Sığıntı gibiydim ortalıkta desem…

Değil! Bir köşede ben gibi olanlarla beraberdim. Neden gelmiştim ki, okul arkadaşımın düğününe?

Cıvıl cıvıldı(1), hem şen-şakraktı(1) ortam ve neşe, mutluluk sokakların dışına bile çıkıyordu. Bir baltaya sap olamamış(2) değil, gönlünün sultanını(1) bulmak değil, aramamıştım bile onu. O halde aramak gibi bir olasılığı canlandırmak ister gibi ne işim vardı bu ortamda? Daha öncekiler gibi zarf içinde toplananlara gereğini iliştirip “Bana doyum olmaz!” havasında defolmam gerekmez miydi?

Yok, ama farkında olmadığım, bilmediğim beni itekleyen bir güç vardı beni bu düğünde bulunmam için, aptala malûm olurmuş(3) örneği gibi sakınmaksızın.

İşi-gücü, hayalleri-rüyaları eksik, belki de dünyalar güzeli bir kız mı uzatacaktı bana ellerini? Hani özelliklerim olsa! Şiir, öykü…

Kısaca derslerde öğretirdim öğrencilerime.

Sosyal hayatta? Pöh! Espri, nükte, fıkra, şaka? Acayip bilmeceler? Bir “Pöh!” daha. Tarifim; yalnızlık abidesi(1), yalı kazığı(1) benzeri sırık gibi bir adam. O kadar işte; hiç mi hiç hiçbir özelliği olmayan.

O halde teklifini kabullenmeme gibi bir riski yok etmek düşüncesini yaşadığım arkadaşımın uygun vaktini kollayıp hediye etmeyi düşündüğüm çeyrek altını usulca avucuna bırakıp sessiz sedasız arabama binip yok olmalıydım.

Ama o da ne? Arkadaşları ile dans eden gruptan dans eden bir genç kız yanıma gelmişti;

“Özdem Hocam? Bir meslektaşınızı dansa kaldırmayı teklif etmez misiniz?” dedi.

Şaşırdım, şaşkındım, tanımıyordum, evet, ben Özdem’dim…

De…

Bu kız beni nereden tanıyordu, üstelik öğretmen olduğumu da bilip “Hocam” diyordu. Kekeledim;

“Bilmiyorum ki…”

“Neyi?”

“Dans etmesini!”

“Yalan dudaklarınıza hiç yakışmadı hocam. Okulda herkes arkadaşınız olmadığı halde çok iyi dans ettiğinizi bilir sizin. Hadi saklanıp gizlenmeye çalışmayın, yoksa şanssızlığıma küser, ben de diğer köşedeki arkadaşlarımın yanına gider, surat asar, somurtur, otururum. Sizce netice?”

“Peki, madem çok ısrar ettiniz…”

“Israr değil, sadece bir teklifti,  zorla güzellik olmaz…

Beyefendi…”

Peşinden ancak yetişebildim;

“Bağışla Küçük Hanım! Meraktayım, benimle dans edin, lütfen!”

Ortalıkta, ortaklaşa(!) münakaşa eder tavrımız dolaysıyla meraklı olanlar vardı.

“Merak ettiğinizden ve lütfen kelimesini zorlanarak söylediğinize göre emreder gibi, öyle mi? Üstelik ben küçük hanım değil, sizin gibi öğretmenim, sizinle aynı konuda eğitim veren. Özür dileyerek söylemeliyim ki değerli şair Orhan Veli’nin bir şiirinde kedi(4) karşılaştırması vardı. Hadi öğretmenim, benzemeyelim birbirimize, hangimiz hangisi olmayı kabul edersek edelim, doğrusu siz yolunuza, ben yoluma…”

“Dur, bir dakika! Yanlıştan dönmeme izin ver!”

“Bana ‘Öğretmenim!’ bile diyemeyecek kadar kendinize değer verdiğinize göre o şansınızı da yitirdiniz…

Öğretmenim!”

Hani “yalı kazığı gibi” demiştim ya, beni işte sap gibi(1) öylesine ortada dikili, ortalıkta bırakıp sırtını dönüp yerine gitmişti.

Gönlüne hükmedecek birini arıyor olsa da, olmasa da şans salak birine ancak bir kere rastlarmış, o bendim işte, etkilendiğini hissettiği halde ayaklarına kadar gelen şansı handiyse(5) tepen. Ancak şansımı zorlamamın önüne o dâhil, kim geçebilirdi ki?

Bekâr topluluğu masamdaki yerime dönmedim, her türlü riski, hatta aşağılanmayı bile göze alarak peşi sıra seğirttim(2).

Cesaretsiz saplar masasının tam çaprazı melekler, güzeller masasında kimler yoktu ki, öğrencilerin onlara verdikleri unvanlarla. Hem zaten bütün öğretmenler melek değiller miydi? Muhakkak beylerini evde çocuk bakımı, çamaşır-bulaşık için görevlendirmiş(!) evli kardeşler ve araya serpiştirilmiş bekârlar olarak.

Benim namım henüz okunmamıştı, ya da kulağıma ulaşmamıştı sanırım.

Aşırı zayıflığı nedeniyle Fizik Öğretmenim Toplu İğne Süha,

Süse, giyimine, sarı saçlarına aşırı dikkati nedeniyle Edebiyat Öğretmenim Fıstık Aliye,

Aşırı heyecanı ve tepkileri nedeniyle Biyoloji Öğretmenim Çatlak Naciye,

Sesinin Müzeyyen Senar’a benzerliği ve kabalığıyla Baba Hayri,

Coğrafya Öğretmenim Hayriye,

 Aşırı zayıflığını korumakla mükellef(5) Matematik Öğretmenim Kikirik(5) ya da Sinek Selin,

Beyi askerde olduğu için diğer Edebiyat Öğretmenimiz Komutan Hicran;

Zayıflara nispetle tombulluğu, pehlivanlığı önde olan Öğretmenim Bohça Fazilet,

Nevi şahsına münhasır(1) özeni, hassasiyeti, 10 üzerinden 5-6 dan fazla not vermemeyi meziyet(5) bilen Tarih Öğretmenim Sıfırcı, Zalim Prenses, Herodot Kâmile,

Elini devamlı olarak karnı üzerinde tutan, mazeretinin ne olduğunu bilemediğimiz ancak Napolyon unvanı uygun görülen Cebir Geometri Öğretmenimiz Halise ve beni bildiği halde benim bilmediğim o.

