Dalgındı, site bloklarının birinin üst katlarında oturduğu bilinen Emin adındaki, yeni doğmuş bebek kıçı gibi tıraş olmuş, başında tek bir saç teli bile olmayan, neredeyse “kel”  denilmeyi hak eden genç adam, yani ben. Yalnız, belki de biraz sinirli, dikkatsizdim, elimde kurcaladığım cep telefonumun asansör içinde çekemeyecek olmasından dolayı…

Asansör belli bir kata gelip durunca, kimlerin bineceğini umursamaksızın, kenara ve gerilere çekilerek, derinlere dalmış gibi olmama, bunun vurgun yemek(1) anlamına geleceğini düşünmeksizin “Günaydın! Sağlıklı Günler!” demek için kendimi hazırlamışken, asansöre kimsenin binmemesi yahut da asansörden (meselâ) kimsenin inmemesi dikkatimi çekmiş, daldığım gerçeklerle pek ilgisi olmayan derinliklerden kendimi -belki de- kurtarmak için başımı kaldırmıştım, asansör açılmış olan kapısına doğru bakarak.

Karşımda, tereddüt ötesinde, sadece yüzlerinin görünümünden kız ya da kadın oldukları anlaşılan siyahlar içinde, iki karanlık, öcü(2) gibi siluet olduğunu fark ettim değil, gördüm. Bu yaşadığım anı, bilincime yüklemem kesin olarak mümkün değildi o anda.

“Gelin! Buyurun!” gibi işaret ettim, söylemle de davet ettim, çünkü övünmek gibi olmasın centilmendim. Ancak bunu karşımdakilerin bilmesi, hatta düşünmesi mümkün değildi (galiba).

Asansörün kapısı kapanma çabası gösterirken, sensoru(2) elimle engelleyip karşımdakilerin de sessizliğinin dini kaygılarından(3) veya aptallıklarından değil, sağır ve dilsiz olduklarından yahut da çekinikliklerinden kaynaklandığını düşünerek, avucumu bir kez daha sessizce bu kere “Buyurun!” anlamında işaretleyerek asansörden inerek merdivenlere doğru yöneldim, tekrar arkama bakmaya gerek görmeyerek.

Ancak merak etmemiş de değildim, ilk defa karşılaştığım ve kenarlarından, köşelerinden bile görüp tanıyamadığım yüzlerin kimlere ait olduğunu tanıyamamış olmamın yanlışlığını hissettim. Sağır ve dilsiz oldukları ertesinde açtığım parantezde çekinikliklerini düşündüğüme göre, acaba ben onları öcü gibi gördüğümden, onlar da; “Ne de olsa erkek milleti!” deyip beni öcü gibi görmüş olmasınlardı?

Düşüncemdi bu…

Tereddüt, endişe ya da korkularında yanıldıklarını söylemem oldukça kolaydı. Çünkü site, çevredeki en güvenli sitelerden biriydi, dairelerde ikamet edenlerin çoğu emniyet ve adliye mensupları idi ve onlar dışında güvenlik görevlileri, kulübeleri, alarm ve güvenlik kameraları vb. gibi her türlü önlemin sağlıklı olduğu bir yerdi yaşadığımız…

Eğer karşımda gördüklerim site için yeni yüzlerse, misafir veya yeni taşınmış gibi, o takdirde bu siteyi tercih edip seçmelerinde bu güvenin rol almış olduğunu öğreneceklerdi mutlaka.

Fazla düşünmeme değmezdi, hem gerek yoktu, ancak bu kadar düşünüyor olmama da hayret etmekten alamadım kendimi.

Antreye ulaştığımda, çalan telefonuma cevap vermeye çalışırken asansörden inenlere ya da benim gibi beklemeye rızası olmayıp(!) da merdivenlerden inen küçüklü-büyüklü herkese “Günaydın! Sağlıklı günler gençler!” diyerek geçtim yanlarından, kafam meşgul olduğundan herkesi kendimden daha genç gördüğümden olsa gerek!

Telefonuma söz geçirmeye çalışırken yanımdan geçen site idari görevlisi ile kat görevlisini omuzumdaki laptopu düşürmemeye gayret ederek aynı elimle selâmladım. Arabama yönelerken hava almaya çıkarılmış küçük kızı gördüm ve çantamı, laptopumu, telefonumu kaldırama koyarak kollarını açtım;

“Ecem Deniz! Sevgilim!”

Kucakladım öpmeksizin, saçlarını koklayarak ve teyzesi mi, bakıcısı mı ne olduğunu bilmediğim bana ağzı açık ayran delisi(3) gibi bakan Hayriye kızın bakışlarına aldırmaksızın;

“Günaydın Hayriye! Sağlıklı Günler! Aman kızım! Sevgilime iyi bak, ellerini bırakma, sakın, bir ortalık geçidi var, hiç kimse Ecem Deniz’e sarılıp öpmesin! Lütfen!”

Öpmesin, amenna(2)

Da…

Biraz evvel kendi yaptığım neydi, öpme konusu haricinde?

“Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?” demezler miydi adama? Üstelik Ecem Deniz’in anne ve babası senin bunalttığının kim bilir kaç misli fazla önem, dilek, tehdit hatta şantajla bunaltmış olamazlar mıydı Hayriye’yi?

Genç kızın beklentisi? Belki yoktu, bilemezdi, ancak Ecem Deniz’le tam bir sevgi yumağı bütünlüğünde idiler, doğurmuş olmasa da ana-kız gibi. Belki aynı anadan olmasalar da abla-kız kardeş gibi…

Arabamın kapılarını açtım, laptopu arka kanepeye koyarken ayağıma gelen topu tuttum, bana yönelen çocuğun saçlarını okşarken;

“Ömercik? Aslan parçam! İşin-gücün top! Halen Metin Oktay olmak tavrında mısın? Hafta sonu sohbet edelim mi?” derken yanımdan geçenlere de; “Günaydın! Sağlıklı günler!” demeyi unutmadım, yaşam tarzım, ya da felsefem gereği!

Metin Oktay gibi olmak isteyen, Berlin Panteri Turgay Şeren gibi olmak düşüncesini sitenin beton kaplı zeminleri için uygun görmeyen Efe, Ege ve Alp’i de unutmamak gerek özellikle de top deyince. Gerçi onlardan voleybol ve basketbola düşkün olanlar da var gibime geliyordu.

 Çok bunalımlı bir içyapıya sahiptim, ancak kendimi Pollyannacılık(4) yaparak avutuyordum, bir diğer deyişle Pollyannacılık egemendi yaşamıma. Aslında “Çok” kelimesi abartı gibi görülür gibiydiyse de bunu ifade etmek gerçekten kolaydı.

Tek evin tek çocuğu idim, okumuştum, üniversiteyi bitirmiştim, edebiyat öğretmeni olmuş, askerliğimi yapmıştım ve annem-babam başımdaydı Allah’a şükür, ama…

Konu bir at, üç nal meselesi değildi, gönül sultanımı sahiplenmek anlamında. O konu için çok zamanım vardı, aklımın erdiği, mantığımın izin verdiğince. Öğretmen olmuştum, ama öğrencilerim yoktu.

Devlet; “Şu okulda öğretmensin!” deyip yapmamıştı atamamı…

“Vatan, millet, Sakarya…” nutukları çığırarak hemen üç-beş adım ötemdeki okula değil, ülkenin her neresi olursa olsun, gitmek ve öğrencilerimi eğitip öğretmeye razıydım. Çok, çoktan çok öncelerinde anne-babamı razı etmiştim atanacağım yere gidecek olmam için. Yeter ki diplomam, plâstik poşetinin içinde olduğu yerde, eskimesin; “Civcivlerim” diyeceğim öğrencilerime kavuşaydım, kavuşabilseydim.

Zaman geçti oldukça…

Olmadı…

Boğaz tokluğuna gibi çalıştım bir-iki dershanede, doymadım, doyamadım, açtım; “Öğrencilerim için”.

Site ilân tahtalarında ilânlar vardı; “Matematik, fen, gitar, hatta bateri dersleri verilir!” şeklinde. Sitede hiç kimse Failâtun(5), Betül-Betûl(5), İnkilâp-İnkılâp(5), münakasa-münakaşa(5), şair-müteşair(5) farklarını öğrenme dileğinde değildi (galiba)!

Eş-dost yardımıyla haftada 100 kadar baskı yapan, reklâm gelirleri ile yaşayan ve bedelsiz olarak dağıtılan yerel bir gazetede iş bulmuştum, o da patronumu gazetede gençler için bir köşe ayırmak için razı ederek.

Köşenin adı; “Amatör Şairler ve Öykü Yazarları” idi. Uyaklar hazırladım, birkaç şiir saymadığım denemelerim ile bir kısım şairlerin şiirlerinden örnekler verdim.

Gazete adresini belirtip; “Gönderin!” dedim, “Sadece posta ile” diye yazarak. İnternet adresini vermeyi ne başlangıç, ne de ilerleyen tarihler için gereklilik olarak uygun görmemiştim.

Şu gerçek ki deneyimsizliğim nedeniyle başlangıç olarak şiir olarak saymadığım tasarımlarım; “Damdan düşmüş bir kurbağa…” ya da “Bahçelerde maydanoz…” gibi tekerleme tadındaydı, kaba anlamında hiçbir b.ka yaramadığına, yarayamayacağına inandığım.

Ancak sayfa, okurlar tarafından patronun da hoşuna gidecek şekilde tutulmuştu. Başlangıçta çok yavanlar, içeriği yanlış olanlar dışında fazla denetim yapmıyordum, gönderilenlerin kenarından-köşesinden ufacık önerilerle…

Daha sonraları gazete tutulup, reklâmlar dışında tek sayfadan iki sayfaya dönüp de, tirajı(2) da 200-250 adede çıkıp cüzi bir bedelle satışa konulunca sıkı bir denetim yapmam gerekli olmuştu, ancak hiçbir okuyucuyu, şiir-öykü göndereni kırmadan.

“Biraz daha gayret, akrostişlerde(5) uyum, öykülerde masallığa kaçmadan, uyaklarda saflık, güncellik, Türkçemize dikkat, şiirlerinizde şu-şu şairlerin izleri var gibi göründü bana, yanılıyor muyum yoksa ve şairlerin şu şiirlerine bir kez daha baksan derim, yenilerini bekliyorum…” vb. gibi cümlelerle sayfaları da, zamanları dolduruyor, sanırım gönül verenleri de doyuruyordum.

Aslında çekici değildim. Ama itici de değil. Yakışıklı değilsem de, çirkin de sayılmazdım pek. Boyu-posum yerinde, kilo, enine-boyuna, falan-filan gibi fazlalarım-eksiklerim yok gibiydi, düşünceme göre. Yaşamımda aklımdan geçmeyen tek şey öğretmen olmadan önce anne-babamın dileğini yerine getirememekti.

O vakitlere kadar, kim, nasıl, niçin ya da yanlış söylemiş olursa olsun “Güzele bakmak sevap(6)” anlamında hiçbir genç kıza bakmamaktı niyetim. Bu; gönlümün sultanı olacak olsa da öğretmen olmadan ömrümü paylaşmayacağımın ifadesi, sözüm idi.

Gün başlamış, devam etme dileğinde gibiydi, eğer arızalar olmasaydı.

Arıza?

Evet! Öcülerin benden öcü gibi çekinip asansöre binmemeleri ilk arıza idi. Onlara her insana ulaştırmak istediğim şekilde “Sağlıklı günler!” dileyememem ise ikinci bir arızaydı, bana göre.

Neyse, ilk anıma döneyim, selâm, top, sevgililer, geçmişe dalış vs. vs. geride bırakarak, arabama binişimden başlayarak…

Yola çıktığımda hemen önümde sağ kaldırımda yürüyenlerin benden şeytan görmüş gibi asansöre binmeyip uzaklaşanlar olduğunu görüp aracımı durdurdum, motorunu da istop ettirdikten sonra inip;

“Sağlıklı günler gençler! Asansöre binmediniz…”

Öcüler gittikleri yönün tersine dönüp uzaklaşmaya başladılar hemen. O halde;

“Pek sanmıyorum, ama sizleri istediğiniz yere bırakmayı…” şeklinde bir cümleyi kurmama gerek kalmadığına karar verdim.

Bana göre onlar “Dünya Güzelleri” ben ise zamanım olmamasına rağmen onların “Tipi değildim, ikisinin de ayrı ayrı!” Olmaz mı? Olamaz mı? Neden olmasındı ki?

“Tipim/iz değilsin!” diye bir söz mü işittim(3)? Galiba!

Ama hangisi? Medeni Kanun “Bir!” diyordu, ikisine birden gönül vermeye, sonrasında nikâh kıymaya(!) ne hakkım, ne de aklım yoktu! Saçmalamak, zırvalamak parayla olsaydı, şu anda zengin olduğumun tescillenmesi(1) hemen, hem de anında hemen mümkündü.

Kendi kendime söylendim;

“Tuzlayayım da, kokup bayatlamayın kızlar, Allah sağlıklı günlerde gönlünüze göre versin!”

Gün başladı, yeni günler başladı ve her gün aynı. Karşımda sessizlik, benim çenemde düşüklük…

İlkinden sonraki gün önemliydi, yani ertesi gün, aynı saat, aynı “Şu kadar kişilik” olan asansörde.

Yanımda bir aile vardı, aynı kattan binip “Sağlıklı günler!” temennisinde bulunduğum.

Genç kız bu sefer yalnız olmasına rağmen tereddütsüz bindi asansöre, ama sessizce. Sessizliği değerlendirmek istedim;

“Günaydın ve sağlıklı günler güzel kız! Bugün arkadaşınız yok galiba?”

Cevap vermedi genç ve güzel kız (öcü olmasına karşın, güzel olduğu hakkında nasıl kanaat sahibi olduysam?) üstelik sırtını dönerek.

Bir gün, iki gün, üç-beş-on gün…

Genç kız yanımda birileri varsa biniyordu asansöre, yoksa yok. Ben de onun bu tavrına karşı inatlaşmıştım, tek başına olduğum asansörden “O binsin!” şeklinde arzu hissetsem de, inmiyordum.

Be güzel kız! Her gün aynı vakitte binmek zorunda mıydın asansöre? Gecikirdin, ya da erken giderdin, olur biterdi, şart mıydı, isabet kaydetmek ister gibi, her gün, aynı an, aynı asansörü kullanmak?

Oysa aynı sözleri kendim için de sarf etmem hiç de zor olmasa gerekti!

Neden ve Sonuç? İçimden geçeni “Kader” demek istercesine nitelememek gibi…

O gün, ilk kez karşılaşmıştım adını bilmediğim, ancak öcü vasfını yakıştırdığım genç kızla. Bloğa yeni taşınan biri olmadığını bildiğime göre o; in miydi, cin miydi?

Ya da bilinmeyen bir dünyadan gelen zırvalamama neden olan, aklımda olmaması gereken bir…

bir…

bir…

meselâ bir melek…

Bir gün ya boş bulundu, ya da umursamadı genç kız, benim yalnız olduğum asansöre bindi ve o günden sonra monolog(2) gibi konuşmalara başladım. Her gün bir sonraki güne kaldığım yerden devam ediyordum roman sayfası gibi...

Durum; yalnızlıklarımızda genç kızın bıkması, sinirlenmesi, hiddetlenmesi, bağırıp-çağırıp, tekmelemek istemesi gerekirken uysalca dinlediği, dinlemeye özen gösterdiği, tahammüllü olmaya çalıştığı gibiydi. Belki de…

Belki de içinden gelerek dinlemek istediği…

Olamaz mıydı? Olmaması için mutlaka bir neden mi olmalıydı ki?

