aydınlığı, yuvasının bir tanesi, çocuklarının annesi olacak birine yaşamı zehir etmemek şeklinde özetlemek mümkün bu yaşam şeklini.
Yalnızdı. Ancak karanlıklarla dost olup çevresinde, etrafında kimse olmadığında ve takip edilmediğinin garantisi ile beraber olabiliyordu, annesi-babası, ablası, ağabeyi ve aile efradıyla özlem gidermek için.
Özellikle kimliğinin belli olmadığı operasyonlardaki başarılarının ertesinde, görevinin gereği olup, ödül gerektirmeyen, bir bakıma “kelle koltukta(1)” sözüne eş gibi çabalarının mutluluğunda.
O meşum an! Operasyon, gereğince tamamlanmış, kuşkulular yakalanıp adalete teslim edilmişti. Bu nedenle amirlikte polislikten arınmış, silâhını, eylem telefonunu, hüviyet ve kendini belli edecek her şeyi müdürlükte emanet bırakarak açmak için şifreli olan özel telefonu ve cüzdanıyla otobüs biletini almak için terminale doğru yönlenmişti Cansen.
Her an, her konuda uyanık, hazırlıklı olmasına karşın bir vatandaş gibi elini kolunu sallayarak gaflet içinde giderken sinsice yaklaşan aracı ve inen iki kişinin varlığını hissedememişti. Biber gazını sıkan kapkara yüzlü suratla, bir başka spreyi burnuna doğrultan genç beyaz suratı ancak iliştirebilmişti zihnine.
Sonrasını hatırlamıyordu.
Gelen ya da olayı yaratanlar profesyonel olsalar gerekti. Öyle ki çorapları dâhil tümünü soymuşlar, bir tek külotuyla bırakmışlardı kendisini. Cep telefonunu IMEI(7) veya PIN(7) numarasından takip edileceğini bilerek kullanılmayacak şekilde ezmişler ve kendisini güpegündüz çekinmeksizin yol kenarındaki şevin çalılıklarına atmışlardı, muhtemelen fırlatmış da olabilirlerdi.
Eksik olan sol elinin yüzük parmağı idi ayrıca. Ata yadigârı(1) maddi değeri olmayan yüzüğü bile parmağını keserek almış olmalarıydı. Muhtemelen ipini koparmış katiller sürüsünün iki elemanı olan caniler profesyonelliklerinin gereği olarak tanınmasını sağlayacak iz bırakmamak için ve soğuk ya da kan kaybından kendi kendine ölmesi için bırakmış olsalar gerekti kendisini.
Oysa bilmedikleri aldığı eğitimler nedeniyle sağlığının ölmeye izin vermeyecek kadar güçlü olmasıydı.
Ne kadar süre baygın, kendinden geçmiş bir şekilde olduğunun farkında değildi, üşüyordu, kesik parmağı kanamaya devam ediyor ve zonkluyordu. Kendi kendine düşünmeye başladı, basit bir hırsızlık mıydı yaşadığı, hiç de olası görülmeyecek, yoksa “Seni tanıdık, infaz ediyoruz!” anlamında bir şekilleniş miydi yaşadığı? Tereddüdü olsa da ikinci olasılık baskın görünüyordu.
Kesilen parmağı önemli değildi, ancak deşifre olması kuvvetli bir işaret gibiydi, bundan sonraki yaşamında yakınları için kendini tamamen yok etmeliydi. Biliyordu ki; kendisine ulaşamayacağını düşünen terörist, katil ve sapıklar sürüsü, ailesine ulaşırlardı. Allah insanlara akıl, fikir, zekâ vermişti, her şeyi kader denilen bir olasılığa bırakmayı düşünmek yanlıştı.
