Allah Yürü ya kulum!(1)demişti rahmetli eniştem Serhat’a. Müteahhit Serhat Enişte en büyük halam Seray’ın beyiydi. Ailemde ilk evlenen, geridekilere oldukça büyük fark atan.

Serhat Enişte çabuk yorulmuştu. Tüm işleri tek oğlu Ferhat’a yüklemiş, kendisi kendini emekliye ayırmıştı!

Serhat Eniştem yörenin, belki de ülkenin en zenginlerinden biriydi. Seray Halamı beğenmişti ve yuva kurmuştu onunla. Halam, isteyerek mi, severek mi, hoşlanarak mı, gelecek endişesi olmadan yaşamak için mi, her neyse daha ilk görüşte “He!” demiş ve “He!” dedirtmişti büyüklerine de ganimet, velinimet(2) gibi düşünmüş olsa gerekti.

Düğünleri Serhat Eniştemin varlığını belirtecek şekilde âlâyı vâlâ ile yapılmış(3), yaşım nedeniyle çok daha sonraları da olsa kulağıma çalındığı kadarıyla!

Sonrasında, bir hayli sonrasında yaşça ve yaş mesafesindeki küçük halam Senay evlenmişti, Sonunur Eniştemle. Onun da tek kızı olmuştu Sonay. Enteresan olan şu ki, bir baltaya sahip olamayan Sonunur Eniştemin, Serhat Eniştem tutmuştu elinden.

Hani hamallık yapsa, amelelik yapsa asla bacanağının verdiği maaşın, hadi abartmış olmayayım onda birini ya alır, ya da alamaz, aç-açıkta kalırdı(3).

Üstelik de nasıl evlendiğini, kimin evlendirdiğini, Senay Halamı nasıl kandırdığını yaşım gereği çeşitli vesilelerle sormama rağmen öğrenemediğim. Taş çatlasa(1), iki dünya bir araya gelse(1) böyle bir evliliğin yaşanacağı aklımın ucundan bile geçmez, geçemezdi.

Daha fazla eksik meziyetlerini(2) felsefem(4) gereği sıralamam mümkün değil, üstelik gereksiz de…

Ancak bu konuda tek yanlışlığı söylemem mutlaka gerek. Artık onun da sebebini bilemediğim şekilde Seray Hala-Serhat Eniştenin oğlu Ferhat’la, bir münasip zamanda, bir münasip şekilde Senay Hala-Sonunur Eniştenin kızı Sonay evlenmişlerdi, tıbbın bu konudaki tüm ikazlarını göz ardı ederek, genler, irsiyet konuları dikkate alınmadan, belki de şu veya bu sebeple miras falan düşüncesiyle.

Bilmemenin değil, öğrenmemenin ayıp olduğunu bilmeksizin ve hemen denecek kısa süre sonunda doğmuştu Cihan. Artık günahı boyunlarına!

Cihan akranımdı, aşağı yukarı aynı yaşlardaydık. Çünkü ailenin en küçüğü olan rahmetli babam Ehat, tekne kazıntısı idi, halalarımdan çok sonra “Selâmünaleyküm!” demişti dünyaya ve annem Emine ile evlenmişti.

Ben; “Aşk” üzerine ne biliyorsam onların ballandıra ballandıra anlattıklarından öğrenmiştim.

Ve en acısı Cihan kardeşim, İlknur’la evlenmişti, çocuğu olmuyordu. Yapılan tüm tedavilere karşın son testlerde spermlerinin cansızlığı kendine söylenince mahvolmuştu. Karısı derin bir aşkla kendisine bağlı olduğundan Cihan’ı terk etmeyi asla düşünmemişti.

Eee! Ne de olsa ana-babaların geçmişte yaptıkları irsiyet hatalarını zamanı geldiğinde çocukların çekeceği bilinmesi gereken bir gerçekti.

İnsanların gördükleriyle, yaşadıkları arasında yaptığı orantıda kendini engellemeye çalışsa da kendi tarafına doğru duygusal bir yönelimi oluyordu, tıpkı benim yaptığım gibi. Rahmetli babam da, annem de dünyaya nadir gelmiş incilerdendi, babamı yitirdiğimizde annemin o dağları-taşları inleten çığlıklarını unutmam mümkün değil.

Azrail bir gece ansızın gelmiş, bir kalp krizi icat ederek babamı bizden ayırmıştı.

Artık iftiharla mı söylemem gerek, zengin hala-enişte ikilemleri içinde en cıbıldık(2), çulsuz, cascavlak(2) olan babamdı.

Bu nedenle okurken oldukça sıkıntılar çekmiştim, burs almış, üniversiteye yokluklarla devam ediyordum, mezuniyetime bir yıl vardı, hatta tek bir sömestre desem daha doğru.

Cihan’ın hatalarından biri belki babasına güveni, belki isteksizliği, liseden sonra okumak istememesi, yaşına ulaşıp da askere gitmesi ve döner dönmez babasının ısrarı ile(!) hemen işlerin başına geçmesi, tüm mesuliyetleri(2) yüklenmesiydi.

Aslında Ferhat da okumuş değildi. Başarısı ona da Tanrının “Yürü ya kulum!” demesiydi, o da yürümüş, “Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim!(5) felsefesi ile yürümek yerine koşması için meydanı oğluna bırakmıştı.

Hani para, parayı çeker derler ya, gerçekten de Cihan iyi bir koşucu, güçlü bir sprinter(2) ve atletti! Gayretli, akıllı, paranın kıymetini bilen, bir yerine kırk kez düşünen ve bunlara mukabil en önemlisi attığı adımı asla geri almayandı.

Ayrıca eklemem gerekli ki, yaşamak için hayal etse(6) bile hayallerinin esiri olmayıp(6), haddini(7), zamanının değerini, durması gereken yeri ve konumunu da bilen bir müteahhit idi.

Cihan müteahhitliğe başlamasının hemen hemen ertelerinde yitirmişti anneanne ve dedesini.

Ve sonrasında vur patlasın, çal oynasın bir hayat tarzını benimseyen, canları kıymetli olan baba ve annesini gönlünden azat etmiş, yaşamlarında serbest bırakmıştı onları.

Bir bakıma ağaç olmasına rağmen meyvesinin olmamasının, tüm kabahatin kendinden oluşmasının hüznünü yaşıyordu ve buna sebep olanların yakınlarında olması üzüntüsünü iyice artırıyordu, karısı İlknur’un ona güvenle, istekle, sevgiyle bağlılığını doyumsuzca yaşamasına rağmen…

Çok işi vardı Cihan’ın, hani başını kaşıyamayacak gibi, ama artan hayat şartları, hükümetin yanlış politikaları sonucu oluşan krizler bir bakıma tökezletiyordu çalışmalarını, aslında ihtiyacı olmamasına rağmen.

Ancak eline bakanlar, mühendisleri, işçileri, sürveyanları(2), ustaları vardı. Bu açlık değildi, mutlaka yeni işler araştırmak, bulmak, kendi eline, avucuna bakanlara da gereği için destek olmak zorundaydı.

Bu arada onun adına mutlaka söylemem gerek ki, hoşuna gitmeyen şeyler de vardı. Örneğin müşkülpesent(2), titiz, özellikle elit(2) ve işinin düştüğü, kırmasının mümkün olamayacağı mal sahiplerinin teslim aldıkları daireler için mutlaka proje tadilâtı(1) ve ek isteklerde bulunmaları idi.

Bunun için sağda-solda eleman aramasına gerek yoktu. Nasıl olsa fahri(2) donanımlı Cihangir adlı bir günah keçisi(1), ya da şamar oğlanı(1) daima yanında, yakınındaydı.

Yani bu kişi; devlet dairesinde çalışan, Cumartesi-Pazarlarını angarya kabul etmeksizin hala torununa yardım arzusu ile dolu olan, gerektiğinde bazı projeler için Home Office(1) olarak bile yorulan(!) ben oluyordum.

Şehir içinde büyük binaların arasında salaş(2), virane(2), yıkık-dökük, berduşların(2), kedi-köpeklerin bile iğrenip kullanmadıkları bir enkaz çekmişti ustalardan birinin dikkatini ve patronu olan Cihan’ın babası Ferhat’ı bilgilendirmişti.

Araştırmış, soruşturmuş, yıllardır emlâk vergisi ödenmeyen, cezaları birikmiş olan o mahallin, geçinemeyen üç kardeşe miras yoluyla intikal edildiğini öğrenip, hepsinin adreslerini tespit etmişti.

Allahtan üçü de sağdı, birbirine küs, bayramlarda-seyranlarda bile görüşmeyen. Değil kardeşler arasında, iki insanın bile arasındaki küskünlüklerin üç günden fazla sürmemesi, ya da bir diğer deyişle ıslak bir mendilin kuruması ile sona ermesi gerekmez miydi? Zihnindeki bu felsefeyle çıktı Ferhat yola.

Kardeşlerin her üçü de hacı-hoca olmasalar da, sofu, dinlerine düşkün, çoluk-çocuğa, torun-topalağa karışmış yaşlılardı.

Önceliği küçük kardeşe verdi Ferhat;

“Anan yahşi(2), baban yahşi, sizleri görüp, dünya malı için küs olduğunuzu görüp üzülüyorlardır. Onlar mesuliyetlerinin farkında olmasalar da en küçük sensin, büyüklük yap, her ne ise tamahınız(2) önderlik et, uzlaşmaya, aranızda kardeşçe anlaşmaya çalışın, öncelik senin olsun, ağabeylerinin elini öp, barışın!”

Sözlerini bu kadarla tüketmemiş, üçünü de bir araya getirip, ağızlarından girip, burunlarından çıkmış(3), sonra en büyük olanın evinde hepsini toplayarak niyetini söylemişti.

“Müteahhidim, diyeyim. Çoluk-çocuklarınıza danışın, emsallerini soruşturun, ne bedel belirtirseniz itirazsız olarak sizlere üçe bölerek ödeyeyim. İsterseniz apartmanı dikmeden evvel, ya da diktikten sonra ‘Akrabalığımız devam etsin, çocuklar, torunlar bir arada olsunlar!’ diye düşünürseniz, ucuz tarifeden onlara daire verme konusunu da düşünürüz…

‘Arsayı bana verin!’ de demiyorum. Mezbele(2) olmuş orası. Nasıl olsa barıştınız, aranızda anlaşın ve değerlendirin orayı. Ha! Derseniz ki ‘Sen al!’ gönüllü olarak oğlum Cihan adına yapmam gerekenleri yapmaya, aranızı bulmaya çalışırım.”

