Egoist adamdım, vesselâm, üniversite, askerlik ve dahi bugünlere kadar…

“Gelin, başımda durun!”

“I-ıh! Hayır! Mümkünsüz! Ev-bark, cami-hoca, komşular-arkadaşlar, çevre-muhit, ata yadigârı(1)-köy-tarla-tapan-bahçe-toprak…”

Anne ve babamdan mazeretler…

Aklıma hemen geliverenler…

Aslında özlemim, eğer teknik bir arıza(!) yani; fizyolojik bir neden yoksa tek evlât olarak başımda durmalarında herhangi bir sıkıntıları, dertleri olmaması idi. Annemin, babamın sorun yaratmaktaki maharetlerini(2) nasıl yorumlamam gerektiğini bilemiyorum.

Ancak…

Bir kardeşim olaydı hele ki tekne kazıntısı(1), hele ki bencilliğimin yine şu an bile devrede olması şeklinde kız kardeşim olsaydı; “Ben ona bakar, okutur, büyütürdüm!” demek yerine açık kalplilikle söylemem gerekir ki o bana bakardı!

Kendimi düşünmemin, egoizmimin daniskası...

Ramazanın son gününün öncesinin öncesi, yani arifenin arifesiydi yaşadığım gün. Genelde dini bayramların tümünde, her türlü angarya, dilek, istek, öneri, tavsiye ve akla ne gelirse hepsine tahammüllü olarak annemin babamın yanına, hatta köye bile giderdim, sıkıntıyla, azapla, zorlukla.

Anlaşılmıştır herhalde; “Falanın kızı; edepli, okumuş-yazmış, filânın görümcesi, baldızı, ya da kız kardeşi, falanı-filânı, hem de memur, aylığı da iyi, geçinirsiniz. Hem iyi huylu, iyi hayat arkadaşı olur…” vb.

Dert benim baş göz olmam değil, leyleklerin hemen ertesinde gereğini yapması ve zatıâlilerinin(2) torun sevdalarının yerine getirilmesi…

Bu Ramazan Bayramı Cumartesi-Pazar günlerini kapsar şekilde çok kısa süreli olacağı için gelemeyeceğimi söylemiştim anneme. Lütfettiler yaşamımda ilk defa ”Biz gelelim!” dediler.

İçten pazarlıklı(1) olacaklarını, bu bayram ziyaretinin altından bir çapanoğlu(3) çıkacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim.

Bayram ile ilgili ne gerekiyorsa buzdolabına ve kilere yığmıştım, ancak belki bütün onlara gerek kalmayacaktı, ya da gerek yoktu. Nasıl olsa arife günü geldiklerinde bir bavul ve taşımakta zorlanacaklarını adım gibi bildiğim iki-üç belki de beş koli ile geleceklerdi.

Çünkü diğer bayramlarda gittiğimin dönüşünde; “Of desem! Ana hatırı! Baba hatırı!” tezahüratı eşliğinde, nasılını, taşıma-götürme külfetini düşünmeksizin bir, çok zaman da iki koli yüklerler, bavuluma da ne bulurlarsa sokuştururlardı.

Bir ufak çıkıntı; huylarını bildiğim için ufak bir çanta ile gittiğim evden bir valiz, bazen bir bavulla dönerdim. Evimde bir hayli zengin bavul-valiz koleksiyonum olmuştu, çoğunu herhangi bir vesileyle iç içe koyarak geri götürdüğüm halde.

İşte bu nedenledir ki, iç içe geçirilenler dâhil gidiş yolculuğum 3-5 kiloyu geçmezken, dönüşüm, abartmıyorum; 20-30 kiloyu geçerdi. Bavul? Hadi kilo hesabına dâhil diyeyim. Angaryanın yüklenişinde ekleri de unutmazlardı;

“Yarın sen de baba olacaksın, o zaman anlayacaksın bizi!”

Hem nalına, hem mıhına(3), hem dilek, hem sitemli bir söz dizisiydi bu.  Hem “Hâl, hatır, kıymet bil!” hem de malûm; “Gecikmeden evlen!” der gibi…

Bekârdım ya, ara sıra bir şeyler yapındırırdık arkadaşlarla; bayram-seyran, ramazan, Cuma geceleri haricinde. Ailemle yaşadığım tarihlerde, yani onların mevcudiyetlerinde yasaklara uymak zorunlu olduğum bir kavildi(2).

Ancak bu Ramazan sonuna doğru, arifenin arifesinde, işi yokmuş gibi şeytan dürtüklemişti beni. Bir ufak şişe nane likörü almak geçmişti içimden, gerçekten nedeninden haberim yoktu, belki de kaderin yönlendirmesi…

Bilmemin, hissetmemin, hatta tasavvur ya da hayal etmemin bile mümkün olamayacağı.

Mübarek günde belli olmasın diye bir market torbası ile bakkala gittim. Yoktu, hatta bakkal; “Mübarek günde? Zındık(2) mısın sen?” dercesine yüzüme bakarken, bakkalında nane likörü olmamasından dolayı memnun gibiydi. Yapacağım şey markete gitmekti.

