Işıl ışıldı iri yeşil gözleri. Bir hüzün ve düşünce gizliydi derinliklerinde gözlerinin, aynadan görebildiğim kadar. Kumral saçlarının bir yarısı omzundan önüne doğru dökülmüştü. Aracımın süratinin yarattığı rüzgâr, açık pencereden alnını yalıyor, alnında; on sekiz-yirmi yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim cisminin kırk yaşlarının yükünü taşıdığını hissediyordum.

“Yenimahalle Beşinci Durak! Var mı inecek?”

“İbrahim’in -ki ben ona İbo derdim- bağırması, beni de -belki- onu da hayal dünyamızdan(1) ayırdı, inanıyordum:

“Şoför Bey. İnecek var, lütfen!” dedi.

Sesinin benzediği bir sıfat bulmak olanaksızdı. Sesinde bir tatlılık, bu tatlılıkta bir melankoli(2) gizliydi:

“Buyurun efendim!”

Dolmuş minibüsü henüz durmak üzereyken kapıyı açtı(3) bilinçsizce, atlamak isterken ayağı takıldı basamağa, tökezledi, kaydı ve düştü.

Hemen indim arabadan. İbo’nun yardımıyla kaldırdım onu yerden. Üstünün çamurlanmasından başka herhangi bir şey olmuşa benzemiyordu.

İbo, hem kardeşim, hem muavinimdi. Dolmuş ücretlerini toplar, ara sıra bağırırdı, aklına estiğince, aklına geldiğince, canı isteyince veyahut. Döndüm ona;

“İbo, arabayı sen götür Şentepe’ye. Dönüşte de buradan al beni. Sanırım hanım kıza yardımcı olmam gerekebilir.”

Niçin söylemiştim bu sözleri? Bilemiyorum. Belki de arzuladığım ama bilmekte çekindiğim duygular içindeydim.

Araba Şentepe’ye doğru hareket ederken;

“Bir şeyim yok, teşekkür ederim!” dedi genç kız.

Bilinçsiz bir şekilde kolunu tuttuğumu, bırakmamı ister gibi silkelenen hareketinden anlamış, farkına varınca da utanarak kolunu bırakmıştım hemen.

“Affedersiniz!” dedim ve elimde olmadan, belki de doğaüstü bir güçle dökülüverdi dilimden iki kelime:

“Çok güzelsiniz!”

İnsancıl bakışlarının insafsızlığa dönüşüyle;

“Küstah(4)!” dedi sadece ve arkasını dönerek hızlı ve seri adımlarla çizdiği yörüngede ilerlemeye başladı.

Koştum arkasından. Her türlü riski(5) karşılamaya hazır bir şekilde kolundan tuttum, doğal bir hakmış gibi durdurdum onu ve yüzünü kendime döndürmeğe çalıştım:

“Bağışlayın! Size; ‘Çok güzelsiniz!’ cümlem içinde güzelliğinizi anlatmaya çalıştığım için ‘Küstah’ olabilirim. Haddimi bilmeyerek, bir dolmuş minibüsü şoförü olmamı unutarak sizinle konuşmaya çalışmak istemem dolaysıyla ‘Küstah’ olabilirim. Hatta şu anda kolunuzu tutup sizi, söylediklerimi dinlemeye zorunlu tutmaktan dolayı da ‘Küstah’ olabilirim, ama size ‘Çok güzelsiniz!’ dediğim için küstahlığı hak etmedim, kabul etmiyorum, bunu bilesiniz!”

Kolunu bıraktım, incitmemeğe çalışarak ve yineledim, ben de onun gibi sırtımı dönerek yoluma devam ederken;

“Özür dilerim!”

Bitmiştim. Ne yaptığımı bilemiyordum. Ama içimden geçenleri bir çırpıda söyleyivermiş olmaktan dolayı mutlu gibiydim.

İçimden bir ses geriye dönmemi onu izlememi emrediyordu sanki. Usul usul, korka korka, kaçamak kaçamak geriye döndüm. Onu bıraktığım yerde hayali, izi bile yoktu. Caddeler, tüm evren hatta boşalmış gibiydi. Ne bir dal kıpırdıyor, ne yel esiyor, ne nefes alınıyordu ortalıklarda. İlk defa, hayatımda ilk defa bir burukluk(6) hissettim içimde. Bir şeyler hareketli idi duygularımda sıcak, sımsıcak hem taze.

Acaba şekillendirmeye çalıştığım duygularıma yön vermeli miydim? “Yeşil gözlü, kumral, uzun saçlı kız” diye mi anacaktım onu? Oysa daha üniversiteyi bitirmeye bir yılım vardı. Ondan sonra artık dolmuş minibüsü şoförü değil, mühendis olacaktım.

Şimdi olduğu gibi, okul zamanları dışında dolmuş minibüsünde şoförlük değil, iş zamanları dışında, zihnimde şekillendirdiğim sıcak, sıcacık olacağına inandığım yuvamın mutluluğu ve saadeti içinde olacaktım. Ne olurdu yuvamın kadını o, ya da onun gibi birisi olsaydı? Ama…

Düşüncelerimin buralarında dolmuş minibüsünün durduğunu, İbo’nun bağırdığını işittim, hayallerim duraksadı, durdu ve gerçeğe döndüm:

“Ağabey?”

Arabaya bindim, suskun, Ulus’a geldik, yolcularımızı indirdik.

“Ağabey, galiba herhalde senin bir şeylere moralin bozuldu(1). Gel istersen bu akşam çalışmayalım. Tatil yapalım gönlümüzce.”

İbo’nun sözleri gerçeğe yönelişim, mutluluğum olmuştu:

“Olur!” dedim yalnızca, dolmuş sırasına girmeyerek.

Gizli, belli belirsiz bir sevinç sarmıştı benliğimi, istek dolu. Bütün bir akşamı, belki de bütün bir gecemi onu düşünmekle harcayabileceğim için mi neşeleniyordum gönlümde? Buna şu an için; “Hayır!” demek geçmiyordu içimden.

“Ağabey! Hey! Bu üçüncü keredir seslenişim sana. Rüyada mısın? Hani Edirneli çok sık derdi; ‘Aş kendini!’ diye. Ben de aynısını söylüyorum sana. Aş kendini. Neyse düşündüğün ufak bir kaza için, hem de kızın kendisinin neden olduğu kaza için, düşünmeye değmez, bilesin ki?”

