“Aaa! Merhaba! Sen?”

“Aaa! Merhaba! Ben...

De...

Affedersiniz tanıyamadım, kimsiniz Sen?”

Küçücük, serçe yavrusu gibi çarpan kalbinde yıllar yılı büyüdüğünü bilmesine, ayrılık hükmüne uyduğu halde, sevgisini eksiltmediği o günlerin tek çocuğu, bugün koskoca bir genç olan kişi, yani Sinan tanımamıştı kendisini, belki de tanıyamamıştı.

Hüzünlüydü Sinem, ne beyninin tek hücresinde, ne de kalbinin bir köşesinde yer etmemişti, demek ki.

Büyüyen, onu gördüğünde gümbür gümbür atan kalbi büzüşmüş, küçülmüş serçe yavrusu kimliğinden sıyrılmış olsa da gümbürtüsü kesilmiş yine de serçe gibiydi.

Öyleyse haddini bilip kendine dönmeli, düşünmeli, düşünmeli çoktan çok düşünmeli ve kararsızlığını gerçeğe dönüştürmemek için şu anda söylenmesi gereken en uygun sözle karşısındakini başından savmalıydı Sinem.

“Affedersiniz, benim özür dilemem gerek, sizi arkadaşlarımdan birine benzettim de!”

Acaba; “İlkokul çağlarından, aynı mahallede oturan muhtarın oğlu Sinan değil misin sen? İlkokulda koruyucum olup elimden tutup okula getiren-götüren...” dese miydi?

Hak, hak edenindi, ne kendisinin; “Ben buyum!” ne de ona “Sen şu değil misin?” demeye hakkı vardı, Mevlâna gibi(1) haddini, kimliğini, kişiliğini bilmeliydi.

Karşısındakinin kendini hemen azat etmek gibi bir niyeti görünmüyordu, hele ki kolundan tutup yüzüne dikkatlice bakmak arzusunda;

“Durun bakalım! ‘Birine benzettim!’ deyip kurtulamazsınız benden. Kimsiniz, ya da benim kim olduğumu zannettiniz?”

“Kolumu acıttığınızın farkında değilsiniz galiba. Hiçbir şey açıklamak zorunda değilim. Hadi beyefendi, kolumu efendice bırakın ve siz yolunuza, ben yoluma...”

Sırtını döndü, “Beyefendi” dediğinin kendisine güveni tam olsa gerekti, bilmesi gerekeni öğrenecek kadar sabırlı görünüyordu, üstelik çevresi de o kadar kalabalıktı ki...

Bir genç kız grubu ve bir oğlan kendilerini gösterip de futbolculara yapılan tezahürat gibi;

“Haydi Sinan, bizi gezmeye götür!” dememiş olsaydı, bu sıkıntılı sohbet(!) devam edebilirdi.

Sinan, herhalde arkadaşlarını kırmak istemedi, merakını erteledi, arabasına bindirdi arkadaşlarını, oğlan yan koltuğunda, kızlar neredeyse sıkış-tepiş(2), kucak-kucağa, üst-üste arka koltuğa yığılmışlardı.

Sesler kulağına ulaşmıştı Sinem’in. Sinan; Sinan’dı da, Tanrıya ilk kez isyan gibi kafasının arkasında da gözlerinin olmamasına hayıflandı(3).

Sinan hiç değişmemişti sanki. Şimdi yaşayıp yaşamadığını bilmediği muhtar olan tıpkı babası gibiydi.

Kısa süre önce yitirdiği babasını hatırladı, özlem doluydu. Sinan’ın, babası gibi alnının kenarlarındaki saçlar dökülmüş, başının önü “M” harfi şeklindeydi. Boy-pos, herkesin kendisi gibi bayıldığı manalı bakışlar, sıcacık eller, karşılaştıklarında karşısındakinin tanımaması nedeniyle hissetmediği, ancak çocukluğundan kalan izlerdi bunlar...

Okulun tatil günlerinde de çocukların muhtarıydı Sinan, sadece Sinem’e gücü yetmeyen! Kendisi her konuda önderdi, galipti. Herhangi bir konuda alamayacağı, başaramayacağı bir şey olacağını gözüne kestirdiğinde, mahalledeki tek bisiklet kendinde olduğundan, rakibine bedava bir tur attırır ve sonuç mutlaka kendi lehine gerçekleşirdi.

Ha! Genç arkadaş bisiklete binmesini bilmiyor muydu? Sorun değildi! Dünyadaki en güzel gazoz, bira falan gibi içeceklerin kapakları kendindeydi, fedakârlık ederdi bir-ikisinden, asla rüşvet gibi değil! Çelik-çomak, “Benden baş!” dedikleri gazoz denilen misketlerle oynanan kazanma oyununda, istop, yakan top, kuka devirmekte ustalığına diyecek yoktu.

Misketleri, topları, çomakları diğer çocuklar eğilmeksizin atmak mecburiyetinde idiler, oysa o çizgiye basmamaya dikkat ederek neredeyse ileriye doğru bir adım, bir metre kadar eğilirdi, sakınca yoktu. Ayrıca tek adam gibiydi. Oyunu yöneten tüm hakemler de onun için hep doğruyu belirlerlerdi, yanılgısız!

Acaba, şimdi de öyle miydi? Burası üniversiteydi, oynananlar oyun değil, kimse de babası muhtar olduğu için ayrıcalıklı olamazdı. Ha! Belki kulağına ilişen; “Kah! Kah!” höykürmeleri(3), “Kih! Kih! Hih! Hih!” kişnemelerine sahip arkadaşları arasında özel bir yeri olabilirdi Sinan’ın. “Keşke” demek geçti aklından.

“Keşke sırtımı dönmeyip arkadaşlarını göreydim, yabancı gözüyle tanımaya çalışsaydım. ‘Bizi Götür!’ tezahüratında eskiden bisikleti, şimdilerde ise arabasının olduğunu tahmin ettiğimin arabasını göreydim, ne işime yarayacaktıysa, bir unutan, hatırlamayanın indinde?”

Sinan mı? Kendisinde yeri olduğunu sandığında, yerinin olmadığını -kesinlikle- bilmesi kendisini üzdüğünden dolayı indinde gâvur(5) parasıyla bile metelik kadar değeri yoktu. Hem o, kendisini tanımadığı için kendinin de değeri yoktu. Hem nasıl olsundu ki, kendini tarif etmemiş, geçmişi anlatmamıştı.

Bırakalım esmer olmanın ötesindeki siyahlığını, çiller ötesindeki ergenlik sivilceleri, karalığı nedeniyle uzamış favorileri, sökülmemekte, yok edilmemekte direnen sakalları ile tam olarak Pamuk Prensesteki cadı görünümündeydi.

Simsiyah saçları ile gizlemeye çalıştığı kulakları kocamandı, tıpkı çocukluğundaki gibi. Kaşları düzeltilmek arzusunu hiç hissettirmemişti kendine. Kirpikleri, ilerleyen zamanda masumiyet yüklendiği eşek gözleri(2) doğduğundan beri aynıydı, hatta mantı burun(2) hüviyetini yitirmemiş burnu da öyle. Dudakları? Dolgunca ve...

Evet, ve...

Tombul, tombalak(4) demeye uzak gibi görünse de ona yakın bir beden!

Sinan’ın Sinem’i bu haliyle tanıması mümkün gibi gözükmemekteydi, bir bakıma tanımamakta haklıydı, ancak hiç mi hissetmezdi? Kim bilir Sinan’ın çevresinde kimler, kimler yoktu ki? Muhtar çocuğu, varlıklı, galiba arabası da olan. Çocukluğundaki başarılarını(!) devam ettirmişse, derslerde olmasa da arkadaşları arasında şu veya bu şekilde epeyce bir ayrıcalığı olsa gerekti.

Sinem itiraf etmeliydi ki; İlkokulda kendi de bir üst sınıfta olan Sinan da her dönem iftihar listelerine geçerlerdi, aynı dönem sınıflar arasında az-çok farklılıklar olsa da. El ele tutuşup birbirini kutlarlardı, başka bir şey bilmezlerdi, bilmelerine de gerek yoktu zaten.

Sahi neden ayrılmışlardı birbirinden, neden bir taşralı olarak büyümüştü Sinem? Hani soy soya, bulgur suya çeker, derler ya, Sinan’ın muhtar babası yörenin sayılan, sevilen bir insanıydı.

İlerleyen zamanda bazı şeyler babadan oğula devredilemezdi. Ancak ufak bir kulis yapma(3), ya da bu konuda çalışma ile Sinan’ın da muhtar olması mümkündü, üstelik eğitimli olarak. Tabii ki bunun için üniversiteyi bitirecek oluşunun kendisine başka sorumluluklar yükleyecek olmasını düşünmezse!

Peki Sinem? Rahmetli babası ortanın çok çok üstünde görevine bağlılığı nedeniyle memuriyette atandığı yerde müdürlüğe kadar yükselmiş uzman bir bürokrattı. Bunda kuzguna babası Anka görünür(5) modunda evlâdın babaya aşırı düşkünlüğünün ve hayranlığının etkisi yoktu.

