Garabet bir gündü, yağmur; “Yağacağım! Yağmayacağım!” diyor, gün; “Aydınlığım, ama kararacağım!” tereddüdünde gibiydi, sisli, puslu, tozlu…

Acil durumu olan, olmayan, tereddütlü, olası bir sağanaktan sığınma telâşında olan İsmail Hakkı adındaki genç adam dâhil insanlar, adı üstünde doluşmuşlardı dolmuşa.

Bir ahenksizlik, hatta yanlışlıklar var gibi geliyordu dolmuşun ikinci koltuğunda oturmakta olan genç adama.

Birincisi; şoför koltuğunun altından kendisine ulaşma gayretinde olan Kırıkkale denen muhtemelen dolu olan bir silâhtı, fark ettirmeden öksürerek alıp keman çantasının altına sakladı.

İkincisi; normal olarak bir kişinin oturması gereken koltuğa, tüm dolmuş şoförlerinin tamahı(1) gereği iki kişi oturtturulunca şoförle, yaşından başından utanmayan adam arasında kalan mini etekli genç kızın durumu idi.

Şoför vites değiştirdikçe kızın bacağından sapıkça tacizini(2) esirgemiyordu. Şoförden uzaklaşarak yaşlı adama sığınıp saklanmaya çalışan genç kızın diğer ayağından elini çekmeyi düşünmüyordu kapı tarafındaki sapık adam.

“Burası Türkiye! Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” demenin âlemi yoktu. Her insanın tahammülünün sınırı, bir uç noktası vardı. İsmail Hakkı’nın da bu noktayı insaf, merhamet, edep, saygı ve sevgi sınırları içinde kalmak kaydıyla genç kızın lehine, edepsizlerin aleyhine kullanması zaruretti. Zorunluluk duydu gereken işlev için;

“Şoför! Sağa yanaş ve dur!” dedi emredercesine, ahlâksızlıkta ileri, boy-bos cesarette geri olan, başına bir şeyler geleceğinden endişeli gibiydi, soytarı şoför.

Sadece zayıflara, güçsüzlere, kendini koruyamayan, seslerini çıkaramayanlara karşı güçlü olduğunu zanneden hatta zalim, gaddar(1), kindar ve belki de arkasındakilere güvenen şoför uysalca sağa yanaştı.

İsmail Hakkı’nın ikinci emri dolmuştaki müşterilere idi;

“İnin! Şoför paralarınızı iade edecek, diğer dolmuşlara binin ve evlerinize gidin lütfen!” derken, keman kutusunun altına gizlemeye çalıştığı silâhı, belki bıyıkları bile terlememiş şoföre gösterdikten sonra;

“Şoför kardeş bana nasıl vites atıldığını gösterecek!” dedi, diğer söylemek istediklerini unutmaksızın, utanmaz, sapık orta yaşlı adama dönerek;

“Sen sapık adam! Size sığınma çabasını yaşayan kızınız yaşındaki bir genç kızı taciz etmekten(2) çekinmediniz, tıpkı şu beyinsiz, kimliği sakıncalı şoför gibi. Şimdi sizi karakola götürmeden, hemen, uygun adım değil, koşarak defolun buradan. Umarım bundan sonra ömür boyu karşılaşmayız!”

Sözlerini tamamlamaya fırsat kalmadan korkudan ödü patlamış(4) bir sokak köpeği gibi kuyruğunu apış arasına sıkıştırarak koşmaya başlamıştı sapık adam. Galiba bu korku ona ömür boyu yetecekti! Ancak edepsizliğin devam edip etmeyeceği konusunda tereddüdü vardı İsmail Hakkı’nın.

Salâvatlanan(4) ismi gereksiz olan sapık adam ulaşması gereken yere muhtemelen ulaştığında genç adam, elindekilere göre öğrenci olduğunu düşündüğü genç kıza yöneldi.

Hayret içindeydi. Tıpatıp olmasa da o kadar çok benzerlik görünüyordu ki aralarında, neredeyse; “İnsanlar, cinsiyetleri farklı olsa da çift yaratılırlarmış!” diyesi vardı, aklından geçirdiği.

Oysa karşısındaki yaş farkını bir kenara koysa güzeller güzeli ötesinde güzel bir kızdı. Yutkundu ve nasihat moduna geçti;

“Bak kardeşim! Hatta yaş farkımız oldukça belirgin bir şekilde ağabey-kardeş gibi gözüküyor, bu nedenle sizinle bir-iki dakika konuşmak isterim izninizle ve eğer dilerseniz tabii…

Şimdi ricam şoförün para kutusunu al, ben hariç herkesin dolmuş paralarını kendilerine iade et. Sakın başını öne eğme, sonrasında da iki dakikalığına da olsa yanıma gel...

Lütfen!”

Şoförün bakışlarındaki endişesi devam ediyordu, yalnızlığında. Bir cankurtaran, bir yardım eli uzansın beklentisinde gibiydi. Oysa yanından geçen aynı hattın, aynı şekilde kapasitesinin üstünde yolcu taşıyan tamahkâr şoförlerin kullandığı dolmuşların şoförleri, tamahlarının doyumsuzluğunun ispatı gibi “Ne haber?” dercesine kornalarına iki defa dokunup yanlarından geçiyorlardı, süratlerini azaltmaya bile gerek görmeksizin.

Menfaat dünyası…

Ayaklarının altına aldıkları yükseleceklerinin(3) farkında olmayan cühelâ(1) takımı…

Genç kızın yanına geldiğinde sıraya koymaya çalıştığı düşüncelerin tümü yok olmuştu. Bir kere daha karşılaşmalarının mümkün olamayacağı, aralarındaki yaş farkını umursamadığı genç kızdan etkilendiğinin farkındaydı. Bunu yok etmek elinden gelmediği gibi ertelemesi de mümkün değildi. Hele ki bir öğretmen edasıyla ders verir, bir ebeveyn tavrıyla nasihat eder gibi. Saatine baktı, kurtulmuştu!

Öteden beri bazı kararları arifesinde hep saatine bakardı. Saatin dijital göstergesi(2) aynada da aynı ise kararlaştırdığının, yapacağının doğru olduğu inancını yaşardı, örneğin; 20.05, 10.01 gibi. Şu anda saat tam 15.21 idi.