Ona henüz isim verilmediğinden eminim. O halde günün, bu düğünün, bana karşı davranışının mana ve önemini dikkate alıp mükâfatı olarak ve bağımsız bir şekilde “Asabi Melek, Sert Melek, Hırçın Melek, Küseğen(5) Melek, Somurtak(5) Melek, Aldı Başını Gitti Melek, Rica-Minnet-Niyaz Dinlemeyen Melek…” adlarından birini taksam fena olmaz gibime geliyordu!

Ve yalvarış içeren duygu sömürüsü(1) katkılı bir dilekte bulunmak için adını iftiharla koyduğum Melekler Masasına gittim.

“Gurbet acısına mahkûm, yalnızlığı rehber olan bir garibanı dans ederek kim mutlu etmek ister öğretmenlerim?”

“Seninle dans edebilmek için gençlik aşısı olmamız gerek Özdem Öğretmenim. Senin ritmine, ahengine, gençliğine hiçbirimiz ayak uyduramayız. Sen istersen usul usul bizim masamızdan kaybol! Davetlilere, etrafına şöyle bir bakın, belki seni tanımayıp da sana uyacakmış gibi bir zavallı çıkar, özlemin belki de bir yerlerdedir.”

Hani bu sözleri itiraza gerek kalmaksızın söylediğim unvanlardan birini hak edecek olan bana yönelen, dansa davet eden öğretmen dâhil edebiyat öğretmenlerimizden biri söylese anlardım da, Fizik Öğretmenimiz en yaşlı Süha Öğretmenimin, bir bakıma ablamızın söyleyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi.

Ablamız görmüş, geçirmiş, bir sürü değerli insanı yetiştirme gayretini yaşarken evlenmeye fırsat bulamamış, belki sevdiği, seveceği biri olmamış okulumuzun en yaşlı bir tanesi idi. Sözlerini beni bilen, tanıyan, benden haberi olan biri kesintisiz sarf etmesinden mutlu olmuştum diyebilirim.

Süha Öğretmenim bir süre durakladıktan sonra devam etme gayretini yaşadı;

“Dur bakayım! Yeni, çok genç edebiyat öğretmenimiz belki seninle dans etmek gafletinde bulunabilir. Ya da yorulduğunu söylediğinde onu azat edersin. Benim ricamı kırmayacağından eminim, ama bazı şeyler zorla değil istekle olmalı. Bu nedenle benim adıma değil, kendi adına sen teklifte bulunur musun Özdem oğlum?”

Süha Öğretmenim herhalde meslektaş sınırlarını zorlamaya gerek görmemiş olsa gerekti; “Oğlum!” derken.

Yöneldim, elimi uzattım, adını bilmediğim Melek Öğretmene;

“Tanıyamamışım, özür dilerim, dans etme dileğimi kabul edip tanışmamızı sağlarsanız teşekkür edip mutlu olacağım öğretmenim!”

Yerinden doğruldu elini uzatarak, ben onu piste doğru sürüklemeye çalışırken, o öne geçip beni sürükledi, orkestra tam rahmetli Kayahan’ın “Ay ışığında gözlerini(6)” i çalarken.

“Sakın iki kelime bile olsa söylemeyin, aynı okulda, aynı konuda öğretmen olduğumuzu bilmeyen öğretmen arkadaş. Öğretmen ablamın gayri resmi dileğini kırmamak için mecbur kaldım. Bu bir başlangıç değil, ilk ve son birlikteliğimiz olacak, görsem bile görmezden geleceğim, görmeyeceğim bir daha sizi!”

Dans mı ediyorduk, azar işitip fırça mı yiyordum, yoksa hayallerimizde ilkokul müsameresinde miydik?

“Belimi o kadar sıkıp da samimiyet havası vermeyin. Daha dakikalar önce tanıştık gibi ve çok iyi dans ediyorsunuz, yalan söylemenize hiç gerek yokmuş!”

Sözlerinde tekleme, tekrarlama yoktu, sitem yüklü iki cümleyle anlatmak istediğini anlatmıştı, savunma hakkı sağlamaksızın.

Müzik durmuştu, sessiz bir teşekkürle tüm sözlerini hak etmişçesine onu yerine iade etme çabasını yaşarken sanatkârın anonsunu duyduk;

“Bu ağır havadan sonra şöyle bir hareketli Misket’e(5) ne dersiniz?”

Hışımla(5), belki de intikam almak ister gibi baktı gözlerime,  gözleriyle sessizce; “Var mısın? Ne dersin?” şeklinde başını salladı. Sanki kinle kaldırdı ellerini havaya, gözlerini benden ayırmadan dik dik.

Bilmediği Ankaralı olduğum ve bir süre halk oyunlarımızı öğrenmek için kurslara gidip takip etmemdi. Bilmediğim ise onun da bu kurslara oldukçanın ilerilerinde ve geniş kapsamlı donanım yüklenerek katılmış olduğu idi.

Kalabalık olan pistin sayemizde boşaldığının farkında olmadık, sevgi yerine birbirimize, daha doğrusu o bana kinle bakarken.

Alkışlar getirdi bizi kendimize. Utandı, koşarcasına uzaklaşmak istedi. Dansı, misketi başardığına göre kendisini oyunlar konusunda da o anda bilmediğim için elimle “Bir” işareti yaparak orkestraya âdeta emrettim, Karadeniz için, farkında olmaksızın;

“Hayde gidelum, hayde…(7)

Çevremiz şaşkın gibiydi, serçe parmaklarımızı birbirine geçirirken, el ele gibi. Mendil cebimdeki mendili çıkarttım, o hızlı tempoda mendile gerek yoktu aslında, usulca iade ettim yerine.

Sahibi rahmetli dışında kalan uzmanları halt etmişti(2) oynarken ve o tepinmeye karşı terbiyeli bir sesle sözleri tekrarlarken. Halka uzadı, içeride bir halka daha oluştu hatta.

O arada tanımadığım öğretmen olduğunu da sanmadığım misafir erkeklerden biri, araya girip öğretmenimin elini tutmaya kalkınca, onu halayın başına alıp o eli benden sonraki el olarak tutmuştum. Bu bir başlangıç kıskançlığı mı olsa gerekti, üstelik adını, sanını bile bilmeksizin? Ben, beni anlamıyor, ben beni de, onu da bilmiyorum.

Üçüncü bir oyun için hazırlıksızdı, belki de yorulmuştu, soluk soluğaydık, sessizliğimde;

“Gidelim!” dedi.

Centilmendim, masasına yöneldiğimde başlangıçta isimlerini saydıklarım arasında unuttuğum için özür dilemem gereken Müzik Öğretmenimiz Fahriye karşıladı bizleri, soluklanmamız henüz temposunu yitirmemişken ve teşekkür edip ayrılma imkânına kavuşmadan önce, alkışlayarak. Benim en sevdiğim çok kısa boyu nedeniyle o da Bodur(5) lâkabını hak ederek kazanan bir öğretmenimizdi.