İyiler -çok zaman- erken yok olmazlar mıydı? Sinem’in babası da kurala uymuş, emekliliğine çeyrek kala; “Bana doyum olmaz!” dercesine cascavlak(4) bırakmıştı annesiyle birlikte kendilerini nankör dünya içinde.

Babası okumuş adamdı Sinem’in. Bir gün...

Galiba ya lise son, ya da ona gelecek gibi yakın bir zamanda, üç önemli söz sarf etmişti; “Kur’an’ın ilk emrine uy; oku!(6)” “Oku baban gibi, eşek olma! (6) ve “Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan ileriyim!(6)sözlerini gerçekleştir şeklinde.

Bu nedenledir ki yokluklar içinde olsalar da, annesinin kendisi için hangi fedakârlıklara katlanacağını ve sonrasında katlandığını bilmesine rağmen, babasının vasiyeti, annesinin teşviki ile üniversite sınavlarına girmiş ve kazanmıştı.

Tasarruflu olmak zorundaydı, kantinin yerini bile bilmiyordu, bir çay içimi için olsa da. Çok zaman yarı aç, yarı tok, yurttan-okula, okuldan-yurda yürüyerek gitmek-gelmek şeklinde geçiyordu günleri.

Ancak su bile içse yarıyordu kendine, annesi dolaysıyla irsiyetten genlerden olsa gerekti. Bu nedenle de tombullaşıp, irileşiyor, gittikçe de çirkinleşiyordu. Umurunda değildi, güzel olmak için uğraşmasına, çabalamasına gerek yoktu. Tek gayesi; mezun olduğunda yaşayacak gücü kalırsa annesini, kalan ömründe rahat ettirmekti.

Gönlü başlangıçta dolu gibi gözükse de boştu, yitirmiş ve tekrarlamayı asla aklından geçirmemişti.

İşte böyle günlerden birinde karşılaştı Sinem ve Sinan. Biri geçmişten kalan, diğeri eksilmiş bir birikimle hatırlamamış pozunda. Erkek milleti değil mi, topunun... sözü tamamlamaya gerek yoktu. Analar üstüne söylenmiş kutsal kitaptan duvar yazılarına kadar kereler kerelerce yazılmış, söylenmiş sözler varken, babalar için ancak gemi bağlanan yer, trafikten ayrımı bildiren işaretler vardı sadece; baba olarak! Sinem’e göre bu hemcins olmayanlara kapak olsun niteliğinde idi.

Şans, tesadüf, ya da kader denilen şey sebep olduğu ikili karşılaşmanın tatsız-tuzsuz sonuçlanmasından utanmış olsa gerekti. Geçmişi geri getiremeyeceğine göre, kaderin acil ya da Hızır gibi bir şeylere yetişmesi, gerçekleşmesi zorunluluğu vardı. Mademki kozlar elindeydi, usulüne uygun kullanmasında sakınca olmayacağını düşünüyordu, kader!

Üst sınıfta, alt sınıfın derslerine de giren ve hayat arkadaşının olmaması herkes tarafından merak edilen Profesör Simavi Hocanın yurtdışında bir seminere davetli olarak katılması gerekmişti. Ancak öğrencilerini de bu bir aya yakın zamanda başıboş, eğitimsiz bırakmayı istememişti.

Bu nedenle diğer hocalardan ders saatleri “dilenmiş” demek hoş kaçmayacak, “istemiş” diyelim, o profesör ve doçentler de bu gerçek Simavi Profesörün makul ve mantıklı dileğine “Hayır!” ya da “Olmaz!” demeyi akıllarından bile geçirmemişlerdi.

Nihayeti sağlam olması gereken bir eğitimdi, gerçek profesörün düşündüğü. Bu konuda kaderden şüphelenmek hiç kimsenin aklına gelemezdi!

Sinem o derste amfide tanıdığı birkaç arkadaşıyla birlikte ortalarda bir yerlere oturmuştu, ders verecek yeni profesörü bekliyordu.

Hay! Huy! Gürültü! Şamata! “Kah-Kah! Kih-Kih! Kih!” seslenişleriyle arkadaşlarıyla birlikte amfiye girdi Sinan. İsmini hatırlamasa da fark etmişti Sinem’i.

“Bize katılmak istemez misin güzel kız? Belki sıkıntı çekebileceğin konularda bir üst sınıfta olduğumuz için benim veya arkadaşlarımın size yardım ve destekleri olabilir?”

“Alay eder gibi konuşmanıza gerek yok beyefendi, ben beni biliyorum. Tavrınızı da size yakıştıramadım, ayıplıyorum. Gene de efendilikten ayrılmayacağım. Öncesinde de dediğim gibi, siz size yakıştığına inandığınız yolunuza, ben kendi yoluma...”

“Beni birine benzettiniz, gönül kimi severse güzel odur, benzettiğiniz şanslı kişi olmak isterdim. Hiç olmazsa isminizi söyleseniz?”

Sözü uzatmasına da, cevap vermesine de gerek yoktu Sinem’in. Arkadaşına döndü, arkasında kalan çocukluk arkadaşını umursamaksızın;

“Ne yapacağımıza dersten sonra karar veririz, olur mu Sanem? Şu anda çevremizde olmaması gerekenler var da!”

Bu sözün yerine; “Kaybol, defol, yok ol, gözükme!” şeklinde ulaşacağından emin gibiydi. Çünkü Sinan’ın etrafındaki kahkahaların sahipleri Tanrının özenerek-bezenerek(3) yarattığı dişilerdi, hiçbir şekilde kendisi ile kıyaslanmayacak, tarif etmekte bile zorlanacağı güzelliklerde idiler. Gene de gördüklerini zihninden geçirmeye gayret etti.

Hiçbiri kendisi gibi karaşın(4) değildi, kumral, esmer, sarışın, 90-60-90 ölçülerinde, zayıf, kaşları yolunmuş, tahmini her türlü bakım ürünleri kullanılmış pembe, pürüzsüz cilt ve yanaklara sahiptiler. İnce dudaklar, ufak çeneler, hatta tıbbi onarımlardan geçmiş gibi!

Aşağı-yukarı tamamen, yani % 100 olmasa da % 99 oranında kendinin tersi gibi. Üstelik hepsi de bir üst sınıfta olmaları yanında, birkaçı daha üst sınıflarda gibi görünüyorlardı. Tereddüt etmeye hakkının olmadığı şekilde, Tanrının boş anlarında özene-bezene, bir-iki ufak-tefek(7) farklılıklarla aynı tornada, aynı tezgâhta imal ettiği şahane varlıklardı.

Eee! Bu durumda çocukluk arkadaşının, Tanrının çok sıkışık ve meşgul bir anında defi belâ(2) kabilinden yaratmak zorunda kaldığı küskün-çirkin birini hatırlaması mümkün müydü? Hatırlanmamak kendisinin o kadar gücüne gitmişti ki, kendisine “Biri” demiş, “Kız” demeyi bile yakıştıramamış, aklından geçirmemişti.

Hani bazen insan kızar, sinirlenir, kendinden geçer atar ya bir şeyleri kalem, silgi, defter ne varsa, kırar bardakları, şişeleri, tekmeler ya duvarları, ayağının acımasına, yaralanıp-berelenmesine aldırmaksızın Sinem öyle bir haleti ruhiye(2) içindeydi, üstelik “Benim bu çilem ne zaman bitecek!” demek istercesine, kabullenme sıkıntısını çekerek...

İlk ders bitmiş, arkasındaki sıraya yerleşmişti Sinan, fark ettirmemeye çalışarak. Oysa Sinem sadece çirkindi, aptal, salak değildi. Fark ettiğinde ser verip sır vermemek düşüncesindeydi Sinem. Defter ve kitaplarının üstüne adını yazmamak prensibiydi. Üstelik bazı kitaplarını bir-iki sınıf yukarıdaki ablalar hediye etmişlerdi, bir kısmını da ikinci el, kendi bulmuştu eski kitap satanlardan, sahaflardan.

Bunları dikkate aldığında eğer sınıfını geçerse bir sonraki senede de kendisi, kendisi gibi olanlara hediye etmeli, edebilmeliydi kitaplarını. İkinci olarak arkadaşlarına rica etmişti, kendisini ismiyle çağırmayacaklardı, ipucu “N’aber kız, arkadaşım, hişt mori yelelli(8), köylüm” gibi sözlerdi. Amacı, ya da istiyordu ki; karşısındakinin aklı başına gelsin, kendisini hatırlasın! Ama nerde?

Dile geldi Sinan arkasından, yüzünü dönmesini beklercesine;

“Beni sana yönlendiren, beni senin çekim alanına sürükleyen, alıkoyan bir şey var içimde, anlayamadığım. Adını söyle hiç olmazsa, kabalığım için özür dilememe sebep olsun!”

“Bu kadar güzel, bakımlı arkadaşların etrafınızda, yanınızda, başucunuzdayken duygularınız bana acımak olsa gerek! Bu nedenle daha önceki karşılaşmalarımızda da söyledim, dünyalarımız farklı, ‘Siz dünyanıza dönün!’ demek isterim, tekrar. Muhtemelen bir evin tek çiçeği olsanız gerek, ben de bir evin tek çiçeğiyim gibi düşünsem de, aramızdaki fark varlığım; sizin çekinmeniz gereken kaktüs.