Karşımdakinin suskunluğunda, eğer yolculuklarımız bir başlarımıza zemin kata kadar asansörün çapraz köşesinde ben, o genç kız kapı önünde yalnız devam ederse, aklımdan geçenleri sıralama gayretinde oluyordum; ancak her söze başlangıcım aynıydı;

“Günaydın, sağlıklı günler!” şeklindeki sözlerimin sonuna herhangi bir eklenti yapmama izin verilmeyeceğinden neredeyse eminim gibiydi düşüncem.

“Demek ki çekineceğiniz bir durum yokmuş, ne yamyam, ne sapık, ne de bilmem ne imişim, değil mi? İsminiz ne, desem, nasıl olsa cevap vermeyeceksiniz. En iyisi sormamak, bir yakınınızın size isminizle seslenmesine kulak kesilmek…”

Devam ettim, aynı şekilde gün gün.

“Kimsiniz? Nesiniz? I-ıh! Dut yemiş bülbülün sesi bile çıkar da sizden ses çıkmaz. Malûm adım Emin. Bu isim genelde biz sapık erkeklere verilen bir ad. Sizin gibi güzel kızların ağızlarına asla yakışmayan…”

“Size asla arzuladığınızı, dilediğinizi sandığım şekilde; ‘Selâmünaleyküm!’ demem mümkün değil, daima ‘Sağlıklı günler!’ derim, kabul edebileceğiniz ana kadar…”

“Yüzümü size doğru dönebilir miyim?...

Sessizlik…

Eee! Sükût ikrardan geldiğine(7) göre ‘Peki!’ olarak anladım bu sessizliği. Dolaysıyla yüzünüze karşı söyleyemeyeceğim, söyleyemediğim şey, anlamsız benim için!”

“Bana dönüverseniz, çıkarsanız gözlüklerinizi, gözlerinizi görsem…

Galiba bu da imkânsız sessizliğinizde? Asansörün camından yansıyan mimiklerinizden söylediklerimi duyduğunuzu hissediyor, düşünüyorum. Sesiniz çıkmadığına göre dilsiz olmalısınız herhalde…”

“İzninizle, azıcık vakit ayırın, bir kez yukarıya çıkıp sonra inelim, eğer asansöre binen olmazsa, yetiştirebileceğim kadar sözlerimi iletmeye çalışayım…”

Genç kızın sesi çıkmadı, ben de iniş düğmesinden sonra en üst kat düğmesine bastım.

 “Teşekkür ederim. Diğer söylemek istediklerimi de sıralamaya çalışacağım, ancak birinci olarak söyleyeceğim konu şu; site içinde benden ya da herhangi bir kimseden çekinmenize gerek yok! Şöyle bir kafanızı kaldırırsanız asansörlerin içleri dâhil, koridorlar, giriş-çıkış, hatta depolarımız bile 7/24 deyimiyle güvenlik kameralarının takibinde…”

Mola vermek istercesine durakladım, devam etmek için;

“Dinlediğinizi sanıyorum, teşekkür ederim. Bir kez daha yukarı çıkıp inelim, diyemem, bu güvenlik kameralarında dikkati çeker, size söz gelmesini asla dilemem. İkincisini bir sonrasında söylemeye çalışırım, eğer izniniz olursa…”

Arka arkaya çıktık kapıdan, arabama yöneldiğimde, genç kızın arabama binmesi için herhangi bir teklifte bulunmamın anlamsızlığını yaşıyor gibiydim...

Ertesi gün çabuk geldi.

“Vaktinizin olduğunu sanıyorum!” dememe fırsat kalmadan, asansöre aynı kattan ve bir sonraki kattan binenler soluklanmama bile fırsat vermedi. Ama ertesi gün için şansımı denemekten de beni kimse alıkoyamazdı, alıkoyamadı da;

“Beni dinlemeniz gerek. Arabama davet etsem, malûm ben öcüyüm, binmezsiniz, Ama söylemek istediklerimi de söyleyemezsem ben hastalanır, belki de yok olurum. İyi bir hanımefendi olduğunuza inancım tam, benim ahret gibi boşluklara sürüklenmeme rıza göstermeyeceğinize inanıyorum. Gecikmeniz sorun olmayacaksa kameriyede(2) birkaç dakika beni dinler misiniz?”

Sesini çıkarmadı genç kız, kameriyeye yönelirken.

Genç kızın “Hayır!” demek yerine “Belki!” mi, “Peki!” mi demek istediğini(8) anlayamadan onun peşinden sürükledim bedenimi. Kameriye de karşılıklı iki kanepenin iki ucuna oturduk.

“Sanırım, sesim ulaşacak. Bundan sonra da asla rahatsız etmemek gayretinde olacağım ki, bu çok basit, bundan sonra işe biraz geç gideceğim, üzülmemeniz için. Size beni göstermeye çalışmam gibi bir varsayımla(2) kahırlanmamanız(1) için. Devam edebilir miyim?..”

“Tamam, aynı sessizlik, devam ediyorum. Dün; ‘Başınızı kaldırın!’ demiştim. Göreceğiniz gibi, dikkatinizi çekecek her yerde güvenlik kameraları yanında dâhili telefonlar da var. Yönetim Bürosunda muhtarlık sicil kaydı gibi kat maliki, kiracı, yönetici, misafir, bakıcı, hizmetli, hizmetçi gibi günlük tutulan kayıtlar var…”

Bildiklerimi saklamamam gerekti, açıklamalıydım;

“Eski yöneticilerden birinin oğlu olarak sizi bulmam, öğrenmem gayet kolay. Ama bu beni istemediğiniz için hem ahlakî, hem mantıksal, hem de yasal olmaz. Hem neden? Bu nedenle, içinizden gelip de ‘Ben şuyum!’ diyene kadar yılışık, yalaka bir salon kedisi gibi dolaşmam, dolaşıyor olamam peşinizde…

Beğensem, hoşlansam, her bakımdan ses, söz, görüntü olarak kapanmış olmanıza rağmen saklayamadığınız güzelliğinizin karşısında etkilenmiş olsam da…”

Sessizlik devam etti ayrılışımızda, aynı yönde o halk otobüsüne yönelmişti, bense arabamın tekerlerinin dönüşüne.

Şakımam(1), daha doğrusu çığırışlarım(1), karşının sessizliği içinde günbegün devam ettikten sonra durulmuştu.

Vaktimi ayarlar olmuştum karşılaşmamak için, “Çevreme verdiğim rahatsızlık için özür dilerim!” dememek için, gecikmeye başlamıştım belki de “Bağrıma taş basarak(1)” demem gerek, çünkü…

Çünkü sözümün karşılığı malûmdu,  kabullenmesem de, inkâr etmeye çalışsam da…

Bir yıla yakın zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Hiç karşılaşmamış mıydık sessizliklerimizde? Sayılacak kadar az, belki giderken, belki dönerken bazen…

Zaman içinde kalabalık oluyordu asansör, işaret ediyordum inmek için, genç kız binsin dileğiyle, kabullenmiyordu genç kız sırtını dönüp.

Bazen özellikle çocukların ve çocuklu ailelerin gürültü ve yaygaralarını kabullenmek gerekiyordu, bu durumda cesaret edebilsem bile karşımdakine iki kelimeyi uç uca eklemem mümkün değildi. İşaretleşmeye bile hakkım yoktu ki, başımı kaldırmıyordum, hatta o da...

Bir tek konu önemliydi. Genç kız; son kameriye faslından sonra herkese gülümseyerek “Sağlıklı günler!” diyordu asansöre bindiğinde, belki de benimle karşılaşamamasının neşesiyle ya da hüznüyle, duyumlarıma göre değil, hissettiklerime göre, bilemem.

Buna; genç kızın başarısı demek yerine, benim etkim olmuştu demem daha mı doğru olsa gerekti?

Bir gün telâş içinde unuttum gecikmem gerektiğini, aynı vakitte bindim asansöre, karşılaştım genç kızla, hislerime egemen olamayıp ve tüm cesaretimi toplayarak;

“Şimdi ‘Gözlerine bakmama izin ver!’ desem, beni bakışlarınla mahvetmek yerine, gözlerini kaparsın, acıdığın için değil, yaşamımı kısıtlamak için…”

Dediğim gibi kapatmıştı gözlerini genç kız.

“Gözlerin kapalı, her şeye boş verip öpmeye çalışsam seni, tüm sitenin duyacağı şekilde tokatlar, yumruklar, tekmeler, bağırır, çağırırsın, ben hepsine razı olsam bile affetmezsin beni…”

Çekinircesine açtı gözlerini genç kız, maksadımın ne olduğunu anlamak ister gibi, bu cesaret etmemin gerekliliği gibiydi;

“Bedeli ne olursa olsun, yanına gelip elini tutabilir miyim?”

“Bağırırım!”

“Gerek yok ki! Söylemiştim, her yerde güvenlik kameraları var. Basarsın kırmızı düğmeye, güvenlikçiler aniden doluşurlar, belki beni tanımayıp, belki konuyu anlamayıp tartaklarlar, döverler, hınçları varmış gibisine, siz de keyifle…”

“İstemem, izlemem…”

“Bakın ismini bile bilmediğim güzel kız, sözlerim gerçek ve ciddi. Gözleriniz güzel, çok zaman sitem dolu olarak büzüyor olsanız da dudaklarınız, yüzünüz de güzel. Üstelik hemen eklemem gerek ki, şu ana kadar olmadığına inandığım dilinizin olduğunu bilmemin ve sesinizin güzelliğini de eklemem gerek sözlerime. Bu sevinç benim için…

İlk günden, belki aradan eksik ya da fazla bir yıl geçtikten sonra sesinize ulaşmak, bana karşı sessizliğinize son vermeniz sevincim hatta mutluluğum. Eğer asansör duruncaya, ya da birileri bininceye kadar söylenmeme izin verirseniz, demek istediklerimi tamamlamak isterim.”

Sessizliğini bozmadı genç kız, sadece belli belirsiz yerinden kıpırdadı, bu uzaklaşmak amaçlı mıydı, yoksa bana yakınlaşmak mı? İkisini de bilmiyor gibiydim, ama bunu ben “Peki!” olarak algılamam gerektiğini düşündüm, devam etmek için.

“Kısa sürede biteceğini sanmıyorum sözlerimin. Merak etmeyin, duygularımda samimi görünsem de, inandırmak istesem de aşk-meşk-sevgi-tasarım üstüne olmayacak sözlerim, zaten tavrınız bu yaklaşımım için uygun olmadığınızın ispatı. Ancak elini tutmama izin ver güzel kız…

Ki cesaret bulayım. Dediğim gibi bunun sevgi, herhangi bir itiraf, hele hele cinsellikle ilgili bir gelişim olmadığından emin ol, bil lütfen!..

Ya parkta, kameriyede oturalım bir miktar, ya da cesur olun, bana güvenmeye çalışın, tırnak makasınızı, ya da törpünüzü yahut da kesici, biçici neyiniz varsa elinizde tutarak arabama binin. Söz vereyim, ne üstüne isterseniz, yeter ki kırılganlığı olmayacak sözlerime tahammüllü olun, bilgilendirmek istiyorum sizi…”

Elini bana uzattı genç kız. Dokunmadan yüzümü sıvar gibi bir “O” işareti yaptım, sonra ojeli parmağını işaretledim, yanlış gibi görünse de “Aklında tut!” diye emrettim adeta. Geriye çekildim yol verdim gene konuşmaksızın, “Buyur!” anlamında.

Genç kız önce yavaş adımlarla gerimde kaldı, sonra kararını değiştirerek hızlanıp ilk kez arkadaşıyla birlikte yürürken arabama binmesi için teklif yaptığım sokağa yöneldi ağır adımlarla. Sokak sanki bizim için isimlendirilmişti ta baştan; Buluş Sokağı…

Arabayla yanına geldiğimde, inip kapıyı açmamı bekledi sanki genç kız. Centilmendim, ancak yaşamımda görüp bilmediğim, yaşamadığım ve belki de duygularıma egemen olamadığım için, itiraf etmeliyim ki, görgüsüzdüm.

Centilmenlik görgüsüzlüğün örtüsü olamıyordu. Yanıma oturması için ardılarak ön kapıyı açmama aldırmayan genç kız, arka kapıyı açmak üzere yöneldiğinde, arabadan inip, ceketimin önünü iliklememin gerektiğini düşündüm, bir hanımefendinin şoförü olarak.

Genç kız, salkım-saçak(3) yerleri süpürmekte olağanüstü gayret gösteren birikintilerini özenle toplayarak kanepeye yerleştirdi bedenini, usulca. Direksiyona geçtim;

Başın öne eğilmesin(9) güzel kız. Seni yönlendirmeye çalışacağımı da düşünme lütfen. Ben bir iyilik meleği değilim. Sadece yanlışların diye düşündüklerimi doğruların olarak değiştirip sunmak gayretinde bir ağabeyin olarak düşün beni. Bilmen gereken sadece bu…

Anlaştık mı?”

Başı eğikti genç kızın, sessizlik; ilkesi olsa gerekti.

“Bak dikiz aynasını çevirip kapatıyorum, beni görmene, benim de seni izlememe gerek yok. Sadece ses çıkarma, beni dinle, ya da dinleme gayretinde ol! Söyleyeceklerim bilgi birikimim değil. Sizi ilk gördüğümde inanç olarak düşündüğünüze inandığım görünüşünüzle ilgili olarak Kur’an’da, hadislerde, Medeni Kanunda yaptığım incelemelerin sonucu…

Tabiidir ki özellikle bana güvenip, güvenmemekte, inanıp inanmamakta, uygulayıp uygulamamakta asla zorunluluğunuz yok, sizin yolunuzun benimkiyle aynı olmasını dilemek gibi bir arzum, isteğim de yok! Kabul mü?”

Sessizlik, devam etmemin gerekliliğini belirtti bana;

“Hemen söylemeliyim ki; beni dinlemek için kabullenmekle içimi sevinç doldurdun, teşekkür ederim. Söyleyeceklerim, asla inkâr edilmesi mümkün olmayacak gerçekler, bence. Sanırım ‘Sence’ de diyeceğim zaman çok uzakta değil gibime gelir...

İnanç görünüşte, gösterişte değil ismini hâlâ bilip öğrenemediğim hanımefendi. Belki ağır bir iddia gibi görünecek sözlerim size bu andaki kılık-kıyafet, giyim-kuşam ve tavrınızla ilgili olarak. Bunların inancınızla ilgili olmadığını düşünüyordum, şimdi ise iddia ediyorum. Yanılgım varsa o anda ikaz edin beni lütfen ve tarafsız bir şekilde görüşlerimi belirtmeye çalışacağım için ayıplamayın beni, lütfen!”

Sessizlik…

“Evet, sessizlik! O halde devam ediyorum. Ola ki sesimi bir Metro Goldwyn Mayer Aslanı(3) gibi kükremek şeklinde yükseltirsem, ya da yükseltmeye çalışırsam, ya da miskin bir kedinin mırıldanışı gibi duyulmayacak seviyeye indirirsem ikaz et, beni lütfen. Çünkü sizi kırmak, üzmek değil, aydınlatmak arzum sadece…

Ve sonuçta aklımdan asla o sözdeki gibi; rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere(10) demek geçmeyecek. Çünkü sözlerimde ne mübalâğa, ne uydurma, ne de safsata olmayacak. Başlangıç olarak Kur’an’daki Nur Suresi, 31. Ayeti için ne düşündüğünüzü sorsam…”

Yüzünü göremiyordum, görmesem de olurdu, maksadım söylediğimin anlaşılmasıydı.

