Lise son sınıf öğrencisi genç kız günlerdir hissettiği, ama nedenini bilemediği daha çocuk diyeceği canlı bir hayaletin, bu kez evinin karşısında penceresine serenat yapar gibi bakışlarını önemsemese de, gül atmasını beklercesine tavrını merak etmişti.
Okulda son sınıfa gelinceye kadar hiç görmediğini düşünüyordu onu, aşinalık(1) yoktu beyninin en uç noktalarına kadar hatırlamak için kendini zorladığı halde. Yanılmış olmaya inandığı, daha doğrusu inanmak istediği uzaktan gözlemeleri çekmişti dikkatini.
Bazen cümle(2), bazen okul kapısında, bazen okulun girişinde, merdivenlerde, kantinde… Görmezden gelmek istese de gözlerinin hep üzerinde olduğunu hissediyordu…
Şu andaki görüntünün oluşumunun öncesinde de okuldan çıkışta ayak seslerinden kendini takip ettiği inancıyla yerinde durmuş, ayak sesleri kesilmiş, geriye döndüğünde kimseyi görememişti arkasında.
Ancak mutlaka gelen biri vardı peşi sıra ve o biri, mutlaka o idi, adı gibi bildiğine inandığı, ancak nedenini anlayamadığı ve aklının ucundan bile geçirmesinin imkânsızlığını yaşadığı. Herhalde ve muhtemelen liseye henüz başlamış bir çocuk olsa gerekti, ablası yaşında bir kıza ilgi duymaz, duyamaz, ilgilenemezdi, değil mi?
O halde neden?
Pencereyi açmadan önce televizyonda söylenen bir şarkının sözleri etkiler gibi oldu kendini, önce televizyondaki çığırışı(3), sonra da pencereyi açtı.
“Bak şu çocuğa bana göz ediyor anne(4)!”
Oysa pencereyi gözleriyle tarama gayretinde olan çocuğun dileği, hatta duası, yakarışı; “Pencerenin perdesini, aç bana göster yüzünü(5)” şeklinde olamaz mıydı?
Genç kızı görüp de, gününün bittiğine inanarak yoluna devam eden çocuk kayboldu ilerilerde. Haftanın bu son gününde, serenadının cevabını almış, karşının görmeyi arzuladığı gözlerinde pencereden kendisine bir gül atılmış gibi hissediyor olsa idi kendini, belki de üstesinden gelemediği hüznünde, anlatılamamış durgunluğunda.
Ertesi gün, yani Cumartesi günü şeytan dürtüklemişti(3) sanki genç kızı, camiye giden babasını uğurlamak için pencereyi açtığında. Camiye giden bir babayı uğurlayan bir genç kızı şeytan neden dürtüklemiş olsundu ki? Üstelik iki-üç gün sonra Ramazan başlayacaktı, şeytanın artık meydanlardan çekilmesi gerekmez miydi?
O da ne? Tam karşıdaydı o çocuk. Görmüş, uysalca başını eğmiş ve bilip bilmemesini umursamaz bir şekilde yaşlı adamın peşine takılmıştı. Niyeti; belki de genç kızı gördüğü için şükretmek, ya da boş vaktini değerlendirmek için ihtiyar adamın peşinden camiye gitmek olsa gerekti. Çocuk bilinçli, bilgili, genç kız ise yaşına, o yaşın gereklerine rağmen meraklı ve fakat bilgisizdi.
Genç kız o gün birkaç kez daha, yani sekiz-on kez(!) daha pencereye yaslandı, ne gelen, ne geçen, ne de görünen vardı tekrar. Başını kendine sitem ederek sallayıp içeriye yöneldi, merakını altüst edemeksizin, ne yapacağını bilemeksizin ve düşünceli bir şekilde.
Pazar…
Babası beş vakit namazı aksatmazdı, sofuluk(1) ötesinde çok dindardı! Sabahları kendindeki yedek anahtarla hocadan önce camiyi açar, gerekirse yatsıdan sonra da kapardı. Sesindeki makam ve tecvidi(1) umursamaksızın ezan da okurdu, müezzinlik de yapardı.
Bir kere de hocalık yapmaya kalkışmıştı, ama başarısızlık sehvi secde(2) yaptırmak olarak gerçekleşmişti. Her neyse!