Yani ister şaşılaşsın, ister tersten, ister aynadan yansıması olsun, dijital gösterge kendi dilediği, ya da istediği gibiydi. O halde doğru olduğuna inandığını yapacaktı; ister nasihat, ister ders olsun, sonrasında iki yabancı olacaklardı.

“Bak güzel kız! ‘Lâf olsun!’ diye söylemiyorum. Tanrı esirgememiş yüz güzelliği vermiş. Ancak boynun kapalı, oysa bu mevsimde kolların kısa, göbeğin açık, eteğin kısa. Biraz evvelinde yaşadığın, sapıkların bol olduğu ülkemde, bu mevsimde, bu giyim tarzının sana yakıştığı inancında mısın? Muhafazakârlık kisvesi(4) altındaki din taciri(2), yobaz, dindar olduğunu sanıp kindar insanların din koruyucusu olduklarını sandıkları ülkemde sana yakışmadığını söylersem beni ayıplama lütfen. Elbette diyeceksin ki; ‘Bu hayat benim, bu benim yaşam tarzım…

Allah’la kul arasına kimse giremez!’ diyebilirsin. Anlatabiliyor muyum?”

Genç kız sesini çıkarmadı, “Sükût ikrardan gelir(2) diyerek devam etmesinin gerekliliğine inandı İsmail Hakkı.

“İki kelime daha, lütfen! Sonra sen yoluna, ben yoluma. Karşılaşır mıyız bir daha, bilemem. Dünya küçük, belki...

Benim tuhaf sayılacak bir huyum var. Belki yadırganacak, belki makul ve mantıklı(2) sayılacak; saatimin dijital göstergesini aynadan da aynı şekilde görmek gibi. Seninle konuşmaya başladığımda saat; tam 15.21 idi. Bu, saçma gibi görünse de sana nasihat etmemin gerekliliği gibi geldi bana…

Bak, böyle bir şeyi sen de dene, ‘Uygula!’ demem garabet olur. Bir ağabey olarak söylediklerim için gücenme! Haydi yoluna küçük kız, okuduğunu düşünüyorum, başarılar, sağlıklı günler…”

Genç kızdan cevap beklemeksizin sırtını döndü İsmail Hakkı. Genç kıza şikâyet etme düşüncesi olup olmadığını sormayı akıl edememişti, genç kız kaybolmuş değil, yok olmuştu sanki ortadan, hem de bir anda.

Sıra; dolmuş şoförünün bundan sonraki hayatında yapmaması gerekenleri öğretmeye gelmişti, korku modunda gösterisi olacak olsa da. Çenesinin düşüklüğünün farkında olmadığı süre içinde şoför kaybolmuştu, “Kaçmıştı!” demek daha doğru olacaktı.

Polise telefon etti, cadde ismini, konumunu, dolmuşun plâka numarasını verip kısaca dileğinin özetini aktarma gayretini yaşadı.

Önce polisler, sonra dolmuşun önünde duran bir dolmuştan karanlık yüzlü 8-10 kişi kadar bir güruh(1) indi, çevreyi umursamaksızın, o edepsiz şoför dâhil.

“Bir saniye beyler, ne oluyor?”

Polis yaklaştı elinde, İsmail Hakkı’nın minibüsten alıp da kendisine teslim ettiği silâhla birlikte ve İsmail Hakkı’yı bir kenara itekler gibi sorguladı karşısındakilerden en iri görüneni;

“Aracın sahibi kim?”

“Benim!” dedi, yakası açık, elinde tespih, sakallı mı olduğu, sakal mı bıraktığı belli olmayan, kırk yaşlar civarında yelekli, ayakkabıları rugan(1) olan adam.

“Silâh?”

“Taşıma ruhsatım var beyim!”

“Siz mi taşıyordunuz?”

“He!”

“Siz, sizi şikâyet eden bu genç ve şoför beraberce karakola gidelim. Bu arada arkadaşlar çevredeki güvenlik kameralarının kayıtlarını toplasınlar. Dedikleriniz doğru ise, ifadenizi alıp koyuveririz sizleri. Sanırım tavrınızdan bu konuda bir hayli tecrübeniz olduğu davranışlarınızdan anlaşılıyor…

Ancak bu genç arkadaş bu durumda yalan ifade etmiş ise, o takdirde de onun için ne gerekiyorsa, o gerekeni yaparız…”

“Biz şikâyetçi değiliz memur bey! Karşılıklı sulh olalım(4), konu kapansın!”

“İzin verir misiniz efendim?” dedi polis memuruna İsmail Hakkı, hakkı varmış gibi.

“Bakın efendiler! Memur arkadaşlar burada olmasalardı, sorup soruşturmadan, anlayıp dinlemeden bu şoförün sözlerine dayanarak herhalde kararlı bir şekilde bana küfredecek, darp edecektiniz…

Önemli değil, diye düşünmeye zorluyorum kendimi. Sizlere, hepinize söyleyeceğim tek şey; hepinizin annesi, kızı, kız kardeşi vardır mutlaka. Peki, canı ve ırzı emanet edilmiş dolmuş şoförü dediğimiz bu varlıkların, yalnız görüp de bu kardeşlerinizi taciz etmelerine rıza gösterir miydiniz? Ha! Cevabınız ‘Evet!’ ise varın gidin yolunuza karılarınızı, kızlarınızı bu sapıklara emanet edin…

Benim adım, adresim, okulum, telefon numaram memur beylerde kayıtlı. Müzik Öğretmeniyim. Bana küfretmekle, beni dövmekle, hırpalamakla, oramı-buramı kırmakla ailelerinizin mahremiyetini(1) bu tip sapıklardan, sapıklıklardan korumanız mümkün olacaksa, buyurun!”

Durdu, durakladı İsmail Hakkı, sonra memura döndü;

“Bu konuda ‘Yasalar ne diyor?’ bilmiyorum, ben şikâyetçi değilim. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(5)! ‘Gel!’ derseniz, Allah’tan başka hiç şahidim yok, gelirim. ‘Olay bitmiştir!’ derseniz de giderim.”

“Bir dakika genç adam!”

