Yılbaşı geceleri etkilemez beni, sevmem de, çünkü bir takım alışkanlıklarım yoktur. Birinci sebep; bir yılbaşında içkili olarak araba kullanırken yaşamını yitiren bir yakınımın, ikincisi sigara yüzünden ameliyat masasında kalan diğer bir yakınımın daha olmasıydı.

Yılbaşına uymama, alkol ve sigaradan uzak durma alışkanlıklarım halen devam etmekte, bu yılbaşında da...

Askerlik görevimi şehit-gazi olmadan usulünce yapmış ve başarılı bir şekilde terhis olarak tezkeremi almıştım. Ayrıca bu yılbaşının özelliğini de anlatmazsam, gözlerim açık gider(1)...

Tezkere sonrasında dönüşte bir kaç günlüğüne de olsa köye uğramış, ailemi, olanı kadar kardeşlerimi, yeğenlerimi ziyaret etmiş tekne kazıntısı(2) olarak annemin “Hayır Duasını da alarak(1) bu koca şehre gelmiştim.

Devletimden burs alarak okuduğum için görev dileğim olmuş, büyükler de beni bu ile atamışlardı. Şanssızlığım diyeyim, her Kasım ayında; “Yine aylardan Kasım(3) diyerek hiçbir işe yaramayan doğum günümde yalnız başına, apar topar(2) olmasa da gereken zamanda atamamın olduğu devlet dairesine yönelmiştim, ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı, üstelik bekârlığın neden sultanlık olduğunu bilmeksizin.

Müdür anlayışlı bir insandı bana göre başlangıç olarak, “Misafir geldiğinde terk etmek, odayı boşaltmak ve başımın çaresine bakmam gerekliliği ile” misafirhane dediği boş olan iki odadan birini bana tahsis etmiş, yani vermiş, bağışlamıştı, artık her ne denirse.

Yine başlangıç olarak sabahları çay-simit, bazen lüks olarak gravyer katkılı, öğlenleri tabldot ile nefsimi köreltiyordum(1). Eğer uzun adımlarla geri dönüşü göze alır, alabilirsem o zamanlarda da şehirde aynı lokantada akşam yemeklerini ziftleniyordum.

Sıkıntı çektiğim konuların başında çamaşırlarımı, özellikle iç çamaşırlarımı değiştirmek geliyordu. Titizliğim demeyeyim de kirlendiği endişesiyle şüphelerim nedeniyle ve özellikle de aksatmayı aklımdan bile geçirmediğim Cuma namazlarında değiştirmem gereken. Tembeldim, bir aile ortamında beceri olarak öğrenmem gereken hiçbir şeyi öğrenmemiştim.

Bunun nedenlerinden oldukça önemli olan birincisi ağabeylerimin, ablalarımın yıllar sonralarının ertelerinde lüks diyeceğim bir yaşama başlamam, el bebek-gül bebek yetiştirilmiş olmam, üniversiteyi neredeyse ağabeylerimden birinin evinin karşısında okumam, askerlikte ise yedek subay olarak subaylığın nimetlerinden faydalanmak olarak özetleyebilirim.

Bir düğme dikmeyi bile bilmemek; “Hak getire! (2)” sözümde gizli.

Askerde bir ara, çeşitli nedenler dolaysıyla terk etmek zorunda kaldığım yıkanma titizliğim, bir bakıma gece nöbeti olmayan er ve erbaşlar dışında banyo bana ait olduğundan nöbetçi subay olarak nöbetlerimde mutlaka duş almak değil, düpedüz banyo yapıp yıkanıyor, çamaşır değiştiriyordum.

Şimdilerde, buralarda ise? Hazıra dağ mı dayanır? Kirli çamaşırlarımla çöp poşeti bir çöp konteynerine sığacak kadar dolmuştu.

Cuma namazını kaçırınca aklım başıma gelmişti. O Cuma bazı iç çamaşırlarımı; “Bu kirlenmiş, bu az kirlenmiş, bu hiç de kirli değilken niye değiştirdim ki?” diyerek torbadan çıkartarak tekrar giymiş, ama temizliğinden emin olamadığım için yasal(!) namaz kaçırma hakkımı kullanmıştım.

Sonraki ilk Cumada paketini özenle açtığım acente(4) takım(!) iç çamaşırları giydim, çarşıdan alıp. Bu bana; bir musibet, bin nasihatten evlâdır(5) sözünün gereği gibi ders oldu. Sonraki tüm Cumalar için acente takım iç çamaşırlar, tişörtler, gömlekler aldım, internete girip yıkamayı öğrendim, ama ütü ı-ıh!

Gerçekte Süslüman, Süslü Müslüman(6) değildim, asla. Nasıl ki bir düğüne-derneğe, mülâkata(4), bir yerlere pırıl pırıl, tertemiz gidiyorsak, hiç bir şeyle kıyas edilmeyecek yüce Allah’ın mabedine giderken de pirüpak(4) olmamız gerekmez miydi?

Bu arada gönlüme göre ev de arıyordum, müdürün şu veya bu anlamda resmi ya da özel misafiri gelecek diye diken üstünde oturmaktansa(1), karnıma ağrıların girmesine katlanmaktansa, başıma buyruk, üşümeden yaşayacağım bir evi bulursam, keyfim kekâ olurdu(1) gibime gelir.

Ancak kış ortasında yerleşmek, yerleştirmek mi? Bu kış-kıyamette, anneme-babama yahut da ağabey-ablalarımdan birilerine eziyet çektirmem mümkün müydü, gönlüm razı olur muydu? O zaman kiralık ev aramalarıma son vermesem de biraz gevşetebilirdim, sakıncası yoktu.

Eh! Diyelim ki, evi bulursam, ya da bulduğumda kaparo, kira her ne gerekiyorsa ev sahibine öder, pencere camlarını kâğıtlarla kapatır, elektrik-su saatlerini, her ne gerekiyorsa üstüme bağlatırdım, maaşımı almıştım çünkü. Hem yol giderleri dâhil, olağanın biraz üstünde, param vardı yani.

Ensesi kalın bir akrabam yoktu, sırtım kalın değildi, dayım yoktu kısaca, bu nedenle 3-5 yıldan önce memlekete yakın bir yerlere, ya da özendiğim İzmir’e yahut da Annabel Lee(7)‘nin yaşadığı gibi bir deniz ülkesine atanmam mümkün değildi.

Bu şehirde kim bilir belki bahtım açılır, annemin beğeneceği bir gelin adayı çıkar, temelli buralı da olabilirdim, ağabeylerim, ablalarım gibi, bir ağabeyim hariç.

Bilindiği üzere; evlâtlar kendileri için asla bir şeyler istemezlerdi. Dilekler ve dualar tıpkı bende olduğu gibi Allah’ın annelerine her bakımdan iyi olan gelin vermesi idi, güzelliği de ekstra bir katkı(2) olurdu yani!

Bir kısım arkadaşlarım gibi üniversite yıllarımda ilerilerim için bir arkadaş edinemediğim için oldukça hayıflanıyordum(1) şimdilerde. Ama kendime suç bulmuyordum, bulamıyordum, üstüme ölü toprağı serpilmiş(1) değildi ve çünkü gönlüme girmeyi hak eden, beni ben olarak kabul eden biri çıkmamıştı, kısaca karşılarımdakilerden aradığım, bulmak istediğim hiçbir özellik olmamasına rağmen.

Şimdilerde ise mutlaka leblebinin kırığı, üzümün çöpü olacaktı, ya da sidikli, sümüklü, çiroz gibi zayıf, kikirik ya da pehlivan gibi yapılı kızlar çıkacak, çıkarılacaktı karşıma günahlarına girmek istemediğim.

Askerden dönüşümde;

“Ayşe’yi nasıl buluyorsun oğlum, sana can yoldaşı olur, çocuğunu doğurur, mutlu olursun, ne dersin?” dediğinde gerçek olarak itiraz etmiştim anneme, hatta isyan gibi;

“O küçücük bir kız daha, üstelik bu mahallede abi-kardeş gibi büyüdük, böyle bir şeyi ciddi olarak düşünmüş olamazsın anne!” demiştim.

Bu; annemin ilk, tek ve son önerisi olmuştu, hata değil, yanlış diyebileceğim.

Hani bir şarkı vardı; “Herkes gitti, yalnız kaldım meyhanede(8)şeklinde. Eğer alışkanlığım olaydı; şehrin bütün meyhanelerini dolaşmak(9) isterdim bu yılbaşı gecesinde, bu yıldan gelecek yıla dönünceye kadar ve dönünce de utanmış olarak zıbarmak, ilkel bir düşünce gibi görünse de...

Dairedeki arkadaşların hepsi yeni yıl için iyi dileklerini söyleyerek gitti ve yalnız kaldım tıpkı şarkıdaki gibi. Yeni gelmiştim, beni tam olarak tanıyan yoktu ki; “Gel bize!” desin. Belki çekiniyor, utanıyor, bekâr kızlarına, kardeşlerine uygun görmüyor olsalar gerekti beni, bekâr olduğumu bilerek.

Hani olmaz ya, kalplerimiz aynı ritimde attı da; “Allah’ın emri...” diye başlayacak cümle için annemi babamı şehre davet edecek olsam.

Şehir beni gelişimin başlangıcından beri sevmemişti gibime geliyordu. Öyle ki, burnum kızarmadan, bıyıklarım donmadan, gözlerim yaşlanmadan ve de en önemlisi kayarak düşmeden geçirdiğim bir günüm yoktu, desem pek de yalan-yanlış sayılmaz.

Bu nedenle hava durumu raporu dinlememe bile gerek kalmaksızın zorunlu gereklilikler dışında dışarılarda olmuyor, dolaşmıyordum!

Bugün sinsi bir ölüm sessizliği var gibiydi şehirde, oysa tüm riskleri yüklenerek dışarıda olmak için can atıyordum, sonrasında kafamın tasının atıp, risklerle yaşamımın kâbusa(4) döneceğini umursamaz gibi.

Şehir ışıklarının yol gösterişinde yönsüz, istikametsiz, kuralsız, bilinçsiz ilerliyordum bazen kaldırımlarda, bazen bomboş görünen caddelerde. İçimden bir şeyler yemek bile geçmiyordu. Fikrime göre bu akşam ve gecesinde sinek avlayacaklarını düşünen lokanta sahipleri, muhtemelen bir gün öncesinin kalan yemekleri ile benim gibi gariban bir garsonu nöbetçi olarak bırakmış olsalar gerekti.

Tuhaflığım üzerimdeydi, önce bir gazete aldım, okuyacakmış gibi, gerekliymişçesine. Kaldırımların ek yerlerine basmadan yürümeye çalışıyordum, bir acayiplik olarak. Koşuşturan insanlara el ve gazete sallıyordum; “İyi yıllar!” diliyordum.

Üzüldüğüm konulardan biri inin-cinin top oynadığı(1) caddede kırmızı ışıkta duran arabaya camını açması isteğimi, kılık-kıyafetime itibar etmeksizin(1) belki de yeni yıl dilencisi gibi görmüş olması idi. Gazetedeki “İyi yıllar!” dileğini gösterdim.

Sonrasında elimi açıp, diğer elimle para isteme işareti gibi, işaret ve başparmağımı birbirine sürtüp “İstemez” anlamında işaret parmağımı iki tarafa salladım, züğürt tesellisi(2) gibi, orta yaşlı adamın şaşkınlığına sırtımı dönerek cevap verdim. Eğer anladılarsa, hiç olmazsa giyim-kuşamımdan bir şeyler bilinmesi gerekirdi diyerek, iltifat etme(!) hakkımı saklı tutarak!

Alık alık bakınarak(1) adımlamaya çalışıyordum, yeni yıl pamuk, konfeti, grapon kâğıtları ile süslenmiş, ışıkları yanar-söner şekilde vitrinleri bırakıp da yeni yıla bir an önce yaklaşmak, yakınlaşmak, sonrasında kavuşmak için erkence kapatmıştı insanlar mağazalarını, güvenceleri gece bekçileri ve görevli polisler olsa gerekti.