“Rica ediyorum, ne bana eziyet edin, ne de kendinize. Sizi tanımak, yakınlaşmak, arkadaş olmak istiyorum. Esirgeme kendini benden, uzat elini, beni tanıdın, ben seni tanıyamadım. Bağışla, hadi söyle bana ismini, eşekliğimi anlamama hiç olmazsa ismin sebep olsun!”

İkisi de “Sen! Siz! ”ikilemlerini yaşadıklarının farkında değillerdi, Sinem için istisna(4) karşısındakinin sözlerini kötü yorumlamaktı, sinirlendi, bir bakıma kafasının tası attı(3);

“Sanıyorum siz beni başkalarıyla, değişik hüviyetlerle benimsediniz, çevrenizden bulamadıklarınızı yerine getireceğimi sanıyorsunuz galiba, ben size göre o kadar ucuz mu görünüyorum?”

“Ben ‘Kutuplaşmak yerine, kucaklaşmayı tercih edelim!’ diyorum, sen benim adıma kendine doğru olmayan şeyleri yakıştırmak gayretindesin. Böyle bir intiba(4) bıraktıysam Allah kahretsin beni, özür dilerim, çiğnemen gerekiyorsa, çiğne beni hırsını, hıncını al(3), ama yanlış düşünme, buna rıza gösteremem!”

“Peki düşüncemi yok sayıp israf ediyorum. Farkında olmanızı diliyorum, sizi tanıdığıma inanıyorsunuz, ama beyninizi kurcalamak, hücrelerinde gezinmek yerine hazıra yönelmeyi, konmayı istiyorsunuz, öyle mi? Bunu çevrenizdeki süslü-püslü(2)-yakışıklı tüm arkadaşlarınızdan isteyip alabilirsiniz, benden asla, hele ki aşağıladığınızı, acıdığınızı hissettirerek...”

Susmakla devam etmek arası bir ikilemi yaşadı, karşısındakinin suskunluğunda. Başlangıçta kayıtsızlıktan, uzaklıktan incinmişti, hem de çok. Devam etti;

“Ben bulunmaz Hint kumaşı değilim, ne, kim ve nasıl olduğumu biliyorum. Elimi sallasam bırak ellisini, bir tanesi bile rastlamaz bana. Çünkü siz erkeklerin indinde önce fiziksel güzellik ve varlık konusu önemli. Bende ikisi de yok! Gökten halka yağsa biri bile geçmez başımdan, ama rüzgârda sallanan bir reklâm panosu, ya da bir balkondan taşan tuğla parçası yahut da yağmurdan doluya dönen hava muhalefetinde en iri dolu tanesi benim başıma isabet eder.”

Aklına ne geliyorsa kusmaya devam etmek arzusundaydı, karşısındakinin sadece düşünür gibi dudaklarını ısırmasına aldırmaksızın;

“Yani bir bakıma, kendi bildiğim çirkinliğe ek olarak uğursuz ve tekinsiz de sayılırım. Sanırım bu son cümlemle, ne demek istediğim anlaşılmıştır. Hadi kardeşim, yolunuza, buyurun!”

“Gizemlisin, ama yılmayacağım, şansımı deneyeceğim ve beni yanlış tanıdığını ispat edeceğim sana, ömrümün sona erecek olmasına bile aldırmaksızın, yine, yine ve yeniden!”

“Bakın anlamamakta ısrarcı olan beyefendi. Size birilerinin ‘Avucunu yala!’ dediği pek geçmiyor aklımdan, ama dediğimi düşünün, bana, aldığım aile terbiyeme, insanlara sevgi ve saygıma yakışmasa bile, kabullenin. Bakın, belki etrafınızda yüzlerindeki güzelliklerin yüreklerine, beyinlerine, gönüllerine işlemiş olanlar da vardır, onlardan birine yönelin ve yaşayın. İyi günler!”

Ek bir söze, kelimeye eklentiyi düşünmeksizin önüne döndü Sinem. Yeni ders de başlamıştı zaten, hatta son kelimeler ahengini(4) bu nedenle yitirmiş olabilirdi.

Sevmek ve sevilmemek acısına ek olarak, bilinmemek, tanınmamak acısını da eklemiş ve öyle yaşamaya başlamıştı Sinem. Benim olsun isterdi, ama yeni kostümü ile bu mümkün değildi, biliyordu. Yaşamda kendisi gibi böylesine bir yaşamı tüketen bir başkasının olduğunu düşünemiyor, inanmıyordu.

Tanıtmaktansa, tanınmalıydı, işaret vermeden. İnsan çocuk yaşlarda da olsa yıllar süren el ele beraberlik nasıl unutabilirdi, havsalası(4) almıyordu. Hiç mi nefes alışından, bakışlarından, değişmeyen davranışlarından, sözlerinden, gözlerinden, pörsümüş(3) de olsa sesinden bir şeyler duymaz, hissetmez, anlamazdı. Bir insan bu kadar gabi olabilir miydi?

İlkokul son sınıfa bir adım kala, babasının tayini çıkmadan evvel Sinan’ın yüzüne karşı söyledikleri, sadece yüzüne bön bön bakmakla(3) cevapladığı, daha doğrusu bilgisizlikle cevaplayamadığı, ama unutmasının mümkün olamayacağı sözlerdi onlar. Ne de olsa Sinan ondan bir yaş büyüktü, televizyonlarda daha çok film seyretmişti, bu nedenle olsa gerek bilgisi fazlaydı, belki de her şeyi biliyordu;

“Ben büyüyünce sen de büyü, sen anne ol, ben baba olayım!”

Yaşamında, o yaşta aldığı ilk ve son evlenme teklifiydi bu, o gün bilemediği, şu an ise bir ikincisinin olmayacağına kesinlikle inandığı.

Yaşam bu kadar basit değildi. Zaman değişik, teknoloji ileri idi. İnsan isterse tekeden süt sağardı(3), Everest’teki(9) her ne isimle anılıyorsa, kar adam, buz adam gibi, onun koruması altındaki zümrüt ya da elması yahut da Abis’teki(9) olası köpek balıklarının kuşatması altındaki en büyük inciyi alır getirirdi sevdiği için.

İsterse tek dizeyle şiir, tek sayfayla öykü, bir kaç samanlı kâğıtla roman yazabilirdi. Hatta karakalemle resim yapar, ıslıkla şarkı yazar, beste yapar, söyleyebilirdi, yeter ki istesin!

Bu nedenledir ki yılmadı Sinan. Saklanmak isteyenin çocukluk arkadaşı, hatta yaşamda ilk sevdiği, kalbini verdiği ve o günden sonra asla bir başka arayışta olmadığı Sinem olduğunu öğrendi.

Ne de olsa kolu uzundu, tek gücenikliği kendineydi Sinan’ın, neden bu buluşu daha önce akıl edemediği idi. Öğrenci İşleri, sınıf arkadaşları, bir alt sınıftaki arkadaşlarının arkadaşları ne günlere duruyorlardı ki, ifşa etmek için? Üstelik bir-üç-beş değil o kadar derse girdiği halde Sinemin ağzının ateş püskürmesine(3) kahırlanarak katlanmıştı. Aynı dersi görmeyeceklerdi tekrar, heyecanla yolunu bekledi Sinan, Sinem’in.

“Sinem?”

Duraklar gibi oldu genç kız. Ancak hemen toparlandı, duymamış gibi yoluna devam etmek üzereyken, kolundaki sarsıntı ile durmak zorunda kaldı;

“Sinem beni dinlemelisin!”

“Kolumu acıttığının farkında mısın Sinan?”

“Affedersin, canını yaktığım için. Demek ki ben beyefendi değil, Sinan’mışım!” Bunu neden ilk karşılaşmamızda söylemedin ki?”

“Beni umursamayan, söz verdiği halde unutan, sadece yüzüme bakıp tanımayan, beni ben olarak hissetmeyene ben neden ‘Ben Sinem’im’ demeliydim ki? Dersim önemli, izninle yetişmem gerek!”

“Bana vakit ayır!”

“Sen hepsini yitirdin Sinan!”

“Bir şans...

İdam mahkûmlarına bile bu hak tanınır!”

“Savunma hakkını da yitirdiğinin farkında değil misin?”

“Peki! Çocukluğumuzdakinden de farklı olarak seni sevdiğimi söylesem?”

“İnanmamı bekleme, yalan söylüyorsun, belki de hak etmediğim şekilde üzülmemi istemiyorsun. Ya da hakkın olmadığı halde acıyorsun. Hadi kardeşim, sen dünyandaki güzelliklere, ben benim dünyama anlatamadığım...”

Silkinerek Sinan’ın gevşetmiş olduğu kolunu kurtardı ondan ve arkasına bakmaksızın uzaklaştı Sinem. Arkasında bıraktığı için eziyet haktı. İç sesi dile geldi, kırgınlıkla;

“Sinem, sen yıllarca aynı hayallerle yaşa, aynı hayalleri gör...

