Oldum olası, yaşamda en çok gücendiğim şeylerden biri, bir kısım hayvanların özgürlüklerinin insanlar tarafından gasp edilmesi(1), kısıtlanması…

Tüm kuş cinslerinin, Hampshire farelerinin, deney kobaylarının kafeslere, balıkların akvaryumlara, ev (süs için, zevk için, hatta tatmin olmak için, her ne ad verilirse) köpek, kedilerinin ufak bir hava alış süreleri dışında evlere hapsedilmeleri ters gelir bana.

Hele ki karne getirmeleri, sınıflarını geçme mükâfatı, herhangi bir konuda başarılı olmaları ya da sadece özençleri karşılığı çocuklara canları sıkılıncaya kadar alınan sonlarında o hayvancıkların yaşamında tereddütler olan oyuncaklar…

Özellikle tatil yörelerinde dul, yaşlı, teyze ve amcaların doğadaki hayvanlara bakmak yerine sırf bencil ihtirasları için çocuklar gibi tatil süreleri sonuna kadar sevgilerini ve gerekliliklerini esirgemedikleri, egolarını test edip tatmin oldukları hayvancıkları tatillerinin bitiminde doğaya salıvermeleri, illet eder(1) beni.

Bu hayvanların doğa şartlarına alışkın olmadıkları, yapılarının onları ölüme sürükleyeceğini, ancak öncesinde yaşama küsecekleri akıllarının uçlarından bile geçmez, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hiçbirinin…

“Hoşt! Pist! Kışt! Kış!” hakarettir onların terk edildikleri anlardan sonra masum bakışları için. Havlayan köpek ısırmaz, nankör kedi billâhi gözünü oyar alimallah, hırsız kargalar, ya da kuşlar gibi sözleri yanlış sözler olarak yorumlarım beynimde.

Çocuğunun eline sapan verip kuşları öldürmelerine, sokak hayvanlarını tekmelemelerine, küme halinde doyunmaya çalışan kuşlar dâhil tüm hayvancıkların peşlerinden haince koşarak rahatsız eden el kadar çocukları alkışlayan anne-baba, dede-ninelerin hiçbir değerleri yoktur indimde. Özgürce yaşamaya hakları yok mudur bu hayvancıkların?

Sadece bunlar mıdır eziyet çekenler? Niceleri…

Uyuşturulmuş bir boğanın matador denilen soysuz tarafından “Ole!” sözleri eşliğinde katledilmesi, horoz dövüşleri, deve, boğa, keçi kavgaları acınacak davranışlar, sanki İspanya’daymışsın gibi çılgınca “Ole! Yaşa! Peh! Peh! Bravo! Aslanım benim!” sözleriyle alkışlanıyorsa benim yutkunmaktan başka çarem yoktur, çaresizlikten bunalırım bile.

Ve sadistçe diğer davranışlar…

Bir boa yılanının önüne canlı olarak atılan fare, sıçan, tavşan, tavuk gibi hayvanlar, yılkı(2)

olması gerekirken yaşlı, çaresiz canlı hayvanların vahşi hayvanların kafeslerine, timsahların önlerine atılması…

Safari(1) adındaki çılgınlıkla, hayvanların neslinin tükenmesine sebep olanlar, sürek avı denen saçmalıklardan vahşice zevk alanlar…

Kafeslere tıkılarak kendi artıklarının rendering(2) sistemiyle yem haline getirilmesi sonucu, âdeta yamyam olmaya mahkûm edilen, gün yüzü görmeyen, ışık oyunlarıyla şaşkınlaştırılarak et ve yumurta verimleri arttırılan tavuklar…

Daha doğrusu 110-112 günde olgunluğa erişmeleri gerekirken 45-52 gün içinde kesilecek hale gelen mikrop, hastalık şüpheleri olan hormonlu civciv irilerinin satışa arz edilmeleri…

Sırf zevk için tahta bir sandalyeye oturtulup saçı tıraş edilen, sumo denilen vahşi bir güreşçinin maymuncuğun kafatasının üstünü uçurup dökülen soslarla maymunun beyninin canlı yenilmesi…

Sırf kanı akmasın, lezzeti bozulmasın diye domuzların, köpeklerin boğulmaları, ya da hunharca öldürülmeleri…

Doğasına aykırı olarak sırf zevk ve gösteriş için köpeklerinin tüylerini yolan, tıraş edenler, kısırlaştırılan kedi, köpek ve hatta öküz haline getirilen danalar, boğalar ve suni tohumlamalar…

Yaşamayı, sevgiyi, şefkati hak ettikleri halde hayvanlıktan kurtulamamış süslü sosyete kokonalarının(2) kürk özençleri için katledilen hayvanlar…

Hedef tahtası olarak kullanılan, araçların çiğneyip de dönüp bakmadıkları hayvanlar, belediye elemanlarının nüfus kalabalıklarını, dünyayı kirletenler yalnızca onlarmış gibi hayvanları zehirlemeleri ve çöp konteynerlerine, çöp arabalarına istiflemeleri, hatta âdet olarak canlı halde eşek, köpek yakmalar…

Ağır yükler altında inleyen özellikle eşeklere akıl almadık eziyetler…

Ciğerini büyütmek için zorla beslenen kazlar ve…

Kurban Bayramlarında acemi kasap rezaletleri…

Vahşetleri izlemek için Dolar, Euro bazında ödemeleri hayâsızca(2) ödeyen edepsiz zenginler…

Hangi biri için eziyeti anlatsam, hangi biri için çetele tutsam(1) ki, hiçbir insanın yüreğinin tahammül edemeyeceği, hatta midesinin kaldıramayacağı bir yaşamdır bunlar…

Aslında en vahşi, haşin, acımasız, gaddar(2), zalim hayvan; zavallılığının farkında olmayan insandır demekte hata yoktur bence.

Yerdeki mahlûklara acımayana meleklerin de, Allah’ın da acımayacağını(3) bilmeyen tüm bu aymazlıkları(2) matahmış(2) gibi sahiplenenler…

İşte tüm bu nedenlerledir ki, genelde hayvan, özelde köpek, özellikle de kara köpeklerimin dostuyum ben. Ancak başlangıcımda değil, itiraf etmeliyim ki, bugünlerimde.