“Dakikalarım kıymetli ve çoğunu boşuna harcadım zaten. Siz değerlendirmenizi kendi aranızda yapın ve haklılığıma inanıyorsanız, örnek olun diğerlerine de…

Ve unutmayın, yaşam tekrarlarla dolu. Bugün o genç kıza, bana, yarın kime, kimlere de olabileceğini, başlarına gelebileceğini sizler düşünün. Gidebilir miyim memur bey?”

“Bunlar gitsinler, ne halleri varsa kendileri görsünler, ama onların istedikleri bir dakikayı bir çay içiminde bize verin ve tanışmaktan memnuniyetimizi anlatalım size…”

Kimi başı eğik, kimi mahcup, kimi hâlâ endişeli ve İsmail Hakkı gibi; “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!(6) ve “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir(6)!” modunda mutlu gibiydiler (mi acaba?)

Sonrası? İnsan kâhin(1), müneccim(1) değilse, velev ki olsa da geleceği bilemezdi ki! Ömür biter, yol bitmez örneği olsa ömür tükenirdi. Her ne kadar şair, “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar(7)!” demişse de…

İnsanlara bazen rahat batar, ya da rahatın batması için uğraşır insanlar. Çevresindeki monoton bir düzende yaşayan insanlar tarafından o rahat kıskanılır. Bunun adı bazen kaderdir, bazen şans, kısmet…

Sonucu değişmeyen…

Hani yediği önünde, yemediği arkasında tarifine sığışmaya çalışan.

Mesleğinde mutlu, yetiştirdikleri ile gururlu, sokakta rastladıklarında büyük-küçük, evli-barklı, çoluklu-çocuklu olmaları fark etmeyen çocuklarının tezahüratlarıyla sevinçli ve neşeli idi İsmail Hakkı. Tek hüznü, yetiştirdiklerinin birinin bile sanatkâr olduğunu görememekti. Şöyle alkışlanan; “Eserim!” diye biri olsaydı yücelerde? Nereden, nereye?

İnsan kuş misali, hele ki annesini babasını yitirdikten sonra, bulunduğu yeri umursamayan biri olmuştu İsmail Hakkı. Oysa göçmen kuşlar bile döndüklerinde bıraktıkları, ayrıldıkları yerlere dönmüyorlar mıydı, hem de özlemle?

İsmail Hakkı’nın yaşam olarak hiçbir düşüncesi, gayesi, amacı, arzusu yoktu ilerisi, ilerileri için. Askerlik hizmetini yerine getirirken anne ve babasını arka arkaya yitirmesi, onlardan kalanların tümünü ablasına bıraktıktan sonra nerde akşam, orda sabah kondumcuk kuşu(2) gibi yaşar olmuştu, buna bir sebep de ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, unutamadığı, hakkı ve haddi olmayan 15.21 idi!

Bir çanta, bir bavul ile bazen otel odaları, bazen okulların müzik odalarının bir köşesi, bazen kendi gibi olan dost öğretmenlerin sığınakları yaşam alanı idi, kör nefis için gerekenlere köreltmek için bile ihtiyaç duymuyordu. Devlet nereye gönderirse, oradaki öğrencilerle haşır-neşir(4) ve sevecendi…

Tüm yaşamını hiçbir şeyi umursamaksızın, bir derviş(1) misali, bir lokma, bir çorba, bir hırka örneği sadece öğrencileri, kemanı, üflemeliler hariç tüm müzik aletleri, enstrümanlar idi. Piyanosundan, kanununa, ritim sazından, davuluna kadar…

Düşünüyordu, bazen değil, çok zaman kaç yıl öncesinden hatıra gibi kalan dolmuş olayını ve 15.21’i! O olaydan sonra kaç yer dolaştığını bilmiyor, hatırlamak bile istemiyordu. Bakanlık tarafından çok iyi bilinen, tanınan bekâr bir şamar oğlanı(2), ya da günah keçisi(2) idi, ses çıkarmayan ve tahammüllü, ‘Hayır!’ demesini, direnmesini bilmeyen.

Bir öğretmen bir yerlerde emekli mi oldu, eş sağlık, mazeret durumu mu hasıl oldu, söz ve resmiyet belli idi; “Gel bakalım İsmail Hakkı!”

Bu kez de piyango kendisine vurmuştu, gecikmeksizin, kim bilir kaçıncı kez, hem her zaman olduğu gibi.

Bir küçük kentten, bir büyük kentin lisesine gidecekti bu kez, artısı angarya olarak yanındaki Kız Meslek Lisesine de, öğretmen atanıncaya kadar destek olacaktı. Milli Eğitim Müdürü (Kendine göre) alkışlanması gereken bu angarya için “Ek ders ücreti yok, meccanen(1), bedelsiz!” müjdesini vermişti, umurunda olmayan, takdir beklemediği bu görevi için. Muhtemelen hakkındaki duyumları kendi çapında değerlendirmek arzusunu yaşamıştı Milli Eğitim Müdürü!

Okullar henüz açılmış ve öğretim yılı başlamıştı. Okul Müdürü ve öğretmenlerle tanıştı, sonra ders programı öncesinde tanıştırılmaya gerek kalmaksızın sınıfları tek tek dolaşarak; “Affedersiniz öğretmenim!” diye söze başlayarak kendini tanıttı;

“Ben Okulumuzun yeni Müzik Öğretmeni İsmail Hakkı!” diyerek.

Öğretmenlerden biri akıl edip “Nerede kaldığını” sormuştu. “Otel” deyince de; “Gel! Bizimle kal! Durumumuz müsait, bu bize de yarar, ortak olursun kiraya, giderlere” deyince müzik salonunun yanındaki gözüne kestirdiği resim odasının kenarındaki depoyu sahiplenmek arzusundan vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Umurunda değildi, her zamanki gibi. “Bir nefes, bir ses demekti!” Buna her zaman ihtiyaç duymuştu. Nefesler güftelere, güfteler notalara, notalar da beste olarak müziğe dönebilirdi, eğer gereğince ve gerektiği kadar hissedebilirse…

Mutluydu…

Tanışma, danışma niteliğinde tüm sınıfları dolaşmasını tamamlamış, ders programlarına göre kız öğrencilere ayırması gereken zamanı saptamış, olasılıkları konuşmak üzere müdür olan Müdire Hanımla görüşmesi gereğini plânlamıştı.