Yoo! Haksızlıktı bu kendisi için, karşısındakinin kendini hiç de hak etmediğine inandığı. O Sinan denilen şimdi kocaman olan adam bıraktığı küçük, çıtı-pıtı(2), minyon(4) kıza; ‘Büyünce anne-baba olalım!’ demişti, benim gibi çirkin ve şu anda Sumo Güreşçisi(2) görünen pehlivana değil…

Ama yıllar sonra göründüğünde bilme, tanıma, şuradan-buradan öğren, tanı geç karşıma ve ‘Seni seviyorum!’ diye kargaların bile güleceği şekilde söylemle alay et! Bunu bildiğin halde şans istemekte haklılığın nerede be Sinan?”

Düşünmeliydi Sinem. Duygulanarak arkasında bıraktığınca unutulmak, hele ki alay edilmek gücüne gitmişti(3) tasavvurunda. “Kendine gel!” dedi kendine. Onun için böylesine bu kadar düşünmek yeterli değildi kendi için, daha çok, çoktan da çok düşünmeliydi, sahip olamadığının, kendine de sahip olamayacağını bilerek ona aydınlık güzel bir dünyayı bırakıp, kendi karanlık ve çirkin dünyasında gizlenmeli, hatta yok olmalıydı, çünkü...

çünkü...

kendine yalan söylemek lüksü yoktu, sevmişti, unutmamıştı ve halen...

Kıpırdamasının mümkün olamayacağı bir zamanda canını acıtacağı umurunda olmaksızın kolundan tutarak bir banka oturtturdu Sinan, “İmdat!” istemesi de, çırpınıp kurtulmak istemesi de gereksizdi Sinem’in.

“Benim canım seninkinden fazla yanıyor. Öncelikle bunu bil. Bırakıp gittin beni, mecburdun. Ellerim bomboştu, Nakil İlmühaberini göstermedi babam bana, belki benim bilip anlamadığım, ama bilmem gereken bir sebepten dolayı, bilemedim yerini, yurdunu. Kalbim sıkıştı, ben seni bırakmamak istedikçe sen uzaklaştın sanki, bilmedim, bilemedim, bulamadım seni…

Seni resetledim(3) beynimden ve hiç kimsenin açmasına imkân bırakmayacak şekilde mühürledim kalbimi. Orada sadece sen kaldın, bulmamın imkânsızlığı ile...”

Bir şey söylesin, azarlasın, tepki göstersin diye bekledi Sinan, Sinem’den ses çıkmadı.

“İlk karşılaşmamızda yüzün ne kadar değişmiş olsa da, sesin, hareketlerin, gamzelerin, davranışlarınla senin sen olduğunu hissettim, ama böylesine gökte ararken yerde bulduğuma inandıramadım kendimi, bilemedim. Her türlü çabamı boşa çıkarttın, ama öylesine yerleşmiştin ki kalbime senin sen olduğunu bilmekte güçlük çekmedim…

Ben çocukken, o küçücük aklımla sevdim seni, bunu bu yaşımda daha iyi anlıyorum. Çöz, sök kalbimdeki mührü, inan orada sadece kendini göreceksin!”

“Bir saniye! İçindekileri bana anlatmak zorunda değilsin. Ben sana yasağım. Beni arayıp sen bulmadın, tesadüfen karşılaştık, araştırdın ve rastladın bana, buldun beni değil mi? Ferhat, Mecnun, Kerem, Yusuf, Romeo olmanı değil, kaderin, nasibin olmayı geçirirdim aklımdan. Şimdi diyorsun ki; ‘Seviyorum!’ Belki ‘Benim ol!’ demek de geçiyordur aklından...

Kim söylemişse söylemiş, ama bana göre doğru değil, aşk her şeyi affetmez(10). Aramızdaki, daha doğrusu senin anlatmak istediğinin aşk olduğu bile şüpheli, hatta yalan...”

Bir soru, ya da cevap bekledi karşısından, olmadı, devam etmek gereğini hissetti Sinem;

“Sen konuştun, ben dinledim, ben konuştum, sen...

Son sözlerim; kırılıp sırça olmuş bir bardağı tekrar aynı haline getirebilir misin? Hayır, değil mi? Gider yenisini alırsın. Git vitrinlere bak, çevrende var, seçimin kolay, seçilmek için can atanlar olduğunu bile düşünebiliyorum. Ben yoktum, kaybolmuştum, zahmete girmemişsin, üstelik silmişsin beyninden, ‘Mühür, reset falan diyerek, ben de sana ‘Game Over!(2)” diyorum!”

“Anlasan, anlamaya çalışsan beni!”

“Bağışla! O kadar zeki olmadığımı da unutmuşsun, galiba!”

“Söyle! Yasağın üstesinden gelmek için ne yapayım, öleyim mi?”

“Bak Sinan! Bu, senin için hiç uygun değil, ancak hak edenlere sunulan bir ikramdır bu. Yok olan bir şeyi yeniden var etmek de çok zor, Tanrının desteği istisna. Verilen her nefesin, ağızdan çıkan her sözün, boşa geçen her saniyenin geri dönmesinin, ödenmesinin zor olduğu gibi. Sana elimi uzatmıyorum, çirkinliğim eline bulaşmasın. Allahaısmarladık!”

“Benden asla ‘Güle güle!’ dememi bekleme!”

“O senin hayatın, eskimiş birinin, bir zavallının hükmedemeyeceği gibi...”

Sonrası?..

İyi bir fikir vermişti Sinan, Sinem’e, beklentisiz ölmek gibi, hatta bugünden, şu andan tezi yok, ölmek için gecikmemek gibi. Okumak da neydi ki, yaşam arzusu olmaksızın?

Sinem, yurda gitti, üstündekilerin ne var, ne yoksa hepsini boşalttı dolabına, bir kaç kuruş, tam bilet otobüs ya da vapur bileti parası dışında, dolabını kilitlemedi, öncesinde iki satır klâsik söz karaladı bir kâğıt üstüne; “Sonumdan kimse sorumlu değildir!” diye.

Yitmiş, kimsesiz bir sevgi ve acıma ile yaşamaktansa son, sonuç daha iyi olmaz mıydı ki?

Karanlık düşüncelerine yön vermek istercesine avare bir şekilde, tekdüze, tek yönde dolaştı caddeleri, yalnız, yapayalnız, kimsesiz, soldan soldan, karşısından gelen arabalara dikkat ederek düşünürken.

Son -ya da- yok olmak nasıl olurdu ki? Şu, ya da bu şekilde gayret etse bile, yok olmayı dilerken başarılı olamayıp sakat kalarak ölümden kurtulmak, dünyayı kirletmek, acıyana başını eğmek dışında hiçbir işe yaramazdı.

Kaldırımlarda ki parkeler arasındaki çizgilere basmaksızın, düşürülmüş herhangi bir şeye rastlamaksızın bir garabetle yürüyor, doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu. Yok olmanın da kuralları olsa gerekti, en basit bilmecede bile soldan-sağa, yukarıdan-aşağıya çözümler olduğuna göre, bu konuda da kuralların hiç olmazsa bir-ikisini bilmesi kanaatini yaşadı, ama bilmiyordu.

Karanlıklar kesmemişti kendini, hızını. Hırlayan, ya da sakince yanından geçen köpeklere aldırmıyor, çöp kutularında eşinen geri dönüşümcü çocuklara, tıpkı çocukluklarında yaşayan birinin kendisine bakışlarını düşünerek bakıyordu.

“Keşke, yanıma biraz daha para alsaydım da, şu çocuklardan birinden birine, hatta hepsine birden ekmek arası döner, sandviç alsaydım!” diye düşünürken, dizeler yoğunlaştı dudaklarının ucunda; “Ya hamiyetsiz olaydım, ya da param olaydı! (11) giderayak(4).

Giderayak?

Evet, çareyi bulmuştu Sinem. Denizin enginliğinde, ama kıyıdan ve gündüz vakti değil, belki kurtarırlardı şu veya bu şekilde. O halde sonu için garanti belgeli olarak çözümü yaşamalıydı; bir vapurda, gece, % 100 başarı, sıfır başarısızlık olasılığı şeklinde.

İskeleye ulaştı, son vapurun saatini öğrendi, o vakitte fazla binen olmazdı, yorgun, maç ya da meyhane dönüşü baygın insanlar...

Mehtap yoktu, plânının en başarılı yönü olarak Tanrının kendini desteklediği inancını yaşadı. Mavinin, siyaha dönüştüğü bölgede, sessizce bırakıverirdi kendini suların koynuna ve...

Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu bir eksilmiş!” olurdu.

Farkında olmadığı tedirginliğini göz hapsine alan bir kadının iskeleye doğru yürüyüşündeki bilemediği takibiydi. Aşikâr(4) değil, ama sinsice de değil, kısaca meraklı dense bu en doğru söz olsa gerekti.

O kadın kendi kadar genç, annesi kadar da yaşlı değildi, Sinem’in henüz bilemediği. Hani nasıl dense; orta karar(!) yaşlarında ve şüpheci, endişeli, Sinem’in arkasından yürüdüğünü fark ettirmeyecek şekilde tedirgin, Sinem’in niyetini bilecek gibi emin ve meraklı...

Son vapura bindi Sinem, Simge de arkasından, yani o meraklı kadın. Vapur hareket ettiğinde Sinem derin derin iyot kokusunu içine çekerek etrafı kolaçan ederken(3) Simge de fark edilmemek amacıyla gizleniyordu neresi rastlarsa kendini perdeleyecek.