Onun hakkında bildiğim iki şeyden biri, çok genç yaşta dul kalıp tekrar evlenmemesi ve çok iyi enstrüman egemenliğinin olmasıydı. Öncelikle ve özellikle piyano, klâsik gitar, ritim saz ve hatta bateri…

Çok zaman dersim olmadığında, okulda bulunma mecburiyetim olsa da, olmasa da ben de bir öğrenci gibi izniyle sınıfına katılırdım. Özelliği sadece musiki alanında değildi, ayrıca müthiş bir resim yapma yeteneği vardı, karakalem olarak.

“Sizi böyle görünce müzik yönünden katkı sağlamak benden olmak üzere, yöresel oyunlar için okulumuzda bir faaliyet oluşturmak geçti aklımdan, eğer kabul ederseniz…”

Meraklı bakışlarımızı göz ardı etmek istercesine suskunlaştı az biraz.

“Ders saatleri dışında, hatta müzik, beden eğitimi ve rızanız olursa öğrenci istekleri, veli arzularını karşılamak için Cumartesi-Pazarları…

Beden Eğitimi Öğretmenimiz Boksör Fethi Beyin ‘Hayır!’ diyeceğini pek aklımdan geçiremiyorum. Hatta bu faaliyet onun 19 Mayıs törenleri için mükemmel bir buluş yapmasına bile neden olabilir, bu nedenle belki ben, dünden razıyım da diyebilir…”

Musiki, resim konusunda başarılı olan öğretmenimin söz dizisi kurmakta sıkıntıları vardı, tüm konuşmaları arasına mutlaka “Eee! Iıı! Ehem!” gibi kelimeleri mutlaka başarıyla sığdırıyordu, ama kekelemeden! Devam etti, aynı heyecan ve takıntılarla;

“Şimdi bu düğünün neşesini engellemek istemiyorum. Pazartesi günü bu fikrimi buradaki öğretmenler dışındaki diğer öğretmen arkadaşlarıma da açacağım, o zaman öğle paydosunda Öğretmenler Odasında buluşalım. ‘Evet!’ derseniz mutlu olurum, ‘Hayır!’ derseniz…

Sanmıyorum, iyimserim çünkü!”

Ben masama gittim, ellerinin sıcaklığını bir kez daha hissetmeden, masamdan uzanarak gözlerimle de olsa ona ulaşamamamın hüznünü yaşayarak.

Peki, o? Umut fakirin ekmeği olmasına rağmen kişiler umutları konusunda da olabilirliği dikkate alabilirler, düşünebilirler miydi? Örneğin balıkların kavak ağaçlarına tırmanmaları, katırların bebeklerinin olması gibi imkânsızlıkların varlığı unutulmamalıydı.

O halde o küskünlüğünün ertesinde bir dans ve oyunla yarattığım soğukluğun yok olacağını düşünmek hayalden öte gidemezdi ki!

Hani belki, meselâ velev ki etkinlik için “He!” dese beraber çalışsak…

Kötümserliğin birinci şartı bu olsa gerekti, dağın dağa kavuşmayacağına inanmak gibi.

Okulda karşılaştık, bu kez mutlaka adını öğrenmediğimi bilip somurtkanlığının dozunu arttırmamak için içimden Melek adını vermiş olsam da, isim vermeksizin sordum;

“O konuda ne düşünüyorsunuz öğretmenim?”

“Siz ne düşünüyorsunuz hocam?”

“Sizin düşündüğünüzü…”

Böyle bir cevap beklemiyor olsa gerekti. Üstelik “Sen” dememe karşılık “Siz” demekte direniyordu. Şaşkındı. Şaşkınlığında beceriksiz olmamalıydım, aklım ermiş gibi önceden fotokopisi olan Nüfus Kâğıdımı çıkardım cüzdanımdan, yalanla donatarak;

“Öğretmenim! Şu benim Nüfus Kâğıdı örneğim. İnternette rastlayacağın kadar meşhur biri değilim, ama vatandaşlık numaram sana bazı bilgileri verebilir. Merak ederseniz, müdürden kişisel dosyamı isteyerek bulmak istediklerinizi de bulabilirsiniz. Diğer merak ettiklerinizi sorarsınız, ben de dobra dobra(1) cevaplarım. (Ve yalanım devreye girer!) Arkasında da telefon numaram ve adresim yazılı…”

Bir genç kız olarak beni küskünlüğünü unutup merak edeceği, Nüfus Kâğıdı örneğimi kabulleneceği aklımın ucundan bile geçmediği için yalanımda sakınca görmemiştim. Nitekim;

“Kalsın! Merak etmiyorum. Hem niye edeyim ki? Beni tanımıyor, hatta adımı bile bilmiyorsunuz. Rakip iki sporcu gibi aynı dersin iki öğretmeniyiz, hangimiz daha başarılı olur, bu önemli. Üstelik kabul etseniz de, etmeseniz de ben bir rol arkadaşı edinip halk oyunları konusunda bana inanıp güvenenleri eğitmeye çalışacağım. Eğer ‘Yardım edeyim, yardımcı olayım!’ derseniz, bana uzak durmanız kaydıyla teklifinize ‘Hayır!’ demeyeceğimi bilin…

O Nüfus Kâğıdı örneğini ise, arka sayfası ile birlikte beğendiğiniz, hoşlandığınız, belki de sevebileceğiniz, seveceğiniz birine hediye edersiniz!”

“Israr etsem?”

“Peki hocam, kabalığımı bağışlayın lütfen!” deyip defalarca katlayarak yırttığı kâğıt parçalarını erinmeden gidip çöp tenekesine atıp “Başka söze gerek var mı?” dercesine sırtını dönüp belki de gitmemesi gereken erkek öğrenciler tuvaletlerine doğru yöneldi.

Çok sinirlendiği belli idi. Ancak fesatlık(5) yüklü bir adamdım ya, içimden geçirerek de olsa kendime avantaj sağlayacak bir kulp takmakta(2) gecikmedim;

“Demek ki bu fotokopinin bir başkasına ulaşmasını istemedi!” Darı ambarı-aç tavuk masalını(1) aklıma getirmeyi düşünmemiştim, bulunmaz Hint Kumaşı(1) gibi.