“O ayet, genel anlamda ‘ziynet(39) yerlerinin gösterilmemesi’ ile ilgilidir, bildiğinizi düşünüyorum. Oysa sizin giyiminizin ziynet yerlerinizi saklamakla ilgisi yok, özür dilerim, iddialı bir deyiş, ama giyiminizin örtünmekle ilgisi yok! Çünkü boynunuzu görüyorum, oradaki ay yıldızlı kolye ister istemez dikkatimi çekiyor. Elinizi tuttum, bağışladınız, teşekkür ediyorum.  Parmaklarınızda oje, yuvarlak içinde görüntünüzü işaretlediğim yüzünüzde ruj, rimel, allık gibi tüm gereksizlikler var…

Bu abdest almanız konusunda tereddütler yaşamamın gerekçesi, Tanrının sizler için uygun gördüğü özel durumunuz hariç. Tüm bunlar okuduğum Kur’an ayetlerinden, peygamberimize yakıştırılan hadislerden edindiklerim. Bir de değerli bir araştırmacının(12) Sümerlerle ilgili bilgiler var ki onu açıklamaya utanırım! Cevaplama hakkınızı kullanmak ister misiniz?”

Sessizlik egemendi gene arka kanepeye.

Devam etmek zorundaydım, hem de can sıkıcı yahut da can alıcı bir şekilde.

“O halde türban bahane! Ama sebep ne, bilemem, bilmem de gerekli değil zaten. Üstelik bu sizin hayatınız, eyleminiz, ne çevrenizden birinin, ne de ağabey diye yorumlamanızı istediğim benim yaşamınıza müdahale etmeye hakkım yok! Doğrularımla sizi incittiysem özür dilerim. Yerden göğe kadar ulaşması mümkün sitemleriniz için de başım eğik, bunu bilin!”

Sessizliği seven bir kız olsa gerekti karşımdaki. Ufak bir burun çekişi dışında bir ses gelmedi arka kanepeden. Bu; sözlerimde oldukça ileri ve acımasız olduğumun işareti gibiydi.

Sustum, devam etmedim, belki de edemedim yahut da devam etmek istemedim.

Bir ses geldi sonra arka kanepeden, sessizliğin ertesinde, öksürük destekli;

“İnebilirim!”

Genç kızın inmek istediği yer, benim mezun olduğum fakültenin önüydü.

“Yoksa burada mı okuyorsun?”

Genç kız belki seslenişimi duymadı, belki de duymazdan geldi, kapıyı ne amaçla çarptığını ise anlayamadım. Genç kız sırtını döndüğünde; “Teşekkür edip, etmediğinin” de farkında değildim.

Oysa genç kızın asık, sitem dolu yüzünde, dudaklarının; “Ha şunu bileydin!” şeklinde kıpırdadığından ne genç kızın kendisinin, ne de direksiyon başında oturan, hayret dolu gözlerle arkasından bakınan benim haberim vardı, muhtemelen farkındasızlık modunda idik ikimiz de.

Belki de bilmediğimiz bir şeyleri bilemediğimizin farkında değildik ikimiz de.

Bana göre özellikle onun küslük, ya da dargınlık olarak söyleyebileceğim ayrılık; uzundan uzun bir süre devam edecek, aynı havayı solumamıza rağmen göz göze gelmeyecek, gelemeyecektik.

Buna neden, kısa süre içinde genç kızın yaşamak zorunda kaldığı tenkitlerimin üzüntüsü veya sınavları olabilir miydi, zaman kavramı için bağımsız kalan?

Günlerden bir pazar günü, olmadık bir zamanda, gazete alarak eve dönerken muhtemelen yanlış basılmış bir çağrı düğmesi ile çıkmakta olan asansör ara katta önümde durmuştu, aniden.

Karşımda belki öcü gibi giyinmeye imkân bulamayıp farklı bir giyim tarzı ve elinde bir tabure ile o genç kıza ve çok nadiren de olsa karşılaşıp selâm verdiğim, hal-hatır sorduğum kat maliki ve eşi teyze ile karşılaştım. Merakla;

“Hayırdır Muttalip Amca?”

Onun yerine Mümine Teyze cevap vermeye çalıştı;

“Otururken birdenbire kolum-omzum-sırtım diye inlemeye başladı, Mine’yle biz de onu acele hastaneye götürmek için hemen yola çıktık!”

“Keşke 112 çağırsaydınız, neyse ben yardımcı olurum. Bilgim kısıtlı, ama herhangi bir şey yaptınız mı?”

“Kolonyalı mendille sildik sadece orasını-burasını…”

“Hanımefendi, asansör buradayken, siz hemen eve koşun, aspirin varsa, aspirin alın, bir bardak da su, yoksa ben yukarı çıkıp alayım, Muttalip Amca için şu an en gerekli olan şey o, eğer yanılmıyorsam, ancak yanılmış olmayı da çok isterim…”

Genç kız, yani o, rüzgâr gibi gitti geldi, elinde aspirinlerle.

“Amca yutma, çiğne, suyu sonra içersin ve ben arabamı kapı önüne getiriyorum, doğru hastaneye gidiyoruz, hangisine isterseniz…”

Hastaneye yetiştirdim onları, arabayı çalışır vaziyette bırakarak amcayı içeriye bir hasta arabası ile götürdüğümüzde, aklımdan geçenin başıma gelmemesi dileği ile doktorların telâşlarını görmeyi pek istemezdim. Çünkü Muttalip Amcanın daha önce gördüğümü sandığım bir şekilde tipik bir kalp krizi geçirdiği kanaatindeydim. Yanılmış olmak arzumdu, nedenini bilemiyordum.

Arabayı uygun bir yere park edip döndüğümde, amcanın üst tarafının soyulmuş, bedeninin yüzünün tümünün, paçaları sıyırılmış ayaklarının boru, hortum, kordonlarla donatılmış olduğunu, üstünde, yanında bir sürü aletlerin ses çıkardığını biri yaşlı olmak üzere birkaç doktorun amcanın etrafında tam deyimini hak eder şekilde dört döndüklerini(1) görmem hüznüm olmuştu…

Üçünün de endişe dolu bakışları amcanın nefes alıp verişinde, başındaki aletlerin seslerinde değişikliklerin olup olmaması ve doktorların mimiklerinde idi. Nihayet yaşlı olan doktor;

“Geçmiş olsun, hastayı yoğun bakıma götürün, sabah kadar müşahede altında tutun(1), yarın sabah da anjiyo(13) yapıp sonucunu ona göre hasta yakınlarına bildirelim. İsterlerse yalnızca bir kişi hasta başında, ancak yatağının başında değil, koridorda refakatçı olarak durabilir.” dedi.

Anne ve kızı rahatlamışlar gibiydi. Amca sedye ile götürülürken, teyze onunla birlikte yöneldi, o ise bana yöneldi, koridora doğru geçerken;

“İlginiz için teşekkür ederiz. İşinizden gücünüzden kalmayın. Gidebilirsiniz, gerekirse biz bir taksi tutar geliriz. Sağ olun!”

“Yaşamımda hiçbir işi yarım bırakmadım. Bu, benim insanlık görevim. Ayrıca her ne kadar sıkıntılı bir an içinde olsak da, siyahlarınızı belki aceleden, belki mecburiyetten bırakmış olsanız da bu giyiminizin size yakıştığını söylemek isterim Emine…”

“Mine!”

“Peki, Mine kardeşim. Anneniz…”

“Teyzem!”

“Affedersin!”

“Hem size ne oluyor? Eniştem orada can çekişiyor, siz saçma sapan(3) sözlerle neredeyse beni sorgulamaya çalışıyorsunuz, buna hakkınız yok! Kesin sesinizi lütfen, susun rica ederim!”

“İki-üç cümle daha, tahammül edin bana lütfen. Bakın iyi olmanız, hakkımda yanlış düşüncelere saplanmamanız için size ‘Kardeşim’ dedim, maksadım teselli etmekti, yakınlaşmak değil. Hem zaten daha ilk karşılaşmamızda yasakladınız kendinizi bana. Haddimi ve haklarımı bilemedim, galiba sınırlarımı aştım, dersimi de almış oldum, özür dilerim, affedersin…

Amcanın iyi haberini alıncaya kadar ben şu kanepede bekleyeceğim, ister haber verirsiniz, isterseniz umurunuzda olmam. Ailemle bir telefonluk mesafedeyim, sorunum yok, olamaz da. Size sağlıklı günler dilemek dışında da elimden bir şey gelmiyor, affedersin…”

Küskün, dargın olmak bana yakışmasa da en yakındaki kanepeye oturdum sessizce, ellerimi göğsümde kavuşturarak, gözlerimi kapatarak, uyku modunda imişim gibi. Mine kanepenin öteki başına oturdu, aynı konumda ve fakat düşünceli, nedenini bilmeksizin, belki de haksızlığının farkına varmış gibi, olabilir miydi?

Karanlıklarında akşamın olduğunun farkında değil gibiydik. Yanımıza ilişen birinin varlığı Mine’nin aklının başına gelmesine yetmişti sanki. Acele ile ayağa kalktı, annesinden nöbeti devralmasının gereği gibi düşünmüş olabilirdi. Kanepedeki bakımsızlığın sembolü gıcırtı benim de gözlerimi açmama neden olmuştu, belki de “Tilki uykusu(3)” denilen kıvamdaydım, farkında olmaksızın, kim bilir?

 Yanımdaki pehlivan yapılı, yarım dünya(3) diyebileceğim, yorgun ve mutlaka huzursuz olduğu belli olan kadın horlamaya başlamıştı, üstelik pabuçlarından birini çıkartıp poposunun altına yerleştirmişti o ayağını.

Halden anlayan bir insan olduğumu iddia edebilirim, bu nedenle sesimi çıkarmadım. Sadece beklentime bir cevap arıyordum;

“Amca nasıldı?” Bana haber verilir miydi acaba, nöbetçi doktordan izin alıp, bir koşu gidip görüp geri dönebilir miydim?

Şansımı denemek istedim. Saat tuttu nöbetçi Doktor; “En fazla beş dakika, yol dâhil, 335 numara” diyerek. İnsan zamanı gelince kuş olmayı da, deve olmayı bilmeliydi. Hani deve kuşuna “Yük taşı!” dersin; “Kuşum!” der, “Uç!” dersin; “Ben deveyim!” der ya, o tertip ikileme(2) gerek yoktu, kuş olup, kuş gibi, kuşkanadıyla uçarak(1) gidip gelecektim hastamın koridoruna, belki uyanık olurlarsa hepsiyle selâmlaşabilirdik de.

Ana-kız, şey yani teyze-yeğen kukumav kuşu(3) gibi ikisi de ayakta, kapının camından yoğun bakımdaki amcaya, etrafındaki belki sesini duymasalar da yeşil-kırmızı-sarı işaretlere bakıyorlardı, trafik lâmbalarının yanmasını bekleyen sabırsız sürücüler gibi.

“İyi misiniz? Bir şeyler ister misiniz?” dedim, hayretle açılan gözlerine aldırmaksızın, sessizliklerinde. O telâş arasında sorulacak en ilkel sualdi, doğal olarak bilip, anlamadığım, fark etmediğim.

Teyze dile geldi;

“Hadi çocuklar, nöbetçi doktor gelip de lâf söylemesin, oğlum sen evine git istersen, kızım sen de aşağıda bekle beni, yorulursam, yer değiştiririz!”

Teyze dediğimin sözüne itibar etmem(1), tıpkı Mine’ye söylediğim gibi imkânsızdı. Mine önde, ben arkada bekleme salonuna yöneldik.

Yarım dünya teyze, kanepenin boşluğunu hissetmiş, ayakkabılarını çantasının altına, çantasını başının altına koymuş, kanepe boyunca uzanmış horlamaya devam ediyordu.

Mecbur kaldık, üç kişilik kanepeye, yanlarımızda kalan iki kişiyi de rahatsız etmemek için dört kişi olarak sıkışmaya, neredeyse kucak kucağa. 

“Sen rahat et, ben biraz dışarılarda dolaşırım!” dedim, rıza göstermedi Mine;

“O zaman ben de seninle gelirim!”

“Olmaz! Yıldızlarımız zıt, elektriklerimiz anlamsızca çatışık, gene bir söz çıkar ağzımdan, boyarsın baştan aşağı, haşlarsın beni, üzülürüm, en iyisi evli evine, köylü köyüne örneği, sen dinlen, ben hava almaya çıkayım! Böylece ben üzülmem, senin de canın sıkılmamış olur. Tamam mı?”

“Tamam değil, ama isteğin buysa git, yalnız başına hava al, yok, ‘Konuşmam, elini tutmam, gözlerine bakmam, nefesini hissetmeye çalışmam!’ dersen, yanında olup, hava almanın bana da iyi geleceğine inanırım!”

“Gayret edeceğim, ağzımı kapattım, ta ki ‘Yoruldum!’ ya da ‘Üşüdüm!’ deyip içeriye girmemizi isteyeceğin ana kadar…”

Kaçıncı turdu attıklarımız adımlarımızı hissetmediğimiz, sessizce Acil Servisin önündeki parkta? Öksürdüm, ağzımı açmadan işaretle, yandaki kanepeye “Oturalım mı?” dercesine.

Onun gülümseyen gözlerinde mahvoluşumun resmini görmüş gibiydim. Tekrar öksürdüm, ağzımda fermuar varmış da, açmak için izin istiyormuş gibisine.

Mine başını eğdi, sadece, kapattım gözlerimi, ağzımdaki fermuarı açar gibi;

“Ne zaman ‘İçeri girelim!’ dersen, ben o vakte kadar böylesine suskun ve kör olarak yanında kalacağım, hatta burun deliklerimi de kapatıp, ellerimi de kelepçeleyerek, malûm söz verdim!” ve tekrar kapatır gibi yaptım ağzımdaki görünmeyen fermuarı(!)

Şaşırmıştı Mine, gülümsemesini frenlemeye çalışırken elini uzattı, ağzındaki fermuarı açar gibi;

“Bu hüzünlü halimde bile beni tebessüm ötesinde güldürüyorsun ya, sağ ol!”

Hüzün, zaman zaman deli dalgalarla gelirmiş(14), bazen bir olmadık zamanda, hiç akıllarda yokken tıpkı ben gibi…”

“Şifreli konuşmalarını anlamıyorum, ne söyleyeceksen söyle ve bu oyuna son ver artık, lütfen!”

Sözünün tonu ricadan ziyade emir modunda gibiydi Mine’nin. Çekindim ağzımı açmadım. Yerimden doğruldum, bekleme salonuna doğru yürümeye başladım, Mine’nin arkamdan geleceğinden emin gibiydim. Salona girdiğimizde;

“Mümine Teyzemiz yorulmuştur belki, sen kontrol et istersen, belki nöbet değişimi yaparsınız, sözlerine gelince, farkındasın, çenem düşüktür, ama senin karşında sessizliği tercih ediyor dilim, gene de amcam iyileşsin, evinize sağlıkla dönün, sonra eğer uygun bir zaman dilimini üleşmek zorunda kalırsak cevaplarım şifreli konuşma dediğini, dediklerini…”

Mine yoğun bakım ünitesine yöneldiğinde kanepelerden biri boşaldı, gönül yorgunluğu ile beden yorgunluğuyla bazen yarı yarıya üleşiliyor olsa gerekti. Kanepeye kendimi bırakmamla birlikte neredeyse uyumak değil, sızmam da bir arada gerçekleşmişti.

Kontrolden dönen Mine, pişmanmış gibi bakmış yüzüme, içinden geçenleri şimdilik ertelemesinin yararlı olacağı düşüncesiyle kanepenin öte başına oturmuş. Kanepenin ortasına yönelen bir beden aramıza bir mesafe koyma dileğinde gibiymiş, çekinmiş herhalde, ya da bu mesafenin oluşmasına izin vermek istememiş Mine.

Kanepenin o köşesini gelene bırakarak benim olduğum tarafa yaklaşmış, yakınlaştığının farkında olmaksızın. Gelen kişi Mine’nin bölümünü sahiplenmiş, umursamaksızın.

Bazen kader ağlarını örer, bazen de örülene “Kader” der insanlar. Mümine Teyze yorgunluğunu bahane ederek yanımıza geldiğinde karşılaştığı manzara şu imiş.