Kendinin ölmediğini duyarlarsa, canını feda edecek, bu aklı kullanacak olsa bile katil sürüsü olan namertlerin elinden ailesini, çevresini koruması mümkün olmayacaktı. Mademki kendisini görmüşlerdi, o halde istihbaratlarının mükemmel değilse de iyi olduğunu itiraf etmek gerekti.
“Terörün Allah belâsını versin!” diye geçirdi içinden Cansen. Umutsuz bir proje için beyni sulandırılmış birer piyon, maşa olan öldürenler ve sonra ölenler de masumdu! Çünkü kazançlı olanlar sadece paravan arkasındakiler ve tüccarlardı, gizlenen.
İşte tam bu anda yetişmişti Aysel öğretmen, kim olduğunu bilmediği üryan(4) ötesinde tarif edilmesi mümkünsüz üryan olan Cansen’in yanına.
Sonrası bilindiği gibiydi, ya peki kendine göre kendinden sonrası? İlgilenmesi gerektiği kadar ilgisini de kesmesi gereken o kadar çok insan vardı ki! Böyle pespaye(4) bir çıplaklık içinde olmaksızın “Keşke ben ölsem, keşke ben ölseydim!” diyecek kadar umutsuzluğu yaşamaya başladığı anlardı o anlar.
Mimlenmek(5) demek, kendinin değil, çevresinde yaşayanların korkulu rüyası demekti. En ummadık, umulmadık zamanda beyni yıkanmış gafil, hatta dost bildiklerine kadar yakınlaşmış bir çember demekti mimlenmiş olması. Hainlerin, perde arkasındakilerin maşaları varken ateşe yaklaşmadıkları bilinen bir gerçekti.
Bu maşalar canlı bombalar olarak da uyuşturulmuş, kendilerini feda edecek kadar cennet ve hurilerle kandırılmış sinsi, zalim, acımasız, gaddar(4), gabi(4), bön, salak, aptal bilinçsiz ve bilgisizdirler. “Aman diyene kılıç kalkmaz! (1)” denilmesine aldırmaksızın genç, ihtiyar, kadın, çocuk teslim olmalarına aldırmaksızın vahşice katliamlarını, videolara alıp sadece kendileri zevkle seyreden hainler değil, dünyaya vahşetlerini sergileyen sapıklardı.
Okumayı değil, anlamayı bilseler Kur’an’ı Kerim, “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.(8)” demektedir. Dolaysıyla bu katiller cennette hurilerle değil, cehennemde zebanilerle(4) birlikte olacakları gerçeğinden bihaberdirler.
Oysa arkalarında bıraktıkları onlara rahmet okumakla değil, ellerini ovuşturmakla meşguldürler. Öncesinde bu gösteri; lokma lokma beyinlerine işlemeye çalışılsa da, at gözlüğü taktıklarından farkında olmazlar.
Mademki parmağı kesilerek işaret konulmuştu, o halde devletin onu koruma altına alması gerekmez miydi? Geri hizmet çözüm değildi. Yüzünde benzersizlikler yaratılmalı, en basitinden o kara ve ak suratlılar yeni bir eyleme kalkışmadan yakalanmalı, sorgulanmalı ve arkalarındaki karanlık güçler gün ışığına çıkarılmalıydı! “Etkisiz hale getirilmiştir!” sözü ardına sığınılarak belki de kendi yandaşları tarafından öldürülmeleri çözüm olarak görünmüyordu. Yılanı sadece öldürmek değil, yuvasını da dağıtmak önemliydi.
Cansen için ikinci konu minnet duygusuydu, adının Aysel olduğu dışında hakkında hiçbir bilgisi olmayan, eşofman borcunun olduğu. O genç kızı unutamadığının da farkındaydı, gayri resmi de olsa yasaklara önem vermeksizin, o yağmurda güzelliği hakkında da hiçbir birikimi olmamasına rağmen.