İstemsiz bir hareketle ağzını kapatmak, susturmak istedim İbo’yu, hem gereksizce. Bakışlarımdan hareketlerimden anlam çıkarmağa çalışıyordu kardeşim. Sonra kafasını salladı, boş vermişliğine(8) de ben aldırmadım…

Soğuk, belki soğukça bir kış günüydü, yaşadığımız, ya da yaşamaya çalıştığımız. Karlara ulaşmadan yağmakta olan yağmur, o anda şiddetini arttırmıştı. Öyle ki bir an gelmiş, önümü bile göremez olmuştum. Bu nedenle arabayı bir kenara çektim.

Yağmurun dinmesini, hiç olmazsa yavaşlamasını beklemeye çalıştım. Çünkü bu durumda aklı olan dışarı çıkmazdı, çıksa da herhalde dolmuş minibüsüne binmek için değil. Her ne kadar eve yönelmiş ve müşteri almamış olsak da, iyi ki yolcumuz yoktu, bu tufanda(9) adresine ulaşmış olsak dahi inen yolcu olacağını sanmıyordum. Beklemek mantıklı gibi geliyordu bana.

“İyi oldu Ağabey! Benim yarın vize sınavım vardı. Senin de gelecek Cumaya vardı galiba, yanlış aklımda kalmadıysa. Oturur çalışırız olmaz mı?”

Soran bakışları gözlerimdeydi, her zamanki gibi:

“Olur!” dedim sadece.

İbrahim’le birer yıl arayla, ikimiz de üniversiteyi kazandıktan sonra, ailemize yük olmamak için, tatillerde ve akşamüzerleri bir yakınımızın dolmuş minibüsünde çalışıyorduk. Bir amacımız da biriktirebildiklerimizle yabancı bir devlette mastır(10) ya da doktora çalışması yapmaktı. Ben son sınıftaydım, o da sondan bir evvelkine devam ediyordu, aynı üniversitenin, aynı fakültesine. İkimiz de burs almayı veya diğer parasal olanaklardan yararlanarak okumayı tercih etmemiştik.

Yağmur dinmek üzereydi. Bu arada biri paltolu ihtiyar, diğeri ceketli, montlu genç iki kişi koşa koşa gelerek kapıyı açıp sormadan dolmuş minibüsümüze bindiler. Ön panel(11) önündeki levhayı kaldırmayı unutmuştuk:

“Yenimahalle’den ileriye gitmez efendim!” dedim. Yaşlı olanı;

“Tamam oğlum, biz de oraya kadar gidiyoruz zaten!”

Canım sıkkınlaşmıştı, isteksizce uzandım radyoya. Bir eski şarkı, bir eski sanatkârdan, sanki eski bir plâktan cızırtılarıyla(12) da olsa yükselip dolduruverdi dolmuş minibüsünün içini:

Yeşil gözlerini ufkuma ger ki…(13)

Kızdım hissettiklerime. Kapattım radyoyu. Hiçbir durakta durmadan, hiçbir duraktan yolcu almadan, durmak bilmeden Yenimahalle’ye kadar gidiyordum. Bir ara istemeyerek de olsa, genç olanın yaşlı olanla konuşmaya çalıştığını fark ettim aynadan:

“Mehmet Bey. Özgü Hanıma evlenme meselesini, keşke ben yanınızdayken açmasaydınız. Evlenmemizin bir borç kapatma anlamı taşımasını ben de istemezdim. Fakat bana inanın, onu seviyorum gerçekten ve mesut…”

Zihnim karıncalanmıştı. Düşüncelerim ahengini kaybetmişti bilinçsizce ve radyoyu açtım, tekrar, kendimizin duyacağı kadar.

Yenimahalle’ye gelip de yolcularımızı durakta indirdiğimizde, kirli gecelerin dumanla yoğrulmuş sonsuzluğunda, parça parça ızdırap yüklenmiş evimizde yine yalnızlığın, yine aynı sükûnun(14) bizi beklediğini gördük.

Kapımızın aralığına sıkıştırılmış bir zarf bizi bekliyordu. Nereden olduğunu anlamak pek zor olmasa gerekti, zarf üzerindeki yazıdan. Babamızdan gelen mektubu sevinçle açtık. Fakat sevincimiz de pek uzun sürmedi desek, yalan olmazdı.

Babam önce selâm ediyor, “İyiyiz!” diyor, daha sonra borçlarını anlatıyor, daha sonra da; “Durum-vaziyetimiz uygunsa” borçlarını ödeyebilmesi için kendisine yardım etmemizi öğütlüyor, bir bakıma emrediyordu. İbo;

“Bankadaki müşterek hesabımızda birkaç kuruşumuz var, biliyorsun. Bugünkü kazancı da henüz teslim etmedik. Nusret Beye söyleriz, bize bir miktar avans da verirse bankadakinin üstünü tamamlar, istediği parayı göndeririz babama. Olmaz mı? Merak etme, yine kazanırız...”

Nusret Bey, patronumuz, çalıştığımız dolmuş minibüsünün sahibiydi. Aracı yağmur nedeniyle teslim etmemiştik, bunun bir nedeni de ertesi günümüzün tatil günü olması ve bütün gün çalışma alışkanlığımızdı. Gözlerim karşılaştı kardeşimle. Sevgiyle sarıldım. Her şeyi iyi yönünden görmeye o kadar alışkındı ki…

Olayların biçimlenmeden bütünleşmesinin arkasından ne kadar geçmişti? Bilmiyorum. Belki on gün, belki de iki hafta, kim bilir belki daha da fazla. Unutamamıştım, silinmemişti beynimden de, zihnimden de, gönlümden de; “Yeşil gözlü, kumral, uzun saçlı kızı”.

Günlerden pazardı gene. Biraz dinlenelim diye çok erken kalkmamıştık ikimiz de o sabah. Kapı çalındı. İbo benden evvel davranarak yatağından kalktı, açtı kapıyı, alelacele(1) sırtına geçirdiği eşofmanlarıyla.

“Şey…” dedi, genç bir adam, sanki daha önceden duyduğumu hatırlamağa çalıştığım bir sesle. “Bugün mutluluğa ilerleyecek bir nişan meselemiz var da. Mahallemizin çocuklarını gezdirmek için, minibüsünüzü kiralamak istiyoruz da…”

“Bir dakika efendim. Olabilir, ama yine de ağabeyime sorup öyle cevap vermeyi isterim.”