Öğle namazına giderken yine aynı senaryo tekrarlandı, bir tarafta merak dolu, diğer tarafta gerçekleşmesi umulan bir sevgi gibi, hissedilmesi gereken…
Gün, daha doğrusu öğle umulduğu gibi olmasa da gerektiği gibi bitti, sadece gözlerle. Belki bir tarafta tüm yaşama bedel bakıştan nasiplenmek gibi, tek bir kare, tek bir kere. Sonra başını eğiş ve yaşlı adamla aynı yöne gidiş şeklinde…
Ramazanın gelişinde de, ilerleyişinde de çocuğun eylemleri okul, Cumartesi, Pazar öğlenlerinde ve fırsatlar kendisine gülümsediğinde diğer zamanlarda da aynen devam ediyordu. Diğer zamanlar denildiğinde okul devreleri anlatılmak istenen, giriş, çıkış, teneffüsler gibi…
Genç kız özel durumu nedeniyle bir öğle paydosunda kanepede otururken çocuğun gözleri kendine yönelip de çakışınca “Gel!” diye işaret edip oturmasını ister gibi kanepeyi avucunun içiyle tokatladı.
Çocuk işareti anlamıştı, ancak desteklemesi gerekmişti anladığını. Elini göğsüne götürüp “Ben mi?” anlamında işaretledi kendini.
Genç kız benzer görüntüyü sağlamak istercesine aynı “Gel!” işaretini tekrarlayıp kanepeyi tokatladı yeniden.
Uykusuzluktan gözleri baygın, dudakları çatlak, rengi soluktu çocuğun.
“Merhaba!” dedi, “Buyur!” diye de ekledi, yaşlarının 40 ile ilintisi olmasa da 40 yıllık arkadaşlarmış gibi.
“Galiba ‘Abla!’ demeyi unuttun çocuk?”
“Çocuk değilim, liseye başladım gördüğün gibi. Hem sanırım ki biliyorsundur, insan hissettiği yaştadır daima. Ben kendimi akran göremez miyim seninle?”
“Peki, kardeşim. Daha önce hiç görüşmedik, belki ismimi bile biliyorsunuz, ayakta durmayın, buyurun oturun, rahat edin. Sanırım oruçlusunuz, niyetlisiniz ve ilk sınıfta olduğunuzu da öğrenmiş oldum!”
“Söylediklerinin sence bir sakıncası mı var?”
“Var mı, yok mu, kestiremiyorum. Ama bilmem gerek; eğitim döneminin başlangıcından beri beni devamlı olarak görme isteğinizin, Cumartesi-Pazar günlerinin öğlenlerinde uslu, uysal bir şekilde nöbet tutup, beni görünce kaçmalarının nedenini öğrenmeliyim!”
“Evet, oruçluyum, liseye bu sene başladım. Sana karşı asla yalan söyleyemem. Sadece gücenmemeni, üzülmemeni, kızmamanı ve seni benden esirgememeni diliyorum. Ben açıklayınca kızar gibi yanımdan kalkarsan, kahrımdan ölürüm!”
“Daha gençsin çocuk, ölüm yakışır mı sana?”
“İsmimi söylemedim, ama çocuk yerine meselâ ‘Arkadaşım!’ desen çok mu zorlanırsın?”
“Peki, arkadaşım! Bilmediğim bir konuda söz vermek hiç âdetim değil, ama kızıp gücenmemek için gayretli olacağımı vaat ediyorum. Anlat!”
“Kızma! Üzülür, mahvolurum! Okula ilk başladığım gün ilgilendim, etkilendim senden, tutuldum. Buna anında ‘Aşk’ demem mümkün değil, karşılıksız ve kimliksiz çünkü. Seni uzaktan bile görmekle mutlu oluyorum. Senden başka bir şey düşünemez, senden başkasını hayal edemez, rüyalarımda senin dışında hiçbir şey göremez oldum…
Tüm benliğime egemen oldun. Seni hak etmediğim düşüncesi, seni sevdiğime inansam da, Tanrı huzurunda yemin etsem de seni günde bir kere gördüm mü tüm yaşamım normalleşiyor, kendime geliyordum!”
