Doğrusu “Meslek Hastalığı(1)” denir miydi yaşadığıma, tereddütlüydüm(2). “Bilgisayar başında oturma hastalığı” demek daha doğru olacak sanki! Sabahtan akşama kadar civcivler sağlıklı doğsunlar(!) diye yumurtalarının üstünden kalkmayan, hatta zorunlu ihtiyaç molaları mecburiyeti dışında yerinden kıpırdamayan gurk tavuk(3) örneği bir mimardım ben.
Eee! Tüfek icat oldu, mertlik, fenni gübre icat oldu tarım, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) icat oldu adalet…
Ve televizyon icat oldu sevgi, saygı ve iletişim bozuldu ya! İşte böyle, bu şekilde bilgisayar icat oldu işte böyle benim de belimin, sırtımın ayarı bozuldu ve galiba kambur oldum.
Dostlar, arkadaşlar dürtükledi(3), ya da tetikledi her neyse, önce doktor tavsiyesi olarak 4 numara(4) şeklinde, ya da sandalye biçiminde yatarak düzensiz uyumaktan vazgeçtim.
Birkaç ay, çok seans fiziksel tedavi(5) aldım, belime, sırtıma ve özellikle kulunçlarıma.
Tiryakisi olmuştum fiziksel tedavinin. Ağrılar yokladıkça, nasıl olsa elektrotlar çantamdaydı, “Yürü, anca gidersin!” örneği, akşamüzerleri, şarkıdaki gibi(6) “Hop ordaydım!”
Tiryaki deyince yanlış anlaşma olmasın, devlet baba, bilmem ne kanunuyla(7) kapalı yerlerde sigara içmeyi yasaklamıştı ya, Allah razı olsun devlet babadan, eh birazcık da olsa patrondan; “Yassah Hemşerim!” demiş ve sigara içmemek konusunda akan sular durmuştu(4).
İçki için rahmetli anne ve babama sözüm vardı; “İçkiye el sürmeyeceğim, dudaklarımı değdirmeyeceğim!” diye. Gerçekten de sözümde duruyordum.
Hani çok güç durumlarda kalırsam, sözümü bozmaksızın, karşımdakiler gülüp alay etseler dahi aldırmayıp pipetle içiyordum, el sürmemek, dudak değdirmemek kurallarına uygun olarak, daha da çok güç durumda kalırsam, direnmekten vazgeçip kurallara ve topluma uyarak, beden boyu, sallanmaya çeyrek kalaya kadar zıkkımlanıyordum, yemin kefaretini ödeyerek.(3).
Ertesi gün de bir poşet tuz alıp sokaktaki herhangi birine veriyordum, batıl itikat(8) mı, hurafe(8) mi, yeminin kefareti olarak mı, bilmem. Öyle duymuştum, nereden bilmem, ama işime, cismime, düşünceme, asil olarak(!) beynime uygun geldiğinden.
Bu fiziksel tedavilerin benim için en büyük sakıncası, anne-babamdan yadigâr(2) kalan, dayalı-döşeli evimle yakınlığımın bozulması idi.
Patronla konuşmuş, anlaşmış arşiv olarak kullandığımız odanın bir bölümüne portatif bir yatak, sandalye ve masa koymuştum. Gerçi evime ulaşımım kolaydı, fiziksel tedavinin ardından tek halk otobüsüyle, ya da metro denilen trenle. Ancak git-gel yapmak yerine, tedavinin ardından büroya dönüyor, tamamlanmamış işlere devam ediyordum, arkadaşlarımın yarım kalan işlerine de angarya kabul etmeksizin, sıkıldığım zamanlar ve uykumun geldiği ana kadar destek çıkıyordum.
Benim bu işgüzarlığım(2), ya da vaktimi değerlendirmem arkadaşlarımı nasıl memnun etmez, patronum arşiv odasının bir köşeciğini bana nasıl tahsis etmezdi ki?
Aslında büroda kalmakla bir hayli masraftan ben kurtuluyor, ancak büroyu masrafa sokuyordum! Mesai sonunda, belki gecenin kör vakitlerinde canım çeker, sallama da olsa çay demler, karıncalar tarafından istilâya uğraması mümkün olmayan kraker, bisküvi ne bulursam tüketirdim.
Annemi babamı yitireli beri, diğer bir deyişle fizik tedavilerimi bahane ederek büroya taşındığımdan beri büronun neskafe, şeker, poşet çay, bitki çayları, ara sıra azıcık kabilinden de meşrubat giderleri artmıştı ki olacaktı o kadar, olsundu hem.
Birincisi büroda kalınca sabah çay hazırlama derdi olmuyordu işin görevlisi hanım kızımız geldiğinde. Personel gelinceye kadar üstesinden geliyordum evvel Allah. Yaz kış demeksizin pencereleri açıp havalandırmak da cabasıydı(2), eğer dışarılarda is, zifir(2) vb. kokusu yoksa…
İkincisi gelen misafirlerimizin ikram sorunu olmuyordu, misafir çikolatası dâhil, her bir şey mevcuttu buzdolabında ve raflarda.
Üçüncüsü ben bir tufeyli(2) değildim, görmemiş, iyi niyetleri istismar(2) edecek, üç kuruşluk menfaatlere “He!” diyecek gibi/kadar. Sadece kendim için değil, eksik ne olursa olsun büro için de alıp tamamlamaya çalışıyordum, üstelik arşiv odasındaki dolapta yedekli olarak kalem, ataç gibi büro malzemesine kâğıt peçetesine, ıslak mendiline kadar...
Gerçek şu ki evimle irtibatım(2) donuk gibiydi, ev anahtarımın bir yedeği karşı dairede Hümeyra Abladaydı, aslında “Teyze” demem gerek, ancak bir kısım mecburiyetler beni “Abla” demeye zorlamıştı, uzatmaya gerek yok. Oysa Hüseyin amcaya “Amca” dememle kimse ilgilenmezdi, bir harf kadar bile.
Kızlar bizim ellerimizde büyümüşlerdi, şimdilerde üniversiteye giden. Belirtmemin nedeni, sınavları ya da herhangi bir mecburiyetleri olduğunda ders çalışmak için benim evimi tercih etmeleri idi, izinliydiler, bana sormalarına bile gerek yoktu.
Bilgisayarım, televizyonum, telefonum emirlerine amade idi. Tek sakınca evi temizliğe gelen ablanın herhangi bir nedenle gelmemesi durumunda her ne olursa olsun, nereden sızıyorlarsa evimin tozlanması idi.
Evin giderleri otomatik ödemede idi. Her ne kadar kızların özellikle sakin bir şekilde ders çalışmak için gelip gittikleri aklımda kalıyorsa da, su, doğalgaz, elektrik saatlerinden herhangi birinin “Sarfiyat yok!” diye mühürlenmesini istemiyordum.
Bunun için, ayda-yılda bir (“Yok, deve(4)!” diyeceğim, ama bana yakışmayacak!) yani haftada bir, en fazla on beşte bir evime uğruyor tüm lâmbaları yakıyor, pencereleri açıp havalandırıyordum.
Kendime yettiğim için, vaktim de müsaitse iç çamaşırlarımı yıkıyordum. Eh otomatik çamaşır makinesinin düğmesine basmam için parmağım biraz yoruluyordu, ama olacaktı o kadar!
Buzdolabım çalışır durumda, çocuklar, yani kızların arzu ve istekleri için daima hazır ve nazırdı(26). Meşrubat, maden sodası, kola, gazoz, çikolata, neskafe, bitki çayları, poşet çay gibi ve mutfak dolaplarının bilinen köşelerinde gofret ve çerezlerini eksik etmezdim, her gelişimde bayatlarını alıp büroda tüketirdim, yerlerine tazelerini yerleştirerek.
Buzdolabımda başka bir şey olmazdı pek, kızlar, çocuklarım gibiydiler, hamaratlık(2), titizlik konularında benim çok da çok ilerlerimdeydiler, yani tüketim tarihi geçmiş hiçbir şey olmaz, olamazdı ne buzdolabında, ne de kilerde…
Nadiren süt almışsam en kötü ihtimalle bıkıncaya kadar neskafe yapar, içerdim. Tekel maddeleri annem, babam sağken de girmezdi, bira bile, şimdi de, sözüm sözdü çünkü.
Annemler sağken de ev işleri için gelen ablanın ismini hâlâ bilmiyorum, iyi mi? Ama hakkını ödeyemem. Masanın üstündeki kutudan hak ettiği miktar kadar parayı alır, pırıl pırıl yapardı evimi.
Tozlar alınır, süpürge tutulur, camlar temizlenir ve en önemlisi örtüler, perdeler, gömleklerim gibi dış çamaşırlar(!) dediğim bölümü de kendince uygun gördüğü vakitlerde, yıkar, asar, kurutur, ütüler ve düzgünce yerlerine yerleştirirdi.
Genelde böyle durumlarda Hümeyra Abla büroya telefon ederdi ve ablanın her şeyi istediği gibi rahat çalışıp halletmesi için o gün (genelde pazar günleri) eve gelecek gibi olsam da gelmezdim. Gönüllü büro bekçiliği yapar ve genelde öğle yemeği için kendime ziyafet verme hakkımı kullanırdım!
Aklımdan zorum yok, ancak Hümeyra Ablamın zoru, ısrarı benim yalnızlığımın tedavisi idi, annemin de vefatı onu sanki boşluğa iteklemişti, alışkanlıklar çabuk terk edilemiyor, yokluklara tahammül zor oluyordu herhalde insanlar için, yaşayan biri olduğum için, biliyorum.
Sanıyorum, Hümeyra Abla, eşini işine, kızlarını okullarına uğurlarken karşısındaki kapının da açılıp güler yüzlerle karşılaşmayı umuyor olsa gerekti. Özleminin bebekler olduğunu da düşünebilir miydim?
“Yoksa!” diyordum, “Acaba?” diye ekliyordum, bazı bazı isteklerim Hümeyra Ablama angarya olarak mı görünüyordu ki?
Ne yani, Hümeyra Ablam mutlu olsun, neşelensin diye evlenecek miydim yahu? Tövbe! Tövbe! Benden istenen; sevgi, saygı, mutluluk olmaksızın bir kadını kullanmak olmaz mıydı?
Aslında ev sahibi olmam bana yüktü. Gerçi bu psikolojik yükün(9), bedensel yük olarak da bel ve sırt ağrılarımın bir nebze(4) de olsa sebebi olduğunu düşünmüyor değildim. Ama ben, bana bu konuda; “Hadi ordan be!” diyordu ki bence birinci ben haklı gibiydi!
Geçen günlerime itirazım yoktu, olamazdı da. Babasızlığa olduğu gibi annesizliğe de, yalnızlığa da alışmıştım. Büroda sesleri, sokağın, caddenin gürültülerini içeriye sızdırmayan, dışarıdan içeriyi göstermeyen camlar ve birinde asılı Türk bayrağı olan pencereler, klimalar yaşamımın katkıları idi...
Ek olarak patronumun gülümsemeleri, ayırımsız ikramiye ve bayram-seyran primleri, gerekliymişçesine ölümlük-dirimlik olarak biriktirdiğim aylık artışlarımla yaşadığım herkesin bunalma hakkı(10) olan kimsesizlikten ve yaşamdan ben kendi adıma memnundum, ya da gelecek için yanılma payımı dikkate alarak; “Memnun gibiydim!” diyeyim.