İskeleden ayrılan vapurun arkasından yetişemeyenlerin “Tüh! Tüh!” dercesine ellerini bir birine çarparak hayıflandıkları kulaklarına erişiyordu, görmesinin gerekmediği. Bu gemi; “Sessiz Gemi(12)” miydi yoksa kendi için? Doğruydu, bu Sinem’in arkasından el sallanılmayan ve sallanılmayacak son yolculuğu olacaktı.

Yakamozlar sadece vapurun ışıklarında idi. Uykusu kaçmış martılara da köstekti(3) vapurun ışıkları, sessizliğinden kendisinden haberi olmayan, belki de hiç olmayacak...

Kendini belli edecek bir işaret yoktu çirkinliğinden, acıma iletili, etiket gibi sevgi denilmiş yokluktan başka, dolaysıyla soyunmasına da gerek yoktu, elbiseleri ile kayıp gidiverecekti derinlere, yolculuğunda belki bir iki denizanasıyla, uykusu kaçmış ya da gecenin artıklarına koşuşturan kefallere(4) rastlayabilirdi, işte o kadar.

Montunu, ayakkabılarını çıkardı, “Bir fakir sebeplensin!” diye geçirdi aklından, belki de arzuladığıydı bu. Küpeşteye çıkmaya çalışırken Simge yetişti arkasından;

“Dur bakalım küçük hanım! İznim yok!”

“Bırak abla, yaşamak için hiç hevesim yok!”

“Tamam! Peki! Söz! Yarın bizzat ben destekleyeceğim seni, aynen bu saatte ve burada. Eylemini bir gün ertelesen pek sakıncası olmaz gibime gelir. Gel! Misafirim ol! Yok, öyle; ‘Aman şöyle yap, böyle yap!’ gibi nasihat verircesine sözler çıkmayacak dudaklarımdan. Biraz sohbet ederiz, dinlenirsin, istersen, anlatmak geçerse aklından, dinlerim ve unuturum…

Bu kez buraya gelirken değil, dönerken halledersin eylemini, zerrece engellemem, giy şu pabuçlarını, montunu, haydi zaten yorgunum, bir de sen yorma beni. Söz verdim, söz verdim mi, tutarım!”

“Söz verdiniz, tutarım dediniz, tutacaksınız, değil mi?”

“Bak küçük kız, ellerim önümde, totem yapmıyorum(3), ayağımı kaldırmadım, doğru da olsa yalan söylemek mecburiyetim yok! Seni kurtarmak için de pek hevesli değilim. Sadece meraklı bir abla ya da teyzeyim, ama şu an için eylemine izin vermeyecek! Hadi açsındır da, elini-yüzünü yıkamayı da arzularsın belki. Hem abdest aldın mı yolculuk öncesi? Yoksa mundar giderdin(3), yarın mutlaka abdest almayı unutma! Ötede nasıl karşılanacaksın, şimdiden bilemezsin!”

Ne diyeceğini bilememenin şaşkınlığını yaşıyordu Sinem, ayakkabılarını giyerken, montunu giymesine yardım ederken adını söyledi Simge;

“Ben Simge, sen kimsin küçük abla!”

“Sinem!”

“Bak Sinem, çok iyi sandviç ya da tost yaparım, zıkkımlan(3), zıbar(3) ve düşün! Değer mi? Enişte diye biri yok! Bu benim tarzım. Eve gidince istersen hani, hava almaya da çıkartırım seni, hani adrenalin(4) konusunda çekincen yoksa?”

Misafir oldu Sinem, Simge’ye, dünyayı umursamaksızın. Sevgisiz de olsa, acınarak da olsa sonu için bir günlük gecikmenin kendisi için önemsiz olduğu düşüncesindeydi.

Simge, gecenin geç vakti olmasına rağmen alelusul sandviç yapıp “Tüh! Ayran kalmamış!” melodisi eşliğinde su ve sandviçle yalap şalap(2) doyunduktan sonra;

“Hadi bakalım, şu adrenalin konusunu halledelim, ‘Dur!’ dersen dururum, ‘Anlatacağım!’ dersen dinlerim, ‘Döv!’ dersen de döverim, çekinmem, hani övünmek gibi olmasın, solum süründürür, sağım öldürür(13), zaten çirkinsin, öyle kuvvetli vurup da yüzünü haşat etmem(3), merak etme!”

“Hep böyle doğrucu musun abla?”

“Eğer yanılmıyorsam, senin yaşadığını aynıyla yaşadığımdan beri öyle, sadece senin gibi yok olmayı düşünmek yerine, kalbimi boşaltıp kendi haline bırakıp yaşamayı seçtim, o kadar!”

“Ama ben size yaşamımla ilgili tek kelime bile söylemedim ki şu ana kadar!”

“Bak güzel kız! Çirkin dediğime aldırma, seni konuşturabilmek için özellikle söyledim. Şu saçına başına dikkat et, neymiş öyle uzun uzun, sakallarının olmasını ister gibi. Kısalt hatta oğlan tıraşı gibi alabros(4) yaptır! Şu ergenlik sivilcelerini yok et ki, bu konuda ben sana yardımcı olurum, tabii ‘İlle de yarın!’ diye ısrar etmezsen, dünyadaki en güzel kızlardan birincisi değilse bile, biri olursun!..

Bu arada yarın Regaip Kandili. Bu gün kaybolmaya giderken az önce de dediğim gibi abdest almış mıydın?”

“Yoo! Almam mı gerekirdi?”

“Gerçekten küçük kızsın, insan son yolculuğuna çıkarken gereğini yapmaz mı, bir de mundar gidecektin! İyi ki yetişmişim. Neyse yarın bu konuyu da hallederiz. Şimdi şu yandaki küçük odada rüzgâr montu ve kask var, getir giyinelim ve konuşmayı bırakıp rüzgârla yarışalım!”

“Abla?”

“Simge!”

“Sinem!”

“Bak, şimdi tanıştık, kısa süreliğine de olsa. Yaşamak güzel şey, ama ölmek konusunda ısrarcıysan söz verdim, engellemek bir yana, destekleyeceğim, çünkü vazgeçeceğini şu an düşünemiyorum, düşünmeyi istesem de.”

Giyindiler, bahçedeki motosikletin üstünü açtı Simge, anahtarı yerine takarken, yan komşuya doğru ıslık çaldı;

“Merak etme Sidar Abi, motor bende. Kardeşimle birlikte bir hava alıp gelcez, gelince ses etmem, gene de sen pamuklarını tıka kulaklarına!”

“Tamam mıyız Sinem? Başlangıç fırçasını yemeyelim, çalıştırmadan caddeye çıkalım, arkama otur, belime sarıl ve korkma, çekinme! Nasıl olsa ‘Gitcem!’ diyorsun, en kötüsü arkadaş olurum, beraber gideriz!”

“Bu haksızlık değil mi abla?”

“Ne yani giderken sana arkadaş olmamı istemez misin?”

“Hayır!”

Simge, konuşarak duygu sömürüsü(2) yapmayı ve bu şekilde Sinem’i kararından döndürebileceğine inanıyordu. Ne de olsa Sinem gibi dünkü çocuk değildi, görmüş geçirmiş eski topraktı(2).

“O halde ölümüne arkadaş olmamı sağla! Şimdilik bu kadar. Dönüşte istersen iki-üç kelime ederiz. Dönüşümüze mevlit bitse bile mutlaka kanallardan birinde vardır, ya da devam ediyordur, dinleriz! Yarın akşama kadar bekleyeceğiz artık. Sen ölürsün, ben selâmet değil. Sen ölü, ben ölü, ülkemden de, dünyamdan da beklentim yok, sevdiğimi, tüm gönlümü verdiğim insanı unutmak için gayret etmeme esef ederek, seninle çıkarım yolculuğa. Of gene çenem düştü bir dinleyen olunca, hadi şimdi zaman, bu zaman. Atla!”

Hafiften, ses çıkarmamaya dikkat ederek motosikletle çıktılar yola, şehir içinde aheste(4). Sonra “Allah ne verdiyse” uçtular otobanda soldan soldan, sağ tarafta ne, ya da neler olacağını bilmedikleri için çekinerek. Sinem’in Simge’nin kaburga kemiklerini kırarcasına tutması, sırtında başı ve nefesi ile morluklar yaratacak şekilde sarılması ile serüvenin ilk basamağı bir kafede durmakla sonuçlandı!

“Ölmek pek kolay değilmiş, değil mi Sinem? Ben yaşamayı düşünemediğim o günden sonra hep ölmek istedim, ama ölmedim, bir türlü ölemedim. Keşke senin gibi boğulmaktan korkmayıp ben de deneyebilseydim. Ama şimdi sen yanımdasın, ölümden korkmak aklımdan geçmeyecek…

Konu, şimdilik bu değil, bana destek olmayı düşünürsen yarın şimdi profesörlüğe kadar yükselmiş biri tarafından itilmişliğin, kakılmışlığın, ötekileştirilmiş olmanın bana kazandırdığı işimle tanıştıracağım seni. Merak etme, vapurun son seferine yetiştireceğim seni ve engellemeyeceğim, söz verdim, bir şekilde beraber olacağız!”