Zamanın farkında değildim, ancak içki satma yasağı(10) henüz başlamamıştı, ya da bu geceye mahsus olarak uzatılmış olabilirdi beni ilgilendirmeyen. Sadece Kurukahveci kisvesi altında içki ve kuruyemiş satan dükkânla, fırın açıktı.

O anda fark ettim, iki katlı kâgir evin penceresinden bakan abla, teyze, anne diyeceğim bana da hayretle baktığına inandığım insanı. Pencereye baktım, ihtiyatla, onun yanlış bir tepki vererek endişelenmesine sebep olmamak için, üzüntüsüyle annemi özlemiş olarak.

“Abla bir isteğin mi var? Gerçi marketler kapalı, ama yardımcı olmam gereken bir şey varsa, çekinmeyin söyleyin, sobanız için odun-kömür gerekiyorsa, kapınızı açın yardımcı olmaya çalışayım…

Çekinmeniz doğal, insanoğlu çiğ süt emmiş, ben de onlardan biriyim, insanın naturasında(4) belli olan. Ancak güvenin lütfen, tayin olarak yeni geldim bu şehre, devlet dairesinde memurum. Gene de bana bakmayın siz, bir şey istiyorsanız alıp getirip kapınıza asayım, ya da sepetiniz varsa, sarkıtın sepetin içine bırakayım. Ben ayrıldıktan sonra gönül rahatlığıyla alabilirsiniz!”

“Bedeli peki?”

“Bir gün resmi arabalardan biriyle kapınıza gelirim, bir çay ikram edersiniz, ben de elinizi öper, hayır dualarınızı alır, vedalaşırım!”

“Peki, o zaman karşıdaki fırından bana bir tane taze kepekli ekmek alırsan sevinirim oğlum!”

“Hemen Abla!”

“Işık Teyze!”

“Peki, Işık Teyze!”

Ekmeği aldım. Belki ben istediğim halde sinsiliğini azat etmemiş gibiydi hava, gecenin yarılarına kadar yönelme dileğinde. Bu kara sinsilik, adı üstünde karakış olarak başımı eğmemin nedeniydi.

Teyze başı örtülü olarak, pencereden anahtarı attı, tutmamı beklercesine.

“Bu havada böyle sokaklarda garip garip dolaştığına göre kimin-kimsenin olmadığını düşünüyorum, istersen anlatırsın, bu nedenle bu vakitlerde bir yerlere gitme, kaybolma oğul. Sana inandım. Hava dinsin, öyle gidersin!”

“İnanma teyze! Malında, canında gözü olan, gözü dönmüş bir hırsız, cani, katil, kendini gizlemiş kardan adam olabilirim.”

“Bu saçlar değirmende ağarmadı oğul. İnsan sarrafı(2) olduğumu iddia etmem, ama bir şeyleri de hissettiğimi bil, olur mu?”

“Sağ ol anne!”

“İşte benim için en güzel yılbaşı hediyesi...

Oğlum belki havadan çekindi, gelemedi çoluk-çocuk. Kızımsa herhalde ya uçağa yetişemedi, ya da uçağı kalkmadı, gecikti. Bana ‘Anne!’ dedin, mutlu oldum. Çocuklarım yerine sen öp ellerimi ve mutlu olayım, esirgeme kendini, hava durulunca o zaman gidersin, her nerede yaşıyorsan...”

Eve girdim, merdivenleri çıktım, elini uzattı öpmemi istercesine ve sonra sarıldı.

“Seni Tanrım gönderdi, yalnızlığıma ilâç olarak. Bana ara sıra oğlum, torunlar gelir. Gelin nedense pek gelmez, işi-gücü olur mutlaka. Bilmez ki; dün ben de onun gibiydim, gün gelecek yarınlarda o da benim gibi olacak, ben istemesem de. Kızım ise, bir başka ilde görevli. Ama ağabeyine göre daha sık gelir, ziyaret eder…

Bu vakitte sokaklarda olduğuna göre, pek aklım kesmiyor, ama eşinle bir tatsızlık yaşadığını söyleyebilirim, gene de bu ikinci olasılık, bence bekârsın, yalnızlığını caddelerde tüketme çabasındasın, kesine yakın tahminim bu. Önemsemiyorum, cevap vermen gereksiz. Ancak beni yalnız bırakmadığın için telefon numaranı ver ki, oğlum da kızım da, seni göremeseler bile beni bu gece yalnız bırakmadığın için teşekkür ederler sana, mutlaka!”

Işık Teyzenin gelini için söylediği sözler, şairin dizelerini geçirdi dudaklarımın ucundan;

“Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı(11)?”

“Işık Anne önce bir benzerliği söyleyeyim; belki Tanrının, belki kaderin isteği, belki de şans ya da tesadüf, benim ismim de Işın. Ellerinizden öperim.”

“Olabilir! Ancak benzerlik deyince, babalarının oğluma ve kızıma, ismimi dikkate alarak koyduğu isimler ise ağabeyin sayılır herhalde oğlum için; Ziya, kızım için; Işıl. Rahmetlinin bana aşırı düşkünlüğünün beni çocuklarımızda yaşamak ve yaşatmak isteği, izleri idi galiba.”

“Demek ki Serenat isimli şiirinde şair; ‘Yeşil pencerenden bir gül at bana, ışıklarla dolsun kalbimin içi (12)derken, yıllar öncesinden sizleri ve pencerenizi kastetmiş olsa gerek!”

“Mübalâğa etmiş(1), abartmış olsan da hoşuma gitmedi değil! Rahmetli amcan da tıpkı senin gibi güzel şeyler söylerdi, mutlu olurdum. Tanrı mutluluğumu yeterli görmüş olsa gerek ki onu aldı, beni de böyle ben başıma yalnız bıraktı.”

“Işık Anne! Allah, babaya rahmet etsin! Size oğulluk yapmak isterim. Bir şeylere ihtiyacınız olursa, telefon ederseniz koşarak gelirim, getiririm, evlâtlarınız kadar gibi olmasa da karınca kararınca(2). Başlangıçta söylemiştim, aklınızda kalmıştır, buraya yeni tayin oldum, dairenin misafirhanesinde kalıyorum şimdilik…

Kiraya çıkmak için ev arıyorum. Bekâr olarak bu ilde ‘Bekâra ev verilmez!’ felsefesi ile bunun zorluklarını bilemesem bile düşünüp bilmek zorundayım, hatta öğrenmenin yaşı yok, öğrenmeliyim de. Çünkü Daire Müdürüm; ‘Yeter!’ deyip beni kapı önüne koyuncaya kadar vaktim var...”

Gelir gelmez, “Selâmünaleyküm!” bile demeden, bir istekte bulunmak dünyanın neresinde görülmüştü, üstelik insanın susması gerekirken devam etmesi gibi;

“Acaba siz veya oğlunuz bana yardımcı olabilir misiniz, mümkün mü? Buralarda, civarınızda, çevrenizde...

Özellikle oğlunuzun olamadığı zamanlarda size kolayca ulaşabilmemin mümkün olacağı bir ev, hele hele ki, tercihan dayalı-döşeli olursa benim için çok daha iyi olur. Kirası ne olursa olsun...”

“Buralarda gözüme çarpan, kulağıma erişen bir yer yok. Ancak; ‘Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!’ Bir ihtiyarın belki tekrar yaşaması mümkün olmayacak bir yılbaşı gecesini ihya ettin(1) ya, Tanrı sana yardımcı olmam için beni mutlaka destekleyecektir. Ama önce tipi dinsin. Dinmese de sorun yok, evim müsait. Bu gece misafir olarak kaldığın misafirhane, sensiz kalmanın hüznünü yaşasın, ben de seninle bir yılı arkamızda bırakmamın sevincini yaşayayım!”

Tipi dinmedi, uzundan uzun bir süre, 21 Aralık ertesi(2) 10 gün sonrasında havadan ne beklenirdi ki zaten?

Sonra yeni yıla girdik, duraklayan tipi gitme vaktimin işaretiydi.

Vedalaştım, telefon numaralarımı vererek, etajer üzerindeki asarı atika(2) manyetolu, çevir sesli telefona(2) güvenerek.

Selâm vermesini, iyi dilekleri almasını bilmeyen hödüklerle(4) karşılaşmamak dileğiyle, karları ilk çiğneyen olarak “Kıyır! Kıyır!”seslerinden sadistçe zevk alan bir sapık gibiydim.

Enteresan olan elektrikleri o vakitlerde hâlâ açık olan evlerden sokağa taşan sesler, vitrinlerin yanıp sönmeye devam eden ışıkları, yollara tuz serpen belediye araçları ve görevlileri dışında hatta gece bekçilerinin bile gözükmediği bir ortamda idim.

 Belki taksi durağında 7/24 tarifindeki gibi nöbetçi taksi ve yolum üzerinde rastlayamadığım nöbetçi eczane ve sağlık dünyamızın sağlık emanetçileri doktor, hemşire ve diğer görevliler ayakta olabilirlerdi.

Sonrasında olacak, ya da yaşayabileceklerimi hayal etmeye çalıştım.

Annenin kızı Işıl öfkeli bir şekilde gelecekti mutlaka. Hava muhalefeti, ya da bir başka nedenle, meselâ uçağı kaçırmak gibi, uçak kalkıp inememişse, gecikmesinin, annesini yılbaşı gecesi yalnız bırakmasının, yanında olamamasının hüznünü yaşayacaktı.

Teyzenin oğlu Ziya Ağabey kırk dereden su getirecek(1) mazeretler üretip, “Öpeyim anne!” diyerek annesinin uzatacağı el için eğilecekti, çocukları ve eşi yanından olmadan yahut da ne bileyim çoluk-çocuk güzellik uykularına(2) devam ederlerken; “Bir koşu gidip-geleyim, annemin gönlünü alayım!” çirkinliğini yaşayacaktı.

Konu; Işık Annenin benimle birlikte geçirdiği saatleri anlatmaya gelince belki her ikisi de “Hop oturup, hop kalkarak” ikisi de “Öf bile denmemesi(13)” gereken annelerine bir ağızdan sitem edeceklerdi.

Öfkelenip belki de azarlar gibi konuşacaklardı, benim için “Eloğlu, Elin oğlu” deyip doğuran ve doyurana karşı bu konuda hiçbir hakları olmamasına rağmen. Ağabey-kız kardeşin bilmedikleri; “Hiç kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluluğu bilemez...(14)ayeti idi.

Doğal olarak gizli-saklı, sorup-soruşturup-araştırıp benim hakkımda bilgi edinmek isteyecekler, bir kanaate varacaklardı, neden böyle düşündüğümü bilmiyordum, ama benim doğruluğumda şüphe, yanlışlığımda mutlaka ittifak(4) olacağından emin gibiydim. Bu konuda itiraz etme hakkım değil, haberim bile olmayacaktı!

Bilim-kurgu gibi bir mizansen(4) olarak uydurduğum düşüncelerdi bunlar işte, misafirhaneye ulaşıncaya kadar aklımı kullanamadığım. Misafirhaneye ulaştım, görevli arkadaş şaşkın gözlerle ve uykulu bir halde açma zahmetine katlanmıştı cümle kapısını(2)!

Ağzım kokmasa da, gözlerim baygınlaşmamış olsa da, kim bilir nerelerde olduğumun şüphesiyle bilinmediği fark edilecek uykusuzluğum mesaiye başladığımız gün müdüre mutlaka ispiyonlanacaktı(1).

İnce, ağır, istihza, ima ve hatta yalan, gıybet(15), iftira birikimli tehdit derecesinde; “Aile var, vatan, millet, Sakarya, ağır ol!” söyleminde çok şeyler hissettirilmeye çalışılacaktı. Saklayacak neyim vardı ki, karşımdakileri inandırmak için gayretim olsaydı?

1 Ocak tatildi doğal olarak ve oturarak iş yapan tek canlı tavuktu. Bu nedenle ak olmasına rağmen, din tacirleri tarafından Noel’le(4) karıştırılarak karaya dönüştürülen yılbaşı eğlencelerine kışı da ekleyip “Karakış” diyenlere inat misafirhanede bekleyemezdim.

Önce telefonları dillendirmeliydim. Telefonu açtığımda; “Nasılsın!” diyen öz anneme; “Eh!” diye cevap vermem endişelendirmişti onu. “Nasıl Eh?”