Sokakta rastlasa tanımasının mümkün olmayacağına inansa da özlediğini hissediyordu buram buram. Ama o, cinsiyet kavramından uzak bir insandı, düşene bir tekme daha atmak yerine, bilmediği her türlü riski umursamaksızın el uzatan ve utanmasını engellemek için çaba gösterip bir taksi ücretini bile ödeyemeyecek kadar bir bütçesinin olmadığını itiraf eden. İnancı o idi ki Cansen’in, tek eşofmanını çekinmeksizin kendisine verecek kadar fedakâr ve iyilik dolu bir insandı Aysel.
Saçlarını uzattı olağandan öte, boyattı kızıla gene de gizlemek için bone taktırarak. Sakal bıraktı, burnunu kaldırttı, olmayacak, ya da kendine yakışmayacak bir şekilde kulağına küpe, burnuna halka, gözlerine lens taktı. Ne tam maaşla emekliye ayırdı, ne de geri hizmete aldı amirleri onu.
Unutturulmak düşüncesiyle bir dağ başına görevlendirdiler, sıska, sessiz, yiyip-içmek-yatmak gibi eylemsize yakın oradakilerin eğitimi için isimsiz olarak.
Dağ başını kabullenemedi uzunca bir süre. Durağanlık cisminde kayıtlı değildi. Ailesini özlemenin, minnet maskesini kullanarak özlediğine borcunu ödeyememenin ezikliği içindeydi. Sessizliğe, eylemsizliğe alışamadı, özleme dayanamadı genç polis.
Sadece kendini o dağ başına gönderen amirine haber vererek; “Ne olacaksa bana olsun!” tavrında bir gece ansızın evine geldi, sessizce, sessizliğin ardına sinerek. Özlem, hem kaç boyutta çabucak diner miydi hiç?
Güvenilen dağlara kar yağdığını, bununla beraber şüphenin zalimlere musallat(9) olduğunu biliyordu. Kendi adına zerre kadar takıntısı, endişesi olmadığı halde çevresine varlığı nedeniyle verebileceği zarar düşüncesi ürkütüyordu onu.
Dağ başına tekrar dönmeye hiç niyeti yoktu, arkadaşlıklardan, rahatlıktan, bir öğretmen edasıyla bildiklerini anlatarak eğitim vermekten memnun olmasına rağmen. Kendisini dağ başına mecbur, bir diğer bakıma göre mahkûm eden “Peki!” deyince, saklanarak da olsa geriye dönüşüne inanmanın mutluluğunu yaşamaya başlamıştı.
Çevresinde tanımadık yüzler görmüyordu, hani takip edip, pusu kurup canını alacak gibi. Müdürlükteki elemanlar değişiklikleri nedeniyle sivil olduğunu biliyor, ancak ismini bile bilmiyorlardı.
Gerektiğinde ismi; “Hey!” idi. Kendini bilenler, ölüm dâhil zaten her türlü riski göze alarak onu kabullenmişlerdi.
Cep telefonunu ezip izlenmelerini kilitlediklerini sanan ne Müslüman ne de insan olmayan yaratıklar, terörle mücadele eğitimi almış birinin ölüme çabuk teslim olmayacağını bilememiş olsalar gerekti, bu nedenle kazan-kepçe olayı, ülke kazan, kendi kepçe arama modunda belirgindi beyninde.
Ancak o sinsi suratların kendinin yaşadığından haberdar oldukları konusunda da kuşkusu yok değildi. Belki de emindiler ve onlara göre de kazan-kepçe olayı ters yönde işliyor olsa gerekti. Bu nedenle kendinin de içinde olduğu veya olacağı bir eyleme hazırlandıkları konusunda şüphesi yok gibiydi.