“Anlamadım!”

Aç ayı oynar mı Sinem? Motosiklet yakıtsız kalır mı, ev sahibi kira almaksızın evini sevabına kiralar mı, nefis kendiliğinden doyar mı? Her şeyin olmasa da çok şeyin bedeli var. Yani şairin dediği gibi ‘Bedava yaşamak! (14)mümkün değil. Bu nedenle ben cambazlık, akrobasi(4) gibi bir iş yapıyorum, tehlike değil, sadece sakat kalmak endişem var ve aklım başımda olursa, işte o zaman senin yapmak istediğini her koşulda deneyeceğim, çünkü dünyayı fuzuli olarak kirletmeme hiç gerek yok. Dünya beni hak etmeyen, istemeyene kalsın, tüm boyutlarıyla!”

Kahırlıydı Simge, bir bakıma bir dinleyeni bulmuşken, kusmak, içinde ne varsa hepsini kusarak boşaltmak arzunda gibiydi, başlangıcının durgunluğunda ve artık bir şeyleri söylemenin vaktinin geldiğine inandı, devam ederken;

“Eğer ölmekten vazgeçip bana destek olmayı düşünürsen, daha yeterli ve kazançlı bir şeyler yapabiliriz Lunapark, Kültür Merkezi, ya da Kültür Parkta. Sen gene derslerine, okuluna devam edersin, istersen, ders saatleri dışında benimle olursun, reklâmları, organizasyonu ben yaparım…

Böylece o zirzop(4) kişi kimse ona da esaslı bir ders verirsin. Ama emin ol, sözüm söz. Bugüne kadar bir aklı evvelin(2) bana verdiği sözü tutmaması bana ders oldu ve ben verdiğim her sözü tutmak için gayretli oldum ve bugüne kadar da asla pişman olmadım, şaşırmadım, kimseyi şaşırtmadım, şaşırtmayacağım da.”

Dilinin döndüğünce yaşama döndürme isteğini engelleyemiyordu Simge, sözlerini mazisini hatırlayarak kesik kesik söyleme gayretini yaşamasına rağmen;

“Yaşam senin! Ufak bir iltimas(4)! Yaşama tutun! Köle olmak yerine, köle et! Ben olma yani, kendin ol! Eğer beni dinlersen...

Hadi vakit gece yarısını çoktan geçti, milleti rahatsız etmek hakkımız değil, belki son bir 300-500 metreyi sessizlik içinde geçirmemiz gerekecek. Yani motosiklet bizi değil, biz motosikleti taşıyacağız, bu sana bir bakıma ders olur umarım. Üstelik para kazanmam için benim biraz da olsa dinlenmeye ihtiyacım var...”

Simge’nin dediği gibi 300-500 metre yerine, insanlara, çevreye olan saygıları nedeniyle 1-1,5 kilometrelik yolda motosikleti sırtlarında değilse de iterek taşımışlardı.

Burası neresi miydi? Bazılarının kabullenmekte zorluk çektiği, lekelemeye çalıştığı, bazılarının farklı bir din anlayışı olduğunu iddia edip yobazca telâffuz etmekten, ikilik, ayrımcılık konularında tavan yaparak, at gözlükleriyle ve sabit fikirlerle andığı bir şehirdi. Varsın düşünenler ne düşünürlerse düşünsün, şehre iddialı olmak yakışır, Türkiye en azından bu şehirdi, kim ne derse desin, kim nasıl düşünürse düşünsün, tek bir tane inci, yani güzel İzmir(15)...

Her doğan güneş, yeni bir gün demekti, hele ki gece oldukça geç kendine gelmiş, öğle ise öğle olmakta gecikmemişse.

Ev sahibi gibiydi Sinem, kalkmış, çayı demlemiş, portmantoda ağırlık etmesin diye bir şekerliğe istif edilmiş paraları alarak markete gitmiş, her ihtimale karşı bozuk paraların yettiği kadarıyla süt, tost ekmeği, kaşar peynir, beyaz peynir almış, sucuğa parası yetmemişti. Yaptığının doğruluğuna inandığı kadar yanlışlığıyla da kavgalıydı. Market fişinin arkasına;

“Kavanoza şu kadar borcum var abla, ödemeden de ölmeyeceğim!” diye yazıp notu aynı şekerliğe koydu, şekerliğin kavanoz olduğunun farkında olmasa gerekti.

“Sucuk alamadım abla!”

“Ay! Sucuk sevmem!”

“Ay! Ben de sevmem abla!”

“Biraz antrenman yapmam gerek!”

“Ben de bakar mıyım abla?”

“Bakarsın tabii. Belki partnerim(4) bile olursun!”

“Yaptığın iş her ne ise, sonum belli, destek olmak istesem de olamam abla!”

“Yediklerin, içtiklerin haram zıkkım olsun(2)! Hakkımı helâl etmiyorum. Çık, git evimden. Nerede beklersen bekle, al vapur paranı da, nerede öleceksen öl. Üç kuruşluk da mı hakkım yok ya insan evlâdı?”

“Abla! Onlar nasıl söz? Bir günlük avantadan(4) yaşamımı sana borçluyum. Nasıl ki ‘Kambersiz düğün olmaz!’ Simge’siz de Sinem olmaz, yanındayım!”

“Hah! Şöyle imana gel(3)!”

“Geldim, dünyada eşi olmayan, sevmeyenin nankörce kıymetini bilmediği ve hâlâ unutamayıp sevdiğine, sevgisinin devam ettiğine inandığım can yoldaşım ablam!”

“Ben hiç ‘Sevdim!’ dedim mi?”

“Karşınızdakine ‘Gebersin!’ diyeceğim, anlamadıktan sonra?”

“Yoo! Bu hakkı sana vermedim ben! Yaşasın ki, benim hissettiklerimin yüceliğini anlamasa, bilmese de, hissetsin!”

“O halde ben de senin gibi düşüneceğim abla. Yaşasın ki, ömür boyu onu ne kadar sevdiğimi bilmese de, anlasın, hissetsin!”

“Anlaştık arkadaşım!”

“Anlaştık arkadaşım, abla!”

Geniş, yaklaşık 20-25 metre çapında silindir prizma(2) şeklinde, tahtadan yapılmış yaklaşık 8-10 metre yüksekliğinde bir üstüvane(4) idi Simge’nin diğer motosikletiyle göründüğü, Sinem’in prizmanın tepesinde olduğu yer.

Motosikletini çalıştırdı Simge, önce gökyüzüne baktı şöyle bir, belki de Tanrıyla sözleşir ya da vedalaşır, belki de bir daha gökyüzünü görmeyecekmiş gibi. Sonra kendini izleyen Sinem’e kendini tanıtmak, maharetini(4) göstermek istercesine yavaşça hareket etti, başlangıçta ayaklarını yerde sürüyerek.

Sonra eğik düzlemden çıkarak üstüvanenin iç yüzeylerinde dolaşmaya başladı, önce ellerini bırakarak, sonra gözlerini bağlayarak ve en sonunda gözlerindeki bağı çözüp koynundan çıkardığı Türk Bayrağı ile yüzünü kapatıp dolaşarak. Öncesinde alkışlamaktan yorulan Sinem, son seferlerde gözlerini kapatmıştı elleriyle. Motosiklet üstüvanesinin içindeki iniş-çıkışları görememişti. Motorun silinmekte olan sesi getirdi kendine, gözlerini açıp, Simge’nin gel işareti ile inip kucakladı; “Abla! Abla!” diyerek.

“İşte yaşam böyle küçük kız. Bir ipliğe, bir motosikletin tekerine, yakıtına, ya da kendinin direksiyon hakimiyetine. Birkaç saat sonra gösterime başlayacağım, bu idmanım sadece senin içindi. İki, bilemedin üç seans sonra beraber döneriz eve. Bu motosikletimdeki ayrıcalıkları fark etmişsindir mutlaka. Çamurluklar, aksesuarlar, falan-filân işte. Dışarıdaki benim taşıma amaçlı, gidiş-gelişlerimde kullandığım motosikletim…

Okulu bıraktıktan sonra para kazanmak için uğraş verdiğim bu gösteri motosikleti benim hayatım, yaşam biçimim. Felsefe benim, maddi karşılığı sadece ailemin, akrabalarımın özverisiyle geçekleşti; ‘Deli!’ unvanıyla. Yoksa çulsuz olarak bankaya kredi için başvursam; pek aklım kesmiyor, ama başvurum öncesinde ‘Hanımefendi’ sonra ‘Bayan’ en sonunda da, ‘Be kadın senin etin ne, budun ne, garantin ne?’ diye bakıp gülmezler miydi?”

Muhtemelen bazı şeyleri kurgulamış olsa gerekti Simge zihninde ve en elverişli anın şu an olduğunu düşünmüş olsa gerekti, dillendi;

“İstersen bu hayatı benimle paylaşabilirsin, bir-iki çalışma sonunda öğreneceksin mutlaka, azıcık da olsa zayıflaman gerekecek! Evvel Allah bu konuda elimden kurtulamazsın. Önceleri arkamda oturursun, ben kazanırım, sen daha çok kazanırsın, yeter ki bana uy, beni dinle, benim kendim için hiçbir beklentim yok çünkü. Seni yaşama döndürmek, yaşamın seni kazanmasını sağlamak benim ilkem şimdi!”