İbo kapıdan göründüğünde; “Olur, peki!” anlamında kafamı sallayıp kolumda saat varmış gibi işaretleyip elimle “Kaçta?” anlamında diye işaret ettim. Bu güzel bir şanstı bence. Çünkü böylece babama gönderdiğimiz paranın Nusret Beyden alacağımız kısmının büyük bir bölümünü ödeyebilme imkânı bulacağımızı sanıyordum. Pazar günleri bu mevsimde fazla müşteri olmazdı. Kırık-derik(16) yapsak, en fazla taş çatlasa(17) yapsak üç sefer gidiş-dönüş yapabilirdik. Ama böyle düğün-dernek olunca kıyak(18) olurdu kazancımız, kanaatkârlığımızca.

“Teşekkür ederim. Saat onda karşı sokak, 22 numara önünde olursanız sevineceğiz. Buyurun şu da bedeli, yeterli mi?”

İbo’nun dikleşen, sinir dolu kızgın sesi benim odama kadar ulaştı handiyse(19);

“Bu bedel çok fazla efendim. Bütün bir gün sizinle olsak bile, nerdeyse iki misli bedel ödemeye çalışıyorsunuz. Üstelik sokağımızın misafiri imişsiniz, size başkalarına göre ikram etmemiz gerek. Buyurun paranızın üstünü. Muhtaç olanlara dağıtmanız daha yararlı olur, sanırım.”

İbrahim’i takdir etmiştim. Tok gözlüydü(20) her zamanki gibi. Kalktım, eşofmanlarımı giyip ben de çıktım kapıya. Yağmurlu günde, yaşlı adamla birlikte minibüse binen, borç karşılığı evlenmek isteyen adamdı, karşımızda duran. Ne İbo tanımıştı onu, ne de o bizi tanımıştı. Sinirlerimin tepemde olduğu o gün, bir şarkının etkisinde hafızama çizmiş olmalıydım ki resmini, tanımıştım hemen. Tiksindim birden.

“Bu mutlu günün sahibi sizsiniz herhalde?”

Sorudan ziyade cevabı verilmiş bir sitem gibiydi cümlem galiba. Devamını da getirdim hemen;

“Mutluluğunuza katılmak bizim için de zevk olabilir ama karşınızdaki de mutlu ise, ya da olacaksa, değil mi?”

Geçmişte kulağıma çalınan iki cümlecikten esinlenerek söylemek gereğini hissetmiştim, hani; borç karşılığı falan gibi bir söz söylemişti ya…

Anlamsızca baktı gözlerime. Yüzümden, mimiklerimden(21) bir şeyler çıkartmak, anlamak ister gibi yüzüme baktı dikkatle. Başarısız oluşuna kahreder gibi;

“Ben gene de yarım saat sonra buraya bir çocuk gönderirim. Hazır olursunuz herhalde, değil mi?”

İbrahim’le görüştüğü saat mutabakatından(22) yani bir önceki programından vazgeçmiş gibiydi. Cevabı beklemedi. Belki dolmuş minibüsü şoförü deyip de önemsemediği kişinin yeniden anlayamayacağı sözleriyle karşılaşmasının endişesini yaşıyordu. Döndü ve yönünde kayboldu.

“Amma acayip adam ha!” diyen İbo’nun sesi beni dalgınlığımdan kurtardı. İçeri girerken sordum:

“Tanımadın mı adamı?”

“Aman Ağabey! Ne bileyim ben, kim? Nereden hatırlayayım?”

“Aş kendini yavrum. Hani bundan bir hafta-on gün kadar evvel, yağmurdan sırılsıklam olmuş iki adam binmişti bizim külüstüre, Varlık’tan mı, Migros’tan mı, neredense işte, hani boş dönüyorduk evimize. Yenimahalle’de ineceklerdi, borç karşılığı yaşlı adam kızını bu pez(23)… Affedersin, kötü söz sahibine aittir, bu malum adamla evlendirecek, gibi sözler geçmişti aralarında. Kızın adı da bilindik değil özel bir şeydi, ama aklımda kalmamış o kadarı.”

“Unutmuşum Ağabey.”

“Hatırla bak. O gün Şentepe’ye giderken, burada bir kız arabadan düşmüştü. Benim moralim bozulduğu için arabayı Şentepe’ye sen götürüp getirmiştin.”

“Ha! Şu…”

“Ha, şu ya! İşte o gün dönüşte o yağmurda dolmuşumuza yaşlı adamla birlikte binen adam bu işte. Parası ve alacağı karşısında muradına ermiş, bak!”

“Sana hak veriyorum, ama bize ne? Ne dersin yavaş yavaş giyinsek mi? Çay da demlenmiştir bu arada…”

“Tamam, olur!”

Tam kahvaltımızı bitirmek üzereyken kapı çalındı, çıktık. Tam takım kravatlı, bopstil(24) manken gibiydik, ikimiz de. Gene de sormam gerektiğini düşündüm;

“İbo! Ders çalışmak istersen seni zorlamayayım. İstersen sen kal. Ben öğlene kadar çocukları dolaştırır, dönerim.”

Neden giyinmeden önce söylememiştim ki? Yaptığım; düpedüz halt etmemin Arapçası idi. İbrahim başka anlamlar çıkartmak gereğini hissetti belki sözlerimden. Durgunlaştı, kaşlarını kaldırdı, gözlerime baktı:

“Sen bilirsin, ama hani ben de seninle geleyim istiyordum. Hem hava almış olurum, hem çocukların kapıyla oynamalarına, hem de pencereleri açıp sarkmalarına engel olurum.”

Söylemem gerek, dolmuş minibüsümüz gerçekten eski model ve düldül(25) idi. Kapıları öyle tıs-tıslı açılır cinsten değildi, kapı kolluydu. Pencereler de açıla-kapana yalama olmuştu. Hepsinde içeriden pencere kilidi vardı, ama çocuk milleti değil mi, ne yapar-eder açmanın yolunu bulurlardı, yaz sıcağı, kış-kıyamet dinlemeden hem.

“Haydi, öyleyse!”

Çocukların çoğu arabaların yanına kadar gelmişlerdi. Kapıları açtık, kendileri bindiler.

Evin önünde iki dolmuş minibüsü daha vardı. Bunlar bizim hattaki arkadaşlardan Cumhur ve Ali’ye aitti. Ali yılışık(26) yılışık gülerek yanımıza geldi;

“Abi be! Helâl olsun adama. Çocukları öğlene kadar dolaştırmak için dünyanın parasını saydı, avucumuza. Varlıklı galiba…”

Bize de neden o kadar para teklif ettiğinin sebebi anlamıştım.