Ummadığı bir karşılama idi, Müdire Hanımın kapısını parmak uçlarıyla çalıp da “Gir!” komutu ile içeriye girmesi, bir süre ayakta dikildikten sonra Müdire Hanımın; “Buyurun, oturun!” derken, kendini görmek için başını kaldırmaya tenezzül etmemesi(4) gücüne gitmişti.

Onun, bir süre daha önündeki evraklarla sevgi(!) birlikteliğini izledi. Bu; eğik olmasına rağmen kendisine oldukça benzeyen yüzü sanki önceden hatırlıyormuş gibi zihnine danışma gereğini hissetti, gönlünden geçen mi, eski bir yaşanmışlık mı? Hadi canım sen de!

Müdire Hanım başını kaldırdığında, şaşırmış gibi görünmesine rağmen kendisini toparlama gayretini yaşadı. Muhtemelen daha öncesinde de karşılaştığı, sorunu olan bir öğrencisinin babası zannetmiş olabilirdi İsmail Hakkı’yı. Ancak, beynindeki muhtemel hatayı düzeltmek istercesine;

“Buyurun efendim! Hangi öğrenci için, hangi konuda yardımcı olabilirim size, üstelik bir tatil gününde, birikmiş tüm işleri halledip bitirmeye çalışırken?”

“Şey…”

“Evet?”

“Liseye müzik öğretmeni olarak atandım efendim!”

“Bunun benimle ve benim lisemle ilgisi?”

“Müzik Öğretmeniniz yokmuş. Milli Eğitim İl Müdürüm sizin çocuklarınıza da eğitim vermem gerektiğini emretti, müzik öğretmeninizin ataması gerçekleşinceye kadar. Ben de bunun için tatil günü olmasına rağmen size danışmaya geldim efendim!”

“Peki, sizi daha önce gördüm mü, karşılaştık mı? Sanki daha önce karşılaşmışız gibi bir his var içimde?”

“Valla Müdire Hanım, aynı duyguyu ben de hissettim, benzerliğimiz Tanrının işi, ancak akraba olmadığımıza kesinkes inanırım. Sanırım ki olay, inanıp inanmamak gibi düşünülse de bir reenkarnasyon(1) gibi bir şey olsa gerek!”

“İki ayrı insanın, aynı anda, aynı geçmişi yaşamaları mümkün mü öğretmenim?”

“Doğal olarak inanılmaz. Siz düşünün Müdire Hanım, ben de beynimi zorlayayım, her ne kadar beynim konusunda bir kısım tereddütlerim olsa da. Belki de aynı yörenin çocuklarıyızdır, pazarda, çarşıda, markette herhangi bir yerde benzerliklerimiz nedeniyle karşılaşıp tanışmadan birbirimizin dikkatini çeken…”

“Ben Bilecikliyim, okuduğum, büyüdüğüm yer…”

“Mümkünsüz, ben Edirneliyim! Ne zamanlar, nerelerde okudunuz, nerelerde görev yaptınız?”

“İlk ve bugüne kadar ki görev yerim burası, mezuniyetimde başarılı olmamın takdir edilerek ve mümtazen(1) atandığım. Ancak itiraf etmeliyim ki bana yol gösterdiğini inkâr etmemin mümkün olamayacağı hiç tanımadığım bir ağabeyin, birkaç saniye içine sığan nasihatiyle. Koca köyde okudum, yani Ankara’da…”

“O tarihlerde ben de Ankara’da öğretmen olarak bir lisedeydim. Ancak siz öğrenci, ben öğretmen olarak karşılaşmamız mümkün değildi ki! Gelin Müdire Hanım, en iyisi reenkarnasyon safsatasına(1)  itibar etmeksizin(2) tanışmış olalım. Ben İsmail Hakkı Öğretmen!”

“Ben de olmamı istemeyen ailem dileği; Akile. Herhalde ‘Akıllı Kadın’ demek olsa gerek, biliyorum, ama uyduruyorum da.”

“Ben de akil, yani akıllı kadın olmanızı gönülden alkışladığımı bilmenizi isterim. Bu mevkie bu kadar çabuk yerleştirildiğinize göre, büyüklerimiz gerçekten sizi bilmiş, tanımış ve hemen bu mevkie oturtmuşlar, ben de sizi tebrik etmek isterim, âcizane. Bu mevkie yakıştığınız konusunda da yanılmadığımı kabullenmeniz dileğim efendim!”

Söylemek istediklerini bu karşılıklı yağcılık modundaki iltifatlardan sonra söylemek gereğini düşündü İsmail Hakkı;

“Müdire Hanım, ders programımı ekte getirdim. Siz uygun görürseniz lisenin Konferans Salonunda, ister tüm sınıflar bir arada, ister her sınıf ayrı ayrı, ya da programınıza göre lisedeki zamanım dışında istediğiniz her vakitte her sınıf için ayrı ayrı ders yapabilirim…

Parantez açayım izninizle, hiçbir ek saat ücreti dilek ve talebim olmayacağını kesinlikle bilmeniz dileğim. Eğer, dersler konusunda farklılıklar düşünürseniz, buna benim gücüm yetmez. Okul Müdürümle görüşmeniz gerek, ayrı bir program belirleyebilirsiniz, bu benim düşünce ve tasavvurlarımı aşar…

Ancak tatil günleri, son ders sonları gibi, hiç umurumda değil, yeter ki Allah yarınlarımda, yarınlarımızda yetiştireceğimiz bir sanatkârı alkışlama imkânın nasip etsin, bana ve bizlere demek isterim efendim!”

“İnceleyip gereğini size bildirip ulaştıracağım İsmail Hakkı Bey Öğretmenim!”