Günlerden bir gün benim yaşlarımda, galiba benden birkaç yaş büyük olduğuna inanıp da “Ağabey” dediğim ve de dolaysıyla benden farklı olarak çoluk çocuklu ve kilolarından şikâyeti hanımı olan ağabey yanıma geldi ve;
“Bilmem ilgini çeker mi? Biliyorsun, ikinci bebek süresi içinde bir hayli kilo almıştı benim hanım. Arkadaş önerisi ile bir spor, sauna, masaj salonuna devam etmeye başlamıştı. Dün eve geldiğinde sohbet ederken, masaj salonunda Uzakdoğulu bir masöz(2) olduğunu, saunadan sonra onun yaptığı masajla ağrılarından, sızılarından ve kilolarından kurtulduğunu söyledi karım…”
“Eee! Ağabey, benim kilo sorunum, şikâyetim yok ki?”
“Ben öyle mi, dedim, lâfımı ters anlama, hele bir bitireyim…”
“Peki, hemen gücenme, devam…”
“İkide bir şikâyet ediyor ve fizik tedaviye gidiyorsun, gerçi sağlık sigortan karşılıyor, ama o kıza sen de bir görünsen demek isterim, ne zararın olur ki, üç-beş-on lira…
Ha! Ödemem dersen, benim cebimde akrep yok, yeter ki sen iyi ol, ben öderim. Bak sevildiğini bil, gerekirse demiyorum. Eşim kardeşin de, ben de her an, her ne olursa olsun, yanındayız, senin gibi mükemmel ve…
ve…”
“Çekinme söyle sizleri, çocuklarımmış gibi sevdiğim çocuklarınızı seven ve her türlü olasılığı değerlendirip de evinizin nerdeyse nüfusuna kaydettiğiniz biri gibi…”
“Sen yok musun sen, o güler yüzün, tatlı dilinle yılanı bile deliğinden çıkarırsın? Hele ki çocuklar senden haberdar olsun! Sahi çocukluklarından kalan o güreşleri bırak, şimdilerde, bu yaşlarda araba, beygir olmayı nerede öğrendiğini soracağım, ama hadi ben sormayayım, sen, gerekli gördüğün anda anlat!”
“O nefis yemekleri yapan birileri varsa ve o evin beyi karısının ısrarı ile bir angut garibanı(4) yemeğe davet ediyorsa benim de sevgili çocuklarım için araba, beygir olmamı sorgulamak dert ya da ayıp olmasa gerek değil mi üstat? Gerçi iki rakibiz, ama çok ve çoktan çok sonra senin sıranı kapacağım, ama o muhteşem insana, dünyada ve ahrette(35) bir tanem olacak sevgiline, ‘Sevgilim’ diyeceğim o muhterem, çocuklarınızın annesi olana dinlenip dinlenip dua et!”
“Şuralarda bir yerlerde ‘Yağcılar Sitesi’ vardı, galiba sen oralarda oturuyorsun gibime geliyor?”
“Duygularımı çok iyi biliyorsun, keşke tek evlât olmasa da eşinin kardeşi de olsaydı?”
“N’apardın?”
“Öylesine mükemmel bir insanın kardeşi kötü olabilir miydi? Söyletme beni! Tek sorun ben onu isterken, onun beni istememesi olabilirdi ki, o zaman da desteklerinizi istemek benim boynumun borcu olurdu, bilemiyorum, herhalde ‘Hayır!’ demezdiniz gibi bir his olurdu içimde, doğal olarak tüm karar karşıda olarak...”
“Neyse, peki, anlaşıldı, tamam, anladım. Senin için adresi aldım, tercih senin. Tek sakıncamız kızcağız Türkçe konusunda tıntın yapıdaymış(11)! Şöyle-böyle, çat-pat(4) İngilizcesi varmış. Sen kolej mezunusun bilirsin, belki sen ona İngilizceyi, Türkçeyi, belki de o sana Uzakdoğu ülkesinin lisanını öğretir. Tercih doğal olarak sizin!”
Duraklar gibi oldu bir süre, sanki yama yapmak ister gibiyken devam etti;
“Kızın adı Candy. Söylemek istediklerini genelde, yarım-yırtık İngilizcesiyle, ya da genelde işaretlerle, ya da bloknotuna çizdiği kibrit çöpü, ya da belirgin işaretlerle anlatıyormuş. Beni dinlersen ‘Yanına ya bloknot artı kalem yahut da laptopunu al, öyle git!’ demek isterim. Tabiidir ki, inanıp denemeyi istersen…”
“Sağ ol ağabey! Deneyeceğim, kaybım ne olur ki?..
Salona gittim.
Müdire Hanım pozunda ve pozisyonunda, tarifte zorlanacağım, asık suratlı olmak için çaba gösterdiği belliyken, suratını asmakta başarılı olamayan (Bir bakıma Hümeyra Abla ötesinde) ancak yüzde bin emin olarak iddia etmeliyim ki, iyi bir insan olduğuna kalıbımı basacağım bir hanımın karşısına diktiler beni, ben de dikildim, bana zahmet olmadı, yani!
O sordu ben cevaplamaya çalıştım. Ben sordum, o cevapladı. Sorularım karşısında itici, tereddütlü ve zamparaymışım(2) gibi bir tavrı vardı. Hele ki bekâr olduğumu öğrendiğinde...
Gene de çağırttı Candy’yi. Müdire Hanım istek ya da dileklerimi işaretlerle ve İngilizce olarak benim anlatmamı belirtirken, “Gel!” der gibi salladı elini.
Genç kıza döndüm, önce “O” harfi şeklinde tek parmağımla yüzümü ve sonra iki parmağımı kendi gözlerime, en sonra da ona doğru yönlendirdim; “Bak! Gör! Anla!” anlamında.
Her ihtimale karşı elimde getirdiğim laptopumu masa üzerine koyup çalışır pozisyonu aldım ve doğrulurken yüzümü ekşitip, elimi omuzlarımın, kulunçlarımın ve belimin üzerine koyarak, her seferinde “Çatır! Çıtır! Of! Öf!” şeklinde sesler çıkarma gayretinde oldum!
Meraklı gözleri üzerimdeydi. “Anladım!” anlamında olsa gerek, işaret parmağıyla şakağını işaretledi.
Yapmam olası gibi görünse de, nasıl ve ne gibi cesaretlendiğimi anlamaksızın Müdire Hanımın elinden tutup masasından kaldırıp, sırtını kendime döndürdüm, kulunçlarımı işaretlerken, Müdire Hanımın da kulunçlarını kırar(3) gibi yaparak mıncıkladım.(3)
“N’apıyorsun ayol? Gıdıklanırım ben! Hah! Hah! Hah! Hay!”
“Affedersiniz!” ekinde önce sırtını, sonra belini mıncıklayarak hareketlerime devam etmiş ve sonrasında baştan aşağıya elimi bedenine dik olmak üzere doğru ve sert şekilde tutarak sırtında vururmuş gibi kare kare dolaştırmıştım.
Müdire Hanım gülme krizi içindeydi Genç kız gülümsemişti sadece, hayret edercesine.
“Sen çok yaşa genç adam, işaret dilinin maşallahı varmış!” Sözlerinin sonu gülme hareketinin tekrarı gülümseme şeklindeydi.
Candy’ye Müdire Hanımın bacaklarını ve kendi bacaklarımı göstererek, işaret parmağımı “İstemem!” anlamında sallarken, kafamı da iki yana çevirerek meramımı anlatma gayretinde oldum.
Candy aynı işareti tekrarladı, elini şakağına götürerek.
“Abla! Son bir hareketi göstermem için de izin verir misin lütfen!”
“Yeter yahu! İyi çocuksunuz, anladım! Oramı-buramı kurcalayıp güldürmeyecekseniz peki!”
“Candy! Bak bu, önemli!” dedim. Sanki Türkçe biliyor muştu da…
Ancak hayretinin, şaşkınlığının ya da irkilmesinin(4) sebebinin ismini söylemiş olmamdan kaynaklandığını anlamamıştım.
Müdüre Hanımın sırtını döndürdüm, sanki kuvvetliymişim gibi pazumu gösterip, ayağımı kıvırıp Müdire Hanımın beline yaslarken, omuzlarından tutmayı ihmal etmeksizin; “Tıkırt!” ya da “Çatır-Çutur!” gibi sesler çıkartmayı ihmal etmedim.
Uzak doğulu bir masözün bunları bilmemesi gibi bir şey söz konusu olamazdı, ama tüm bu tarifleri şirinlik olsun diye de yapmadığıma kendimi inandırmak çabasındaydım ve doğal olarak buna karşımdakileri de anlatma çabam mecburiyetti, bir bakıma.
“Sizi üzdüysem bağışlayın beni lütfen Müdire Hanım! Bana burayı tarif eden arkadaşım, bayanın İngilizcesinin yeterli olmadığını söylediği için istediklerimi sözle değil, tarifle anlatmamın yararlı olacağını düşündüğüm içindi.”
“O nasıl söz öyle genç adam! Eksikliğin; bir Uzakdoğulu masözün bunları bilemeyeceğini sanman olsa gerek, çünkü profesör unvanını hak edecek kadar bu konuya hükmeden insanlar onlar. Sizden tek ricam, bakın evli değilmişsiniz, o nedenle kızcağızı etkilemeye çalışmayın, lütfen!..
İlk geldiğinde tercüman vasıtasıyla anlattığı, ya da hissedip anladığım kadarıyla çok derin yarası, hatta yaraları var. Teselli arayabilir, çünkü geldiğinden beri ilk kez hareketlerle isteklerinizi belirtmenize gülümsedi, hatta güldü…”
“Etkilemek gibi bir huyum yok! Böyle bir çabam da olmayacak. Bu garip insanın etkilenmeye başladığını yahut da etkilendiğini hissettiğim anda direnmeye çalışırım, olmadı tedaviyi yarım bırakır, defolur giderim. Şimdi söyleyin efendim, kabul edildiysem, nereyi imzalayacağım, verdiğim söz dâhil, nereye ödeme yapacağım?”
Aralarında anlaşmalı bir işaret sistemi olsa gerekti. Müdire Hanım sağ elinin başparmağını kaldırdı, genç kız iki elinin avuçlarını birleştirip göğsüne doğru yönlendirirken eğilmeyi de ihmal etmedi.
“Tamam genç adam! Sözleşmeyi hazırlatacağım, seans bitince memnunsanız gelir, imzalarsınız, gereğini, gerekenleri yaparız. Yok, memnun değilseniz, bu kızcağızı ilk kez güldürdüğünüzden dolayı sizden şu ya da bu şekilde bir talebim, daha doğrusu ikimiz adına konuşmam gerek, isteğimiz olamaz. Keşke ikiniz de çok öncelerimde dünyama yerleşmiş çocuklar olaydınız!”
“Abla! Şaklabanlık(2) gerekirse şimdi burdayım, işteysem, telefon edip emredin, çağırın ‘Hooop, burdayım!”
Gerçekten, şarkıdaki gibi “Hop!” derken o harfini yalnız başına bırakmak içimden gelmemişti, şaklabanlık olarak.