“Gevezelik etme(27) de işine bak Ali. Sen, efendi bir adam olmayı asla öğrenemeyeceksin. Niye hakkından fazlasını iade etmedin? Muhtaç mısın o kadar?”

Belki de Üniversitede okuduğumu bildiklerinden saygıda kusur etmezler, ikisi de “Ağabey, Abi, Ağbey” derlerdi bana. Gerçekleri saklamadan dürüstçe yüzlerine çarpmaktan çekinmediğimi de bildiklerinden, karşı koymazlardı sözlerime.

“Şey… Çoluk, çocuk…”

Belki de bir şeyler eklemek gereğini duyuyordu anlamsızca.

“Sus! Senin alnının teriyle kazandığın kuruş bile yeter onlara. Kaldı ki sen bu parayı ya içkiye, ya kumara ya da bilmem neye vereceksin. Yalansa; ‘Yalan!’ de bana. Senin ve keza Cumhur senin davranışlarınızı alkışlamak isterdim. Şimdi yavan(28) bir yalnızlık içinde bırakacağım sizleri, yalnızca üzgünüm. Bu sokağa, bu mahalleye borçlarımız var, hem de yüklü. Hem de bir gün için değil, devamlı olarak. Anlatabiliyorum, değil mi?”

Canım sıkılmış olarak arkamı döndüğümde, tam karşıma gelen pencerenin perdesinin ani olarak kapatılmak istenmesi dikkatimi çekmişti. Gene de dikkatimden kaçmış gibi davranmak gereğini duydum. İbrahim’in dediği gibi, bazı şeyler beni, hatta bizi, hem hiç ilgilendirmemeliydi. Arabayı çalıştırdım.

Dolmuş minibüsünü tam hareket ettirmek üzereyken iki kız çocuğu daha evden koşarak çıktılar ve arabama yöneldiler. Yanımdaki ön koltukta oturan iki çocuğu, arka taraftaki dolmuş minibüsüne göndererek onlar oturdular, ön koltuğa. On -belki de on iki- yaşlarında ya var, ya da yoktular. Herhalde nişanlanacak olanlardan birinin, kız ya da oğlan tarafının yakın akraba veyahut da kız kardeşleriydiler, diğer çocukların onlara yakınlıklarından anladığım.

Bir an gözüm takıldı ikisine de. Birbirlerine o kadar çok benziyorlardı ki…

“Siz ikiz misiniz?”

“Evet!” dedi, bana direksiyona yakın olanı, ortada oturan, gezmek için hareket ettiğimizde.

“Ama bizi birbirimizden ayırmanız gayet kolay. Bakın benim gözlerim ablamınkiler gibi yeşil, Özgül’ün gözleri ise babamınkiler gibi siyah.”

“Demek kardeşinin adı Özgül! Ya seninki?”

“Benimki de Özgüç!”

“Eh! Ben de bizi takdim edeyim bari. Kardeşim İbrahim, ben de…

“Mehmet Emin, Memocan Ağabey yani.”

Özgül söylemişti adımı. Hayret ettim, nereden tanıyıp bildiğine. Eğilip yüzüne baktım. Utanmıştı bilgiçliğinden. Özgüç’ün gözlerinde anlamsız gibi bir hiddet fark ediliyordu, kendilerince bilinen bir sırrın ifşa edilmesi gibi.

“Nereden biliyor kardeşin adımı?”

“Şey…” dedi kesik kesikçe. Bilmeden, bilinçsizce, yanlışça bir şeyler söyleyip uydurmaktansa susmasının gerektiğini anladı belki.

“Peki! Madem istemiyorsun söylemeyi, ben de ısrar etmeyeceğim. Ama gerçekten merak ettim. Sizleri henüz tanımıyorum, tanışmıyoruz da diyebilirim. Gerçi bu mahalleye geleli üç yılı bitirdik, dördüncü yılımız içindeyiz, ama sizleri gördüğümü hiç mi hiç hatırlamıyorum.”

“Bizler daha küçüğüz, İlköğretime gidiyoruz sabah erkenden, belki siz işe çıkmadan önce. Siz evinize döndüğünüzde de bizler derslerimizi bitirip çoktan güzellik uykumuza(29) başlıyoruz. Çarşıya-pazara da ne annem salar bizi, ne de babam. Bu bakımdan bizi görmüş olmamanız doğal ama ablamı görmüş olmalısınız, herhalde? Gerçi o bizden çok daha güzel, hele gözleri…”

Sustu, sözleri yarım kaldı sanki. Kendisi daha olgun görünen Özgüç’ün ezici bakışlarını ben de hissediyordum, ablasının reklâmını yaptığını düşünmüş olsa gerekti, kardeşinin. Gerçekten bu kadar güzel ve tatlı kızların ablaları da güzel, hatta çok güzel olmalıydı. Ama ben bu dört yıla yakın zaman içinde böylesine bir güzelliği neden fark etmemiş, ya da fark edememiştim hiç?

“Enteresan!” dedim içimden, anlamsızca.

Herhalde bu güzel, tatlı, tılsım(30) dolu ikizlerden daha fazla bir şey öğrenemeyecektim.

Bu sırada arabadan birkaç garip ses geldi. Sonra da duruverdi arabamız. Herhalde ya kirli mazot almıştık, ya da mazotun geldiği kanalda bir tıkanma olmuştu, ya da hava yapmıştı mazot pompası, ya da enjektörler(31). Havasını almaya çalıştım, mazot pompalamaya çalıştım, ağzımla üfledim boruları ama marşa basıyordum, “Gıyım, Gıyım” ediyor sonra sanki “I-ıh!” der gibi “Çalışmayacağım efendim!” diye haykırır gibi ses çıkartıyordu.

Üstesinden geleceğim bir iş değil, ya da kısa zaman içinde sonuçlandıracağım bir şey değil gibi geliyordu bana. Uğraşmam gerekti, belki de uzunca bir süre. Bunun üzerine oradan geçen bir dolmuş minibüsüne yolcularını bırakır bırakmaz dönmesini rica ettim. Sanki emredici bir hükümranmışım(36) gibi, durdu, yolcularını hemen arkasındaki diğer dolmuş minibüsüne aktararak yanıma geldi. Çocukları hemen ve özenle teker teker bindirdim arabasına ve karşılığı olacağını tahmin ettiğim bedeli uzattım, nişan sahibinden aldığımız.