“Hâlâ sığıntı gibi misafirhanedeyim, sıkıldım, sıkıntılarımı anlatmam zor. Ev arıyorum, şimdilik yok. Dayalı-döşelisini bulmam çok zor. Çıplak ev bulursam, donatmak için gelmenizi ve yardımlarınızı isterim. Çeyizime(4)...

Yani insanca yaşamam için gerekli olan yatak-yorgan, buzdolabı falan filânı da evi tuttuktan sonra denkleştiririz artık! Bugün de aramaya devam edeceğim, Tanrının bana yardım etmesi ve dualarınız tek umudum!”

İkinci adresim; umut, şükran ve yokluklar içindeyken uzatılan şefkat eliydi.

“Işık Anne, ben Işın. İyi misin? Çarşıya çıkacağım, bir şey lâzımsa alıp getireyim. Nasıl oldu çocuklarınız gelebildiler mi ziyaretinize?”

“Kız o kadar uzak mesafelerden yorgun-argın uçup geldi, şimdi dinleniyor, ağabeyini bekliyoruz, beni bir tarafa bırak, kardeşine ‘Hoş geldin!’ bile demedi, telefonda da olsa, ‘Selâmetle geldi!’ diye haber vermeme rağmen…

Ev konusunda umut vermekte aceleci davranmak istemem, ama aile kısmen menfi tutum ve davranışlar sergiliyor olsa da bu konuda bir de oğluma danışayım istiyorum. Bakarsın Allah yardım eder...”

Nedenini bilemiyor olsam da menfi tutumun, ya da itirazın her ne sebepleyse dinlenmekte olan kızından kaynaklandığını anlamak için müneccim(4) olmama gerek yoktu. Oğlu? Annesini bu kadar ihmal eden bir oğulun da, beni tanımaması nedeniyle kız kardeşini destekleyeceğinden emin gibiydim. Hiç olmazsa dayalı-döşeli mi, boş mu, kirası ne kadardı, öğrenebilseydim.

Hani bekâr mı, evli mi sadece adını bildiğim Işıl’ın, sonrasında Ziya Ağabeyin önce önlerine yatıp sonra taklalar atarak, günün mana ve ehemmiyetine uygun sözleri peş peşe eklesem, daha sonrasında da duygu sömürüsü(2) katkılı;

“Evin kiralanmasında önayak olun(1), yardım edin, yardımcı olun. Garanti olarak adıma her konuda söz verebilir, söyleyebilirsiniz, çünkü başım dik olacak, sizin de eğilmeniz mümkün değil! Üstelik bana olan güveni nedeniyle annem yerine koyduğum annenizi de yalnız bırakmam, her sabah işe gitmeden evvel ne istiyorsa hallederim!” demeyi plânlıyordum.

Gene de şansımı denemek için o mahalledeki açık olan fırıncıya, berbere, bakkala sordum, aldığım cevaplar bir bakıma Işık Annenin tahmin ettiğim tepkisine benzer gibiydi. Bekârlık sultanlıkmış! Pöh! Ağzınla kuş tutsan(1) bile bekâra ev yoktu!

Kiralık bir ev için de evleneyim diyecektim, ancak mutlu edemeyeceğim bir canı neden huzursuz, mutsuz etmeyi, hatta yaşamını yakmayı düşüneydim ki? Bu nedenle umudum, varsın “Hanım Köylü(2)” desinler, en kısa zaman içinde bana hükmedene rastlamaktı.

Biraz kaba kaçacak, ama “Ölme eşeğim ölme!” modunda beyaz atlı prens, ya da bulunmadık Hint Kumaşı değildim ki, göze batsam da, istensem...

Serseri gibi adımlaya başladım caddeleri, “Bu şehirde bekârsam yaşama hakkım bile yok!” diye düşünüyordum. Bezgindim, bezginleşmiştim, öylesine aykırı düşüncelere saplanıp yaşamdan vaz geçecek gibi. Bir ufak şişe tentürdiyot, dikkati çekmeyecek şekilde fare zehri, ya da bir lokma arsenik ya da benzeri...

Sonrasında git, kabaca nerde geberirsen geber, kibarca nerede ölürsen öl...

“Tüh! Tüh! Vah! Vah!” Gencecik de çocukmuş, neden intihar etti acaba?” Arkamda hiçbir mesaj bırakmayacaktım, ya da “Ölümümden kimse sorumlu değildir!” gibi yalandan bir not!

Nasrettin hoca geldi aklıma. Islık çalarak etrafına bakınıyormuş. “Hayrola?” demişler. “Kaybolan eşeğimi arıyorum da!” “İnsan eşeğini ıslık çalarak mı arar be yahu!” deyince, “Bir umudum kaldı karşı sırtın ardında, orada da bulamazsam, seyredin siz bendeki gümbürtüyü...”

Kısaca durumum; Nasrettin Hocalıktı, eğer ev bulamazsam, müdür de günün birinde zamanın koşullarına göre, misafir gelmesini beklemeksizin;

“Eee! Çok oldun ha! Burası imarethane(2) mi? Sana doyum olmaz!” deyip kapının önüne koyarsa, ön plânım hazırdı. Belki de kiralık ev bulamadığı için tarih kayıtlarına iliştirilecek ilk kez intihar konusunda milli olan(!) ben olacaktım.

Ama bunu benden başka kimse bilmeyecekti. Sırlarımla birlikte tarihe gömülecektim (Hani meselâ!).

Gerçekten insan düşünen bir hayvan, üstelik düşünürken de yorulan, kendini unutan, bir araba kornasından, bir köpek havlamasından bile ürken, çekinen. Ancak beni ürküten bu kez telefonumun sesiydi, neredeyse yerimde zıplatır gibi, “Boş bulundum!” mazeretine sığındım;

“Ben Ziya! Işık Annenin oğlu. Görüşmek istiyordum, durumunuz müsaitse...”

“Tabii ağabey müsait durumdayım, nerede ne zaman, nasıl istersen?”

“Şimdi nerdesin?”

“Merkezdeki caminin önünde...”

“Onun batıya doğru biraz ilerisinde ‘On birler(2)’ isimli bir pastane var. Seni tanıyabilmem için ya dipteki masaya otur, ya da ne bileyim, iki şişe maden suyu ısmarla masana. Yarım saat sonrası uygun mu?”

Sanki kiralık ev değil de, satın almak için ev ya da evlenmek için kız adayım varmış gibi sorguya çekileceğimden emin gibiydim.

“Tabii!”

Annesiyle ve annesinin duası ile karşılanmam dışında beni niçin bu kadar merak ettiğini (hatta bir bakıma ettiklerini) anlar gibi değildim. Acaba Işık Annemin referans(4) ve kefilliği ile sahipleneceğim ev için mi bu kadar titiz davranıyordu ki Ziya Abi?

Bir taksi tutup misafirhaneye ulaştım, mademki görücüye(!)(1) çıkacaktım, hazırlıklı olmalıydım. Cumaya gidiyormuşum gibi giyindim, vesikalık fotoğraflarımdan birini, anne-babamla çektirdiğim bir büyük fotoğrafımı ve Nüfus Kâğıdımı yanıma aldım. Belki gerekebilirdi, ama bu tatil gününde “Sabıkası yoktur!” şeklinde Sicil Kaydımı “İyi hallidir!” şeklinde belgeyi (varsa) nereden alabilirdim ki?

Ziya Ağabeyin farkındaydım, annesinin evinde kocaman bir fotoğrafı, gelin hanım ve torunlarla birlikte ayrı bir fotoğrafı ve daha bir sürü fotoğraf vardı, etajer üstünde, raflarda, dolapların, televizyonun üstünde, hepsine dikkatle bakamadığım.

Torunların okul önlüklü fotoğraflarından biri televizyonun hemen altındaki sehpaya özenle yerleştirilmişti, demek ki Ziya Ağabey, ağabey dememi gerektirecek yaşa sahipti, hiç de beni ilgilendirmeyen.

Pastaneye girdiğimde genç bir bayan, daha doğrusu kız demem gerek çekmişti dikkatimi, hafızama pek güvenmem ama gözlerim bir yerlerden ısırıyor gibiydi sanki bu yüzü ve özellikle gözleri.

            Engelleme çabama rağmen kalbimi acımazcasına söker şeklindeki bakışları, gözleri etkilemek dışında panik atak(2) yaşatır gibiydi cismimin tümüne. Yasaklar, yasaktı ve ben bunun bilincinde bu yasaklara uymalıydım, değil selâm verip tanışmayı istemek, o yöne bakmaktan bile çekinir durumdaydım, istesem de. Konuşabilme, sesimi duyabilme modunda idi ve ben görüntüsünü tüm boyutlarıyla hayalime yerleştirme arzumu hisseder diye çekiniyordum.

Gene de cesaretimi desteklemek istercesine karşısına oturup iki maden sodası söyledim. Dikkatini çekmiş olmalıydım, başının eğikliğinde sanki göz uçlarıyla bakarmış gibi. Oturur oturmaz iki soda ısmarlamak ne demekti? Kel alâka(2)! Etkilenmek dışında aklımdan ne geçirebilirdim ki, yasal olarak(!) hakkım var mıydı?

Ziya Ağabey gelip tam karşıma oturdu soğuk soğuk, karşımdaki görüntüyü sanki özenle perdelemek ister gibi. Elini sadece sandalyesini çekmek için uzattı. “Ağabey” diyecek kadar yakınlarda değildim, tavrına göre;

“Muhterem bir anneniz var efendim!”

“Sahi, profesyonelce kendinizi acındırmışsınız?”

“Nasıl böyle bir şeyi düşünebilirsiniz ki? Kabalığımı bağışlayın, eğer o gece eşinizin çocuklarınızın yanında olmayı, annenizle hep beraber olmayı isteseydiniz, doğurup doyurana sevgi, biraz saygı ve fedakârlığınız olsaydı, bir ekmek için bana ricada bulunmaz, sizin inançsızlığınıza rağmen bana güven duymazdı.

Ben kimim ki, bir görüşte, bir seslenişte, geçmişi öğretmenlik olan bir anneyi etkileyecek? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa!”

Bazen dur-durak nedir bilmiyordum, soda şişesini bardağa boşaltmaksızın başıma dikip nefes aldım, dudaklarımın ucuna kadar ulaşan gazı yutkunarak;

“Annenizin aklını çeldiyseniz, mesele yok. Ha! Beni tanımadığım kız kardeşiniz de merak edebilir, hiç önemi yok, ama soruşturmanızı derinleştirmek isterseniz, pek umudum yok, ama meselâ deyip, iki fotoğraf, Nüfus Kâğıdı sureti, müdürümün adı, telefon numarası, benim telefon numaram, internet adresim yazılı bir pusula hazırladım. Eğer bana olan aykırı tutumunuza rağmen kiralık ev bulmam için annenize desteğinizi esirgemezseniz memnun olurum.

Tanrı, yaratırken herkesin nasibine şekil vermiştir. Beni desteklemeseniz de atla-deve değil ya, üzülmem. Ama bilmeniz gereken şu, annenizin benim kimsesizliğimde bana yaşattığı şefkat, sevgi ve merhameti inkâr etmem mümkün değil. Öldüğüm ana kadar ona minnetimi sunmakta asla eksikli kalmayacağım, bilmeniz gereken gerçek bu!”

“Ağzınız bayağı lâf yapıyormuş, sözleriniz de çenenizi yormamış, tanımam gerektiği kadar tanıdım sanıyorum sizi. Verdiklerinizi alıyorum. Ama her şeye rağmen dürüst davranmam gerekiyor. Söylemeliyim ki, sonuç oylamayı gerektirirse benim oyum bu konuda menfidir, bilesiniz isterim!”

“Sözleriniz ağır olsa da, dürüstlüğünüze teşekkür ederim ağabey, her şeye rağmen beni ararsanız, daima cevap vereceğimden emin olun!”

“Nasıl bir adamsın yahu? Ders veriyorsun, ‘Karşındayım!” diyorum, gene de teşekkür ediyorsun!”