Öncelikle bende olduğuna inandığım, hiçbir bilimsel gerekçesi olmayan huy, başka insanlarda da huysuzluk olarak var mıdır? Kimlerin yaşadığını bilmem doğal olarak mümkün değildir, bendeki bu huy ya da huysuzluğun tembihini(2) şöyle açıklamaya çalışayım;

İkilem(2) içinde kaldığım bir konuda karar verdiğimde bir terslik olmuşsa, örneğin ayağım taşa takılmış, televizyon bozulmuş, sular, ya da doğalgaz kesilmiş, asansör çalışmıyor gibi vs. vs. bir şeyler olmuşsa kararımın yanlış olduğunu düşünür, hemen kararımı değiştirir, ya da yapmak istediğimden vaz geçerdim.

Ama bu kez her nedense bakkalın azarlar, hatta kin kusar gibi bakışlarına karşı dileğimden vaz geçmemiştim, bakkalın sert ikazına rağmen o nane likörü ya alınacak yahut da alınacaktı! Lâmı-cimi yoktu(1)!

Markete gidip o likörü aldım, önce cebimdeki market torbasına sardım, sonra da marketin gerçek poşetine sakladım.

Bedelini ödeyip tam dışarıya doğru yönelmek üzereyken onu gördüm arkamda. Oldukça ötesinde dolu iki market arabasına birden hâkim olma gayretinde gibiydi. Geri döndüm ve kendisine yaklaştım;

“Bağışlayın efendim! Yardımcı olmama izin verir misiniz?”

“Gerçek bir centilmensiniz, memnun olurum, hatta dua bile ederim!”

“Sadece teşekkür etmeniz yeterli efendim. Arabaları yanımda bırakın, bayram alışverişi olsa gerek. Benim vaktim uygun, sizi beklerim. İsterseniz küçük bir sepet alıp içeride bir tur daha atın, belki unuttuklarınızdan hatırlayabilecekleriniz, gözünüze çarpacak olanlar vardır!”

Güvenmese de, güvenmeliydi, alıp da kaçacak değildim ya, bedeli ödenmemiş iki market arabasının içindekileri, hatta bir tekini bile?

“Çok sağ olun!”

Anlamamıştım, “Çok” ya da “Az” sağ olmak nasıl bir şey olsa gerekti ki? Sormadım, aslında gerek de yoktu!

Ne, ya da ne olduğumu bilmemek eksikliğimdi. Cazibesinden, parfümünden, dolgun vücudundan, yüzünün güzelliğinden etkilenmiş olabilir miydim, aramızdaki onun aleyhine yaş farkımızı umursamaksızın, içten pazarlıklı olarak. Fiziksel bir ayıp, sevilmek isteği, arzu, beğeni…

Bilmediğim, üstesinden gelemeyeceğim konulardı, ama nedense onu yitirmemek isteğindeydim, hatta elini uzatacak gibi olsa, eli açıkta, boşlukta kalmamalı, hemen tutmalıyım diye düşünüyordum.

Kalabalık kasa sırasına iliştim, nasıl olsa yetişir düşüncesiyle. Ya yetişemezse peki? Fikrim yoktu. Zaten düşünmeme de gerek kalmamıştı, sepeti de silme dolu olarak ve memnun kalmış gibi yanıma geldi.

Başlangıçta da hissettiğim parfüm kokusu art düşüncelerimle(1) iç gıcıklayan bir kokuya dönüşmüştü, haddim ve hakkım olmayarak, kişinin kendisine karşı dürüst olmasının gerekliliği ile.

Market kartını uzattı önce, indirimlerden faydalanma arzusu olsa gerekti, zannımca.

“Ben arabaları ve sepeti boşaltayım, siz de poşetleyin isterseniz!” dediğimde itirazsız olarak kasanın önünü bırakıp, bankın öte yanına geçti. Bana kalsa noksanlığımı itiraf etmeliyim sabun ve deterjanla, ekmek ve bisküviyi aynı poşete tepebilirdim, farkında olmaksızın değil, bilmediğimden.

Neler yoktu ki arabalar içinde. Alınanlardan dikkatimi çeken bir kısmının çocuklara ait olmasıydı. Demek ki çocuğu vardı, eline dikkatle bakıp da yüzüğünü görmediğim halde. Fikrimce o kadar çok şeyi muhtemelen bir, belki de en fazla iki çocuğu için almış olamazdı. Muhtemelen o kadar çok alışverişin çocuklar bölümünü bayramda ziyarete gelecek çocuklar için almış olabilir diye düşündüm.

İki araba da, sepette boşaldı, poşetlere konulmuş olarak aynı arabalara yüklenerek, aklıma gelmesi belki de mümkün olmayacak bir eklenti ile. “Herhalde taksi tutacak!” diye düşünmüştüm, kendisine ait bir arabası olacağı aklımın ucundan geçmemişti doğrusu.

Diğer dikkatimi çeken özellik, alışverişini nakit olarak yapmış olmasıydı ki, tutarı neredeyse benim maaşımın çeyreği kadardı!

Arabasının bagajını açtı, ben aldıklarını poşetler halinde uzatırken, o poşetlerin ağzını açıp içindekileri gördükten sonra düzenli bir şekilde gerçekleştirme çabasındaydı. Övünmek gibi olmasın, matematik konusunda bir miktar ileriliğim vardı ya, bu nedenle benzetmem, neredeyse; “Sinüsünü-kosinüsünü hesap ederek(3) istifliyor!” şeklinde idi.