“Bırak be Abi. Sana canımız feda. Kırk yılın başında bir işin düşmüş, hem de bana. Çocukları isteklerine uygunca ben gezdiririm merak etme.”

Özgül, Özgüç ve İbo arabamın yanında kalmışlardı. Eve dönmek üzere dolmuş minibüsü bekliyorlardı. Hallerinden, hareketlerimi takip ettiklerini fark ediyordum. Ben de hem mazot pompası ile uğraşıyor, hem düşünüyor, hem de onları takip ediyordum göz ucuyla.

Biraz sonra yanımızda duran dolmuş minibüsüne yöneldiklerinde, ikisi birden geriye döndüler, çocukça el sallayışlarıyla;

“Allahaısmarladık!” dediklerini duydum.

İşimi yarım bırakmak bahasına(33) yanlarına geldim, şoföre; “Para alma!” işareti yaparken;

“Ablanıza; nişanının hayırlı, uğurlu olmasını dilediğimi iletin lütfen. Umarım mutluluğu, benim dolmuş minibüsüm gibi yarı yolda kalmaz!” demek gayretini yaşadım.

Birkaç gün sonrasıydı. Ulus’ta sıramıza girmiş, Şentepe için yolcu bekliyorduk. Birden, o gün dolmuş minibüsümüzü kiralayan adamı gördüm. Yanında kumral saçlı, siyah gözlüklü, kırçıl yeşil mantolu bir bayan vardı. Benzettiğim biri idi o zihnimde, gözlerini göremememe rağmen. Ancak, benzettiğimin O olmasından çekiniyor ve hatta gerçekten korkuyordum.

İkinci sıraya oturdular ve adam;

“Merhaba!” dedi bana, beni tanımış olmaktan dolayı mutlaka.

“Merhaba!” dedim utançla. Çünkü genç adam, düşüncelerimin dışında efendi gibi görünüyordu, neme lâzım(34).

Yenimahalle’ye geldiklerinde gözlüklü bayan;

“Turhan Bey!” dedi. “Şentepe’de bir arkadaşa kadar gideyim istiyorum, dolmuştan inmeden, izninizle.”

“Peki!” dedi genç adam, “Olur canım!” diye de ekledi arkasından, inerken.

Şentepe’ye geldiğimizde tüm yolcular indiği halde, o gözlüklü bayan inmedi arabadan.

İbo’ya döndüm. “Niye son durak ötesi yolcusu aldın?” der gibilerinden.

İbo, kendi kendine söylenip, omuzlarını silktikten sonra;

“Ağabey, sen dönünceye kadar bir çay içeyim ben!” diyerek arabadan indi.

Durak ötesine yaklaşmak üzereyken, arkamda oturan bayanın;

“Bir dakika!” dediğini duydum ve sağa yaklaşarak durdurup arabamı geriye döndüm, inmesini bekleyerek:

Gözlüklerini çıkardı:

“Tanımadınız mı beni?”

Gözleri alayla ve hatta bilinmemesinin sitemli endişesi ile yüzümde dolaşıyor, dudaklarında bu alayın titreyişi şekilleniyordu.

“Siz…” dedim, sözlerim yarım kaldı.

“Evet! Ben Özgü Erdem! Veyahut da nikâhımızı önceden kıydırdık. Turhan’la henüz evlenmedik, ama şu andaki soy ismimle Özgü Gülden. Yani ev sahibinizle aynı soyadı taşıyorduk önceden. Çünkü ev sahibiniz, öz amcam. Bunu söylemek bir genç kız için bir düşkünlük olabilir, ama ben üç yıllık sevgimden cesaret alarak söyleyeceğim.”

Durakladı, bir müddet, düşünce ve söyleyeceklerini sıraya dizmek ister gibi:

“Son üç yıl içinde, sizinle ilgilenen birinin yakınlığını hiçbir zaman hissetmediniz. Çok zaman dolmuş minibüsünüze binen kimseleri gözlerinizle bile takip etmediniz. Oysa sırf sizin arabanıza binmek için bazen dakikalarca beklendiğinizi bilemezdiniz. Neyse, geçiyorum özgeçmişimi anlatmayı, kısa da olsa.”

Soluklanma gayreti yaşadı bir süre;

“Bir gün, bir an, bütün ümit dünyamın aydınlanacağına inandığım bir an ise, siz benim yaptığım ne diyeyim kaprisi(35) mi, yanlışlığı mı her neyse bağışlamak gereğini duymadınız, ya da affetmek istemediniz belki de. Ayağımın kayarak minibüsten düştüğüm anı hatırlatmak istiyorum size. Gerçekten düşmüş müydüm? Sadece cesaretinizi desteklemek istemiştim, ilk defa benimle ilgilendiğinizi hissettiğim için. Kolumu tutan eliniz bunu anlamalıydı Mehmet Emin Bey. Ama anlamadınız. Yoksa kolumdan tutmanıza izin verir miydim, ya da sözlerinizi sonuna kadar dinler miydim, ilgisiz olsam. Ya da; ‘Aaa! Ben de size ilgi duyuyordum, hadi gel arkadaş olalım!’ diyerek kolunuza girmemi mi beklerdiniz, saçmalıkların en âlâsı olarak?”

Nefeslenmişti, bir süre başını önüne eğdi, dinlenmek ihtiyacındaydı, belki de kendisinin olan bu zamanı en tasarruflu bir şekilde kullanmak düşüncesindeydi, neler bilmem gerektiğinin artı ve eksilerinin münakaşasında.

“Mektup yazmak istedim. Evinize gelmek istedim kendimi anlatmak için. Ama mağrurdunuz(36) siz, benim gibi, benim kadar hem. Benim yapmak istediklerimi, beni fark edin, siz yapın, isterdim. Kapalı bir dünyanız vardı. Mahallede sizin olduğunuzdan, sizin yaşadığınızdan çok kimse habersiz, belki benim dışımda herkes. Hep başınız önünüzde, hem ve hep herkese saygılısınız. Kimseye bakmıyordunuz yanlışça. Sanırım amcamdan başka da tanıdığınız yok sokağımızda. Belki bir de ciciannem. Onları da aksatmadan ödediğiniz kira ödemelerinde tanımış olsanız gerek. Oysa kaç defalar geçtim kapınızın önünden, amcama gitmek bahanesiyle. Kardeşinize rastladım da, kendimi rastlatamadım size. Dilerdim ki; benimle karşılaşsanız, beni de tanıyor olasınız…”

Gene sustu. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, söylediklerini onaylıyordu. Bir şeyler söylemek istedim. Sesim çıkmadı, çıkamadı belki. Devam etmek zorunluluğu hissediyordu, anlatacaklarının tümünü beynimin hücrelerine tamamıyla yerleştirmek istercesine.