Karşısındakinin gözlerine baktı çocuk, tepkisini ölçmek istercesine ve devam etti soluklanmadan, açlığın-susuzluğun kendisini engellemesine fırsat bırakmaksızın;
“Sözlerime uygun düşünüşüm; dediğim gibi; haddimi bilmediğim, seni hak etmediğim, hak edemeyeceğimdi. Unutmak gayretini yaşadım. Ama başarılı olamadım. Her anımda iliklerime kadar doluluğunu yaşıyordum çünkü. Şimdi, şu anda kalbimin sesini duymanı isterdim. Seslendin, koştum, yanındayım, konuşuyorum, dinliyorsun, nefesini, kokunu hissediyorum, sıcaklığını hissedemesem de, hatta merakın dışında soğukluğunu tüm varlığımda hissediyor olsam da…”
“Aklın başında mı çocuk? Yani arkadaşım? Lise son sınıftayım. Aklımın ucundan bile geçmez, hem geçmemesi gereken konular söylediklerin. Sen birinci sınıf, ben son sınıf, aramızda koskoca iki sene ve sen çocuk, ben abla…”
“Yaşımız, farkımız değil, beni istemen önemli. ‘İstemiyorum!’ de, kapansın, sona ersin şuradaki oturuşum. Mazeretlere sığınma! ‘Söz veremem, ama gayretli olurum!’ dedin. Ben yalnız başıma, kendi kendime de sevmeye devam ederim seni. Sadece günde bir kere de olsa seni görmem için beni izinli say!..
Ve iddia ediyorum, ola ki bir gün, görmezsen beni, öğrenirsen, duyarsan herhangi bir vesileyle öldüğümü, bil ki o gün seni görmemişimdir, ölüm sebebim budur!”
“Genç, yakışıklı ve…”
“Sakın o başlangıcımızdan beri tekrarladığın kelimeyi söyleme!”
“Peki! Ölmek için çok gençsin, Hatta ölümü düşünmek, söylemek, aklından geçirmek için bile. Bak, ben yarınlarda mezun olup kazanırsam üniversiteye devam edeceğim, ya gönlümü vereceğim, elimden tutan biri olursa?”
“Hissederim ve ben o zaman ölürüm(6)!”
“Peki! Ne yapmalıyım, sen söyle!”
“Ben ilk günden adadım kendimi, yaşamımı sana. Bekle beni, sebep yarat, benim dışımdaki biri yerine benim elimi tut, her sabahın güneşi bizim için doğsun yeryüzüne!”
“Maksadın, isteğin; olmayacak duaya âmin demem mi?”
“Asla! Benim seni sevdiğim, istediğim gibi beni sevip istemezsen, hani beraberliğimiz olursa eğer, bu sadece mecburiyet olur senin için, hissetmek istediğim duygularını, sevgini kişiliksiz hale getiren, değersizleştiren. O zaman yaşam monotonlaşır, hiçleşir. Hele eğer göremezsem seni, hatta uzaklaştığını bile hissedersem tekrar ediyorum, ölürüm, ölmüşümdür ve sebep sensizliğimdir. Şimdi, şu anda gözlerinden anladığım kadarıyla bana inanmıyorsun. İzin verir misin, çok konuştum, bedenim de, gönlümde, ruhum da susuz…
Susuzluktan değil ama. Dileğim; senin için ölmek değil, senin için yaşamak…
Yani tek çarem sensin; yaşat beni!”
Çocuk yerinden doğruldu, ufak bir tebessümle okuluna doğru yönelirken, genç kız karışık, karmakarışık duygularla sabitledi kendini kanepeye, gidenin arkasından hüzünle bakmak marifetmiş(1) gibi…
Günler aynı minval üzerine yürüdü, çocuk karşısındakinin gözlerinde büyümek, hiç olmazsa aradaki mesafeyi yok etmek arzusundaydı. Gözlerini görmese, nefesini, kokusunu hissetmese, sıcaklığını duymasa bile uzaktan, rahatsız etmekten çekinerek onu günde bir defa görmek yetiyordu kendisine.