Ben kolumu Mine’nin boynuna dolamıştım, Mine de benim koynuma büzülmüştü ve ellerimiz farkında olmaksızın birbirimizin ellerinin içindeydi, ikimizin de.

Sessizce omzuna dokunmuş Mine’nin. Utanmış Mine, hele ki “Sus!” işareti ve fısıltıyla; “Yoruldum, eniştenle sen meşgul ol, bu çocuğa da ben bakayım biraz!” dediğinde.

Yerinden kalkan Mine’nin yerine geçmiş Mümine Teyze, hem aynı Mine’nin pozunda ve pozisyonunda. Ya uykum o kadar ağırdı yahut da yorgunluğum hislerimi duyum almaz bir hale getirmişti. Yaşanılanların farkında değildim, öğrenme hakkımın bağışlandığı ana kadar.

Neden sonra, acil kapısında bir trafik kazası sonucu 112 servis ile gelenlerin ayyuka çıkan(1) sesleriyle kendime geldim, şaşkın gibiydim, tavrımı göz ardı eden(1) Mümine Teyze;

“Hayırdır oğlum? Allah bana evlât vermedi. Ne güzel ana-oğul gibi beraberdik, neden kendine geldin ki? Yoksa başka bir beklenti mi vardı yüreğinde?”

Cevap veremedim şaşkınlıkla. Yaşadığımı sandığım, beynimde uydurduğum şey rüya mı, hayal mi, yoksa gönlümde oluşturduğum bir kurgu mu, bilemedim, ama hayal de olsa o hayali yaşamak güzeldi benim için ve sabah gelmek zorundaydı, şöyle ya da böyle, ama mutlaka…

Ve zaman işte o anlarda bana yapmam gerekenleri yoluna, yordamına ve usulüne göre gösterme(1) ve gerçekleştirme çabasını yaşatmaya başlamıştı…

Kısa bir özetle; Mümin enişte kefeni yırtmış(1), yoğun bakımdan çıkmıştı. Kalbindeki tıkanıklık için anjiyo ile stent(13) olayı gerçekleştirilmiş, By Pass(13) operasyonuna gerek kalmamış, hastaneden ancak 24 saatlik gözetim gerçekleştikten sonra taburcu olmasına izin verilmişti.

Gerekli pansumanlar ve ilâç takviyeleri evinde yapılacaktı, belirlenen saatler geçiştirilmeksizin. Bu konudaki tüm yük Mümine ile Mine’ye üleştirilmişti.

Son hareket, “Allah’ımıza şükür!” temennisiyle bana kalmıştı, arabamı bıraktığım parktan Acil Çıkış Kapısına kadar getirmiştim, “Geçmiş olsun!” dileğiyle, amcanın arka kanepeye yerleşmesine yardımcı olmuş, Mümine Teyzeyi eşinin yanına, Mine’yi de kendi yanıma oturtmuştum; “Amca, rahat mısın, yürüyeyim mi?” diye sorarak.

“Sağ ol evlât! Hakkını nasıl ödeyeceğiz bilmem, işinden gücünden benim yüzümden uzak kaldın!”

“Sizin güler yüzünüz, tatlı diliniz ve dualarınız benim için her şeyden önemli, değerli. Ha mutlaka bedelini ödeyeceğim diyorsanız, bir uygun zamanda çayınızı içmeye gelirim, daha doğrusu anne ve babamla birlikte rahatsız etmemeye çalışırız!”

“O nasıl söz oğul, başımızla beraber!”

Hareket ettiğimizde aklımdan geçen soruyu sormamak için direnmeme rağmen, fısıldadım;

“Mine, mezun oldun değil mi okulundan?”

“Evet!”

“Atama için Bakanlığa da başvurdun öyleyse?”

“Evet!”

“Umarım, benim gibi yıllarca beklemeksizin ataman yapılır?”

“Umarım!”

Başka söylenecek bir sözüm kalmamış gibiydi, test usulü, birer kelimelik cevaplar dışında. Sustum, yola devam ettim, eve geldik ve yaşam bitti, sadece benim için!

Önce gazeteye gittim. Birikmişleri aldım. Raflarda; siyah, kırmızı, sarı, yeşil ve beyaz olarak işaretli zarflardan en baştakilerden, birer ikişer tanesini alıp patrona uzattım;

“Patron bunlar hazır olanlar, bir-iki gün içinde, ev ödevi olarak yapacaklarımla devam ederim çalışmaya!” deyip çantamla eve yöneldim, arabamı özenle park edip evime gittim, yaşam sözüm ona devam ediyordu, kör-topal da olsa…

Tatil günüydü, ekmek gazete almak için çıkmak üzereydim site dışına. Akacak kan damarda durmaz(15) demişlerdi, olacakla, öleceğin önüne geçmek de mümkün değildi(15). Siteden çıkmak üzereyken, nereden geldiğini anlayamadığım bir sarıca arısı(3) boynumdan sokmuştu o lanet(2) iğnesini.

Bir arkadaşımın arı sokması ile yaşamını yitirdiğini hatırlayınca telâşlandım, tansiyonum düştü birdenbire muhtemelen, dengemi, dolaysıyla kendimi yitirip sırtüstü kapaklandım olduğum yere, güvenlik görevlisinin hayret dolu bakışları ile.

Kendime gelir gibi olunca güvenlik görevlisine, “Önce 112 Acil Servisi ara, sonra anneme babama haber ver, bir takım iç-dış çamaşır ve para alarak başıma gelsinler acele, iyi değilim!” dedikten sonra baygınlık moduna girmişim tekrar.

Oysa neslimin toprağının hep sağlam adam yetiştirdiği iddiasındaydım babamdan kalan deyişle, hem de devamlı…

Yaşamımda ilk kez biniyordum ambulansa, başımdaki görevliler hemen gereğini yapmışlardı, damar yolu açma, serum verme, boyunluk takma gibi…

Belki de kendime gelir gibi olunca; “Arı soktu!” dediğim için bir kısım ilâçlar…

Hatırlayamıyorum. Herhalde başlangıç olarak gerekenler bu bana uyguladıkları şeyler olsa gerekti, doktor değildim, ya da sağlıkla ilgili herhangi bir bilgisi olan…

Hastaneye varınca oramı-buramı deldiler, oradan kan, buradan kan, şuradan serum takviyesi, Tomografi(13), MR(13) derken haşin sonucu bildirdi doktor;

“C2 de kırık, birkaç gün istirahat, şu gün yeniden Tomografi, MR, istirahat, bir-bir buçuk ay boyunluk takılı yaşam…”

Benim için önemli olan; “Cerrahi müdahaleye gerek yok!” denilmesiydi, şüpheli olan taraf; “Şimdilik” gibi bir kayıt olup olmadığını bilmememdi. En büyük Türk Atatürk’ün; “Beni Türk Hekimlerine emanet ediniz!” sözündeki gerçeği yaşıyor olmaktan mutluydum.

Önce bir akşamın karanlığı inmek üzereyken eve dönmüştük.

Sonra ertesi gün bir taksi ile gidip yeni buluşlar için doktorun ağzına girercesine sözlerinden sonuç çıkarma endişesi ve “Bugün git, yarın gel!” tecrübesine uygun “Boyunluğu belirlenen süre kadar takmaya devam!” önerisi…

Güvenlik görevlisini tembihlemiştim sıkı sıkıya kararında(!); “Kimselere durumumla ilgili haber vermemek, aralarında bile konuşmamak” konusunda. Gazete sahibine ise, “Gönder! Yatağımda değerlendireyim, üstüne koyacağım notlara göre, mizanpajı(2) zahmet olacak ama ayağa kalkıp büroya gelinceye kadar sen ayarlayıver sevgili patron, istersen maaşımı da kes, bence sakıncası yok!” diye telefon etmiştim.

Dolaysıyla sanki yer yarılmıştı da ortadan kaybolmuştum ben, kimin umurunda olacaksam, ana-babam dışında?

Bir gün, üç gün, beş gün…

Kim kime, dumduma(3) olan bir dünyada, o dünyada yer alan şehirlerden birindeki sitede kim beni hatırlayacaktı ki?

Gazetedeki görevli çocuk, her sabah okuyup, yazıp değerlendirdiğim sarı, kırmızı, yeşil, beyaz, siyah renkli ispirto katkılı kalemlerle işaretli zarfları bir çanta içinde gazeteye götürüyor ve öğleden sonraları da gazeteye ait posta kutusunda birikmiş olanları aynı çanta ile bana getiriyordu, dikkat çekmemeye çalışarak, doğal olarak.

Zaten kendime gelinceye kadar evden dışarıya adım atmayı düşünmüyor, hatta anne-babamın baskıları nedeniyle cuma namazlarına bile gidemiyordum. Babam; soran olursa geçiştiriveriyordu soruları, yalanlarla…

Günlerden bir gün, arabamın hiç hareket etmemesi, üzerinde neredeyse bir karış olmasa da(!) bir-iki milim kalınlığında toz birikmesini dert edinen Mine araştırma yapmak, sorup-soruşturmak gereğini hissetmişti, neden ve nerden aklına esmişse?

Bu; bana karşı ilgisiz olmadığının göstergesi olabilir miydi? Ama sebep uydurmakta düşünceliydi herhalde. Hiçbir şey bilmeksizin “Pat!” diye, “Merhaba!” diyerek numarasını bile bilmediği bizim dairenin kapısını çalmak yanlış olmaz mıydı?

Tanrı insanlara “Yürü, ya kulum!” demişse, ya da Azrail’e emrettiği gibi; “Sen git, biz gereği için sebebini halk ederiz” diye sebep yaratmışsa, Mine’nin içinden geçene de cevap verecekti doğal olarak.

Gazetedeki görevli çocuğa rastlamıştı Mine. Ve “Sağlıklı Günler!” deyişiyle sonuca ulaşması çok kolay olmuştu;

“Emin ağabeyi düşmüş, kafası, boynu gitmiş, doktor boyunluk ve istirahat vermiş, o da evde yatarken verilen görevleri yapıyormuş!”

Onunla çıkmış, dairemizi öğrenmiş, eve gidip alelacele kek yapmış, termosa çay doldurmuş ve teyzesinin hayret dolu bakışlarına; “Bir komşusunun rahatsızlık geçirdiğini duyduğunu, ona ‘Geçmiş olsun!’ demeye gittiğini” fısıldamış, üstelik öcü gibi değil, ev kıyafeti ile.

Zili çaldı.

“Oğlum! Bir hanım kız geldi, sana; ‘Geçmiş olsun!’ diyecekmiş.”

İçerilerdeki odalardan tınlamak(1) zorunda kaldı sesim;

“Sitede tanıdığım öyle hiçbir kimse yok ki, bana ‘Geçmiş olsun!’ demeye gelecek! Özel olarak bir tek kişi tanıyorum, onun da umurunda değilim hiç, ölsem de zırnık kadar bile bana değer vermediğinden, benden haberi bile olmaz! Bu nedenle teşekkür edip gönderiver bir tanem annem zahmet olmazsa, beni yatağımdan kaldırmadan…”

Israr etmiş Mine.

Yana çekilmiş annem, kapı önünden.

Karşımda dikili olarak gördüğümde yatağımda doğrulmaya çalışırken; “Sen?” sözü döküldü dudaklarımdan.

“Benim! Başkasını mı beklerdin yoksa? Doğrulmaya çalışma ve bana neden saklanmak gayretini yaşadığını anlatmaya çalış! Nazarında bir komşu olarak da mı yokum? İlgini biliyorum, belki ben kendimi göstermesini bilemedim, bilemiyorum yahut! Umurumdasın, ölürsen, seni yitirmiş olmak üzer beni, ama bu üzüntüyü anlatmam zor! Sana kek getirdim, çay getirdim. Çabuk iyileş ve sana kızmama, sitem etmeme, bağırmama, uzak durma çabalarıma izin ver! Uzat elini tekrar, çekmeyeceğim, sıcaklığını hissetmeme izin ver ve sonrası için de beni destekle, güçlendir!”

“Bu kadar uzun konuşman gereksizdi. ‘Seni seviyorum!’ deseydin, bir çırpıda aydınlanırdı gönlüm, ama bana hiç yakın olmadın ki, bu sözü sarf etmeni umayım. İkramın için teşekkür ederim. Tek soru; ataman oldu mu?”

“I-ıh!”

“Peki, n’apıyorsun?”

“Birkaç dershaneye gittim! Ama aradığımı bulamadığım gibi, sözlerle, işaretlerle, fiziksel olarak tacize uğradım, vaz geçtim. Evi ve atanmamı bekliyorum şimdilik!”

“Yani boş zamanın oluyor!”

“Eh! Öyle!”

“Benim ne işle meşgul olduğumu biliyor musun?”

“Biraz!”

“Vaktin müsaitse, bekle, anlatayım, ilk parantezi hemen açayım, bunun için de bana tahammüllü olman gerek…”

Mine’nin meraklı bakışlarına aldırmaksızın, anlattım yaptığım işi; “Düşün!” diyerek ve yerimden kalkıp kapıya kadar uğurlamaya gayret ettim, Mine’nin “Yorulma, zahmet etme!” şeklindeki ısrarlarına rağmen.

Kapının önünde;

“Belki ömrüm yetmeyebilir, ama şimdiden bilmen isteğim; ömrüm seni sevmekle geçecek(16), senden başkasının bana hükmedeceğini düşünemiyorum, seni seviyorum ve bu sana armağan olarak kalsın! Ben ne olursam olayım, bu sözlerim yaşantında daima yer etsin Mine! İzinsiz söyledim ismini bağışla!..

Ancak bana bir kez daha, biraz daha vakit ayır, istersen hemen bir dakika sonra, istersen istediğin vakit. Sana şu anda olduğu gibi; ‘Seviyom, ayılıyom, bayılıyom!’ gibi hiçbir şekilde söz söylemeyeceğime, hiçbir şekilde senin deyişinle seni taciz etmeyeceğime söz vererek, hatta yemin ederek bir şeyler daha söylemek istiyorum.”

Ses çıkarmaksızın gitti, en büyük meziyeti(2) ses çıkarmamaktı zaten.

Yatağıma kendimi sererken, patronuma telefon ettim;

“Söz veremiyorum, ama iyi bir arkadaşı yanıma yardımcı olarak almayı düşünüyorum. Maddi bir talebim yok. Maaşımın yarısı onun, yarısı benim olur. Eğer başarılı olursak sen de ona göre davranırsın, yok olamazsak, beni kapı önüne koymak elinde…” dedim.

Huzur içindeydim, günlerden sonra ilk kez rahat uyudum, o gece. Rüyamda hınzırlık geçti gönlümden, mademki karşımdaki elini uzatmıştı ve umudum beraber çalışmak üzerineydi, öyleyse ilk dizeleri kendi mahlasım(2), ya da sakladığım ismimle göndermemde sakınca var mıydı?

Zarfladım, hazır ettim, en kısa zamanda beraber çalışacağımızı umarak, onun adını yazmadan gazete adresine postalamak için. Ama bu boyunlukla, imkânsızlıkla ve nasıl?

Başlangıcımsın, sonumda da öyle kalacaksın,
Sen dünyam için her zaman, her yere dolacaksın,
Hayal değil, sen vermesen bile, umut içimde
Kabul et! Önünde, sonunda benim olacaksın.
MİN-E-MİN ve EM-Mİ(*)

            Aradan geçen zamanın farkında değildim. Kapı bu kez parmak uçlarıyla tıklatılmıştı, annem kim bilir hangi vaktin namazına durmuş, babam güzellik uykusundaydı(3), ayağa kalktım mecburen, kapıyı araladım;

            “Doğrusu bu kadar çabuk beklemiyordum!”

            “Diyorsun! İnanmam mı gerek?”

“Serbestsin, iddialaşmayacağım! Mutfaktaki masaya oturursan, bir kısım şeyleri anlatmaya, bir bakıma bana yardım etmen arzusuyla teklifimle ilgili fikrimi desteklemeye çalışacağım!”