Dediğim gibi; şeytanın bugün ayağıma dolaşmak dışında işi-gücü yoktu, bu mübarek günde gerçekleştirdiğim eylem için yanımda, yanı başımda ve görevini tamamlama gayretinde gibiydi! Şeytana yardımcı olmak vazifemdi, yardımcı oldum;

“Evinizin, çocuğunuzun alışverişini yalnız başınıza hep siz mi yaparsınız? Beyiniz hiç yardımcı olmaz mı size?”

İrkilir gibi oldu, şeytanın benim yanımda olduğunu fark etmemişçesine;

“Şeytan görsün yüzünü, diyeceğim ama bana yakışmayacak. Allah iyiliğini versin, diyeyim, nihayeti o kadar yıl beraberliğimiz oldu ve kızımın babası…”

“Bağışlayın, anlamadım, ne oldu, öldüğü aklımdan geçmiyor!”

“Yok, ölmedi. Ama bende bulamadıklarını bir başka kadında buldu, inanmakta zorluk çekiyor olsam da, ayrıldık. Kızım ve annemle birlikte yaşıyorum, babam da yok!”

“Allah yardımcınız olsun efendim!”

“Gideceğiniz yer neresi ise, sizi de götüreyim!”

“Sağ olun! Beyiniz yok, ayrılmışsınız! Beni birileri yanınızda görürse size söz gelsin istemem. Hem bakın otobüsüm de geldi, size iyi günler!”

Arkama bakamadım, utanç içindeydim, bana ait olmayan ve dahi olmaması gereken düşüncelerim nedeniyle, üstelik bir eksikliğim vardı. Ya bakkalın ahı tutmuş, ya da şeytan benimle didişmekten vazgeçmiş olsa gerekti.

Nane likörüm yoktu artık ve akıbeti meçhuldü, galiba Sarı Çizmeli Hanım Ağanın içine bakmadığı poşetlerden birinin içinde arzuladığı yere ulaşmış olsa gerekti. Nane likörümü yitirdiğim için, her nedense ne boynum bükülmüş, ne de üzülmüştüm…

Tıpkı aklımdan geçirdiğim gibi, babam iki kolunda sanki kolileri incitmekten çekinirmiş gibi gevşekle-sert arası bir şekilde tutarak iki koliyle, annem bir elinde bavulu, elini kesmesin diye kalın bir urganla sarılmış, bir çaputla desteklenmiş bir koli ile gelmişti.

Anlamamın mümkün olamayacağı konu, yanlarında bugüne kadar görmediğim, dünyalar güzeli diyeceğim, dünyalar güzeli olmasa bile dünya güzellik sıralamasında mutlaka ikinci sırada yer alacağına inandığım, tasavvur, rüya ve hayallerimde bile görmem mümkün olamayacak, etkilenmemi bekleyen pembe utangaçlığında bir kız vardı.

Hani ben, bulunmaz Hint Kumaşıydım(1) ya. Onun da bir elinde koli, diğer elinde muhtemelen kendine özel çantası vardı.

Kapıyı açtım, önce babamın, sonra annemin ve en sonunda da acayip bir şekilde gözlerini benden ayıramayan, benim de ağzı açık ayran delisi(1) gibi belli etmek istemeksizin gözlediğim genç kızın ellerinden kolileri teker teker alıp balkona koydum, rahatladıklarını hissettim sanki.

Babamın ayaklarını uzatıp soluklanması gerekti, ufak bir kalp rahatsızlığı sonrası belirli vakitlerde ilâçlarını alarak dinlenmeliydi mutlaka. Annemin de babamdan pek farkı yoktu, ama onun kalbi babamın kalbine göre daha az yorgun ve daha sağlam olsa gerekti.

Tanrı insanlara akıl dağıtırken herhalde benim gramajımdaki noksanlığa dikkat etmemişti. “Be adam!” ya da babam adına şöyle söylüyor olmalıydım;

“Be evlât! ‘Şu gün, şu saat otobüsüyle geliyoruz!’ dedik. Hadi rahatına, keyfine düşkünsün, nazik poponu yerinden kaldırmaya da üşendin, terminale karşılamaya da gelmedin. Bu insancıklar yorgun-argın, aç-susuz, uykusuz, kolilerinde isteyeceğin, her bir şey olmasına rağmen düşündüğünü sanmadığım bir şekilde gelmiş olamazlar mıydı? Bir çay demlemeyi de mi akıl edemedin Berkant? Hiç olmazsa çay suyunu koyaydın ocağa çaydanlıkla!”

Gerçekten bazı şeyler, örneğin gabilik, dangıllık(2), gerzeklik diğer has özellikleri sıraya dizmekten utanıyorum, parayla olsaydı varlık hanesi en zengin olma konusunda ellerime su döken(1) olamazdı gibime geliyordu.

Annem…

Dur bakayım, neydi o genç kızın adı? Berfin? I-ıh! Hah! Tamam, Berkay! Annem de evimin yabancısıydı, ama biliyormuş gibi mutfağı işaretlemiş, sora sora Bağdat’ın bulunması değil, araya araya çay, şeker, bardak, kaşık, tabağı bulması zor olmamıştı Berkay’ın.