Unutamadığı ise; o üryan halinde kendine el uzatılış, feda edilen eşofman, buğulu gözler, yardım amaçlı merhamet fışkıran sözlerdi. O yüzü unutamamak gaflete dalmasını engelleyemedi Cansen’i. Aradığını bulmak, içini dökmek, ancak onu yaşarsa yaşamaya devam edeceğini söylemek istedi, hem içtenlikle…
Taksi şoförü Aycan’a ulaştığı an, onun ilk hatasıydı, şeklini, şemalını gizlemiş olduğunu düşünmesine rağmen. Evet, taksi şoförü sıradan bir vatandaştı, ama ne malûmdu sıradan vatandaş olduğu? Sesler tınlayabilirdi, hareketler şekillenebilirdi, en önemlisi kesik parmak dikkatini çekmiş olamaz mıydı Aycan’ın? Üstelik fark edemediği şekilde kötü niyetliydiyse? Demek ki sevgi kılığındaki aşk, bazı tedbirleri unutmasına neden oluyordu.
Adresi öğrenip Aysel’in evine ulaştı, aynı taksiyle. İkinci hatasıydı bu. Kimdi ki o günkü adamı hastaneye götüren genç kız?
Ve bu tipsiz adam onun evini neden öğrenmek istiyordu, üstelik o günü unutmadığını var sayarak.
Aysel; “Kim o?” dediğinde geldi aklı başına. “Benim” dese yerin kulağından şüphelenmeyi göz ardı etmiş olacaktı, ama söyleminin daha da vahim(4) sonuçlar doğuracağının farkında değildi.
“Arkadaşımın emanet ettiği eşofmanlarını getirdim efendim, kapıya bırakıyorum!”
Ses yabancı değildi Aysel’e, hafifçe araladı kapıyı ve Cansen sağ eli yerine sol eli ile tokalaşmayı denedi, işaret vermek istercesine. Bir hata daha, üstelik fark edilmemesi mümkün olmayan katmerli…
Kırmızı saçlı adam, yani kendisi olan Cansen, eğer Cansen’in arkadaşıysa kendini kamufle etmeye(5) çalışmış bir başka sivil polis olamaz mıydı, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa tavrında? Aşk, nelere hükmetmiyor, neleri unutturmuyordu ki yaşayıp da yaşamadığını düşünenlere.
Ve şoför Aycan gerçekten şoför müydü?
Aysel öğretmen yerin kulağının olduğunu düşünerek fısıltı ile de olsa okulunun adını söylemişti, belki de hissetmeyi arzu ettiği aynı duygularla.
Ve onu okulunda ziyaret etmek için umutlanarak mutluluğunun doruklarına erişen Cansen. Bir hata daha…
Bir otele gitmek yerine Emniyet Müdürlüğüne yöneldi, taksiden uluorta bir yerlerde inerek, üstelik sanki takip edilmediğinden emin olarak.
Oysa sakınma mecburiyetinde olduğu kem gözlerin(1) kendisine yönelik olduğunun nasıl farkında olmazdı ki? Cansen olduğu bilinmese bile, o tipsiz kişi onun arkadaşıydı, mutlaka polisti, yakalayıp işkence ile yerini öğrenmek, ya da hıncını alacak şekilde kendisini yok edeceklerini düşünmemek gaflet üstüne gafletti.
Tanındığı aklından geçmiyordu, ancak ölmeyip yaşadığının, kendisinin kendisi olmasına rağmen arkadaşı olduğunu söylemesinin onu bir badireye(4) sürükleyeceğini ancak akıl edebilmişti otel yerine konakladığı korunağında.
Kin ve melânet(4), acımasız terör örgütlerinin nimeti idi. Uyumadı, uyuyamadı değil, yaşadıklarını sıraya dizince hatalar zincirinin yaşamında ilk kez yer alan bir, belki de çevresindeki çok kişinin yaşamına neden olacağını düşündü. Takip edilmediğinden emin olarak duvar diplerinden görünmek istemeksizin yürüyerek Aysel’in okuluna gidip sindi kendince makbul ve emniyetli olan bir yerlere. Gözlerini dört açmıştı(5), kulakları ise kirişteydi(5).