Ramazan tükenmek, neredeyse bayram gelmek üzereydi, müjdecisi gibi kandil olmuş, ilahiler gökyüzüne yükselirken iftar sofrasına oturulmuş, çocuk genç kızı düşünmekten oldukça yorulmuş, aklını o kadar yitirmişti ki önüne konan çorbayı kaşıklamaya başlamıştı. Annesi;
“Ne yapıyorsun oğlum? Daha top patlamadı!” dediğinde top patlamış, ezan okunmaya başlamıştı. Babası söze karışmış;
“Orucun sakatlandı, bayramdan sonraki bir gün kaza etmen gerek! Bugünkü oruç hanene borç olarak yazıldı!” demişti.
Ne yapsa, ne etse, o genç kızın; “Yaş farkı, sınıf farkı, üniversiteye gitmek” gibi saçmalıklarını defedemiyordu zihninden…
Uzaklardan gene el sallamıştı genç kız, çevresindeki hiç kimseyi umursamazcasına; “Gel!” anlamındaydı el sallayışı.
Gitmemişti, bu kez çağırışın acıma olduğunun farkındaydı, oysa isteği sadece sevilmekti, varsın sonunda kavuşmak olmasındı, ama sevsindi, kendini zorlayarak değil, isteyerek, arzulayarak. Uzanan el merhamet değil, sevgi yüklü olmalıydı, çocuğun dolu dolu yaşadığı, karşısındakinin bilip öğrenmekte zorlandığı.
Çocuk gelmeyince çocuğun yanına geldi genç kız imalı bir şekilde;
“Yarından sonra el öpmek için bize gelmeni istiyorum senin, nasıl olsa penceresinden evimi biliyorsun!”
“Bu kadar yaş farkımız yok ki, elini saygıyla ama sıcaklığını hissetmeksizin öpeyim. Sevgim gibi saygım da sınırsız, ama…”
“Ne kadar bencil, ne kadar art düşüncelisin. Benim de sevgiye aç bir yüreğim olabileceğinin farkında değilsin, aklına taktığın yaş farkı gibi. Keşke başlangıçta bu söz çıkmasaydı ağzımdan…”
“Evet, gerçekten yakışmadı!”
“Kahırla ve gücenik bir şekilde konuşmak da sana. Senin annemin, babamın ellerini öpmeni istememi neden yanlış anlarsın ki bayram öğleninde ve seninle beraber olmayı istememi…”
“Ben de, benden nasıl bahsettiğini bilmeksizin ailenin yüzüne karşı utanmazlığımı ve bu cüreti yaşayacağım, öyle mi?”
“Sabit fikirlisin, sözlerinle beni incitiyorsun. Ben seni istiyorum, senin beni istediğin gibi. Üniversiteye beraber gitmek için senin mezuniyetini bekleyeceğimi vadediyorum. İnanman için ne yapayım, söyle?”
“Acıma! Sev! Bekleme, devam et! Benim sana yetişmeme izin ver. Gönlüm, kalbim sende kalsın ömür boyu, ama aklımı, direncimi bana geri ver!”
“O halde bayramda gel. Babamın, annemin elini öp, ben de seni ‘Arkadaşım!’ diyerek tanıtayım büyüklerime…”
“Okul arkadaşım?”
“Daha ilk seferde ‘Sevgilim’ diyemem ki?”
“Değilim de zaten. Ben seni seviyorum, hem de canımdan çok, hem ömrümün sonuna kadar. Sen ise çekince içindesin. Ben uzatmanı istiyorum ellerini, sen uzaklaştırıyorsun adımlarını bile, hissediyorum…
Ama seni dinleyeceğim, öğle ezanından on beş dakika kadar önce, her zamanki gibi seni pencereden görmek yerine, kapını çalacağım. Sanırım bundan sonra; ‘Kapın her çalındıkça o mudur?(7)’ diyeceğin günlerin olmamasını da dileyeceğim.”
“Benim dileğim; senin olmamı istiyorsan derslerine çok çalış, unut unutman gerekeni, kısa bir süreliğine, sonra um, tüm sürelerin ve umduğunun senin olacağına…”
“Peki, yarın arife, hem tatil, bayramın ilk günü yerine arife günü gelip öpeyim büyüklerinin ellerini, ancak seni görmek için değil, aynı mekânda, aynı havayı solumak için ilk defa. Kim bilir belki de son defa, içime doğan…”
Hani derler ki; malum olmuş! Gerçekten bazı şeyleri hissi kabl el vuku(2) ile hissetmiş olabilir miydi çocuk?