Günler boyu uzak durdu benden. Uzak duruyor, gayret ediyor, rastlantılara bile şans tanımıyordu. Oysa öğreticiliğinin gereği uzakla-yakının, sevgi ile nefretin arasındaki çizginin(8) bir solukta aşılacak olduğunu bilmez miydi? Hele ki duygularının biz erkeklere göre yaş farkı gözetmeksizin olağanüstü büyüklükte olduğunu…

Üstelik Tanrının kadınlarını yaratırken özene-bezene ve altıncı hisleri de yükleyerek yarattığını, biz erkekleri de defi belâ(1) kabilinden yarattığını bilmez miydi bu öğretmen?..

Halkoyunları teklifimizin karşılığı; umulmayacak kalabalıkta, spor salonumuzun tümünü dolduracak kadardı. Sadece öğrenciler değil, çocuklar, anneler-babalar, yüreklerinin gücüne inanan dede ve nineler olarak da.

Dede ve ninelerin tavırları özellikle tango gibi yavaş ve sonra düşünerek(!) oynanır şeklinde halk oyunlarını bayramda-seyranda, sünnette-düğünde “Bilmiyoruz” sözleriyle bitirmek yerine mahcup olmayacak şekilde öğrenmekti.

“İki (kere) dönmek, iki kare savuşturmak, iki parmak şıklatmak” ve kendi deyişleri ile “Dinlene-dinlene oynayacakları oyun havaları, bir–iki figür(5) öğrenmelerinin fena olmayacağı danslar” şeklindeydi.

Dediğim gibi hızlı danslara, süratli oyun havalarına kalplerinin dayanmasına güvenleri olmasa gerekti.

Derse benim adını verdiğim Melek Öğretmenim başladı. “O” harfinin ortasına geçip benden uzaklığının ispatı gibi Boksör Fethi ile tutuşarak. Bağışlanmam dileğiyle, abartı olsa da benzetmemi sunuyorum; bir gorille bir civcivin sarmaş-dolaş(1) olması gibi.

Benzetmem bu kadarla kalsa iyi, bana da Süha Öğretmenimle dans etmemi emretmişti âdeta. Benzeşim bu kez yaşlı civciv-genç goril olarak benim yönümden de aynıydı!

Bildiklerim devede kulakmış(1). Slow dansta(1) bile ne türler, figürler, şekiller varmış, bilmediğim. Kişilere, birbirlerine yakınlıklarına, durumlarına göre tutuşlar…

Genç-yaşlı, evli-bekâr, sözlü-nişanlı, resmi-gayri resmi, arkadaş-yakın arkadaş, bedenler arası mesafeler, belden tutuşlar, elden-omuzdan-enseden tutuşlar, tutunuşlar…

Gözlere bakışlar; sevgi öncesi, sevgi ortası, sevgi sonu, aşk, kulaklara fısıldayışlar ve ritmi bozmaksızın sevgi ya da ilgisizlik belirtileri, ilgisiz, sevgi, heyecan, sorgu, merak dolu, içten, saygılı, meymenetsiz(5), adam sendeci(1), mecburiyetten, “Bitse de ayrılıp yerlerimize veya eve gitsek!” kabilinden vs. vs.

Daha vals’ler, çaça’lar, çarliston’lar, Rock’n Roll’er, mambo’lar, breaking’ler, swing’ler falan varmış adlarını henüz duyduğum, elbette ki itiraf etmemde sakınca yok, boş vakitlerimi değerlendirme çabasındayken öğrenebildiklerim dışında hepsine Fransız kaldığım(9)

Melek dediğim öğretmenim tüm sözlerinin gereklerini Fethi Baba ile uygularken, bizlerin de kendisine uymamızı emreder gibiydi. Öğretmen(im)in adını hâlâ bilmediğim için, öğrenmeyi akıl edemediğim için kızıyordum kendime.

Sağdan-soldan, kenardan-köşeden hiç kimse adını söylemiyordu; “Öğretmenim, hocam!” dışında, hatta Fethi Hocam bile.

Sonra grupları teşkil etti, ayrı ayrı, aleni(5), yaşlılar-gençler, yeni tanışanlar-meraklılar gibi, sonra gerçek eşleri bir araya getirerek, karı-koca, abla-kardeş, ağabey-kardeş vb. anlaşılacağı gibi…

Ve uzun sayılacak bir süre sonunda; bunun belirtisi yaşlıların birer ikişer umursamaz bir şekilde yerlere oturup sadece izlemek, işitmek ve dinlenmek şeklinde oluşları idi konferansa yöneldi Melek Öğretmenim. Allah’ım o ses nasıl bir sesti, kendine çeken, musiki gibi, yeni öğretmen oluşunun heyecanını duyup anlatmak ister gibi.

Müzik öğretmenimiz bu ilk günde katılamamıştı bizlere, aslında müziğe aşırı derecede ihtiyaç olmasına rağmen. Ancak dans öğretmenimiz(!) bunu da halletmişti.

Geniş bir plâk koleksiyonu vardı. Gramofon ara sıra gıcırdasa da. O kısımlarda teknisyen arkadaş sesi kısıyor ve öğretmenim müziği; “Nın nı, nın na…” ve benzeri şeklinde tamamlıyordu gırtlağından, ağzını açmaksızın…

Hafta içinde, beden eğitimi ve müzik derslerinin çakıştığı bir günde, gerekli sözleşmeler yapıldıktan sonra öğrencileri toplayıp salona götürmüş öğretmenim. Gabi(%) değildim, ismini öğrenmiştim, üstelik inanamayacağım bir şekilde, ona verdiğim ismi vermişti ailesi de; gerçekten melekti Melek Öğretmenim ve eki Özlem’di ve bu yaşlarda onu özleyeceğimi daha doğar doğmaz, bebekken bilmiş olabilir miydi ailesi?

Sonradan öğrendim salonda olduğunu, dersim bitince. Selâm verdim, almadı. Belki almak istemedi, mizacı gereği. Belki de kuruntum;  yorgunluğunda fark etmedi bile.

Son dersten çıktıktan sonra karşılaştık;

“Seni evine götürmemi ister misin?”

“Dürüst olmayı deneseniz? Evimi öğrenmek istiyorsunuz. Çünkü beni rahatsız etmek, yakınlaşmak istiyorsunuz. Bir eğitimci olarak bu tavrınız hiç hoş değil! Üstelik yakıştıramadım size, hele ki ‘Arabam var!’ gibi tavrınız?”