Muhtemelen koli hazırlama aşamasında titiz olan babama da yardım etmiş olsa gerekti. Kolilerin üzerinde, içerilerinde neler olduğu yazılıydı, o koliyi bulup açmış, börek, çörek, poğaça ve kurabiyeleri ayrı ayrı dizmişti kayık tabaklara.

“Bir şey lâzım mı?” diye sorduğumda, can alıcı bir şekilde gözlerini iteklemiş, sokmuştu gözlerimin içine. Bilmediklerimi öğrenmeliydim, öğrenmek mecburiyetindeydim. Bu da hemen gerçekleşmesi mümkün olacak bir şey değildi.

Gereken zamanda, yani çay demlenip yiyecekler masaya serpiştirildikten sonra annem, babam, Berkay ve kontenjandan ben doyunmuştuk(3).

Sonrasında üçü de sözleşmişler gibi, öncelik babamda olmak üzere, ezanla birlikte soyunup dökünmüşler, duşlarını ve abdestlerini almışlar, bavullarından çıkardıkları seccadeler üzerinde namazlarına durmuşlardı.

Eee! Evde namahrem(2) vardı, herhalde ayak ayak üstüne atıp gözlememe izin vermeyeceklerdi, vermediler de zaten. Babam duştan çıkınca;

“Sen bir çık, hava al!” dedi, annem destekledi, “Yumurta getiremedik, kırılır, dökülür deyi, varsa tazesinden al, getir!”

Oysa buzdolabımda istiflenmişler arasında, yumurta vardı, muhtemelen kuşsütü eksik olabilirdi ki, onu da arife günü ara ki bulasın! İlk defa, şapka almayı unuttuğum için başım açıktı ve kuşlar nereye, ne zaman ne yapacaklarını biliyorlardı. Bu vakitte piyango bileti bulmam da zordu!

Bu bir işaret olabilir miydi, en büyük ikramiyenin bana çıkmak üzere olduğu şeklinde? Oysa ne amorti bile çıkacak fırsatı yaratmıştım piyango bileti alarak bugüne değin, ne de tavla-mavla, zarlı bir oyunda cihar atıp şeş oynamışlığım(3) vardı.

Dini-imanı olsa da, abdestle-namazla-niyazla ilintisi olmayan, malûm namaza niyeti olmayanın ezanda da kulağı olmazmış, o şekilde tarif edilen bendim. Bu nedenle evimde seccade, tespih bulunmayacağının bilincindeydiler. Hazırlıklıydılar.

Annem, babam neyse ne de Berkay nereden biliyordu ki, bana bir Türkçe mealli Kur’an’ı Kerim, bir doksan dokuzluk tespih, bir de cafcaflı(2) bir seccade getirmişti, düz, açık mavi renkli.

“Bunlar senin!” demişti, başka bir söz ya da kelime eklentisi olmaksızın.

Gel de Ömer HAYYAM’ı anma kendi adıma, ama özür dileyerek, iki harfi değiştirerek;

“İçi(m)temiz olmadıktan sonra/Hacı, hoca olmuşu(m) kaç para!/Hırka, tespih, post, seccade güzel/Ama Tanrı kanar mı bunlara?”

Kuş takviyeli olarak hadesten, necasetten tahareti(1) umursamaksızın, sadece eğip başımı yıkayarak yasak savdıktan(3) yumurta almaya gidip de almadan döndüğümde Berkay’ın bir özelliğini pas geçmemem gerektiği geçti aklımdan. Geldiğinde de, hiçbir yerinde allık falan yoktu.

Söz olarak, belki de gıybet(2) gibi yorumlanabilir, bana yakışmayacak gibi, ama Berkay abdestinde, namazında olduğuna göre “Hakiki, hilafsız bir Müslümandı!”

Suskunlukla bitti gün, hem olaysız…

Bayram Namazı için Berkay uyandırdı beni;

“Sabah namazını kıldık, babanızın camiye gidişi çok oldu, sen de gecikmeden gitsen de, bayramı amcayla birlikte evine getirsen isterim!”

Yıkama-yağlama…

Cumadan-cumaya, bayramdan-bayrama abdest almamın adıydı bu. Abdest aldıktan sonra gerek el, gerekse ayak havlumu tuttu Berkay, hatta ayaklarımı sanki kurutmak istercesine yaptığı hareket utandırdı beni, giyindim, kuşandım, kapıdan çıkarken, dua olduğuna inandığım bir şekilde dudakları kıpırdarken sırtımı sıvazladı(3).

İlk defa yaşadım ve hoşlandım…

Babamla beraber döndük camiden, seremoni hazırdı, daha önceki bayramlarda yaşadığım gibi ve bir ekiyle; Berkay…

Babam başa geçti. Annem elini öpüp onu yanına, ben ellerini öpüp kucaklayıp annemin yanına iliştim. Sıra Berkay’daydı. Bana gelinceye kadar vukuat olmadı, yaşanmadı.

Karşımda bir süre durakladı tereddüt ve tedirginlik içinde kaldığını sandığım. Sonra elimi öptü ve geri çekildi. Bırakmadım elini, sarılıp kucakladım, tıpkı annem-babam gibi, ama o beni yanaklarımın her iki tarafından da öptü.

Sanırım bu, anne ve babamın düşündüğü, belki Berkay’ın da istediği bir başlangıç olsa gerekti, hani ben bulunmaz Hint kumaşıydım ya!