Nedeni de şu; sokağımızda onlara bakan teyzenin öldüğünü hisseden dostlarının cami avlusunda, musalla etrafında, ses çıkarmaksızın beklentileri idi.

Belki imkânları olsaydı teyzenin mezarında defnine de ulaşmak isterlerdi gibime geliyordu. O günden sonra onların hamisi olmayı(1) kafama koydum. Teyzenin evindeki mama, aşı torbaları, kapı önündeki tabak, çanak, plâstik küvet, kova, tencere, tava, bidonlar gibi neler varsa aldım, torunlarının izniyle.

Muhtemelen inanılacak gibi olmasa da çeşitli renk ve desenlerde, muhtemelen köpeklere verdiği adlar nedeniyle hazırladığı palto diyeceğim yün kazakları bile vardı köpeklerin.

Ve tüm bunlara karşın evin temizliği pırıl pırıldı teyzenin. Doğru olan şu olsa gerek ki, tüm aldıklarımın yerleri, belki de hasta olduklarında şefkatle özenle de baktığı kömürlük, vestiyer, ardiye gibi diyeceğim bir yer olabilirdi, iki katlı kâgir evinin alt katında.

Yazları su dışındaki ihtiyaçları ile baş edebiliyorlardı kara köpeklerim, küçük-büyük ayırımsız. Ancak kış aylarında sorunlarının çözümleri için destek gerekiyordu.

Teyzenin artıklarını topladığı tavuk lokantalarını, kasap dükkânlarını öğrenmiştim, evi sahiplenen çocuklarından, torunlarından değil, bu kez komşularından.

Yaşadıklarıma sorun demem mümkün değil, kış aylarında. Akşamüzerleri ve evimin civarlarında, bahçe demirlerine asılı yiyecekleri toplamak, sabah ezanlarından sonra ılık su dolu bidonla su taslarını doldurmak, kuru ekmeklerini ıslatmak, eve dönmekten erindiğim için bakkalın kapısının önüne koyduğum bidonu almak ve yaşama tekrar dönmek şeklindeydi mesai günlerindeki yaşantım. Çünkü bir devlet dairesinde çalışan vasıfsız olmasam da, unvanı var gibi olan bir memurdum.

Tatil günlerim, bir bakıma onlardan izin alarak yaşadığım spor karşılaşmaları dışında onlarındı. Kendine yeten yalnız bir insandım, bir apartman dairesinde, deposuna kara köpeklerimle ilgili malzemeleri yığdığım, komşularımın desteklerini kabullendiğim.

Yan bakmak; mizacımda kitabımda yoktu, diyebilirim ki kendi halimdeydim. Hiçbir canlıya; “Hoşt! Höst! Pist! Kışt! Oha! Çüş!” gibi kabalıkları yaşatmak asla aklı ucundan geçmeyen…

Tam olarak bilgim dâhilinde değildi, ama saydığımda kadromda on bir adet köpeğe sahip olduğumu öğrenmiştim. Hepsinin kulaklarında rahmetli teyzenin akıl ettiği küpelerde numaralar ve diğer yanlarında teyzenin onlara verdiği isimler vardı. Çoğu ağırlıklı kara olup Karakız, Karagöz, Karabacak, Karabaş, Karayel, Karakılçık, Karamel, Karatosun(4)… gibi. Diğerlerinin de benzer isimleri var, ama şu an aklıma gelmiyor, görürsem mutlaka o isimleri de hatırlarım.

Yaşlı teyzenin telefon rehberinde mutlaka onlarla meşgul olan veterinerin telefon numarası, belki adresi de olsa gerekti, köpeklerin alet-edevatlarını aldığımda, almayı akıl edemediğim. Şimdi ise mirasçılarını yol-yordam bilemediğim için arayayım ki bulayım…

Bir iş arkadaşımın önerisi ile veteriner bir arkadaşı buldum. “Kalbim temiz!” diye iddia etmeyeceğim, ama o veteriner, teyzenin güvendiği, beş kuruş bile hizmet bedeli ödemediği, boş vakitlerinin tamamında yanında olan, poğaça, börek ve çay ikramlarını reddetmediği veteriner idi, sonraları geniş kapsamlı olarak dost olduğum.

Kontrollerini yolunun her düşüşünde, gerektiğinde ve en geç ayda bir yapıyordu. Bilmediğim için sözümde kusur olabilir, ama köpeklerim aşı vakitlerinin geldiğini o çantasıyla beraber geldiğinde, ya da kafeslere konularak uysalca götürüldüklerinde, nedenini hemen anlıyorlardı.

Şimdi aklıma gelen bir hadiseyi anlatmadan geçmem haksızlık olacak. Bazı komşular, ahır hayvanları besleyenler için ekmek vb. parçaları poşetler halinde duvarlara asıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki, teyzeyi rahmetli olarak uğurladıktan sonra, etrafındaki evlerden, lokantadan, kasaptan aldıklarıma ek olarak, kara köpeklerime yetemeyeceği düşüncesiyle o torbalardan bir miktarını (ç)alıyordum, vicdanım bir miktar rahatsız gibi olsa da.

Sonraki tatil günlerinden birinde çöp torbası paketleriyle mimlediğim(1) kapılara ulaşarak önce rahmetli teyzeyi, sonra kendimi ve kara köpeklerimi anlatma gayretini yaşadım.

Beni dinleyenlerin çoğu değil, hepsi insanoğlu insanlardı. Yedikleri tavukların kemiklerini, kemikli etlerin iliği emilmiş kemiklerini, yiyemedikleri şüpheli oldukları örneğin makarna, pilâv gibi artıkları da bazen akşamüzerleri, bazen günün herhangi bir saatinde görev gibi asmaya başladılar, bahçe ya da elektrik, telefon direklerindeki çıkıntılara.

Bahçe duvarlarının, direklerin dış tarafına astıkları sütçülerin ekmeklerine ek olarak iç taraflarına da ayrı poşetler halinde benim kara köpeklerim için yiyecekleri asmaya başladılar, çöp torbaları bitinceye kadar.