“Sözlerinde haklı olduğun tek bölüm; ‘Yakınlaşma isteğim!” Haklısın, ama sen bana elini uzatmazsan, sana asla şirin gözükmeye çalışmam. Seni, başlangıçta fark etmemem en büyük kusurum. Diğer ayıbım ise; bir dans süresince etkilenmiş olmam ve etkilemeye çalışmam. Sana karşı hissettirmeye çalıştığım tüm davranışlarım uygun değil, özür dilememin karşılığının da gerçekleşmeyeceğinden eminim…

Sanırım içim elvermese de yanınızdan geçmemek için bile dikkatli olacağım. Öğretmenler Odası yıkılan dünyam olarak kalacak içimde. Kantinde, sahada, ya da ne bileyim bir yerlerde olurum, olmaya çalışırım çocuklarımla, öğrencilerimle. Olmayan sabahlarımda kendim kendimi kendimle bölüşürüm!”

“Bravo! Şuradan geçecek zırcahil bile, mesleğinizi bilmese de soluksuz Failâtun(5) kalıbındaki sözlerinizden edebiyatçı olduğunuzu fark edip hazmeder. Bilmem…”

“Anladım Melek! Zorla güzellik olmadığı gibi, zorla bir itekleme ve etkilenme de olmaz. Buyur! Gönlünce yaşa, içinden geçenlerin hepsinin gerçekleşmesi arzum, dileğim. Ola ki; herhangi bir şekilde karşılaşırsak selâm verirsen selâmını alır, kabul eder, cevaplarım...

Ama ola ki; selâm versem, alıp kabul etmezsen sana gücenmem, haddimi bilirim, eğer yüreğimde herhangi bir sızı hissedersem, yüreğimin tüm etkinliklerini susturma hakkımı kullanmak isterim.”

Herhangi bir tepki, söz olmayınca devam etmem gerektiğini düşündüm;

“Seni; ‘Evine bırakayım!’ dedim, gerekli dersimi aldım. Aslında bu kadar uzun söylememe de gerek yoktu ya neyse! Galiba bu senden önce başlangıcı olan mesleğimin gereği…

Ancak tek bir bakış ve sözle(10) nelerin anlatıldığını ikimiz de çok iyi biliyoruz. Sana, özlediğin bir yaşamı sonsuza kadar sunması için Tanrıma dua edeceğim. Allahaısmarladık!”

“Bugün için!”

Sırtımı döndüğümde son olarak her ne dediyse, o iki kelimeyi anlamam, anlamını çözmem mümkün değildi, hele ki umutlanmak gibi bir yanlışlığı yaşamam, hatta aklımdan geçirmem bile. Etim neydi, budum neydi(2) ki? Haddini bilmez bir çulsuz olarak uykuda, ancak uyanmayı hiç istemeyecek gibiydim.

Bilinmeyen bir neden vardı zihnimde mazeretini nasıl uydurabileceğim konusunda. Melek’le sadece Cuma günleri çakışıyordu derslerimiz, karşılaşma olasılığımızın en yüksek olduğu zaman dilimi, hele ki neredeyse karşı karşıya sınıflarda. Mademki beni istemiyordu, o halde Cuma namazları bana farzdı ve mutlaka artık camide olmalıydım o günlerde.

Müdür o günkü dersimi, bayan öğretmenlerden birinin rızasını alarak bir başka güne aktardı. Şükür ki o gün de Melek’in dersi yoktu. Beni istemeyeni, bir ışığı bile bana fazla göreni, ısrarlarımla zorlamamalıydım.

Zorla güzellik olmadığı gibi, itip-kakmakla, duygu sömürüsü gibi geri zekâlılıklar yaparak da yönlendirme olamazdı ki?

İntihar? Bak eğer gerçekten sevdiğime ve onun dışında bir yaşamın benim için olmayacağına inanırsam, neden olmasındı ki? Yaşamdaki yanış ile cehennemdeki yanışın farkının olmayacağı kanaatindeydim. Bilinmeyen cehennem yangınına karşı, dünya yangınının ve azabının(5) cehennemdekinden kat kat fazla olduğu inancını yaşıyordum çünkü. 

Dememiş olsam da karınca kararınca(1) bir düzen var evrende. Güneş doğudan yükselir, Nisan yağmurları kuşları sevindirir, mutlu eder. Açlık değilse de susuzluk inanç gibidir, olmazsa olmaz! Örnekler? Saymakla bitmez ki!

Ama benim derdim bir tane, hem dayanılmaz.  Gün günden taşıyordu sevgi yüreğimden, zapt edemiyordum ve gerçeğim şu ki; karşılaşmaktan çekinmek değil korkuyordum.

Az da olsa umutlanmak mı? Kim kaybetmişti ki, bulaydım? Aramakla da bulunmazdı, meğerki rastgele!

Dans eğitimi olan günlerde ayrı-ayrı, uzak-uzak duruşlardan sonra ders bitiyor, benim için kâbuslar(5) başlıyordu, onun bir tebessümüne hasret. Yaklaşmaya bile çekiniyordum. Beni reddederse, temelli uzaklaşırsa yaşayamazdım, yaşamamalıydım da…

Ummadığım, dersinin olmadığı bir gün, gözleri kan çanağı(1) gibi, salya-sümük(1) hem ağlayarak karşıma dikildi, sözü uzatmadan;

“Babamı yitirdim, yardım isteyeceğim başka kimsem yok! Lütfen!”

“Hemen izin alıyorum, bekle! Sen almışsındır herhalde. Hem zaten yasalar bunu emreder, sen sadece neresi söyle, varınca da gideceğimiz yeri tarif edersin.”

Çantası hazır olsa gerekti, çekinmeksizin yalnız yaşadığı evi tarif etti, çantasını almaya giderken, kendisine bir battaniye ve yastık almasını da galiba tembihledim(2)! Haberi aldığından beri, çözümleme zorluğu, bitkinlik, çaresizlik, ağlamak ve ayakta olmaktan dolayı yorgun görünüyordu.

“Yorgun ve hüzünlüsün, uyuyamasan bile, arka kanepeye uzan, dinlenmeye çalış ve hüznüne ortak olduğumu bil!”

“Edirne!” demişti, dalmadan önce.

En kısa yol? Bilmiyordum. Bu nedenle haritadan otoyolları, navigatörden(5) de güzergâhı takip ediyordum. Bildiğim “Git-gel Konya, altı saat!” idi ve biz yürüdüğümüz yolun kaçıncı kilometresindeydik ki o süre çoktan bitmişti.

Melek uyuyordu, nedense bir şefkat duygusu yüklenmişti tüm benliğime, ona Melek demekten başka bir isim geçmiyordu zihnimden, özlemim olmasına rağmen. Her ihtimale karşı ikinci kez benzin almak için istasyona girdiğimde rahatsız etmemek için çok dikkatli davranmama rağmen uyanmıştı. İlk sözü;

“Nerdeyiz?” demek oldu, bilmece sorar gibi.