“Sorun ya da düzenleme kesinlikle benimle ilgili değil efendim. Müdürümle konuşup anlaşın, plânlayın. Benim yaşam ile ilgili hiçbir kural, plân, proje, endişe ya da düşüncem yok. Ben sizin her türlü programınıza uyarım, hele ki meraklı, arzulu, istekli öğrencilerimiz varsa. Doğal olarak hiç kimsenin tatsızlık yaşamaması arzum efendim…”

Çenesi, müzik gibi düşüktü, ama soluklandı devam etmeden önce;

“Tek düşüncem, eğer bu düşüncem için bağışlarsanız, benden çok küçük yaşta olmanıza rağmen bu reenkarnasyona çözüm bulmak. Zeki değilim, ama sanırım mutlaka bendeki sizi bulacağım. Yahut da dünya küçük, kim bilir belki de siz beni bulacaksınız!”

Kuru bir vedalaşma mıydı yaşanan, belki de istenmeyen…

Müdire Hanım yerinden doğrulmadı, İsmail Hakkı da elini uzatmadı sırtını dönüp kapıya yönelirken, tam bir nefret ya da anlaşılamamış pozisyonu gibi. Bu bir nefretle sevgi ilintisi değildi. Olası ki öyle olsa bile, nefretle sevgi ayrı-aykırı gibi görünse de aralarındaki çizgi(8), bir bakıma ayrı-aykırı gibi görünse de bilinmekle-bilinmemek, anlaşılmakla-anlaşılmamak, tanımakla-tanımamak, tanınmakla-tanınmamak arasındaki çizgi de çok ince değil miydi?

Müdire Hanımla Müdür Bey buluştular, İsmail Hakkı Öğretmenin yaşam tarzına uygun olarak Cuma günleri de dâhil fantezi(1) bir ders programı hazırladılar!

Kimi sabahtan tek ders, öğlene kadar boş, kimi günün muhtelif saatlerine serpiştirilmiş, lise artı Kız Enstitüsü öğrencileri olarak, müzik ve resim branşları için.

İsmail Hakkı, ihtiyaç duyulması halinde, babasının fahri imam(2) olması dolaysıyla din derslerine, salon zorunluluğu nedeniyle resim derslerine, lisan bilgisi nedeniyle İngilizce derslerine, spora düşkünlüğü ve bilgisi nedeniyle beden eğitimi derslerine de girecekti. Sadistçe bir görüntünün eki gibi “Ek ders ücreti verilecek” demişlerdi. Hiç de önemli değildi, biriktirip de mezara mı götürecekti ki? Tek isteği, düşüncesi alkışlanacak, göğsünü kabartacak birini yetiştirmekti.

Manzara; “Kediye evlenmek, İsmail Hakkı’ya dinlenmek yok!” tekerlemesindeki gibiydi. Kanaatkârdı İsmail Hakkı, azı karar, çoğu zarardı. Mabudun uygun gördüğü bir lokma, bir hırka yeterliydi, her ne kadar öncesinde derviş örneği olmasa da.

Boğazını temizledi;

“Şair olmayı isterdim, resim, spor, musiki, hacılık-hocalık yanında, hatta yerine. Olmadı. Zorla da olmaz zaten. İnsanın tek mısra ile bile şair olabileceğinin(9) bilincindeyim. Neyse, reklâma gerek yok. Şair; ‘Her mihnet kabulüm(10)!’ demiş. Kabulleniyorum. Benim için uygulanmasını düşündüğünüz ders programını aynen uygulayacağım…

Hastalık, doğum, yakınlarından birinin ölümü halindeki bir sıkıntı durumunda boş geçecek dersler için ‘joker’ gibi hazır olacağımı bilin lütfen! Şimdilik söyleyeceğiniz bir şey yoksa…” deyip sözünün sonunu getirmeksizin Müdire Hanımın odasından ayrıldı İsmail Hakkı, arkasındakilerin şaşkın bakışları kendisini hiç ilgilendirmiyordu, değer de vermedi zaten…

İlk ders, ilk mutluluktu. İlk tanışmanın ötesinde detaylı bir tanışma. İlk dersin meraklıları, ilgilenenleri, ilgilenmeyenleri, münakaşa edilmeyecek nedenler. Notalardan önce ses, doğru konuşma şekilleri, öz Türkçe kelimeler, tekerlemeler, fonetik(1), diksiyon(1), şive(1), heceleme vb.

Ve en önemlisi bilgisayarlardan bu konudaki en önemli filmlerden hemen o anda aklına gelen üçünü izlemeleri önerisiydi;

My Fair Lady (Benim Tatlı Meleğim(11))

Sound Of Music (Neşeli Günler(11)) ve

West Side Story (Batı Yakası Hikâyesi(11)).

Doğal olarak ev ödevleri de önemliydi. Her öğrenci bir şiiri ezberleyecek, yeteneği varsa şiir karalamaya çalışacak, güftesi, bestesi ve makamı ile bir Türk Sanat Müziği eserini öğrenecek, arzularsa seslendireceği zaman İsmail Hakkı kemanıyla ona eşlik edecekti.

Sabah dersi “Harç bitti, inşaat paydos” örneği ders zili çalıp bitince yalnızlığı başlamıştı İsmail Hakkı’nın. Baterinin davullarını, zillerini, bagetlerini, pedallarını kontrolden geçirdi, sesin dışarıya taşmamasına dikkat ederek, yalıtımın gereğince yapılmış olamayacağı varsayımıyla piyanonun tuşlarına dokundu. Ahenksizdi, akordu bozuktu, hatta yoktu.

Vakti müsaitti nasıl olsa, kemanını çıkarttı keman tellerinin sesleriyle, piyano tuşlarının aynı sesleri çıkarması için uğraşmaya başladı…

Öğle paydosunun geçtiğinin, hatta son dersten bir ders önceki müzik dersi için kız öğrencilerin gelmeye başlamasıyla zamanı fark etti ancak.

“Hoş geldiniz güzel çocuklarım! Güzellikleriniz, efendilikleriniz, sınıfa girişteki saygınız nedeniyle sizleri peşinen kutluyorum. Umarım sesleriniz de güzeldir. Başlangıç olarak yerlerinizde ayağa kalkarak Ulusal Marşımızı okuyalım mı, ne dersiniz?”

Tüm çocuklar bir anda ayağa kalkıp okulun tümünü çınlatırcasına İstiklâl Marşını okudular, falsoları(1) göz ardı edilmeyecek(4) kadar belirgindi. İsmail Hakkı dile geldi, eksik bırakmış gibi sözlerini, aklında oluşturduğu proje olarak tamamlamak istercesine.