“Büyüklerim bana; ‘Dürüstlüğüm beni ipe götürecek olsa da doğruluktan şaşmamamı’ öğütlediler, tıpkı Lokman Hekim gibi(16). Mademki uzatmamış olsanız da elinizi bükemedim, o zaman öpmeme izin verin. Size, eşinize ve çocuklarınıza sadece bu yıl için değil, sağlık dolu nice yıllar dilerim. Tek önerim unutmamanız gerekeni unutmayın, çoluk-çocuk hepiniz...”

“Anlaşıldı genç adam. Beni yumuşatma çaban boşa gidecek, umudun olmasın!”

“Bak Ağabey. Umut, Kaf Dağının ardında da olsa çabalarım. İnsan umut ettiği müddetçe yaşar(17) ve hayallerinin esiri olmadığın(17) müddetçe de umutlarının gerçekleştiğini görürsün. Hayallerimin sınırlarını da, Mevlâna gibi haddimi de biliyorum(18). ‘Keşke’ yanlış bir söylem, ama söylemek istiyorum. Keşke beni tanımak için, biraz gayret etmeyi deneseydiniz! Siz bana güvenip yardım ederdiniz, ben de şükran duyar, mutlu olurdum. Olmadı, küskün değilim...”

“Başka?”

“Sadece bir kardeş, daha doğrusu yabancı birinin önerisi, büyükleriniz bugün varlarsa, yarın yoklar, dünlerde anneleriniz, babalarınız da sizler gibiydiler, şimdi babanız yok, annenizin ne kadar süre yalnızlığı sahipleneceği belli değil. Yarınlara ulaşma düşüncelerinizi annenizden uzak tutmayın, sık sık ziyaret edin, elini öpün, hissettiğim kadarıyla onun sizin sevginizden başka hiçbir şeye ihtiyacı yok!..

Sözlerim asla nasihat, ya da öneri değil. Çünkü kilometrelerce uzakta olan annemi özledim, özlüyorum. O nedenle Işık Teyzeye ben de sizin gibi ‘Anne!’ dedim, bunun için mutluyum. Yaşadığım bu mutluluğu benden esirgemeyin!”

“Bayağı yararlı bir konuşma oldu. Ne bilmek istiyorsam hepsini anlattın. İnsanların sabit fikirli olmaları uygun değil, iyi bir insan olabilirsin, ama sevemedim seni ve arzumun rengini değiştirmeyeceğim. Haydi iyi günler sana, seni ben davet ettim, hesabı ben ödeyeceğim!”

Küskünlük başa belâ, sadece karşımdaki masadaki bakışlar ve gözler kaldı aklımda, neredeyse Ziya Ağabey ile beraber pastaneyi terk eden. Ne Ziya Ağabey, ne müdürüm, ne işim-gücüm, ne kiralık ev derdim, ne de dünya umurumdaydı, rengini bilemediğim gözlerin ışığında...

Müdürüm çağırdı sabah sabah, kar-tipi yine insanları kardan adam yapma çabasındayken.

“Nasıl gidiyor kiralık ev bulma araştırmaların?”

“Valla müdürüm, işlerin yoğunluğu, kar-tipi...

Gene de her Cumartesi-Pazar ‘Aman misafir gelmesin!’ dualarıyla ev araştırıyorum. Hatta dün de, evvelki gün de araştırdım. Çok bunaldım, neredeyse satın almak için arayacağım evi. Peder yardım eder, bankadan kredi çeker, eş-dost takviye eder düşüncesiyle. Bu memlekette ‘Bekâra ev kiralanmaz!’ gibi bir kural olsa gerek!”

“Dün, yani yılbaşı gecesi içip eğlenmek yerine ev aradın, öyle mi? Benimle böyle konuşmaya nasıl cesaret ediyorsun ki?”

“İspat etmem pek mümkün değil müdürüm. Ancak ailemin bana en büyük mirası dürüstlük ve doğru olmak ve eli öpülesi büyüklerime saygıda kusur etmemek. Size karşı saygısızlık yaptığımı düşünüyorsanız, özür dilerim!”

“Bugün, yarın...

En kısa zaman içinde bulman gerekeni bulmaya çalış. Biliyorsun sabır taşının çatlaması gibi her insanın, amir de olsa bir tahammül noktası vardır...”

“Hiddet ve şiddet dolu sözlerinizi anlayamıyorum müdürüm. Bugüne kadar kusur etmeksizin görevlerimi yerine getirmeye çalıştım. Varsa yanlışım, hatam, isterim ki yüzüme karşı söyleyin. Kimsenin yüzüne aykırı bakmadım, kimsenin tavuğuna kışt demedim. Mesai içinde ne gazete okudum, ne radyo dinledim, ne herhangi bir oyuna, ya da internete girdim. Dedikodu yapmadım, mektup yazıp dairenin telefonuyla özel telefon bile etmedim. İçkim, sigaram yok! Kaba deyimle işten-eve, evden-işe gibi gidip-gelen başı önünde bir garibim.”

Duraklamam ne işe yarayacaktıysa, yutkunup devam ettim;

“Ha! Sizi yanlış bilgilendirenler, misafirhaneden defolmamı isteyenler varsa ki, bunun onlara ne yararı olacağının bilincinde değilim şu an. Burada maddi ve manevi bakımdan memnundum. Ancak “Git!” denildiğinde de maaşım yeterli olmasa da yettiği kadarıyla otellerden birine hem de hemen defolurum!”

“Diyorsun! Yani yılbaşı gecesi ikilerde-üçlerde geldiğini inkâr mı ediyorsun?”

“Asla! O saatlerde döndüm, tipi dindiği için yürüyerek. Bir yalnız yaşayan anne yardım istedi, yardım ettim. Ben de kiralık ev aradığımı söyleyip yardımını istedim. Söz sözü, lâf lâfı açtı ve misafirhaneye gecikerek döndüm. İspat etmem kolay, ama sırf kendimi savunmam için ne o anneyi huzurunuza davet ederim, ne de adres verip sizi ona yönlendiririm…

Alnım ak, sözlerim inanmak için zorlansanız da doğru. Bana göre konuşmamız bitmiştir müdürüm. Vicdanınızın elverdiği kadarıyla hakkımda ne işlem yaparsanız yapın, üzülmem mümkün değil. Ayrıca rahat olun, bu akşam itibariyle pılımı-pırtımı(2) toplayacak ve misafirhanenizden ayrılacağım...”

Cevap vermesine fırsat bırakmaksızın kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda sadece gözlerini görebildiğim, sırtını dönen kardan adam veya kardan kadın kenarda üstünü-başını silkelemeye çalışıyordu. Gene tanıdık gibi gelmişti o gözler, sinirlerim gerilmiş olduğundan düşünmedim bile, umursamadım da.

Ben merdivenlerden inerken arkama dönmeye gerek görmedim, ama o kişi müdürün kapısını çalıp cevap alıp almadığını hissedemeden müdürün odasına girmişti galiba.

Odasını terk etmemin beş-on dakika, belki de yarım saat sonrasında müdürüm telefon etti dâhilden;

“Dosya kayıtlarında CV’in(4) vardı değil mi?”

“Tayin olup geldiğimde kayıt altına alınmıştı müdürüm!”

“Anlaşıldı, teşekkür ederim!”

Aklımdan geçen müdürün bir hinlik(4) ya da hainlik peşinde olduğu idi, umursamasam bile topal ya da şaşkın ördek(2) gibiydim. Şaşkın ördeklerin durağan da olsa beyinleri çalışıyordu. Masaya elimi vurdum:

“Tabii ya, müdürün odasına giren kişi, kardan kadındı ve pastanedeki, Işık Annenin evindeki resimlerindeki kızdı, kızıydı, inandığım.”

Çıkışını beklemek için müdürün kapısının önüne dikildim ve çıkar çıkmaz da seslendim;

“Işıl Hanım?”

Tereddütle durakladı;

“Ya bir çay içimi odama buyurun, ya da sizi kapıya kadar geçirmeme izin verin!”

Uysalca merdivenleri inmeye devam ettik;

“Bir kiralık ev edinmem için ağabey-kardeş beni soruşturmanıza aklım ermiyor. Ağabeyinize gerekli bilgileri vermiştim. Müdürümden neleri sorguladınız, isteseydiniz onları size ben de dürüstçe sunabilirdim. Konu her neyse ağabeyiniz fikrinin olumsuz olduğunu söylemişti. Konunuz her neyse sizin de fikriniz aynıysa beni, dileğimi unutun gitsin…

Asla herhangi bir sual sormayacağım. Bu akşam itibariyle otele taşınacağım, ancak anneniz muhterem bir insan, vaktim oldukça onu ziyaret edip elini öpeceğim. Bunu bu kadar bilin ve size iyi günler efendim!”

Ses çıkmadı, sadece gözleri görünecek gibi kaşkolünü düzenledi, muhtemelen bir yerlerden yaya olarak gelmiş, dönüş için de ya taksiye talimat vermiş, ya da müdürün odasındayken telefon ederek taksi çağırmış olsa gerekti. Arkasına bakmadı bir daha.

Müdürüm kapıda bekliyordu;

“Yanlış bilgi edinmişim özür dilerim!”

“Gelen birinin sözlerine inanmak yerine, güvenip bana inansaydınız mutlu olurdum. Ama geçmiş geçmişte kalmıştır. Yarını düşünmeye de gerek yoktur, önemli olan bugün(19)...”

Elimi uzattım, elini uzattı çekinmeksizin ve diğer eliyle de omzumu tokatladı iki kez.

Mutlu olmamak için sebep yoktu, Tanrı bir kapıyı kapatırsa diğer kapıyı açarmış. Mademki Işık Annenin ışıklandırmayı düşündüğü tünelde ışık görünmüyordu(20), öyleyse tünelsiz, viyadüksüz, köprüsüz, engeli olmayacak yollara yönelmeliydim, ucuzca bir otel gibi meselâ, aylık olarak anlaşacağım, hatta peşin ödeme yaparsam indirim sağlayabilecek bir otel...

Fena olmazdı gibime gelirdi, kahrım nedeniyle. Aslında tavşan dağa küsmüş de, dağın haberi olmamış gibi. Ancak bilgi eksikliğimi hatırıma getirmemiştim; Arayan Mevlâ’sını da bulurdu, kiralık evi de, belâ yerine...

Akşam karanlığı indiğinde sessizlik egemendi sadece şehre değil, tüm doğaya, sadece benim gibi kıt akıllıların meydanda olduğu. Kediler, köpekler özellikle yol yorgunu yeni gelmiş arabaların altlarında, ya da soba borularının, kalorifer kazanlarının civarlarında, kuşlar damlarda baca kenarlarında, karları erimiş sıcaklığı tescilli kiremitler üzerindeydiler, tünemiş olarak.

Bir mesai sonrasında, akşamın ayazında benim gibi şaşkın insanların neden sokaklarda olduğunu anlamak ister gibiydi kuşlar. Tek gözlerini açıp öncelikle etraflarını kolaçan ediyorlardı(1), şaşkınlıklarını örtbas etmek(1) için.

Sonrasında muhtemelen emniyetlerini sağlamak içindi davranışları, çekingenlik destekli yürütme çabası içindeydiler.

Tabiidir ki kuşların hayırsever insanlardan beklentilerini unutmamak gerek. Yaza kadar temizlenmesi asla düşünülmeyecek balkonlara konulan ılık su, ekmek kırıntı ve parçacıkları, birbirini çiğnemeksizin nefislerini köreltecek nimetlerdi. Kedilerin ve köpeklerin doyunmaları, susuzluklarını gidermeleri doğaları gereği kuşlara göre daha zordu.

Sigara İçme Yasağı(21) varmış. Görevliler gelsinler de Kahvehane denilen yerin kapısı açılıp kapandıkça bir bulut şeklinde kendini azat eden sigara dumanı kümesini görsünlerdi. Bu nedenle içeri girip “Kiralık ev var mı, bileniniz var mı?” diye sormak içimden gelmedi.

Sadece merak ettim, bu havada bu insancıklar neden sıcacık evlerinde oturmak yerine sigara dumanıyla intihar etmeye çalışırlardı ki, üstelik yavaş yavaş?..