Ceplerini yokladı, bulduğu kartı uzattı Ferhat;

“Şu benim oğlumun kartı, bu da benim telefon numaram. Oğlumun internet adresinden benim ve oğlumun yaptıklarımızı görüp inceleyebilir, hatta ziyaret bile edebilirsiniz. Sağlıcakla kalın, her şey gönlünüze göre olsun!”

“Unuttuğum bir şey var mı?” dercesine geriye dönmeden önce duraklar gibi oldu ve sözlerine devam etmek gereğini hissetti Ferhat;

“Kardeşler, yaşça aşağı-yukarı emsal sayılırız. Arsayı bana-oğluma vermemeyi düşünürseniz, gücenmeye hakkımız yok, ancak ya kendiniz değerlendirin, ya da bir başka müteahhit arkadaşa verin, boş kalmasın, yazık-günah…”

Düşüncelerine nizam(2), intizam(2) vermeliydi;

“Günah; düpedüz damardan girmenin(3), duygu sömürüsü yapmanın(3), Allah’la aldatmanın(3) birinci koşullarından biriydi. Siyasette de, ticarette de en makbul tavırlardan biriydi, tabii ki karşındakiler koyun olmayı kabullenmişler ve bu konuda ısrarcı ise, ben ya da veliahdım olan oğlum çobanlığı benimsemişsek. Asla karşımdakileri öyle görmek gibi değil!”

Kendini sansürlemeyi de ihtiyaç gibi görmüş olsa gerekti Ferhat yahut da iç sesiyle(1) düşünüp utanmış.

İşlerin, bu dönemde yaprak bile kıpırdatmayacak(3) bir zaman ve şekilde olması nedeniyle eğer karşı taraf kabul ederse ilâç gibi gelecekti bu inşaat oğlu için. Çünkü hava muhalefeti gibi yorumlanacak iri çekirdekli yağmurlar(1) rutin işler için bile ustaların, işçilerin konteynerlerden(2) çıkmalarını engelliyor, bu da gecikmeler nedeniyle zarar hanesinin birikimine neden oluyordu.

Gerçi boş durmuyorlardı, tamamen kendilerine ait, bahçeli, üç katlı bir binanın iç dekorasyona ilişkin inşaatı bitmek üzereydi. Ben elemanı gibiydim, uzaktan uzağa olsam da Cihan’ın direktif ve talimatlarına uygun olarak.

Hem üniversiteye devam ediyor, hem de mesleğim olacak branşımla ilgili işlerdeki yanlış, noksan, hata ve kusurları çekinmeksizin işaret ediyordum Cihan’a. Bu çalışma bir bakıma staj da oluyordu benim için görüp, gezip, öğrenmem, saha başarısı edinmem için, Şarlo gibi(8) gözüktüğüme inanır gibi gözüksem de.

Cihan’la aramızdaki, bana göre tek yanlış ilişki, defalarca ikaz etmeme rağmen bana daima “Abi” diye hitap etmesiydi, doğum tarihlerimiz arasında bir-iki günlük farkı dikkate alırcasına.

Cihan’a haber gelmişti üç kardeşten; “Görüşelim!” diye. Beraber gittik Cihan’la görüşmeye. O günkü para birimi ile 500.000’e anlaşmak üzereyken; Cihan benim işaretlerime aldırmaksızın;

“Olmaz, ağalar, amcalarım, 500 üçe bölünmez, 510 yapalım ki üçe bölünebilsin!” demişti. Cihan’ın gönlü mü ganiydi(1), yoksa kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez diye mi düşünmüş veyahut da enflasyon azalacak diye bir umudu mu vardı? Sormam gereksizdi.

Okul bitti, askere gittim, Cihan’a “Nın nırı nın nın(2)” efektini(2) esirgemeksizin; “Artık başının çaresine bak kardeşim, bana doyum olmaz!” diyerek.

Askerlik süresi olan 18 ay, anında geçip bitecek bir zaman değildi. Üstelik askerlikle ilgili olarak ne normal, ne de mesleki sınavları kazanabilmiştim. Düpedüz er ve sonrasında çavuştum, aynı dönem mezunu yedek subay olan sınıf arkadaşım altında, bana oldukça ağır gelen.

Sık sık diyebileceğim bir yakınlıkta görüşüyordum beni hiç harçlıksız bırakmayan, art düşünceli, niyetli, beni minnet altında tutan Cihan’la.

Nerde kalmıştım; “Para parayı çeker ve yaprak kıpırdamaması…”

Evet, evin temel kazısı yapılırken, boğazlı bir küpecik bulmuş işçiler; “Hazine” deyip hemen üleşmek isterlercesine. Ağzı mumlu, çamurlu küpecik sallandığında oluşan şıkırtılar iştah kabartıcıymış. Cihan olaya el koymuş ve;

“Devlet var arkadaşlar! Aranızdan iki-üç temsilci seçin, devlete gideceğiz, ne verirse onun hepsi sizin, hakkınızı alacaksınız, kalanı devletimizin!” demiş.

Devlet tesadüfen bulunmuş bir hazine olduğundan dolayı bir komisyon tarafından değerinin tespiti için ağzı kapalı küpeciği olduğu gibi teslim alıp el koymuş, bir makbuz vermiş. Bedeli tespit edildikten sonra belirlenen bedelin ödeneceğini vaat etmişti.

Umutları bir eşek yükü olmasa da herhalde iki tarafına asılı küfelerin alacağı kadar olacağı şeklindeymiş. Günler sonra gelen haber hüzünleri olmuş. Devede kulak(1) değilmiş, ama ödenen bedel devenin hörgücü kadarmış ancak.

Devlet bu bedeli; Cihan’a, işçilere, mal sahiplerine dağıtılmak üzere Türk Lirası olarak ödemişti. Devlet belki de statüsü(2) gereği, kültür varlığı, doğa eseri, eski eser, asarı atika(1) deyip altınların tümüne el koymuş, bulunanların bir adedini bile hatıra olarak onlara vermemiş.

Evet Cihan, hüzünle de olsa, mal sahiplerini de haberdar edip, tüm işçi ve mal sahiplerine eşit miktarda üleştirmişti verilen miktarı, kendine hak ayırmaksızın. Allah, verdikçe veriyordu, kendisine olmasa da çalışanlarına, onların bir nebze de olsa sevinçleri kendi için de sevinç demekti, bunu mahcup olmamak olarak da özümsemesi mümkündü.

Cihan kendine ve elemanlarına büro olarak yaptığı bahçeli, üç katlı inşaatı bitirmiş, görevli sayısını o binaya sığacak kadar artırmıştı, mimar hanım, mühendisler, teknikerler ve diğerleri olarak. Ancak bu büroyu yeterli görmemiş, yenisi yapılınca teslim edilmek üzere tümünü satılığa çıkartıp yeni bir arsayı büro olarak kullanmak için satın almış.

Kollarını sıvayıp yeni bir inşaata başlamış, önceliği mezbele olarak aldığı, küpecik bulunan arsayı değerlendirmek olarak. Bu inşaattaki birkaç daireyi inşaat halindeyken satmış olduğu için maddi bir sıkıntısı yoktu. Bu nedenle sadece vasıflarını bildiği özel ustalarından, işçilerinden bir kısmını yeni büro inşaat sahasına yönlendirmişti.

Cihan bu yeni inşaata başladığında döndüm askerden. Çok ısrar etti, ancak benim devletime karşı hem burs olarak maddi, hem de manevi borcum vardı ve devletin gösterdiği sahaya indim, başarılı olacağımı düşünerek. Çünkü böyle bir olanağı Tanrı sadece Cihan için değil, benim için de yaratmıştı, doğma-büyüme aynı şehirdeydim. Takdir edildiğimi, beynime güvenildiği için bana bu hakkın teslim edildiğini düşünüyordum.

Boş vakitlerimde, örneğin Cumartesi-Pazarlarda, bayramlarda-seyranlarda, darda kaldığını hissedersem bazen izin alarak Cihan’a fahri olarak yardımcı olmaya çalışıyordum, ne de olsa minnet borcum vardı, ama asla hatırıma getirmediğim, Cihan’ın da hissettirmediği. Ayrıca eski bürodaki dairelerin satılması konusunda da meşgul oluyor, bir bakıma danışmanlık yapıyordum.

Bir bankanın tüm daireler için tırınk para(1) talebi çok uygun ve yerindeydi. Amma…

İşin amma tarafı; banka yönetiminin binanın hemen teslimini istemesiydi.

Hani derler ya; iki ucu şeyli değnek diye. Bir yanda reddedilmeyecek bir teklif, diğer yanda personeli bir yerlere yerleştirip, sığdırmak gayreti. Yeni binanın tamamlanma süresi iki-üç ay kadardı, daha kısa süreye sığdırmaya çalışmak demek, yalap-şalap(1) yapmak demekti.

Bir kısım aksesuar temininde acelecilik iyi örnek olmayacak gibi bir şanssızlık, mantolamada(3) zarafetsizlik, verilecek ek isteklerde, teferruatta muhtemel uygunsuzluklar, örneğin saklılık, gizlilik gibi titizlik isteyen konularda, formalitelerde(2) aykırılıklar olacak demekti.

Akıl alışverişinde bulunduk Cihan’la. Daha doğrusu akıl aldım!

“Bırak işini Cihangir Abi, para-pul önemli değil, yanımda ol!”