“Beynimde oluşturduğum proje şu çocuklarım! Eğer müdürlerimiz de uygun görürlerse. Okullarımız yakın, hafta sonlarında ve hafta başlarında, kız-oğlan ayrımı yapmaksızın Ulusal Marşımızı hep bir ağızdan beraber okuyalım. Sadece ellerime bakın, bir-iki tekrardan sonra hiç yanlışımız olmayacağı inancındayım…

Şimdi bir kısım falsolarla okuduğunuzu yok sayarak gerilmeden, rahatça, kendinizi vererek okumaya çalışın o günlerde. Ola ki ufak da olsa görünebilecek bir kusuru ben sesimi yükselterek düzeltirim. Bu konuda sizlerin de diğer kız ve erkek kardeşlerinize önderlik edeceğinize inanıyorum.”

Öğrenciler, her ne kadar arzulu ve istekli olurlarsa olsunlar, teyp ve hoparlör eşliğinde Ulusal Marşa katkıda bulunmaktan çekinir gibiydiler ilk seferlerde, mırıldanır gibi falsolar ve yanlışlıklar affedilecek gibi değildi. Her hafta sonunda ev ödevi gibi çalışmaları nasihat edilmişti öncelikle müdürler, özellikle İsmail Hakkı tarafından...

O günlerden bir günün bitimine yakın kantine inip bir sandviç, bir kutu ayran aldı. Yapacak çok işi vardı, notaları uygulamasında sessizliğe ihtiyacı vardı, ağzının şapırtısına, pipetin ses çıkarmasına bile tahammülü yoktu.

Okulun paydos zilinden sonra boşaldığını hissetti ve pencereden baktığında öğretmenlerin birbirleri ile esenleştiklerini gördü. Güvenlik görevlisi görevini de yapan, kanaatince okulda kalan hizmetliden başka kimse yoktu. Artık sadece okul değil, tüm dünya İsmail Hakkı Öğretmenindi. Baterinin başına geçti önce, iki-üç darbeden sonra kendinden geçti, sürenin farkında olmaksızın.

Piyanoya yöneldi sonra, deneyimi vardı. Akordunu yapmış olmasına rağmen dokunduğu ilk tuş kendine hayat vermedi, uygun görmedi. Kemanını tekrar eline alıp, kemanının sesiyle piyanonun tuşlarının rezonans(1) haline gelmesini sağlama gayretini yaşadı, kerelerce ve sınırsız bir sabırla, kendini engelleyecek hiçbir obje olmaksızın, ya da olmayacağına inanarak.

Piyano tuşları, istediği, ya da hükmedeceği anı yaşamaya başlamış olsa gerekti, piyanonun tuşlarında gezinmeye başladı, kendini vererek belki de hülyalara dalarak, kendinden geçercesine.

Piyanoda uzman değildi ama ancak Mozart’ın Türk Marşı’nı da en iyi çalabilenlerden biri olduğu düşüncesindeydi.

Piyano belki yılların eskimişliği ile istediği tadı oluşturamamıştı gönlünde. Kemanına uzandı ve kendinden geçti, aynı eserle.

Kapının açılıp da, okula ait olmayan bir gölgenin ikindi-akşam arası karanlığında içeri süzüldüğünün farkında değildi.

O Müdire Akile idi, sessiz, sakin, ayaklarının ucuna basarak, büzülerek büyülenmişçesine, belki de hayranlıkla dinliyordu İsmail Hakkı’yı.

Sessizlikte bile insanları işkillendiren bir his olsa gerekti insanları, izleniyorlarmış gibi, hele ki bu hissi yaşayan bir sanatkârsa. Kemanının tellerinde dolaşan parmakları ahenksizleşti, sırtını döndüğünde karşılaştı, çarpıştı, ya da her ne denirse o kıvamda gözleri. Ancak Müdire Hanım, Öğretmen Bey tavrında değil, sanki öncelerinde de bu bakışları yaşamışlar gibi.

“Merak ettim de…”

“Ne zamandan beri?”

“Galiba bateri safhasında…”

“Umarım deliliğim rahatsız etmemiştir sizi?”

“Musikide deliliği alkışlarım, ama hiç yeteneğim yok!”

“Hiç istediniz mi?”

“İstemekle oluyor mu?”

“Denemek mümkün ama…”

“Önerinize uymaya çalışacağım.”

“Gecikmeyin, çekinmeyin de, hemen başlayın, sizi desteklememe de izin verin lütfen!”

“Hemen?”

“Hemen!”

“Pop müzik?”

“Hangisi?”

“Gerçi kıymeti pek bilinmedi, bir bölümü de cinsel içerikli gibi, bana yakışmayan. Ben iki mısraını söylemeye çalışayım ve lütfen moralimi bozmadan, ‘Kızım, kardeşim sen istersen müdürlük yapmaya devam et!’ deyin, ben ne demek istediğinizi anlarım…”

“Peki!”

“Seninle bir dakika, mutlandırıyor beni, bir dakika siliyor canım yılların özlemini…(12)

“Ve benim bu sesi beğenmeyeceğimi düşünüyorsunuz öyle mi? İzninizle biraz da olsa mezun olduğum yer dolaysıyla değil, notalardan anladığımı iddia ederek sesinizin güzel olduğunu söyleyeyim, ancak size göre düşüncem tabii. Bana göre ise biraz işlenmesi gerek, iznin olursa bu görevi yüklenebilirim, isteyerek.

Tamam, hemen solist olamayabilirsiniz. Hatta şöyle söylemeye gayret edeyim, ben önemli değilim, benden daha yetenekli biri elinizden tutarsa ‘Nın-nırı-nın-nın(1)’ demek ötesinde ilerleyebilirsiniz efendim…”

Şaşkındı İsmail Hakkı, belki ikisi de, bazen “Sen” diyerek yürüyordu sözleri, bazen “Siz” ya da “Efendim” diyerek duraklar gibi.

“Efendim sözünü bıraksanız!”

“Mümkün değil efendim! Hem sanatta ilerlemek arzunuz varsa, haddim ve hakkım olmasa da müdireliği bıraksanız iyi olur, düşüncesindeyim.”