Öğlene kadar hareketsizlik vardı, öğle paydos zilini beklerken önce bir taksi sesi duydu, plâkasını okumasının mümkün olmadığı, ama şüphelerinin olabileceği. Okul bahçesinin bir köşesinde iki karanlık yüzü fark etti, uzaklardan da olsa gün aydınlığında tanımakta güçlük çekmediği; kirli sakallı, biber gazlı ve beyaz yüzlü uyuşturuculu merhamet nedir bilmeyen soysuz, vicdansız canavarlar ve yerinde çakılı gibi duran taksi, sebebini az çok tahmin ettiği ve fakat yanıldığı…
Sessizliğe egemen olmak zorundaydı, cep telefonundan kısa bir mesaj çekti;
“Okulda, bir iz üzerindeyim sessiz, desteğe ihtiyacım olabilir, ama sessiz…”
Öğle paydosu zili çalınca plânlarını anladı katillerin, geniş çaplı ses çıkartacak masum öğrencileri katledecek ve eylemi gerçekleştirince de taksiyle kaçacaklardı, ya da intihar bombacısı olacaklardı, bilmesinin anında mümkün olamayacağı…
Okul merdivenlerinin önlerine kadar gelmişlerdi kirli yüzler, aralarındaki mesafe 8-10 adım, ya da 8-10 metre kadardı, kendinin belirlediği, vahşilerin farkında bile olmadığı.
Okul Müdiresi, bir-iki öğretmen ve arkalarında çocukların görülmesi, açığa çıkmasının gereği idi.
“Çıkmayın!” diye bağırırken yere kapanıp silâhını ateşledi Cansen. İlk kirli yüzlü anında devrilmiş, beyaz olan kirli yüzlü ise onu da vurmasına ramak kala(5), ilkinin üstüne abanmıştı. Muhtemelen ilk düşenin çekemediği intihar pimini çekmiş yalnızca ikisi eylemlerini tamamlayamadan Mevlâ’ları yerine belâlarını bulmuş, huriler yerine eşek cennetine gitmişlerdi, tarifte hata olmasa gerek!
Acilen yetişen polis araçlarından biri, plânlanmış gibi o kargaşa içinde fark ettirilmeden, yaralı ya da ölü mü olduğu bilinmeyen Cansen’i apar-topar alıp olay yerinden ayrıldıktan sonra olay yeri inceleme ekibi olay yerine gelmişti.
Valinin emriyle okul kısa bir süre için tatil edilmiş, öğrenciler görmemeleri gerekenleri görmemeleri için okulun arka kapısına doğru yönlendirilmişlerdi. Sağa-sola bakmaksızın doğru evlerine gideceklerdi. Ağlayan, sızlayan, korkan, morali bozulan öğrencilerin evlerine ulaşmaları için valilik, valinin kendi aracı dâhil, tüm araçları, ambulansların tümünü okul kapısına yönlendirmiş, tüm öğretmenleri o öğrencileri sakinleştirmeleri için başlarında bulunmaları için ayrıca tembihlemişti, bu davranışa emir demek doğru değildi…
Bir sıyrık bile almadan eylemden kurtulan Cansen, kendisini dağ başına gönderen komutanının, yani amirinin karşısında idi. Amir oturmaksızın konuşmaya başlayınca, acelesinin olduğu, ya da kısa konuşmak istediğini anlamıştı Cansen.
“Uslu durmadın, ama hem bir katliamı önledin, hem de takibinde güçlük çekilen iki teröristin bertaraf edilmelerini(47) sağladın. Ayrıca gizliliği teröristlerce bile umursanmayan taksi şoförünü de boğazı kesilmiş olarak bulduk. Ne demek istediğimi anladın herhalde. Bu arada seni de kaybettik maalesef, öldün yani.”
“Nasıl yani amirim!”