Odama yöneldim, CD(2) ve Flash Belleklerle(3) geldim;

“Beraber çalışabileceğimizi umuyorum, atanman yapılıncaya kadar, bildiğin, ama saklamam gereken düşüncelerle, senin adına kısa sürsün, benim için uzun olsun dileği ile. Elimdekiler, benim bugüne kadar yaptığım incelemelerin sonuçlarının kayıtları…

Vaktin oldukça başlangıç olarak bakmanı istesem, başlamadan angarya yüklemiş olur muyum sana?”

“Sanıyorum hayır! Eğer yardımımı kabullenirsen, bildiklerini üleşeceksem okurlarınla ve bildiklerimi üleşeceksem seninle, para-pul asla önemli değil!”

“Sağ ol! Sevindim. Seni patronla tanıştırmayı, yanında olup destek olmayı çok isterim, ancak doktor önerilerine göre bir süre araba kullanmamam gerek. Ne seni, ne de okuyucuları yalnız bırakmayı dilemiyorum, gerçi evden çalışarak gayretli olarak yapmam gerekenler konusunda gereğini yapıyorsam da. Acaba ‘Ehliyetin var mı?’ diye sorsam, menfaatim icabı, ayıp etmiş olur muyum?”

“Üniversiteye başladığımızda arkadaşlara uyup, biraz çalışıp hepimiz Sürücü Belgesi almıştık! Ama o gün, bu gün sadece özenle muhafaza etmekten başka çalışmam olmadı!”

“Mine…

Kardeşim, demek zorundayım. Menfaatim gereği dedim, doğru! ‘Acaba?’ diyorum, babama rica etsem, direksiyonda birkaç gün deneme yapsan, ‘Arabayı ben iyileşinceye kadar sen kullansan, gazeteye beraber gidip, gelelim!’ desem, seninle her anımda beraber olmayı dilemek için çok mu acele etmiş olurum?”

“Aklımdan geçmedi. Beni eklentisi olmaksızın ismimle çağırırsan sevinirim! Önce benim sana, sonra senin bana yardımından mutluluk duyarım!”

“O halde babam güzellik uykusunu bitirir bitirmez, olayın gerçekleşmesi için onu zorlayacağım! Yeter ki sen hangi zamanlar uygulamayı düşünürsen!”

“Amca ne zaman; ‘Hadi, kızım!’ derse ben o an hazır olacağım! Şimdiden ifade etmeye çalışayım ki, yarın öğretmen olduğumda kendi arabamı doya doya kullanmak, annemi-babamı gezdirmek için hep sizi, sizleri şükranla anacağım!”

“Çok acele olmadı mı? Yani öğretmen olunca, ‘Harç bitti, inşaat paydos!” moduna gireceksin. Daha başlamadık bile. Her ne kadar öcü gibi giyimli değilsen de, kaşlarını sitemle kaldırıp, gözlerini kısıp, dudaklarını büzmeksizin, şöyle ağız tadıyla dinlenip dinlenip karşındaki garibana fırça çekmeden ayrılmak yakışacak mı sana?..

Her ne kadar karşındakinin elleri böğründe kalacak olursa da. Affedersin; ‘Seviyom, falan demeyeceğim!’ diye söz vermiştim. Bu sözlerimi bir önceki sözlerim içinde parantezler arasına sıkıştırılmış kabul et!”

“İyi tarafıma gelmiş olsun, peki!”

“Madem iyi tarafına geldi, bana tahammül edeceğine inanarak yavşaklığımı bağışlayacağın inancıyla iki negatif soru sorabilir miyim? Cevap verme mecburiyetin yok!...

Sessizlik…

Şımararak sorduğumu farz et Mine; ‘Giyimini kuşamını terk etmenin sebebi benim sözlerim mi? Sen kendiliğinden mi karar verdin?..

Sessizlik yeniden…

Peki, anladım. İkinci sorumu da sorabilir miyim, eğer izin verirsen?”

Sadece başını kaldırdı Mine, büyüklük Allah’a mahsustu, ancak o güzelliğiyle benim karşımda tarif edilemeyecek kadar büyümüştü, ya da ben küçülmüştüm, sevgimin onu büyüttüğü inancını yaşarken;

“Mezuniyet töreniniz yapıldı mı, merak ettim! Yanılma ‘Beni davet et!’ anlamında söylemiyorum. Bu boyunlukla aranızda işim ne, zaten? Sadece hani ilk karşılaşmamızda beni görünce ‘Zebani(2)’ görmüş gibi sırtınızı dönmüştünüz ya o arkadaşınızla, hani hepiniz öyle misiniz, abartmış gibi olsam da tabii oğlanlar da badem bıyıklı, keçisakallı mı?”

“Evet, abarttın Emin! İyi olsaydın da keşke gelebilseydin!”

“Tarih ne zaman? Hem şansım var mı, yanında gözükmek için? Eğer birkaç gün içinde olursa bu şansı bekleyemem, ama iki-üç hafta sonraysa beni çabuk iyi et Mine, diyebilirim!”

“İyi olmaya gayret et, öyleyse!”

“Bunu bir vaat olarak algılıyorum, belki iyi tarafına gelir…

Yoo! Yoo! Bu cümleyi tamamlamaya hakkım yok!”

“Bence iyi ettin, alkışlıyorum, hem bak teyzemin namazı bitti, ben çaydanlığımı alıyorum, sen de babanı uyandır istersen, bir an evvel başlamanın ikimize de yararı olacak sanıyorum!”

Gitti, çünkü babamın güzellik uykusunu bozmaya hiç niyeti yoktu!

            Zapt edemedim kendimi, yazdıklarımdan bir ikincisini göndermeyi düşündüm, birincinin hemen arkasından, ağzından bir şey kaçıracağını ummadığı Umut adlı genç çocukla postalanmak üzere.

Yanılgım, Memure Hanımın; “Bir de pul parası verme, nasıl olsa size ait posta kutusuna konacak, gelenlerin içine koyuver gitsin!” demesi ve birinciye karşın ikincinin pulsuz ve postane damgasının olmaması idi. Bu benim açığa çıkmam demekti, haberim olmaksızın, kırk yıl düşünsem bile aklıma gelmeyecek. Dizeler şöyleydi bu kez;

Bir sevda ki, değil sabahtan öğlene kadar,
Gülümse, gönlünde olacak şölene kadar,
Sana ait bir gönül, bir beyin, bir kalp, bir ruh
Bu sevdam devamlı olacak ölene kadar.
MİN-E-MİN ve EM-Mİ(*)

            Birikme gereği olan dizelerdi, saklanacak, ya da saklanması gereken.

Umut’un yaşattığı garabetin sonu bana getirdiği zarfların içinde benim pulsuz zarfımın da olmasıydı, daha başlamadan mimlenmemin(1) olmaması mutlu etmişti beni.

Zarfı bir kenara ayırdım; blok görevlisi Ahmet Efendiyle daha sonraki tarihlerde postalanmak üzere. Bunun için Mine’nin rahat bir şekilde araba kullanmayı öğrenmesi, sonrasında da beraber gidip gelmemizin gerekliliğiydi…

            Babam;

“Maşallahı var, başarılı bir kız, çabucak kavradı!” derken sözün özü “Bana doyum olmaz, bundan sonra bakın başınızın çaresine!” gibiydi.

Son bir kez “Ben de yanınızda olayım!” dedim.

Son bir kez; ben yanlarındayken de “Maşallahı vardı Mine’nin, hem her bakımdan, kendine güvenerek!” dedi. Bu; ertesi günün sabahında benim, yani bizim beraberce mesaiye başlamamızın garantisi gibiydi bir bakıma…

Sabah, ön koltuğa oturdum. Mine emniyet kemerimi bağlamak için bana doğru eğildiğinde, dudaklarım değdi, Mine’nin yanağına. Tarifimdeki gibi kaşları çatıldı, dudakları sitemle büzüldü Mine’nin, kemeri bağlamaktan vaz geçerek sitemle direksiyona geçti ve sadece;

“Pes!” dedi, “Daha ilk günden sarkıntılık! Söz vermiştin oysa. Galiba bu kadar zahmete karşın benimle beraber çalışmayı düşünmüyorsun!”

“İnan ki içimden geçse, arzulasam bile, iznini almadan asla böyle bir şey geçmez aklımdan. Sadece dudaklarım değdi yanağına, istemeden, bilmeden. Kutsal bileceğin her şey üzerine, istersen canım üzerine bile yemin ederim. Sen istemesen de seninle bir saniyeyi bile ayrı geçirmeyi düşünmezken nasıl böyle bir eylemim olur ki Mine?”

Sustu Mine, sesini çıkarmadı, inanmakla şüphelenmek arası bir düşünce içinde olsa gerekti, oysa şüphenin sadece zalimlere has bir duygu(17) olduğunun bilincindeydi.

Gazetenin park yerine arabayı gayet iyi bir şekilde park etti Mine, “Aferin!” dememi bekler gibi.

Patronla tanışma, tarifler, izahlar, sunumlar, geniş salonu Mine’nin sahiplenmesi, arşiv niteliğindeki odaya benim yönlenmem, paralel telefonlar, tozlanmış ufak bir savaş tankı gibi olan bilgisayarın, masanın vb. temizliği, güne başlayış ve “Abi, kardeşim, kızım” resmiyetinde ilk anlar geçmeye başlamıştı, özellikle Mine’nin her daim yaşadığı suskunlukla…

Umut artık mektupları doğrudan Mine’ye getiriyordu, bana göre de öyle olması gerekti, yoksa zarflı-pullu düşüncelerimi nasıl ulaştırabilirdim ki ona? Bir dörtlük daha yayınladım kendime has usulle, çünkü Mine olmadan kendi başıma kımıldamam bile imkânsızdı, Ahmet Efendi sağ olsun!

Gerçi Ahmet Efendi de merak içindeydi, ama biliyordu ki insanın başına ne geliyorsa merakından geliyordu. Eh! Benim bir mektubumda da babamın yardımını inkâr etmem mümkün değildi. “Ölümümü seslendirdiğime” inandığım dizeleri de şöyle yönlendirmiştim;

Sen varken, ben yoksam nerelere gideyim?
Aşkım Nisan Yağmuru değil ki, ne deyim?
Canhıraş bir yangın tüm cismimi kapsayan
Sensiz yaşamaktansa “Öl!” de ki; öleyim!

Sevmek suç ise seni, söyle bileyim,
Benim seni sevdiğim gibi sevmen dileğim,
Zulmetsen de bir tebessümün için bil
Ömrü adadım sana, emret öleyim!
MİN-E-MİN ve EM-Mİ(*)

            Gönderdiklerim ile ilgili değerlendirme sesi çıkmıyordu Mine’den. Eskilerden bir demet ve yenilerle ilgili yorumlarını yapıyordu, gayet resmi bir tavırla benim masama gelip de. Öyle ki bir ara;

“Patrona söylesek mi acaba abi, bir sayfa daha eklesek gazeteye iyi mi olur acaba?” dediğinde, bunun doğruluğu tartışılmayacak bir öneri olduğu konusunda kendi kendisiyle hemfikir(2) gibiydi sanki.

Ancak gün doğmadan neler doğuyordu? Telefonu çalmıştı Mine’nin ve sessizlik bölünmüştü bir anda Mine’nin odasında;

“Yih hu! Atanmışım!”

 “Neresi?” dediğimde ve öğrendiğimde önce şaşkınlık ve belki de gizli-saklı kıskançlık ve sonrasında doğama egemen olan bir hüzün yaşamıştım. Bu, bir ümit kırıntısı olsa da gönlümde; “Yollarımız burada ayrılıyor!(18) demenin öz Türkçesi idi.

Tanrı, kalbi dürüst olana “Yürü ya kulum!” demişse, adı Mine olan o kulu da yürüyordu, “Dur, kulum!” denilen adı Emin olan kulu ise, yani ben yerimde saymaya mecbur kalıyordum.

Mine, gazetenin neredeyse hemen iki adım ötesinde denecek okula Edebiyat Öğretmeni olarak atanmıştı, bu neredeyse mucize gibi bir olaydı, bu mucize onun yaşamı için de bir mucizeyi gerçekleştirmişti, sevinç gösterisi olarak.

Mine yerinden zıplayarak, sekerek, sevinçle, dans eder gibi bir bakıma yanıma gelmiş, hüznüme aldırmaksızın kucaklayıp iki yanağımdan öperken, sağa sola sallamayı da ihmal etmemişti.

“Metronom(2) gibi sallanışıma bakma, Jiroskop(2) gibi dengemi sağlamaya çalışmaktayım!”

Hayretle açılmıştı, gözleri;

“Bir sevincin, bu şekilde acayip sözlerle duygusallaştırılacağını dünyada bir başkasının akıl edeceğini tahmin etmem bile zor! Hem neden ve ne istediğini de anlamış değilim. Hüznünde neler gizli Emin? Sevinmedin mi yoksa atanmama?”

“Senin adına sevindim, hem aşırı. Ama seni görmem kısıtlanacağı için, kendini öğrencilerinle üleşeceğin için, benden uzaklaşacağın ihtimali dolaysıyla da üzgünüm, saklamamam gerek!”

“Senden ayrılacağımı düşünmüyorsun, umarım! Derslerimi ayarlarım, boş günler yaratmaya çalışırım, ev ödevleri verirsin, vakit buldukça desteklemeye çalışırım seni, dünya hali, çok şeyler olacağına varır, ama öncelikle bunu kutlamamız gerek. Ben anneme, babama haber vereyim, sen de anne, babanı hazırla. Bu akşam bir yerlere yemeğe çıkarmaya çalışayım sizi.”

“Daha maaşını bile almadın, bu ne acele, ‘Oh! Emin derdinden kurtuldum!’ dercesine?”

“Sen başına dert aldın beni. Ben senden değil, sen benden kurtulacakmışsın gibi bir his var içimde!”

“Ağzından yel alsın! Ben sana sözle sarkıntılık etmeyeceğim diye söz vermiş olmasam, söyleyeceğim çok şey olurdu, ama susmak en iyisi olacak galiba!”

“Bu güzel müjdeli anı berbat etmeyelim, sen gideceğimiz yerler için bir şeyleri düşünekoy, ben de önce eve, sonra berbere falan gideyim!”

“Arabayı al, ben gelirim herhangi bir şekilde. İkinci söylediğin konuda ise bu şehrin en hızlı hovardalarından(2) biriyim ya, hem de bu halimle bile! Yıl 365 gün yetmiyor bana hovardalık için, bu nedenle diğer yıllardan bile ödünç alıyorum…

En sevdiğim yıllar ise bir gün fazla süren artık yıllar. Her bir adresi, şehrin her bir yerinin girdisini çıktısını biliyorum. Tercihinizi söylerseniz, size ona göre yer ayırtayım. Kebap, yöresel yemekler, sanatkâr olan cafcaflı(2) bir yerler?”

“Her şeyi abartmak zorunda mısın Emin? Sen gözlerime bakmak istemiyor musun? İsmini söylemem mutlu etmiyor mu seni? Atamam oldu diye küsmen, sitemin yakışıyor mu sana?”

“Benden ayrılacak olmanın sevincine katılmamı, hele ki böylesine katlanmamı nasıl beklersin ki benden? Neyse hadi, hemen arabayı al ve plânlarını gerçekleştirmeye çalış, ben istediğin vakitte evde, ailemle birlikte hazır-nazır olurum(1)! Sence saat 19.30 veya 20.00 uygun mu?”

“Evde site dâhili telefonundan haber veririm!”

“Anlaşıldı!”

“Galiba anlaşıldı!”