“Neden? Nasıl yani, anlayamadım!”

“Bakın, tekrar ediyorum, böyle bir öneriye ne hakkım, ne de haddim uygun, yaşım itibariyle. Sözlerimi müzik hevesiniz nedeniyle söylediğimi kabullenin lütfen. Bazı varsayımlar(1) insanın ömrüne, düşüncelerine, yaşam düzenlerine şekiller verebilir. Örneğin dersiniz ki; ‘Ben müdürlüğü bırakıyorum!’ Bakanlık; ‘Peki!’ deyip size, boylu-boslu, yakışıklı bekâr bir müdür gönderir, bakarsınız yıldızlarınızın yörüngesi aynı olur, elektrik alışverişiniz uygun olur, biz de öğretmen arkadaşlarınız olarak çıkarız kerevetinize(2)…”

“Sanatınız gibi, hayallere dayalı edebiyatınız da kuvvetli. Peki, siz bir yuva kurmak gibi bir şeyi düşünmüyor musunuz?”

“Benim yuvam okulum, öğrenci çocuklarım ve öğretmen arkadaşlarım, hepsi…”

“Müzik, resim gibi aydınlık bir sanat yaşamında, karamsar bir düşünce değil mi bu?

“Adamak önemli efendim, ben yaşamımın başlangıcında adadım kendimi okullarıma, çocuklarıma, yaşamımdaki tek bir an hariç. O da seneler öncesine ait, yitirdim, kayboldu ve bitti…

Şimdi sadece çocuklarım ve siz öğretmenlerim varsınız, ben yokum! Hem bu vakitte neden tartışıyoruz ki? Sesiniz güzel, mutlaka ders alın efendim !”

“Şimdi bana ders verecek birini bulsam, bayan da olsa bay da olsa dünyanın parasını isterler benden, hem de resmi olarak ve benim isteğim, merakım olmamasına rağmen. Bana; ‘Güzelsin, sesin de güzel!” dedin, ya bay öğretmen, bana öğretmek yerine taciz ve sarkıntılıkla beni öğrenmek isterse? İstemem, kalsın!”

“O zaman yaşama devam efendim!”

“Peki, elimden tutmak istemez misin? Ya da elimden tutman için ne yapmam gerekir?”

“Hiçbir şey! Ben yaşamımda bir kez karşılaşıp yüreğimde taşıdığıma aitim ve elinizden tutmayı düşünerek bile ona ihanet edemem!”

“Tamam, ihanet etme! Ben de daha henüz ‘Merhaba!’ deyip de ayılıp bayılmıyorum sana. Eh! ‘Beni sev, âşık ol!’ diyecek kadar alçalıp, eğilip, bükülmem de mümkün değil. O halde boş zamanlarında bana bir şeyler öğretmeye çalışsan zarar mı edersin ki?”

“Anladım! Gün, saat, program ve enstrümanını seç, ben hep buradayım, sana destek olmaya çalışacağım!”

“Teşekkür ederim, hayalindeki aşka sadık adam. Geçmişine değil, geçmişindeki hayale bile sadık kalmanı anlayamıyorum, ama düşüncene de saygı göstermem gerek!”

“Sağ olun efendim!”

“Artık ben müdire, siz de öğretmen değilsiniz. Önce de rica etmiştim, tekrar ediyorum, bu ‘Efendim!’ sözünü beraberken kullanmasanız. Zararı yok, ismimi doğrudan söylemeseniz de olur, sonuna ‘Bayan, hanım’ ekleseniz de yeterli!”

“İlk özel karşılaşmamızda deneyeceğim efendim!”

“Şimdi!”

“Şimdi; Akile Hanım!”

“Benden büyük olmanıza karşın teşekkür ederim İsmail Hakkı. Benim literatürüme nedense ‘Bey’ kelimesi eklenmemiş!”

Sırtını döndü Akile başka söz eklemeksizin.

Belirli günlerde birbirini etki altına almama gayretiyle çalıştılar bir süre. Akile ve İsmail Hakkı olarak…

Verimli gibiydi çalışmaları.

Ve günlerden bir gün hissettiklerine egemen olamayan Akile; sebep göstermeksizin çekildi musiki derslerinden. Ulaştırması gereken haberi piyanosunun üstüne bıraktığı bir notla iletti, karşılaşmamak özentisinde olsa gerekti.

Geçen süre? Farkında değildi İsmail Hakkı.

“Kim bilir Akile Hanım da belki yoğun programları nedeniyle farkında değil!” diye düşündü notu hüzünle okumasına, onunla beraber geçirdiği saatlerden memnun, hatta ilk, tek ve son göz ağrısına bağımlılığına rağmen mutlu olduğunu hissetmesine rağmen.

O günden sonraki tek birliktelikleri İsmail Hakkı’nın dileği gereği Ulusal Marşlardı, uzaktan uzağa bakışan gözleriyle mecburiyet gibi.

Çok zaman İsmail Hakkı selâm verir gibi başını eğiyordu, marş başlamadan önce. Akile ise yanındaki öğretmen beylerle konuşuyor yahut da konuşur gibi yapıyordu, hayalindekine değer verip, kendisine ilgi göstermeyeni kıskandırmak istercesine belki…

Bir akşam kız kardeşi ile geldi Akile aynı sessizlikle müzik salonuna, İsmail Hakkı kendi başına çalışırken. Kız kardeşi ufak-tefek değildi, belki de ailesi Akile’ye can yoldaşı olarak yanına katmış olabilirdi.

İsmail Hakkı, piyanoyu nihayet istediği gibi yola getirmiş olsa gerek ki, bir şeyler çalmaya çalışıyordu. Önündeki yıpranma çabası yaşamış nota kâğıtları olan beş çizginin altına üstüne kargacık-burgacık(4) bir şeyler çiziyor, muhtemelen bir beste üzerinde çalışıyordu, belki ilk, belki son bestelerinden biri olsa gerekti, suskunluğunda, saklanışında.

Tanrı beş duyu ötesinde altıncı bir duyguyu eklemiş olsa gerekti İsmail Hakkı’ya.