“Peki Cihan! Aşçı, bahçıvan, güvenlik ve temizlik görevlilerinin hepsini ücretli izinli say. Sanırım İlknur kabul eder, annemi size göndereyim, sığışabildiğimiz kadar benim evde toparlayalım gerekenleri, toparlanalım. Çalışmayı kabul eden diğer arkadaşlar Home Office olarak bilgisayarları ile benimle veya seninle irtibat kursunlar…

Ancak ben bir süre daha perde arkasında(1) kalayım, diye düşünüyorum. Çünkü devletime borcum var, ödemeliyim. Üstelik benim senin zihninde mutlaka yer ettiğimi düşünüyorum. Zorunluluk olmadıkça hiçbir işimi yarım bırakmam, bırakmamalıyım da…”

“Peki, yeni binaya geçer geçmez yanımda olmazsan ahrette iki elim yakanda olacak, bunu bil abi!”

“Dert etme Cihan, hallederiz!”

İzin aldım, birkaç gün içinde bütün gereklilikleri hallettik. O koskoca nüfus çorap söküğü gibi dağıldı(3), akıl-sır erdirmem(3) mümkün değildi. Tek sorunumuz adresti, onu da Cihan, kendi evi olarak belirlemişti, telefon, faks, bilgisayar, yazıcı, fotokopi makinesi, internet…

Ne gerekiyorsa…

Söylemek gereksiz henüz iskân ruhsatı(1) alınmamış olsa da parantez içinde yeni bina adresi olarak da eklenti yapmıştı, mahalle, sokak adı ve numarasız.

Nerdeyse iki aya yakın bir süre, arada bir inşaatı dışarıdan kontrol etmek dışında görüşememiştik Cihan’la. Sorumluluğum olan işleri bitirmek üzereyken Cihan müjdeyi vermişti. Yeni bina her haliyle tamamlanmıştı, iskân ruhsatı, tapu, abonelikler, alınması gereken izinler, yapılması gereken iş ve işlemler…

En alttan, en üste kadar herkes görevlerinin başına dönmüştü. Bu tamamlanmış apartmanda, ihtiyacımıza göre plân, proje ve dizaynı(2) olan daireler, odalar bizimdi, hiç kimseye ihtiyacımızın olmadığı inancı içinde.

Tek yanlışım bu binanın yapımında çok önemli rol oynayan birkaç mühendis arkadaşı ve mimarı bugüne kadar merak edip de görmemiş olmamdı.

Binanın en alt katında güvenlik görevlilerinin dışarıdan gelecekleri görecek şekilde odaları, en üst katın bir altında ise bir mutfak vardı, her gün tabldot çıkacak. Tabldot plânlamasını da haftalık olarak mimar hanımın aşçı ile beraber yaptığını öğrenmiştim, neredense?

Burada alt-üst, yetkili-yetkisiz, mühendis-güvenlik-temizlik görevlisi ayrımı yoktu. Bir mühendisle bir odacı, ya da patronla bir sürveyan oturup karşılıklı yemek yiyebiliyorlar, aradaki mesafenin bilincinde ve siyaset haricinde konuşabiliyorlardı.

Depo kısmında arşiv, ecza dolabı, revir gibi bir teşkilât, kırtasiye vb. malzemeler, yedek yangın söndürme tüpleri falan vardı.

Kavga? Olmaz olur muydu? Vardı tabii. Fanatik sporseverlerin iddialaşmaları, kazanan-kaybeden ve en önemlisi kaybedenlerin çıldırtılacak şekilde neşelendirilmeleri gibi ve iddia eğer kahve üzerine ise geniş bir höpürdetme ile diğer odalardan duyulacak şekilde içilmesiydi.

Bazen tüm personel sebepleniyordu bu iddialaşmalardan. Örneğin tüm personele yetecek şekilde gazoz, kola, meşrubat, bisküvi arası lokum, gofret vb. gibi.

Mutfak altındaki ilk katta bekâr mühendis ve gereken görevliler için ayrı ayrı odalar, en üst katta ise ara sırada olsa mimar Sibel’in fazla mesaiye kaldığı günlerde kullandığı, geniş bir balkonu, bayan personelin giyinip soyunmaları için gardırobu olan oda ve olası yatılı kalacak muhtemel misafirler için iki ayrı oda vardı.

Çalışma bölümleri paravan vb. ile bölünmemiş, herkes birbirini görecek ve fakat herhangi bir işlem için konuşulacaksa, konuşmak gerekecekse biri diğerinin yanına gidecek ve konuyu sessizce halledecekti.

Tek ayırım mimar hanım içindi, tek başına, plân tahtası, T cetvelleri, birkaç bilgisayar ve şirket için gerekli olan bir kısım malzemeler, diğerleri için gerekli olmayan, örneğin internet bağlamı gibi, dolaysıyla ve özel telefonu da vardı.

Patronun, yani Cihanın ilk emri, demeyeyim de ricası, istirhamı yahut mimari projeyi hazırlamış, hazırlayan, hazırlayacak mimara, bu konuda sanki bilgi birikimim varmış gibi yardımcı olmaktı!

Bu bir bakıma bazı şeyleri öğrenmem, bir kısım yeteneksiz olduğum konularda başarılı olabilmem için şart gibiydi, hatta öylesine ki istikbalim için gerekliydi, hayati olacağını da aklımdan geçirmemiştim!

Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz örneği, annem yalnızlıktan bunalıp sık sık teyzeme ya da ‘Yeğenim, gelinim dediği’ İlknur’a gidiyor olmasına rağmen, yalnızlıktan kurtulamamış, dayanamamış, belki de babamı çok özlediği için ahretine kavuşmuştu.

Koca ev, hangar gibi bomboştu ve ben o kocaman boş evde yaşamaya mecbur değildim.

“Gel!” dedi Cihan. Mutfak üstündeki odalardan biri senin!”

İşler uzadığında, bana tahsis etmeyi düşündüğü o odanın yanındaki odada kendi kalıyordu, doğal olarak İlknur yengeye haber vererek, hatta izin alarak; “Yüksek müsaadelerinizle!” deyip hoşnutluk temennasıyla, eveleyip-gevelemeden.(3) Aslında mütevazi(2), kadirbilir(2) işçilerine, çırak, kalfa ve ustalarına davranışları gözlenirse hamiyetperverdi(2) de.

“Hani amir-memur gibi ayrım yapmayacaktın, söz vermiştin?”

“Sen diğerleri gibi değilsin. Benden sonra bu şirketin sahibi olacaksın. Gönül yorgunluğuma ek olarak yaşamda da yorgunum. Elbette akrabayız, akranız, ama dediğim gibi beynim de, bedenim de yorgun. Bir süre dinlenmem iyi gelecek bana, belki de temelli, gözüm arkada kalmaksızın…

Belki yurt dışı gezilere çıkarız İlknur’la. Kimimiz, kimsemiz yok senden başka, gerçek anlamda. Şirketi sana devredeceğim dediğim gibi, ama her şeyi öğrenip iyice pişince…”

Bir süre durakladı, sanki sataşmak için süre arar, düşünür gibi;

“Netice itibariyle seni tanımıyorum, bilmiyorum, darda kaldım, evini açtın, ha işte o kadar, şirkette herkesin bildiği gibi, öyle değil mi abi? İş için bana başvuracaksın, inşaat mühendisi olarak. Bakalım öncelikle ben seni beğenecek miyim? Sonra elemanlarım seni bir güzel sınavdan geçirecek. Mülâkatta da beraber olacağız usulen…

Doğal olarak sen kazanacaksın, ben de seni kazanacağım, dediğim gibi iyice pişince de şirketin genel müdürü, mal sahibi ve bütün elemanların başı olacaksın, bunu cümle âlem bilecek. İnanıyorum ki harika bir patron olacaksın, ben de seninle iftihar edeceğim…”

Durakladı, nefesi yetmemiş gibi tekrar Cihan;

“Bilmem gereken tek söz; ola ki bana bir şey olursa, ömrünün sonuna kadar İlknur’la ilgilen, aç-açıkta, susuz-uykusuz, doktorsuz-ilaçsız bırakma canımın bir tanesini, hayatımın ışığını, kusuruma rağmen anneliği unutan biricik insanı…”

“Güvenine bu kadar lâyık mıyım Cihan? Ya seni sükût-u hayale(1) uğratırsam?”

“Hem daha fazlasına, güvenip inandığım taş gibi adamsın(1) sen, keşke fazlam daha çok olsa da onları da sana bırakabilsem!”

“O zaman benim de sana katkım olsun, senden sonrası benim için hiç önemli değil çünkü. Ata yadigârı(1) da olsa evimi satayım, bedelini borçlarımızı ödemen, kalanını gerçekten ayrılacaksan elemanlarına ayrılış ikramiyesi olarak dağıtman için sana vereyim…

Ancak ne genel müdürlüğe talibim, ne de sen olmaya, başımda dur, sonumuza kadar öğreneceğim çok şey var, diye düşünüyorum, sensiz olmaz kardeşim!”

“Anladım! Oldu ortak! Sen şimdi dilekçeni ver! Elemanlar sınav sorularını hazırlasınlar, sınava gir ve bu komedi bitsin!”

“Başlangıç olarak ortağın değilim. Mal sahibi de, patron da sensin yine. Bıraktığın yerden, bıraktığın gibi devam edebilecek olduğuma karar verdiğinde, ben de buna içtenlikle inandığımda bu benim mutluluğum olur ve sana kısa bir süre için izin verebilirim, tekrar dönmen ve başımda olman şartıyla. Çünkü her şey okullarda okuyup-yazmakla öğrenilmiyor…

Bazen bir fırın ekmek yemek yeterli gibi görünüyorsa da, bir püf noktasının(1) fısıldanması o bir fırın ekmeği yemeyi gerektirmiyor. Benim o fısıltıya her daim ihtiyacım var ve bu konuda ustalığını tartışmam abes. Bu nedenle bir süre daha elimden tutmanı istemem asla fazlalık görünmesin sana!”

“Bu kadar mütevazı olma. Senin gibi okumuş olaydım, bu şirket en az bu kadar daha olurdu gibime gelir. Çıraklar; kalfaları-ustaları geçermiş. Umudumsun, yolun aydınlık olacak, inanıyorum…

Bu arada ufacık bir öneri, tavsiye ne dersen de işte. Hep işlerle meşgul olma, gönül dünyan için de vakit ayır! Köşküne, gönlüne, kalbine yerleşecek adam gibi adam, yani kadın gibi kadın olacak demek istedim, biri için vakit ayır, bulmaya çalış, bul!”