“Bu çakallar it sürüsü gibiler. Senin çeşitli şekillere bürünerek yaşadığını öğrenirlerse sana dirlik vermezler, intikam almaya çalışırlar. Bu nedenle usulüne uygun olarak, asıl halinle değil, şu andaki halinle gazetelere şehit ilânı verilecek. Morgdaki sahipsiz cesetlerden biri senin adınla Şehitler Mezarlığına defnedilecek, kefende biraz kan lekesi belirlenerek. Çünkü mutlaka o teröristlerin bilinmedik yandaşlarından biri-ikisi cenazene gelecek, hatta üstüne toprak bile atacaktır.”
Olduğu yerde sırtını döndü amir, söylemek istediği diğer sözleri sıralamak için;
“Hemen bu palyaçoluktan kurtulup, üstündeki tüm fazlalıkları atıp ilk haline döneceksin, doğal olarak silâhını da teslim etmen gerek. İleriki tarihlerde seni bir kurum veya kuruluşa güvenlik görevlisi olarak yerleştireceğiz, değişik isimle, değişik kimlik ve vatandaşlık numarasıyla. Tabii bu arada, sevmek, evlenmek istersen, kendini belli etmeksizin sevdiğinin de olduğun yere nakli için her türlü gereken işlemin yapılacağından emin ol!”
“Silâh namus demektir amirim, bize ilk öğrettiğiniz gerçek. Yapmayın komutanım, çıplak hissederim kendimi, bırakın yaşamayayım!”
“Yaşayacaksın! Üstelik teröristlerin bile eylem plânını kararlaştırmalarına neden olan davranışlarını müsaade et de biz de bilmiş olalım. Bazı şeylerin biz önde olanların gözlerinden kaçmayacağının da bilincinde olsan gerek.
Bu nedenle seni yaşama döndüreni yaşatarak yaşayacağını istersen bir müjde gibi söyleyeyim sana, kendisinin senin yaşadığından henüz haberi olmamasına rağmen...”
“Kim? Aysel Öğretmen mi?”
“Gördün mü, ne kadar çabuk dize geldin, anladın, kimden bahsettiğimi. Ölümü bile göze alarak onu korumak için gecenin kör vakitlerinde okuluna gidip bir yerlere sığınmayı, eğer o genç kızı canından çok sevmese, senin dışında kim düşünebilirdi ki? Haberimin olmaması mümkün mü? Tedbirsiz olabilir miydim? Sen gereğini yapmasan, biz pusudaydık zaten ve eylemi bitirir bitirmez seni olay yerinden kaçırmamız da bu plânın bir parçasıydı…
Ve bundan sonraki hayatın için neleri gerçekleştirmen gerekiyorsa onları nasıl yapacağını ve sana kimin destek olacağını düşün oğlum!”
Düşünecekti doğal olarak, eğer ki atasözü, sözünde durmayı önemseseydi. Allah isterse bir kulun işini, mermere geçirirdi dişini (bu Cansen’in düşündüğü idi, ama) Allah istemezse kulun işini muhallebi yerken kırar dişini (gerçekleşen bu idi).
O güne kadar ceset kaynayan morgdaki cesetlerin kimlik taraması sonuçsuz kalmış, Kimsesizler Mezarlığına defnedilmişlerdi sıra sıra. Süresini tamamlayan bir tek ceset vardı, o da sahiplenilmeyen bedenini pazarlayan kötü bir kadına aitti. Onu Şehitler Mezarlığına defnetmek ise diğer şehitlere saygısızlık demekti.
Amir bunun da çaresini buldu, yalvar-yakar değil, cesedi çalarak ve Cansen’in vasiyetini açıkladı kamuoyuna;
“Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!(10)” demişti rahmetli(!) sivil polis. Âlâyı vâlâ(1) ile mezralardan birinde toprağa vermişlerdi birkaç kişi ile. Emniyet Müdürlüğünden ayrılır ayrılmaz cenaze arabasındaki tabutun üzerindeki Türk Bayrağını takip edilmediklerine inandıkları anda kaldırmışlardı.