Yollar navigatör emrinde, levhalar ve harita emrime amadeydi(1).

“Bir yerlerden geçtik, Havsa(5)-Edirne-Uzunköprü diye bir levha vardı, kilometre rakamını okuyamadım, ama ok işaretine göre Havsa’ya yaklaşıyoruz.”

“O zaman yorulmuşsunuzdur hocam. Sizi desteksiz bırakmayayım, yüzümü yıkayıp döneyim, sıcak bir çay, ya da kahve alayım mı uykunuz açılır, ya da güvenirseniz sağa çekilin lütfen, arabayı ben kullanayım!”

Yorulmuşum, aslında aklım başımdaydı, hatta Özlem’in benzin parasını ödemek için lâvabo mazereti uydurduğuna bile hükmetmiştim ve sonrasında karanlığa gömülmek üzere olduğumu hatırlıyorum.

Şaşkınlığım Melek’i Özlem’im olarak düşünmem olsa gerekti. İnsan arkadaşı, hele ki ilgisini çekmek, yakınlaşmak istediği arkadaşı için çiğ tavuğu bile yerdi, o halde direksiyonu ona teslim etmemde ne sakınca olabilirdi ki?

Motor sesini duyduğumda hareket etmemizin rahatlığıyla başımı arkaya yaslarken sıcak bir elin sol dizimde hareketini ve o hareketi destekler gibi “Koca bebek!” sözünü duydum gibime geldi, dünyamı değiştirir gibiyken.

Hayal görmüş, rüyaya erken başlamış ya da aklımdan geçirip uydurmuş olmalıydım. Babasının ölümü nedeniyle biçare kalmış(2), genç bir öğretmenden böyle bir davranış ve sözü nasıl beklerdim ki, hem himayeye muhtaçken, fırsattan faydalanmak gibi bir ayıbı işleyeceğimi bile bile.

Bir kasisten, ya da bariyerden(5) zıplayış, ya da sabah ezanı getirdi beni kendime.

“Önceden yoktu bu bariyer, yeni yapılmış galiba, fark etmedim, özür dilerim. Ezanını duyduğun, yanından geçtiğimiz caminin adı Kadı Bedrettin Camii. Akrabalarımızdan Musa Amca bir süre imamlık yaptı burda. Sonra da Beyazıt Camiine gitti. Sanırım hâlâ orda. Belki de babamın cenaze namazını kıldırmaya gelir!”

Eklemek istediği sözler olsa gerekti, hüzünle belki de bir kısmı gururla, iftiharla gibi, Edirne’siyle övünmek arzusu yaşar gibiydi.

“Babam, yaşlı ve bir kısım hastalıklarla yüklüydü, ama bilirsiniz; ‘Her ölüm erkendir!(11)’ hocam. İnsanın ölümü duyduğunda zihninden bir sürü keşke’leri geçirmemesi imkânsız. Bizim köyümüz Musabeyli, Edirne’ye 8-10 km kadar uzakta. Öğrendiğimiz, şu anda koca koca öğrencilere bile aktarmakta zorlanmadığımız; ‘Orda bir köy var uzakta!(12)’ sanki bizim köy için söylenmiş gibime gelir!”

Hem arabayı kullanıyor, hem sağa sola bakınıyor, kim bilir belki tanıdık birileri ile karşılaşırım umudunu yaşıyor olsa gerekti yol boyu, dikkatini yoldan ayırmadan.

“Okudum, öğretmen oldum, tayin oldum. Babam-annem terk etmediler köyü. O kadar dil döktüm, duygu sömürüsü yaptım; ‘Kız başıma beni yâd ellerde(1) yalnız komayın! Gelin başıma taç olun’ falan dedim. Amma ‘İlle de köyümüz, toprağımız, ata yadigârımız(1)!” dediler. Kısaca; ‘Nuh deyip, Peygamber demekten(13)’ sakındılar.”

Anlatırken anlamadığım bir şekilde samimiydi, sanki eski hiddetli, şiddetli, küskün Melek gitmiş, yerine barışık bir Melek gelmişti. Hele ki;

“Özdem Öğretmenim, şimdi bana destek olun lütfen. Annem, tebareke(5), mevlit(14) diye tutturur. Onu bizimle götürmemiz için ikna etmeme yardımcı olun lütfen. Sözlerde ve mülâkatta(5) üstünlüğünüzü biliyorum. İspat edin ve annemi yanıma alayım, ama üç-beş gün, ama üç-beş ay süre ile…

Zararı yok, evi dayalı-döşeli dursun. Babam yok artık, tarlaya, bahçeye gitmek yerine evime gelsin, istediği tatil günlerimde köyümüze götüreyim, istediği kadar kalsın, gene geri dönsün yanıma, benimle yaşasın!” deyince mutlu mu olmam, üzülmem mi gerektiği konusunda kararsızdım.

“Bak Melek Özlem! Yaşamda kimsenin benden böyle bir isteği olmadı. Ama söz! Ağzından girip, burnundan çıkarak anneni razı etmeye çalışacağım, eğer izin verirse birazcık da ben duygu sömürüsü yapmakta başarılı olmaya çalışayım, acındırarak. Başarısız olursam bu benim kusurum olur…”

“Tecrübeyle sabit, sizde şahit olduğum o dil oldukça, annemi ikna etmekte de başarılı olacağınıza eminim. Hah! İşte geldik. Benim doğduğum köy. Şu da bizim ev. Âdettendir babamın pabuçları kapı önünde(15)…”

Arabanın sesine bir kısım komşular sağdan-soldan koşuşmuş, annesi ağlayarak çıplak ayakla dışarıya çıkmıştı. Hıçkırıklara hüzünlü halde gömülerek annesiyle ve dışarı çıkanlarla kucaklaşırken yalnız gibiydim. Onun sarf ettiği cümlelerin anlamını hazmetme(2) çabasını yaşamak zorundaydım.

Melek arabayı çalışır vaziyette bırakmıştı, daha doğrusu kendisinin öyle yapmak istediğini düşündüm. Çünkü annesini görür görmez kapıyı açmış, araba vitesteyken debriyajdan ayağını çeker çekmez araba istop etmişti.

Benimle ilgilenen yoktu, iyot gibi(2) açıkta, ayazda kalıp iç geçirmiş yorgun ve yalnız vaktinden önce yaşlanmış bir ağaç gibiydim. Arabayı çalıştırıp bir kenara çektim.