“Git işine, serseri!” dedikten sonra “Candy!” diye seslendi ve eliyle “Gidin!” der gibi işaret yaptı, masasındaki evraka başını eğerken. Candy önde, ben arkasında merdivenleri tırmanırken Müdire Hanım, sanki kaşlarının arasından bizi izliyormuş gibi bir his vardı içimde, geriye dönmeden, belki de aklımdan geçen.
İngilizce konuşma moduna girme gayretinde oldum, ancak anlaşamayacağımız kanaatini edindim. Gerçekten yarım yamalaktı(4) İngilizcesi Candy’nin. “Hoş geldin! Sen, ben, günaydın…” falan gibi İngilizce klâsik sözleri biliyordu, ama örneğin fifty (50) demek isterken fifteen (15), tree (ağaç) demek isterken three (3) der gibi söylüyordu.
Laptopumu açtım, bana işaretlediği gibi, şakağımı işaretleyerek “Bilir misin, anlar mısın?” şeklinde sorarcasına baktım yüzüne.
Müdire Hanımın odasında zebellâ(2) gibi bilgisayar olmasına rağmen, sanki ilk kez; “Ben bunu niye daha önceden akıl edemedim!” dercesine iki yana kafasını salladı, bu; benim vücut dili(4) zekâma güvenerek (galiba “Vücut dili olarak anlatışım ve anlamam mükemmel!” demek gibi saçmalık yaşıyordum!) anladığım bir husustu!
Vücut dilim tekrar sorguladı beni; “Yoksa bu kız benim laptopumu beğendi de, el koymak düşüncesinde mi, acaba?” diye içimden geçirmedim, değil!
Gerçek şu ki, ilerleyen zamanda işaretleriyle ne demek istediğini sözlü, şekilli, yazarak çizerek, hareketli, işaretli olarak birkaç boyutta öğrenecektim. Örneğin önceleri (yani kullanımımdaki i-pad’i(4) vermeden evvel, laptopta bir kelimenin örneğin 50-60 punto ile önce Türkçesini, sonra İngilizcesini yazıyordum. O da defterine düzgün bir şekilde kopya ediyor, sonra kargacık-burgacık(4) bir şekilde kendi diliyle bir şeyler karalıyordu.
Öğrenme dileği daha çok Türkçe üzerine idi. Her masaj aralığında rahat bırakmıyordu beni. Devamlı olarak ağzımın, dudaklarımın ve dilimin şekline, sesime bakıyor, aynı sözü tekrarlayıncaya kadar başımın etini yiyordu(3) sanki.
Öyle ki duş yaparken bile su sesi kesildiğinde kurulanırken bile sabırsızca o gün öğrendiği kelimeleri tekrarlıyordu. “No!” dedikçe tekrarlıyor, “Yes!” dedikten sonra “Aferin!” deyinceye kadar tekrarlamaya devam ediyordu.
Dürüst olmalıyım, itiraf etmem gerekenin de başlangıçlarda değilse de ortalara doğru oluştuğunu söylemem gerek, devamlı olarak onunla olmak arzusunu hissediyordum kendi adıma. “Etkilenmeyeceğim!” demiştim, “Etkilemeyeceğim!” demiştim, ama yakınlaşmamızın adını koyamıyordum bir türlü, söylemem gerek.
Başlangıç? Evet, başlangıç tek işareti idi; “Soyun!” der gibi, doğal olarak bunun bir hanımefendi nezaketiyle “Soyununuz!” anlamında olduğunu hissetmiştim. “Utanırım!” der gibi, bir elimle yüzümü kapatıp, yine “O” harfi şeklinde yüzümü işaretledikten sonra parmaklarımın arasından tek gözümle bakıp, parmağımla yere hayali bir “O” çizerekten sırtını dönmesini işaretledim.
Gülümsedi. Müşteriler adına olan dolaplardan birini açıp şifresini benim yazmamı yine şakağını işaretleyerek belirttikten sonra, sırtını döndü ve bir süre sonra sordu;
“Okey?”
“Okey!”
Saunayı işaretledi, uyur gibi ve kolundaki varmış gibi hayali bir saat üzerine “Yarım saat” gibi bir işaret yaptı. Anlaşmıştık. Asker selâmı verir gibi yapmak bana yakışmazdı, belki de o anlayamazdı, ben de elimle şakağımı işaretledim.
Doğrusu gülümsemek ona başlangıcım olarak bile yakışıyordu, gülümsedi, ben de cevapladım, dişlerimi göstererek eğer benimki de gülümsemek idiyse!
Sonra duşu gösterdi, başını yıkar gibi ve sonra da sedyeyi ve yüzüstü yatma şeklini. Mükemmel bir el işareti yeteneği vardı, bizim “Vücut dili!” dediğimiz. Ya da övünmek sıramdı, ben zeki olduğum için noktasına virgülüne kadar anlıyordum, ama o benden bir kaç gömlek daha üstündü ek olarak, iki nokta üst üste, noktalı virgül hatta apostrof ekli olarak anlıyordu, söylenmek istenen aşağı yukarı her şeyi.
Tanrı Türkiye’ye gelip benim karşıma geçecek ve zekice beni cevaplaması için yön çizmiş, özel bir yetenek sunmuştu herhalde ona. Tek endişem bu özelliği ona kendisinin Tanrısının mı, benim Allah’ımın mı sunduğu konusunda tereddüdüm idi. İnandıktan sonra, inancın şeklinin önemi var mıydı? Azıcık da olsa Dalai LAMA’ya kulak vermenin ise hiç kimseye zararı olmazdı; “Gerçekten, iyi din yoktur!”
İşaretlerine göre kendimi yönlendirdiğim konuda ilk çekincem saunada yarım saat kalmaya tahammüllü olup olmayacağımdı, ilk defa deneyecektim çünkü. Diğer bir konu ise; Müdire Hanım gibi, tikim(2) olup olmadığı, bugüne kadar fark etmediğim bir şekilde onun gibi gıdık alıp almayacağımdı. Ayağımdan gıdık alırdım, ama bunun bedenim için yeterli bir kanıt ve bilgi olacağını aklım kesmiyordu.
Gıdık alıp da gitmek, böyle güzel bir kızı bırakıp gitmek anlamında zor gelecekti bana. İkinci olarak tabiidir ki, o elektrotlarla tekrar fizik tedavilere yönelmek de. Gerçeği söylemem gerekirse, bu Uzakdoğu tedavisinden umduğumu bulacağıma inancımdı.
Çok doktorun bilmediğini kocakarılar kocakarı ilâçlarıyla(12) tedavi ediyorlardı ya, fizik tedavi yerine. O halde bu masajın iyi gelmeyeceğini, deneyip bilmeden kim bilebilirdi ki?
Ulema(2), hacı, hoca olduğunu övünerek sergileyen üfürükle, muska yazarak, fal bakanların, gaipten(4), gelecekten ve geçmişten sözüm ona bilgi alışverişi yaptığı iddiası ile duygu sömürüsü(4) yaparak mehdi(2), hatta peygamber olduğunu iddia eden soytarıların din bezirgânlığı(4) yaparak zengin olmalarının önüne geçen var mıydı ki Türkiye’mde? Neyse…
Sauna, duş, sırtı dönükken havlu takviyeli yeni bir külot ve sedyeye yüzüstü uzanış…
Fizik tedavinin nasıl yapıldığını tarif etmediğim geçti aklımdan, Candy’nin ne işine yarayacaktıysa. Elektrotları gösterdim, sırtıma omuzlarıma konulan yerlerini sırtımda ve sonra kolumun çıplak yerine kolumu kaşır, tırmalar gibi ve parmaklarımı uç uca birleştirerek darbeler yapar gibi.
İşareti yine şakağına parmağını bastırmak şeklindeydi, yüzüne bakmamı isterken ve sonra sağ kuluncuma dokunur gibi iki kez şaplak vurdu ve eylemine başladı.
Parmaklarının sırtımda dolaştığını hissederken, Candy hayret dolu olduğuna inanacağım ıslık seslerini de kulağıma üfürme modunda idi sanki.
Elleri okşar gibi, sever gibiydi başlangıçlarda, yumuşak, incitmek istemez gibi, yumuşatmak ister gibi. Gittikçe ağırlaştı sonralarında ve daha sonralarında eğer yanılmıyorsam ayakları ile çiğneme gayretinde oldu sırtımı, ağırlığının bana eziyet olmayacağından emin gibi.
Ancak öyle sallapati(2), ya da oynak bir oyun havası, kıvrak bir Lâtin dansı gibi değil, sanki bir satranç tahtasının kareleri üzerinde sinüs ve kosinüsleri(60) hesap edermiş gibi baskı yapıyordu ölçülü, bilgili, sakin, uysal ve sessiz…
Bir süre sonra duşa yönelmeme, soğumama izin vermeksizin “Kalk” işareti yaptı. Çıtı pıtı(4) görüntüsüne aldandığımı hissettim. Dizini belime dayadı, sırtım karnıma değdi sandım. Ancak belki de aklımın ucundan bile geçmeyecek şey, o incecik yapısına karşın, ellerimi ensemde birleştirip dirseklerimden kavrayarak havaya kaldırıp beni sallaması idi.
Birkaç kez “kütürt!” diye ondan mı, benden mi çıktığını hissedemediğim ses duydum. Bir yerlerim acıdığından değil, o çıtı pıtı vücudu ile beni nasıl un çuvalı gibi kaldırıp salladığına inanamadığım için;
“N’apıyorsun kız?” diye bağırdım, bir yerlerini incittiği düşüncesiyle, sanki ayaküstü Türkçe öğrenmiş gibi.
Yüzüme baktı, gülümsedi. Hiç de bir yerlerinde kırık-çıkık, yara-bere yoktu, tekrar “Yat!” işaretiyle rahatlamış gibiydim; ilk kelimeyi öğrettim, “Lie down, just like into bed(13)” anlamında “Yat!” diyerek Hızır gibi değilse de ilk öğretmeni gibi!
Ben dediğimi anlamamıştım ki, onun anladığından emin olabileyim, gene de dudaklarıma baktı, önce “Yat!” kelimesini sonra İngilizce aynı kelimeleri söyledi birkaç kez, not defterini açıp tümünü bir de kendi harfleri ile yazdı, belki de kendi lisanıyla, öylesine karmaşık ve hareketli bir harf dizisiydi ki!
Karşı taraftaki kiler gibi yeri açtı, portatif bir yatak üstündeki kavanozlarda çeşitli renklerde kuru ve sıvı maddeler vardı. Tıraş tası, ya da ufak bir hamam tası büyüklüğündeki bir kaba göz kararıyla kiminden bir tutam, kiminden bir çay kaşığı, kimine yemek üzerine tuz döker gibi fiskeleyerek koydu, bir spatül(2) ile iyice karıştırdı o karışımla tekrar ovalamaya başladı kulunçlarımı, sırtımı, neredeyse kuyruk sokumuma kadar…
Ellerini yıkadığını hissettim, lâvabodaki sesten.
Sonra bir sessizlik oldu. Bir sandalyeye oturmuş, oturduğu yerde bacak bacak üstüne atmış, üstteki bacağını sallıyordu. Kulağına bir şeyler takmış, galiba cep telefonundan aktarmalı bir şeyler dinliyordu, gözleri kapalı, bana ulaşmayan.