Daha sonralara doğru günlerde, “Abi, amca, kardeş, evlât” sloganlarıyla;

“Çöp torbalarına para verme, market torbaları var!” ya da benzeri sözlerle himmetlerine lâyık görüldüğümü anlattılar (sanki). Bu davranış, birkaç kuruş tasarruf etmemden ziyade mutluluğumdu.

Gel zaman, git zaman kara köpekler benim, ben kara köpeklerimin oldum. Tek noksanlık benim onları sevip okşamama rağmen, bir bakıma yanlışlık gibi görünse de tezahüratlarında noksanlık var gibiydi. Muhtemelen ölen yaşlı teyzeyi unutamamaları diye düşünüyordum. Çünkü bencilce bana olmasını arzuladığım davranışlarla veteriner arkadaşa karşı davranışları farklıydı.

Veteriner deyince bir süre duraklamam gerek. “Beş kuruş bile almıyordu!” demiştim. Rica-minnet bir kez İskender ikram etme teklifimi, yalvar-yakar bir kere de ailece bildikleri bir yere götürmemi kabul etti. Rica-minnet, yalvar-yakar gerçekti benim için, yaşadığım.

Dünya tatlısı iki çocuk, dünyada ve ahretimde kardeşim olsun dediğim bir eş ve yanlarında kardeşim diye takdim ettiği, ancak hiçbir elektrik alamadığım, tahminen de veremediğim, etkilenme alanımdan şöyle bile geçmeyen bir genç kız, güzel olmasına güzel, ama durgun ve donuk.

Veterinerle ertesi gün buluştuk, hatta özellikle.

“Gönlüm isterdi ki baldızımla yıldızlarınız uyuşsun. İyi bir arkadaşsın, baldızım da iyi bir kız, mükemmel bir insan. Ama ne sen onunla ilgilendin, espri, iltifat, iki uygun söz, ne de o sana böyle bir fırsat yaşatmayı uygun gördü. Üstelik aynı mahallenin, sokağın çocuklarısınız...

Kayınpederimi yitirdiklerinden beri aynı evde oturuyorlar ana-kız, hüzünle. Önemli değil, ama sofuluk ötesinde biraz muhafazakâr görünen annesi bütün gün, bazen geceleri bile yalnız…”

Bazı şeyleri söylemekle söylememek arasında bocaladığını hissettim.

“Kardeşim dediğim baldızım ise işten eve, evden işe koşuşturan bir sağlık görevlisi. Dilerdim ki aranızda bir yakınlaşma olsun. Olmadı, üzgünüm, evde kalmış kart bir kız kurusu değil, çıkar bir nasibi elbet, sen de gönlünün sultanını bulursun inşallah! Ama bil ki yakışacağınızı düşünerek beraber olmanızı arzulamıştım, bunu içtenlikle söylediğimi bil!”

Bana öyle gelmiş olabilir belki, uzaklaşmadı, ama sanki o eski içtenliği de yok gibiydi veterinerin. Kalp kalbe karşı olmayınca(5) da silindi o genç kız beyin hücrelerimden, oysa veterinerin çocukları tüm heyecan, neşe, sevinç ve görüntüleriyle zihnimdeydi.

Gün geçti, günler geçti, monoton, yeknesak, yokluk, yoksunluk ve yoksulluk yüklü.

Hasretle yolumu bekleyen, hiç ilintisi olmadığı halde “Kuzucuklarım!” dediğim kara köpeklerimin suları için, bakkal ağabey o kış gününün cuma akşamı dükkânını erken kapattığı için bir çözüm üretememiştim. Gerçi mahallede feryat-figan yoktu(6), ölüm için.

Olsa, eh namazla-niyazla fazla yakınlığım olmasa da, hatta tartışılır gibi olsa da camiden verilen salâ ilişirdi kulaklarıma ve sesle;

“Hu, komşanım! Ayşanım, Fatmanım mefat etmiş, sizlere ömür!” gibi. Şiveden ziyade kelime ya da harflerin yutulduğu şekilde…

“Duydun mu? Ahmet Emmiyi, Memet Dayıyı, Bekdemirli Hacıyı kaybetmişiz, iyi adamdı valla, beş vakit namazdaydı, çok zaman da müezzinlik yapardı rahmetli!” Her zaman kaybetmişiz demek yerine aynı kadınlar; “Mefat etmiş! Ölmüş!” de der ve ayrıca eklentileri olurdu sözlerinin;

“Bebeleri bekleniyormuş, şehirden…” ya da “Yurt dışından gelmeleri için”. Çok ender de olsa “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (7) tavrında “Köyümde, annemin, babamın yanına gömsünler!” vasiyeti şeklinde ölü olarak yolculuk yapanlar da olurdu…

Bakkalın üstündeki pencere muhtemelen odayı havalandırmak, ya da bir şeyleri silkelemek için açılınca şansımı denemek geçti içimden, elimi kaldırınca görüneceğim umuduyla. Sağ elimin başparmağını su içme hareketi gibi ağzıma götürüp kara köpeklerimi işaret ettim.

Karşımdaki simasını tam olarak zapt edemediğim bir genç, ya da yaşlı her neyse, kız ya da kadındı. Avucunu “Bekle!” der şeklinde işaretledi.

İnanıyordum ki, annesinin sokağa çıkmak yerine alttaki bakkaldan siparişlerini göndermesi için bir ipin ucuna bağlı sepeti olsa gerekti. Sanırım karşımdaki o cismin giyinip kuşanmak gibi zahmetlere girmesini düşünemezdim. Ilıktan sıcak su dolu bir bidon vardı sepetin içinde, görünmeyi istemeksizin saklandığını (bana göre) düşündüm.

Ilık ötesi sıcak suyla yapmam gerekenleri yapıp, sarkmış durumdaki sepete bidonu koydum, centilmenlik parayla değildi ya, bir kâğıda; “Kara köpeklerim adına teşekkür ederim!” yazdım.

Resim konusunda deha(2) sahibi olduğum için(!) bedeni kibrit veya kürdanlardan şekillendirilmiş kocaman bir kafa altına, eli kalbi üzerinde teşekkür ettiğimin sembolü gibi bir şekil çizdim. Espri yeteneğim ancak o kadardı!