Aslında duraklamak Cihan’a hiç yakışmıyordu, hani belki bunda benim aşırı hevesimi, heyecanımı sezmiş olmasının da önemi var mıydı, bilmem mümkün değil, devam etti;

“Güzel-çirkin, zengin-fakir önemli değil, yeter ki iyi çocuk, helâl süt emmiş olsun, seni tüm varlığıyla sevsin, sen de onu sev! Belki daha da ileri gitmem gerek, kendi hayat tecrübemden esintili; seni çekip-çevirecek, senin gibi evlâtları verecek ve onları iyi yetiştirecek…

Bak bunları tekrarlamayacağım, ben ki beni seven, bana tahammül eden, kusurumu görmeyen, bilmezden gelen biriyle böyle de mutluyum, yıllardır, ama sen hâlâ bekârsın, olmuyor, sana yakışmıyor. Bilmem bu kadar uzun konuşmakla bir şeyler anlatabildim mi abi?”

“Anlaşıldı, emriniz üzerine sağa-sola alıcı gözüyle bakınacağım(3) ve senin dışında benim de kimsem yok. Hani ustaca kaleme alınmış bir söz var; ‘Allah’ım! Kendim için bir şey istiyorsam namerdim, (rahmetli de olsa) anneme güzel ve iyi bir gelin ver!’ diyeceğim…

‘Gönlüme hükmedeni buldum!’ dediğimde de senin, hatta İlknur’un da onaylarınızı almadan kesinlikle evlenmeyeceğim, oldu mu kardeşim? Şimdi iş isteğim için dilekçemi yazıp bırakayım, dairedeki işlerimi bitireyim ve “Gel!” dediğinde de sanki yabancı biri gibi geleyim, oldu mu?”

“Oldu! Hadi yürü selâmetle, Rabb’ım hep yardımcın olsun, bu kadar insanın ekmek kapısı olacaksın. Şansa, kadere değil sadece Allah’a muhtaçsın. Görevlerini yapmakta herhangi bir sıkıntı ya da güçlükle karşılaşırsan sakın ekmek parasına muhtaç olanları aklından çıkarma…

Hadi güle güle!”

Cihan’ın benimle ilgili bir kısım düşüncelerini, kurgularını, yönlendirme çabalarını, kısaca içten pazarlıklı(1) olduğunu düşünmem için sebep yoktu, oysa bilmem gerekirmiş, bilemedim!

İnsan beklenti hatta gizli-saklı gibi görünen özenç içinde olunca, geçen zamana aldırmak istese de farkında olamıyordu, hele ki evde boş boş anlanırcasına(3), uzandığı kanepede satılığa çıkardığı ev için müşteri beklerken.

Ve düşünüyordum; ortada fol yok, yumurta yokken, hatta aday adayı bile mevcut değilken, “Gel evlenelim!” düşüncesi hayalden öte ne anlamdaydı ki? Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele!

Çağırıldım!

Bir bayan, cismini temsilde sıkıntı çekeceğim güzellikte biri beni toplantı odasına götürdü ve bilgisayardan çıkartılmış birkaç sayfa kâğıdı yüksek müsaadeleri ile oturduğum masanın üstüne yerleştirdi. Sanki cüzzamlıymışım gibi hiçbir yerime dokunmamaya dikkat ederek, sanki karşısında oturan ben öcüymüşüm gibi ve dile geldi, yüzüme bakmaksızın, karşıma oturup, dizüstü bilgisayarını açıp kendi kendine söylenir gibi, mesaj içerikli;

“Esasında patron karar vermiş gibi görünüyor, her ne kadar zeki değilsem de, yani siz gibilerin indinde eksik etek, saçı uzun, aklı kısa olarak hissettiğim bu. Ben olsam böyle danışıklı, şike gibi bir sınava gerek görmez, süre de belirtmezdim…”

Söylemek istediklerini bir çırpıda söylemek için zahmet çeker, kahırlı gibiydi, kendi kendine söylenircesine, kekelercesine, ancak zihninde birikmiş sorulara cevap ararcasına;

“Patron Cihan Bey, bugüne kadar hiç uygulamadığı bir şey yaptı. O asla böyle bir sınav yapmazdı. İş için başvuranları, hangi kademeden olursa olsun odasına davet eder, sohbet eder ve sonucuna da kendi karar verirdi. Örneğin benden öncekileri bilmiyorum, ama beni ve burada gördüklerinizin veyahut da göreceklerinizin çoğunu bu şekilde işe aldı. Bilen, anlayan, takdir eden bir patron olduğu için kapı önüne konulması gerekenleri, eksikleri olanları da çekinmeksizin kapı önüne koymaktan çekinmedi.”

Kafası önünde sözüm ona laptopta bir şeyler kurcalarcasına, ya da yazdıklarını okurcasına manidar(1) bir birikimle söylenmeye devam etti;

“Giyim-kuşamınız tam patronun istediği şekilde, geçerli not! Bu konu zaten patronun kitabında resimli, size kopya da verdiğini düşünüyorum! Her neyse, ben onun emrettiği gibi gereğini yapmaya gayret edeyim. Sorular evet-hayır şeklinde. Son kısımda CV(2) dışındaki bilgileri, düşüncelerinizi ve fikirlerinizi ve bir konu ile ilgili tek soru olarak yorumlarınızı öğrenmek istedik.”

“Beni daha iyi tanımak mı maksadınız?”

“Bu benim değil, şirketin geleceği için gerekli. Sorularda anlayamadığınız bölümler olursa çekinmeksizin sorabilirsiniz. Rahatsız olacaksanız ben dışarıda da çalışabilirim!”

“Peki, kopya çekersem?”

“Kimden, hem nasıl? Bırakın da biraz güvenim olsun, Cihan Bey kadar olmasa da. Bu konuşmalar sınav sürenize dâhil değildi! Şu an saat 10.10 yani patronun emriyle saat 11.10 da kâğıdınızı almam gerekecek.

“Anladım, abla!”

  Hayret eder gibi başını kaldırdı, aklımı başımdan almak ister gibi, sonra dizüstü bilgisayarına başını eğip konusu her neyse çalışmaya başladı, uzun masanın öteki ucunda.

“Allah’ım!” dedim.

“Bir kız bu kadar mı güzel” ve…

ve…

aradığım kelimeyi bulamıyordum.

Başını kaldırmaksızın seslendi;

“Anlıyorum, bir yerlerden tavsiyeli, önerili, kabaca torpilli geldiğiniz belli. Bu sınav ‘Lâf ola, beri gele(1)!’ şeklinde, ama gene de ‘Ağzı açık ayran delisi(3)’gibi bana bakacağınıza sınavınıza yönelin!’ demek isterim bay mühendis çocuk!”

“Abla dediğim için gücendiğinizi hissediyorum, özür dilerim. İkincisi kanaatinizi pekiştirmek isterim. Halamın torunu olan Cihan neden böyle bir sınav yapmayı uygun gördü, ben de bilemiyorum…

Oysa ben kendisi rica ettiği için devlet memurluğunu bıraktım!”

“Özür dilemenize gerek yok, bu kadar zeki olacağınızı düşünmemiştim. Sanırım göstermelik sınav sonucu ne olursa olsun patron sizi işe alacak ve muhtemelen de beraber çalışacağız. Bu nedenle ha abla-kardeş, ha mimar-mühendis olarak!”

“Anladım hanımefendi!”

“Bence önünüze bakıp sorularınıza konsantre olsanız(3) daha iyi olacak sanırım, zamanınızı değerlendirin, bitsin ki ben de odama yönelip işlerime devam edebileyim…”

“Affedersiniz, bir konuda sabrımı denememe izin verir misiniz?”

“Ne gibi?”

“Deminden beri üçüncü kez aynı şahıs sınav salonunun penceresine bakarak geçiyor. Sebebi, anlamı ne, çıkartamadım, onun geçişleri dikkatimi kaçırıyor. Rica etsem müdahale etseniz, ya da ben kendisine bildiğim usulle, birkaç dakika müdahale etsem?

“Zararsız, duygusal bir güvenlik görevlisi, ayrıca her işimize koşuşturan bir çocuk…

Belki benim bir şeylere ihtiyacım olabileceğini düşünmüş olabilir Ama dikkatinizi dağıttı ise söyleyeyim işine baksın. Yani bildiğiniz usulle müdahale etmeniz gereksiz!”

Kapıyı açtı ve seslendi;

“İsmail buraya gelir misin lütfen!” İsmail çakı gibi selâm verip(3), neredeyse “Hazır ol!” komutu almış gibi karşısına dikildi.

“Görevin bittiyse doğru evine, devralacaksan giyin ve doğru kulübene, lütfen!”

“Baş üstüne Mimar Hanım!”

“Duygusalmış!” da neye, niçin duygusal olduğunu anlayamamıştım? Zaten beni de ilgilendirmezdi pek, ilgilendirmemeliydi de!

Seslerimiz kesildi. Çok basit suallerdi, yorum gerektiren çözümlemekte sıkıntı çektiğim çetrefil(2) bir soru hariç. Onu da yorumlayarak tek cevap halinde yazdım. Zamanım bitmeden cevapları ve özgeçmişe ilâvelerimi bitirmiş, karşımdakinin ana haber olarak deyişi gibi “Ağzı açık ayran delisi” gerekliliğinde gene göz hapsine almıştım onu.

Tek düşüncem; özgeçmişime ilâveten sorulan sorularla, hüsnü kuruntu(1) gibi görünse de karşımdakinin beni tanımak isteyişi gibi düşündüm. Cihan’ın böyle bir şeye ihtiyacı yoktu ki! Utanma-arlanma duygularımı(1) yitirmemişçesine ukalalık olarak sırıtan düşüncelerimi bir kenara gizleme gayreti içindeydim.

“Bitti mi cevaplamanız? Daha 7-8 dakika vaktiniz var, kontrol edin bir kez isterseniz!”

“Ağzı açık ayran delisi gibi bakışımdan mı anladınız? Çok güzelsiniz, bu delilik benim değil, sizin kusurunuz, bu kadar güzel ve ek olarak iyi olmasaydınız siz de…”

“Doğrusu kur mu yapıyorsunuz, iltifat mı ediyorsunuz, tenkit mi var sözlerinizde, anlayamadım!”