Sanırım dinlediği müzikse müziğin içindeydi yahut da daha doğrusu müzik onun içindeydi, o baygın halinde.
Hafif öksürür gibi yapıp ismini çığırdım sessize yakın. Gözlerini açtı, öncesindeki gibi kolundaki hayali saati işaretleyip iki elinin parmaklarıyla “10” işareti yaptı. Demek ki bedenimdeki o yapışkan ve kaygan şeye on dakika daha tahammül edecektim, üstelik bu servisin bacaklarım dâhil tekrarlanacağını bilmeksizin, aklımdan bile geçirmeksizin…
Oldu! En sonunda onlar da oldu! On dakika daha ve sonrasında duş kabinini işaretledi, sabunlar gibi başını işaretleyerek öncesindeki gibi “Yıkan!” diye emreder gibi!
Şifreli dolabı kapatmamıştım, ellerim de sırtımı kaşımam sırasında yapışkanlaşmış ve kayganlaşmıştı. Dolabımdan çamaşırlarımı vermesini işaretledim, vermedi, onun yerine bir bornoz gösterdi, portatif yatak bulunan kapıyı tıklatıp fenni olarak öksürür(3) gibi(!) “Öhhö!” dedikten sonra, arkası dönük olarak bornozu verecekmiş gibi uzattı ve kendisi o çekmece, ya da dolap gibi olan kapının arkasında kayboldu, kapı arkasından da kapısını tıklatarak, tekrar açtı, yüzüme baktı, “Anladın mı?” dercesine.
Başparmağımı yukarıya doğru kaldırdım Müdire Hanım gibi ve seslendim; “Okey!”
Az zamanda çok şeyleri öğrenmiş, karşısındakilerin anlayacağına inandığı hareketleri şekillendirmişti. Anladım, hem zaten anlamamam mümkün değil;
“Doğru duşa git! Yıkan! Öksür, kapını tıklatır, sırtım dönük olarak bornozunu uzatır, sonra kiler gibi yerde sen giyininceye kadar beklerim!”
Son kapı tıklatmasını da giyindikten sonra kapısını tıklatmam ricası olarak algıladım.
Aslında seanslara devam ettikçe hem işaretlerini, hem de Türkçe sözlerini çoktan çok iyi gerçekleştirecekti, bir ara söyledim mi, yoksa kendimi söylemek için mi kurgulamıştım? Önemli değil, demek istediğim anlaşabilmekti!
Eee! Ben defoluncaya, daha doğrusu defolduğumdan haberi oluncaya kadar o, o izbe gibi yerde tıkalı mı kalsaydı, belki de boğaz tokluğuna yaşamaya çalışan garibim? Son cümle gayri resmi uzadı dudaklarımda, çünkü Müdire Abla öyle boğaz tokluğuna verim almayı düşünecek kadar basit bir insan gibi gözükmemişti gözüme.
Ve günlük provam, seansım, çalışmam, işlemim, tedavim artık her ne denirse o, bitti. Bir çiçekle yaz olmayacağı gibi bir “Kütürt!” ve yağlama ile de tedavimin biteceği inancında değildim, her ne kadar kendimi fizik tedaviye göre daha rahatlamış gibi hissediyorduysam da.
Anlamıştı, bloknotunu açtı, kâğıda yüzünü gözünü gülümser şekilde işaretlemeyi eksik etmeksizin sol tarafa güneş, sağ tarafa hilâl şeklinde ay resmi çizdi. Ortaya bir soru işareti yaptıktan sonra sağa ve sola ok işaretleri yaptı.
Bana işaretledikten sonra, sağdaki ilk ay resmi üzerine çarpı işareti koyup alt alta 2 rakamından, 7 rakamına kadar yazdı ve tekrar orta kısma kolunu göstererek saat işareti ile soru işareti koydu.
Gerçekten bakışları, el hareketleri ve çizimleriyle desteklenen vücut dili çabuk anlaşılıyordu, akıllı olmana gerek kalmaksızın, gerzek bir çaba noksanlığı olan insan bile anlayabilirdi.
Bu seans dâhil, sabah veya akşam tercihimi saat olarak soruyor, sanki kendisine 6 gün daha izin vermemi yahut da dürüst olmalıyım kendisinin bana 6 gün daha tahammüllü olacağını belirtiyordu!
Elinden kalemi aldım, 6 ya kadar olan tüm rakamları daire içine alarak ve ay resminin yanına okey işareti yaparak saat resminin altına 18.30 yazdım. Ancak öylesine güzel ve ruhuma hitap eder gibiydi ki, 6 rakamının altına da alt alta bir kaç soru işareti yapmadan geçemedim.
Gülümsedi. Soru işaretlerinin tümünün üzerine çarpı işaretleri koyarak asker adımı gibi adımlarla, kollarını sallayarak ve Kwai Köprüsü(14) filmindeki gibi ıslık çalarak kapıya kadar gidip geri döndü, ellerini çapraz bir şekilde yere yatay olarak tutup birkaç defa hareket ettirdikten sonra; “The End! (13)” dedi ve Türkçe ekledi; “Son!”
Bir kez daha dürüst olmalı, itiraf etmekte gecikmemeliyim. İyi ve kolay anlaşmıştık, ancak söz vermeme rağmen başlangıç da olsa etkilenme, beğenme, hoşlanma gibi duygulara gönlüm hemen uymuştu, hakkım olmadığını bile bile, gerçek şu ki saklanmalı, kendimi saklamalıydım başlangıç da, son da olsa. Sanırım onun aklının ucundan bile geçecek bir düşünce olmasa gerekti varlığım.
Ama yine başa dönmeliyim ki, gerçekten rahatlamıştım, öncelikle ve özellikle belimde ve dahi kulunçlarımda o rahatlık vardı, sanki fizik tedavi, rehabilitasyon(2) tedavilerinin ilk anlarında olduğu gibi.
Memnundum, onun gönlünü hoş edecek bir hediye almayı düşünmüştüm başlangıç olarak, ama memnuniyetimi hemen belli etmek de geçti içimden.
“Teşekkür ederim!” derken elini üstünden öptüm, bir centilmen gibi, doğal olarak alnıma götürmeden! Aynı sözü tekrarlamak için çok uğraştı, bana birkaç kez tekrar ettirerek ve dudaklarımın, dilimin hareketlerini dikkatle inceleyerek. Başaramadı, o da benim elimi öptü, aynı şekilde ve eylemi adlandırmak istedi;
“Opmak!”
Dudaklarımı işaretledim; “o” ve “ö” harfleriyle mastar ekini belirtmek için.
“Öpmek!”
Birkaç kez tekrarladıktan sonra öğrendi. Not aldı kâğıdına; Türkçe, İngilizce ve kargacık-burgacık harflerle kendi lisanında (sanırım). Diğer öğrendiklerini anlatmak istercesine, lâvabodaki musluğu açıp, suya elini tutup aynı bozuk lehçeyle;
“Sü!” dedi.
Daha başlangıçtaydık, nasıl söylerdim ki o kelimenin anlamının farklı olduğunu. Tekrar “o” harfi şeklinde dudaklarımı işaretledim; “Su!” dedim.
Galiba benim şu anıma kadar herkes Candy’yi oluru, olanı ile kabullenmiş, ne düzeltmeyi, ne de ekleyip çıkartmayı düşünmemiş olsalar gerekti. O da başlangıç olarak bilmediğim, bilemediğim ve bilmemin gerekmediği bir şekilde Türkçe öğrenmeye pek niyetli ve arzulu görünmemişti.
Belki ilk derste kendimi dev aynasında görmek şeklinde hüsnü kuruntum(4) olabilir, sanki benden Türkçeyi öğrenmek arzusunda gibiydi. Bu kanaat daha “Dakka bir, gol bir(15)” tarzında neden oluşmuştu, bilmem mümkün değildi, hele ki aynı kavramda dakikalar öncesinde söz verdiğim için yakınlaştığımı kabullenmemek, inkâr etmek gibi.
“Teş…” diye başladığı kelimeyi tamamlayamadı, tamamlamak için de direnmedi, vazgeçti gözlerime baktığında daha sonralarda, çoktan çok uygun vakitte öğrenmeyi istediğini belirtircesine, İngilizce ve dünyanın en çok bilinen Fransızca kelimesiyle teşekkür etti; “Thank you! Merci(13)!”
Müdire Hanıma ulaştık beraber, ajandayı açtı, bugünden sonraki sayfaların ilk boş bölümlerine 18.30 ve Candy yazdıktan sonra ismini garip bir şekilde gösterip işaretleyerek avucunu açtı, ismimi öğrenmek istediğini anladım.
“Kenan” dedim, ismimi Müdire Hanım yazdı deftere. Sanırım ana dilinden kaynaklanan bir sorun olacağını düşünmüş olsa gerekti.
Candy “O” şeklinde işaretleyerek dudaklarımı gösterdi. Heceledim, doğru dürüst tekrarladım sonra ismimi, o da tekrarladı; hem doğru, dosdoğru; Kenan…
İsmim diline yakışmıştı sanki mutlu oldum. Müdire Hanımın yazdığı ismimin kenarına o da kargacık burgacık harflerle herhalde benim ismimi yazdı; birkaç kez daha tekrarlayarak.
“Kuralları ve sözleşmeyi yarın birkaç dakika erken gelirseniz o zaman konuşup, yazıp, çizip o zaman imzalayalım. Bedel; peşinat-taksit, kredi kartı, avantajlı peşin ödeme şeklinde düşünüp kararlaştırabilirsiniz.”
Candy elimden öptü tekrar, kural, anane(2), töre(2) olarak düşünmüş olsa gerekti. İsmim dâhil ilk öğrendiği ilk kelimeleri tekrarlama gayretinde göründü; “Kenan, öpmek, su, ekmek…”
Doğru, doğru, dosdoğru…
Müdire Hanımın şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, belki de yeni bir müşteriye hizmet için yanımızdan ayrılırken…
Müdire Hanım şaşkındı da ben doğru dürüst kendimde miydim sanki arkasından alık alık bakarken(3)?
İnanamıyordum, o kiler gibi yerde sıkış tepiş kaldığına.
Ve tedirginliği geçiyordu aklımdan, yatacağı zaman yatağın uzantısının kapısından çıkıp da yatışı (gibi). Dinlenmesi benim bile yaşamamın mümkün olamayacağı tedirginlikle rahat olabilir miydi ki? Yemesi, içmesi, hele ki çiçek toplaması.(3) ne kadar zor oluyordu kim bilir?
Ve onu bu hapishane gibi yere itekleyen nedenler ile ona kucak açan Müdire Hanım Jülide Abla ve enişte Tanju Ağabeyin aklımın erdiği, ya da tahmin ettiğim kadar yaptıkları iyilikler…
Bilemediklerimle, öğrenememin sıkıntıları ve istemesem de, söz vermiş olduğum halde başarılı olamadığım yakınlık duygularım nedeniyle acıyordum Candy’ye. Çözüm üretememek beynim için sıkıntı idi.
Beni en çok hayal etmemeye, sorgulamamaya itekleyen, kimdi, neydi, neden gelmişti ülkeme, neden kalmıştı, yasal zorunluluklar halledilmiş miydi, sorunları var mıydı, ya da devam ediyor muydu?