Üstelik kendimi ayıpladığım şekilde aklım Sarı Çizmeli Hanım Ağadaydı. Kullanılmış, çocuk doğurmuş olmasına ve hissettiklerimin sevgi olmadığının bilincine olmama rağmen o güzellik gitmiyordu gözlerimin önünden.

Ve ben bana ilgi duyan, hatta yerini-yurdunu terk etmeyi bile göze alıp sırf benim için gelene ihanet eder gibi haksızlığına, haddini bilmezliğine aldırmayan dünyanın, hatta tüm evrenin en iğrenç ve en içten pazarlıklısı her türlü kötü sıfata lâyık biri idim.

Hani meselâ bilinmeyenlerden desteklenmiş olsa da (belki) bir genç kız gelecek ve beni sahiplenmek isteyecek…

Eee! Sahiplense de fena olmazdı, ama ya sevgi, ya aşk?

Sessiz, durgun, bir bayram günü, kanepelere oturarak televizyon seyretmek gibiydi bayramlaşmadan sonraki zaman!

“Hadi oğlum!” dedi, annem.

“Berkay şehre ilk kez geldi. Bütün gün otur, otur, otur, televizyon izle, canı sıkılacaktır. Hele ki yaramaz çoluk-çocuklu misafirler gelirse sıkılır da. Hiç alışkın değil öyle şeylere, bir evin tek kızı o, bunalır…

Sen al götür, elini de bırakma, gezdir, dolaştır görülecek yerleri, yemek ısmarlamayı da unutma, bilirsin sen buraları…”

Doğrusu daha önce de söylemiştim ya; hem nalına, hem mıhına çakmakta, hem gönlümü yapmakta ve hem de ilgili mesajı gözüme, kulağıma, yüreğime sokmakta üstüne yoktu annemin.

Emir mi, rica mı, dilek miydi sözleri, anlamamın mümkün olamayacağı.

Ama asla içten pazarlıklı olduğunu(!), duygu sömürüsü(1) yaptığını(!), çapanoğlu ile ilgili her hangi bir akrabalık ya da yakınlığının olduğunu(!) iddia edemezdim annemin, her ne kadar bu konuda başlangıç olarak bazı tereddütlerim olmuş gibi görünse de…

Arkamızdan bakılacağını bile bile iki yabancı gibi çıktık evden, görüş alanından çıkıncaya kadar da davranışımızda değişiklik olmadı, ta ki köşeyi dönünceye kadar.

“Yürüyelim mi, otobüse ya da dolmuşa mı binelim, yoksa belirli bir yere kadar taksiyle mi gitmek istesin?”

“Sen nasıl istersen!”

Başlangıçtan beri sözleri “Sen” üzerine kuruluydu benim gibi, tek bir kez bile ismimi söylememişti, bilmemesi mümkün müydü?

Yürüdük bir süre konuşmadan. Elini uzattı, beklentisi mi, çaresizliği mi, himaye etmem(3) isteği miydi bilmem mümkün değildi o anda. Tuttum. Tutmamak bana yakışmazdı, “Lâf ola beri gele! ()” şeklinde kendimi takdirden uzak tutmak içimden geçmedi.

Sıcacıktı eli, şefkat, sevgi diler, ya da sığınmak ister gibi, ya da benim hissettiğim yahut da gerçekçi olmalıyım; hissetmeyi istediğim kadar!

“Bir yerlere oturalım mı?”

“Sen bilirsin!”

Sözlerine eklediği başka bir kelime yoktu, kelimelerden tasarruf ediyor olsa gerekti! Bir parka oturduk, çay söyleyerek! Dananın kuyruğu kopmalıydı(3) artık, vakit gelmişti;

“Anlat!” dedim.

“Neyi?”

“Anlatman gerekeni…”

“Doğru? Yanlış? Yalan?”

“Tercih senin Berkay! Yeter ki beni inandır!”

“Gelmek, seni görmek benim dileğimdi, ısrar ettim. Sakın beni getirdiler diye annene, babana gücenme!”

“Peki, neden?”

“Öncesinde seni gördüm, geliş gidişlerinde yanına bile gelmeye çekinerek. Sen gittikten sonra boy-boy fotoğraflarını evinize gidip-geldikçe, gidip-gelmek için sebepler yarattıkça izledim. Etkilenmiştim, hakkım olmadığını bile bile. Üstelik seni sevdiğimi hissettim. Bana karşı hoppa hop(1) duygusal bir yakınlığının olmayacağını bilsem de yanına, yakınına kadar gelip seni görmek istedim, sonucu ne olursa olsun! Annene yalvardım ‘Beni de götürün!’ dedim, senin olmamı ister gibi niyetini hisseder gibi olsam da. Ama sen ve senin bana niyetin önemliydi?”

“Neden hakkın yokmuş ki, ya da olmasın ki?”

“Sen okumuş, tahsilli büyük bir adamsın, bense lise mezunu taşralı biri. Seni sevmem gibi, sevmeni umut etmem bile hakkım değil. Sözlerimi sakınmadan söylediğim için beni bağışla lütfen. Bana acıman asla kabulleneceğim bir düşünce değil!..