Oluşuverdi dizeler bende kahırla, daha o kapıdan çıkmadan evvel;

Sen yokken, nasıl yaşamışım, şaşıyorum?
Bu kalbi sensiz bilmem nasıl taşıyorum?
Ölmem haksızlık, anlatmamsa imkânsız
Ben bugünleri senin için yaşıyorum.
MİN-E-MİN ve EM-Mİ(*)

            Aslında insan duygularını tek mısra ile de anlatabilirdi(19), benim gibi dizeler sıralamak yerine. Bunun için karşımdakinde (eğer umut ettiğim gibi varsa) duygularını belli etmemekte direnen bir kalp yoksa!

            Mine’nin dileğine göre araştırma yapmam gerekliydi, ancak bunun için de patrondan izin alıp çıksaydım erkenden? Babamın, eniştesinin yanında ve onunla beraberken zıkkımlanamayacağıma göre bir iki yudum bir şeylerle nefsimi köreltmeye(2) çalışsam, bu arada zarfı postalasam ve ondan sonra araştırma yapmaya başlasam fena mı olurdu ki?

Yol üstünde ayaküstü bir yerlere daldım, pişmanlığımla, daha doğrusu geleceğimin hüznüyle. Vaz geçtim anında düşüncelerimden. Garsona, hayretten açılmış gözlerine aldırmadan; “Maden sodası, lütfen!” dedim…

Bazı şeylerin insanın başına kırk yılda bir geleceğini düşünmek bile mümkün değildir, hele ki benim gibi kırk yaşına bile henüz gelmemişse. Ancak yaşadıktan sonra belki 40 yılda bir yaşayacak olanın tonton(2), pirifâni(2), yaşlı, bekâr, huysuz bir dede olarak, pek olası gözükmüyor gibi olsam da; torun-topalağa karışmış, huysuzluk sıfatını en uç derecede aynen taşıyor olarak yaşamam mümkündü.

Birinci olasılık mucizelere, şans ya da tesadüflere bağlıydı. İkinci olasılığa ulaşmam ise pek mümkün gibi görünmüyordu bana. Çünkü bunun için müneccim(2), kâhin(2) gibi gelecekten masum(!) bir şekilde haber verenlere inanmalıydım.

Oysa böyle bir şeyi düşünmem, tahmin etmem fikir olarak vasatı bile aşmaz, aşamazdı.

Sözlerimin nedenine gelince, hanımefendi, yani öğretmen hanım, asıl adıyla Mine Hanım emretmişti ya, ben şehrin her türlü girdisini-çıktısını, ıcığını-cıcığını(3) biliyordum ya, tüm meşhur mekânlar benden sorulurdu ya!

“Ben bu karşılıksız olduğuna inandığım sevdayla yoruldum hayat, üstüme gelme(20)!” dedikten sonra cebimden çıkardığım bloknota bana inanmayan için satırları döşemeye çalıştım uluorta;

Gün olur, güneş seni getirir dünyama,
Gece olunca ay seni yerleştirir rüyama,
Bilinmezlik var cismimde bilirsin amma
Set çekersin, girmek istemezsin hülyama.
MİN-E-MİN ve EM-Mİ(*)

Araştırmış, taraştırmıştım. Tam bize uyacak gibi bir ilân gördüm, yol üstünde, “Canlı müzik” şeklinde. Nezih(2) bir yer olacağı düşüncesiyle yer ayırttım, avans bıraktım, valeyle(2), garsonlarla konuştum ve başım dik olarak evine yöneldim.

Tek düşüncem, arabada biraz sıkışık olarak gidecek oluşumuzdu, umursamak içimden geçmedi.

İçim-içime sığmıyordu, ama bu yaşanacak tarz değildi. Dünyam kararıyordu, kararmıştı hatta o ayrıldıktan sonra ve bundan sonra benim için sabahların olmayacağı inancındaydım.

Yaşam soysuzlaşmış, yitirmişti kendini dünyamda, hülyalarımda da. Bu kadar mı kendimi kopup koyuvermeliydim? Yaşamın anlamsızlığına karar verdim, o gitti mi, ben de beni yitirecektim.

Son diyebileceğim, ötesini sıralayamayacağıma inandığım dizeler sıralandı dudaklarımın ucunda, yitirmek istemeksizin kaleme aldığım. Bu; beni anlatış, bu; beni bilmesinin gerekliliği gibiydi karşımdakinin…

Mahvoluşum elinde, bin bir renk şekil, desende;
İnanman çok zor biliyorum; “İnandım!” desen de,
Ne olur uzat elini, sakınma; “Evet!” demesen de
Emin ol ve “Ben de seviyorum seni!” de sen de!
MİN-E-MİN ve EM-Mİ(*)

            Bu son sözüm, son dizelerim olacaktı üstelik akrostiş olarak ismini, şifreleri de anlayacağı, ancak bunu posta ile göndermek yerine bizzat kendisine elden vermeyi düşündüm, düşledim, başarılı olacaktım, ama nerede, ne zaman ve nasıl? En iyisi akşam yemeğinden sonra, ya da uygun bir vakitte arabama bırakacaktım bu son dizeleri…

            Sorun halloldu, arabayı park ettim, asansöre yönelip roof(2) denilen salona yöneldik. Rezervasyon(2) denilen bir şeyi akıl edemediğim için, salonun giriş kapısının önünde şoke olmak(1) hakkımızı kullanmak zorunda kaldık, benim sayemde.

Eda ile Ali’nin evlenme düğün töreni için mekân kapalıydı. Böyle bir olasılık aklımın ucundan bile geçmediği için ne yapmam gerektiğini bilemememin şaşkınlığı içindeydim, üstelik boynum yağlı bir urganla sarılı, yasalara karşı suçlu gibi, özürlü olarak.

Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş(21)! Perişan, şaşkın, özürlü ve başımın eğikliğini gören babamdan ve Muttalip Amcadan biraz daha yaşlıca görünen bir amca elimden tuttu;

“Hayırdır genç adam? Oğlan tarafı, ya da torunumun arkadaşlarından biri olsanız gerek, bir sorun mu vardı?”

“Özür dilerim amca! Kız kardeşimin öğretmen olarak ataması yapılmış, sevincini paylaşmak için yemek organizasyonunu benim yapmam gerekmişti. Maalesef Eda ile Ali’nin düğünü nedeniyle salonun kapalı olacağını aklımdan geçirememişim, araştıramamışım iyice. Tekrar özür dileyerek gençlere mutluluklar diliyoruz efendim, izninizle…”

Bana göre yapacağım ek bir şey yoktu, eve dönmekten, tarhana çorbası, menemen gibi bir şeylerle kutlamaktan başka!

“Ben Eda’nın dedesiyim. Mademki yolunuz bizimki ile çatıştı, o halde Tanrı misafiri başımızın tacısınız. Bana birkaç dakika izin verin lütfen, sizlere hemen bir masa ayırılması için emir veriyorum.”

Şaşkındım, başım eğik, hiçbirinin yüzüne bakamıyordum. Elimden tuttu Mine;

“Üzülme ağabeyciğim, yaşamda her şey olacağına varır. Bak, sayende herhangi bir ücret ödemeden yemek yiyip, musiki dinleyip, düğünü alkışlayacağız…”

“Yani; fırça, sitem, kızma haklarını sonra kullanacağının iması mı bu?”

“Aşk olsun ağabey, ne zaman öyle davrandım ki?”

Fısıldadım ancak;

“Ne zaman kullanmadın ki?”

Bir genç kız, bir delikanlı bizi hazırlanan bir masaya davet ettiler ve bizim masaya yerleşmemiz ertesinde nerelere doğru kaybolduklarını, başımın eğikliği, yemek ertesinde yiyeceğim fırçanın dozunu tahmin etmem nedeniyle fark edemedim.

Yan yanaydık Mine’yle. Muttalip Amca seslendi;

“Üzülmene gerek yok oğul! Olabilir böyle şeyler, ancak ders alıp tekrarlamamak kaydıyla. Şimdi bu mutlu günün neşesine iştirak etmeye çalışalım…

Ve içtenlikle senin de, Mine’nin de böyle hayırlı günlere ulaşmanızı dilediğimizi belirtmek isterim.”

Düğün yemeği boğazıma diziliyordu, herhangi bir şeyleri içerek tüketmem mümkün değildi, büyüklerimin karşısında su bile…

Nikâh kıyıldı, danslar, oyun havaları, ara ve sakin, slow(3) denecek bir dans müziği

Mine gözlerini dikti gözlerime, hafifçe bir baş işareti ile; “Dansa davet et!” der gibi, oturduğu yerden. Ona bu kadar yakınken geri zekâlı mı göründüğümün tereddüdü içindeydim. Belki o kadarın da ötesinde imalât hatam olmadığı halde son kullanım tarihi geçmiş yontulmamış kereste, hatta odun gibiydim, varlığımın tamamının özeti olarak.

Muttalip Amca yetişti gene imdadıma, Mine’nin belki de fark ettiği işaretini angut gibi anlamamış olmam(1) nedeniyle (galiba);

“Haydi gençler! Asker bavulu(22) gibi oturmaya mı geldiniz? Bu şansı tepmeyin isterseniz, ağabey-kardeş gibi siz de birkaç kez dönün dans olarak, bu arada etrafınıza da şöyle bir alıcı gözüyle bakın, bakalım! Belki gönlünüzün prensi, prensesi buradadır, ikiniz de üniversite mezunusunuz, belli mi olur?”

Mine sanki böyle bir komutu, ya da emri, yönlendirilmeyi bekliyor gibiydi. Geriye kalmadı, öne düştü, elimden tutup peşi sıra sürükledi beni neredeyse. Piste geldiğimizde elimden ve omuzumdan tuttu serbest kalan elimi de, kısa bir süre için azat ettiği eliyle beline götürdü.

Uzaklardan ağabey-kardeş, yakınlardan seven ve karşısındaki zalim idik, bana göre. Bu nedenledir ki belinden tutmak yerine başparmağımla dokunma gayreti yaşadım beline.

“İçtenlikle soruyorum; gerçekten ağabey-kardeş miyiz?”

“Ne yani? Seven ve sevmeyen, seven ya da sevmek istemeyen iki kişi mi deseydim?”

“Vazgeçtim, parmağınla belimi acıtıyorsun, beni kucaklaman o kadar mı zor?”

“En ufak bir fırsatı bile kaçırmıyor, değerlendiriyor, kızıyor, sitem ediyorsun, üzüyorsun beni. Bu nedenle tedbirli olmak gayretini yaşıyorum…

Susuyorsun, demek ki davranışımda haklıyım. İlk karşılaşmamızı hatırlıyorum, öcü gibiydin ve tuhaftır, arkadaşınla birlikte beni öcü gibi görüp çekinmiştiniz benden. İlk defa bu kadar yakın ve güzel görüyorum seni. Allah Muttalip Amcadan razı olsun…”

“Yani sana ‘Kalk!’ işaretini boşuna yaptım, öyle mi?”

“Sahi mi? Bak Mine; ‘Söz ver!’ dedin, söz verdim. İyi ki o öcü şeklinden kurtuldun. Şimdi yaşadığımız dünyamızdan birisin, saf ve temiz. Güzelliğin tüm salonu aydınlatıyor. Yalnız beni görsün istediğim gözlerine ömrümün sonuna kadar doymaksızın bakmak, dudaklarından ismimi işitmemin mutluluğunu yaşamak istiyorum…”

“Doğrusu söylediklerin iltifat mı, tenkit mi, anlayamadım, şaşkınım.”

“Bu salonda el ele iken, bağırıp-çağırma, kızıp-sitem etme hakkını kullanacağını düşünmeyip de seni tenkit etmem mümkün mü?”

“Gerçekten sana bu kadar mı eziyet ettim, eziyet ediyorum?”

“Buna eziyet değil de, işkence demek daha doğru ve uygun. Affedersin, iki tarafa sallanmaktan, devamlı konuşup, beni iğnelemeye(1) devam etmene tahammül etmemden başka bir halt ettiğimiz yok. Kamuoyu(1)(!) ‘Ağabey-kardeş’ olmadığımızı düşünsün, istemem. Oturalım, düşünmeyelim. Daha doğrusu ben senin düşünme hakkını kullanayım, sen de hayatını yaşa!”

Masadakilerin;

“Birbirine yakışıyorlar yahu!” diye başlayan sözlerle birbirilerini desteklediklerini ne Mine’nin, ne de benim bilmem mümkün değildi.

Şair; “Artık demir almak zamanı…(23)demiş, her ne kadar tavrımıza uygun değil gibi görünse de,  bizler de düğün sahibinin iyi niyetine nokta koymamız gerektiği kanaatindeydim.

“İzninizle büyüklerim, dedeye teşekkürlerimizle iyi dileklerimizi sunup hiç olmazsa telefon numarasını alıp ‘Allahaısmarladık!’ diyeyim ve gidelim, ne dersiniz?”

 “İyi olur, sığıntı gibi olmadık, ama bazı şeyler için de uygun vaktin geldiğini bilmek gerek!”

“İşte telefon numarasını bunun için almak istiyorum, bir uygun zamanda evlilere uygun bir hediye verme imkânı yaratmak için. Kim bilir bu tesadüf iyi ilişkiler için bir sebep de yaratmış olur!”

“Dedenin yanına ben de geleyim seninle ağabey!”

“Şart değil ki Mine!”

“Israr…”

“Kabul…”

Yapacak bir şey yoktu, nasıl olsa mağlubiyetim mukadderdi(2), mağlubiyeti baştan kabullenip ‘Pes!’ etmek(1) doğru olacaktı, doğru da oldu zaten!

Dede, ya da amca, ummadığımız bir çeviklikle yerinden kalktı yanına geldiğimizde, daha biz “İzninizle” demeden, ya da der demez! Ailesine döndü;

“Misafirleri yolcu edeyim, gelip anlatacağım!” dedikten sonra, ellerini ikimizin de bellerine dayayarak çıkışa doğru sürükledi bizleri adeta;

“Gençler! Her ne kadar nedenini bilemediğim bir şekilde ‘Ağabey-kardeş’ demiş olsanız da, bakışlarınızı ve birbirinizi sahiplenmenizi gördüm. Benim inancımı göz ardı etmeyin, sizi bildim, biliyorum. O gününüze ‘Katıl Dede!’ diye davetinizi alırsam mutlu olurum, hem ödeşmemiz gerek, bir bakıma değil mi, gecikmeden?..

Bu nedenle beni, bizi çağırmanız için telefon numaramı yazdım şu peçeteye. Yalnız biz yaşlıların birer ayağımız çukurda, sanırım demek istediğim anlaşılmıştır!...”

            Yemek böyle bitti işte, suskunlukla, sonrası evli-evine, köylü köyüne idi, bir bitecek oluşun başlangıcı gibi istemediğim, belki de aklımdan bile geçiremediğim, eve dönmemiz zor olmadı nefeslerimizde, büyüklerimizin fark edilen yorgunluklarında…

Dünyaya neden geldiğimi, yaradılışımın sebebini bilmiyorum. Doğmak da, ölmek de elimde değil, ama Tanrının mucizelerini yaşamaktan dolayı mutluyum, bu sevgi yoğunluğunda “Aşk” denilen duyguyu yaşamanın karşılığı olmasa da. Hem zaten aşk, karşılıksız vermek demek değil midir, almak isteyen olmasa da, hatta âşık olunanın âşık olunan olduğunu, aşkı bilmese bile…

            Ertesi gün, arabamın başındaydı, Mine…

“Benim arabaya ihtiyacım yok, geçerken beni gazeteye bırakırsan sevinirim, zahmet olmazsa, akşam da geçerken alırsan, tabii. Beklerim seni…

Olmazsa da sabahtan konuşuruz, ben eve kendi imkânlarımla giderim.”

Suskundu, kararsızdı, bir şeyler söylemek arzusunda gibiydi Mine, kabullenmişti, aklından geçen çok şeyi plânlayarak. Öncelikle benzin, sonra gerekecek diğer giderler olarak…

Akşam belirli bir vakitte geldi gazeteye Mine. Patron ve Umut çoktan yönelmişlerdi evlerine. Bomboş kalmış masasına geçti, bilgisayarı açtı. Bilgisayarın açılış sesi dalgınlığımdan sıyırdı beni.