“Harç bitti, inşaat paydos!” tavrında “Sana doyum olmaz, yürü, anca gidersin!” anlamında sınır dışı edilme olasılığı var mıydı ve ben ne yapardım o olmayınca? Onu var etmeye gücüm yeter miydi, hem nasıl?
Candy’nin dışına taşmalıydım, bir gece içinde değil, bütün bir hafta, ona beni vermeden, belli etmeden, el uzatmam mümkün müydü? Hem yeniden nasıl? Yarım-yırtık İngilizce, sıfır Türkçe, işaretler, şekiller, kibrit çöpleri ile harfler topluluğuyla mı?
Daha dudak işaretleriyle iki-üç kelimeyi hafızasına yerleştirmişken, altı gün içinde nasıl sular-seller gibi Türkçe öğretip, konuşup derdine çare olabilirdim ki?
Tamam, bencilim, kendimi düşündüğümü saklamıyorum, ama o bensiz de kendinin olmalıydı, ben şu an ki haleti ruhiye(4) ile ona bağlanmış, onsuz olamayacağıma inanmış gibi olsam da o bir candı ve bir genç kız olarak özlemlerini, düşüncelerini, yaşamını gerçekleştirmeli, hiç olmazsa gerçekleştirmeye çalışmalıydı.
Uyumalı, dinlenmeli, düşünmeli, ertesi güne, en uç limitime kadar bilgisizce de olsa sormam, öğrenmem gerekenleri tasarlamalıydım. Sorgulayıp öğrenmeye çalışmam da art niyet(4) aranmaması dileğimdi, istenirse de buna ilgilenmek, ya da etkilemek densin, ya da öyle düşünülsün, Müdire Hanıma varsa bildiklerini bana anlatması için gerekirse yalvaracaktım.
Kendime itiraf etmekte bile zorlanıyorum, bu taşmak üzere olduğuna inandığım duygu, sadece acımak, yardım etmek üzerine miydi, yoksa başlangıçtan şu ana kadar kendimden bile saklamaya, söz etmemeye gayret ettiğim, ondan etkilenmiş olmam gibi bir ilgi mi?
Ayıplanmamalıydım, ayıplanacak davranışlarım olmamalıydı, ama bunun için kaçmam, kaybolmam gerekirdi ki, “Benden sonrası tufan(4)” dercesine, ama kendimden nasıl kaçabilirdim ki?
Hele bir gece bitsin, yarın ve yarınki seansın en az yarım saat, bir saat öncesi olsundu. Müdire Hanımın benim birkaç saatlik bilgim dışında doğal olarak benden çok daha fazla bilgisinin olması gerekti, mademki karı-koca olarak ilgilenip el uzatmışlardı, değil mi?
Acaba özel yaşamın gizlenmesi gerekenlerini benimle paylaşırlar mıydı? İşte bu sorundu, nihayeti ben, bel ve sırt ağrılarının tedavisi için; “Hani, meselâ” deyip gelmiş bir yabancı değil miydim? Belki diğerlerinden farkım azıcık da olsa ehil(2) (!) bir şaklaban olmam olsa gerekti.
Ablayla ben hemen başlangıcımızda (bana göre) gladyatör savaşçıları(4) gibiydik, pala, ağ, kılıç, üçlü çatal vb. olmayan, ses-söz ve davranış olarak. Ama sonralarımızda Jülide Abla bana “serseri” diyecek kadar, ben de ona “Abla” diyecek kadar yakınlaşmıştım.
O halde serseriliğe devam etmeliydim. Meselâ Müdire Ablamın belleğindekileri, taksit taksit de olsa tümüyle beyin dediğim flash bellek’e(4) kopyalamalı, depolamalıydım.
Sahi neydi Müdire Ablamın adı? Bıdı-bıdı-bıdı, ne kadar çenem düşük, “Yuh!” ve de “Pes!” Serserisin, ama bilmiyorsun Müdire Hanımın adını, yarın gelecek ve adının Jülide olduğunu mutlaka öğrenecek, buna öğrenecek değil de “Hatırlayacaktım!” demem daha doğru olacaktı, gibime gelir!
İnsan ne kadar cesur, yürekli, cüretli, atılımcı olursa olsun, her şey göründüğü gibi olmuyordu(16), yani kazın ayağının(4) ölçüsü konusunda yanılgısı tarif edilemeyecek boyutta oluyordu, günler “Hayde gidelüm hayde(17)!” eşliğinde “Kolbastı(17)” ritminde ancak başarı hanesi nakıs dolu olarak devam ederken.
Birincisi; gerçekten etkilenmiş olmamdı, söz vermiştim, demek ki göz ardı edilmesi gereklilik gibi etkilenişimi saklayacaktım.
İkincisi Jülide Ablanın yanına geliyor, bir süre dikiliyor, sonrasında onun ikazı ile kendime geliyordum;
“Bir şey mi soracaksın, öğrenmek istediğin bir şey mi var, bir şey mi diyeceksin? Öyle yalı kazığı(4) gibi dikilme başımda. Yaşımı bir kenara bırak, zaten tipim değilsin!”
“Yok! Hiç! Şey! Abla!”
Fazla bir kelime çıkmadı ağzımdan tedavim süresince ve her seferimde aşağı yukarı aynı tebessümle bir iki kelime üzeri, birkaç sitem cümlesi ile aynı azarı işittim. Biliyordum ki, hissediyor, anlıyor, biliyor, ancak benim demek, söylemek istediklerimi benim ağzımdan duymak istiyordu.
“O halde defol, serseri genç! Kapıyı da dışarıdan kapat, zahmet olmazsa ve benden sana bir öneri öncelikle derslerine iyi çalış!”
Gerçekten üçüncü konu olarak “Ev ödevi” gibi çalışıp notlar hazırlıyordum Candy’ye, Türkçe-İngilizce, sonrasında dilimle ve her zamanki gibi “O” işaretleriyle söylüyor, tekrarlatmaya çalışıyordum, masaj sırasında. Maşallahı vardı genç kızın, öğreniyordu. Ancak tedavi süremin bitimine kadar öğretebildiklerim şöyle böyle, hatta yavandı bana göre, yeterli olacağına inanmıyordum. Ama tedavi bitti, gerçekten rahattım, rahatlamıştım.
Duşumu aldıktan sonra hüznünü anlamaktan vazgeçerek Candy’yi bu kez yanaklarından öperek vedalaştım. Keza; hesabım kapatarak Jülide Ablayla da…
Kendimde değildim, olamadım da kendimde, tahammül edemiyordum. Bir hafta ancak sabredebildim. Jülide Ablamın karşısındaydım.
“Abla! Tedavim yeterli olmadı, galiba. Bir hafta daha tedavi olsam iyi gelecek…”
Sözümü tamamlamama, yalanıma, kıvırttırmama tahammüllü olamadı, masasından kalktı, gök gürledi sandım;
“Yalan söylüyorsun serseri!”
“Serseri” sözünü “Sevgi Gösterisi” olarak algıladım;
“Neden abla?”
“Bu boyalı saçları ben değirmende ağartmadım, oğlum! Zamanımda senin şimdilerde yaşadıklarını yaşamadım mı, sanıyorsun? Bak, şu salonun sağ köşesindeki uzun saçlı, bodyguard(2) tipinde iri yarı, adı Tanju olan adam var ya, aynı senin tavrınla fethetti benim gönlümü, kocam ve tahmin edersin ki, böyle bir yeri onun manevi, ücretsiz, bedelsiz, maaşsız, karın tokluğuna gibi desteği olmasa devam ettiremezdim. Anlatabiliyorum, değil mi? Şimdi gelelim konumuza…
Aranızda yakınlık olduğunu düşünemiyorum!”
Sorar gibiydi cümlesinin tonu.
“Söz vermiştim abla, söz namus demek! Ancak ondan bir hafta ayrı kalmaya ancak tahammülüm oldu. Şimdi benden tutamayacağım bir sözü istemeyin, ya da bırakın pencereyi açıp atlayayım, ölürsem mesele değil, anlatırsınız, ölemezsem çarem tamamen tükenmiş olur, bunun da sizi mutlu edeceğini düşünemiyorum!”
“Saçma sapan konuşma, bu bir. İkincisi; söyleminin gerçekleşmesi çok zor be genç adam... Candy bugün-yarın ya kendi gidecek ülkesine, ya da devlet onu sınır dışı edecek!”
“Bu benim ölümüm demek! Peki, neden abla?”
“Uzun hikâye…”
“Dinlerim abla! Eğer yapmam gereken bir şey olursa Allah canımı alsın ki, çekinmeden yapar, yerine getiririm, dileğim sadece bana minnet duymasın(3)!”
“Yani, beklentin minnet dışında…
Anladım! Peki! Uzun hikâyeyi kısaca anlatmaya çalışacağım. Candy Tayland kız voleybol milli takımının masözü olarak gelmiş Türkiye’ye. Bizim gençlerden biri de ‘Kal!’ demiş, evlenmeyi vaat etmiş. Sonrası bileceğin, ya da tahmin edeceğin gibi...
Evlenmeyi bırak, evlenme teşebbüsü bile olmaksızın hevesini almaktan umudunu kesen o adam, başlangıçta sadece kısa bir süre için oturma izni almış kızcağıza…”
Nefes almasına çalan telefon yardımcı oldu, devam etti cevapladıktan sonra;
“Ondan sonra da tesadüflerin gerçekleşmesi ile karşılaşmamız. Hikâyenin en uzun, acıklı ve kahırlı tarafı da ortada kaldıktan sonraki serüveni, aç-açıkta. Allah’a şükür ki, kurda-kuşa yem olmadan pazar günleri tatil yaptığımız için Tanju ile beraberken gördük onu, hüzünlü, bir köşeye büzülmüş olarak ağlarken, elinde bir çanta bile olmaksızın.”
“Peki, nasıl anlaştınız abla?”
“Tanju, akıllıdır. Ara sıra şiirler yazar bana, çok iyi de Tarzan’ca bilir. İngilizce, Tarzan’ca karışımı, işaretler, çizgiler, resimler…
Yarım saat kadar sonra, önce karşılıklı oturup yemek yedik, hemen evimize almanın sakıncası nedeniyle, açık olan bir yerlerden portatif bir yatak alıp, yine battaniye falandan sonra ben de gizli-saklı iç çamaşır falan aldım. Kiler gibi yeri boşalttık. Telefonu gösterdim, numaramızı yazdım, “Gel!” demesini öğrettim, banyoyu falan gösterdim. Alıştı bize, biz de ona, gitmesi zorunlu olacak şu son günlere kadar düşünmeden…”
“Sonra, abla?”
“Gene Tanju akıl etti. Gerçekten övünülecek bir akıl yapısı vardır, muhtemelen terk ettiği mesleğinden kaynaklanan. Pasaportunu inceledi, içindeki kâğıtlara baktı, elimizden bir şey gelmemesi, gelemeyecek oluşu nedeniyle kafasını sallamakla yetindi…”
“Peki, abla! Anladım! Kalması ve hatta onu rızası olursa kazanmak için ne yapmalıyım? Duygularımla baş edemem, uzaktan da olsa onu görmeden yaşayabileceğime inanmıyorum, sevgimden emin olun, ama o beni istemezse, ‘Sana şu yardımı yaptım!’ diye asla başına kakmam!”