Neden sonra aklına gelmiştim Melek’in. Dışarı çıkıp elimden tuttu…

Gereklilikler için kaldığımız süre ve özellikle minnet dolu bakış ve hareketler önemli değildi, olmamalıydı da. Gelenekleşmiş sevgi, hüznü paylaşma duygusu olmakla beraber, bir ölüm acısında olmamıza rağmen Melek’le aynı ortamda nefes almak özlemim, benim için her şeye değerdi.

Evet, itiraf etmekten çekinmiyorum, en basitinden kendime karşı dürüst olmalıyım. Melek, özlemim olarak ilk karşılaşmamızda gelip oturmuştu yüreğime, şüphe götürmeksizin. Ama farkında olmadığım, ya da gaflet denilen bir yokluğu başımdan defetmeyi bilmediğimde. Şimdi acı dolu da olsa bu ortamda onu hayatımdan uzak tutamayacak kadar sevdiğimi artık yadsınamaz bir şekilde biliyordum.

O yoksa eksikliydim bu yaşamda. “Allah nazardan, elem-kederden, kazadan-belâdan esirgesin onu!”

Yaşamında ben olmasam da ki o zaman ben mutlaka ölmüşümdür, “Mutlu olsun!” dileğim! Onun mutluluğunda ben her şeye hazırdım.

Gerekçe, sebep, sonuç her ne olursa olsun, insanın sevdiği için yaşamdan gerektiği takdirde vazgeçmesi mutluluk ötesinde saadet olsa gerekti.

Dizeler geçti dilimin ucundan; “Çocuğuna melek diyen annenin, melek gibi uçmaması için kanatlarını koparttığının öyküsüydü(16)” o. İlle(5) ve mutlaka ben de Melek’in kanatlarını koparmalıydım, her daim benimle olsun, benimle yaşasın!

Ama nasıl? Bilseydim, bilebilseydim!”

Kırdım düşlerimde o kanatları, Özlem; Özlem’imdi artık hem Melek olarak sadece…

Sayılı gün çabuk geçermiş! Gereklilikler yapılmış, iki gün artısıyla izinlerimiz bitmişti. Yola çıkmamızın gerekliliği ile annesinden “En kısa zamanda gelmesi” sözünü aldıktan sonra uğurlayan diğer insanlarla vedalaşarak akşamüzerine doğru yola çıktık.

İnsanların bir kısmının şüphe dolu nazarlarına aldırmaksızın yanıma oturmuştu, hüzünlü ve ağlamaklı.

Kolumu tuttu, uzunca bir süre sonra; “Sağ ol!” diyerek.

“Başka? Acın var, ama başka? İtiraf etmek gibi bir şey geçmiyor mu aklından?”

“Okulda ilk rastladığımda, benden haberinin bile olmadığı bir zamanda tutuldum sana. Beni görmeni, beni anlamanı, gönlünü bana vermeni istedim, ‘Dans et!’ diyerek. Anlamadın. Kin tuttum, sana acı çektirmek istedim, hakkım olmasa da. Beni sevmeni, âşık olmanı, kulum-kölem olmanı diledim…

Bensizliğe tahammülün olmasın istedim, ama ben kaybettim, çok nazın âşık usandıracağı aklımın ucundan bile geçmedi.”

Yutkundu, öyle ki neredeyse direksiyonun elimde olduğunu unutacak diye çekindim, hareketlerinden.

“Babamın ölümünün, çaresizliğimin, bana yardımcı olmakta çırpınışının seni bana kazandıracağını hayal bile edemezdim. Sev beni, vazgeçmeyecek, ölecek gibi ve kadar. Buna ihtiyacım var. Sevgisizliğe, sensizliğe tahammülüm yok, artık, olacağını da düşünemiyorum!”

“Edebiyat öğretmenim! İtiraf etmeliyim ki benden fersah fersah(1) ileridesin. Sana yetişmem mümkün değil. Söyleyeceğim tek şey seni canımdan çok ve ilk günkü gibi sevdiğim…”

“İyi ki varsın!”

“Senin için, evet!”

“İnanırım, o halde karanlık iyice inmeden sağa çek arabayı, sevmiş, özlemiş olarak kucaklayayım seni, öp beni ve ne diyeceksen de, kabulüm!”

Durdum, karanlık inmemek için direnmemiş, inmişti, arabanın dörtlü ikaz ışıklarını her ihtimale karşı yakarak yanık bıraktığım farların önünde diz çöktüm;

“Seni seviyorum, benim ol, sonsuzluk bizim olsun!”

“Seni seviyorum, senin olacağım, söz!”

Hazırlıklı değildim, yüzük yoktu yedeğimde. Ayağa kalktığımda farları oldukça büyük, otobüs, tanker veya kamyonun her neyse deli gibi üzerimize doğru geldiğini fark ettim, üstelik sapmaksızın, yön değiştirmeksizin. Rotasını(5) hiç de değiştirecek gibi görünmüyordu.

Kucakladım Melek’i, kanatlarını koparmıştım zaten, “Seni seviyorum!” demeden önce, gene de kanatlarının olmadığını kontrol etmeyi unutmaksızın.

Yan taraftaki şevden(5) atlarken altta kalmaya gayret ettim. Arabama çarpan araç bir tankerdi, hallaç pamuğu gibi atmıştı(2) külüstür olmasa da yeni de olmayan arabamı(zı), oldukça ilerilerde bir yerlere ve sonra o yığına takılıp savrulmuş, büyük bir patlama ile yanmaya başlamıştı.

“İyi misin?” dedim artık benim olan Melek’e, sırtımdaki ağrıları önemsemeksizin.

“İyiyim, yaşama başlamadan, yaşamımı kurtaran adam!”

Kendimizi esirgemek, belki de doğru olan şeyleri yapmak için ayağa kalkıp geçecek vasıtalara el sallamak üzereyken ilk araba durdu yanımızda;

“Sarhoştu galiba, dengesiz gidiyordu, selektör yapmama(2) rağmen yolu açmadı, çekindim, sollamadım, ama şanslıymışsınız, kurtulmuşsunuz…”

Melek dile geldi anında;

“Hem nasıl şans? Sevdiğim bu adam beni arabadan indirip evlenme teklif etti, yaşamdan başka ne isterim ki?”

Arabamız gitti, bir insan hatasının belki de yanlışının bedelini ödedi, ama biz bir ömrü kazandık!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Okuduğum lisede ve fakültede rahmetle andığım bu öğretmenlerimin (“Hocam” dediklerimin) hepsi yaşamışlardır, isimlerinin bir kısmını sakladığım, özürlerimle hatırlayamadığım ve namı olmayan öğretmenlerim dâhil.