Yarının yarın olmakta, arife gününün öğleninin öğle olmakta gecikmesi düşünülemezdi. Tek sakınca zilini çalacağı apartman dairesinin numarasını bilmemesiydi ki umurunda değildi çocuğun.
Nasıl olsa apartmana bir giren-çıkan olurdu ve kendi için açılan pencerenin olduğu daireyi mantığı(1) ile bulurdu.
Nitekim de öyle oldu, ama öncesinde görmesi gerekeni gördü pencerede.
Bayram alışverişi için hoplayan, zıplayan, gülümseyen çıtı pıtı(2) bir kız çocuğu ve kesinlikle anası-babası olduğuna inandığı üç kişi “Günaydın!” diyerek kapıyı kendisi için açık bırakmışlardı, vaktin öğlene çeyrek kala olduğunun farkında olmasalar gerekti, ancak söylediklerinin çocuğun şuuraltına(1) işleyeceğinin farkında olmasalar gerekti.
Çocuk, usulca tırmandı merdivenleri, sağ elinin işaret parmağının tersi ile umutla, heyecanla belki de çekinerek hatta korkarak tıklattı.
“Kim o?” demeden açıldı kapı, kapıyı açacak olan hazırda bekliyor olsa gerekti. Nitekim hancı da yolcu da belli değil miydi? Ancak evin iç tarafına hayret etmiş gibi bir bildirimde bulunmak gerekliydi, sanki şartmışçasına, sanki genç kız ailesine çocuktan haber vermemiş de ailenin çocuktan haberi yokmuşçasına.
“Aaa! Merhaba! Kime bakmış, kimi aramıştınız?”
“İzin verirseniz amcanın elini öpeyim diye gelmiştim!”
Duraklar gibi yapıp fısıldadı;
“Neydi babanın adı, hiç söylemedin?
“Önemli değil gir içeri!”
Kapıdan girerken “Günaydın!” demişti ya dışarı çıkanlar, aynı şeyi terennüm(1) etti çocuk;
“Günaydın efendim, iyi günler!”
“Ve aleykum selâm genç adam! Hoş geldin! Buyur otur!”
Soğuk esmesi gereken bir hava olması gerekti çocuk için. Nihayeti sevdiği kızın babası idi. Ilımlı, sevecen, saygılı olmalı ve kendini yitirmemeliydi. Ellerini öptü;
“Gerçi annem babam, başımda, gerçi bayram yarın, ama camide birkaç kez sizi gördüğüm için, belki yarın çoluk-çocuk, torun-topalak telâşınız olabilir diye, ‘Şeker Bayramınızı’ bugünden kutlayayım istedim efendim…”
“Bak genç adam, mademki camide karşılaşmışız ve bunun için bayramımızı şimdiden kutlamak için gelmişsiniz, bayramın adı Ramazan Bayramı…”
“Büyüklerime karşı saygım sonsuz efendim, tartışmam abes, üstelik bana yakışmaz, ben öyle öğrenmiştim, ama dediğiniz gibi olsun!”
Demek ki her insanın bir tahammül noktası vardı. Onu aşmamak çabasındaydı çocuk. Gerekmediği halde soğuması gerekmeyen hava baba sayesinde soğumuş, soğukluk tüm ortamı gerip kaplamıştı, belki de bilmeden, hissedilmemesi bile gerekirken.
Ancak haddini bilmesi gerekirdi çocuğun. Sanki başına geleceği hissetmişçesine; “Öğle namazından 10-15 kadar önce” şeklinde bahane üretmişti öncesinde.
Başka sözlere gerek görmeksizin, saygı sınırlarını zorlamaya teşebbüs etmeksizin, konu ya da demek istediklerinin tümünden vazgeçerek ve terbiyesini bozmaksızın;
“Ezan okunmak üzere efendim. Abdestim yok, elhamdülillâh Müslümanım, camiye yetişeyim!”
“Abdestini burada alaydın oğlum!”