“Kazanmak yerine kaybetmemeyi düşünmelisin bence ilk önce!”
“Ne gibi?”
“Onun Türk vatandaşı olmasını sağlamak gibi…
Eğer gerçekleşmezse bulununcaya kadar gizleneceği yer burası olacak. Genelde tekerleme gibi olsa da ‘Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar!’ polis onu bulur ve nereye gideceğini sormaksızın kapı önüne koyar gibi sınır dışı eder.”
Diline kısa süre de olsa tatil vermesi gerektiğini biliyordu ablam;
“Tanju her ne kadar avukat ise de, avukat ve hâkimler de dolu olan müşteri çevremiz varsa da, sanırım biz de onun yakalanıp sınır dışı edilmesinden etkilenebiliriz. Falan-filân kanunların şu maddelerine göre denerek para ya da kapatma cezası gibi cezalar alabiliriz. Umurumda bile değil, ama bu kıza yazık olacak. Açlığı, namus kavramını yitirip beden sarfını gerektirecek. Anlatabiliyor muyum?”
“Peki, söyleyin benim üstüme düşen nedir, ne yapayım abla?”
“Evlen onunla, hem hiç vakit geçirmeden, ben Candy ile özel olarak konuşurum, genel konuşma için de tercüman çağırırız!”
“Onun duygularından emin olmadan, onunla konuşup onu kazanmadan oldu-bitti tavrında olur mu abla?”
“Hemen başka anlamlar çıkarma! Kâğıt üzerinde anlaşmalı bir evlilik olacak bu, dediğim gibi kazanmadan önce kaybetmemek amaçlı. Bu, benim işime gelir, hem her bakımdan. Candy’nin duygularından, seninkiler kadar emin değilim. Ama gelecek zaman içinde onu kazanmanın beni, karı-koca, hatta çocuklarımız olarak bizleri de mutlu edeceğini şimdiden bilmeni isterim.”
Kritik bir konuya ulaştığını belli etmek istercesine başını kaşıdı, devam etmeden önce;
“Ancak eğer sözlerimde şu ana kadar isabet kaydettiysem, başlangıç olmadan, sonrası için sizlerden mutlaka “Boşanma Sözleşmesi(18)” almam gerekecek. İkiniz adına da gerekli bu, tek başına, tek yönlü, karşılığı bilinmeksizin bir aşktan bahsetmek uygun değil, anlatabildim mi serseri genç, ama gerçekten iyi niyetli, iyi ve karanlıkta esnerken bile ağzını kapatmayı bilen adam?”
“Ben razıyım abla. Onun beni sevmesi asla gerekli değil. Benim sevgim ikimiz için de yeter bana. Yeter ki onun iyi bir hayatı olsun, ben olmasam da sevinç ve mutluluk yüreğinden eksik olmasın. Nereyi, ne zaman imzalamam gerekiyorsa gösterin, bana bu kadar destek olan, elini uzatan birine karşı şüphem olmaz, okumam, okumadan imzalarım…”
Çenemin düşmemesinin gerekli olduğuna inanıyordum;
“O mutluysa, mutlu olursa ben de mutlu olurum, o elini uzatmadığı sürece onun eline elimi bile dokundurmayacağıma dair sadece söz vermek değil, nasıl bir belge hazırlarsanız hazırlayın, o belgeyi de imzalarım, namus ve şerefim dâhil, en hassas varlıklar üzerine sadece söz vermem değil, yemin ederim.”
“O halde şurada dur, Candy’nin gelmesini bekle! Yakındaki tercüme bürosundan da bir tercüman çağıralım. Bu konu Tarzan’ca, yarım-yırtık İngilizce, Türkçe, işaretlerle, resimlerle anlatılıp çözümlenecek bir konu değil, doğal olarak tercüman nazarında bize ait kalmasını istediklerimizi tercümandan saklayacak, esirgeyeceğiz, hem onun tercüme ederken bile bilmesine gerek yok!”
“Umarım, Candy’nin sorunu, istemediğimiz o vakit gelinceye kadar çözülür. Beni en çok mutlu edecek konu, hatta sonuç, aramızdaki boşanma sözleşmesinin yıl sona ermeden itibarını yitirmesi, yok edilmesi olacak. Ama abla bunu Candy ile benim aramda sevgi yumaklaşması olarak yorumlaman dileğim!”
Müdire Hanımın odasına gelip beni gördüğünde şaşkındı Candy. Neyi, niye, niçin ve nasıl yorumlamam gerektiğinin bilincinde değildim. Ama Müdire Hanımın masasındaki not kâğıtlarından bir kaçını aldım, masanın üstüne eğilerek bir-iki şekil karaladım.
Biri uzun saçlı yuvarlak bir yüz, diğeri bıyıklı bir yuvarlak…
Aralarına artı işareti koydum sonra saçlı yuvarlak altına Candy, bıyıklı yuvarlak altına kendi ismimi yazdım, kâğıdı avucuna koydum. Sonra iki elimi avuçlarımı birleştirerek yalvarma şeklinde birleştirip diz çöktüm.
Gözleri, göz bebekleri büyüdü, gözlerine baktığımda. Müdire Hanım o sırada tercümana telefon ediyordu, hareketimin farkında olmasa yahut da olacak-olmayacak her şeyi oluruna bırakmış olsa gerekti.
Candy, elimden tutup kalkmama sanki yardım etti, gene de bilinçsiz ve dermansız gibiydi, kendini uzağındaki koltuğa silkelenir gibi attığında kendinden geçmiş gibiydi sanki ama durgun, bilinçsizliğini belgeler gibi.
Tercüman geldiğinde;
“Abla! İzin verir misin lütfen? Yanlışım olduğunda öksür ve araya gir, lütfen!” dediğimde başını eğince tane tane konuşmaya çalıştım, tercümana dönerek;
“Lütfen söyleyin ona, kendisini beğendim, kanım ısındı, sevdim, onu istiyorum, ‘Benimle evlensin!’ demek istiyorum. Doğru, belki acele ettim, ama beni istesin istiyorum, o da. Onu mutlu ettiğimde beni seveceğine, eşim olmanın mutluğunu onun da yaşayacağına inanıyorum! Benimle evlensin! Beni sevinceye kadar ona el sürmeyeceğime ablamın, sizin, onun ve hem onun, hem de benim Tanrımın huzurunda yemin ediyorum!”
Tercüman dinledi, çevirdi, devam ettim, Candy’nin bakışlarını önemseyerek;
“Ben genelde yoğun proje çalışmalarım için bulunduğum iş yerindeki ofiste kalıyorum. Evim; dayalı-döşeli, ama boş! Ayda-yılda bir, uğramam bile sınırlı. Ablayla gidip görsünler, kilitleri değiştirsinler, bu kiler gibi yerde sıkışmış olarak kalmaktansa, o evde kalsın. Televizyon, i-pad, internet bağlantısı her şey var evimde…
İstediği gibi çalışsın, yaşasın, eğer imkânı varsa ailesiyle yazışsın, konuşsun. Beni kabullenmese de sorun yaratmam, günde bir kere bile sesini duysam, ya da spor salonuna gidip görsem, uzaktan bile olsa, benim için yeterli.”
Tercüman “Bir dakika!” der şeklinde işaretledi, bu kadar uzun konuşmamı aklında tutup da ters-türs, yani tercüme edeceğinden şüpheliydim, ama ne çare ki mecburdum, tercüme galiba bitti, ben devam ettim;
“Ablam her ne zaman isterse, Candy ile beraber olabilir. Tanju Bey yanında yoksa evimin sokağından bile geçmem, hatta yok olurum, toz olurum, görünmem, gözükmem!”
Ya tercüman yeteneksiz, yetersizdi, ya da ben duygularımı uç uca eklemekte aceleciydim, o tercüme etti galiba, ama nasıl ettiyse, ben sustum ve sonra devam ettim;
“Ona, onu sevdiğimi bir kere daha söyleyin, lütfen! Ona Türkçeyi öğretirim, istediği zaman, istediği her yere götürürüm, elimi dokundurmaksızın…”
“Nasıl derdim ki, “Benim olmayı dilediği, özlediği ana kadar…” diye.
“Ondan hiçbir dileğim yok. Günde bir kere sesini duysam, izin versin bir kere görsem, uzaktan da, uzaklardan da olsa, bu bana yetecek, yeter de! Hemen diye zorlamıyorum. Düşünsün, dileği ‘Kabul!’ ya da ‘Ret!’ ya da ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ her ne olursa olsun, burada çeşitli-türlü tedirginlikler yaşamaktansa evimde otursun. Metroyla tek vasıtayla gider-gelir salona, tabiidir ki, Jülide Ablam ve Tanju Ağabeyim izin verirlerse!”
Çenem düşünce, “Dur-durak” demek bilmez; “Sevgim” demem gereken yoğunlukta duraklamaz, duraklayamazdım.
“Eğer, karı-koca olmayı bir kenara bırak, kararını ‘Evet!’ ya da ‘Kabul!’ olarak verirse pasaportunu, kendini belli edecek ne varsa, bana ya da ablama, enişteme verirse, kuralları, yasaları öğrenerek gerekeni yaparız, ya da ben başıma yaparım. Tekrar ediyorum elini bile tutmadan, gözlerine bakmadan, öpmeden, kucaklamadan, çünkü…”
Öksürük sesi beni kendime getirdi, çünkü neredeyse; “Evlilik kâğıt üzerinde olsa bile” diyerek zırvalamak üzereydim.
Candy, her tercümede gözlerime bakıyordu, minnet mi, yoksa umduğum halde tereddüdüm olan duygularla mı, bilmem mümkün değildi, o bakışları anladığıma inandığımı düşünürken bile.
Ablam söze karıştı;
“Ekleyeceğin başka bir şey var mı yakışıklı, bak, sevildiğini bil, her zaman hak ettiğin o kelimeyi söylemeyi erteliyorum, aramızda bizim dışımızda biri var çünkü? Neler varmış sende yahu? Candy’ye bir düşünme süresi vermek gerek! Beyefendi siz tercüme etmeyin lütfen! Bu süre 10 dakika mı olur, 10 gün mü, 10 yıl mı sürer?..
Karar hanım kızımızın! Ancak onun da düşünceleri olabilir. Gerçi o ve siz ilk geldiğinizde çok şeyi tercüme etmiştiniz bizlere. Benim bildiğim, belki sonrasında bu genç arkadaşa da ileteceğim bir kısım, ya da çok şeyler var. Ama şimdi sorun bakalım Candy’ye, onun söylemek, sormak, öğrenmek istediği bir şeyler var mı?”
“Teşekkür ederim. Ablam başlangıcımda elini uzatmıştı, benim indimde ailem dâhil ondan ve Tanju Ağabeyimden büyüğü yok dünyamda. Karşımdaki ise iyi bir insan profili çiziyor. Sayesinde öğrenip iyi bir Türkçe eğitimi alacağıma inanıyorum. Beni beğenmesi, sevmesi memnuniyetim, şimdi hazır değilim, ama bir gün ona mutlaka ‘Evet!’ diyeceğime inanıyorum...