“Daha isminizi bile bilmiyorum. Ama sınavı değerlendirmenizde ‘Tam not verin!’ diye bir isteğim, dileğim olmayacak. Sözleriniz, takdiriniz, tahmininiz, ya da sezginizle, dediğiniz gibi halamın torunu Cihan’dan iltimaslı(2) biri olduğum için usulen yapılan bu sınavda sıfır puan alsam bile işe alınacağımı biliyorum…

Daha önce sizinle karşılaştık mı, hatırlamıyorum, karşılaşmış olsak mutlaka unutmak gibi bir hezeyanı(2) yaşamazdım ve sınav öncesindeki düşüncelerim ve sözlerim o ilk karşılaşmamızda olabilirdi. Size ısındım, isminizi söyleyin ki, beynime yerleşen size isminizle şekil vereyim!”

“Bilgili, zeki olduğunuz kadar cüretkârsınız da, kim bilir kaç…”

“Yaşamımda bugüne kadar hiç kimseye söylemedim, çünkü bu yaşam biçiminin içine ilk kez girdim, etkilendim, ilk kez böylesine duygular içindeyim. Seveceğimi, hatta elinizi uzatırsanız âşık olacağımı bile hissediyorum. Ama ‘Hayır!’ derseniz, edebimi de terbiyemi de asla eksiltmem, saygıda kusur etmem!”

“Sağ olun mühendis arkadaş! Değerlendirmeyi yapıp patrona sunacağım. Sanırım saat ikide patronun odasında olursanız, iki buçuk civarında da işe başlarsınız. Ben de bu arada masanızı, bilgisayarınızı, kırtasiye gibi gerekliliklerinizi hazırlar, hazırlatırım.”

“O kadar eminsiniz yani? Bu arada ismimin Cihangir olduğunu tekrarlayayım ve hâlâ isminizi bilmediğimi fısıldayıvereyim.”

“Sibel desem, ne olacak ki sanki?”

“Sizin isminizin yanında benim ismim o kadar yavan kalıyor ki. Umudum, inşallah sizin emriniz altında çalışırım. Uzattığım elimi tutmanızı ve yakınlaşmanızı beklerim.”

“Bu kadar çabuk?”

“Mutlu olmak için vakit geçirmeye gerek var mı Sibel? Atalarımız; vakit, nakittir, demişler, benim nakde, paraya değil, sadece sevilmeye ihtiyacım var ve sevgimin kabul edilmesine…”

“Uzatmaya gerek yok! Çevredekiler de bir şey var, zannedecekler!”

“Benim için bir şey başladı ve var! Ama sen üzülme! Ağzı açık ayran delisi olan ben, saat ikiye kadar defolup kaybolacak, söz veriyorum. Ama seni düşünmekten beni kimse alıkoyamayacak. İyilikler üzerine olsun! Allahaısmarladık!”

O odasına yöneldi sesini çıkarmadan, ben de merdivenlere doğru arkama bakmadan. Görünen o ki bu genç kız güzel olduğu kadar akıllı, zeki, IQ’su(2) yüksek biriydi. Elimi uzatmak isteğimi, sevgi dilenciliği yapacağımı kırk yıl düşünsem bile aklıma getirmem mümkün değildi.

İnsanın sevgi konusunda yüreği bomboşsa, sevgi için açsa, bu açlığı ilk karşısına çıkan, duygulanmasına engel tanımayan bir kızda mı doyurmak isteğinde olurdu ki? Saat ikiye kadar çok vaktim vardı, sanırım onun da…

Galiba düşünmek ikimize de iyi gelecekti…

Önce ben ulaştım Cihan’ın odasına, sonra mühendis olduğunu tahmin ettiğim yaşlı, belki de devlet memurluğundan emekli biri olan yaşlı bir hanımla da, o.

“Gelin çocuklar!” dedi Cihan, oysa aynı yaşlardaydık üçümüz, abla hariç (sanırım).

“Neden?” dedi Sibel, tek kelimeyle anlatmak istediğini, anlamam için.

“Daha çok para kazanmak için. Devlet dairesinde beygir gibi çalışsan da, eli kıçında dolaşsan da aynı maaşı alıyorsun...

Oysa özel sektörde öyle mi, ya? Alın terini gereğince siliyorsan, kazancın da ona göre…”

Cihan geniş çaplı öksürdü, mesaj vermek isteğini belirtmek için;

“Karşında hanımefendiler var Abi, öyle ayıplı sözler çıkmasa ağzından?”

“Abi? Patron?..

Ve karşımızda işe alınmayı bekleyen bir mühendis? Söylemişti, ama inanmak içimden geçmemişti. Bir başka hatırlı kişinin önerisi diye düşünmüştüm. Demek ki yanılmışım.”

“Bu kadar zeki, akıllı olmana rağmen insan yanılabiliyormuş demek ki Sibel? Her ne kadar bazen akıllı ve zeki olman beni kızdırıyorsa da, bazen yanılman da beni içten içe sevindirmiyor değil, bunu biliyorsun zaten. Evet, Cihangir Abi benim yakınım, akrabam, gene de bazı gerekenlerin benim dışımda, tepeden inme gibi olmaksızın yapılmasını arzuladım.”

“Bana göre de efendim, zeki bir arkadaşı işe alıyor olmaktan dolayı memnun olmalısınız. Çünkü bir cevap hariç, tüm cevaplar doğru, yani 100 üzerinden 98 puan diyebilirim!”

“Bakın hanımefendi, ‘mutfakla balkon arasındaki duvarı yıkarak mutfakla balkon birleştirebilir mi?’ şeklindeki soruda açıklık yoktu. Ben olayı çok daireli bir apartman dairesi, merkezi sistem ısıtmalı olarak düşünüp ana kolon ya da müştemilâta(2) etki etmemesine rağmen ‘Hayır! Birleştiremez! Buna hakkı yoktur! Çözüm yasal gerekliliklere gebedir!’ şeklinde cevapladım...

Merkezi sistem olup da ısıölçer, sayaç, ölçüm cihazı gibi bir sistem varsa doğal olarak harcadığı kadar ödeyecek olacağından ‘Yapabilir!’ derdim.

Diğer bir cevap ise, eğer kendine ait kombili bir sistem varsa, genel inşaata etki etmeyecekse, birleştirebilir de, hatta ayrı bir petek bile koyabilir.”

Bazen nerede duracağımı bilemiyorum. Haklı ve doğru olduğuna inandığım konularda direnir, her türlü iddiaya karşı gelirdim;

“Ben, şu andaki izahıma göre değil, cevap kâğıdıma göre doğru yanıtladığımdan eminim, bu nedenle 100 tam puan almam gerek...

Ve her kim aksini ispat ederse ona bir yemek ısmarlamak borcum olsun!”

“Ha 98, ha 100, etki edecek mi?”

“Evet! Hak eden hak ettiğini almalı, sebep her ne olursa olsun, bu bizim sektörümüzün en can alıcı unsurlarından biri, bildiğiniz gibi. Cihan beni biliyor, akrabam, onun dileği ile işe alınacağım garanti olsa bile yazdığımın yanlışlığını asla kabul etmem, edemem.”

“Peki, kabul! O halde ‘Anne adı, baba adı, nerelisin?’ gibi sorularla mülâkat yapmaya gerek yok. Buyurun size odanızı göstereyim!”

Cihan’ın yanında senli-benli düpedüz didişir(3) gibi kavga ettiğimizin farkında değil gibiydim. Cihan söze karışmak gereğini hissetti;

“Dur kızım, öyle kahırla yüzüme çarpar gibi odalarınıza yönelmeye gerek yok, benim ikinize de ihtiyacım var, belki mühendislerim var, ama mimarım bir tane, Cihangir ise mühendis olmayıp bir çöpçü olsaydı bile yanımda olmasını isterdim, aramızdaki bağ nedeniyle…

O nedenle buyurun birer çay içelim, sonra ben de size katılayım birbirine sevgi ve saygısı olan üç arkadaş gibi odalarınızı üleşin…”

“Zahmet etmeyin diyeceğim, ama…”

Telefonu çaldı bu sırada Cihan’ın;

“Peki, tamam!” dedikten sonra bize döndü;

“Sibel sen Cihangir Ağabeyine yerini göster, sonra Sevgi Ablanla birlikte arkadaşlarla, daha da sonra sahaya inip işçi ve ustalarla tanıştırın, lütfen! Benim unuttuğum bir toplantıya acele yetişmem gerek!..

Şimdilik bu iş bende, ama yarınlar için ikiniz de hazırlıklı olun, püf noktaları sırası geldikçe ben ara sıra anlatacağım her ikinize de. Tamam? Anlaşılmayan bir nokta?”

“Efendim, büyük kızım biraz keyifsizmiş, gidip bir yoklasam diyorum, torunumu da özlemiştim. Gerçi Sibel Hanımdan izin almıştım, ama…”

“Tamam, gidebilirsin!”

“Sibel! Artık gereğini…”

“Söylediğiniz gibi ağabey, baş üstüne…”

Biz bizeydik merdivenlere yönelirken, hinlik(2) mizacımdaydı, üstün yetenekli, çok şeyi aklında tutan biri olmasam da aktüaliteden, fıkralardan, bilmecelerden, hatta şiir, şarkı ve türkülerden birikimim vardı, ıslık çalmasını bile bilemesem de.

Eee! Mademki ilgisini kazanmak istiyordum, mademki gönlüm onun kölesi olmam için aportta bekliyordu(3), bir yerlerden seçimim olmalıydı. Oldu da…

“Bir şey sorabilir miyim?”

“Konu sınavınızdaki gibi aynı olacaksa, rica ederim, sormayın, cevap beklemeyin!”