Emniyet Müdürlüğünde kalan Cansen için yapılan plâna göre, Terörle Mücadele montu giydirilecek, yüzü gözü kapatılıp kelepçe arkasından vurulacak ve belirlenen bir yere götürülecekti, belki ilgi duyduğunun önerisi de dikkate alınarak ve aynı koruma Aysel Öğretmen için de sağlanarak.
Gazetelere gerçek anlamda en yeni durumuyla verilmişti şehit haberi, gerçek gibi. Okul Müdiresine ve öğretmenlerine de teşekkür etmek unutulmamış, ilânın büyütülmüş bir kopyası okulun ilân panosuna asılmıştı.
Farkındalığı yaşamayan Aysel Öğretmen bitkinleşmişti, panoya bakar bakmaz, kendinden geçmiş bayılıvermişti, panonun karşısında, belki de bilmediği, anlayamadığı nedenlerle.
Hastaneye getirilmesi sorun değildi, sayıklaması ve gönlündeki sırrı açıklaması önemliydi. “Seviyordum seni, beni böyle bırakıp gitmeye hakkın var mıydı?” ve anlaşılması mümkün olmayan hıçkırıklarla düğümlenmiş sözler…
Doktorlar; “Gidebilirsin!” dediğinde, kapıda bekleyen müdire hanımla birlikte karakola davet edilmişlerdi, bir memur tarafından, bilgilerine başvurulmak üzere.
“Konu neydi?” gelen memur bilmiyordu, sadece “Eylemle ilgili olsa gerek!” diyecek kadar bilgi verebilmişti.
“Görev gereği” deyip ayrı odalara alınmışlardı. Aysel Öğretmen odaya girer girmez, ilânı gördüğü andaki gibi yıkılıverir gibi olmuştu karşısındaki Cansen’i görünce. Gizlilik şarttı ve bunu sadece Aysel Öğretmenin bilmesinin gerektiğini düşünmüştü amir.
Ve Cansen can havliyle gibi koşup ancak kucaklayabilmişti Aysel Öğretmeni.
Kendine gelen Aysel Öğretmen;
“Seni ilk gördüğümde dünyam aydınlandı! Şehit olduğunu öğrendiğimde dünyam karardı, yaşayamazdım!”
“Elini uzattığında ölmemek için direnmeliydim, seni yaşamak için yaşamam gerektiğine inandım.”
Geriye kalanlar teferruattı sadece…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Polis, Terörle Mücadele Polisi, Özel Harekât Polisi, Trafik Polisi, Toplum Polisi, Sivil Polis, kaçakçılık, istihbarat, olay yeri inceleme, maliye, asayiş polisi olmanın ve Polis Meslek Okullarına, Polis Akademilerine giriş şartları İnternette geniş kapsamlı olarak yer aldığından konunu özüne girilmemiştir.
(**) Öyküyü kaleme aldığımda yıllar öncesinden aklımda kalan, Glenn FORD’un Yaman Silâhşör (The Fastest Gun Alive) filminin etkisini yadsıyamam. İyi bir silâhşör olan (George TEMPLE), yeni bir hayat yaşamak isterken deşifre olur ve meşhur olmak isteyen biri Brederick CRAWFORD (Vinnie HAROLD) ile düello yapmak zorunda kalır. Silâhlar ateşlenir, sevilen George TEMPLE öldü kabul edilerek şehirde eşi ile yeni bir hayata başlar. Tıpkı öykümdeki gibi!
(1) Ahmak Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.
Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.
Aman diyene kılıç kalkmaz. Eğilen baş kesilmez. İnsan mertliğine sığınıp, teslim olan düşmanının canına kıymamalıdır, anlamında Atasözü.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Salkım-Saçak; Dağınık, düzensiz bir durumda, parçalara ayrılmış, parçaları sarkmış.