Seni istiyorum, ama beni istemezsen bu benim kaderim. Sensiz bir dünyada yaşamak, yaşamaya çalışmak bana zor gelecek, ama zorla güzellik olmaz, zorla sevgi yaratılmaz, hele ki sevgi olmaksızın acıyarak. Sana sevgim bana yetecek. Seni sevdiğimi bilmen de doyumum olacak!”

Berkay konuşuyor, ben bilmeden, bilinmeden seviliyor olarak düşünüyordum, daha doğrusu düşünmek için düşünmeye çalışıyordum.

Bu nedenle yanımıza kadar yaklaşan, hatta konuştuklarımızın bir kısmını bile olsa yakalama çabasında olan 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu ile dolaşıp o çocukla o yaşlara inerek oynayan hanımı fark etmemiştim, ta ki sonrasında anlatılınca öğreninceye kadar.

O; o imiş, hani yardımcı olduğum, etkilendiğimi sandığım, ona söz gelmesin diye aynı havayı soluklanmaktan bile çekindiğim.

“Elini uzat bana, tutmama izin ver. Bu vaat değil ama. Sana inanıyorum, seni sevmeyi istiyorum. Ancak sevgi konusunda bugünlere değin yaşamadığım bir sıkıntı var içimde, seni görmeden, seni sevebileceğimi düşünmeden, sana ihtiyacım olabileceğini düşünmeden evvel içime yerleşen. Senin gibi dürüst olmalıyım ben de. Güzelsin, dürüstsün, samimisin. Yaşamımın tümünü dolduracağına imanım tam, eminim…”

Kelimeler boğazıma takılıyordu. “Dürüst olmalıyım!” diyordum, ama yalan söylemeden nasıl bir sonuca ulaşacağımı bilemiyordum. Üstelik gerçek karşımdayken, meçhule yönelme dileğimi sorgulamaya çalışıyordum kendimde, devam etme gayretini yaşarken;

“Bir süreliğine azat et beni, ama cismin ayrı kalmasın benden, seni kendimde yaşamama izin ver, gitme, ya da gitmemek için annemi-babamı razı et, ikna et! Kendime geleyim, bulayım kendimi sende, seni yaşamam için gayret ver, saplantılarımdan uzaklaştır beni…”

“Sen istemezsen, ben, ben başıma hele ki senin üstünde hiçbir hakkım yokken nasıl başarılı olurum ki senin benim olman için?”

“Sen, bu kadar kısa zamanda bana hükmetmeyi başardığına göre, seni yaşamam için bana sıkı sıkıya sarılacağına, beni bir kördüğümle kendine bağlayacağına inanıyorum, öyle ki yaşamım boyu o kördüğümü çözmeye gücüm hiç yetmesin. Öyle ki ben beni kazanıp da beni sana verdiğimde tapınayım sana, mabudum ol! Gönlümde ki boşluğu senin sevginin kısa zaman içinde doldurup bana hükmedeceğine kesinlikle ve içtenlikle eminim…

Ama şimdi bırak beni. Serseri olayım sokaklarda, caddelerde, düşünüp senin beni istediğin gibi ben de seni isteyerek döneyim sana. Gitme, tek dileğim bu! Beni ben başıma bırakmanın sana yakışmayacağı iddiasındayım!”

“Sözlerinin çoğunun anlamını çözmekte zorlanıyorum. Bu duygusallığımın ya da eğitimimdeki noksanlığın eseri olsa gerek. Ben seni gördüğüm, ben resimlerini uzaktan uzağa da olsa kucakladığımda sevgimin boyutunu bilemez oldum. O gün bugün seviyorum seni, o günlerden beri seninim, başlangıcımda dediğim gibi beni istemeyecek olsan bile…

Kendini bulup, şaşkınlığından kurtulup, kalbini sadece benimle doldurup da ne zaman ‘Benim ol!’ dersen, senin olmam için beni hazır bulacaksın. Düne kadar yaşadığımı bilmiyordum, dünlerimde olmana rağmen. Yaşadığımı, daha doğrusu yaşamaya başladığımı hissediyorum şimdi, ellerimi avuçlarında hapsettiğinde…

Hadi beni eve götür, azat ediyorum seni. Seni yaşayacağım yokluğunda, sonuma kadar yalnız senin tek bir parçan olarak yaşayacağımı bil, sonuma nasıl ulaşırsam ulaşayım, nasıl tükenirsem tükeneyim, ama bekleyeceğim seni…”

“Bugün değil belki, ama mutlaka döneceğim, gördüm seni, bildiğimi sanıyorum, şu kısa zaman içinde alıştım sana, sevdiğimi hisseder gibiyim, seninki kadar kesin gözükmese de. Ama yalvarıyorum sana, destek ol bana, uzat sen de ellerini ve sana âşık olmamı sağla, ömrümüzün aydınlıkları olsun ve o aydınlıkları üleşelim.”

“O zaman şimdi, hemen tut ellerimi, kaldır beni, sadece bugünü evimizde ayrı odalarda, ayrı yerlerde olsak da hülyalarımızda, rüyalarımızda, düşünce ve umutlarımızla üleşelim, bana dönüp, senin olmamı dileyeceğin, isteyeceğin ana kadar bekleyeceğim seni!”

El eleydik, ama düşüncelerime egemen olan yanlışlık nedeniyle ellerim saygısızlık yüklüydü, ayıplanacak bir çekince içindeydim Berkay’a karşı…

Durumum; karanlıkta göz kırpmaktan, bir çuval pirinç içinde bir taş parçası, ya da samanlıkta iğne aramaktan farksızdı.