(1) Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi; Sözün aslı; “Aç tavuk düşünde kendini buğday (arpa, darı) ambarında sanır!” şeklinde olup, yoksul kimse hayal dünyasında yaşar, kendini bolluğa ve hayallerine erişmiş gibi görür, düşünür, bir bakıma olmayacak, olması mümkünsüz rüya ve hayaller içinde yaşar anlamındadır.

Adam Sendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canli, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.

Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.

Dobra Dobra; Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden,  korkmadan, gerekli doğruları için tepki.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Emre Amade; Hazır, hazırlanmış.

Fersah Fersah; Pek çok, bol bol anlamındadır.  Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu  (Fersah; Eskiden kullanılan 5685 metre uzaklık ölçüsü).

Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da âşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.

Kan Çanağı Göz; Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Salya-Sümük (Selle-Sümük); Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, mecazi anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile, özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

Sarmaş- Dolaş; Birbirine iyice sarılmış, kucaklaşmış bir biçimde, kucak kucağa.

Slow Dans; Hareketleri yavaş bir dans türü.

Şen Şakrak; Çok neşeli, şen, şatır.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

Yalnızlık Abidesi; Yalnız, kimsesiz, sevgisiz, sevgilisiz, sadece yiyip-içmek şeklinde duygusuzluk yüklü bir tavır.

(2) Biçare Kalmak; Umarsız, çaresiz, zavallı olmak, kalmak.

Bir Baltaya Sap Olmak; Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak.

Eti-Budu Olmamak; İmkânları kısıtlı, yeterli birikimi olmamak. Şişman, tombul olmamak.

Hallaç Pamuğu Gibi Atmak; Bir yerde toplu durumda bulunan nesneleri ya da bir aradaki kişileri darmadağın etmek, her birini bir yana atmak, ya da göndermek.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Hazmetmek; Hazım. Kimi durumlara katlanma. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirmesi, sindirimin yolunda olması durumu.

İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

Kulp Takmak; Bir şeyi, bir kimseyi kusurlu gösterebilmek için uydurma bir neden bulmak.

Sap Gibi Dikilmek (Dikili Kalmak) Sap Gibi Ortada Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.

Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo).

Tembihlemek; Uyarmak. Bir şeyin belli bir biçimde ve yolda yapılmasını üsteleyerek söylemek.

(3) Abdala Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için şaka yollu söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında kullanılan söz. Türkçemizde bu söz “aptala” şeklinde söylenmektedir.

Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, saf, bön, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.

Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, dilenci kılıklı, yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

(4) Orhan Veli KANIK’ın “KUYRUKLU ŞİİR” şiirinin başı şöyle; “Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı / Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi…”

(5) Aleni; Herkesin gözü önünde yapılan, ortada, açık.

Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.

Bariyer; Bir aracın geçişini, gidişini engelleyen nesne. Karayollarının üzerine, kenarlarına yapılan ya da konulan, süratin düşürülmesini sağlayan engel. Yahut da yolu temelli kapatma engeli. Engelli ya da at yarışlarında üzerinden atlanması gereken yapay engel.

Bodur; Enine göre boyu kısa olan, kısa boylu, tıknaz. Boyu kısa kalmak, uzayamamak.

Failâtun; Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birinin başlangıcıdır. (-.- -/-.- -/-.- -/-.-) Failâtun/ Failâtun/ Failâtun/ Failun. Açık heceler (.) kapalı heceler (-) ile gösterilir.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

Figür; Varlıkların resimde yer alan görüntüsü, ya da yontuda biçimi. Dansta ölçülü adımlarla beliren ve birleşmesiyle dansı bütünleyen zincirleme hareketlerin her biri.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Havsa; Edirne ilçesi.  Havza; Samsun ilçesi.

Hışım; Kızgınlık, öfke. Sel, yağmur.

İlle; İllâ. Ne olursa olsun, hangi şartta olursa olsun. Hele. Özellikle.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Küseğen; Çabuk ve sık küsen.

Meymenetsiz, Kötü, uğursuz, huysuz, kılıksız, suratsız, aksi.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Misket; Aslı ufak bir elma türü olup, Ankara yöresine ait oyun havasının adı olup, özel bir öyküsü de vardır. Bilye, cicoz, mile olarak da çocuk oyunlarında kullanılan oyun aracı.

Mükellef; Bir şeyi yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Vergi vermekle yükümlü kişi ya da kuruluş.

Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi.

Navigatör; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren sisteme ait alet. Yazılacak adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzene ait alet.

Rota; İzlenen, tutulan, gidilen yol. Bir işteki, bir konudaki tutum. Bir uçağın, ya da geminin izleyeceği, önceden belirlenmiş yol.

Somurtak, Somurtkan; Sürekli somurtan, asık suratlı.

Şev; Şevlendirilmiş eğimli zemin.

Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ı Kerimin 67. Mülk Suresi. Genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.

(6) Bu gece sen daha güzelsin; Ay ışığında saçların dalgalı denizler gibi… Ay ışığında gözlerin, parlayan yıldızlar gibi... Kayahan AÇAR şarkısı.

(7) Hayde gidelum hayde; Rahmetli Kâzım KOYUNCU’ya ait bir Karadeniz oyun havası.

(8) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI

(9) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.

(10) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO

(11) Ölüyorum Tanrım/Bu da oldu işte/Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum Tanrım/Ama, ayrıca aldığın şu hayat/Fena değildir…/Üstü kalsın… Cemal SÜREYA

(12) Orda Bir Köy var Uzakta; Ahmet Kutsi TECER’e ait bir şiir ve başlangıcı. Çocuk şarkısı olarak ayrıca Münir CEYHAN tarafından bestelenmiştir.

(13) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Katı düşünceli, dediğim dedikçi, dünyaya tek pencereden bakan, düşüncelerini değiştirmeyen, inatçı, katı düşüncelere sahip olmak, bu düşüncelerinde ısrarcı olmak, işleri çözemez ve daha karmaşık hale getirmek, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.

(14) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”

(15) Kapıya Ölünün Ayakkabısının Konması; Evde ölüm olduğunun ilânı veya ihtiyacı olan birisinin alması gibi bir düşünce olsa da dini bir hüküm değildir. Örf olarak gözükmekle beraber, hurafedir, hatta bi’dattir (Hurafe; Batıl İtikat; (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.

(16) Melek Yavrum; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “MELEK” isimli eşsiz yapıtlarından biri. Başlangıcı; “Annesi dün Zeynep’e: ‘Melek yavrum!” diyordu. İşitince bu sözü Kız merak etti, sordu…”  Sonu; “Hepsi yalnız bıraktı, Bu talihsiz kadını, Bari sen uçma diye Kopardım kanadını.”