Fakirliğin gözü kör olsun, oduna-kömüre değil, doyunmaya bile imkânı olmayan, çoluk-çocuğunu yorgan-battaniye altına gizleyenlerin başka çareleri mi vardı ki?

Üşümekle donmak arasındaydı ev arama çabam. Bir ılık çorba(!) dışında kursağıma bir şey iliştirmeksizin avucumu yalayarak(1) kös kös dönmüştüm(1) misafirhaneye. Bazen insanlar garabetler yaşıyorlardı.

Örneğin kendini, açlığını, anahtarını, ya da telefonunu unutmak gibi. Ben sonuncusunu misafirhanede unutmak konusunda başarılı olmuştum! Üç kez aynı numara tarafından aranmıştım, bir de mesaj vardı;

“Ben Işıl! Sıcak bir çorba ikram etmek istiyoruz, eğer cevap verirsen!”

Garibanlığımdan başka bir başarım yoktu, bayram değil, seyran değildi, neden iltifat etmeyi düşünmüş olsalardı ki? Umutlanmanın gereksiz olduğu cevapsız bir soruşturma ve meraktan başka bir şey geçmiyordu aklımdan.

Telefon açtım, Işıl’a değil, Işık Anneye; “Geliyorum, bir şeye ihtiyacınız var mı anne?” deyip “Yarım saat içinde” sözümü ekleyerek...

Kaz kafalıydım(89), yol-iz bilmiyordum. Ancak bildiğim boş gitmemem gerekliliği idi, kiralık ev konusunda sonuç ne olursa olsun!

Taksiye binip...

Ziya Ağabeyle buluşup, Işıl tarafından izlendiğim pastaneye gidip bir şeyler almaktı...

Işıl? Bu ne içten seslenişti içimden de olsa? İkinci kez geçiriyordum bu ismi zihnimden, hakkım olmadığını bile bile. Pastacı;

“Şeker, çikolata, pasta uygun değil...

İki-üç dakikaya kadar su böreği çıkacak!” deyince; “Tamam, beklerim!” dedim. Bilgisizliğim yine ön plâna çıktı, pastacı;

“Sıcak sıcak ezilmesin, büyük bir kutuya tek sıra dizerim, siz de servis yapar gibi avucunuzun içinde taşırsınız!”

Öğrenmenin yaşı ve bedeli yoktu, ne tuttuysa tutmuştu tek sıra kutuya döşenen su böreği bedeli, ödedim!

Ulaşıp kapıyı çaldığımda, ailece karşıladılar beni, beklemediğim, ummadığım bir şekilde. Işık Anne kucakladı beni, paketi sanki incitmek istemezmiş gibi elimden alırken. Işıl...

Evet, üçüncü kez...

Elini uzattı, sıcak, sımsıcak, sıcacıktı eli...

Ziya Ağabey? Sanki mecbur kalmış gibiydi. Galiba ışık dolu olsun istediğim yıldızlarımız barışmayacaktı, belki de hiç...

Oturduk, sessizliğimizde, daha masa kurulmamışken. Söze başladı Işıl. Dördüncü kez...

“Annem davranışlarınızdan, ev bulamamanızdan, terbiyenizden çok etkilenmiş. Araştırma yapmamız, makul karşılarsınız(1) ki hakkımızdı. Sizi araştırdık ve bir olumsuzlukla karşılaşmadık, yaşamadık. Üstelik size güvenebileceğimize de inandık. Ağabeyim her ne kadar biraz gecikmiş olarak kabullenmiş olsa da...”

“Ne demek istediğinizi anlamakta zorluk çekiyorum efendim...”

Beşinci kez hele ki bu sefer karşıdan karşıya, doğrudan doğruya “Işıl” dememek için zor tutmuştum kendimi “Efendim!” kelimesiyle savuşturarak.

“Annem sizin can yoldaşı olmanızı(2) istiyor. Biz de kabullendik. Arkadaki oda tümüyle sizin. Teferruatı sonra konuşmak üzere çorbamızı, çayımızı içelim mi?” deyince Işık Anneye baktım, sessize yakın, sorarcasına;

“Anne?”

Kollarını açmış, beni kucaklama dileğinde gibiydi. Kucakladım, neresi rastlarsa öperek ve içimden geçeni söyledim;

“Bir kepekli ekmek almamın mükâfatı!”

Annem kulağıma fısıldadı;

“Kardeşlerini kucakla, teşekkür et!”

Öylesine coşkun bir sevinç içindeydim ki Ziya Ağabeye sarılırken, sanki onu koltuğa oturtturacak gibiydim, iki tarafa sallamak yanında “Hoppacık!” yapar(1) gibi ayaklarını yerden keserek zıplatır gibi.

Işıl...

Işıl’a karşı davranışım nasıl olmalıydı, tereddüt içindeydim, kardeş gibi olamazdı, ya nasıl olmalıydı? İçimdekileri zapt etmekte sıkıntı yaşıyordum, sarıldım sadece, elini tutarak, o beni yanağımdan öperken; “Sağ ol!” diyerek...

Kendime geri dönüşüm zor oldu...

“Merakınız olmasın. Annemin kılına bile zarar gelmeyecek. Beni kabullendiniz, sağ olun, teşekkür ederim, annemin hiçbir eksiği olmayacak, gücümün yettiği kadar her konuda yanında olacağım, tek bir angaryam bile olmayacak, söz veriyorum! Ola ki, bilerek asla olmaz, ama insan olarak kusursuz değiliz, bilmeksizin de olsa fark edemediğim bir yanlışım size ulaşırsa, beni kapı önüne koymanızı beklemem, kendim kendimi ense kökümden tutar, defederim, kaybolurum tüm varlığımla…

Evinize rahatlıkla gidebilirsiniz. Gözleriniz arkada kalmasın! Ne zaman isterseniz beni ya da annenizi arayabilirsiniz, tabiidir ki öncelik her zaman annenizde...”

Eklentilere gerek yoktu, mademki bana eller uzatılmıştı, o elleri açıkta bırakmamalı, kısa zaman içinde bana tanınan güveni, inancı asla sarsmamalıydım.

“Yarın uçacağım!” dedi, hakkım olmaksızın bilmem kaçıncı kez ismini içimden tekrarladığım Işıl.

“Eğer ağabeyiniz uğurlayamayacaksa izninizle annenizle birlikte sizi uğurlamayı isterim!”

“Benim işim var, götüremem!”

 “Her zamanki gibi, doğal! Ama yaşamımda ilk kez de olsa uğurlanmak mutluluğum olacak!”

Ve dizeler sıralandı serenat olarak dudaklarımda, şairine özenerek, onun izniyle ve özürlerimle, tıpkı Işık Anneme söylediğim tavırda;

“Kemanımın sesini işittiğin zaman
Anla -ki sanadır- kederli seslenişi
Yeşil pencereni aç da gülümse bir an
Parlamağa başlasın, bahtımın güneşi.
...
Karanfil dudaklarından düşen her hece
Tatlı bir ümit kaynağıdır benim için
Biçare gönlüm hasret, yıllardır sevince
Lütfet! Ersin muradına sayende senin.
...
Kemanımın sesini duymadığın zaman
Anla -ki sanadır- hicran dolu sitemi
Hayal ufuklarımda sen, elimde keman
Ümitle gidiyorum bak, geldiğim gibi!
(12)

Belirttiği saatte kapı önünde oldum bir taksiyle...

Anneyle uğurladık onu, son güvenlik kontrolünden geçinceye kadar. Öncesinde Işık Anneyi öptü Işıl, sonra hiç beklemediğim, umut etmeyi bile aklımdan geçiremediğim bir şekilde beni.

Ve ayrılmadan önce son sözü;

“Arayacağım sizleri...” demek oldu...

Olanı iki bavulum ve bir torba dolusu kirli iç çamaşırım vardı, taşınmam kolay oldu, müdürümle vedalaşarak ve;

“Hayır dualarını alarak!”

Bana göre başlamam gereken görevlerim başladı. Işık Annenin tüm itirazlarına rağmen tüm makbuzlara otomatik ödeme olarak el koydum, elektrik, su, telefon gibi...

Bir kova kömür, bir teneke odun bile çıkarmasını yasakladım.

Evle ilgili hiçbir gider için elini cebine sokmaması gerektiğini anlattım, kibarca değil ama cebren(4) ve hile ile ve başarılı bir şekilde elini öpüp kucaklayıp, dizlerinin önüne çökerek. Özentileri ve ilâçları hariç.

Diğer işlerimden biri, annenin evine internet bağlatmak, dizüstü bilgisayarımdan çocukları ve torunları ile görüntülü olarak görüşmelerini sağlamak, kapısının önüne güvenlik kamerası ile alârm cihazı taktırmam oldu.

İlerleyen zamanda benden sıkıldığı için değil, arzuladığı için boyu-boyuma, huyu-huyuma uygun bir eş adayı bulacağından da emindim, doğal olarak istersem...

Annemi-babamı yaşamımda gerçekleşenler olarak her konuda bilgilendiriyordum. Ancak aklımdan geçenleri, düşüncelerimi, karınca-kararınca yaptıklarımı ve yapmayı düşündüklerimi söylemem, yazmam, belirtmem gerekli değildi bana göre.

Işık Annenin bütün gün evde kalması, özlemesine rağmen, biraz ağır gibi kaçsa da söylememin gerekli olduğunu düşünüyorum; “Gelininin kaprisleri nedeniyle” torunlarını görememesi, oğlunun ilgisizliği, kızının sık sık ziyarete gelmesi, Işıl’ın yemin-billâh taksi paralarını ödemekte ısrarı aklımı başıma devşirmemin(1) gerekliliği gibi geldi bana.

Nasıl olsa bankada üç-beş kuruş birikmiş param vardı. Biraz da kredi alırsam, annemi gezdirmem dışında iş servisini kaçırırsam iş yerime arabamla gitmem de kolay olur diyerek önce ikinci el arabalara yöneldim, gözüm tutmayınca da yeni arabalara...

Kira konusunda anlaşamamıştım annemle. “Oğlu annesine kira mı ödermiş?” demişti. Bu minnet borcuydu, ardına sığınamazdım. Yeni model bir araba satın aldım. Annemi “Kefil” değil, “Şahit” göstererek Notere, Trafik Şubesine gittik, annemin fotoğraf, gerekli belgeler ve imzalarıyla.

Babamdan-annemden “Araba aldım!” diyerek beni desteklemelerini hem bekleyemezdim, hem de isteyemezdim. Dolaysıyla taksitler borç olarak benim, kullanacağım araba annemindi, içimden geldiğince. Aylık maaşlarım bankaya yattığından, borçlarım da otomatik ödeme olarak bankaca halledilecekti, haberim bile olmaksızın.

Kaydetmem gereken bir kaç husustan biri, annemin çamaşır makinesi vardı, tarifle çamaşır yıkamayı öğrenmiştim, “Ben yıkayayım!” teklifine şiddetle itiraz ederek. Artık; “Bu az kirlenmiş, bu kirlenmemiş!” sorunum yoktu, ancak ütü hariç.

İç çamaşırlarımı saklıyordum, kirli de, temiz de olsa. Gömleklerim, pantolonlarım hür idiler, annemin ellerinden öpüyorlardı ütü için. Nefret ettiğim konulardan biri ütü yapmak, ikincisi annem için vazgeçmek zorunda kaldığım perde asmaktı.

Evin vekilharcıydım(4) aynı zamanda, annemin bir dediğini iki etmeksizin. Yiyecek dışında ne isterse malzeme olarak yedekli olarak alıp koyuyordum öğrendiğim mutfak, kiler, ya da depo gibi yerlerine.

Bazen ceketlerimin ceplerine iliştirilen paraları da bir ekleme ya da kısıntı yapmaksızın kaza ile(!) elime geçirdiğim banka cüzdanındaki hesaba yatırıyordum. Çünkü evde kalmamın sağladığı huzur maddi olarak asla ölçülemezdi.

Olağan olaylardan biri, neredeyse her günün akşamında Işık Annenin kızı Işıl’la görüşmesiydi. Bilgisayarı açıyor, anneme bırakıyor ve odama çekiliyordum.

Bazı, bazen de neredeyse damat diyeceğim oğlu aralıyordu yönlendirdiğimde annemin penceresini. Haftada bir de olsa kendisi, ayda bir de olsa çocuklarıyla birlikte.

Oysa arabayı aldığımdan beri annem, çocukların ders çalışmalarını aksatmayacak şekilde kendisini götürmemi istiyor, beni de sevdiklerine inandığım bu canavarları annemin ziyareti sırasında kucaklamaktan gerçekten içten bir mutluluğu hissediyordum.

Gelin hanım zorunlu olarak kabul etmek ve güler yüz göstermek zorunda kalıyordu, işi olup da evden kendini dışarıya atarken, doğal olarak dönüş vaktimizi öğrenerek, yemek daveti gibi bir şeyleri aklına getirmeyerek!

Annem ve ben onun bıraktığı evde bir müddet kaldıktan sonra evimize dönüyorduk. İlk seferde gelin hanımı görmekten, sadece başını eğerek “Hoş geldiniz!” demesi nedeniyle memnun olamamıştım, ama pek de önemli değildi...

Günlerden bir gün, yüreğimi titretenin telefonunu almam memnun etti beni, ama devamı salaklıkla sona eren diyeceğim.

“Anneme destek olup bizi bir araya getiriyorsun, sen de ekranda görünsen zahmet mi olur sanki?”

“Anladım! Görün ve sana yaptığımız iyilik için her görünüşünde minnetini belli et bana, demek istiyorsun!”

“Nasıl böyle bir şey düşünür ve söylersin ki? Aklımın ucundan bile geçecek bir şey değil bu! Üstelik annemin başında durup ona evlâtlık yaptığın için benim, bizim minnet duymamız gerek! Ne yazık ki zorla güzellik olmaz! Yaşam senin ve bu konuda ne benim, ne de ağabeyimin başarılı olmamız mümkün değil. Hoşça kal, bir daha ne gözük bana, ne de ara. Affedersin!”

Telefon kapandı, muhtemelen “Çat!” ederek...

Israrla aradım tekrar tekrar. Mesaj çektim. Nafile! Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı(22) modunda olsa gerekti.

Ekranı açtım.

“Yanındaki odasına gitsin anne, özel konuşacağım!”

“O da benim evlâdım, ondan gizli-saklı neyim, yahut neyin olabilir ki?”

“Anlayışsızlığı, bilgisizliği diyeceğim, ama bu onu inkâr olur, anlayışlı, bilgili ve iyi biri olmasa ne sana lâyık olurdu, ne de ben kendisine güvenip annem olarak yanında olması için onay verirdim. Ama ben seni seninle paylaşmak istiyorum, evlât gibi düşündüğün olsa da eklentiye gerek yok!”

Odama döndüm. Ne konuştuklarını duymam, bilmem mümkün değildi, küsmüştü zahir(4).  Bunda suçsuz da sayılmam. Ne de olsa genç kız, ağabeyi gibi olan benden, güzel sözler söylememi, iltifat etmemi beklemesi anormal bir şey miydi?

Yapamazdım, mümkün değildi, gel de içime sor, ağabeyinden fırça yediğim dakikalarımda uzaktan görüp de hissettiklerimi yaşama hakkım olmadığını bilme konusunda natro kafa, natro mermerdim(2). Kalbimi yerinden sökmüş almış, sahiplenmiş, beni kalpsiz bırakmıştı, sanki bilmiyordu.

Annem kapımı çaldı;

“Uyudun mu oğlum?”

Yaşamda böyle sözler bana hep acayip gelir, uyuyorsam nasıl cevap verebilirdim ki? Tıpkı yüzen bir insana “Yüzüyon mu?” ya da ütü yapan bir insana “Ütü mü yapıyon?” demekle eş değer gibi.

“Yok anne, buyur!” dedim, yerimde doğrularak. Yatağımın üstüne oturdu, başka oturacak bir yerim yoktu çünkü. Bir tabure vardı, o da benim altımdaydı, kalkıp yer göstermeme rağmen yatağın üstünü tercih etti;

“Ne söyledin, ya da yazdın ki bu mübarek Ramazan gününde ta uzaklardan böyle dellendi(1) bu kız?”

“Minnettarlığımı söyledim sadece...”

“O senin küçüğün, özür dileyiver, ‘Yanlış anladın!’ falan deyiver, ağzın lâf yapar, hoşuna gidip senin sözlerini kabul edip affeder.”

“Peki anne, söz verdim sana, bir dediğini iki ettirmeyeceğim, diye. Senin yanında açıyorum telefonu, ama senin telefonundan!”

“Neden?”

“Öylesine kızmış, dellenmiş ki ne telefonlarıma, ne de mesajlarıma cevap vermiyor!”

“Alo” der demez şiddetli bir fırtına esti telefonda sanki sonrasında annemin yanımda olduğu düşüncesi ile olsa gerek duruldu.

“Hiç havamda değilim Işın Bey, şu anda bir proje üzerinde çalışıyorum, yarın arasan telefonumu açacağım, söz!”

“Bu da bir aşama oğlum, alttan al, ikinize de kıyamam, o kızım, sen benim yaşamıma yön verip, destek olan oğlum, yüzünüz hep gülsün isterim, basit kavgalar size hiç yakışmıyor!”

“Peki, anne!”

Ertesi gün, ertesi gün olmakta nazlanıyordu. Ama nazı tükendi. Bir kere açtım telefonu, açılmadı, yine, yine ve yeniden. Sadece ülkemde değil, tüm evrende sessizlik hâkimdi sanki. Sonra kendi açtı telefonu.

“Kırgınım, onarılmayacak bir biçimde Işın...”

“Ne olur devamını getirme ‘Bey!’ gibi! Kahırlıyım, bağışla ummadığın bir söz çıktı ağzımdan. Denesen ve bana biraz sevgin varsa...”

“Yok! Devam ediyorum. O yanağına sevgiyle kondurduğum öpüşü de geri alıyorum. Şimdi lütfen beni dinler ve uygulamaya koyar mısın? Şeker Bayramını annemle, ağabeyimle, yeğenlerimle geçirmek istiyorum, sensiz. Sanırım sen de anneni-babanı özlemişsindir. Acaba kaybolmanı istesem fazla iyimserlik mi, olur?”

“Ne zaman gelirsen gel, izin sürem henüz dolmadı, ama idari izin alıp yarın kayboluyorum, hemen!”

Yalan gerekti bana, ama doğru bir yalan! İznimi aldım, eve gidip çantamı aldım;

“Dedemi yitirmişiz, acele gitmem gerek, artık bayramı da orda geçirir öyle gelirim, hayırlı bayramlar anne!” dedim, elini öperken.

Dedemi yıllar önce kaybetmiştik, doğru yalandı bu, annemin “Başın sağ olsun oğlum!” dediği. Sadece otobüse binerken mesaj çektim;

“Kaybol, dedin. Kayboluyorum, Sen oralardan ayrılırken ‘Gel!’ de ki, dedikten sonra annemi yalnız bırakmayayım!”

“Sağ ol! Bayramın üçüncü günü akşamı, ama...

Biliyorsun işte...”

“Anladım, gözükmeyeceğim!”

Benim otobüsüm, onun uçakla firar edeceği vakitten sonra ulaşacaktı şehre. Ancak hissetmediğimiz bir devlet büyüğünün yetişmesi için uçakta “Teknik arıza(!)” oluşması ve uçağın birkaç saat tehir etmesi nedeniyle, benim eve Işıl evden çıkmadan önce yetişmiş olmamdı.

Karşılaştık doğal olarak, surat bir karış, mahkeme duvarı gibiydi(2), hatta selâmsız-sabahsız gibi bir “Hoş geldin!” demeyi bile esirgercesine. Sebebi malûm, istememişti, ama ben karşısındaydım, kaç aylar sonra, üstelik çekinmeksizin içimden olsa da özlemiş olarak, sonsuz bir istekle gözlerinde beni görmesi isteğiyle.

Oralı değildi, sanırım (herhalde) annem kolunu çimdikledi kızının;

“İyi ki yetiştin oğul, haydi kardeşini yolcu edelim!”

Kardeşim?

Sansür mü demeliyim, yanlış anlama mı, yakıştıramama mı, yoksa gizleyip kamuoyu araştırması gibi bir araştırma mı?

“Kurban Bayramında da bekliyoruz ha!”

Arabama bindik, ayrılırken bıraktığıma göre arabam pırıl pırıldı diyeceğim, benzini ful, fenni muayenesi zamanından önce yaptırılmış. Mutlaka Işıl’ın eseri olmalıydı...

Gitti! Ne annem konuştu tek satır, ne sorguladı benim gidip-gelişimi, annemi-babamı-dedemi ne de ben söyleme, anlatma arzusunu yaşadım, dönüşümüzün sessizliğinde.

Günler geçti aradan hepimizin sessizliğimizde, benim kararsızlığım, utangaçlığım ve cesaretsizliğimle, annemin merakı ve sevdiğim insanın tükenmemiş kahrıyla. Mesaj çektim;

“Biliyorum, cevap vermeyeceksin. Neredeyse bir yıl olacak, küskünlüğün geçmedi aradan. Peki! Geleceğin günü ve saati bildirirsen Işık anneyle beraber seni karşılamak konusunda sürpriz yapmak düşüncesindeyiz. Tek dileğim, bilip öğreneceğin gerçekleri ne Işık anneyle, ne de ağabeyinle paylaşma, aramızda kalsın isterim!”

Anında telefonum çaldı;

“Ne demek istediğini açıkça söyler misin lütfen! İçinden bir şeyler mi geçiyor, bir şeyleri saklama gayretinde misin yoksa?”

“Neredeyse bir yıla yakın bir zamandır küssün bana, yanlış bir telâffuzum kırdı, üzdü seni. Özür dilememe fırsat vermedin, dilesem de bağışlamayacaktın zaten, eminim. Geçmiş yılbaşının şirinliğine sığınıp da nasıl derim ki; ‘Şöyle, şöyle!’ diye! Bak Kurban Bayramı geliyor sen de gel, işi-gücü her şeyi bırakıp…

Annemiz kuyruksuz, daha doğrusu kamçı kuyruklu koç istiyor, görüp, bilip, gösterip alacağım. Beni kan tutar, üstelik etlere dokunmasam bile. Vejeteryan(4) değilim, ama etle ilintim de fazla değil. Tüm yük annemizin omuzlarına binsin ister misin? Son sözüm bugüne ait; ne denizlerin dalgalanmadan durulması, ne de ateşlerin yanmadan kül olması...

Mümkün değil...

Anla lütfen, cümleler arasına sıkıştıramadığım söylemek istediklerimi?”

“Geldiğimde yüzüme karşı söylesen!”

“Söylesem, şimdi söylerdim, karşımdasın, ama gözlerini göremediğim için cesaretle, ‘Yuh!’ ya da benzeri sözleri işitmeyi göze alarak!”

“Bir centilmene karşı kötü sözler söylemek yakışmaz bana, incinip, kırılıp, küskün davransam da. Suskun gibi geçen bir yılbaşı ve sensiz yaşamak mecburiyetinde kaldığım bir Şeker Bayramı, yalnız olduğum beni yaşamımda kendime getirdi. Bilmem gerekenleri biliyorum. Öğrenmem gerekenleri de öğrenmek istiyorum artık. Bıktım bu sessizlikten ve yalnızlıktan, annem, ağabeyim olmasına rağmen. Haydi söyle, söylemek istediklerinin tümünü, bir çırpıda! Anlıyor musun?”

“Anlamaz mıyım?”

“Nedense inanamıyorum, içimden inanmak geçsin istememe rağmen!”

“Özür dilerim haddimi de, hakkımı da, haklarımı da biliyorum...”

“Susma! Hadi gayret et! Haddini aş, hakların var, buna sen inanmasan bile ben içtenlikle, içimden geçtiğince inanıyorum!”

“Peki, yarın demiştin, değil mi? Seni Işık Anneyle karşıladığımızda, ya da sonraki uygun bir zamanda, yüzüne karşı söylemek istediklerimi söylemeye, en basitinden korkusuzca yazmaya çalışayım, olur mu?”

“Anladım! Aslında söz unutulur, yazı kalır, eğer buz üstüne yazılmamışsa. Görüşmek ve küskünlüğe son vermek üzere…”

“İnşallah, umarım!”

Nasıl derdim ki; “Gelmezsen, barışmazsan bu küskünlük, tahmin edemem ama annemin beni kapının önüne koymasına neden olur!” Eklentimin; “Benimse sensiz bir ömrü tüketmeye çalışmaksa ölümüme neden olur?” diyemezdim.

Yüzde bin eminim ki ilk söz gibi bir söz çıksa ağzımdan; “Ya! Demek beni görmek isteği yok içinde, sadece annemin seni kapı önüne koymasından çekiniyorsun, öyle mi?” der, küslük devam ederdi, sonrası al başına derdi. Söylemedim, söyleyemezdim, hüsnü kuruntu(2) kısaca!

Telefonu kapatır kapatmaz, öz annem aradı;

 “Oğlum, canım oğlum! Baban; ‘Sürpriz yapalım, kurbanı senin şehrinde kestirelim, elimizi dokundurmadan bir hayır kurumuna olduğu gibi bağışlayalım!’ diye tutturdu. Biz bu Kurban Bayramı seninle olmayı istiyoruz. Belki programın vardır, ‘Sığındığın eve bizi de misafir et!’ dememiz doğru olmaz. Bize otelde yer ayırt, sen de...”

“Canım, melek annem, programım olsaydı bile şu anda iptal edilmişti. Otelde kendime de size de yer ayırtırım. İstediğiniz vakte kadar televizyon seyrederiz, Işık anneme aldığım yerden size de kurbanlık seçer, alırım. Sonrası Allah Kerim!”

“Öbür günkü uçakla geliyoruz, bayram arifesine kadar bilet bulamadık, yani bayramı beraber kutlarız ve döneriz...”

“Sizi karşılayacağım, eğer biletiniz gidiş-dönüş değilse, ya da ertelemek mümkünse benimle birkaç gün daha kalmanızı isterim, nasıl olsa şehirde sizi bekleyeniniz yok!”

“Gün ola, devran döne(2) oğlum. Çok özledim, çok özledik, geçen bayram bizimle olmana rağmen. Ben sana uyarım da, babana lâf geçiremem. Artık allem edip, kellem edip(1) babanın fikrini çelmek senin görevin!”

“Tamam canım annem, konu anlaşıldı, o iş bende artık...”

“İyi ki Işıl ile annemlerin gelişleri aynı tarihlere rastlamadı!” diye düşünüyordum. Kimsenin günahına girmek istemem, ama ola ki böyle bir olayı yaşamak zorunda kalsaydım, herhalde bazı şeyleri anlatmakta güçlük çekerdim, hatta ortada fol yok, yumurta yokken.

“Geliyorum!” dedi Işıl, doğal olarak bana değil, annesine.

“Işıl geliyormuş, karşılaman mümkün mü?”

“Beraber gidelim, anne!”

“Işıl geliyor, annenler geliyor, karşılarına cascavlak(4) mı çıkalım istiyorsun? Işıl gelinceye kadar yapabileceğim kadar yapmam gerekenleri yapmaya çalışayım. Hadi git, bir koşu kardeşini al, gel!”

Hava muhalefetinin olmaması sevincimdi, sonbaharın bu şehirde erkenden kışa girme arzusunu ve gerçekleri gördüğümde, hissettiğimde. Hoş kar-tipi olsa da endişem yoktu, çoktan kar tipi değil, çivili lâstiklerim vardı, değiştiriverirdim, olur biterdi.

Hem kar yağdığında belediyenin hamarat(!)(4)-marifetli(4) görevlileri alışkın oldukları işleri caddelerde mutlaka yapıyorlardı, kar-kış, soğuk-ayaz demeksizin.

Bir musibet, bin nasihatten evlâdır, demişti büyüklerimiz. Bir önceki kış, arabayı alışımın hemen hemen ilk saatlerinde çektiğim sıkıntılar kulağıma küpe olmuştu(1) ve neredeyse anında çivili lâstikleri edinmiştim.

Kardeş gibiydik demek ki Işık Annemin gözünde Işıl ve ben! Anlatamamıştım, ya da karanlıkta göz kırptığımın farkında değilmişim demek ki! Farkı fark etmek istememişti annem, ya da saklanmıştı tıpkı benim gibi.

Oysa yaşamayı arzuladığım halde hakkım olmadığına inandığım yaşam şeklini onunla paylaşmayı o kadar arzulardım ki!

Bir koşu gittim Işıl’ı karşılamaya. Ben sabırsızken, içimden geçenleri zapt etme zavallılığını özlem olarak dolu dolu yaşarken, Işıl koştu; “Hoş geldin!” dememe fırsat bırakmadan kucakladı öptü beni, bana bir ömür yetecek gibi.

“Umarım, yanlış anlamamışımdır!”

“Umarım yanlış anlatmamışımdır!”

“Hadi bin, yetiştireyim seni annemize!”

Yola koyulduk, sıkıntılı gibiydi.

“Desene ki yanlış anlamışım, beni karşılayacağını düşünmüştüm. Bunu annemin zoruyla gerçekleştireceğin aklımın ucundan geçmemişti, bir de kimseleri umursamaksızın koşup haldır-huldur(2) öptüm seni, hiç de hak etmediğin halde. Canım oldukça sıkkın, şurada dur, ineyim, bir taksi bulur eve dönerim, yalnız başıma!”

Durdum, inmeden önce sitemle baktı ve;

“Sen git!” dedi. “Yalan söylemek zorunda kalacaksın anneme, belki ben de. ‘Uçak tehir yaptı, uçağı kaçırmış, yandı-bitti, kül oldu!’ de, artık aklına ne gelirse söylersin anneme...”

“Anladım. Seni bir taksi durağına bırakayım, bu vakitte yol ortasında seni bırakmak bana yakışmaz, sonra öcüler(23)  yer seni, ben Işıl’sız ne yaparım sonra?”

“Yani sırf öcüler yemesin diye, sevabına?”

Yanıma yaklaşır gibi oldu, sıkıca, karakucak güreşi(24) yapar gibi sarıldım ve öptüm onu, yediğim tokatla sendeler gibi olduysam da başarılıymışım gibi mutluydum.

“Öyle telâffuz etmekte sakındığın kelimelerle beni ister gibi, yangından mal kaçırır gibi sarılıp öpmek yerine, sever gibi öpmen çok mu zor? Yasaklıyorum beni sana, oysa sen benim ilk ve son göz ağrımdın!”

“Bağışla, devam edeyim seni yaşamaya, ilk ve son göz ağrın olmaya!”

“O halde öp beni!”

Filmlerdeki gibi öpüşme sahnelerinden aklımda kalan öpüşme dışında bir öpüşme bilmiyordum ki. İkincisini denediğimde de aynı tokadı yedim.

“Ne oldu şimdi? Beni öpmüş mü oldun? Daha önce hiç mi yaşamadın?”

“Şu ana kadar senden başkası olmadı ki yaşamımda, bundan sonra da olmayacak. Sanıyorum ki sen de ‘Hoş bulduk!’ öpüşü dışında bir öpüş bilmiyorsun. Birbirimize yardımcı olalım mı, bir kere daha deneyelim mi?”

“Sen yardım et bana, çünkü seni seviyorum!”

“Bilir bilmez kucaklayayım seni, sıkı sıkı, sımsıkı, sen seni bana teslim et, bu; yaşamımızın başlangıcı olsun bir tanem. Ben de seni seviyorum, ilk karşılaştığımız, ilk sorgulandığımda karşımdaki masada oturuşundan, sonrasında bana beni annemin evinde kutsadığın(1) andan beri.”

Kalbinin bir serçe gibi attığını hisseder gibiydim.

Eve ulaştık, normal prosedür(4)...

“Kızım dışarıda çok mu ayaz var, dudakların mosmor...”

Fark etmemiştim, Işıl aklı başında, zeki kızdı, çözüm üretti anında.

“Yok anne, bu sene mor ruj moda. Ama beğenmediysen ellerimi yıkarken sileyim, istediğin pembe ruju süreyim. Esasında oğlunuz kırgınlığımı hak etti ama neyse, Işıl’lık bende kalsın!”

“Ne demek istediğini, bana neden kırgın olduğunu anlamadım, ‘Hoş geldin!’ dedim, karşılamaya geldim, bavullarını taşıdım, eve kadar vıdı-vıdı etmeden(1) getirdim. Daha ne olsundu ki, gene de ‘Peki!’ dedim.”

Annem sırtımı döner dönmez; “Seni gidi, seni!” tavrında işaret yapmayı esirgemedi, emekli öğretmen anlamaz mıydı, ama neden bugüne kadar hissettirmeme gayretini yaşamıştı, anlamış değildim.

Ayrıca salonun muhtelif yerlerine yerleştirilmiş fotoğraflardan birinin olmadığını fark ettiğini ve Işıl’a ait o fotoğrafı benim yastığımın altında bulduğunu bilmem mümkün değildi, kendini gizlemeye çalışan devekuşu(25) örneğiydim desem, sanırım ki yanlış olmaz.

Yedik, içtik...

“Afiyet olsun, kahve?”

“Alışkanlığım yok, ama çaya ‘Hayır!’ demem! Askerlik yaptığım yerden kalan bir alışkanlık. Bazıları, yani isim vermeyeyim aramızdan biri(!), bir çay ikram etme arzumu kabul etmese de, böbreklerime güvenerek 8-10 bardak çaya ‘Bana mısın?’ demem, gece boyu ziyaret etmem gereken lâvabo denen yere ilgimi kısıtlamaksızın.”

“Anlaşıldı, o zaman en fazla üç bardak...

Anne-kız uykumuz hafiftir. Gıcırtısını bir türlü halledemediğimiz, beceremediğimiz kapının gıcırtısı uyandırır bizi...”

“Gördün mü, duydun mu annem kızının haksızlığını. Suçlu benim, ‘Kapı neden gıcırdıyor? Neden şöyle yapmayı, tamir etmeyi, onarmayı akıl etmedin?’ dercesine fırçalıyor. O senin dediğin eskidendi hanımefendi, kontrol et bakalım şimdi, kapıları pencereleri, Işık annenin oğlu var şimdi. Hem zaten mutlaka hissetmişsindir gelir gelmez, maksat yanlış bir sözümü unutmayıp taşı gediğine koymak(1) arzusu, değil mi?”

Cevap vermedi, çayları getirip “Oh!” diyerek sehpalar üzerine bıraktıktan sonra, kanepeye oturup, haince bakışlarıyla annesine sokuldu.

“Anne, Işın’ın benimle ilgili söyleyecekleri varmış sana!”

Hiç de şu anda aklımdan geçirdiğim, plânladığım bir şey değildi, zamansızdı, özlem dolu olmama, onunla bir ömrü paylaşmayı dilememe rağmen. Kekeleyerek;

“Ne diyecektim Işıl, hatırımda kalmamış!”

“Bir söz var; karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar şeklinde. Hani beni seviyordun ya, hani bensiz yaşamayı düşünemiyordun ya, onun gereği gibi şeyler, ‘Allah’ın emri...’ diye başlayan...”

“Hiç hallenmeyin(1)! Oğlumun beni bu yaştan sonra yalnız bırakmasına razı olamam asla, bu bir. Hem senin annen-baban yok mu oğlum, karşıma dikilip de; ‘Kızını istiyorum!’ diyorsun, boş, bomboş...

Pazarda ağız görmen(1) gerektiğini biliyorsun, ama ‘Her ihtimale karşı şansımı bir deneyeyim!’ demek mi istedin?”

“İsteğiniz buysa kolay, yeter ki siz bizi onaylayın! Ben de Işıl da bağrımıza taş basarız, sizi bensiz, bizsiz bırakmayız. Ta ki Işıl da işlerini halledip bu eve gelinceye kadar. Annem babam kurban bayramını benimle geçirmek dileğiyle öbür gün buradalar, ancak hazırlıksız olarak. Tanrı kullarını sevindirmek isterse merhametini esirgemezmiş o kullarının üzerinden. Ancak anneciğim ben, yol-iz bilmiyorum. Yarın beraberce çarşıya çıksak, ne gerekiyorsa yardımcı olsanız anne...”