Nane likörü…

Kim, ne olduğunu bilmediğim, eşinin ihaneti ile bunalmış çocuklu dul bir kadın…

İlgilenen ne oldum delisi(1), neyin ne olduğunu bilmeyen, salakça etkilendiğini zanneden, eldeki bire kanaat etmeyip ille de ilk karşılaştığı meçhul peşinde koşma çabasındaki bir gerzek…

Gerçekten aptallığın vergisi olsa herhalde sadece Türkiye’nin değil dünyanın vergi rekortmeni olurdum. Ya da bu meziyet(2) para ile olsaydı, yine sadece Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı zenginlerinden biri, belki de birincisi olurdum.

Gözleri üstümde, sıcaklığı avuçlarımda ve kalbinin benim için çarptığını, sevdiğini, sonuna kadar bekleyeceğini hiç karşılık beklemeden bir derviş(2) örneği genç kız ve ben deyip de menfi tüm sıfatları yerleştirmekte bile sıkıntı çeken elinde hiçbir veri(2) olmadığı halde bilinmeyeni arama çaba ve gayretinde olan ben.

Gerçeği itiraf etmem gerekirse bu; ayıp, hata, kusur, suç değil, saygısızlık, aymazlık(2), hak bilmezlik(1), edepsizlik, hatta düpedüz günah idi.

Armut piş ağzıma düş(1) örneği gibi olmazdı serseriliğimin sonucu, hem aramakla da bulunmazdı, meğerki rastgele. Ancak tüm düşündüklerime karşılık haddimi ve hakkımı bilmezlikte, aykırılıkta ısrarcıydım.

Bu şans denemek değil, umutsuzluk yüklü bir hayaldi, dersimi almam gereken, inancımı yitirmiş ve inanmıyor olsam da…

İş yerimden ayrılmış serseriliğime verdiğim süreyi tüketmek ve bana, benim olana, benim olmak isteyene dönmek için süreyi tüketmek üzere yayan-yapıldak(1) ve kös kös yürüyordum(3), “Bu son!” diyerek evime, beni bekleyene doğru.           

Yanımda duran siyah renkli, camları siyah filmle kaplı, ön camında kocaman bir amblem olan araba endişelendirmişti beni, hele ki sağ taraf kapıları aniden açılınca.

“Terörist mi sanılmıştım acaba?”

“Bakar mısın genç adam?” Arabasından inerken sözlerine devam etme gereğini hissetti;

“Oh! Ho! Arkadaş sevgilisi ile el ele olunca yardım ettiği, hele ki nane likörünü sahiplenen ablasını hemen unutabiliyormuş demek ki?”

İçim kıyılmıştı;

“Abla?”

Bu bir işaret olmalıydı, hele ki çeker gibisine arabaya bindirip de kucakladığında;.

“Şimdi ‘Likör parasını ödeyeyim!’ desem, kabullenmezsin. En iyisi; ‘İster borç, ister hediye de!” sana sırılsıklam âşık olduğunu bakışlarından, davranışlarından anladığım arkadaşın için bir hediye almak istiyorum! Nişan yüzüğü almadın, takmadın henüz değil mi?”

“Bizi nerden biliyorsunuz… Abla?”

Mademki ablalığı kabullenmişti, “Abla!” dememin ne sakıncası olabilirdi ki?

“Dünyanın döndüğünün bile farkında olmadığınız bir anda, kızımla yanınızdan geçtiğimin, iki sevgili olarak ettiğiniz sözlerinize kulak kabarttığımın farkında olmamanızdan doğal ne olabilirdi ki?”

“Sevgili değiliz ki?”

“O bakışlar, o el ele tutuşlar ve…

Affedersin, yalan söylemenin sana yakışmadığını söylemek zorundayım. Beni üzen gibi üzme seninle birlikte bir ömrü paylaşmak isteyeni, benim gibi hüzün dolu olmasın, asla!”

Durakladı, bir süre devam etmek üzere belki ve devam etti;

“Bana söz ver, hemen şimdi. ‘Mutlu olacağım, mutlu edeceğim!’ diyerek. Allah bilir, siz erkekler bazı şeyleri akıl edemezsiniz, kıza ufak da olsa, karınca kararınca bir hediye de almadın şimdiye kadar, değil mi? Bu hediye benden olacak ve bugün bu heyecanı yaşayacaksınız.”

Emreder gibiydi, ses etmeme fırsat bırakmaksızın önündekinin omzuna dokundu;

“Gençler beni şimdi, Erol Amcanın(2) sarraf dükkânına 10-20 metre kala indirin, 20-30 dakika sonra da indirdiğiniz yerden 10-20 metre kadar ilerisinde tekrar alın. Bu genç arkadaşla birlikte gidin şimdi. Sakın ola araçtan inmesin, dünyada nadir rastlanacak, belki de neslinin en son örneklerinden biri o.”

Çok şey öğrendim.

Gizli bir görevde, üst düzey, koruma polisli, camları kırılmaz, renkli filmli, özel şoförlü bir “Abla” idi o ve ben onu bilmeksizin, anlamaksızın neler kurgulamış, neler geçirmiştim hatırımdan ve pişmanlığımı hazmetmemin zor olduğu bir hediye ile.