“Bu kadar çabuk?”

“Memnun olmadın galiba…”

“Seni görmekten nasıl memnun ve mutlu olmam ki? Ama böyle yaparsan her akşam yolunu beklerim, bu da beni sensizliğe alışamayacağım için bitirir…”

“Yaşamak için gayretli ol, her şeyin sonu vardır, bilmelisin, azıcık sabır…”

Günler geçti aynı minval üzerine, son dizeler, neredeyse mevsimi geçmiş sonbahar yapraklarından biri gibi cebimde solarken, bir gün yeni bir günün akşamı gibi, elinde zarflar ve bir kısım kâğıtlarla odama girdi Mine;

“Emin! Mümkün mü rica etsem, ‘Ağaç, gökyüzü, ince, şen, çan gibi kelimeleri yazar mısın bir kâğıda benim için lütfen?”

“Neden gerekti ki?”

“Elimde birkaç şiir var da!”

“Desene okula başlar başlamaz seni gözüne kestirenler oldu, ya da üniversiteden, belki de geldiğin şehirdeki liseden arkadaşlarındır, sana ilgisini belli etmek isteyenler…”

“Benim yaşamımda senin düşündüğün gibi kimsem olmadı asla, sadece sen direnmektesin yaşamımda olmak için. Şimdi rica ettiğim kelimeleri yazar mısın? Değişik bir tarz deneme, çünkü eski müsveddelerin var elimde!”

Yazdığımda, hayret etmedi, Mine;

“Farkında mısın Emin? Grek alfabesindeki Lamda harfinin yan yatışı gibi, sağdan sola doğru yazılmış A harflerin. G ve Y harflerinin altları ise yine O ve U harflerinin altına yerleştirilmiş Lamda gibiler. Ve vazgeçemediğin İ harflerinin noktasını “O” harfi gibi yapman, Ç ve Ş harflerini kuyruklarını yan yatmış S harfi gibi C ve S harflerinin altlarına yamaman. Demek ki bu dizeleri hep sen yazdın.

Oysa bir sorduğumda; ‘Müstear(2) isimle, mahlâsla, sembol ya da işaretlerle tertiplenmiş şiirleri yayınlamadığımızı söyleyip koy bir kenarlara!’ demiştin. Ben de koymuştum. Şimdi bana bunların anlamını anlatacak mısın Emin?”

“Bak Mine! Sana söz verdim, ‘Dilimden bir şey duymayacak işitmeyeceksin!’ diye. Gerçekte söz uçar, yazı kalır(24). Benimkisi belki karanlıkta göz kırpmak, karanlıkta esnerken ağzımı ellerimle kapatmak, belki içkiye el sürmeyeceğim diye söz vermişken pipetle içki içmeye benziyordu. Ben de içimden geçenlerin hiç olmazsa bir kısmını dizeler halinde ulaştırayım istedim sana, parti-parti, taksit-taksit…

Bir gün mutlaka farkına varacağından emindim!”

“Daha ilk dizelerden hem de…

Onları senin gibi bir başkası hissederek yazmış olamazdı. Ama hep saklandın odana, cami avlusuna terk edilmiş kimsesiz bir çocuk gibiydin, oysa sahibinin ben olduğumu bilmeyen!”

“Mademki öğrendin beni, şu dizeler de sana son hediyelerim olsun öğretmen hanım, belki bir daha yüzüme bakmak bile istemeyeceğin!”

Son yazıp da gönderemediklerimi ve en son kaleme alıp da bitiremediğim dizeleri uzattım kendine.

Bu gece ay sende mavi mavi, neden?
Yalnızlığımla sarhoşum ben içmeden,
Bulutlarında denizlerin gözlerin
Sensin Tanrı, beni kendine kul eden.

Sesin serin, gülümse çatlasın imbat,
Sensizliğime kimse olamaz imdat,
Çaresizliğimde olsa da uçan halı
Yoksulluğuma ilâç olamaz Sinbat!

İşle ateşi içime, etme insaf,
Diz çöküp dilesem de etme sakın af,
Aşkımın zerresinden olsa da şüphen
Vazgeçmem, ederim etrafını tavaf.

“Benimsin!” desem, bana ait değilsin,
“Evet!” de, bu garip önünde eğilsin,
Kim ne derse desin, bil ki dünyamda
Sen meleklerden bile güzelsin…

Kâfir görünsem de olmam asla hacı,
Seni seviyorum, inanmaman acı,
Tarif etmekte güçlük çeksem de inan
Sensin gönlümün yaşatan tek ilâcı.

Devamlı kahretmen sanki marifet mi?
Benim hüznüm senin için ziyafet mi?
Bir gülümsemen için cismim fedayken
Sırt dönmene neden; bana eziyet mi?

İsteğim; seninle tükensin bir ömür,
Bunun için ederim Yaradan’a şükür,
Senden başkası yer ederse gönlümde
Sevdiğim, dinlen dinlen yüzüme tükür!

Demek istemem o ki; “Ellerimden tut!”
Gönlüm şenlensin, dolsun yüreğim umut,
Benim olmak istemezsen yaşam boyu
Çök mezarım başına, kendini avut!
(25)

Okudu Mine, üstelik dinlene dinlene diyeceğim şekilde, belki de her dizeye, her kıtaya ayrı ayrı önem vererek.

“Gerçekten istediğin için mi söyleyeyim?”

“İçinden geçmezse, geçmiyorsa kendini zorlamana gerek yok ki!”

“Ne kadar zamanım var?”

“Beni öldürene, ya da ben sensizliğin kahrıyla ölene kadar!”

“Ölmeni değil, bana hükmetmeni isterim!”

“Sen beni istemezsen, ben sana nasıl hükmedebilirim ki? Başlangıcımda söyledim, seni sevdim, seviyorum da, elini bir kez tutmama, içimden geçirmiş olsam da kaza ile yanağına dokunmama, atamanı öğrenip de beni sevgiyle değil, sevinçle öpmene rağmen. Ben, sen benim yaşamıma girdiğin andan beri seninim, beni istemen yeterli…”

“Bilemiyorum, ancak dizelerindeki sözlerin, mahlasın güzel, akrostişin de, uyakların da…”

“Haklı mısın? Ancak bilemiyorum, dediğini de bil demek isterim! Düşün. Eğer istersen yarın bizim için yeni bir gün olsun, yarın seni ben bırakayım okuluna, sonra da yapmam gereken işler için arabayı bir süreliğine ben alayım!”

“Bensiz olmaz!”

“Özel bir durum…”

“Senin özelin de benim, anca beraber, kanca beraber(3)…”

“Uzun sürebilir belki…”

“Benim için önemlisin!”

“Boynum için tomografi çektirmem gerek!”

“Yanındayım!..”

Sonuç olumluydu, bir gün sonrasına beraber ulaştığımızda. Direksiyonu bana teslim etti Mine. Artık ben, bendim kanımca, bağımsız, ama sanki ona zincirlerle bağlı, bağımlı bir mahkûm gibi, benim bildiğim, onun anlamıyormuş, bilmiyormuş tavrında, bildiği halde.

Ve çalışmalarımız başladı yoğun gibi, ya da yoğuna yakın, onun sessizlik ve ilgisizliğinde. Günlerden bir gün, hiç ummadığım bir anda, gayet doğal “Nasılsın?” der gibi söylendi, üstelik yüzünü bile dönmeden, odasından sanki Umut’a çay ısmarlıyormuş gibi;

“Mezuniyet törenimiz yarın!”

“Eee! Mademki ısrar ediyorsun, katılabilirim!”

“Israr etmiyorum, haber verdim sadece…”

“Espri olsun istemiş, dilemiştim, madem habermiş, anladım ki beni istemiyorsun, hayhay! Arabam senin, ben başımın çaresine bakarım!”

“Senin öteki adın Kanber’di değil mi?”

“Hoppala! Nerden çıktı bu da?”

“Kanber’siz, Kanber olmaksızın mezuniyet töreni olmaz, diye biliyorum da!”

“Olur! Olur! Sözümü hemen ağzıma geri tıktın ya! Hem ele-güne karşı ayıp olmaz mı? Boynumdakini görüp de, ‘Kim bu ağzı açık ayran delisi tavana bakan, tasmalı salon köpeği gibi adam’ demezler mi? En iyisi bu benzetmeye uygun bir salon köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp evimde oturmalıyım…”

“Aslında güzel bir benzetme; ‘Kız oğlana tasmayı takmış, peşinde koşturuyor!’ derler!”

“Gerçekte de öyle değil mi? Ben uçurum kenarındaki en nadide(2) çiçeği senin için alıp sana hediye etmek isterken desteğini istiyorum, elimi uzatıyorum, tutmuyorsun. Acıman yok, kahırlısın, sitem dolusun ve beni istemiyorsun, yalan mı?”

“Seni istemem için; ‘Şöyle de şöyle çaba gösteriyorum, gayret ediyorum, çalışıyorum!’ dedin de, ben mi duymadım? Her neyse bu konulara sonra da devam ederiz. Bu törende yanımda olmanı istiyorum, bu dileğim. Giyin-kuşan, yarın beni almak için bekle. Çekinme, arabayı ben kullanırım, seni zor durumda bırakmam…

Eğer beklemezsen, kurdun-çakalın(2) bolluğunda beni ateşe atıp benden temelli kurtulacağının müjdesini şimdiden vermek isterim sana!”

“Kısaca; ‘Kahrından öl!’ hatta ‘Geber!’ desen bu kadar uzun söz etmene gerek kalmazdı!”

“Hak etmeseydin, üstelik ölmeni değil, yaşamanı isterim mümkünse benim için, değilse kendin için!”

“Tanrının siz kadınlara biz erkeklerden daha fazla bahşettiği imkânları çok iyi kullanıyorsun. Seninle baş edemeyeceğim Mine. Yarın dediğin vakitte hazır olmam seni memnun edecekse kapında olacağım, ancak aklımdan geçirdiğim gibi değil, bir hizmetli gibi…”

“Son kelime hiç yakışmadı diline. İznin varmış gibi, verdiğin sözlere sadakatini yitirmeden, cümleni şöyle kursan daha iyi olurdu gibime gelir; ‘Seven biri olarak seni bekleyeceğim!’ gibi meselâ?”

“Madem izinliyim, bu şansı tepmem safdillik(2) olur; ‘Seni seven, senin kulun-kölen olarak yaşamayı dileyen biri olarak seni bekleyeceğim!’ diyorum!”

“İnandım! Ama iznin de bitti!”

Yürüdük, gittik…

Kapıdan daha salona girer girmez, o ne tezahürattı Allah’ım? Kucaklayan kucaklayana, öpen öpene…

Kenarda köşede kalmıştım, değer verilmemiş bir besleme(2) gibi.

Sonralarında aklına geldim herhalde Mine’nin. “C” harfi gibi dizilmiş arkadaşlarının yanından ayrılıp yanıma geldi, fırsatı değerlendirmeliydim, sessizce;

“Ne kadar çok sevenin varmış. Kazayla dudaklarım yanağına değdi diye dünyanın sitemini, fırçasını atıp yaygara ettin, sınıf arkadaşlarına, kim bilir kaç tanesi sevgilindir, öpmeleri konusunda ise şapır-şupur(3)…”

“Yoksa kıskandın mı?”

“Hakkım var mı? Bence tükürük hokkasına dönen yanağındaki lekeleri, yaşlıkları, ruj izlerini bir yıka istersen demek isterim…”

Mine “C” harfine yönelip parmağı ile “Bir” işareti yapıp lâvaboya yöneldi, sonra çıktı, beni yalı kazığı gibi bir kenarda bıraktığını unutup kendi gibi giyimli bir genç kızın yanına gitti. Bu vesile ile söylemem gerekli ki, hiç de tahmin ettiğim gibi öcü kıyafetlilerin çok olduğu bir ortamda değildim.

Belki art düşünceli(3) bir deyiş gibi gözükebilir, çoğu öcüler böyle bir kutlamanın dinimize(!) aykırı olduğu, katıldıkları takdirde Allah’ın günah yazacağı(!) düşüncesiyle, “İnançlarına ters” olduğunu gördüklerinden ve buna göre Allah’a karşı değil, çevreye karşı “Utandıklarından değil, yakışmayacakları düşüncesiyle” bu kutlamaya katılmamış olabilirlerdi.

“Mine, kendi gibi giyimli bir genç kızın yanına gitmişti!” dedim. Yine doğrusu, sonrasını bilerek söylemem gerekli ki; Mine’nin beni unutup yöneldiği o genç kızın, asansörde ilk, yolda ikinci kez karşılaştığım Emine olduğunu bilmem mümkün değildi. Hele ki aralarında hararetli bir şekilde benimle ilgili konuştuklarını…

“O; o çocuk mu?”

“He! Sevgilim!”

“Nasıl, yani?”

“Bana ‘Seviyorum! Aşığım!’ dedi, yani beni seviyormuş!”

“Sen, peki?”

“Ben de ona ‘Hadi yahu!’ dedim. Kızdım, sitem ettim, bağırdım, çağırdım, pes ettirdim, aynı gazetede beraber iş yapıyoruz şimdilik, ama başını bile kaldırmıyor artık yüzüme bakmak için…”

“Peki, ‘Sen’ dedim?”

“Valla sevilmek güzel bir şey! O, hiç başkasına, başkalarına benzemiyor. Onu görmekten hoşlanıyorum. Beni kaşlarının altından gözlemesi memnun ediyor beni. Onu gördüğümde içim ısınıyor, görmediğimde ise düşüncelerim, işlerim rast gitmiyor sanki. Bağırıp çağırmalarıma katlanmasından, ses çıkarmamasından mutlu oluyorum gerçekten ve…”

“Bu kadarı yeter, seviliyorsun, ama sevdiğinin, yaşadığının aşk olduğunun farkında değilsin. Bir öykü anlatayım sana, yaşadığım kısaca. Bu Leylâ-Mecnun değil, ben ve yitik sevdiğimle ilgili. Yani; Emine-Emrullah öyküsü…”

“Evet! İyi arkadaşımızdı rahmetli Emrullah…”

“Gerçekten! Ama ben bilemedim. Sevsin, daha çok sevsin istedim beni, ölecek gibi, ölecek kadar. O da onu benden daha çok seven ve onun sevdiği Tanrısının koynuna yöneldi, bir anda, genç yaşta, bir çırpıda ve beni yaşama küstürerek. Netice; mademki sevenin var, sen de onu sevdiğinin farkında olmaksızın direniyorsun…

Bence, direnme, tanrılaşma, uzat elini, elin boşlukta kalmasın senin de, benim gibi…

Benimki sonsuza kadar öyle kalacak çünkü. Bu söylediklerim bir kardeş önerisi, tavrı, kısaca ben olma, gerisi sana kalmış…”

Bu konuşmalar? Belki benim uydurmam, belki sonrasında edindiğim, tahminim yahut da zihnimden geçenler…

Her ne olursa olsun, kim kime, dumduma bir ortamdaydım, yuvasından atılmış bir leylek yavrusu(26) gibi, itilmiş, kakılmış, hatta hor görülmüş(1) (bence).

Bu, yani kimsenin beni adam yerine koymadığı, kimsesizliği yaşadığım bir ortamdı ve benim alıp başımı gitmemin göstergesi, hatta mecburiyeti idi.

Mine’nin “Yok olduğumu” bilmesi istek ve dileğiyle arabamın anahtarını göndermeyi denedim kendisine genç arkadaşlardan biriyle, kendisini işaret ederek uzaklardan. Ancak hemen değil, beş-on dakika, ben nefeslenip kaybolduktan sonra vermesi ricası ile...