Sonrasında olumlu mu, olumsuz mu, stres, gerilim, rahatsızlık, sükûn mu, takdir mi, tekdir mi olduğunu anlayamadığım günler başladı görevli olarak uzaklaşmam gereken ve bitti, kara köpeklerimden ayrı, onların başsız kaldıklarına inandığım. Onları salon köpekleri gibi alıştırmış olmamadan dolayı kendimden nefret ettim.

Bahçe duvarlarına asılmış kemikler ve yemek artıkları bir hayli birikmiş, ekşiyip bozulmamış, ancak donmuştu. Ekmek parçaları aynı direnci gösterememiş, soğuğa rağmen, belki de başlangıçlarında küflenmişlerdi. Yapacak bir şeyim yoktu, hafta sonu olduğu halde kibrit, kürdan çöplerinden heykeller yapmak gibi, boş görünen pencereye doğru.

Kibrit çöpünden hayaller? Evet! O “Bekle!” işareti yapan, genç, güzel, çakır gözlü…

Hop! Ne oluyor, görmeden, bilmeden, gönlüne göre şekillendirmek? Etkilenmek uzaktan da olsa, belki gizli-saklı sevgi ihtiyacı için belki, amenna(2). Ama görmeden tarif etmek? “Bari Nüfus Kâğıdı sureti de çıkartsaydın!” denecek kadar anlamsızlık yaşadığımın farkında değil gibiydim.

Peki, kimdi o? Evli mi, bekâr mı? Bir “Bekle!” anlamında işaretle bu kadar mizansen(2) üretmek? İnsan elinde gibi gözükse de, düşünürken yoruluyordu, hele ki mantıksız olduğu kadar, imkânsız kara imkânsızlıklar yaşarken?

Özlemiş gibiydiler kara köpeklerim ardılır gibiydiler üstüme sevgiyle, üstümü başımı kirlettiklerinin farkında olmaksızın. Sadece 2017 Karakız hariç. İsim veterinerin katkısıyla rahmetli teyze tarafından verilmişti.

Ve Karakız tahminen on bir kişilik ailenin tümünün annesiydi, melül(2) mahzun ve duygusallık ötesinde mahzunca bakan. Bir başkalık vardı bakışlarında benim bilip anlayamadığım. Hasta? Olabilirdi. Yaşlılığın getirdiği, soğukların desteklediği bir uyuşukluk? Neden olmasındı ki?

“Karakız durgun!” dedim veterinere.

“İnsanlarda sekerât(2) dediğimiz hal, ölüm iyiliği gibi. Gözleri açık, donuk, ya da gözleri kapalı, hareketsiz, etrafındakiler ağızlarını açmaksızın boğazlarından sesleniyorlarsa, haber ver, çöpçüler çöp konteynerine ya da çöp kamyonuna atmadan evvel yetişeyim. Onlar için belirlediğim, çok uzaklarda insanların ona ve diğerlerine asla zarar vermeyeceği bir yere, onların mezarlıklarındaki yerlerine gömelim onu.”

Başını okşadım Karakız’ın. Hüzünlü bir şekilde açtı gözlerini. “Ben de hayır yok be patron, gidiciyim!” der gibiydi. Bu tür bakışlara önce kanserden yitirdiğimiz annemin, annemin ölümünden sonra ise hiçbir yere sığdıramadığım, hatta kim aklına soktuysa; “İkinci bir anneye ne dersin oğul?” diyen babamın son anlarında rastlamıştım.

Babamın bakışları, annemin ve Karakız’ın bakışlarından daha küskünce idi sanki.

“Gelecek olan karınız olur baba, asla annem olamaz ben de kendi başımın çaresine bakarım!” dememin onu kahırlandıracağını aklımdan geçirmemiştim.

Yetmişleri başarıyla aşan babam, “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak!” diyerek kahırlarıyla, üzüntüleriyle bana bırakmıştı dünyayı, ne halt yiyecektiysem? Çünkü göçüşündeki bakışları; “Katilim sensin!” der gibiydi, bir bakıma haksız da sayılmazdı, bugüne kadar unutamadığım.

Kader mi, şans mı, ucuz bir tesadüf müydü yaşadığım bilemiyorum, ama gücüme gidiyor, hatırladıkça tahammül sınırlarım zorlanıyordu.

Veterinerin tarifleri gerçekleşti, pazar günü Karakız’ın başına geldiğimde gördüğüm.

Telefon ettim. Bu kez arka kanepesi olmayan kapalı bir minibüsle, kefen niteliğinde beyaz bir torba ve bir sürü kafesle birlikte geldi.

Karakız’ı o beyaz torbaya koydu, itinayla, diğerleri sıraya konmuş kafeslere doluştular kendiliklerinden, daha önce benzerini yaşamışlar, örneğin aşıya gitmeleri gibi.

Şehirden oldukça uzak, yumuşak toprağın kazılmak için uygun olduğu bir tepeye ulaştık beraber. Birkaç değil, birçok taş dikiliydi sıra sıra, düzgün ve eşit aralıklarla. Kazma kürekle gelmişti veteriner. Önce kafesleri açtı sırayla, eğitimli gibi “U” harfi şeklinde dizildiler, inanılmaz bir şekilde.

Veteriner kazdı, ben toprağı kenara yığdım, belki de fark edilebilen bir hüzünle.

“Bu kadar yufka yürekli(8) olacağın aklımın ucundan bile geçmezdi!” dedi, acaba iç mi çekmiştim istemeksizin, gözyaşlarım mı birikmişti pınarlarında, farkında değilim.

Kazı işi bitince torbanın ağzını açtı veteriner, “U” harfinin bir köşesinden başlayarak her kara köpeğe Karakız’ı gösterdi, vedalaşmalarının gerçekleşmesinin gereği gibi. İşlem tamamlanınca Karakız’ı yerine yerleştirdik, örttük. Bu kez de diğer kara köpekler ağızlarını açmaksızın iç çeker gibi, küskün, ayrılmak istemez tavrındaydılar.

Veteriner onları ayrı ayrı, hatta hüzünlerine saygı göstererek kucaklayıp kafeslerine koyup minibüse yerleştirdi.