Sırım Gibi; ince yapılı olmasına mukabil, güçlü, dayanıklı.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen çocuk.
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.
(2) ABCD 11; Böyle bir plâka olmayacağı tabiidir. Alfabenin ilk beş harfinden dördü ve yaşadığım ilin İl Plaka Kodu.
(3) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
(4) Atraksiyon; İlgi çekici gösteri, eğlence.
Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.
Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.
Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
Melânet; Büyük kötülük, lânetlenecek iş veya davranış.
Meşum; Kötü, uğursuz.
Operasyon; Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü.
Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.
Üryan; Çıplak.
Vahim; Sonu çok tehlikeli olan, kötü, ağır, kokulu.
Zebani; Zebellâ. Kötülüklerle anılan insanlara yakıştırılan bir unvan. Cehennemde bekçi olduğuna inanılan, eli topuzlu, çok iriyarı, çok güçlü, korkunç yaratık.
(5) Bertaraf Edilmek; Ortadan kaldırılmak, giderilmek.
Deşifre Etmek; Kimliğini anlamak, kimliğini açığa çıkarmak. (Fransızca déchiffrage); önceden çalışmadan notayı ilk görüşte okumak.
Gözlerini Dört Açmak; Bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok dikkatli olmak.
Güme Gitmek; Bir söz (Bir davranış) karışıklığa gelerek boşa gitmek. Bir hiç uğruna ölmek.
Kamufle Etmek; Alalamak, gizlemek, saklamak.
Kelle Koltukta Gezmek; Önceki devirlerde idam edilen birinin kafası kesilip koltuğunun altına konulurmuş. Deyim buradan üremiştir. Ölümü göze almak, Can verme aşamasına gelmek, gereğinden çok acele etmek, gözünü budaktan esirgememek gibi anlamlar içerir.
Kem Gözlerden Sakınmak; Canlı ya da cansız bir varlığın, başına kaza-belâ getirmesinden, nazarından sakınmak.
Kim Vurduya Gitmek; Bir kalabalık arasında vurulan, öldürülen kimseyi kimin vurduğu, öldürdüğü belli olmamak.
Kulakları Kirişte Olmak; Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice beklemek.
Mimlenmek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir hareketinden, davranışından, düşüncesinden ötürü bellenmek, kötü tanınmak, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına konmak, damgalanmak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Reva Görmek; Bir davranışı, bir olayı bir kimse için uygun görmek (veya uygun görmemek) (Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır).
Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.
Tavuğuna “Kışt!” Demek; Çıkarına dokunmak, işine burnunu sokmak.
(6) Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ (Vurgulamak istediğim şey Çin Atasözünü dikkate alarak şu; “Çirkin bebek zaten yoktur da, her anne dünyadaki en güzel bebeğin kendi bebeği olduğunu düşünür” ve sanırım bu konuda haklıdırlar da. Aslında asla ve asla çirkin bebek veya çirkin anne, kısaca insan da yoktur, onları çirkin gören gözler vardır, bilindiği üzere).
(7) IMEI Numarası; International Mobile Equipment Identfy. Cihazların kimlik numarası, tek ve benzersiz olup 15 haneden oluşur, #06# tuşlanarak tespit edilmesi mümkündür.
PIN Kodu; Personel Identification Number. Kişisel Kimlik Numarası. Kablosuz cihazlarda SIM kartı ile birlikte kullanılan numara.
SIM Kartı; Subscriber Identfy Module. Cep telefonlarında kimlik belirleme çipini taşıyan kart. Telefon numarası, PIN ve abonenin rehberini içerir.
(8) Kur’an’ı Kerim, Nisa Suresi, Kırk Üçüncü Ayeti ve aynı Surenin Doksan üçüncü Ayeti şöyle demektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.”
(9) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim. Rene DESCARTES
(10) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… Bir Anadolu Türküsünün nakaratı.