Döndüğünde onları gördü yanı başında. Ancak itiraf edilmesi gerekir ki, sanatına, altıncı hissine “Şaşkın, aptal, salak” gibi sıfatların da eklenmesi gerekti tavrı ve sözleri dolaysıyla. Şöyle ki;

“Akile! Evli ve böyle kendi boyunda bir kızın olduğunu söylememiştin?”

“Akile? Evli? Çocuklu? Bu kadar kızı olacak kadar yaşlı mı görünüyorum karşında? Adile kız kardeşim benim, yalnızlığıma ilâç. Söylemini bir bakıma kıskançlık gibi mi yorumlamam gerek, bilemiyorum, her ne kadar yaşantında kendini ve değer verdiğin biri olduğunu iddia etmiş olsan da.”

“Affedersin, yıllar öncesine gitmiştim notalarda, dünlerde bıraktığım, ama hiç aklımdan çıkmayanı notalara hapsetme gayretindeydim, saymadım kaç birikimimin olduğunu. O; öylesine sevgi dolu olduğuna inandığım, tüm mevcudiyetimi kendine hapseden biriydi ki?

“O söylediğin şeylere; ‘Beste’ ve duygularına ‘Aşk’ diyemeyecek kadar, kendinden bile kıskanıyorsun onu, öyle mi? Kıskanmak insanın yaradılışında var. O kadar güzel birini hiç unutmamak, hatırlamak ve onun için besteler yapmaya çalışmak. Üstelik adını bile bilmeksizin…”

Belki etkilendiğini saklamak, belki merakında boğulmamak için sormak gereğini hissetti Akile;

“Ondan hiç mi bir iz yok, bir belirti, bir ben, bir yara izi, yüzünde, kolunda bir işaret. O günden bugüne değişmemiştir gözleri, mutlaka…”

“Ayıplamazsan, gücenmezsen gözlerini senin gözlerin gibi tarif etmem mümkün. Bir de…”

“Bir de, ne?”

“Ayrılırken bir öneri; doğruluğu için bir rakam; on beş…”

“Yirmi bir?”

“Nerden biliyorsun sen, benim 15.21 rakamımı?”

“Seni hissediyordum, ta ki ilk karşılaşmamızda, odamda görünce şaşırdığımda.  Çünkü o dolmuş şoförü ailesine cesurca karşı koyup kurtardığın, yıllardır zihnine hapsedip unutamadığın, tenkit edip nasihat verdiğin, itiraf etmemiş olsan da âşık olduğun, benim de unutmayıp yaşadığım o 15.21; benim…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Akile; Akıllı, zeki, anlayışlı. Ergenlik yaşına varmış olan kimse.

Adile; Doğruluktan ayrılmayan kimse. Adaletli. Hakka uygun, haklı.

(1) Cühelâ; Bilgisizler, cahiller.

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

Diksiyon; Seslerin, sözcüklerin, vurguların, anlam ve coşku duraklarının hakkını vererek söyleme biçimi. Sözü kullanma, konuşma eyleminde bağlantıları, vurguları ilgilendiren bölüm.

Falso; Bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır.

Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.

Fonetik; Ses Bilgisi.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davrana, taş yürekli kimse.

Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk.

Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik.

Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.

Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum.

Rugan; Ayakkabı çanta ve benzeri şeylerin yapımında kullanılan parlak deri ve bu deriden yapılmış olan.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği.

Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

(2) Dijital Gösterge; Sayısal gösterge. Rakamların saat  üzerinde elektronik olarak gösterilmesi.

Din Taciri; Her türlü iş, ticaret ve eylem için dini kullanan kişi.

Fahri İmamlık; Kadrosu boş olan bir camiye Devlet Kadrolu bir imam atanıncaya kadar gönüllü olarak görev yapan kişiye denir. Bu kişi genelde ya eski imam, ya da müezzin olur ve gerekirse görevinin gereği olan ücret mahalle halkı ya da köylü tarafından ödenir.

Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.

Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen,  misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Muhafazakârlık Kisvesi; Tutucu görünüm, kılık ve kıyafetinde. Eskiye bağımlılığını belli eder şekilde, dini kullanarak hareket etme, eylem ve karşısındakileri zorlama şeklinde.

Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine! Evlenmeyle ilgili mutluluk dileme anlamında bir söz.

Sapıkça Taciz; Tavır ve davranışlarıyla tedirgin etmek, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymaksızın rahatsız etmek.

Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. ATASÖZÜ

Şamar Oğlanı: Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

(3) Menfaat bir sandalyeye benzer. Başının üzerine koyarsan seni alçaltır, ayaklarının  altına alırsan seni yükseltir. Cenap ŞAHABETTİN

(4) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.

İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek. Göz önünde bulundurmak, dikkate almak.

Korkudan Ödü Patlamak; Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Salâvatlamak; Uğurlamak. “Güle güle” demek. Mezarına teslim etmek.

Sulh Olmak; Uzlaşmak, anlaşmak.

Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.

(5) Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

(6) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. TÜRK ATASÖZÜ

Nush (nasihat)  ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA

 (7) Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum, bittiği yerde başlar. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU İLE ARABACI” şiirinin son dizeleri.

(8) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI

(9) Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kâfidir!  (Maksat kalıcı bir eser bırakmaksa tek mısra bile yeterlidir) Koca Ragıp Paşa

(10)  Her mihnet kabulüm, yeter ki/Gün eksilmesin penceremden Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” şirinin son iki mısraı.

(11) My Fair Lady (Benim Tatlı Meleğim); Prof. Higgins (Rex HARRISON) ile Eliza Doolittle (Audrey HEPBURN) arasında diksiyon konulu bir film.

Sound Of Music (Neşeli Günler); Maria (Julie ANDREWS) ile Kaptan Von Trapp (Christropher PLUMMER) arasındaki müzikal film. (Adile NAŞİT ve Münir ÖZKUL’un turşu konulu filmi ile ilgisi yoktur).

West Side Story (Batı Yakası Hikâyesi);  Köpek Balıkları Çetesi ile Jetler Çetesi arasındaki müzikal film. Natalie WOOD, Richard BEYME ve George CHAKIRIS’in oynadığı klâsik bir Romeo-Jülyet uygulaması.

(12) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.