O gencin bu sözümü “Hemen” anlamında yorumlayacağı, sözlerimin bir kulağından girip diğer kulağından çıkacağını ve anahtarımı hemen teslim edeceğini aklımdan geçirmemiştim.

Caddeleri, sokakları kendimle paylaşmak dileğindeydim gece boyu, sonunda onun getireceği arabamın güvenlik kapısından geçişini gördükten sonra da neye, niçin küstüğümü bilmeksizin eve gidip zıbaracaktım(1).

Olmadı ama. Firarımın(1) hemen hemen saniyeleri sonrasında arabam durdu yanımda;

“Gel!” dedi emredercesine Mine, arabayı çalışır vaziyette bırakıp, inip yanıma gelerek.

“Gelemem! Sen yaşamını üleş, üleşmek istediklerinle…”

“Ben neyi, nasıl ve kiminle üleşeceğimi sana mı soracağım, deli?”

“Bak Mine, affedersin! Gönül gözüm açıldığında, hoşlanma hakkımı kullandığım sendin karşımdaki, bilmezken bildiğimi sandığım. Senin dışında bir dünyam yok benim. Mevlâna’nın sözünü(27) onun engin hoşgörüsüne sığınarak söylemekten bıkmıyorum, bıkacağımı da sanmıyorum, sözümden de vazgeçerek; Seni seviyorum…

Seni seviyorum…

Seni seviyorum…”

Eğer kazanmak istiyorsam suskun kalmamalı, devam etmeliydim;

“Arkadaşlarına, çevrene gösterdiğin sevgi ve yakınlığın onda, yüzde, binde birine bile razıyken, öteledin(1) beni. Nasıl ümit var olabilirim ki seni sahiplenmem için. Sen pazardan aldığın düzgün gibi görünen bir patatesin içinin çürüklüğünü, kofluğunu(2), küfünü gördün mü hiç? Ben öyleyim işte şimdi, sana düzgün görünen, buna karşın sevgisizlikten, ilgisizlikten, devamlı sitem, kahır ve kaygılarından dolayı çürümüş, yok olmak üzere ve isteğinde…”

“Bir saniye! Sen içki gibi bir şeyler mi yapındırdın yoksa yokluğumda, böylesine zırvaladığına göre?”

“Keşke! O zaman bu kadar dürüst ve cesur olamazdım yüzüne karşı. Ama iyi ki aklıma soktun. Hadi sen evine git, arabayı da zahmet olacak götür! Ben de beni unutayım, kadehlerde, şişelerde…”

“Peki! Arabayı alıp gidiyorum. Mademki yarına içkiyle ulaşmayı düşünüyorsun, iç, eğer bu seni rahatlatacaksa. Ancak bil ki yarın yeni bir yaşama başlayacaksın ve ben o yaşamın içinde olmayacağım. Ben sadece şu anda bana aitim ve benim yaşamımdan, yaşayıp yaşamadığımdan asla sorumlu tutma kendini, hadi git, bensiz yaşamın için canın nasıl istiyorsa yarını yaşamaya başla şimdiden, yaşamında olsam da, olmasam da…”

“Deli olma!”

“Deli etme öyleyse, sev ta başlangıçlarındaki gibi sonuma kadar ve öyle yaşa!”

“Ben seni sevmezsem, yaşayamam ki?”

“Yaşa öyleyse! Seni engelleyen mi var?”

Direksiyona geçti Mine’m. Suçlu, güçsüz, kuvvetsiz, bencilce oturdum yanına. Mine sarıldı, öptü beni.

Dönüyordu dünya ve o benimdi artık, dünyanın döndüğünü kim söylemişti? Galile(126) mi? Ben söylüyordum şimdi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykü ismi olan “MİN-E-MİN” Mine isminin son harfi ile Emin isminin ilk harfinden, “EM-Mİ” ise bu kez; Emin’in ilk iki harfi ile Mine’nin ilk iki harfinden oluşturulmuştur. Öyküyü okuyanlar herhalde bu oluşumu kendiliklerinden hissetmişlerdir diye düşünüyorum.

“Hüzünle Kendiliğinden Oluşmuş Zoraki Dizeler” diye vasıflayacağım dizeler gerçekten kendiliğinden ve sadece bu öyküye uygun olarak sıralanmıştır.

Eda ve Ali, başlangıçlarında ve nikâhlarında ailece beraber olduğumuz üç çocuklu (Efe, Ege, Alp) seevgi ve şükran duyduğumuz bir ailedir. Ecem Deniz ve Ömer(cik) ise aynı sitede yaşadığımız sevgi dolu olduğum çocuklar…

Doğal olarak hiç birinin soy ismini yazmak içimden gelmedi.

(1) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen ölen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).

Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Bağrına Taş Basmak (Yüreğine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.

Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, çare aramak.

Firar Etmek; Kaçmak, kurtulmak. Askerlikte kıtasından, görevli bulunduğu yerden izinsiz ayrılmak, herhangi bir nedenle ayrılanların belirlenen vakitte geri dönmemesi.

Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

Hazır Nazır Olmak; Emre Amade, hazır, hazırlanmış olmak

Hor Görülmek; Horlanmak. Değersiz bulunmak, aşağılanmak, önemsenmemek.

İğnelemek; Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, kırıcı, üzücü sözler söylemek İğneyle tutturmak, iğne batırmak.

İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek.

Kahrolmak, Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Kefeni Yırtmak; Ağır bir hastalıktan, dertten kurtulmak, iyileşmek. Yöresel olarak ölecek sanılırken tekrar yaşama dönmek.

Kuş Kanadıyla Uçmak; En hızlı bir biçimde uçmak…

Mimlenmek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir hareketinden, davranışından, düşüncesinden ötürü bellenmek, kötü tanınmak, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına konmak, damgalanmak.

Müşahede Altında Tutmak; Gözlemlemek. Görmek, İncelemek.

Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek (Nefs (Nefis); İçimizdeki arzu, kötü istekler, ruh, bir şeyin kendisi, insan bedeni, ceset, kan, azamet).

Ötelemek; Daha ileri bir zamana bırakmak. Ertelemek.

Pes (Etmek); Birinin aşırı kurnazlığı sayesinde, “Ancak bu kadar olur” anlamında bir deyiş. Yenilgiyi kabul etmek ve “Pes!” ya da “Pes ediyorum!” demek.

Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek.

Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek. 

Tınmak (Tınlamak); Önem vermek, ilgilenmek, ses çıkarmak.

Vurgun Yemek; Vurgun sonucu sakat kalmak veya ölmek (Vurgun; Çok derine inen dalgıçların bir anda derinliğin azalması ve kanındaki azotun damarları tıkamasıyla beyne oksijen gitmemesi nedeniyle yaşadıkları sarhoşluk, hatta ölüm hali).

Yol-Yordam Göstermek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını göstermek.

(2) Amenna; Genelde peşine “ve Saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.”  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Besleme; Evlâtlık olarak alınarak ev işlerinde çalıştırılan kız. Yanaşma. Birinin yanında çalışan hizmetli, tutma.  Herhangi bir kuruluşu, onun maddi yardımları dolaysıyla körü körüne destekleyen. Beslenme olayı.

Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk Optik Veri Saklama Kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).

Çakal;  Aslı etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük bir yaban hayvanı olmakla beraber kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanılmaktadır.

Hemfikir; Aynı düşüncede, aynı fikirde olan.

Hovarda; Geçici aşkları olan, çapkın. Zevki için para harcamaktan çekinmeyen kimse.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Jiroskop; Her yöne dönebilen doğrultu ve açıları tanımlamaya yarayan bir alet. Yön bulur ve uçaklarda, helikopterlerde ya da gerekli olan araçlarda yere yataylık ve denge sağlar.

Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

Kameriye; Bahçelerde yaz günlerinde oturmak için yapılan, kafes biçiminde ve kubbeli, üstü sarmaşık bitkilerle örtülen süslü çardak.

Kofluk; Güçlü, sağlam, iyi görünmekle beraber bu vasıflarda olmayan dermansızlık. Kuruyarak ya da çürüyerek içi boşalmış olmak, çürümek, sasılaşmak.

Lânet; Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksunluk. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.

Mahlâs; Genellikle divan şiiri ve Türk halk ozanlarının ve kendini gizleme çabasında olanların kullandıkları ve ünlendikleri takma ad  (Kanuni Sultan Süleyman’ın mahlâsı Muhibbi idi, meselâ).

Metronom; Zaman sayacı.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Mizanpaj; Gazete, dergi, broşür, liflet, prospektüs (tanıtmalık) gibi yayınlarda sayfa düzenidir.

Monolog; Çevresindekilere fırsat vermeden, bir kimsenin yaptığı konuşma. Bir oyunda kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşma. Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikle güldüren hadise.

Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Müstear (İsim); Takma ad.

Nadide; Her zaman rastlanmayan, az bulunan, az görülen, çok değerli.

Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.

Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.

Rezervasyon; Müşterilere yer ayırma işi ve bu işi yapan bölüm.

Roof; Çatı katı. Çatı bölümü.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik

Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri gibi değerleri algılayıcı vasıta.

Tiraj; Gazete, dergi, kitap gibi şeylerin basılıştaki adetleri.

Tonton (Töntön); Tombulca, yaşlı, sevimli, hoş kimse.

Vale; Türkçe karşılığı uşak. Otopark görevlilerine verilen isim. Otoparkta gelen araçları park ederek zaman kaybını önleyen kişi.  İskambil kâğıtlarında üzerinde genç erkek resmi bulunan kart, oğlan.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Zebani; Zebellâ. Kötülüklerle anılan insanlara yakıştırılan bir unvan. Cehennemde bekçi olduğuna inanılan, eli topuzlu, çok iriyarı, çok güçlü, korkunç yaratık.

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.

Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

Dini Kaygı;  Dinle ilgili tasa yaşamak. Kötü bir sonuç doğacak diye üzüntü duymak.

Flash Bellek; Kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen, elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türü.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.

Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

Metro Goldwyn Mayer (MGM) Aslanı; Şirketin filmlerinin başlangıcında gösterilen karakter.

Saçma-Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Salkım-Saçak; Dağınık, düzensiz bir durumda, parçalara ayrılmış, parçaları sarkmış.

Sarıca Arısı; Küçük petek yapan ve bu petekte topluca yaşayan yabanarısı türü.

Slow Dans; Hareketleri yavaş bir dans türü.

Şapır-Şupur, Şapır-Şapır; Öperken, ya da yemek yerken çıkarılan ses.

Tilki Uykusu; Derin olmayan, çabuk uyanılan uyku.

Tipim Değilsin; Bir kısım özelliklerin olabilir, ama seni beğenmiyorum, “Git başımdan!” demenin özelliği!

Yarım Dünya; Şişman insanlar için dile getirilen aşağılayıcı bir deyim.

(4) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağını, iyilerin ödüllendirileceğini dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna.

(5) Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.

Failâtun; Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından biridir. (-.- -/-.- -/-.- -/-.-) Failâtun/ Failâtun/ Failâtun/ Failun. Açık heceler (.) kapalı heceler (-) ile gösterilir.

İnceltme işaretinin önemi olarak örnekler; Betül; Farsça Keçi, Betûl; ise; Bakire demek.

Kuyruk, ya da “çentik” konusunda; Münakasa; En az bedele razı olma esasına göre yapılan ihale, eksiltme, indirme. Münakaşa; Bir mesele üzerinde farklı fikirler söyleyerek yapılan karşılıklı konuşma, tartışma, çekişme, atışma.

Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ; Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”,  Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.

Nokta konusunda şöyle bir örnek vermek mümkün; “İnkilâp; Bu köpekler, İnkılâp; Terakki, ilerleyiş.”

(6) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(7) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. ATASÖZÜ

(8) Kezban Marşı; Bir tarihlerde “Cici Kızlar” denen bir grubun “I-ıh!” ya da “Kezban Marşı” adıyla seslendirdiği bir şarkıydı galiba, kim yazmış, kim bestelemiş hatırımda kalmayan. “Hayır dersem belki demek, / belki dersem evet anla…” şeklinde ve eklentisi “Çok söz söyler kadınlar / evet demezler asla” gibidir!

(9) Başın öne eğilmesin, Aldırma gönül aldırma… Sabahattin ALİ’ye ait Sinop (Cezaevi) yöresi türküsü.

(10) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.  Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).

(11) Ziynet Yerleri; Kur’an Nur Suresi 31. Ayet Meali; “Mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. (El yüz gibi) görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar” şeklinde olup kimlere görünüp, kimlere görünmeyecekleri ayet devamında tefsir edilmiştir.

(12) Muazzez İlmiye ÇIĞ; Yaptığı araştırmalarda; Mabet fahişelerinin başlarını örttüğünü, örtünmenin İslamiyet’ten önce de var olduğunu belgeleriyle kitaplarında izah etmiştir.

(13) Anjiyo (Anjio); Anjiyokardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.

By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.

Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR, MRG, EMAR); Ağrısız bir tanı tekniği.

Stent; Tıkanmak üzere olan damarın içine konan araç. Kafes.

Tomografi; Bir organ ya da organizma kesitinin röntgenle filmini çekme.

(14) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(15) Akacak Kan Damarda Durmaz; Kişinin alınyazısında bir zarar, br musibet, bir kötülüğe uğramak varsa ne yaparsa yapsın bunun önüne geçmez, olacak olan olur.

Olacakla Öleceğe Çare Bulunmaz; Her şey olacağına varır. Alında yazılmış olan başa gelir. İnsan ne kadar önlem alırsa bazı şeylerin gerçekleşmesine engel olamaz. Kaderdir, sorgulamak yerine kabullenip sabretmek gerekir.

(16) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(17) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS) şeklindedir.

(18) Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız!  Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.

(19) Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kâfidir!  (Maksat kalıcı bir eser bırakmaksa tek mısra bile yeterlidir) Koca Ragıp Paşa

(20) Ben yoruldum hayat, gelme üstüme / Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne… Muharrem SARIKAYA’ya ait Muhayyer Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

Çok yoruldum sevgili; daha fazla yorma beni. Ben fazlasıyla ödedim zaten, uğrunda kaybettiklerimin bedelini. Cemal SÜREYA

(21) Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez; İnsan, başı gerçekten dara düşmedikçe çalışıp da sıkıntıları varsa çare bulmaya kalkışmaz. Ancak bunu yapma zorunluluğu hissettiğinde, bunaldığında umulmadık yerden yardımın gelebileceğinin atasözü olarak ifadesidir.

(22) Asker Bavulu Gibi; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (her ihtimale karşı genelde tahta olarak belirlenen ve konulduğu yerden kaldırılmasında sıkıntı çekilen) sabit, durağan, kıpırdamayan,  gidilecek yere kadar herhangi bir eylemi olmayan işlevler için kullanılan söz dizisi.

(23) Artık demir almak günü gelmişse zamandan… diye başlayan dizeler Yahya Kemal BEYATLI’nın  “SESSİZ GEMİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(24) Söz uçar, yazı kalır; Ağızdan çıkan sözlerin yok olup gidebileceğini, unutulabileceğini, ancak yazının herhangi bir şekilde (yırtılma, yanma gibi durumlar hariç) kalıcılığının ifadesidir.

(25) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “AŞKIN ŞAŞKINLIĞI OLUR MU? (NEDEN OLMASIN?) DİZELERİ.

(26) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye.

(27) Mevlâna’nın sözünün aslı; Sık sık verilen aynı öğütten sıkılma. Çünkü bir çiviyi çakabilmek için defalarca vurmak gerekir…  şeklindedir.

(28) Galileo Galilei; 1564-1642 yılları arasında yaşamış modern fizik ve astronomi üzerine çalışmış, pusula ve termometreyi icat edip, mikroskobu geliştirmiş İtalyan bilim adamı. En önemli sözü; tüm baskılara karşın dünyanın döndüğüne dair; “Her şeye rağmen dünya dönüyor!” dur.