“Olur mu abla? Risk  sende, ben piyon(4) gibiyim!”

 “Hayır, tersi! Sen benim şahım olacaksın. Cesaret et yeter ki, deneyelim, ama hemen bir anda değil, çalışmak, çoktan çok çalışmamız gerekecek, öğreninceye kadar, kesinlikle yıkılmaksızın, yılmaksızın, değil şuranı-buranı kırmak, yerinden çıkartmak, yaran beren bile olmayacak. Sadece bana uyup gece ve gündüz ayrımı yapmaksızın çalışacağız...

Ha! Kafan patlar beyinsiz olursan, kalbin dağılır, gönlün beş para etmez hale gelirse zaten gerekli değil hiçbiri sana, vermişsin salağın birine. Belki o durumda beraber olur, beraber ölürüz, istediğin ölmek, değil miydi zaten?”

“Ben sana nasıl ‘Benimle gel!’ derim ki abla?”

“Merak etme, kötüye bir şey olmaz, acı patlıcanı kırağı çalmaz! Var mısın, yok musun, onu söyle? Hemen başlarsak sezon bitmeden iki bilemedin, üç ay sonra seninle aynı kulvarda oluruz gibime gelir!”

“Benim karanlık dünyama ışık olma gayretini nasıl inkâr ederim ki abla? Mademki beynimi boşalttın, bana değer verdin, inandın, seninle mezara kadar varım!”

Süre? Bir motosiklet almışlardı yeniden, sıfır...

Üçüncü ayda tükenmişti eğitim. Simge kadar olmasa da oldukça kilo vermiş olan Sinem, Sinem kadar iyiydi, başlangıçlarda tedirginlikler olsa da. Deneyerek hazırladıkları mizansenler(4) ve bir bilenin reklâm yardımlarıyla.

Bir yerine üç kazanmaya başlamıştı Simge. Reklamcı kardeşe ödediler borçlarını taksitle de olsa. Ölümlük-dirimlik(2) gibi bir de müşterek hesap açtırdılar bankada, kimin neye ihtiyacı olursa almak üzere ayrı imzalarla.

Simge kendinin çok önceden kilometresini dolduracağı inancındaydı, hesabı tek imza ile açtırmasında, bu hakkında hiçbir şey bilmediği genç kız için mesleğinin kendinden sonrası için şart, kendinden sonra başına bir şey gelirse yaşamının devamı için bir garanti olacaktı.

Ancak göçmeden evvel de yapması gereken bir kısım gereklilikleri yerine getirmesi, hatta tamamlaması mutlaka şarttı Simge’nin kendine göre. Bir kısım bilgileri edinmeliydi ki rol arkadaşından, atılımları sonuçlansın. Sorma, sorgulama aşamasına geldiği inancındaydı.

 Bir vesileyle lâf aldı Sinem’in ağzından, telefon numarası falan değil, sadece okulun adı ve Sarı Çizmeli Mehmet Ağa olarak tarifinde isminin Sinan olması dışında başka bir şey bilmeksizin. Nasıl ki sora sora Bağdat bulunurdu, badireler atlatmış(3), sevmiş, muhtemelen de sevilmiş bir ablanın da okulu bırakıp, intihardan (belki de şimdilik vazgeçmiş) meslek ortağı için yapacağı bir şeyler olabilirdi!

“Seviyor musun?”

“O benim dünyamın aydınlığı, ilk, tek ve son sevdiğim, aşkımdı. İnanmadı, belki de ben inandıramadım, sözlerine güvenmeyip. Her ne kadar seninle yaşadığım şu anlarda mutlu, bedenen canlı ve sağlıklı görünüyorsam da ruhen ölüyüm, ben yokum abla. ‘Ölmeli miyim?’ demişti…

Bilsem ki kesin olarak ölmüş, ben ona hiç olmazsa öteki dünyada kavuşmak için hemen sayenizde ertelediğim ölü olmayı gerçekleştiririm. Bağışla abla, siz dâhil, hiç kimse beni yaşamam için zorlayamaz.”

Soluklanma gayretini yaşadı, devam etmek için;

“Ben çocukluğumda emanet etmiştim Sinan’a kendimi. Tanımadı, bilmedi, nefesimi hissetmedi, kalbimin atışını anlamadı, gönlümün düzensizliğinin nedenini aklından bile geçirmedi. Ancak sordu, soruşturdu üniversitedeki arkadaşlarından, beni öğrendi ve yengeç gibi yan yan yaklaşıp beni edinmeye çalıştı, sözüm ona aynı duyguları taşıyormuş çocukluğumuzdan beri. Lâf ola beri gele(2)! O gün bugün elimden tuttunuz abla, ama yaşamıyorum ben, yaşayamıyorum hâlâ.

Ve ben yaşamakla ölmek arasında bir yerdeyim, zaman kavramını yitirmiş. Bir bakıma bugün varım, yarın...”

“Dur bakalım, o kadar uzun değil...”

Yemedi, içmedi Simge, gitti aradı, buldu, buluşturdu, teferruat sonrasında sözlerini tamamlama gayreti yaşarken yaşamdaki ilk, tek ve son sevdiği, kendisini “Motosikletli Kız” yapmak zorunda bırakan Simavi Profesörü gördü uzaklardan, uzaktı, kendinin de unutmak ötesinde uzaklaştığını hissetti, sırtını döndü, en iyisinin bu olduğuna karar verdi anında.

Sinan’ı karşısına aldı:

“Bak Sinan! Şu benim adresim. Bana, kapıma gel, ama görünme! Ne zamanki ben gözükmeni dilerim, cep telefonunu tek olarak tuşlarım. Eğer sen sensen, sen onun olmak, onun sen olmaya devam etmesini, senin olmasını diliyorsan kapan dizlerine ve unutmaman gerekenleri de hatırlatmamı isteme benden!

Ve yaşayın, buna hem ihtiyacınız var, hem de kopması mümkün olmayacak bir bağ var aranızda, iki taraflı ıstırap çekmenin sizlere yakışmadığını iddia edeceğim...”

Suskunlaştı, daha doğrusu eklentilerde daha neler söylediğinin farkında değil gibiydi Simge.

Profesör geri dönmüş ve göz göze gelmişti üçü de. Sinan cesaretlenmişti, ilk seferki tutumla, bu ikinci seferdeki suskunluğu fark etmeyecek kadar gabi değildi, Tanrı zekâ ve akıl dağıtırken profesöre eğitmek ve öğretmek anlamında bir şeyler vermişse, Sinan’a da anlamak, bilmek ayrıcalığını tanımıştı, yalnızca Sinem karşısında durgunlaşan, suskunlaşan, şaşkınlaşan hocasına göre. Öyle ya, bakışlar vardı(16), duyguları simgeleyen, telafisiz, sonsuza dek uzayan...

Profesörün yurt dışından henüz dönmesi de cesaretlendirmişti kendini, bir bakıma, Sinem’le birlikte aylar önce terslendiğinin tadı hâlâ damağındaymış gibi.

“Hocam, hoş geldiniz. Bilmem hatırlayacak mısınız? Bir gün derste arkadaşımla ‘Vıdı-vıdı’ konuştuğumuzda(3) beni ve onu amfiden kovmuştunuz ya, ben o kıza sırılsıklam aşığım, beni kabullenmiyor bir türlü…

Galiba hislerim beni yanıltmıyorsa sizin de içinizde sızılar, acılar var, önayak olun(3), destek olun bana, ömür boyu dua edeyim size de, Simge Ablaya da. Bu andan sonra beni ister sınıfta bırakın, ister dönem kaybettirin, ben beni bulacağım, kalanı umurumda değil. Benim olan, zulmeder gibi beni istemezse, ev-bark-yuva da gerekli değil. Yeter ki onu başlangıcımdan beri sevdiğimi bilsin, inansın...”

“Peki genç adam ve peki Simge. Ev yapanla, yuva kurana Tanrı yardım edermiş, Tanrının yardımına ben de destek olmaya çalışacağım. Ben ki saçma unvanlar ve kariyer(4) için neler olduğunu, neleri yitirdiğini anlamayanlardan biriyim dünyamızda. Yıllardır arayıp da gizleneni bulamayan, acı çeken kadar benim de acı çektiğimi bilmeyenin olduğu dünyayı hemen bugünden seninle paylaşmaya başlamak bana iyi gelecek.”

Profesör kelimeleri, cümleleri özenle seçerek iletip zamanında ve yerinde gerçekleştirme çabası içindeydi, devam ederken;

“Ben de umutlanacağım, sanırım aynı senin düşündüğün gibi ben de yaşamımda tek sevdiğim insanın dizlerine kapanıp dünleri unutmamızı dileyeceğim. Kaybettiğimiz zamanı telâfi etmek için bana şans tanımasını isteyeceğim ondan, yıllarca ondan başka birini düşünüp, görüp de onun dışında kalbime asla birini saklamadığımı anlatıp. Ancak bil ki; Tanrım neyler neylerse güzel eyler(17), bildiğim bu!”