“Nişan Törenimizin olduğu gün kardeşlerimi, sırf sizi, daha doğrusu seni bana anlatsınlar diye bindirdim arabanıza. Ve ızdırap olmasına rağmen her kelime, doyumsuzca dinledim anlattıklarını; her heceyi, her kelimeyi, her cümleyi. ‘Sen’ demeyi istedim hep size, hep bu arzuyu taşıdım gönlümde.”

Durmuyordu, kendini zapt edemiyor, durmak istemiyordu:

“Şu anda nikâhlıyım. Bugün evlenme tarihimizi kararlaştırdık. Salonu falan tuttuk. Bir ay sonra gelin olup uçacağım buralardan, belki de bu; kaçmak olacak benim için, içimdekileri bilesiniz istiyorum. Turhan’la evlenmem babamın fikri idi, arzusu idi, kıramazdım babamı asla. Turhan da biliyor, nişanımızın ve oluşacak evliliğimizin sevgiye dayanmadığını, kısaca hiç olduğunu, ama beni istediğini tavırlarından biliyorum kesinkes. Bir tek istek üzerine kurulamaz yuva. Bunu anlatmaya çalıştım Turhan’a, ama anlamamakta direniyor; tek söylediği; ‘Seviyorum, vazgeçemem, önemlisin’ gibi sözler. Keşke gerçekten sevdiğine inanabilsem, belki evlenmem daha kolay olurdu. “

Tekrar durdu, suskunluğuma, ağzımın payını vermek istercesine, gözlerime diktiği gözleriyle sordu;

“Deminden beri yalnız ben konuşuyorum. Hep susacak mısınız böyle? Hiçbir şey söylemeyecek misiniz? Söylediklerimin hiç mi anlamı yok sizin için?”

“Susun lütfen artık! Yalvarırım susun…”

Arabalar geçiyordu yanımızdan, sıra sıra, teker teker, bağımsızca. Elimde bir damla sıcaklık, uzun yıllardır ilk defa, belki çocukluğumdan beri ilk defa. Gözümde ilk defa şekillenen gözyaşlarım onun içindi:

“Okuduğum içindi belki beklentim. Sizi seviyordum uzaktan, ‘Yeşil gözlü, kumral, uzun saçlı kız!’ olarak o günden beri. Ne adınızı biliyordum, ne de nerede oturduğunuzu. Bilseydim yakın olduğumuzu, bir sigara içimi, bir nefes alımı kadar yahut hiç dokunmaz mıydım ellerinize, hiç almaz mıydım isminizi dudaklarıma? Budalaymışım. Hayır, hayır, bu kelime tarif edemez beni bana, körmüşüm. Körlük bile affedilebilinir, ama böylesine körlük-sağırlık-eylemsizlik anlatılamaz. Anlaşılamaz da…”

Dinliyordu sadece, devam ettim;

“Okulumu bitirmeyi önce gaye edinmem, babama yardım etmek zorunda oluşum, duygularımda serbest olamayışımın nedeniydi belki. Fakat siz nikâhınızla saadet yemini ettiğiniz birine bağlısınız Özgü Hanım. Ben, sizin bu fedakârlığınızı kabul edemem, nikâhlınızdan ayrılmanızı istemem, isteyemem…”

“Belki haklısınız. Ancak, babamın anlayamadığım bir kısım yanlışlıklarla bugünkü durumuna düşürüldüğünü bir gerçek olarak biliyoruz. Biz bu yanlışlıkları ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Turhan Beyi hiç ummadığı bir anda yanlışlıkların çözümünde yakalamak gayemiz. Bu gayeye ulaşınca, Turhan Beyin de, benim de kendi dünyalarımıza döneceğimizden eminim.”

Tam bu sırada arabamın arkasından bir klakson sesi işittim. İbrahim’in gelişini gördüm. Acele ettim ve fısıldadım:

“Seni seviyorum, hem de çok. Bekle beni, bekleyeceğim seni!” diyebilecek fırsatı ancak şekillendirebildim. “Siz” demeyi unutmuştum, unutmak istiyordum yahut.

“Ne oldu Ağabey?” diyen İbo’nun sesinde bir sitem(37), bir soru şekillenmişti ahenksiz.

“Ufak bir sorun, sonra anlatırım sana.”

Son durağın ötesine kadar gidip Özgü’yü indirdikten sonra geri döndük, İbo’yla beraberce. Aslında Özgü’nün sırf konuşmak için yolunu uzattığını ve hiç bilmediği yerlerde yalnız başına kaldığını bilseydim, bırakır mıydım onu oralarda, “Arkadaşıma uğrayacağım!” sözüne karşılık? Asla olamazdı böyle bir şey. O; belki şimdilik İbo’nun yalnız kendinin olan sırrı öğrenmesinin uygun olmadığını düşünerek son durakta inerek düşüncelerini hapsetmişti kendine, bir bakıma.

Geceyi uyumadan, uyuyamadan zor geçirdim. Onu görmek için içimde önüne geçemediğim bir arzu vardı. Sabah içimde burkulan(38) bir hisle, biraz üşütmüş olduğum söyleyerek ilk seferi yalnız başına yapması için İbo’yu ikna ettim, “Seninle kalayım!” sözlerine rağmen.

Aradan saatler geçmişti sanki uzandığım yerde. Bahçe kapımızdan Özgü, Özgüç ve Özgül’ün geldiklerini gördüm. Hallerinde garip bir sevinç görünüyordu. Hatta Özgüç ve Özgül’ün sekerek, hoplayıp-zıplayarak yürüdüklerini bile iddia edebilirdim, yürüyüşlerinde.

Özgüç ve Özgül, yukarıya, ev sahibimizin evine doğru yönelirlerken Özgü, ani bir hareketle ve fark ettirmemeye çalışarak bir kâğıt parçasını attı sokak kapımıza doğru. Ufak bir ses geldi, ayrılırken.

Bir ufacık boncuk tanesine sarılmış kâğıt parçasında; “Arar mısınız?” kelimesinin ardında bir cep telefonu numarası yazılıydı!