Kara köpekleri ve beni bıraktı, o dört yolun birleştiği kavşak göbeğinin biraz ilerilerinde. Yere yatık çam ağaçlarının(8) altı, nüfuslarında bir eksikle yaşam yerleri olmaya devam edecekti.

Bu yaşam yerlerine ulaştığımızda gözüme çarpan farklılık, köpek mezarlığına gidişimizle birlikte, korumasız kalan sığınaklarındaki taslarında ne var, ne yoksa diğer sokak köpekleri tarafından silinip süpürülmüş olmasıydı. Istırap çeker gibi inlemeleri açlıkları ve susuzluklarıyla katmerleşmişti sanki.

Bakkala doğru yöneldiğimde o, evli-bekâr, genç-kart, çirkin-güzel ne olduğunu bilemediğim, kız ya da kadın olduğu konusunda tereddüdüm olan bayanın pencerede olduğunu görünce şansımı, daha doğrusu haddim olmayan şımarma hakkımı kullanmak istedim uzaklardan, cesaretle.

Başparmağımla su içme, parmaklarımı birleştirip sonra midemi ovalayarak ve kara köpeklerimi göstererek yeme hareketini gerçekleştirmeye çalıştım.

Yine eliyle; “Dur! Bekle!” ya da “Bir dakika!” der gibi bir işaret aldım, acele ile bakkal dükkânının önüne gelip sarkacak sepeti bekleyerek.

Pencerede görünmedi, ama sepet indi yavaş yavaş ve daha önce kullandığım bir bidonla ılık su ve üzerinde köpek resmi olan yarım torba mamayla…

Zihnimdeki çok sorunun cevabı o köpek maması olan poşet oldu. Demek ki kara köpeklerimin bir koruyucusu daha vardı yeryüzünde ve anlayamadığım şey, sepet içindeki not idi; “Anlayamadım!”

Neyi, niçin, ne zaman ve nasıl yapmıştım ki, anlayamamıştı? Yuvarlak bir kafa ve kibrit çöplerinden el-kol çizimlerini gönderdiğimi unutmuştum.

Oysa ilkokul öğretmenimiz, hem resmi sevmemiz, hem işaretlerini anlamamız, hem de duygularımızı çizgilerle anlatmamız için ne demişti?

“Nokta-nokta virgül hat / İşte sana bir surat / Yumurtavari bir vücut / Eğri-büğrü kollar, bacaklar / Haniymiş bebeğimin düğmeleri?...”

Kara köpeklerimde ilgilenen bir kankam olduğunu düşündüm, hayvan dostu, en basitinden sokak köpeklerinin dostu, onlar için torbayla köpek maması alacak kadar kendini sokak köpeklerine yakın hisseden.

Teşekkür etmek için aynı pencereye tekrar baktığımda aklım başıma gelir gibi oldu.

İlk seferde çubuk bebekle elimi kalbimin üstüne koyarak teşekkür ettiğimi hatırladım. Bu kez çubuk bebeğimi asker selâmı verir şeklinde resmedip bidon ve mamayı aldıktan sonra “Sağ olun!” notuyla sallanan sepetin içine koydum.

Bana, korkularıma rağmen neler olduğunun farkında değildim. O halde onu bilmeli, görmeli, tanımalı, sormalıydım. Edepsiz bir uşak gibi yolunu gözlemek, sarkıntılık yapar gibi davranış, ele-güne karşı ayıptı bana göre.

Beynim çözüm üretemiyordu. Çeşitli vakitlerde bindiğim otobüslerde rastlayamıyordum ona; “Tanrı kaderimde onu yazmış olsun!” diye düşünmeme rağmen. Arabasının olacağı, ya da kocasının arabasıyla bir işe gittiği ya da bütün gün evde kocasını bekliyor olacağı gelmiyordu aklıma.

Bir iş dönüşünde, bir belediye otobüsünde ona rastladım gibime geldi, hissi kabl el vuku(8) dediğim aşılması güç bir güçle. Henüz boş olan otobüste geri geri gitmekten hoşlanmadığım halde karşısına oturdum, sanki uzaklardan “Bekle!” şeklinde el işareti yapıp saklanan, köpeklerimin dostuymuş gibi.

Beynimi zorluyor, o kadar uzaktan gördüğümün o olduğuna dair bir kanaatim olmamasına rağmen, benzetmeyi neden beyin hücrelerime yerleştirdiğimi bir türlü hatırlayamıyor, yaşamam gerekeni gerçekleştiremiyordum. Yaşamımda böyle biri yer almış olsa kesin olarak unutmam mümkün değildi. Hele ki böyle “Uyuyan Güzel(8)” Modunda.

Kıpırdamadı oldukça uzun bir süre, ta ki yanına bir amca oturup da, başını önce o amcanın omzuna dayayıp sonra uyanıp “Affedersiniz!” deyinceye kadar. Camdan baktı, nerede olduğumuzu bilmek ister gibi. Ben ki göz aşinalığımın(8) farkına varmamış olarak; “Onuncu duraktan kalktık, on birinci durağa doğru geliyoruz!” deyince yerinde doğruldu, atkısını boynuna doladı, değil bana, etrafına bile bakmadan, başı önünde indi otobüsten, merak edenlerin olacağını aklının ucundan bile geçirmediğine emindim.

Kişi kendisine karşı dürüst olmalıydı. Uzaktan da olsa bilmeksizin etkilendiğim o olabilir miydi acaba? Pencereden kaçıyordu, bana mı öyle geliyordu yoksa saklanmak istiyormuş gibi? Beynimden silip atamıyordum görüntüsünü.

Tek çarem kalmıştı artık karşılaşmak için. Sabrım tükenmişti, teşekkür etmek bahanesiyle kapısını çalmak ve önsözü ona bıraktıktan sonra içimden geçenleri, “Köpek dostu” kapağına gizlenip sorup sorgulayıp öğrenmeliydim. Dünyayla ilgili hiçbir bağlantım yoktu, ot gibi yaşıyordum, o belki hayatıma renk katardı.