Şaşkındı Simge, tekrar arkasını döndüğünde dudaklarını ısırıyordu morartırcasına ve “Allahaısmarladık!” bile demeden motosikletine binip kayboldu, ufukta silueti kayboluncaya kadar takip edildiğinden emin olarak...

Gizlenmişler, zamanı ve işareti bekliyorlardı, cep telefonu elinde profesör yanında olarak Sinan.

O işaret geldi, umulandan az-biraz gecikerek de olsa. Kapıyı çaldı Sinan, Simavi arkasında suskundu. İki ses yükseldi arka arkaya;

“Sinan?”

“Evet, Sinan! Seni sevdiğime inan, bağışla, tüm aklından geçenler için. Okumama, mezun olmama bile gerek yok, evlen benimle!”

İkinci ses, son harfi uzatılmış, meraktan ziyade heyecan dolu bir sesti;

“Simavi?”

Diz çöktü, Sinan’la Sinem’in kucaklaşmalarından cesaret alarak;

“Evet, Simavi! Seni unutmadım, yanlış yaptığımı hemen fark ettim, ama sana ulaşamadım. Geciktim. Affet beni, bugüne kadar yaşattıklarımı ödemem için sonramızı beraber üleşelim!”

Başlangıç cümlesi Simge’nindi, Sinem’in de tasdiklediği;

“Motosikletten, onun adrenalin salgılamasından mutlu olacaksanız, peki ya da evet!”

 Aşk, tüketilmemiş, yitirilmemişse böyle bir şeydi işte...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sinan; Mızrak, süngü vb. silâhların sivri ucu.

Sinem; Yüreğim, çok sevdiğim.

Simge; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine belli bir anlam yüklediği somut nesne, ya da işaret. Bir düşünceyi, soyut bir kavramı belirten somut nesne, ya da işaret (im).

Sanem; Çok güzel kadın, put.

Simavi; Yüz, çehre, benizle ilgili.

Sidar; Dayanıklı.

(1) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(2) Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.

Eşek Gözlü; Eşeklerin gözleri gibi güzel gözleri olan ve zekâsını gözleri ile ispat eden kişi.

Game Over; Oyun bitti. Yeniden başlat. Yenisine başla.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.

Haram Zıkkım Olsun; Kızgınlık anında; “Gözüne-dizine dursun, emeklerimi, yedirdiklerimi helâl etmiyorum!” gibi anlamlarda kullanılan söz.

Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

Mantı Burunlu; Ufak, hokka gibi tarifine uygun burnu olan.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet ya da herhangi bir şey.

Sıkış Tepiş; Dopdolu, ağzına kadar dolu, tıkışık, hıncahınç.

Silindir Prizma; Silindir şeklinde, kuyu, ya da silo şeklinde yapı kastedilmiştir.

Sumo Güreşçisi; Oldukça kilolu ve yapılı güreşçiler olup rakiplerini dışarıya fırlatmaya, dengelerini bozarak ayaklarını yerden kesmeye çalışma şeklinde yapılan bir spordur.

Süslü Püslü; Göze çarpacak kadar süslü.

Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

(3) Ağzı Ateş Püskürmek; Çok öfkelenmek, ağzına geleni söylemek.

Badire Atlatmak; Sıkıntılı bir dönemi atlatmak, tehlikeden kurtulmak, belâları savuşturmak.

Bön Bön Bakmak; Anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın bakmak.

Gücüne Gitmek; Gönlü kırılmak, onuruna dokunmak.

Haşat Etmek; Bozmak, işe yaramaz hale getirmek.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kinle boğuşmak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İmana Gelmek; Sonradan bir şeyi kabul edip uymak, En sonunda doğruyu söylemek. Müslümanlığı kabul etmek.

Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak)

Kulis Yapmak; Herhangi bir toplulukta oturumlar dışında gizli çalışmalar yapmak.

Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.

Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.

Özenerek-Bezenerek; Çok özen göstererek, titizlikle, en ince ayrıntılarına varıncaya değin.

Pörsümek; Gevşeyip sarkmak.

Resetlemek; Ayarlamak, başlangıçtaki konumuna getirmek, tekrar yerine takmak, yerleştirmek, oturtmak, yeniden dizgi yapmak.

Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak. (Bilindiği üzere teke erkek keçidir).

Totem Yapmak; İlkel toplumlarda bugün modern yaşamda da bazı hareketlerle bazı şeylerin olması ya da inkâr edilmesi anlamında işaret (Ayağını kaldırmak, parmaklarını üst üste bindirmek gibi).

Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.

Zıbarmak; Çok içip sızmak, yatıp uyumak, ölmek, gebermek.

Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(4) Adrenalin; Heyecanlanma, korku, öfke, heyecan gibi durumlarda böbrek üstü bezlerince salgılanan, damarların daralması, bronşların açılması, kanama kesme gibi amaçlar için başvurulan tıpta da kullanılan konu. (Genelde “Adrenalin Salgılanması” şeklinde kullanılır)

Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

Aheste; Ağır, yavaş.

Akrobasi; Oyuncunun göz pekliğini ve gövdesel esnekliğini arttıran aynı zamanda önemli sahnelerde hiç düşünmeden güç bir davranışı başarabilme yeterliğini sağlayan hareket. Akrobatlık, cambazlık.

Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.

Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık.

Avanta; Bir kimsenin emek vermeden sağladığı kazanç.

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

Gâvur: İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

İltimas; Kayırmacılık. Haksız yere, yasa ve kurallara uymaksızın kayırma, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik ya da ayrıcalık tanıma.

İntiba; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki. İmaj. Duyu organlarının uyarımı sonucu ortaya çıkan duyum

İstisna; Bir kimse veya şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Ayrıklık.  Aykırılık.  Kural dışı.

Karaşın; Esmer. Esmer-sarışın karışımı.

Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği.

Kefal (Balığı); Çeşitli türleri olup alg ve planktonlarla beslenen, sürü halinde dolaşan, genelde haliç ve nehir ağızları ile kanalizasyonlara yakın dolaşarak beslenen bu nedenle pek tercih edilmeyen balık türü.

Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.

Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen.

Partner; İş arkadaşı, ortak. Eş. Cinsellikte taraflardan her biri. Kâğıt oyunlarında ortak.

Piyon; Bir çıkar sağlamak için istenildiği gibi ve kolayca kandırılabilen kimse. Satrançta oyunun başında ön sıraya dizilen taşlardan her biri. Piyade.

Tombalak; Kısa boylu, şişman, tıknaz ve tombulca.

Üstüvane; Silindir. Alt ve üst tabanları birbirine eşit dairelerden oluşan ve yüzeyi sınırlı alan. Öyküdeki Motosiklet sözü aslında; “Motosiklet Üstüvane Gösterisi” şeklinde yorumlanmalıdır.

Zirzop; Uygunsuz, yakışıksız, delice davranışları olan, aklına eseni yapan, delişmen.

(5) Kuzguna babası Anka görünür, Aslı; ”Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz; Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

(6) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “İkra ‘bismi rabbikellezi halak” ya da” halaka.” “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 5. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.

Oku baban gibi, eşek olma! Ve Oku, baban gibi eşek olma! Virgülün değerini anlatmakta kullanılan bir deyim. Birinci sözde babaya iltifat, ikinci sözde babaya hakaret vardır.

Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim. Nazım Hikmet RAN

(7) Ufak-Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a ait bir şarkının ilk sözleri.

(8) Hişt Mori Yelelli; Aslı; “Hişt Mori Ye Le Lelli” şeklinde bir Balkan Türküsü.

(9) Everest’in zirvesi yaklaşık 8848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.

(10) Aşk her şeyi affeder mi? Özlem TEKİN şarkısı.

(11) Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi. Mehmet Akif ERSOY’un “Geçen akşam eve geldim. Dediler; ‘Seyfi Baba’  şeklinde başlayan şiirinin son dizesi.

(12) Sessiz Gemi, Yahya Kemal BEYATLI’nın ölümü şekillendirdiği en muhteşem eserlerinden biri olup, bu şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.

(13) Solum süründürür, sağım öldürür; Eski boksörlerden Muhammet Ali CLAY’e ait söz.

(14) Bedava yaşıyoruz bedava, Orhan Veli KANIK’ın “BEDAVA” isimli şiirinin ilk ve son mısralarıdır.

(15) KARATEKİN, Erol. 2007. “İZMİR’E AİT KISACIK BİRKAÇ DEYİŞ” adlı dizelerin ilk kıtası şöyle, acizane;

“Geldim, gördüm...! ve sevdim örneği bu şehirde
Maviyi gökte, denizde yaşadım İzmir’de,
Bir yanda dağlar, bir yanda ova, deniz bir de,
Sanırım yaşam bile güzeldir boş kabirde.

(16) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO

(17) Az ye, az uyu, az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI (Örnekleri çoğaltmak mümkündür).

Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Deme şu niçin şöyle / Yerincedir ol öyle / Bak sonuna sabr eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Geçmişle geri kalma / Müstakbele hem dalma / Hâl ile dahî olma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Kalbin Âna berk eyle / Tedbîrini terk eyle/ Takdîrini derk eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma /  Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI