“Yakışıklı çocuk! Acaba şöyle sürtünsem, yüzüne baygın baygın baksam, ilgilenir mi acaba benimle? Bayağı da uzun boylu! Otobüsün tutunacak üst demirlerine değecek neredeyse kafası? Kitaptan başını kaldırsa ya!”

“Ne o? Bir eliyle askıya tutunmuş, her haliyle kitabın herhalde en meraklı bölümlerini okuyor olsa gerek, kitabın sağ tarafı sol tarafına göre daha ince ve solunu-sağını umursamadığına göre. İnsan arada-sırada da olsa şöyle bir sağına soluna bakmaz mı canım?”

Genç kız içinden düşünüyor, karşısındakine sitem ediyor gibiydi. Karar değiştirdi;

“Zaten tipim değil, niye göz hapsine aldım ki? Çirkin sayılmam, piyasada bunlardan bir sürü var. Elimi sallasam ellisi olmasa da kırk sekizi, kırk dokuzu selâm verir bana.”

“Yok daha neler? İtiraf et kendine, dürüst ol biraz, kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş(1), saklanma, etkilendin işte, neden kendini kandırmaya çalışıyorsun ki?”

Genç kızın aklından geçirdiği cümlelerin özüydü bu sözler, dudaklarında şekillenme arzusunu yaşatıp da dilini zapt etmeyi bildiği.

Orta yaşlı, süslü, kendine bakan, belediye otobüsüne binecek kadar parası kıymetli cimri bir teyze olmalıydı yerinden kalkma çabasındaki kişi. Belki de yaşlı bileti olup da kendine cesurca bakan, sığ bağnazların(2) din tacirliği(2) tepkilerine aldırış etmeyen.

Ancak “kokona(3)” ya da “kokoş(3)” gibi benzetmelerde bulunmasına edebinin müsaade etmediği neredeyse pehlivan yapılı yaşlı kadın;

“İzninizle!” deyince, çakıştı kitap okuyan gençle, düşünen genç kızın gözleri. Genç adam muhtemelen boşalan koltuğa oturması gereken uygun biri için sağına-soluna bakındı, o koltuğu sahiplenecek yaşlı birine rastlamamış olsa gerek ki, başıyla genç kıza işaret ederek; “Buyurun!” dedi.

“Üstelik centilmen...”

Hava sıcak, otobüsün kliması açıktı. Genç kızın hayret ettiği şey, otobüsten inen teyzenin, ineceği ana kadar yanındaki bedeninin ter kokusuna nasıl tahammül ettiğiydi?

Genç kız kendisine gösterilen yere oturduğunda otobüsün ani freni ve sonra durması nedeniyle kitabını düşürdü genç adam. Eğilip alırken, şoförün; “Kaza yaptım, arkadan gelecek otobüslere binin lütfen!” sözü ve kapıların açılması her ikisini de kendine getirdi, öncelikle genç kızı.

Karmaşa sırasında eğilip de kitabını alma çabasında olan genç adamın kulağına fısıldadı;

“Ayıp! Yakışmadı!”

Genç adamın sözlerinin altında kalmayacağından emin gibiydi genç kız, iftiralar atölyesi(2), ilgi çekme tezgâhları(2) niçin icat edilmişti ki kendine göre?

İndi otobüsten. Gideceği yer fazla uzak değildi, nihayeti bir durak kadar yürüyecekti, otobüs beklemesine gerek yoktu. Ayrıca kanaatine göre otobüsün hafifçe dokunduğunu sandığı araç sahibi kadının çığırtkanlığı ile yer-gök inliyordu sanki.

Kanaatinin doğruluğunu sağlamlaştıran şey, kadının yatarak değil, ayakta tepinmesiydi.

Kapanan yol dolaysıyla orta refüjün(3) alçaklığından yararlanarak o bölümü şasilerinin(3) yerden yüksekliği nedeniyle aşabilen araçlar, farlarını ve dörtlü ikaz ışıklarını yakarak karşı şeride geçmeye başlamışlardı.

İlerideki düğün salonu için açıldığı belli olan refüj aralığından tekrar kendi şeritlerine geçiyorlardı, tek farkla. Birbirini takip eden araçlar, yeni bir kaza ihtimaline karşı tampon-tampona gibi, ancak belirli mesafeyi muhafaza ederek ilerleme çabasını yaşıyorlardı, oldukça dikkatli…

Diğer araçlar? Onlar da herhalde trafiğin durgunluğunun yarattığı kalabalık nedeniyle yan sokaklara kaçabilme imkânlarını araştırmış olsalar gerekti, muhtemelen geri viteslerini kullanarak!

Aşikârdı(3) ki, Kuru Kahveci yaşlı adam, ellerini göğsünde çapraz şekilde tutarak, “Yol Kapalıdır!” işareti vermeye çalışıyordu, inatla devam etme gayreti yaşayan araçların sürücülerine.

Geri vitese takan araçların yan sokağa yönelmeleri için bazılarına “Gel! Gel!”, onları savuşturmak(4) için de bazılarına “Dur!” işareti yapıyor, sırası geleni de tekrar “Gel! Dur!” işaretleri ile yönlendiriyordu avuç işaretleri ile.

Genç adam yetişip genç kızın önüne geçti, sinirli gibi;

“Ne demek istediniz?”

“Açık değil mi?”

“Biraz daha açmanız mümkün mü?”

“Gözlediğiniz kadarı yetmedi, demek?”

“Allah’ınızı severseniz söyleyin, bilmece gibi konuşmayın lütfen, nedir ayıp olan, bana yakışmayan, ne demek istediniz?”

“İnkâr etmeyin, hareketinizin doğru olmadığını biliyorsunuz, ilgimi çekmek istediğinizi de hissediyorum...”

“Bakın efendim! Doğru olmayan her neyse açık açık söyleyin, özür dilemem, ‘Affedin!’ demem, hatta yalvarıp ‘Bağışlayın!’ şekli gerekiyorsa yerine getirmeye çalışayım. İlgi konusunda ise yanılmadığınızı itiraf etmem gerek, o kadar etkileyici idiniz ki, kitapta tek sayfa bile çevirmemem mi dikkatinizi çekti?”

“Kitabınızda sayfa çevirip çevirmediğiniz dikkatimi çekmedi, nihayeti okursunuz, okumazsınız, o kitabınızla sizin gözleriniz arasındaki samimiyet, beni neden ilgilendirsin ki? Ama hissettiğim doğru ise devamlı bana bakıp izlediyseniz, bu da ikinci ayıbınız!”

“İkinci ayıbımı içtenlikle kabul ediyorum. Haklısınız, o kadar güzelsiniz ki, gözlerimi ayıramadım, üstelik de burnunuzun hassas olduğunu da söylemem gerek!”

“Gerçekten tiksindiğimi mi belli ettim? Ben de kim bilir hangi nedenle o kokuyu taşıyan o adama karşı ayıp etmişim, utandım şimdi.”

“Bakın efendim adım İlkay! Bu şekilde durup-yürüyerek yayalara engel olacak şekilde konuşmak yerine bir yerlere oturup konuşsak ve hâlâ öğrenemediğim, bana yakışmayan ayıbımı söyleseniz de öğrensem, özür dilesem, tabii aceleniz yoksa vaktiniz uygunsa?”

“Kitabı düşürmüş gibi yapıp da bacaklarıma bakmadınız mı?”

“Otobüs kaza yapmış, sarsılmışım, elimden kitap düşmüş, siz ter kokusundan bunalmışsınız ve bu durumda fırça yemesi gereken benim öyle mi? Bacaklarınıza bakmadım, bakmak imkânım olsaydı bacaklarınıza değil, bir kaç saniye içine sıkışacak olsa da, ömür boyu içimde saklamak için gözlerine bakardım, içlerinde, derinliklerinde kendimin olması arzusu ve dileği ile...”

“Galiba dün akşamdan kaldınız, sarhoşsunuz, ne dediğinizi kulaklarınız duymuyor, İzninizle...”

“Ne dediğimi biliyorum, belki içimden geçenleri sıralamakta acelem ya da yanlışım olabilir.”

“Bakın İlkay Beyefendi! Yakışıklı olabilirsiniz, bu beni değil, annenizi ve kız arkadaşınızı ilgilendirir, üstelik benim ileriye dönük arkadaşım var...”

Kapristi genç kızın yaptığı üstelik art niyetli, otobüsteki düşüncelerinden utanmamış gibi, hem bir bakıma sorgulamak, aslında belki de karşısındakini kıskandırmak için. Karşısındakinin sözleri amacına ulaştığının belirtisiydi.

“Arkadaşınız şanslıymış, sizi benden önce görüp tanımış ve hükmetmiş gönlünüze. Peki, bir bakıma tahmin hakkımı kullanmak isteyerek size sormam gerek, etkilendim güzelliğinizden, peki, sözlü, nişanlı, ya da evli olmadığınızı düşünerek şansım olabilir mi?”

“Tamam, sarhoş değilsiniz inandım, aklınızdan zorunuz var!”

“Doğru! Karşılıklı konuşarak sizi meşgul ettim, duygularımı saklayamadım, ama dilerdim ki şansım olsun. Peki hanımefendi! Bu yüzü, bu sözlerinizi unutmayacağım, haksız yere ayıplamanız asla hatırımdan çıkmayacak, ama sizi aklımdan çıkarmam konusunda kendime bile söz vermek geçmiyor aklımdan. Özür dilerim, yokum artık, izin istemiştiniz, buyurun siz yolunuza, ben kaderime...”

“Bir saniye bu ne demek şimdi?”

“Kısa, çok kısa...

Bir anda hükmettiniz kalbime, gönlüme, tüm cismime, yaşam gibi. İzinli gelmiştim, adım İlkay, tekrar ediyorum ve ola ki bir gün şehit haberlerinde adımı duyup resmimi görürseniz; ‘Bir tebessümü bile çok gördüm bu adama!’ demeyin! Ben ‘Üzülmenize kıyamam!’ diyemem, çünkü şehit de olsa ölülerin konuşma hakkı yoktur, tükenmiştir!”

“Duygu sömürüsü(2)...”

“Neden, gerek var mı? Ben kimim ki sizin için, size adını söylemekten başka hiçbir şey vermeyen...”

“Ola ki arkadaşımdan ayrıldım...”

“Ayrılığa neden olmak istemem, ama beynim; bana hükmetmesi öncesinde ‘Şansım olabilir mi?’ diye sorduğum için sizi şu anda sorgulamamı emrediyor. Ya ‘Arkadaşım!’ dediğinize içten ve sevgi dolu bir yakınlığınız yok ki bana acıyıp onu terk etmeyi düşünüyorsunuz, ya da arkadaşınız yok, benden kurtulmak için uydurdunuz. İkisinden biri...”

“Bakın İlkay Bey. Ayakta durmaktan yoruldum. Tamam, çay içme teklifinizi kabul ediyorum, yürüyelim, sizi anlatın bana...”

“Sağ olun!”

“Öncelikle şehit olmamak için dikkatli ol!”

“Bu bir vaat mi? Soruma cevap vermediğinize ve bu kadar cesur olduğunuza göre, arkadaşınız yok...”

“Vardı, ilkokul öğretmenim. Ama meselâ olsaydı, ne yapardınız?”

“Olmasını asla dilemezdim. Diz çökerdim karşınızda, güzelliğinizi anlatmamın imkânsızlığını ve beni anlatmayı isterdim size. Sevmeyi, aşkı öğrenirdim sayende ve öğrenirsem size öğretmeyi dilerdim. Kalbimin üstüne elini koyup kalbimde kendini dinlemeni dilerdim. Gözlerinde dünyayı, dudaklarında uzayı, kulaklarında evreni yaşardım. Eksilmezdi ömrüm saçlarını okşarken, tersine artardı yaşam sürem…

Bilirim ki seni kucaklarken tüm ayrıcalıkları Tanrı benim gibi, bizim gibi demek istediğim âşıklara vermiştir. Seni severdim bu kısa zaman içine ‘Seviyorum’ demeyi sığdırmam mümkün değil. Bana bağışladığınız bu zaman için şükranımı anlatmam mümkün değil, hatta ölsem bile!”

“Çok mu kitap okuyorsunuz? Hangi kitaplardan alıntı bu sözleriniz?”

“İncindim. Ama haklısınız, çok kitap okuyorum, fakat söylediklerim inanın sadece içimden dışarıya yansıyanlar, güzel olan ve sevilmeyi hak eden bir kız için, yani sizin için...”

“İnanmak geçiyor içimden, bu kısa zaman içinde de olsa, ama neden inandıramıyorum kendimi, bilemiyorum.”

“İnanmanız için ne kadar gayret etmem gerekiyorsa, o kadar çaba göstereceğim. Beni unutmaman dileğim. Bugün iznimin son günü. Yarın öğle uçağı ile döneceğim görev yerime. İçimden geçenlerin tümünü anlatmak istiyorum size. Telefon numaram şu, beni, söylemek belki romanlardan çalıntılar yaparak düşündüklerimi, yazmak istediklerimi öğrenmek istersen eğer, bazı bazen telefon etmeme, sana yazmam için adresini izin ver…

‘Vatan için ölmek de var, fakat hakkın yaşamaktır!(5)demiş şair. Değişiyorum şimdi, içtenlikle. Sana sevgimi ispat etmeden, seni bir kez bile kucaklayıp, koklayıp öpmeden ölür ya da şehit olursam gözlerim açık gider...”

“Dua edeceğim!”

“Ama hâlâ ismini bile söylemedin! Bana zulmetmekse maksadın zulüm ve zalim olmak yakışmadı sana!”

“Son bir kaç sözüne kadar ‘siz’ ve ‘hanımefendi’ dedin, ben de sana uyuyorum, ‘sen’ diyorum, dediklerinden birinden birine itiraz ettim mi, ses çıkardım mı? Ben isimsiz olarak öyle kalsam sende?”

“Peki, telefonumun en başına ‘Hanımefendi’ diye kaydedeceğim seni. Tabii ararsan, sorarsan!”

“Rehberde ‘H’ harfi orta yerlerde ama...”

“Halletmem kolay, ‘Ah!’ çeker gibi iki-üç ‘A’ harfinden sonra ‘Ah Hanımefendi!’ diye işaretlerim rehbere. Rehber tuşuna basar basmaz sen çıkarsın karşıma. Seni özleyeceğim, ama hiçbir şey için ne söz vermeye, ne de vaat etmeye hakkım var!”

“Tek soru; askerden dönünce ne yapacaksın? Asıl mesleğin, işin-gücün ne?”

“Tek cevap askerim; asıl mesleğim, işim-gücüm esas, ilk, tek ve son mesleğim bu. Üstelik komando(3)... Bir bakıma gidip de gelmemek var(6) denecek ağır bir görev. Aslında bencil davrandım, seni bana mecbur eder gibi. Hakkım yok! Deminden beri dil döküyorum, benim olmanı dilercesine. Unut dediklerimi, sil hayalinden resmimi, sadece elini uzat ve Allahaısmarladık!”

“Gönlüme ateş düşürmeye çalış, sonra da ‘Allahaısmarladık!’ de! Hak reva(2) mı bu? Ya yanmaya devam edersem?”

“O zaman adını söyle, sayıklayayım, hülyalarımda şekillendireyim, tüm serbest anlarımda rüyalarıma gir izin beklemeksizin…

Ve en çok ihtiyacım olan şey; dua! Sadece kendim için değil, emrimdeki tüm erlerim, muvazzaf(3) ve yedek subaylarım ve astsubaylarım için…

Ve dediğim gibi, eğer biraz etkilemişsem seni, benim sensiz yaşamaya mecalim olmadığını hissediyorum, ama sen bensizliğe tahammüllü ol, söndür kalbindeki ateşi, çaba göster, hiç olmazsa ikimiz için!”

“Daha iki saat bile olmadı göz göze geldiğimiz, elini uzattın sıcaklığımı hissetmeden, dokunmadan geri çektin elini. Haksızlık bu. Bir çiçek vermeden, bir söz söylemeden, bir kelime yazmadan bir kez bile ‘Seviyorum’ demeden...”

“Kalbimin, gönlümün, cismimin tapusu sende kalsın sahibi olarak. Gönlümün bahçesini hep sula, çiçeklerin kurumasına izin verme ve beynimin tüm hücrelerini zapt edip bana hükmet ki, bu beden sağ oldukça içinde senden başkası olmasın!”

“Bana düşünme fırsatı ver! Elimi uzatıp vedalaşmıyorum, seni mutlaka arayacağım, sözlerinle bu kadar mahvolacağım, eksileceğim aklımın ucundan bile geçmiyor…

Ve bağışla seni uğurlamak isterim.””

“Ailem arabayla götürmek ister beni çok zaman. Sair zamanlarda terminale bırakırlar beni. Eğer uğurlamak istiyorsan beni, ben de isterim, mutlu olurum, ‘Arkadaşım var!’ derim, yalan söylemem, gerekirse senin için ‘Arkadaşım’ da derim, tümümün son olacağı gibi bir düşünceyle…

Ve hâlâ adın ne güzel kız? Sevdiğim, bu duyguyu bana ilk kez yaşatan bir tanem?”

“Sevgi desem, sonuna seninkine benzer gibi İlknur eklesem?”

“Bana göre sana en yakışan isim ilki. Yaşamımda sevgiyi hak eden tek insana en uygun ve anlamlı isim; Sevgi. Umarım ve dilerim yaşamın hep sevgi ile dolu olsun. Beni dinledin, bana vakit ayırdın, devlet; devletim, sen bu devlet içinde benim devletimsin. Sana ‘Allahaısmarladık!’ demek istemiyorum, ama Türkiye’m beni bekliyor, hem her yerde, hem her zaman!”

“Gitme diyemem sana! Gitmezsen korunamam, sığınamam. Sevmeye, senin olmaya çalışamam. Git! Beni düşün, yaşa, çalış ve geri dön. Seni sevdiğimi söylemem için sabırsızlığımı izle! Bir yolculukta benim sen olmazsan nasıl yaşamımdan vazgeçeceğimi düşündür bana. Yaz, söyle vaktin oldukça, vakit buldukça, gerekenleri aksatmaksızın…

Ve eğer bir gün sensiz olamayacağımı düşünüp senin yaşadığın, görev yaptığın yere gelmeye kalkışırsam, sakın kışkışlama(4)!”

“Bunlar; yüreğindeki kıpırtıların görünümü mü?”

“Sanırım!”

“O halde bekle beni, ne tüfekleri çatmayı, ne de sütlerin kaymak tutmasını(7) beklemeyeceğim. Yaşama tutunacağım. Ta ki beni gerçekten seveceğine, sevdiğine inanacağım ana kadar!”

“Bil ki etkiledin beni, yolunu bekleyip seni sevdiğimi söyleyeceğim ana kadar susup seni bekleyeceğim. Ama emin olmam, senin olmam için yardımcı ol bana, sev beni, hem çok, daha da çok sev beni ve yaşamdan asla vazgeçme benim için, benim ol, senin olmam için de beni yaşa!”

“Sen de benim sözlerim gibi şiirsel konuşuyorsun, farkında mısın?”

“Bu, bir meziyet(3) olsa gerek, ama çekimser değilim!”

“Vedalaştır...

Sadece uzaktan uzağa selâmlaşır gibi...”

İlkay’ın ailesi, İlkay’ın ısrarı üzerine onu havaalanına değil, otobüs terminaline kadar getirmiş, oradan otobüsün hareket etmesini bekler gibiydiler.

Sevgi heyecanla ve çekinceyle doğruldu bekleme salonundaki kanepeden, elinde küçük bir kutuyla. “Otobüste yer kalmadı! Bir sonraki otobüse binin!” anonsuyla karşılaşmamak umut ve isteğiyle. Üstelik neden saklanmak ihtiyacını duyduğunu bilmeksizin.

Kendisine ilgi duyan subayın görünümüne uygundu giyimi, dikkat etmişti. Her ne kadar uzun boylu, dalyan gibi(2) bir subay yanında kısa görünmenin yakışmayacağına inanmasa da topuksuz ayakkabı, pantolon, yakası kapalı gömlek ve mont giymişti üzerine.

Görünmüş, görülmüştü Sevgi, hele ki İlkay’ın yanına oturduğunda İlkay’ın annesi tarafından. İlkay söylemiş miydi bilinmez, ama ana yüreği olarak hissetmiş olsa gerekti,

Sevgi’nin kulağına “Hıh!” şeklinde bir ses ulaşır gibi olmuştu otobüsün kapısı kapanmadan evvel, devamını duyamadığı ancak tahmin edebileceği, oğluna kendisini yakıştıramayan bir annenin sesiydi bu.

“Hıh! Bu çiroz gibi kız mı yoksa oğlumuzun aklını çelen? Kimdir, nedir, kimlerdendir, neyin nesidir, nasıl çeldi, çaldı ki oğlumuzun aklını? Ana yüreği, nasıl kabulleneceğim ki bu cılız kızı, güzel olsa da?”

Sokağa, havaya, arabalara söylüyordu yaşlı kadın. Kocası biliyordu huyunu. İlkay’dan bir yaş büyüktü evlilikleri, seneler itibariyle! Bu nedenle “Lây! Lây! Lom!” tavırlarıyla direksiyona geçmiş, havaya doğru bakıyor, karısının çenesini düşürmeden kapıyı açıp yanına oturmasını bekliyordu.

Ve biliyordu ki bu tatlı söyleniş(!) eve ulaşıncaya kadar devam edecekti, “Dedim ki, dedim ki...” modunda kafasını şişirerek. Üstelik arada bir, sessizliğine inat; “Sen de bir şey söylesene ayol! Haksız mıyım?”

Yaşamda bir kez “Haksızsın!” deme gafletinde bulunan kocası o günden sonra asla yanılmamıştı hep; “Haklısın!” diyerek.

Bu bir bakıma şef, müdür, aile reisi kadının ilkeleri gibi bir şeydi;

“Evin Reisi kadın, haklıdır! (Madde; 1)”

“Evin Reisi kadın, her zaman haklıdır! (Madde; 2)”

 “Evin Reisi kadının haksız olduğu zamanlarda (Pek akıl kârı(2) değilse de, olmaz ya, hani meselâ) kesinlikle Madde; 2 uygulanır! (Madde; 3)” gibi.

Bu kurallar, hani abartmış olmayayım yeryüzündeki erkeklerin yiğitliğin % 99 u kaçmak, % 1 i görünmemek gibi olsa da, hadi bu oranı % 75 ve % 25 olarak değiştirelim. % 25? Bunun % 20 si zaten genç nesildir; 0-18 arasıdır, kalan % 5 ise yalan söyleyenlerdir, karısı “Höt!” deyince kaçacak delik arayanlar...

Neyse konu dağılmasın.

Otobüs daha hareket etmeden sokulmuştu Sevgi, İlkay’ın göğsüne, “Sonum, sonucum ne olursa olsun!” düşüncesiyle.

“Seni sevmemi değil, seni çok sevmemi bekle benden. Seni sevmekten asla vazgeçmeyeceğim şekilde bekle beni, esirgeme kendini benden!”

“Bir bakışınla, bir ayıplama modunda esir ettin, bağladın beni kendine, nasıl esirgerim ki kendimi senden? Ancak itiraf etmem gerek ki, savaşmaktan, ölmekten değil, şu anda yaşadığımı belirtmemin, anlatmamın mümkün olamayacağı şeylerden korkarım ben. Bu ilerilerde seninle telefonla konuşmalarıma, satırlarıma da sinebilir belki. Sözlerim zihninde bir yerlerde saklı kalsın, e mi?”

“Ben seni şu andaki kokunla yaşayacağım hep!”

Elini beline doladı Sevgi, İlkay’ın. Ancak uzanabildiği kadarıyla boynunun “gıdık” dediği bölgesini önce kokladı, sonra öptü çevresine aldırmaksızın...

Paketi uzatırken;

“Biraz yolluk, biraz da ben koydum kutunun içine, unutursan sorun yok, ama hatırlamaya çalışma beni, her anında mümkün değil, ama boş vaktin, serbest zamanın olduğunda her anını bana ayır, egoizm deme, ailene ve seni sevenlere ayırman gereken zamanlar dışında demek istediğim...”

Salona girip de check in(8) masasına yönelmeden önce ayaktayken Sevgi;

“Katran karası, zift gibi, zifir gibi karanlık geceleri bırakıyorsun bana, farkında mısın? Gündüzlerimin bile sahipleri karanlıklar olacak. Keşke beni kendine esir edecek gibi bakıp etkilemeseydin beni. Bu sevgi mi, aşk mı, hoşlanma, haz, heyecan mı, bilmiyorum, ama senden ayrılıyor olmamın ıstırabını yaşamaya başladım hemen şimdi. Üstelik söylemem gereken bazı gerçekleri söyleyememek sıkıntısını yaşarken, gerçekten...”

“Meselâ ilk karşılaştığımız gün otobüste benden etkilendiğin, baygın baygın bakarak belli etmemeye çalıştığını söylemek ister gibi mi?”

“Şöyle bir göz ucuyla bakmıştım(4)!”

“Beğeni ve hoşlanma ile. Belki de ‘Yaşamda sevebileceğim adam’ gibi düşünerek...”

“Yok, daha neler?”

“Tamam! İtiraf etmeni beklemiyorum. Ama benim aynı sayfada dakikalarca duraklamam, kitabımın arkasına gizlenmem ve ilgini çekmek için otobüs fren yapmasına rağmen bilinçli bir şekilde, fırça yiyeceğimi, azar işiteceğimi bile bile kitabımı düşürdüğümü giderayak(3) itiraf etmesem ölürdüm. Beni anlayıp dinlemenden evvel ölmek yakışmazdı bana. İlgini kısıtlamadın, ayıplamadın, ‘Düş peşime!’ der gibi. Bana zaman ayırdın, benim olman geçti aklımdan, ömür boyu beraber yaşama umuduyla…

Ve fethettin beni, seni senden vazgeçmeyecek kadar seviyorum. Dileğim, isteğim; kalbine, gönlüne yasaklar koymaksızın beni sevmen, beni yaşaman ve ömrümüzü beraber tüketmeyi istemen...”

“İstiyorum, ama beni neyin engellediğini bilemiyorum. Bana yaz, bana söyle, beni iste devamlı ve bana izin ver...”

Sevgi ellerini beline sardı İlkay’ın ve dünyayı umursamaksızın öptü onu.

“Seni sarmadan, öpmeden ölürsem gözlerim açık gider, demiştim. Benim ölmemi istediğini mi söylemek istedin, bu hareketinle?”

“Öpüşüme cevap verdin, ama seni saran da, öpen de benim şu anda ve ben ölmeden ölmene izin vermeyeceğim yer etsin tüm mevcudiyetinde...”

“Ne kadar saçma, sen ölürsen benim de dünyada kalma ihtimalim, gayem olmaz. Ben bana bağışlanması mümkün her türlü şansı teperim, onun için gel sevmeyi öğren, bil. Bana bu hakkı ver, ben de parmağına yüzük takacak kadar cesur olayım!”

Ellerini kavuşturdular, biletini aldı, kontrolden sonra silâhı için gerekeni yaptı ve kayboldu İlkay.

Bilmediğini bilmesinin, öğrenmediğini öğrenmesinin, yaşamadığını yaşamasının gerektiği dank etti beynine Sevgi’nin. Neden kabullenmekte zorluk çektiğini, neden kendiyle inatlaştığını bilmeksizin...

Sessizlik...

Bir gün, iki gün, üç gün, hafta. Anlamsız, anlaşılmazdı Sevgi için.

“Ne mektup, ne haber geliyor senden...(9)

“Hoşuma gitmedi, gider gitmez unuttun mu beni?” şeklinde mesaj çekti telefonuna. Çünkü ne zaman telefon açsa; “Ulaşılamıyordu!” Askerlikle ilgisi, bilgisi, tecrübesi yoktu ki, kimseye sormamış, soramamış, öğrenememiş, kimse de anlatmamıştı bir jandarma komando üsteğmeninin görevini, neler yaptığını, neler yapması gerektiğini...

Akıl edememiş olmasının hüznünü yaşıyordu, askerliğin ne olduğunu bilmeksizin, bilmediğinden.

Bir bir artan yeni günlerde de yaşadı sessizliği Sevgi. Sabrının sonuna gelmiş, canına tak etmişti(4), bilmesi gerekeni, ölmeye başladığını bilmesi gerekene söylemeliydi. Üstelik öğrendiğini, bilenin de öğrenmesinin doğal hak olduğuna inanarak yola çıkmasının gerektiğini düşünerek.

Yol-yordam-iz bilmiyordu. Bildiği gittiği yer, adının İlkay ve subay olması ve Ordueviydi. Sora sora Bağdat bulunduğuna göre, sevdiğini, evet sevdiğini kokusundan, sesinden, kalbinin atışından bulamaz mıydı?

Kalp kalbe karşı(10) olunca bulamamak olur muydu? Mümkünsüzdü. Bulurdu tabii sevdiğini. Mademki aşk her şeyi hallederdi(11), o da halledecekti, lâmı-cimi yok(2)!

Büyüklerine danıştı; “Yaşayamıyorum, öleceğim!” dedi, izin alması kolay oldu ailesinden, keşke “Hıh!” denilmesini işitmiş olsa da, neden işitmemmiş gibi sevdiğinin ailesinin adresini, hiç olmazsa telefon numaralarını öğrense iyi olmaz mıydı?

Hayıflandı(4). Oysa bilemediği şeyler vardı. Uçak sevdiği insanın Orduevine kadar gitmiyordu ki. Havaalanı neresiydi, sevdiği insanın olduğu yer, orada mı, yakınlarda mı, uzaklarda mıydı? Neredeydi, hele ki şimdi?

Operasyondaydı İlkay ve döndüğünde mesajı okur okumaz mesajın karşılığını telefon ederek vermek istemişti. “Ulaşılamıyor!” mesajı ile hüzünlenmişti.

İner inmez telefonunu açan Sevgi sevinç içindeydi, cevap verdi anında;

“Uçaktan indim şimdi, şehirdeyim!”

“Ne? Nasıl? Ne zaman? Sakın bir yere kıpırdama, dışarıya çıkma, ben gereği için en fazla üç saate kadar yanında olmaya çalışacağım. Sabret! Keşke delireceğini daha önceden haber verseydin bana!”

“Deli etmeseydin!”

“Sevgili Sevgi. Ben sana askerliği nasıl anlatayım ki? Bekle, uzun uzun anlatacağım. Ama ne olur çişin gelse bile, ben telefon edinceye kadar hep olduğun yerde kal!”

Ne kadar saçmalıktı, Türkiye’de bir şehirden bir diğer şehre gidiyorsun ve sana havaalanında kıpırdamaman emrediliyor.

“Emredersin komutanım!”

“Emir değil, sadece sana muhtacım, sensiz yapamadığımı nasıl anlatayım ki sana?”

“Özletme çabuk gel, anlamadığım sebepler umurumda değil, ‘Kıpırdama!’ dedin, kıpırdamaksızın bekleyeceğim. Büyüklerim izin verdi, sende kalmaya geldim(12).”

İmkânsızlıklar görülmüyor ya da görülmek istenmiyorsa da bazen saniyeler, bazen de üç saatler geçmeyi bilmiyordu, geçmesi gerektiği halde...

“Sarılma! Görevden yeni döndüm, leş gibiyim!”

“Senin kokun, yeni doğan bir bebeğin kokusu gibi muhteşem, anne olmadım henüz ama abartmıyorum, çünkü görev yaptım, biliyorum. Benim olana, benim sahip olduğuma da ancak bu koku yakışır.”

“Seni görevim gereği misafir etmem mümkün değil, hemen dönüş uçak biletini alayım ve...”

“Defolayım yani...”

“Sözlerimi zigzaglaştırma(4), çok güç durumdayım ülkem için. Döndüğüm günden sessiz kalmak zorunda kaldığım bugüne kadar iki şehit verdim operasyonlarda. Üç dört misli de yaralı. Şu kadar beyni yıkanmış teröristin telef olması umurumda değil. Benim seni esirgeyip koruyamadığım bir anda benden ayrılman hicran olur bana, yaşamam, yaşayamam, yaşama arzum kalmaz. İntihar etmem, ama ömrümü tüketmemin adı da yaşamak olmaz!”

“Bu kadar çok mu etkiledim seni?”

“Buna etkilemek demek hafif kalır. Bencilce tüm varlığımı kendine hapsettin, aşığım sana, senin için ölecek kadar. Durumun vahametini(3) ve sonuçlarını düşünmeden çıkmışsın yollara, benim için, mutlu olduğumu inkâr edemem. ‘Keşke!’ diye başlayan sözlere gerek yok. Özlediğini, beni sevdiğini biliyor, anlıyorum. Benim duygularım da seninkilerden farksız.”

Sustu bir süre İlkay, vakit nakittir anlamında devam etti tekrar ;

“Seni dağa, karargâha götüremem, bir saniye sonrasında ne ya da neler yaşayacağımızı bizler bile bilmediğimiz için. Üstelik birliğimde hepsi ana kuzusu, özlem dolu. “Bu güzel insan, yengeniz!” diye yalan söyleyerek beni ayıplamalarına katlanamam, ayrı ayrı uyusak da. Anlatabiliyor muyum?”

“Anlıyorum...”

“Ayrıca seni korumam da müşkül. Dağdan buraya yavaş yavaş geldim. En yakın köydeki muhtar köpek gibi korkar bizden, tümünün teröristlere şu ya da bu nedenle yakınlıklarını biliyoruz, delil yok, elimiz-kolumuz bağlı. Seni onlara mı emanet edeyim ki; ‘Uçak gelinceye kadar!’ diyerek? Benim askerlerimin başında olmam gerek, her an seninle olmayı düşünerek. Sen orada, ben burada, aklım sende…

Bir olay olsa, benim yüzümden canlarım, ciğerlerimden birinin kılına bile zarar gelse, razı olur musun?”

“Mümkün mü İlkay?”

“Nahiye, ilçe? Oraların da köyden pek farkı yok! Ben başında yokken oralarda herhangi bir otele yerleştiremem seni, kadın başına. Tekrarlıyorum, sen-ben gene ayrı olduktan sonra...”

“Görevinin ağırlığını bilememişim, bağışla!”

“Ve son durum, şehri bilmiyorum, tanımıyorum. İnsanların neredeyse hepsi maskeli dolaşıyorlar sanki. Hepsi demem mümkün değil, ama çoğu hinlikte(3), hainlikte, kalleşlikte profesyoneller. Şimdi beni dinlemeye hazır mısın?”

“Dinliyorum sevdiğim.”

“Gerek görevimin gereği, gerek gözümün arkada kalmaması için burada kal. Sarılıp öpmeni, koynuma büzülmeni çok istememe rağmen burada kal, ne yapıp edip sana ilk uçakta yer bulacağım.

Ve sen ayrılıncaya kadar da başında duracağım, bana yetmeyeceğini bile bile...”

“Aynı duyguları yaşıyorum. Özlemim, bana düşünmem gerekenlere karşın beni caydırmış. Söz ver bana, kendine benim için bir misli daha dikkatli ol, beni kucaklamadan, öpmeden, senin olduğumu yaşamadan ölme!”

“Seninle bir sabahın güneşini üleşmeden ölmemek için direneceğim, söz!..

Ve benim olmanı dileyeceğim, seni isteyeceğim Sevgi!”

“Bu bir ilân-ı aşk mı, evlenme teklifi mi?”

“Seni sevdiğimi içtenlikle söylemiştim, ama ilk gelişimde ‘Evet!’ demeni bekleyeceğim, Evlenme Cüzdanı denen o kâğıt parçası, ya da defteri ne işe yarayacaksa?”

Birbirine sokulmuş, dünyadan öylesine uzaklaşmışlardı ki, izlendiklerinin farkında değillerdi, güvenlik kameralarında bir kısım karanlık yüzler zum yapmışlardı(4) onlara. Çekinceleri ellerinde silâhlar tetikte bekleyen komandolar olsa gerekti.

“Benim yüzümden tuvalete bile gitmedin. Önce tuvalete mi gitmek istersin, bilet almamı mı önerirsin?”

“Önce lâvaboya gideyim. Sana güzel görünmek istiyorum, gözyaşlarımı değil, gülümseyen yüzümü görüp seni beklediğimi bilmeni isteyerek ayrılacağımı bil!”

“Çabuk gel! Kafeteryada bir şeyler içelim. Ben de kuzucuklarıma bir şeyler ikram edeyim, aralarında nöbetleşe uyumalarını tembih ederek.

Ayağa kalktı Sevgi. Bunun son görüntüsü olacağını bilmeksizin. Sinsi, kalleş bir el güvenlik kameralarını devreden çıkarmıştı...

Görevli bir kadının çığlığı çınladı terminalin ortalarında, ne dediğini bilmeksizin;

“Ana! Ölü ölmüş! Tuvalette bir kadın var!”

Cam siperlere rağmen semaya ulaşan bu sesi duymaması, kadının koşmasını görmemesi mümkün değildi İlkay’ın. Aynı desibelin(3) çok daha çok üstünde haykırdı, görmeden, bilmeden, ama hissederek;

“Hayır!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Türkiye’mde Doğu Anadolu’nun batılarında bir yerde öyküdeki tarife uygun bir il, ilçe ve nahiye olup da köy haline dönen bir yere yakın oğlumun Komando Asteğmen olarak görev yaptığı bir jandarma birliğinin olduğunu biliyorum. Ülkem insanlarını üzmemek için bu il, ilçe ve nahiyenin isimlerini belirtmek istemedim. Ancak şehit haberleri takip edilirse bir yüzbaşının o nahiyeden köye dönen yerde şehit olduğunu söylememde sakınca yok!

Ülkemde, herhangi bir etkinlikte (Örneğin spor karşılaşmalarında) İstiklâl Marşı, yani Ulusal Marşımız çalındığında yabancı sporcular dışındakilerin saygısızlıklarını görüntülerden belirlemek mümkündür. Ayaklarını açarak, sakız çiğneyerek, yerlerinde zıplayarak, hatta başka dilde konuşma gibi hareketleriyle bu muhteşem ülkede yaşadıklarına şükretmeleri gerekirken, dudaklarını ısırdıklarını, dişlerini gıcırdattıklarını ve şakaklarının hareketlerini engelleyemedikleri görülebilir.

Türkiye’mde sadece bir futbol maçında, tek bir sporcunun, tribünlere doğru değil, asılı bayrağımıza saygılı bir şekilde, hazır ol duruşta, içtenlikle Milli Marşımızı söylemesinden gurur duyduğumu ve fakat üst mevkilerdeki aynı yöre insanlarının bir kısmının da Milli Marşımızın sözlerini bilmediklerinden eseflendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

(1) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(2) Akıl Kârı; Akla uygun, akla yatkın.

Dalyan Gibi; Boylu-boslu.

Din Tacirliği; Küçük hesaplar, amaçlar ve çıkarlar uğruna sınırsız duygu sömürüsüyle ticaret yapma amacı (Tacir; Ticaret yapan, alım-satım işleriyle uğraşan, bir ticari işletmeyi kendi adına yöneten, tüccar).

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Hak Reva, Haktan Reva, Allah’tan Hak Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.

İftiralar Atölyesi; İftiraların, yalanların, uydurukların masum insanların arkalarından uydurulduğu,  hazırlandığı yerler (İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak).

İlgi Çekme Tezgâhı; Yasal olmayan bir ilgiyi, dikkati üzerine çekmek. Bir işi yapmak için tutulan uygunsuz yol.

Lâmı-Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok.

Sığ Bağnaz; Fanatiklikte engel tanımayan,  bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutku ötesinde tutkuyla bağlı olan.  Dar görüşlülükte ileri. Cehaletten kaynaklanan yapı içinde sadece kendi zihniyeti ve düşünceleri için yaşayan yobaz

(3) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.

Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim.

Kokoş; Aşırı süslü, birbirine uyumsuz giysiler giymeyi seven.

Komando;  Özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan birlik. Bu birlikte görevli asker. Vurucu kuvvet.

Meziyet; Bir kişi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Muvazzaf; Silahlı kuvvetlerde meslek olarak subay, astsubay ve erlik yapanlar. Bir görev ve hizmetle yükümlü kimse.

Refüj; Yol ortalarında yayaların emniyetine mahsus yer, yolun ortasındaki kaldırım, orta kaldırım, emniyet adası.

Şasi (Şase); Motorlu kara taşıtlarının iskelet bölümü (yerden yüksekliği konumu). Çatı, çatkı, yapı işlerinde sürme çerçeve, fotoğrafçılıkta ışık geçirmez kutu.

Vahamet; Korku verici, tehlikeli durum, kötü ve güç durum.

(4) Canına Tak Etmek; Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.

Göz Ucuyla Bakmak; Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, göz kuyruğuyla bakmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Kışkışlamak; Bir yerden uzaklaşmasını sağlamak, kovmak, kovalamak işlemi.

Savuşturmak; Geçiştirmek, atlatmak.

Zigzaglaştırmak; Görüş, düşünce ve davranışlarda istikrarsızlık göstertmek (Zikzak yaptırmak, yılankavi, dolambaçlı bir hale getirmek. Sık sık sağa sola yön değiştirtmek).

Zum Yapmak; Optik kaydırma yapmak.

(5) Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET’in “KÜÇÜK ASKER” şiirinden.

(6) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

(7) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “Kışlada Bahar” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Gültekin ÇEKİ tarafından Rast Makamında ayrıca Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(8) Check In; Biletini almış bir yolcunun seyahat edeceği belirlenmiş bir süre içinde havayolları kuralları çerçevesinde kontrol edilerek oturacağı yerin belirlenmesi, biniş kartı ve bagaj etiketinin hazırlanması.

(9) Ne mektup geliyor, ne haber senden… Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(10) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(11) Aşk her şeyi affeder mi? Özlem TEKİN şarkısı.

(12) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği Eseri. “Sakın artık üzülme sende kalmaya geldim” bir dizesidir.