Gerçekten önemli, unutulmayacak, hüzün dolu bir kaza atlattıktan sonra böyle bir evlenme teklifinden memnun olduğumu belirtmem gerek. Sevip de mutlu olacağıma da inanıyorum, bana biraz zaman gerek, ama mutlaka ‘Evet!’ diyeceğim!”
Konuşması içindeki “Evet!” kelimesi oldukça gür ve Türkçe olarak şekillenmişti.
Tercüman gitti, manalı bakışlarını yoğunlaştırdı Jülide Abla yüzlerimizde. Umursamadım, sanki!
“Abla! Zaman, bu zaman…
Siz, ya da eniştemle beraber siz tutun Candy’nin elinden, ona annemlerin vefatından beri ilgilenmediğim, gidip-gelmekte sıkıntılar yaşadığım boş olan evimizi göstereyim, bağımsız ve rahat olarak kalıp yaşamak isterse hemen taşınsın. Biliyorsunuz sözümde durdum, dururum da…
Elini uzatıp beni isterse, onu mutlu etmek için yaşayacağım tüm zamanı hasrederim(3) ona. Olmazsa dünyada bağrına taş basacak, kalbini mühürleyecek tek insan ben olmayacağım. Sevgi, aşk; fedakârlığı gerektirmez mi?”
Anlamsız bir şekilde dinliyordu, anlamadığı için sözlerimi. Zaten tercüman da herhalde tercüme etmekte sıkıntı çekerdi, gibime gelir.
Olmayacak bir tavır sergiledi Candy.
Elimi öptü, tuttu, adeta merdivenlere sürükledi, masaj salonuna sürükleyip çıkarttı beni.
Kulağını göğsüme dayadı, yüreğimin sessizliği mutlu etmemişti galiba kendini. Yanağımdan öptü, tekrar dinledi kalbimi, tavrı değişmedi.
Sonra başımı eğip kulağımı kendi kalbi üstüne dayadı. Tarifi zor bir gürültü vardı, darbeli bir matkabın çalışması gibi. Onu üzen; “Sevdim!” dememe rağmen duygularımla, yüreğimin ritmi ile sevgimi ispat edememiş olmamdı (galiba).
Sevgimi ispat etmek için, yüreğimin anormal bir güç ve ritimle çalışmasının gerekmediği düşüncesindeydim.
Acaba, kalp ameliyatı mı olsam gerekti ki, ona sevgimi belli etmem için? Sevdiğim beni öptüğünde, eğer öpmek denirse idi bu öpüşüne hızlı trenin raylar üzerinde kayarken çıkardığı trik-trak sesleri gibi mi çarpmalıydı kalbim?
Başarısız bir denemeydi, dolaptan, yani o kiler gibi yerden montunu aldı, bu kez elimden tutmaksızın merdivenlere yöneldi. O önde, ben arkasındaydım, Jülide Ablamızın hayret dolu bakışlarında.
Candy, ablamın masasındaki kâğıtların bir kaçını alıp ev resmi çizip, altına öğrettiğim şekilde “Ev” diye yazdı, beni işaretleyerek, sonra iki parmağıyla gözlerini gösterdi, parmakları ile çevreyi dolandı; “Bırım-bırım” sesleriyle daha önce yaptığı gibi kolundaki hayali saati işaretledi.
Jülide abla tecrübeliydi, önce başparmağını yukarı kaldırdı; “Okey!” der gibi, sonra Tanju Ağabeyi, yani eşini çağırdı, iki-üç kelimeyi fısıldadıktan sonra, terli olmasına, sırtına koyduğu havlu kâğıtlarla aldırarak, ter kokusuna aldırmaksızın; “Buyurun!” gibi işaret etti.
Bir taksi tutarak ulaştık hiç ilgilenemediğim evime. Gerek giderken, gerekse eve yaklaşırken metro istasyonlarının önünden geçirdim taksiyi Candy’nin yerlerini öğrenmesi için, “Ulaşımın işte bu kadar kolay olacak!” der gibi.
İkinci kattaki daireme çıktığımda Hümeyra Abla, yani meraklı komşum kapısını açtı, sanırım her zaman kuşkuda olan kulaklarına gelen ayak seslerinin ritmine, ahengine uyarak.
“Yalanın bininin bir para olması gereken” anlar vardı, bu an da, o an idi işte;
“Hanımefendi evi dayalı-döşeli olarak kiralamak istiyor da…”
Jülide Ablanın tebessümü gözümden kaçmadı, gerçekten yalandan ölen var mıydı dünyada, hatta yeryüzünde?
Tüm evi dolaştılar, evrende yolculuk yapar gibi. Jülide Abla titizliğini belirtti, masadaki birikmiş toz üzerine isminin baş harfini yazdı, otomobillerdeki “Beni yıka!” sözünden esinlenmiş gibi. Sonrasında kolonyalı mendille o parmağını silmek için bir hayli zahmetle uğraştı garibim?
“Okey!” dedi Candy. Komşu ablaya “Yarın için temizlikçi ablanın geleceğini” işaretledim. Portmantodaki asılı yedek anahtar destesiyle, anahtarlığımı teslim ettim Candy’ye. Ev, dış kapı ve depo anahtarlarını ve yerlerini gösterdim, ayrı ayrı. İşaretlerle, artık ne kadar başarılı olabildiysem, kilitleri, anahtarları değiştirebileceğini işaretledim.
“Boş ver!” anlamında elini salladı.
Onları azat ettim, bir başka ticari arabayla, üstelik arabaları olmasına rağmen, neden ticari taksi ile gelmek zorunda olduğumuzu anlamaksızın.
O tozlarla hapşırarak evde kalmam kendim için bile uygun değildi. Ancak kadın eli değince neler mükemmel olmazdı ki? Markete gittim. Buzdolabına, kilerdeki tel dolap ve derin dondurucuya, Candy’nin ihtiyacı olacaklarını düşünerek yığmak için.
Sonra dükkânıma, yani yaşadığım ofisimdeki arşiv odama döndüm, yalnızlığımı üleşmek üzere.
Yaşam her zaman değilse de çok zaman enteresanlıklarla dolu, hatta yüklü. Örneğin evlenmek için beklediğimiz süre içinde Candy dokuz doğurmuştu(3) sanki tedirginliğiyle. Çünkü sonunda ben olmayacak olsam bile, göğsünü gere gere yaşayacağı bir yaşamı olacaktı ülkemde.
Bekleme süresi içinde, gerek Jülide ve gerekse Hümeyra Ablamın kontrolleri ile ve de dahi telefonlarla çok kere beraberliklerimiz olmuştu, uzaktan uzağa da olsa.
Onun en çok kullandığı cümle, biz bizeyken, yalnızken, dünya umurumuzda bile değilken gözlerime bakıp kendi lisanında, benim lisanımda ve İngilizce olarak; “Seni seviyorum!” demesiydi. İngilizce söze ek olarak kendi lisanında da; “Çan rak kun!”
Boş adam değildim ya, ama mesaj verme dileğinden uzak benim de ona ne demem gerektiğini sordum, cevapladı; “Pom rak kum!” demeliymişim. İnanmam nasıl mümkün olabilirdi ki, minnet duygularının ağırlığında? Uzun uzun tariflerle öğrettiğim cümle ise; “Hayır! Minnet!” idi.
Bu vesile ile ben ona Türkçe öğretirken o da bana acayip bir lisan olduğunu kendi kendime ifadelendirdiğim Tayland lisanından, hiyeroglif(2) şeklindeki alfabesinden örnekler veriyordu, Türkçede birbirine yakın kelimeler olarak.
Ve gerçek şu ki bir Tayland vatandaşı herhangi bir lisanı öğrenmeye kalkışsa önce Lâtin harflerinden başlamalıydı o lisanı öğrenmek için (Kanaatimce).
Candy’nin söylediklerinden bir kaçını özetlemem gerekirse; hani biz bazen “Çay-may ne varsa içeriz!” gibi söz dizisine sahibiz ya; Tayland lisanında; “Tay” demek “Evet!”, “May” demek ise “Hayır!” anlamında idi.
Doğal olarak söz dizisinde, yoksa o kargacık-burgacık yazılarla baş etmem asla mümkün değildi. Candy ile en çok anlaştığımız kelime “Kahve” yani “Gahfee” idi.
Ve enteresandır ülkesinin para birimi; “Baht” idi.
Komşu ablamın, ya da onun kızlarından birinin onlara uygun ve ekstrem(2) durumunda, Jülide Abla ve Tanju Ağabeyin de katkılarıyla Candy’ye Türkçe öğrenme çabalarında yardımcı olmaya son gücümüze ulaşacak kadar yardımcı olmaya gayret ediyorduk. El elden, bilgisayar, i-pad, televizyondan katkı desteğimizdi.
O gün nihayet geldi. Giyindim, kuşandım, büro arkadaşlarımın meraklı bakışlarını ve sözlerini yalanla donatarak sonlandırıp.
“Bir arkadaşın nikâhı var da!”
Yalanımdaki arkadaş Candy miydi, yoksa ben mi? Bir bakıma yumurta-tavuk gibi, ya da “To be or not to be, that is the question(19)…”
Nikâhta Candy, muhtemelen Jülide Ablası ile birlikte satın aldığı elbise içinde can yakıcı görünüyordu. Onun, Nikâh Memurunun söz salatasını anlaması mümkün değildi, adı geçince irkilir gibi oldu, kendisine uzatılan mikrofonu eline alıp ayağa kalktı, bağırır gibi üç kez “Evet!” dedi Türkçe.
O kadar heyecanlanmasını doğrusu anlayamamıştım, nihayeti basit bir seremoni idi, yaşamını etkileyecek olsa da…
Nikâh Memuru galiba kısmi bir hayret oluşumu içindeydi ellerimizde yüzük olmaması dikkatini çekmiş olmalıydı herhalde. Evlenme Cüzdanını Candy’ye verdi, Candy’nin gene anlamadığını sandığım Türkçe cümleler eşliğinde.
Nikâh şahitleri olarak Jülide Abla ve Tanju Enişteyi unutmamıştım, ama yüzük; belki de benden beklenilen bir jest olsa gerekti ki, ben de akıl edememiştim, ya da şöyle söyleyeyim; akıl etmem için hiç kimse beni ne dürtüklemiş, ne de fısıldamıştı bana.
Abla ve enişte tebrik ettiler, Candy dudaklarını uzattı, doğal(!) bir Türk âdeti olarak alnından öptüm. Kulağını kalbime dayadı, hareketsizliğe canı sıkılmış, üzülmüş, o nedenle olsa gerek küskünleşmiş, küsmüş ve ben hâlâ gabiydim.
Ablam elinden tuttu Candy’nin, eniştemle birlikte bir taksiye bindiler. Bense bana yakışan bir sıfatla, elim cebimde, ıslık çalarak ofisime yöneldim, uygun adımlarla, hüzünle ve başım eğik.
Çalışıyor pozisyonundaydım, ama çalışamıyordum, düşünen adam Rodin(20) gibiydim, tek farkım ondan farklı olarak “Kaz gibi düşünmemdi(3).” Açık belgelerde bir sayfa bile çevirmeyen, önündeki beyazlıklara kalem-cetvel oynatmadığının farkında olmayan.