Bu son anda farkına vardığı bir pişmanlığın, ya da yanlışın farkına varmasının gerekçesi olabilir miydi? Hem azar, hem taltif(3)…
Umurunda değildi çocuğun…
Bir şarkıdan esinlenerek, yaşlı adama; “Nazar olsam bile dokunmam sana, ayna olsam bakmam asla sana!” ya da “Ahrette(1) (hatta Cennette) yol gösteren olsan inanmam, uymam size!” diyemezdi.
“Sağ olun Amca Bey! Camide alırım!” dedi çocuk, karşısındakini incitmemek için olağanın üstünde gayret sarf ederek ve içinden gelerek yeni bir çıngar çıkarmasını(3) düşünmeksizin; “Mübarek olsun!” demek yerine; “İyi, güzellikler huzur, sağlık dolu bayramlar!” dedi ve kapıdan çıkarken, sevdiği insana en ağır, en acı, en etkileyici cümleyi sarf etmekten çekinmedi çocuk;
“Size de iyi bayramlar kardeşim, sevgili benden büyük ablam!”
Kapıyı kapatmalarını beklemedi hiç birinin, şairin “Ağır ağır(8)” sözünü inkâr edip onunla zıtlaşırcasına hızlıca indi merdivenlerden, arkasına bakmaksızın camiye doğru, ama camiye uğramaksızın evine yöneldi; umma-bulma dünyasında yaşadığının gerçek oluşuna inanmaksızın!
Arkasındaki sesle irkilir gibi oldu. Genç kızdı, yol ortası, göreceklermiş gibi umursamaksızın;
“Sev beni!” dedi.
“Sevmekten kim usanır ki(9)? Ölünceye kadar seni sevmeye devam edeceğimi söylemedim mi ben sana? Karşımda ne tür engeller, saplantılar, imalar, bence küstahlıklar olursa olsun, yeter ki açık bırak pencereni(10), perdeleri kapatma asla, uzaktan da olsa esirgeme gözlerini benden, her gün, ama her gün içimden geçenleri, kanepeyi her paylaştığımızda da içimden geçenleri söylememe izin ver…
Üleşelim yaşamımızı beynimizle, yüreğimizle, ruhumuzla, cennet-cehennem kaygısı duymadan, tüm benliğimizde, eğer bende olduğun gibi, ben de sendeysem?”
“Sözlerin etkiledi beni. Daha çok sevmeye başladım seni!”
“Düzeltiyorum; sevginin azı, çoğu olmaz. Ben seviyorum, sen de seviyorsan, bu iki yarımın bütün olması gibidir, sen bir yarım, ben diğer yarım ve beraberce bir bütün. Sen benim her şeyimsin, ayrılırken fısıldadıklarım hem yalan, hem de unutman gereken sözler. Çünkü sen benim yaşadığım dünyamda ilk, tek ve son sevdiğimsin…
Yarın yeni bir gün olacak, bayramın şimdiden kutlu olsun aşkım, bir tanem, dünyamın tek aydınlığı, gerçeğim. Hadi, baban yetişmesin sana, beni azat et! Ama eğer beni, benim seni istediğim kadar istiyorsan, ummaktan vaz geçme!”
Ayrıldılar. Evli evine, köylü köyüne örneği gibi...
Tanrı insanlar için kader adı altında bir yörünge çizmişse, o yörüngenin dışına çıkmak mümkün değildi.
Kuşların bile oruç tuttuklarına inanılan arife günü ramazan davulları, bahşiş dilekleri ve teravih namazının olmaması şeklinde bitmiş, sabah ve bayram gelmişti.
Tüm insanlarda mutluluk ve huzur, artı çocukta da ayrı bir heyecan vardı, onun bayramı tek değil, iki olacaktı, düşünülenlerin aksine(11), hele ki öğle olsun.
Geldi, dolaştı, dikildi, eğildi, kapandı, açıldı, ancak açılmadı o pencere asla. Ezanlar okundu ardı ardına, gün bitti, karanlıklar içinde kaldı çocuk. Sırtını verip dikildi, sokak lâmbasına, o bile hüznüne ortak olmayı düşünmemiş, sebep her ne ise durup dururken patlamış, çatlamış sönmüştü. Bu; belki de farkında olmadığı kendi sönüşüydü çocuğun, farkında olmadığı.