Öncem yoktu, sonram için umutlu olabilirdim belki. Tek engel, aklımdan geçmemesi gereken engellerdi ki bu, benim karşılıksız kalmamın belgesi olurdu. O halde ne olacaksa olmalı, gecikmemeli, hatta çekiniklikle düşüncelerimi ertelememeliydim.

Kapıyı çaldım, bakkaldan “Kimdirler, nedirler, ne yaparlar, ne ederler?” şeklinde sorgulamaya gerek görmeksizin, gelen akşamda kara köpeklerimi doyurmadan evvel.

“Kim o, demeyeceğim!” dedi açılmayan kapı arkasındaki ses.

“Beni biliyor musunuz?”

 “İsminizi, kim olduğunuzu bilmiyorum, ama cisminiz görüntü alanımda. Yarın cuma, cumadan sonra köpeklerinize yardımcı olabilirim. Annem bazı konularda sofuluk, mutaassıplık ötesinde duyarlı biri. Şimdi bana kırk türlü sual sorar, kapıyı bu nedenle açamam. Ne söyleyecekseniz, söylemek istiyorsanız söyleyin, dinlerim. Ama ne ümit verici bir söz çıkar dilimden, ne de umacağınız söz ve kelimeler çıkar ağzımdan, söz vaat gibi…”

“Tek soru evli misiniz?”

“Bunun kara köpek sevgisiyle ilişkisi ne?”

“Özür dilerim, ‘Ümit vermem!’ demiştiniz, sormam hata, hatta ilginizi ummam bile.”

“Diyelim ki annesiyle birlikte yaşayan bir kız, ya da dul bir kadın, isteğiniz ne?”

“Günah işlememek, ümit vermeseniz bile ilgimi sevgiye döndürüp uzaktan da olsa umutlanmak, âşık olmak hatta…”

“Beni tanımıyorsunuz ki!”

“Kişi, eğer inancı varsa inanç ve davranışlarıyla da tanır karşısındakini. Kapı arkasından konuşuyor olsanız da fazla rahatsız etmeyeyim sizi. Kara köpeklerimle ilginizi hissetmemem, fark etmemem mümkün değil. Umudum yarının yeni bir gün olması ve hiç olmazsa bana elinizi uzatmanız…”

“Olabilir belki, ama bu da bir söz değil!”

“Peki, iyi geceler efendim!”

“Allah rahatlık versin Ah… Yani beyefendi!”

İsmimin ilk hecesinden sonra duraklamıştı, benden önce beni tanıması mümkün müydü? Tırnağını kırmış, elini, ayağını bir yerlere çarpmış da ‘Ah!’ demiş olamaz mıydı?

Zaman nelere kadir değildi ki?

Ertesi gün olmasına rağmen köpeklerimi beraberce doyurmak için gelmedi. Boşuna bekledim cumartesi, gün boyu. Sonra Veteriner Ağabeyden, ilk isminin anlamını bilemediğim, Ahmed Ağabeyden telefon aldım. Bunu daha önce aklımda tutamamıştım, telefonda vurgulayarak “Ben Ahmed!” deyince, eh benim ismime de biraz benzediği için aklımda tutmam kolay olmuştu.

Nüfus Memurunun imlâ hatası olduğunu söylemeye gerek, dilimin dönüp de söyleyemediğim birinci ismin anlamını da biliyor muydu o zat, hiç sanmıyorum. Neyse;

“Ben Ahmed! Bekâr bir adam olarak bize yemek ısmarladın. Biz de özlemişsindir deyip ev yemekleri yaparak ikram edelim diye düşündük. Eşim neleri sevdiğini öğrenmemi emretti. Biliyorsun emir, demiri keser!..

Pardon, evli değilsin ki nerden bileceksin? Evlilerin evlerinde emir demiri kesmesine rağmen son sözü babalar, erkekler söyler yani; ‘Peki aşkım! Emrin olur bir tanem! Evet sevgilim!’ şeklinde. Başına gelmemiş ki bilesin!”

“Hiç de o kadar kılıbık olacağınızı düşünemiyorum nedense. Bir öncesindeki yemek davetimdeki davranışlarınızla kesin olarak sabit!”

“Anlaşıldı! Önce şunu söyleyeyim ki; Eşine yardım eden erkek kılıbık değil, kalbi ılık bir erkektir(9). Bu akşam mı gelirsin, yarın akşam mı?”

“Yarın dersem, bir sürü zahmetlere girersiniz. Onun için en iyisi bu akşam diyeyim!”

“Peki, saat 19.00 en geç 19.30. Geldin, geldin, gelmedin, gelemedin, bize afiyet, sana da geçmiş olsun, kara köpeklerin dostu…”

 Bu sözü Ahmed Ağabeyden ilk kez duyuyordum gibime geldi. Bana ait olan bu sözü daha önceden de bir başka ortamda, bir başka birinden, bir başka sesleniş ve tonla duymuşum gibiydi.

Gecikmedim, memleket saat ayarı gibi tam yedi de yani 19.00 da kapıyı çaldım.

“Geç, şöyle buyur Ahmet’ciğim!” dedi Ahmed Veteriner Ağabey. Saçmaladığımın farkındaydım, ama neden saçmaladığımın farkında değildim. Nihayeti bir ev yemeğinin ikramında bu kadar şaşkınlığımın nedeni ne olabilirdi ki?

Sofra hazırdı, çocuklarla ve Veteriner Ağabeyle bu kez şaşkınlık yaşamadan oturduk beraberce. Eşi yemekleri getirecekti. Ertesi gün tatil olmasına rağmen çocukların erken yatacağını, alkol tüketimi konusunda rijit(2) bir Kızılay taraftarı olduğunu söyledi ağabey.

“Zaten alışkanlığım yok. Kara köpeklerim gözlerimin yaşına bakmaz, rahmetli teyzenin ölümünün ertesinde bile böyle bir şeyi hissetseler başlangıcım olmadan reddederlerdi beni.”

Yenge çorbayı getirdi önce. Yardımcı olmak için tabağımı kaldırır kaldırmaz tabağın altına özenle yerleştirilmiş iki not gözüktü, çöpten yapılmış insan figürleri(2), birinin eli göğsünde, diğeri selâm verir şekildeydi, “Acaba!” dememe yer bırakmaksızın.