“Sadece muhtemel bir inşaatla ilgili çalıntı diyebileceğim bir kurgu, daha kibar olayım; çalıntı(9) değil de, alıntı olmuş olsun meselâ. Bunu örnek olarak yaşamımızda başka konular için de değiştirmemiz mümkün. Bana bir konu için öyle üç şey söyleyin ki; birincisi yasal olsun, mantıklı olmasın, ikincisi; mantıklı olsun, ama yasal olmasın, üçüncüsü; ne yasal, ne de mantıklı olsun…”

En can alıcı diyeceğim bölüme gelmişti sıra;

“Şimdi ‘Yine aynı konuya döndün!’ diye sitem etmeyin, azarlamaya çalışmayın beni lütfen. Cevabını verebilmeniz ya da benim izah etmem için istediğiniz yerde, yemekli-musikili ve istemediğiniz konuların, sözlerin geçmeyeceği bir daveti kabul etmenizi bekleyebilirim. İster siz kazanın, ister ben kaybedeyim, söz veriyorum…”

“Kelime oyunlarında gerçekten sanatkâr olduğunuzu düşünüyorum. Peki, söyleyin bana ben kazanırsam, siz kaybetmiş olmuyor musunuz? Gene de söylediklerinizi düşünmek için ufacık bir süre rica edeceğim.”

Gün bitti, elini uzatmadan, sesini, kokusunu sakınarak.

Ertesi günün ertesi gün yani yarın olmamakta direnmesi gibi bir lüksü yoktu, gelecekti ve geldi de. Yanıma geldi, karşımdaki koltuğa ilişircesine bedenini koyarken, sanki teninin kokusunun bana ulaşmaması için çaba gösterir gibiydi. Boş bulundum(3), hatta acele ötesinde acele ettim, verdiğim söz bile aklımdan uçup gitti, yandı, bitti, kül oldu hatta.

“Rahmetli annem, çok zaman ‘Misler gibi kokuyorsun!’ derdi. Aynı sözü…”

“Sakın! Sakın ha! Daha 24 saat dolmadan sapıkça saldırıda bulunma, mobbing(2) yapma! Söz vermiştin, hatırlatmama gerek var mı?”

“Affedersin, özür dilerim!”

“Klâsik söz; özür dilemek yerine, özür dilemen gerekeni beyninde tutup, özür dilemesen daha uygun olmaz mı?”

“Anladım! Gün gelecek seninle baş edeceğim, ama sanırım çok zorlanacağım!”

“Mümkün değil!”

“Çok erken, belki de çok zor olacak, ama mutlaka, kesinkes göreceksin!”

“Ne kadar zamandır avucunu yalamıyorsun(3)?”

“Hiç yalamadım, bu kavgamız öncesine kadar. Çünkü hiç hissetmedim, yaşamadım!”

“Aramızdaki olaya ‘Kavga’ demeyelim de; ‘Tatsız bir münakaşa’ diyelim istersen. Bu arada hemen ekleyeyim ki; ‘Avucunu yala!’ komutu için sabırsızlık çekmeyeceğim, gecikeceğimi de hiç sanmıyorum!”

“Gerçekten bu kadar mı nefret yüklendin bir karşılaşmada?”

“Nefret etmem için sizi tanımam gerek, oysa azıcık bir zaman geçti aradan, değil tanımak, görmek için bile. Hem buna da nefret değil de başka bir ad vermek gerek, ama aklıma gelmiyor şu anda…”

“Tiksinmek?”

“O kadar da kaba bir söylem yanlış, ‘Hoşlanmamak, bazı şeylerin çok erken olduğunu bilmek!’ gibi meselâ…”

“Bu; ‘Umutlanabilirim!’ anlamında mı?

 “Her sözüme bir kulp takıyorsun(3), iddialaşmaktan yoruldum, vazgeçtim, haydi mühendis arkadaş size iyi işler…”

“Hayal etmemi de engelleyemezsin ya, örneğin…”

“Sakın! Sakın ha! Mademki bana bu kadar ilgi duyduğunu anlatmak istiyorsun, ‘Kısa zamanda bu kadar üstüme düşersen, böyle sözleri çekinmeksizin söylemekte devam edersen ölümü gör!’ derim!”

“İşte bu yanlış Sibel! Sen ölürsen, senin ölümüne ben sebep olacağım için ben de yaşamam, yaşayamam ki! Tamam, 24 saatliğine sulh! Odanın kapısının önünden bile geçmeyeceğim. Peki, sana sorduğum sualin cevabı olabilecek bir sonuç söyleyebilecek misin bana?”

“Doğru, deminden beri tutturmuşsun sevda üzerine sözler; ‘Dedim ki, dedim ki!’ heyecanında. Biz kadınların adı çıkmış, ‘Çok konuşuyorlar!’ diye, gerçi istatistikler bunun aksini iddia etseler de siz erkeklerin inanmadığınız. Sorunun cevabı benim için çok kolaydı!”

Bir tez konusunda nutuk verir gibi, boğazını temizledi, ayaktaydı zaten. Öncesinde sinirle ve sonrasında masaya ellerini koyup, ayaklarını çapraz yaparak sözlerini sıraladı;

“Diyelim ki boş bir arsa görüyorsun, belediyede tanıdıkların var, uzun zamandır boş ve sahipsiz olduğunu söylüyorlar, ya da sen söylenenlere inanıp o arsayı sahipleniyorsun. Bu mantıklı gibi, ama asla yasal değil…

İşe, inşaata başlıyorsun, malzemelerini yığıyorsun, derken bir amca geliyor, tapusunu gösteriyor, arsanın kendisine ait olduğunu söylüyor, inşaata yaptığın masrafı dikkate almaksızın; ‘Benim!’ diyor. Yasal, ama mantıklı değil, asgari müşterekte(1) birleşmek için çaba göstermek gerekli olmalıydı…

Amcayı ikna etmeye çalışıyorsun, ancak amca; ‘Nuh diyor, peygamber demiyor!’ O kadar masraf yapmışsın, belki de dairelerin bir kısmını bile temelden satmışsın. Ne yapacaksın? Onu can evinden vurmayı plânlıyorsun. Evini, barkını öğrenip ‘Eğer tapuyu bana devretmezsen, maşalarım var, karını da, çocuklarını da öldürtürüm!’ diyorsun. Bu da ne mantıklı, ne de yasal…”

“Bravo! Mademki kazandın, o zaman borcum, borç, her ne zaman, her nerde istersen, her nereyi seçersen, hatta kardeşlerini okuttuğunu biliyorum, onlarla birlikte bile gelebilirsin, ben de borcumu öderim. İzninle iki kelime daha edeyim lütfen, ‘Şımardı!’ deme istersen!”

“Nedir?”

“Belki borcumu öderken, elini tutmama izin verir, hoşlanacağını sandığım sözlerime tahammüllü olursun diye düşünüyorum. Farkındaysan, dans ederiz, öpmeme izin verirsin gibi cümleler kurmuyor, kullanmıyorum!”

“Ya Cihangir! Hâlâ iddialaşıyorsun, reddetmemi içtenlikle ister gibi. Artık kendimi savunmayacağım, ne halin varsa gör!”

Sırtını dönüp odasına yönelirken kendi kendine söylenmeye devam ediyordu;

“Allah’ım ne kusur işledim ki, günahım bu kadar mı büyüktü ki, başıma bu adamı sardın, kurtuluşumu da engeller gibisin hem?”

“Duydum! Belki kısmetinde ben varım!”

Devamını dinlememi, benim söylemek istediğim kelimeleri duymak istemez gibi, kapımı binayı sarsacak kadar değilse de, aşağı-yukarı o şiddetle çarptı.

Kapı neredeyse yüzüme çarpıldığında, acıtan kelimelerin değil, o kelimeleri söyleyenin etkisi altındaydım. Anında iki cümle çınladı kulaklarıma ulaşan, beyin kanalıyla; bırak gitsin, dönerse, senindir, dönmezse zaten hiç senin olmamıştır(10), gibi. Ya da; Tanrım seni bana yazmışsa, benden kurtuluşun yok(10), gibi.

Tanrıya inancım, imanım tam ve eksiksizdi, yollarımız ‘Hayatımın ışığı, geleceğim!’ diye düşündüğüm insanla çakışmış, ancak birleşmemişti. Bir gün ki, o günün gecikmeden gelmesi içten hevesim ve arzumdu, Sibel’in inadını kıracağıma, onu benim olması için ikna edeceğime inancım tamdı.

Hatıra niteliğinde birkaç eşyayı alarak evimi dayalı-döşeli olarak satmıştım. Hani en üstte misafir odaları vardı ya, o odalardan birini bana tahsis etmişti Cihan. Bu, bir bakıma mutluluğumdu, çünkü Sibel ara sıra dinleniyor, bazen işleri uzadığında da kendi odasında kalıyordu.

Bekleyen derviş murada erermiş. Bir,  belki de bir buçuk iki ay kadar süre ile beni görmemek, rastlamamak için tüm hüner ve imkânlarını kullandı Sibel. Tavırlarımda duygu sömürüsü yapmama aldırış etmeksizin, umursamaksızın…

Yalnızlık, ilgisizlik, ufacık bile olsa bir gülümseyişin esirgenmesi, hiçbir konuda yaltaklanmama uyuzluğuma(1) itibar etmemesi canıma tak etmişti(3). Bana göre bıçak kemiğe dayanmıştı(3), inadını kırmalıydım, benim olmayı istemeliydi, uzak durmamalı, yakınlaşmalı, hatta yakınlaşmak için can atmalıydı.

Mamasının, suyunun tamamlanmasını bekleyen bir salon köpeği, ya da pisisi gibi bekledim, bir tatil gününün sabahında. Onun için tatil yoktu, öğrenecektim, yazları umursamaksızın, kışları gerektiğinde bir elektrik sobası ile idare ederek işlerine devam ediyormuş. Ben işe başlamış olmama rağmen patronun sağ kolu olmaya devam ediyordu.

Sallama çay, neskafe, birkaç bisküvi, kraker tüm nefsini köreltmek(3) için yeterliydi. Bu meziyetleri nedeniyle dediğim gibi Cihan’ın gözdesi(2), ona en yakın, güvenli, zeki, akıllı ve en yüksek maaşı hak edendi.

Ben? Patron Cihan olunca Cihangir’e maaş mı verecekti ki? Solda sıfır(1), bordrolarda bile ismi olmayan biriydim. Bal tutan parmağını yalarmış, lâf ola beri gele, “Dükkân senin!” de, “Ne lâzımsa muhasebeden imzala, al!” de sonra da boğaz tokluğuna(3) çalıştır. El insaf, yahu! Şaka, espri bir yana, neyim eksikti ki, sevgilimden başka. Neye ihtiyacım vardı ki, bir güleryüz, tatlı dilden başka?..