Telefonumun çalışı deyim yerindeyse hoplattı beni yerimden, sıyırdı dalgınlığımdan, sanki beni tek arayacak olan sevdiğim insanmış gibi. Oysa daha “Alo!” dememe fırsat bırakmadan, durumumun müsait olup olmadığını sorgulamaksızın makineli tüfek gibi ateşe başladı karşımdaki Jülide Abla;
“Sana tapınan bir kızı üzmeye hakkın var mı senin?” başlangıç cümlesiydi, cevaplama hakkımı kullanmama izin vermeksizin devamında tam anlamıyla kustu, kustu, kustu! Hepsi hak ettiğime inandığım sözlerdi.
Eğer dualar, eğer kalplerin çarpıntıları, eğer hissedilenler aynı ve karşılıklı ise ve ben bunu anlamayıp yanlış bir tavır içinde kalmışsam, tavrımın izahı, ya da savunmam ne yahut da nasıl olabilirdi ki?
O sadece Türk görünüp oturma izni alma peşinde değildi. Başlangıçlarda da dediğim gibi ben, anlama yetisi zayıf bir bendim.
Ablamın son sözü çınladı kulağımda;
“Çabuk evinize git!”
“Eve, evine” değil, evinize…
Abla muhteşem bir insandı, tek cümleyle tüm olması gerekeni anlatmıştı, bir çırpıda.
İki alyans alıp evim(iz)e gittim.
Zili çaldım, küskünce açtı kapıyı yarı aralık;
“Ne istiyorsun?” der gibi.
Kapıyı kapattım, öptüm onu, cevap vermedi.
“Pom rak kun!” dediğimde kalbime yasladı kulağını ve çıldırdı sanki.
Güçlüydü, kuvvetliydi (Tecrübeyle sabit) sırtüstü yere devirdi beni. Öpüşleri arasında bu kez Türkçe “Seni seviyorum!” diyebildim, aynen cevapladı beni; “Çan rak kun! Seni seviyorum!”
Kendime, daha doğrusu kendimize geldiğimizde alyansı taktım parmağına, kulağımı göğsüne dayadı. Aynısını yaptım, kulağını göğsüme dayadım. Gülümsedi.
Evlendik…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Candy, yaşayan ve bugünler itibariyle otuzlarında olduğunu sandığım bir kızdır, yaşamaktadır, tanıştım (2017).
(1) Meslek Hastalığı; (506 Sayılı SSK Kanunu Madde;11B) İşin niteliğine göre tekrarlanan bir sebeple kişinin uğradığı geçici ya da sürekli hastalık, sakatlık ve ruhi arıza hali.
(2) Anane; Gelenek, âdet, örf. Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.
Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
Caba; Bir şey ödemeden, para vermeden alınan şey, bedava, fazla olarak, fazladan, üstelik.
Ehil; Bir işi en iyi biçimde yapacak düzeyde bilgisi olan, usta yeterli ve yetkili. Bir yeteneğe, yeteneğe sahip olan.
Ekstrem; Bir şeye gereğinden çok değer veren, bağlanan.
Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.
Hiyeroglif; Resim şeklinde yazı.
İrtibat; İlişki. İki veya daha çok şeyin birbiriyle bağlı olma, bağlantı.
İstismar; Sömürme. Birinin iyi niyetini kötüye kullanma.
İşgüzarlık; Gereği yokken her işe, şeye karışma. Eli işe yatkınlık, beceriklilik.
Masöz; Masaj yapan kadın.
Mehdi; İslâm’da ahir zamanda gelecek ve dinin hâkimiyetini gerçekleştireceğine deccala karşı savaşacağına inanılan kişi. Asıl anlamı; “Hidayete erdirilen, hidayete vesile olan” demektir.
Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi.
Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsiz ve kaba saba bir biçimde davranış.
Spatül (Spatülâ); Ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış alet.
Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
Tereddüt; Kararsızlık, duraksama.
Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.
Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.
Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.
Ulema; Âlimler, sarıklı din bilginleri.
Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
Zampara; Sürekli olarak kadınların peşinden koşan çapkın erkek.
Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
Zifir; Tütün dumanının bıraktığı yağlı, kara kir, is.
(3) Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.
Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.
Çiçek Toplamak; Yöresel olarak küçük tuvalet ihtiyacını gidermek (Aslında seyahatlerde kullanılan bir deyim).
Dokuz Doğurmak; Sabırsızlanmak, büyük bir merak ve heyecanla beklemek. Bir işi zorluklar içinde ve güçlükle tamamlamak.
Dürtüklemek; Birini uyarmak, ya da kışkırtmak. Üst üste birkaç kez dürtmek.
Fenni Olarak Öksürmek; İşaret verir gibi, yapmacık bir şekilde öksürmek. (Türkçemizde böyle bir tarif yok)
Hasretmek (Hasr Etmek); Hudutlamak, sıkıştırmak, kısıtlamak. Konu, fikir, itibar, riayet konularında uyum olmak.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; “B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek” şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim. (Arpacı Kumrusu gibi düşünmek de bu söze uygun düşünülebilir)
Kefaret Ödemek; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günah, terk edilmiş bir yemin, söz verilip de sözden dönülmüşse Tanrıya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Kulunç Kırmak; Sırttaki kürek kemiğine masaj yapılması (Kulunç; Kulunç Kemiği, sırttaki kürek kemiği).
Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.
Minnet Duymak (Etmek); Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu saymak. Teşekkür etmek. Gönül borcu olduğunu varsaymak.
Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
(4) Akan Suların Durması (Durulması); İtiraza, söyleyecek, karşı durulacak bir söze yer kalmamak.
Angut Gibi Düşünen Gariban; Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olan kimsesiz, zavallı, garip, yabancı . (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).
Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.
Benden Sonrası Tufan; “Ben öldükten sonra dünya yansın!” şeklinde de kullanılan deyim. Kendinden, ölümünden sonra kendisini hiçbir şeyin ilgilendirmeyeceği, “Benden geçsin!” anlamında bir söz.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.
Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
Din Bezirgânı; Dinimizi alet ederek, dinimizi sadece kendi kazanımları için kullanan kimse. Alışverişte din ve dindarlık sömürüsü ile verilenden daha fazla kâr etmeyi meziyet sayan kişi.
Dört Numara Gibi; Koltukta oturan, yatarken ayaklarını karnını çeken, herhangi bir ağrı sızı derdinde insanın bedeninin aldığı şekil, ağzı açık 4 gibi.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Flash Bellek; Kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen, elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türü (Bellek; Hafıza. Öğrenilmiş ya da yaşanmış konuları, bunların geçmişle ilgisini bilinçli bir şekilde zihinde saklama gücü. Bir bilgisayarda verilerin ve işlem dizilerinin elektronik işaretler biçiminde saklandığı bölüm).
Gaipten Haber Alma; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber alma. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp.
Gladyatör Savaşçısı; Eski Roma’da profesyonel savaşçılara verilen ad. Yaşanan dünyamızda birbiriyle kıyasıya mücadele anlamında kullanılan, birinden birinin mutlaka kazanması ile sonuçlanan olay.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
i-Pad; Tablet Bilgisayar (Apple). Dokunma özellikli, kolay taşınabilir olup uygulamalar için yeterliliği vardır.
Kargacık Burgacık; Eğri büğrü, düzensiz, okunaksız, kötü (genelde yazı için)
Kazın Ayağı Öyle Değil; İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.
Vücut Dili (Beden Dili); Tavır, davranış ve hareketlerle isteneni belli etme, anlatma, gösterme ya da umursamama.
Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
Yok, Deve; “Artık o kadar da değil” anlamında bir söz (Ancak deve ile ilintisi belirsiz ve belgesizdir!)
(5) Fiziksel (Fizik) Tedavi; Fiziksel ve fonksiyonel bozuklukların tanı ve tedavisidir. Vücuda dışarıdan uygulanan sıcak ve soğuk uygulamalar, elektrik akımları, masaj ve egzersiz ile ilâç dışı tedavi şeklidir.
(6) Yatcaz, kalkcaz; Gülşen isimli sanatkârın; “Bir açıldım, bir kapandım...” diye başlayan şarkısında üç kez tekrarlandıktan sonra “Hoop ordayım!” dediği şarkı.
(7) Sigara Satma ve İçme Yasağı; 22.00 – 06.00 saatleri arasındadır. Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır. Yeni kanunun 2. Maddesine göre göre değiştirilen 6. Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir. Kapalı mekânlarda sigara içmek de aynı kanuna göre yasaktır.
(8) Batıl İtikat; (Batıl İnanç, Hurafe). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
(9) Psikolojik Yük; Sorunsuz bir yaşam özlemi için sırtımızda var olduğunu sayacağımız bildiğimiz, ya da çok zaman farkına dahi varmadığımız yükler. Örneğin; Öyküdeki gibi olağan yük diyeceğimiz maddi varlıklar, ya da olağandışı varlıksız olma hali. Hayata bakış açısı farklılıkları, kendini bilip tanımadaki noksanlık, ya da övünme gibi fazlalıklar, iftira, yalan, gıybet gibi konulardaki davranış bozuklukları (Sanırım bir uzmanın daha fazla görüşleri olabilir).
(10) Bunalma (Bunalım) Hakkı; Sonucu ne olursa olsun, belki de kesinlikle kötü olabilecek ve geçici olmayacak bir gerginliğin peşinen kabulü. Doğal olarak yaşanması gerekirken, doğallıktan muhtemelen sapılacak ani bir değişiklik, terslik, ya da aykırılığın peşinen kabulü.
(11) Tın Tın Yapı; Bilgisiz, boş, cahil, akılsız, aptal, parasız, züğürt insan, ya da içinde bir şey olmayan boş, bomboş yapı.
(12) Kocakarı İlâcı; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” denilmektedir.
(13) Lie Down, just like into bed; Yatakta yattığın gibi yat! (İngilizce, sanırım!)
Thank you (İngilizce), Merci (Fransızca); Teşekkür ederim.
The End; İngilizce Son.
(14) Kwai Köprüsü(The Bridge on The River Kwai) Ölüm Yolu; Tayland’da şu anda demirden yapılmış, nostaljik bir demiryolu köprüsü. William Holden ve Alec Guines’in baş rollerinde oynadığı enteresan ve ıslıkça çalınan şahane bir müziği olan, belleğe kazınmış film.
(15) Dakka Bir, Gol Bir; Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.
(16) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(17) Hayde gidelum hayde; Rahmetli Kâzım KOYUNCU’ya ait bir Karadeniz oyun havası.
Kolbastı (Hoptek); Karadeniz yöresine ait bir halk dansı (Horondan farklıdır).
(18) Boşanma Sözleşmesi (Boşanma Protokolü); Boşanma konuları olan velâyet, mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların yer aldığı, ayrılmak üzere başvuran eşler arasında tüm konularda uzlaşma olduğunu belirten Medeni Kanunda belirtilmiş anlaşma boşanma şartlarının sağlandığına dair bir sözleşmedir.
(19) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele)” bölümüdür.
(20) Rodin; Işığın Müjdecisi. Herkese pozitif enerji verdiği düşünülen düşünen adam heykelinin yapıcısının adı. Bana göre düşünen bir adam, akıllı olan bir adam olduğuna göre, neden bir akıl hastanesinin bahçesinde olduğudur.