O, o idi, yengesinin ardından sofraya oturup da ilgisizliğini belirtircesine. İlk karşılaşmamız sonunda benim ilgisizliğim, kendisine dikkatle bakmayıp değer vermediğim kanısıyla ağabeyiyle, belki de yengesiyle birlikte bana ders vermeyi plânlamış olsalar gerekti.

Doğrusu hak etmiştim önceki sessizliğimde, sadece fiziksel görünümüne bakıp da etkilenmeme yer olmadığı kanısıyla. Bilgisizlik, mantıksızlık, manasızlık, cehalet başka neler yakıştırılırsa hepsi, bir genç kızın iç güzelliğini fark edememek gibi.

Çorbayı bitirip ikinci kez yemekle birlikte başıma dikildiğinde dayanacak gibi değildim, ilk karşılaşmamızda beni sahiplenme isteğini (hani, meselâ) fark edememiş olmamın hüzünlü eşekliğini yaşıyordum şeddeli olarak (gerçekten hüsnü kuruntu(8) olarak).

Yüzüne bakar bakmaz, anladı bir şeyler söylemek istediğimi;

“Bir şeyler söylemek amacındasınız galiba ve herhalde. Ama büyüklerim ve yeğenlerim var masada, aile ortamında. Hiçbir şey telâffuz etmeyin, söylemek istediklerimi de ben erteliyorum. Ağabeyimi kırmadınız, beni bilmeksizin. Ama işte o kadar. Buyurun!”

Bir yemek kendini insan sayan birine ancak bu kadar zehir edilebilirdi yemeden önce. Ne olacağını hissettirmeksizin, ince ince soğan doğrar gibi, ancak soğanın acısının değil, içinden geçenlerin gözyaşlarına sebep olduğunu bilmek gibi.

Ne yediğimi bilemedim, konuşmalarımızın sessizliğinde, havadan-sudan. Bir kez bile bakmadı yüzüme, yeğenlerine tebessümü dışında, ağzını da ancak ve sadece çatalı ağzına götürdüğünde açtı.

Oysa dilerdim ki, lokmayı çiğnediğinde gamzelerini, burnunun sağ tarafında ve dudağının üst solundaki benlerin ben olmayı dilediğimi, benlerin ve benim ona yakıştığımızı söyleyeyim.

Onun kahırlı davranışını, çocuklar fark etmemiş olabilirlerdi belki, ama ağabeyi ve yengesi görmezlikten geldiler, sanıyorum değil, eminim. İyi bir dersi hak etmiştim, ıstırap çekip sürünsem, dilensem bile her ne varsa yaşamda hepsini hak ettiğime inandığım.

“Allahaısmarladık!” dememin uygun olacağını düşündüm, saatler daha sekizi, sekiz otuzu bile göstermeden.

“Çocukları yatırayım!” dedi Ahmed Ağabey.

“Ben de sofrayı toplayayım, sen de misafirimizle ilgilen Ahenk dedi Ahsen yenge.

Bir musibet, bir yanlış davranış bin nasihatten evlâydı(8) .

“Şey…” diyerek elimi uzattığımda;

“Sakın… Sakın ha!” deyip devam etti; “Bir belediye otobüsünde görüp de beni tanımayan, benden etkilenmeyen biriyle hayati bir görüşmem olamaz!”

“Hiç mi şansım yok?”

“Sence tanımayan adam?”

Kapıya doğru küskünce yöneldiğimde, peşimden geldiğini hissedip geri döndüm;

“Direneceğim, her gün kara köpeklerimle kapına kadar gelip onlar da ben de ağızlarımızı açmaksızın yalvaracağız. Belki benle ilgilenmezsin, ilgilenmek istemezsin, ama kara köpeklerime kıyamazsın, onlardan köpek mamalarını esirgemezsin, farz et ki ben de senin köpeğinim, isteğim nankörlüğümü bağışlaman ve gönlünde yer almam için ne yapmam gerekiyorsa yapmamı istemen.”

“Yarına kadar Allah rahatlık versin! Yarın yeni bir gün olursa ben de yaşamaya gayret ederim, ama daha önce de dediğim gibi söz değil.  Zayıf bir ihtimal gibi görüyor olsam da şimdilik kapı önü dedim ki, dedim ki faslımız bitmiştir. Güle güle!”

“İçimden ‘Allahaısmarladık!’ demek geçmiyor, hiç olmazsa elimi tut, beni meyhanelere yönlendirme!”

“Meyhaneler…

Sakın ha! Gayret etmeyi, teselliyi ve beni istiyorsan hayalinde yaşat, rüyalarında gör beni, ancak beklentin olmasın, uzatmam ellerimi, uzatmayı istesem de…”

“Seni içimde hissedemedim, bağışla! Defet şimdi beni kapınızdan, yarın yeni bir gün olsun, köleliğimi, içimden geçenleri anlatayım, vakit ayır bana. Ev ödevi gibi sabaha kadar ders çalışacağım, düşündüklerimden bir cümle, kelime bile atlamaksızın!”

“Çok geç değil mi Ahmet! Bir güler yüzü esirgedin benden, ilk karşılaşmamızda, oysa ben senin benim beyaz atlı prensim olduğuna ilk bakışta, ilk görüşte karar vermiştim. Hadi git şimdi! Telefon numaran var bende, ararım. Aramazsam, düşünüyorum demektir; doğruları-yanlışları, fazlaları-eksikleri. Sakın ha ne ağabeyimi, ne de yengemi sorgulama!”

Elini tuttum cesaretle, çekmedi, benim için bir ömre yetecek kadar sıcaklıktı hissettiğim, merdivenlere yönelip de geri döndüğümde kimse yoktu arkamda.

Gün sona ermişti daha o dakikalarda benim için. Sabaha kadar ders çalışmayı bırak, ne ayakta durabildim, ne de yazmak, çizmek geçti içimden söylemem gerekenler için. Yatıp uyuyamadım da.

Gece, tüm gece boyunca düşünerek geçmeye eğimliydi, doluya koysam almayacak, boşa koysam dolmayacak gibi.

Sabah telefon geldi kara köpeklerimle meşgulken;

“Penceremden bakıyorum; ‘Gel!’ dersen yanındayım, yoksa yok!”