O gün günlerden bir başka gündü. Sol küreğimde, sol kolumda müthiş bir ağrı…

Yitirmişim kendimi, masaya başım dayalı.

Yüzüme bile bakmayan, tırıs tırıs(3), yengeç gibi kapımın önünden geçen Sibel fark etmiş beni, nasıl olmuşsa. Emir vermiş, “Ambulans çağırın, İsmail servis arabalarından birini hazırlasın!” Güvenlik görevlilerinden o adı İsmail olan sırtlamış beni, servis arabasında omzuna dayamıştı Sibel başımı, saçlarımı okşadığını hissediyordum;

“Ölme! Seni sevdiğime inan, ama zaman ver bana, hazır değilim senin için!” dediği ilişti kulağıma. Ölür müydüm sanki bu vaat kulağımda berrak bir şekilde yerini aldığında. Doğrulmaya çalıştım, eğri büğrü de olsam, zorlanarak;

“Sen beni severken, ölmek bana yakışır mı?”

“Kandırdın beni! İsmail sağa çek arabayı, ben ineyim, sağlığında hiçbir yanlılık olmayan bu arkadaşı da ister gezdir, ister bir hastaneye götür, bu şekilde aldatılmayı hiç hak etmedim ben!”

Sözler böyle miydi, ben mi böyle söylediğini düşünmüştüm hatırımda değil. Ancak İsmail gülümsemiş miydi arkaya dönüp, ben mi öyle yorumlamıştım, bilmekle-bilmek istememek arası bir ikilem yaşadığım, ne de olsa ölüme yaklaşır gibi hissediyordum kendimi, ama kimsem yoktu ki, hele sevenim, ne olurdu ölsem de, yaşamaya devam etsem de?

İsmail Şoförün sırtından sedyeye yatırılırken onun anlattıklarına göre bir telâş başlamıştı beni karşılayan doktorların yüzlerinde.

Kalp krizi, anjiyo(2) ve bana inanmayanın telâşı…

Kapris sırası bendeydi, yanıma oturup elimi tuttuğunda.

“İnanmadın, ama şimdi acıyorsun, değil mi? Ben yaşarken tut istedim elimi, sevdiğimi söyledim, sevmeni istedim, uzak dursan da. Ölmek asla umurumda değil, boş bir yaşamdan diğer bir boş yaşama yönelmek, kolay olmayacak, ama deneyeceğim. Bugün itibariyle işimden ayrılıyorum, gereğini zahmet olacak, ama yaparsın artık! Tanrı bir kapıyı kapatırsa diğer bir kapıyı açarmış!”

“Kendinde değilsin hâlâ, narkozun, ya da ne bileyim diğer ilâçların etkisindesin ve zırvalıyorsun, sensiz olamayacağıma inanıyordum, belki bilinçaltımda sana hazırlanmaya çalışıyordum. Anlamadın, dinlemedin, sustun ve şimdi de kahırla beni suçluyorsun…

Peki, bir ara sana ‘Ölümü gör!’ demiştim, Hatırlıyor musun, iyileşip bana dönmezsen, ölümü göreceksin, buna inan. Seni ilk gördüğümde, ağzı açık ayran delisi gibi beni süzdüğünde ben sana vermiştim kendimi, ama sen benim olduğunun farkında olmadın, sırtımı döndüğümde beni kendine döndürmen zor muydu? Elimi uzatmamış olsam da tutman çok mu zordu?”

“Bir saniye, bir saniye! Hepsi doğru, tek yanlış, tek kusurlu benim öyle mi?”

“Seni affetmemi, senin olmamı istiyor musun?”

“Durup dururken?”

“Başlangıcımdan beri…”

“Borcumu ödeyeyim de!”

“O zaman çabuk iyileş, çabuk ayağa kalk, içinden ne, nasıl geliyorsa öyle söyle, bana kız, bağır, çağır, ama asla susma ve bil ki Cihan Ağabeyden izinliyim, iyileşinceye kadar başındayım ve bir daha böyle bir yaşantı biçimine dönmemen için Tanrıma dua edeceğim, sen de bana söz ver!”

“Bana inanman için böylesine bir ölüm endişesini yaşaman gerekiyormuş demek ki? Keşke ilk karşılaştığımda yaşatsaydı Tanrım bunu bana!”

“Gene geriye dönme! İleriye bakmaya çaba göster! Dün geçti gerçi. Yarın ne olacağız, bilmemiz mümkün mü? O halde bugünü başlangıç kabul etsek fena mı olur(11)?”

“Düşüneceğim!”

“Düşünme, iyileş, ellerimi tut, beni iste, beni al, benim ol, seni asla üzmeyeceğimi bil!..

Ve sen de bana söz ver! Yaşamımızı üleşelim, beraber çalışmaya devam etmek gibi, lütfen!”

Söz verdim mi, hatırımda değil, odama döndüm, hemşirem başımdaydı, işlerinden vakit buldukça, ben de işe başlamak, onunla hep aynı havayı solumak için arzuluydum…

İyileştiğimi hissediyordum, tuvalete, banyoya rahatlıkla gidiyor, yemeğimi üstüme-başıma dökmeksizin rahatlıkla yiyebiliyordum. Şefkat, sıcaklık, özlediğim, istediğim, arzuladığım duygulardı ve ben bunlar için şükrediyordum Tanrıma ve teşekkür ediyordum Sibel’e, içtenlikle, ellerini tutarak, gözlerine bakarak ve kucaklayarak!

“İyi misin?” deyip odasına çekildiğinde, hinlik hakkımı kullanmak geçti içimden.

Odasının kapısını açtım birden, pijamalarını giymişti;

“İmdat! Adam öldürüyorlar, diye bağırmamı mı bekliyorsun?”

“Seni sevdiğime, Tanrı da, kulları da, sen de şahitsin. Sana kıymam, hiç kimseye kıyamam, hem asla. Gel dışarıya çıkalım beraber, vakit geç de olsa. İçimden geçenleri hastane yatağında söylemiş olmak değil, ellerinden tutarak söylemek geçiyor içimden…”

“He! Her ne kadar bazı şeyler uzaktan bile görünüyor olsa da, hatta bilinse de, elin ağzı torba değil ki, büzesin! Bırak yakamı, yorgunum, yoksa ‘Sevdiğim adam bana tecavüz ediyor!’ diye bağırırım!”

“Birincisi kimse sana, senin bu şekilde bağırmana inanmaz, nikâhıma almadan da sana böyle bir davranışta bulunacağım ne benim ne de kimsenin aklından geçmez, sana karşı asla yanlışlığım olmaz. Hadi gir içeriye, nefesini duymama, kokunu sindirmeme bugünden başlamak isteyişimi hoş gör! Giyin, direnme. Seni mutlu etmem için tüm hayal ve gerçek güçlerimi kullanmama izin ver!”

Yavaşça geriledi, adımları gelmekle, gitmek arası tereddüt yaşıyor gibiydi. Gözlerini yumdu izin verir gibi. Beklentimdi, sabrımın son kertesindeydim(1).

Yaşamımda ilk defa öpecektim sevdiğim kadını. Ufakça öptüm, çekinmedi, direnmedi de, büyüttüm öpüşümü cevapladı, sarıldı nefes nefese kalıncaya kadar.

Sıra bendeydi;

“Sana hiç ‘Zalimliği yakıştıran’ oldu mu? Sevdiğini, sevildiğini ancak ölüm arifesinde anlayan olarak?”

Başlangıç olarak cevap vermedi, sonra ellerini uzattı ve uzandı; “Doymadım!” dedi fısıldayarak.

Kapı önünden bir ses geldi, döndüm İsmail’di, elinde güvenlik görevlisi olarak tuttuğu silâhla, bilmediği yahut da aptallığı, güvenlik görevlilerinin ancak olay anında şarjörü takmalarının gereği idi. Devlet dairesinde çalışırken öyle öğretmişlerdi bana, bu işyerinde farklı bir uygulama olacağını sanmıyordum;

“Seni uzaktan sevmek(12), görmek bile yeterliydi benim için. Nerden gelip yerleşti bu muhallebi çocuğu(1) dünyana senin?”

“Bak İsmail! Gençsin. Toysun! Daha aşk nedir, sevgi nedir, hoşlanmak nedir, bunları bile bilmiyorsun. Ben yaşamımdaki tek sevdiğim kadın için ölmeye razı gelirim, yaşamdan koparım, bedenime önem vermem, kalbimi onda bırakırım!..

Peki, sen Sibel için aynısını yapmayı düşünebilir misin? Dur, sana yardım edeyim? Beni alnımdan mı, kalbimden mi vurmak istersin? Kalbim Sibel’in, en iyisi sen beni alnımdan vur, hadi!”

Doğrulttuğu silâhı alnıma dayadım;

“Hadi, çekinme, cesaret et, cesur ol, ben Sibel için ölürüm de, onunla bir ömrü tüketme arzusuyla yaşamak istememe rağmen!”

Elleri titriyordu, şaşkındı. En can alıcı noktaya geldim;

“Anladım, silâhın boş olduğunu unuttun, dur ben sana odamdan benim dolu silâhımı getireyim. Birkaç dakika sabret, lütfen!”

“Sizler deli misiniz, yahu biriniz boş tabancayla tehdit eder, diğeri ‘Dolusunu getireyim!’ der!”

İsmail inanmamıştı galiba sözlerime. Tabancasını yukarı kaldırdı, birkaç kez çıt demekten başka ses duyulmadı. Bu arada ben silâhı alıp getirdiğimde; Sibel aldı elimden silâhı, usta bir sahra kovboyu(1) gibi çevirmeye çalıştı parmağında.

“İsmail! Derhal pılını-pırtını(1) topla ve git! Yarın muhasebeye uğra ve ilişiğini kes!”