Kim tutabilirdi ki beni? Kim “Hayır” diyebilirdi ki ona? Kim meraksız kalırdı böyle bir kelimelik cümleye ki? Uyku mu tutardı? Dinlenmekten hayır mı gelirdi? Ama hemen telefona sarılmak riskli idi. Neden mi? Birden bir sebep düşünemedim, herhalde bunu “Çekingenlik(39)” deyip geçiştirmek iyi olacaktı.

Biraz sonra duyduğum ayak seslerinden ayrıldıklarını ve kapıma gözlerini ulaştıran Özgü’nün attığı kâğıdın yerinde olmamasından dolayı endişeli olduğunu fark ettim. Hemen, acilmiş gibicesine, üzülmesini istemez bir şekilde bastım telefonumun tuşlarına. Hemen açtı:

“Ben Memocan. Üzmedim sizi umarım, bugün biraz gecikmiştim de…”

Elleriyle kardeşlerine yürümeleri işaretini yaptığını fark ettim perde arkasından. Sesini kısalttığı gibi biraz da olsa arkada kalmak gayretini yaşadığını hissettim:

“Sevinçli bir haberim olduğunu iletmek istedim size. Turhan Bey yaptığı yanlışlıklar nedeniyle tevkif edilmiş, soruşturmaya alınmış, babamın telefonuna göre. En yakınımda olduğunuz için, paylaşayım istedim sizinle.”

Ve telefonunu kapattı birden. Perdenin aralığından gördüğüm kadarıyla, zıplayan ikiz kardeşler de merak etmişlerdi telefonu ve yanına gelmeleri telefonunu kapatmasına neden olmuştu, perdeme bakarak omuzlarını kaldırışı en son görüntüsü oldu benim için.

Hayır, hayır! Perdenin arkasından çekilmeden önce onun, sol avucunu yukarı doğru açarak sağ eliyle yazma işareti yaptığını gördüm, kendi yoluna dönerken.

Giyindim, ikinci sefere ulaşmayı diledim, kardeşimin fazla yorulmaması için.

Gün bazen ne kadar erken bitiyordu, beklenince. Eve döndüklerinde İbo yorgundu, kendisinin ise daha dinç olduğunu söyleyebilirdi. Arabayı park edip kapılarına yöneldiklerinde bir zarf buldular kapının eşiğinde.

Postacı genelde kapı aralığına sıkıştırırdı zarfları. O halde bu postacının; “Kapıyı iki defa çalıp” da bıraktığı mektuplardan biri değildi.  Üstünde de zaten sadece; “Sayın Mehmet Emin Bey’e” yazılıydı. İbo merak etmişti ama merakına son vermesinin gerekli olduğunun da bilincindeydi.  Daha soyunmadan açtım mektubu, sabah aldığı işaret nedeniyle zaten bekliyordum böylesine bir zarfı:

“Merhaba,

“Benim için önemli demiştim, sevginizden emin olup da ‘Bizim için önemli’ diyebilseydim keşke. Nerelerdesiniz şimdi kim bilir? Ve hangi vakitte okuyacaksınız bu satırları? Tevkif edilen nikâhlı olduğum Turhan Beyin hapse de girdiğini söyledi babam. Evrak sahtekârlığı birinci sebep; babamın yorulmasına ve yılların birikimlerinin heder olmasına(40), haksızlıklarla karşılaşmasına... Hukukun üstünlüğü ile sanırım birçok konu açıklığa kavuşacak. Eski şen ve huzurlu hayatımıza geri döneceğimizi sanıyorum. Zira böyle bir insanla nikâhımızın devamının olması mümkün değil. Paylaşayım istedim, huzurlu bir insanla. Özgü”

Bu kadarla başlayıp bitirmişti satırlarını. Ne bir sevgi cümlesi, ne bir beklenti, başka hiçbir şey yoktu satırlarının içinde. Yorum ve düşüncelerin çoğunluğunu bana bırakmıştı.

Mektubu alışımdan sonra bir süre oyalandım duvarlarda, pencerelerde. İçimden tıraş olup kapısına gitmek geldi. Tıraş olup giyindim, ne sıfatla, ne deyip çalacaktım kapısını. Bilemiyordum. “Geçmiş olsun!” ziyaret olamazdı. Aybaşı yeni geçmişti, “Amca evde yoktu da kirayı size getirdim!” yalanı da uygun değildi. Hem ev sahibi amca da evdeydi.

Düşünmek yormuştu. O halde İbo’ya; “Şöyle bir hava alıp geleceğim!” desem “Grand Tuvalet(41) bu ne hal?” demez miydi şüpheyle? Olsun desindi. Ben bile ne yaptığımın farkında mıydım ki? Kapının eşiğinden adımımı dışarı atmak üzereyken bahçede ayak sesleri işittim, bahçe kapısının açılışında. Göz göze geldik amcalarına gelen onlarla, yani ikizler ve ablaları ile.

“Ablanızla tanıştırmayacak mısınız beni, gençler?” dedim her ikisinin de yanaklarını fiskeleyerek(42).

Özgül güldü. Çapkınca süzdü. Gözlerime, okumak istercesine dikti gözlerini. Tekrar güldü, Özgüç’ün elinden tutarak onu tekrar bahçe kapısına doğru sürükledi. Kapıdan tam çıkarlarken tekrar dönüp baktılar, bir şeyler demek istiyorlar gibi geldi bana.

“Annemden yakın sırdaşlarım onlar!”

Döndüm, yüzüm yüzüne dönük ama bakamıyordum gözlerine, devam etti:

“Evet. Onların yaşlarından ummadığım destek ve önerileri, yardımları olmasaydı, ben yaşama gücü bulamazdım.”

“Yaşama gücünü kaybetmiş miydin ki?”

“Hayır. Fakat beni kısacık bir zaman dilimi içinde karaltı halinde görmen, hislerimi bilmemiş olman, cesaretsizce benden hemen vazgeçmen, beni bilmemen beni bitiriyordu…”

Ellerini tuttum, kolunu tuttuğum kadar yakın, içten, tam sokak kapısının önünde:

“Güzel şeyler söylemesini bilmem. Bugüne kadar öğrenemedim de, öğretmediler de, öğrenmek de istemedim belki. Bir ömür boyu varlığını kalbimde taşıyıp, duyup ancak kısa bir süre önce farkına vardığım insana, yani sana ne söylesem, kelimeleri takdir acizliğine sokacağımdan eminim.”