“Sana senden önceki yaşamıma sahipken ve bundan sonraki ömrümü de adamak isterken nasıl ‘Gelme!’ derim ki? Sen varsan, yanımdaysan cennetteymiş gibi yaşarım. İçimde olduğuna göre yaşamımın her anı özeldir, anlatmak istediğim. ”

“Geliyorum.”

Geldi de üstelik hiç beklemediğim bir şekilde sarılıp yanaklarımdan öperek.

“Seni sevmemi, senin olmamı istiyorsan bu kara köpekleri bırakacaksın, tek dileğim!”

“Seni canımdan çok sevdiğimi, sensiz olamayacağımı da hissediyorum. Ama bu kara köpeklerin benden başka kimseleri yok, o rahmetli teyzeden sonra. Sadece doymak, su içmek için değil, sevgi olarak da… Bırakırsam onları ölürler. Seni gerçeğimi bilmesen de, inanmak da zorluk çeksen de canımdan da öte çok seviyorum. Ama bu on çocuğu sana aşkımı, sevgimi göstermek, inandırmak için feda etmemi bekleme benden…

Benim yaşadığım, belki bilemediğim bir aşk, iki kişilik. Ben onlara, onlara benim gibi birini bulmadan ölürsem gözlerim açık gider, ömrümün aydınlığı da sen olmayınca tükenir, yok olur…”

“İşte benim sevmeyi istediğim, hatta sevdiğime inandığım insandan örnek davranış. Ben seninim, iste beni benden. Kara köpeklerin de “He!” derlerse seninim, ömrümün sonuna kadar, hem bu kara köpeklere beraberce bakmak üzere.”

Köpeklerime döndüm, anlayacaklarını umarak;

“Ne dersiniz gençler?”

Hepsi birer kez havladı, bu “Evet” demekti, yaşamı umursamaksızın birbirimize sarıldık.

“Seni seviyorum!” dedim.

“Ben de seni!” dedi sessizce, usulca, kara köpeklerimden utanırcasına…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yaşayıp büyüdüğüm il; plâka numarası 11 Bilecik olduğundan 11 kara köpek ve 11. Durak sözlerini, yaşadığımız yıl olduğu için Karakız’ın kulak numarasını 2017 olarak belirttim.

Ahmed, Ahmet; Övülmeye lâyık, beğenilmiş, Allah’a şükreden, Kur’an da Saf Suresi 6. Ayette geçmektedir.

Ahsen; Daha güzel,  çok güzel, en güzel. Kur’an’da 16 kez geçmektedir.

Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

(1) Çetele Tutmak; Bir şeyde, oyularak, çizilerek kertik açmak, ya da yazılı şekilde not tutmak.

Gasp Edilmek; Zorla, izinsiz alınmak.

Hami Olmak; Destek olmak, gözetmek, kollamak, korumak, kayırmak, kayırıcı, koruyucu olmak.

İllet Etmek; Sinirlendirmek, kızdırmak, sakatlamak.

Mimlemek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir davranışından, bir düşüncesinden dolayı birini, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına koymak.

(2) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettim’dir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Aymaz; Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayrımına varmayan, gerçekleri görmeyen, sezmeyen (kimse).

Deha; Yüksek zekâ. İnsan zekâsının erişebileceği en son kerte. Yaratıcı zekâ, yaratıcı kişilik, herhangi bir alanda, özellikle de bilim, sanat ve yazında yaratıcı güç.

Figür; Varlıkların resimde yer alan görüntüsü, ya da yontuda biçimi. Dansta ölçülü adımlarla beliren ve birleşmesiyle dansı bütünleyen zincirleme hareketlerin her biri.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli (kimse).

Hayâsızca; İnsanların yaratılışlarından sahip oldukları, edep, mahcubiyet, utanmak, ar ve namus, insanın çirkin şeyleri umursamaksızın, utanmaksızın, sakınmaksızın yapması.

Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim.

Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.

Melül; Üzgün, boynu bükük.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen.

Rendering; Mezbaha artıklarından ısı işlemi ile yağın ayrılması. Uygulama sonucunda yenilebilir iç yağ ve kurutulmuş protein et unu, et kemik unu, kemik unu gibi ürünlerin elde edilmesi.

Rijit; Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.

Safari; Toplu biçimde ava çıkma. Afrika’nın kimi yerlerinde, özellikle doğusunda siyahların oturdukları yerlerde birçok avcının katıldığı, toplu biçimde yapılan yabani hayvan avı.

Safari; Toplu biçimde ava çıkma. Afrika’nın kimi yerlerinde, özellikle doğusunda siyahilerin oturdukları yerlerde birçok avcının katıldığı, toplu biçimde yapılan yabanıl hayvan avı.

Sekerât: Ölüme yaklaşma anı.

Yılkı: Yaşamının kalanı kısmını rahat geçirmesi, bir bakıma kendi kendine ölmesi için doğaya teslim edilen, ya da bırakılan, azat edilen at ya da eşek.

(3) Merhamet etmeyene Allahü teâlâ merhamet etmez, acımayana acımaz. BUHARİ

(4) Diğer isimler; Karasu,  Karabiber, Karakış, Karabatak, Karakulak gibi isimlerden üçü olabilirdi.

(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(6) Havada bulut yok, bu ne dumandır, Mahlede ölüm yok, bu ne figandır. Muş yöresinin sahiplendiği bu türkü aslında Yemen türküsü olup bazı eserlerde “figan” kelimesi “şivan (çoban)” olarak da geçmektedir.

(7) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(8) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

Göz Aşinalığı; Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma. Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan bildiklik, tanıdıklık, bilinmelik, tanışıklık.

Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, içine doğmak.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir.

Uyuyan Güzel; Bir çocuk masalı.

Yere Yatık Çam Ağacı; Bildiğimden değil, ziraat mühendisi bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre; tarif etmeye çalıştığım ağaç türü; Cupressus Macrocarpa” ya da Juniperos Sabina olabilirmiş.

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

(9) Eşine yardım eden erkek kılıbık değil, kalbi ılık bir erkektir. Peygamberimizin sünneti olduğu rivayet edilen söz.