İsmail, küskünce merdivenlere yönelirken, Sibel dile geldi, belki de tekrar;

“Sana gelince…

Dünümdün, bugünümsün, yarınımsın da sevdiğim adam!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Müteahhit; Yüklenici. Başkası için yapı ve ticaretle ilgili bir işi yapmayı üstüne alan.

(**) Ehad; Bir, tek. İlk sayı. Kur’an’da geçen Allah için söylenen söz.

Sırası gelmişken bir konuyu vurgulamakta yarar görüyorum; Bir kısım vatandaş; Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı)

Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; Put gibi.

Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!”  Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül; Farsça Keçi, Betûl ise; Bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “İnkilâp=bu köpekler, İnkılâp=terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak).

(1) Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.

Gani Gönüllü; Tok gözlü.

Günah Keçisi: Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş).

Home Office; Evin ofis olarak kullanılması. Ev ofis.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir.

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

İçten Pazarlıklı; Gizli niyetini saklayan, açıklamayan.

İki Dünya Bir Araya Gelse; Olacak şey değil, zamanla vazgeçilebilecek şeylerden de vaz geçilebileceği.

İri Çekirdekli(Bahar) Yağmuru (Çakal Yağmuru); Güneş varken yağan iri taneler halinde yağan yağmur.

İskân Ruhsatı; Bir yapının projesine uygun olarak yapıldığını ve buna bağlı olarak oturma izninin verildiği belge.

Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

Manidar Bakış; Anlamlı, anlamı olan manalı bakış.

Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.

Perde Arkası; Bir şeyin görünürde olmayan gizli yanı.

Pılı-Pırtı; Eski eşya.

Proje Tadilâtı (Tadilât Projesi); İmar mevzuatının gerektirdiği hallerde yapıda değişiklik yapabilmek için gereken ek proje (Tadilât; Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, düzeltmeler).

Püf Noktası; İşin en can alıcı noktası. İncelik ve dikkat isteyen en hassas nokta.

Sahra Kovboyu; Kır, çöl, ovada hayvan sürücülüğü yapan kişi.

Solda Sıfır; Hiçbir değeri olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan. Sönük kalmak, anlamı olmamak, değersiz olmak.

Son Kerte; En sonra, sonrasında. Sert ve kesici bir şeyle yapılan en son işaret, son iz, son çentik.

Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Taş Çatlasa; Bütün olanakların kullanılmasına rağmen. Ne olursa olsun. En fazla.

Taş Gibi Adam; Güvenilir, yüreği ve bedeni güçlü, inanılan insan.

Tırınk Para; Hemen ödenecek bedel.

Utanma-Arlanma Duygusu; Bir yetersizlik, ya da davranıştaki uygunsuzluğun farkına varınca duyulan duygu. Utanma ve arlanma aynı anlamdadır.

Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

Yaltaklanma Uyuzluğu; Dalkavukluk, birine hoş görünmek onursuzca, beceriksizce, pısırıklıkla, uyuz gibi davranmak.

Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz.

(2) Anjiyo; Anjiyokardiyografi sözünün kısaltılmışı. Damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında damarların görüntülenmesi olarak uygulanan tetkik yöntemi.

Berduş; Başıboş, serseri, pis, bozuk, bakımsız.

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

Cıbıldık (Cıbıldak); Yalınayak, çıplak, kararsız durumda, şaşkın.

CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge.

Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.

Dizayn; Bir ürünün, örneğin broşürün ilk taslağı anlamında olup, İngilizce “design” kelimesinden oluşturulmuş bu söz yerine, ikilem gibi görülen “tasarım” kelimesinin kullanılması daha doğrudur.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.

Elit; Seçkin, güzide. Hâkim ve varlıklı. Toplumda seçkin bölüm.

Fahri; Onursal, gönüllü, karşılıksız.

Formalite; Yöntem ve yasaların gerektirdiği işlem. Yerine getirilmesi yasalarca zorunlu kılınan işlem.

Gözde; İyi nitelikleri dolaysıyla benzerleri arasında üstün tutulan, önem verilen, beğenilen şey, ya da kimse. Önemli bir kimsenin beğendiği kadın.

Hamiyetperver;  Hamiyetsever.  Hamiyetli, hamiyet sahibi.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.

IQ: (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İltimas; Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma. Torpil. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

İntizam; Düzenli, düzgün olma. Düzen. Çekidüzen.

Kadirbilir; Bir şeye lâyık olduğu değeri veren, kıymet bilen, değer bilir, kadirşinas.

Konteyner; Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler (elektrik, su vb.) ve giderler kullanılmak üzere özellikle inşaatlarda kullanılan ev tipinde yapı.

Mesuliyet; Sorumluluk.

Mezbele; Çöplük. Aşağılık ve kötü durum.

Meziyet; Bir kişi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Mobbing (Psikolojik Baskı); Bir kişinin ya da grubun çeşitli söz ve tavırlarla yapmak ya da düşünmek istemedikleri şeyleri yaptırmaya veyahut düşündürmeye zorlamak.

Müşkülpesent; Güç beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.

Mütevazi; Alçak gönüllü, gösterişsiz, iddiasız.

Nın Nırı Nın Nın (Nınnırınınnın); Türkçemiz de böyle bir kelime dizisi ya da deyim yoktur. Muhtemelen argoda yerine oturtturulamayan bir kelime veya sözü, ayıplı, küfürlü bir kelimeyi söylemekten çekinmek anlamında kullanılır.

Nizam; Düzen. Kural. Usul, kaide. Tertip, sıra. Kanun

Salaş; Eğreti, derme çatma, tahtadan yapılmış.

Sprinter; Kısa mesafe koşucusu, yarışçı, sürat koşucu. Atletizmde 100, 200 metre koşularına katılan atlet.

Statü; Bir kuruluşun çalışmasıyla ilgili tüzük, kararname, nizamname. Bir topluluk ya da toplum içinde bir kimsenin durumu, ya da kazandığı saygınlık.

Sürveyan; Gözetmen, gözetici, gözetimle görevli olan.

Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.

Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse

Virane; Yıkılmış ve yanmış yapılardan geriye kalan yıkıntı, yıkılmış, çok harap olmuş yapı.

Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.

(3) Aç-Açıkta Kalmak; Yoksulluk içinde evsiz, barksız kalmak.

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak.

Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.

Âlâyı-Vâlâ ile Düğün Yapmak (Âlâlı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâlı) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük düğün yapmak.

Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.

Allah İle Aldatmak; Bugünün Türkiye’sinde (Kur’an’daki Lokman Suresi, 33. Ayet “O yaman aldatıcı sakın sizi Allah ile aldatmasın!” derken şeytanı kastetmekle birlikte insanların Allah adıyla neleri kazandığını belli etmek için bu cümleyi kurdum.

Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.

Aportta Beklemek; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komutun gereği gibi olmakla beraber, hazırda bekleme, harekete geçme bekleme anlamındadır.

Avucunu Yalamak; Umduğunu elde edememek, istediğini bulamamak.

Bıçak Kemiğe Dayanmak; Artık katlanamayacak bir duruma gelmek.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Ayrıca bir ücret almadan, yalnızca karnını doyurma karşılığında (çalışmak).

Boş Bulunmak; Dikkatsiz ve dalgın bulunmak. Söylenmesi sakıncalı olan bir şeyi söylemek.

Canına Tak Etmek; Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.

Çakı Gibi Selâm Vermek; Sarsılmaksızın, kıpırdamaksızın, topukları bitişik el ya da baş eğme şeklinde selâm verme.

Çorap Söküğü Gibi Gitmek (Gelmek, Dağılmak); Başlayan bir iş veya birbirine bağlı birçok işin arka arkaya ve kolayca sürmesi.

Damardan Girmek; Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyecek bir noktadan konuya girmek. (Argo)

Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak.  Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.

Duygu Sömürüsü Yapmak; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışları sergilemek.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Eveleyip Gevelemek; Bir sözü tam olarak söylememek, mırıldanmak, ağzının içinde kıvrandırmak. Kıvırtmak.

Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

Kulp Takmak; Bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane bulmak, yaratmak.

Mantolamak; Binaları soğuğa veya sıcağa karşı koruma amacıyla özel malzemeyle kaplamak.

Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Tırıs Tırıs Geçmek (Gitmek); Koşmaya yakın hızlı hızlı gitmek.

Yaprak Bile Kıpırdamamak (Oynamamak); Piyasadaki veya o iş konusundaki durgunluğu ifade eden bir deyiş.

(4) Felsefe;  Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.

Kısaca felsefe; neleri bilmediğini bilmektir. SOCRATES

(5) Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim; Nazım Hikmet RAN

(6) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… “EĞER” Rudyard KIPLING

(7) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(8) Şarlo Gibi; Büyük Diktatör filminde Charlie CHAPLIN’in yarattığı karakter gibi. O filmde en önemli ve hafızalara kazınan ve bugün ile geçerli olan replik; “Diktatörler kendilerini özgürleştirdiklerinde halkı köleleştirirler.”

(9) O (ç)alıntı kurgu şöyle; Yaşlı bir profesör, sınıfındaki sevgilisi olan bir kız öğrenciyle bile bile evleniyor (Yasal, ama mantıksız).  Kız, sevgilisinden ayrılamıyor, beraber yaşıyorlar (Mantıklı, ama yasal değil). Profesör durumu öğrenip öğrenciyi sınıfta bırakıyor, ya da karısından ayrılması şartıyla kötü not almasına rağmen başarılı notu veriyor (Yasal değil, mantıklı değil).

(10) Eğer birileri seni geleceğinde görmüyorsa, onları geçmişte bırakmanın vakti gelmiş demektir… Elif ŞAFAK

Eğer birini seviyorsan, serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır. ALINTI

Eğer Allah seni bana yazmışsa; benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa ağlamaya lüzum yok… Şems-i TEBRİZİ

(11) Gün geçmez bölmelerde yaşa… Dale CARNEIGE’in “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinden bir başlık. Dale Carnegie’nin sözü; tam şekli ile şöyledir: “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil!” Konuyla ilgili olarak, Alexis CARREL’in “İnsan Denen Meçhul” adlı eserindeki ve Richard CARLSON’un “Ufak Şeyleri Dert Etmeyin!” eserlerindeki deyişlerini de sıralamak içimden gelmedi.

 (12) Seni uzaktan sevmek…; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.