Yutkunmam gerekti, yutkundum devam ederken;

“İnanıyorum ki saadet yolu bizim için açık. Bu yolu beraber yürüyelim mi? Çünkü inan, seni anlatamayacak, anlatılamayacak kadar çok seviyorum. Bütün ömrümü, tüm yaşamımı sana adamak istiyorum, hem son saniyesine kadar. Ne olur ve lütfen kabul et!”

“Ben de seni, inanıyorum ki yaratıldığımdan beri seviyorum. Sen varsın ya dünyamda. Artık ölsem de beni seviyor olmanın mutluluğu içinde olurum.”

“Ölümden bahsetmek için biraz erken değil mi? Saadet kelimesinin anlamını öğrenmek için değil, mesut olmak için dahi ömrümüz o kadar kısa ki…”

Karlar düşerken omuzlarımıza, saadeti hissederek tek insan olmuş, bahçe kapısını kapatarak ümit dünyamıza doğru yürümeye başlamıştık…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Hayal Dünyası; İmge, hülya dünyası. Kişinin zihninde tasarladığı, canlandırdığı ve gerçek olmasını istediği görüntüler, resimler, gölgeler, çizimler.

(2) Melânkoli; Karasevda, kara duygu. Ruhsal ve bedensel kimi duygularda yavaşlama, işinde başarısızlık. Psikolojik depresyon denilen akıl hastalığı yanında bir kısım fizyolojik hata ve rahatsızlıklar. İrsiyet önemlidir. Belirtileri; hassaslaşma, çabuk duygulanma, durup dururken ağlama, heyecanlanma, sinirlenme, endişelenme, güvensizlik.

(3) Eski model minibüslerde kapıların otomatik olarak açılıp kapanmadığını belirtmeye çalıştım.

(4) Küstah; Saygısız, kaba, terbiyesiz.

(5) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(6) Burukluk; Alınarak, küskünlük, güceniklik gösterme hali. Buruk olma hali. Kekrelik.

Buruk; Tadı ekşimsi, acımtırak olma hali.

(7) Moral Bozukluğu; Kaygı. Ankisiyete.  Kişinin kendini huzursuz, eksikli hissetmesi, uyuyamaması durumu.

(8) Boş Vermişlik; Aldırmazlık, aldırışsızlık, umursamazlık.

(9) Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey.

(10) Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.

(11) Panel; Taşıyıcı niteliği olmayan, ince bölme duvarı. Herhangi bir konuda ilgili kişilerin bir dinleyici topluluğu önünde yaptıkları tartışmalı toplantı.

(12) Cızırtı; Cızırdama sesi, cırıltı. Perdeli çalgılarda rastlanan bir kusur.

(13) Yeşil gözlerini ufkuma ger ki… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ramazan Gökalp ARIKAN’a ait olup Bestekârı hepimizin tanıdığı, ya da tahmin ettiği gibi Sadettin KAYNAK’tır. Bu şarkıyı en iyi yorumlayan sanatkârın da Safiye AYLA olduğunu belirtmem gerekli mi?

(14) Sükûn; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma hali.

(15) Alelacele; Çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk.

(16) Kırık-Derik (Kırık-Dökük); Eski çürük, hurda, değersiz eşya. Düzgün olmayan, kopuk-kopuk, bölük-pörçük.

(17) Taş Çatlasa; Bütün olanakların kullanılmasına rağmen. Ne olursa olsun. En fazla. Zorlanmasına rağmen ne yapılırsa yapılsın gerçekleşmesi mümkün olmayan.

(18) Kıyak; Birinin yararına yapılan olumlu bir davranış, iş, kayırma, iyilik. Benzerlerinden üstün olan, çok güzel, çok hoş, çok iyi.

(19) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(20) Tok Gözlü; Cömert, paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayan. Gani gönüllü.

(21) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla, bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(22) Mutabakat; Anlaşma, uyuşma, uygunluk, konsensüs.

(23) Pez…; Tamamlanmasından utanç duyduğum kelime  (Muhabbet Tellâlı anlamında).

(24) Bopstil; Züppece giyiniş biçimi,  ve bu şekilde züppece tavırları olan.

(25) Düldül; İslâm âlemi için gerçek anlamı; “Kırk katır” dır. Ancak Türkçemizde eski ve yavaş giden araçlar ve atlar için söylenen mizahi bir terim (Sütçü Beygiri gibi).

(26) Yılışık; Yapmacık gülüş, gülümseyiş ve davranışlarla hoşa gitmeye, hoş görünmeye çalışan, yerli-yersiz dişlerini göstererek sürekli gülen şımarık, sırnaşık, kendini ilgilendirmeyen işlere girişen, ters, inatçı. Yavşak, geveze, yalaka.

(27) Gevezelik Etmek; Gerekli-gereksiz konuşmak, çenesi düşüklük, lafazanlık.

(28) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, katıksız. Yağı yeterince olmayan, az olan.

(29) Güzellik Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(30) Tılsım; Doğaüstü işler yapabileceğine inanılan güç. Büyülü şey, muska.

(31) Enjektör; Bir akışkanı herhangi bir yere basınçla vermekte kullanılan bir tür pompa. İğne, şırınga. Bir sıvıyı ya da sıvılaştırılan bir ilâcı vücuda vermekte kullanılan ucunda iğne olan basınçlı aygıt.

(32) Hükümran; Egemen. Sözünü geçiren, üstünlük kazanan. Yönetimi hiçbir kısıtlama veya denetime tabi olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, hâkim.

(33) Baha; Paha, kıymet, eder, değer, bedel. Güzellik, zarafet, alışma.

(34) Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.

(35) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

(36) Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

(37) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme. Serzeniş.

(38) Burkulmak; Gönlü kırılmak, üzülmek. Vücudun bilek, diz, bel, ayak gibi herhangi bir organı, zorlama dolaysıyla birdenbire kendi ekseni etrafında dönerek incinmek.

(39) Çekingenlik; Çekingen olma durumu, çekinceli davranış.

Çekingen; Saygı, korku, utanma gibi duyguları nedeniyle ürkek davranan.

(40) Heder Olmak; Boşa gitmek, boşuna gitmek, ziyan olmak.

(41) Grand Tuvalet; Takım elbise, kravat kombinasyonu tarzı şık giyim.

(42) Fiskelemek; Parmak uçlarıyla hafif vuruş yapmak.