“Ola ki bir gün, görmezsen beni, öğrenirsen, duyarsan herhangi bir vesileyle öldüğümü, bil ki o gün seni görmemişimdir, ölüm sebebim budur!” dememiş miydi? Söz belki de o anda Tanrının hoşuna gitmiş ve belki de geçekleştirmek istemiş olabilirdi bu deyişi kutsamak(3) için.
Karşısındaki ya kendisini unutmayacak kadar sevmiyor, belki de hiç sevmiyor, sadece acıyordu karşısındaki, kim bilir?
Ayaklarındaki derman tükenmişti çocuğun. Oturmak istedi, başaramadı, kaykıldı boylu boyunca asfalta, gözleri açıktı.
Bayram telâşıyla durgun sabaha ulaşıldığında, sabah namazına yönelenler dışında oralardan kimseler, kimsecikler geçmemiş, kimse onu bilmemiş, görmemişti, ömrünün baharındaki bu tükenmişliği…
O öğlen vaktinde bayram telâşıyla pencereyi açıp gözlerini sakınmamayı akıl edememişti genç kız.
Demek ki bu unutkanlık, karşısında kendini umanla aynı yaşamı paylaşmamak, bilinecek anlamıyla sevmemiş olmak demekti.
Bayram devam ediyordu. Direğin altındaki beden için, yersiz, yetersiz, gereksiz, önemsiz bağırışlar, çığırışlar ve teessürler sona ermişti.
Çocuk yoktu artık!
Dünyadan bir çocuk ayrılmışsa da önemsizdi, yaşam devam ediyordu, kalanlar için unutkanlıklarla, umursamazlıklarla, değer ve önem vermemekle…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser.
“Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiirini,
“Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün…” şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiirini,
“Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor” şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiirini,
“Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını” şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiirini,
Bu şairlerin ve özellikle batı (İtalyan, Fransız ve İngiliz tipi genelde “Sone” denilen kısa şiir, türkü anlamında kendine özgü dizeler halinde) şairlerin şiirlerinin de serenat niteliğinde olduğunu biliyorum. Aklımda kalan iki önemli şair; Shakespeare ve Baudelarie.
Bu şairlerin ve özellikle Ahmet Muhip Dranas’ın şiirinden etkilenerek diğer birçok şairlerimiz yanında diğer birçok şairlerimizden etkilenerek âcizane 1963 yılında kaleme aldığım; “Kemanımın sesini işittiğin zaman/Anla -ki sanadır- kederli seslenişi/Yeşil pencereni aç da gülümse bir an/ Parlamaya başlasın bahtımın güneşi” şeklinde başlayan dizeleri de hatırlatmak geçti içimden.
Serenat olarak iklimlere, mevsimlere yokluklara, yalnızlıklara, doğaya… ait şiirler özellikle amatör ve genç şairler tarafından dile getirilmişse de bence en duygusal serenatlar sevgililer içindir. Son olarak Zülfü Livaneli’nin bu isimde bir romanının olduğunu hatırlatmak isterim.
(1) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Aşina; Bildik, tanıdık, tanıdık olan, tanıyan.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey.
Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.
(2) Cümle Kapısı; Bir yapının ana kapısı.
Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa, bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir.
(3) Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.
Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Kutsamak; Kutsallaştırmak. Kutluluk dilemek, takdis etmek. Kutlu ve aziz kılmak.
Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
Taltif Edilmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlü alınmak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirilmek.
(4) Bak şu çocuğa… Tarihlerin birinde “Bak şu çocuğa bana göz ediyor anne” şeklinde “Cici Kızlar” adındaki üç genç kızın seslendirdiği şarkı.
(5) Pencerenin perdesini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muhlis SEBAHATTİN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(6) Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm! Orhan GENCEBAY
(7) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(8) Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden…” Ahmet HAŞİM’in MERDİVEN adlı şiirinin ilk dizesi.
(9) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(10) Açık bırak pencereni, örtme perdeyi bu gece… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Balarısı Metin’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(11) İki Bayram Arası Nikâh Olmaz!; Ufak bir bilgilendirme. Dinimizde böyle bir kural yoktur. Ancak Müslümanlar için bayram kabul edilen Cuma Namazı Bayram Namazının olduğu günle çakışmışsa, “Bayram Namazı ile Cuma Namazı arasında nikâh yapılmasa iyi olur!” anlamında bir tavsiye kararıdır.