Tek taş bir yüzüktü(1);

“Bunu hemen bugün, geceye kalmadan takacaksın sevdiğinin parmağına, kendinden akıl etmişsin gibi! Adını şu bloknota kaydet, telefon numaranla. Benim vermem pek uygun değil. Arar ya da arattırırım sizleri. Düğününüzde tıpkı markette yardımcı olduğun bir abla gibi beraber olmaya çalışırım, belki gene de görevim gereği, uzaktan uzaktan. Ama gönülden ve içtenlikle…”

“Abla kabullenemem…”

“Sen bilirsin! ‘Eşkıya, Terörist’ demem, üç-beş yıl sevdiğinden uzak kalmanı sağlar, istemezsin, değil mi? Gece geç vakit de olsa bir yerlerden arayacağım sizi. İyi haber vermeniz beni mutlu eder, telefon numarasını kaydedip de o mutlu gününüzün tarih, saatini ve yerini belirtirseniz, verdiğim sözü tutmaya çalışırım. Şimdi seni bir yerlerde caddeye iliştirmem gerek, bu görevimin gereği, incinme, olur mu hakikatli adam?”

İndim ve kendimden utanarak ulaşmaya çalıştım eve. Şaşkınlık, perişanlık, pişmanlık içindeydim. Kendimi oldukça uzun yıllar geçmiş gibi kocamış hissediyordum. Boynumu büktüm.

Bugünü, yanlışımı, saçmalığımı, ellerini tutarken bile edepsizliğimi anlatacaktım, yalansız, katkısız Berkay isterse hemen, isterse birkaç yıl sonra ta başından beri, o sevgi onda yüklü olunca benim ömrüme ömür katacağından emindim.

Ya terk ederdiyse, hem hemen, “Al yüzüğünü başına çal!” diyerek? Hak etmiştim.

Umudum, dememesi idi. Adımlarımı sıklaştırdım. Eve ulaşır, ulaşmaz, anne ve babamın şaşkınlıklarına aldırmaksızın Berkay’ın elinden tuttum, kanepeye oturtturdum, yüzüğü çıkartarak;

“Sensizlikle, sensiz bir ömrü tüketmek geçmez oldu aklımdan, yaşamım ellerinde, tut ellerimi, sonsuzumuza kadar da bırakma!” dedim...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nane Likörü; İçine nane esansı konularak nane tadında yapılan, yeşil renkli, ferahlatıcı özelliği, alkol derecesi % 43 olan, genelde dini bayramlarda çikolata eşliğinde ikram edilen likör.

(**) Berkant; Güçlü, bozulmaz yemin.

Berfin; Kardan yapılmış. Kar ile ilgili. Tertemiz. Kar gibi beyaz.

Berkay; Sağlam ve güçlü.

(1) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Armut Piş, Ağzıma Düş; Bir işe emek harcamaksızın onun kendiliğinden olmasını ekleme durumu.

Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler. Örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Eline Su Dökenin Olmaması; Değerce herkesin kendisinden aşağı olması.

Hadesten, Necasetten Taharet; Kişinin namaz kılması için bedeninin ve üzerindeki kıyafetlerin temiz olması anlamındadır.

Hak Bilmezlik; Gaflet halinde olmak. Bilgisiz, cahil,  nadan,  nobran,  kaba. Saygısız.

Hoppa Hop!  (Hop Hop!); Bir davranışı uygulama, gerçekleştirme anında uyarmak için söylenen söz.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

Lâmı-Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok.

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan yüzük.

Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.

(2) Aymazlık; Çevresinde olup bitenlerin farkına varamama durumu. Gaflet.

Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

Cameo;  Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Cameo Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOKK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ben de ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum.

Dangıllık; Argoda; kısaca “Dangalaklık” şeklinde bir deyiş, kabaca davranış, konuşma biçimi.

Derviş; Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse. Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Kavil; Söz, söz verme, anlaşma, sözleşme.

Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Tembih; Uyarma. Uyarım. Bir şeyin belli bir biçimde ve yolda yapılmasını söyleme, bunu üsteleyerek söyleme.

Veri; Done. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.

Zatıali; Önem verilen insan, kişi, kimse, şahıs.

Zındık: Hacı-hoca takımının “dinsiz-imansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile; “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.

(3) Altından Çapanoğlu Çıkmak; Bu deyim, genel olarak girişilen bir işin, araştırılan bir şeyin görünenden daha zor, daha sıkıntılı olduğunu, beklenmedik tehlike, sorun ya da zorluklarla karşılaşılacağını anlatmak için kullanılmaktadır.

Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.

Dananın Kuyruğu Kopmak; Korkulan ya da beklenilen bir sonucun gerçekleşmesi.

Doyunmak; Yeteri kadar yemiş olmak, doymak.

Hem Nalına, Hem Mıhına Çakmak; Bir birine zıt, ya da farklılığı olan iki konuda iki yanı da desteklemek, sözlerle iki tarafı da anlatmak istemek.

Himaye Etmek; Korumak, gözetmek, esirgemek, elinden tutmak, gözetmek, kayırmak.

Kös Kös Yürümek; Aldırış etmeksizin, hiçbir şeyi umursamaksızın yürümek.

Sıvazlamak; Bir şeyin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.

Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yarar bir biçimde yapmak.