“Çok zaman geçti oğlum, âdetler, gelenekler, görenekler değişti. Aklımda kalan tek şey, iki gönül bir olunca samanlığın seyran olması, gerisi teferruat sadece...”

“Sevgili annem, siz nasıl nişanlanıp evlendiyseniz, bizi de öyle aynı kurallarla nişanlayın, sonrasında evlendirin bizi. Seni yalnız bırakmayız, bu, aklımızın ucundan bile geçemez. Işıl eğer gelirse, yaşama beraber devam ederiz, sen yoksan biz de yokuz, bu benden önce Işıl’ın dileği...”

Sabahın ilerleyen vakitlerinde indi anne ve babamın uçağı. Bu şehir doğuda olduğundan, herhalde annem-babam sabahın kör vaktinde binmiş olsalar gerekti uçağa.

Karşılamaya Işıl ile beraber gittik. Hayretle bakışlarına aldırmaksızın otele yerleştirdik ses etmeden; “İyice dinlenin!” diyerek. Ancak anlamaları gerekeni anladıklarına inanarak...

Anne-kız ve ben yollara düştük, anne ve babamı otele bıraktıktan sonra gerekenler için, hepsini saymak gereksiz…

Nişan için salon doldu. Ufak bir fısıldama; Ziya Ağabeyin ve adını hâlâ bilmediğim yengemizin katkılarıyla ve torunlarla...

Babam boğazını temizleyerek Işıl’ı bana istediğinde, annemizin gözleri yaşardı;

“Mademki gençler başlangıçlarında birbirilerini tanımışlar, birbirini sevdiklerine kanaat getirip, beraber bir yaşamı arzulamışlar, bana da ağabeyine de bir söz hakkı düşmez. Keşke babası da görseydi diye dilerdim...”

Nişan sonrası evlere dağılmakta Işıl ısrar etti anneme;

“Adamlar kalsınlar otelde, baba-oğul, ben sizi bırakmam, bizle kalın lütfen, hem oğlunuzun odasını görürsünüz, hem de bizi daha iyi tanıma fırsatınız olur, konuşuruz...”

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış, Işıl arabayı aldı, annem onlarla gitti, annem yerine ben ve babam otelde kaldık.

Bilemezdik bu gecenin Işık Annenin son gecesi olacağını, babamızın onu bizim bu mutlu günümüzde, yaşamımızın başlangıcında yanına alacağını.

“İki bayram arası nişan olmaz!(26)” diye bir kural mı vardı, nikâh, ya da düğün gibi. Bu ayrılış, Tanrı’nın annemizi alarak bizi cezalandırma gibi bir eylemiydi gerçekleştirdiği.

Hurafe, batıl itikat(27) Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı yasak zamansa, Kurban Bayramı ile Ramazan Bayramı arası da yasak zaman olmaz mıydı?

Sabah, annemin telefonu ve kulaklarımıza kadar ulaşan feryatlarla uyandık, alelacele giyinip kuşanarak, baba-oğul.

Gözleri açıktı mutluluğa adım atacağımızı düşlediğimiz sabahın gecesinde yitirdiğimiz Işık Annemizin yaşama değil, bizlere doyamadığının inancı içindeydik...

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Ağzıyla Kuş Tutmak; Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil anlamındadır.

Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.

Alık Alık Bakınmak; Aptalca, şaşkın şaşkın etrafına bakınmak.

Allem-Kellem Etmek (Allem Etmek, Kullem Etmek); Bir işi istediği duruma getirmek için her türlü kurnazca ve hileli çarelere başvurmak.

Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Dellenmek; Hiddetlenmek, kızmak, delirmek, yaramazlık etmek. Yöresel olarak; delilenmek, delirir duruma gelmek.

Diken Üstünde Oturmak; Tedirginlik duymak, her an kalkmak, konuşmak, şifreleri, şüpheleri açıklama korkusu yaşamak, huzursuz olmak.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi. (Böyle bir şeyi oğlanlar için düşünmek ancak espri konusu olabilir)

Gözleri Açık Gitmek; Gözleri görürken isteklerine ulaşamamak, bir başarıyı görememek, bir isteği, arzuyu gerçekleştirememek şeklinde oluşan eylem için söylenen söz dizisi.

Hallenmek; Bir şeye karşı istek duymak. Yeni bir duruma girmek, değişmek. Kendinden geçer gibi, bayılır gibi olmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hayır Duası Almak; Birinin diğeri için iyi dileklerde bulunması.

Hoppacık Yapmak; Duygusal bir özlemle birinin karşısındakini, sağa-sola sallayıp, kucaklayıp, kaldırıp-indirmesi hareketi.

İhya Etmek; Yeniden canlandırmak. Çok iyi duruma getirmek, geliştirmek, güçlendirmek.

İhya Etmek; Yeniden canlandırmak. Çok iyi duruma getirmek, geliştirmek, güçlendirmek.

İn-Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

İspiyonlamak; Birinin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek yetkili kişilere bildirmek.

İtibar Etmemek; Saygı göstermemek, saymamak, değer vermemek.

Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel rahat olmak.

Kırk Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeleri ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Kös Kös Dönmek (Dinlemek); Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek, dinlemek.

Kulağına Küpe Olmak; Başa gelen bir durumdan alınan dersi hiç unutmamak.

Kutsamak; Kutsallaştırmak. Kutluluk dilemek, takdis etmek. Kutlu ve aziz kılmak.

Makul Karşılamak; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlamak. Sözleri akla yakın bulmak (Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın).

Mübalağa Etmek; Abartmak. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik göstermek.  

Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.

Pazarda Ağız Görmemek; Usul, erkan, adap, muaşeret bilmemek.

Şaşkınlıklarını Örtbas Etmek; Bir durumun (şaşkınlığın) duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

Taşı Gediğine Koymak; Gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak.

Üzerine Ölü Toprağı Serpilmiş Gibi Olmak; Tembel, uyuşuk,  miskin, cansız, çok derin bir şekilde olmak.

Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.

(2) Apar Topar; Palas pandıras. Hazırlanmaya, ya da derlenip toparlanmaya olanak bulamadan, yaka paça.

Aralık Ayının 21. Gecesi en uzun gece, en kısa gün.

Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

Can Yoldaşı; Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, ya da benzeri.

Cümle Kapısı; Bir yapının ana kapısı.

Duygu Sömürüsü; Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Ekstra Katkı; Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para şeklinde alışılandan, gerekenden fazla katılma, yardım yapmak.

Gün Ola, Devran Döne (Gün Ola Harman Döne); Bir şeyden söz ederken “İleride onun da zamanı gelir!” anlamında.

Güzellik Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.

Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak.

Hanım Köylü; Eşinin yöresine yerleşip uyum sağlayan erkek.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir.

İnsan Sarrafı; Huy ve ahlâk yönünden insanları tanımlayabilen.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Kel Alâka; Hiç ilgisi yok.  İlgilendirmez, ne ilgisi var?

Mahkeme Duvarı Gibi Surat; Bir kimsenin yüzünün asıklığını, ya da utanmazlığını vurgulamak.

Manyetolu Telefon; İçindeki mıknatıslı parça ve bunu etkileyen düzenle konuşmaları ileten tesisat (Manyeto; İçinde mıknatıslı demir bulunan elektrik üreteci).

Natro Kafa-Natro Mermer (Nato Kafa-Nato Mermer); Söz dinlemez, söz anlamaz, taş gibi kafalı.

On Birler Pastanesi; Bilecik İlinin Plâka Numarası 11 olduğundan bu ismi vermek geçti aklımdan.

Panik Atak; Endişe, korku, sıkıntı duygularını içeren nöbetler şeklinde kendini gösteren hastalık.

Pılı-Pırtı; Eski eşya.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen çocuk.

Züğürt Tesellisi; Kötü sonuçlanmış bir işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme.

(3) Yine aylardan Kasım... diye nakaratı olan şarkı Gökhan İMAMOĞLU eseridir.

(4) Acente (Öyküdeki anlamı); Yeni, kullanılmamış, ambalajı henüz açılmış. Bir kuruluşun yaptığı işi, kazanç karşılığı onu adına yürüten iş yeri. Ortaklık, şube

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

Cebren; Zorla.

CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge.

Çeyiz; Gelin için hazırlanan her türlü eşya. (Damat için de olsa meselâ tavrıyla kaleme alındı)

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.

Hödük; esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.

İmarethane; Yoksullara ve öğrencilere yiyecek dağıtmak için kurulmuş hayır kurumu.

İttifak; Anlaşma, uyuşma, oy birliği.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Marifetli; Herkesin gösteremeyeceği beceriye, becerikliliğe sahip, hünerli, usta, ustalıkla elinden bir şeyler gelen.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen.

Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Ancak bugünün Türkiye’sinde kısaca elemek-beğenmek üzerine kurulu torpil sistemi. Röportaj anlamına da gelir.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

Noel (Christmas); Hristiyanların her yıl 25 Aralıkta Hazreti İsa’nın doğumunu kutladıkları gün.

Pirüpak (Piripak); Tertemiz, lekesiz.

Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, yöntem, işlem.

Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

Vejetaryen; Bitkisel gıdalarla beslenen, etyemez. Hayvansal gıdaları tüketmeyen.

Vekilharç; Bir yerin (eskiden konaklarda) alışverişini yapmak için görevlendirilmiş kimse.

Zahir; Açık, belli, parlak. Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Dış yüz, dış görünüş.

(5) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

(6) Süslü Müslüman (Süslüman); Orantısız lüks yaşayan muhafazakâr kısım. Marka olmuş eşya, arabaları olan, Kâbe de çok yıldızlı otellerde hac görevini ifa edenler(!). Bin bir tantana ile gezip, dolaşıp hacca, umreye gidenler. Dönüşte masraf ya da ağırlık olmasın diye şehirden alınan tespih, takke, hacı yüzüğü vb. dağıtan ve bir bardak zemzem suyunu 19 litrelik bidona boşaltıp da “Zemzem” diye ikram edenler... Televizyonlarda ve hatta camilerde türbanlı-boyalı, sakallı politik içerikli din sömürüsü yapanlar...

(7) Annabel Lee; Edgar Allan POE’nun yazdığı, Melih Cevdet ANDAY’ın Türkçeleştirdiği şiirin bir bölümü aynen şöyledir: “Orda gecelerim, uzanır beklerim / Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim / O azgın sahildeki; / Yattığın yerde seni.”

(8) Herkes gitti yalnız kaldım meyhanede...; Refik FERSAN’ın Beste ve Güftesini sahiplendiği Segâh Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri.

(9) Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un… diye başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN’a ait şiirin bir bölümü olup, düzenlemesinin Turhan OĞUZBAŞ tarafından, Bestesinin Avni ANIL tarafından yapıldığı bu Türk Sanat Müziği eseri Kürdili Hicazkâr Makamındadır.

(10) İçki Yasağı; 24.05.2013 tarih ve 6487 Sayılı Kanun, 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 22.00-06.00 saatleri arasında alkol yasağı uygulanması ve buna bağlı bir kısım müeyyidelerin uygulamaya konması Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Hamr; (Arapça) içki. Kur’an’da belirtilen içki ile ilgili 5. Maide Suresi 91. Ayet; “Şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmaktadır...” denmektedir.

(11) Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK

(12) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri.

KARATEKİN, Erol. 1963 Yılı “SERENAD” dizeleri.

(13) Kur’an’daki Isra Suresinin 23. Ayeti; Diyanet İşleri Başkanlığının açıklamasına göre metni şöyledir: “Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘Öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle.”

(14) Kuran-ı Kerim 32. Sure, 17. Ayeti; “Hiçbir kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluğu bilemez...”

(15) Gıybet; Çekiştirme. Dilin afeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

(16) Kur’an’ı Kerim Lokman Suresi (31/ 12-19 Ayetler. Özetle ve kısaltarak);  Allah’a, annene ve babana şükret. Anne ve babanla dünyada iyi geçin.  İyiliği emret .Sabret. Kibirlenme. Şımarma. Sesini yükseltme.

(17) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… “EĞER” Rudyard KIPLING

(18) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

 (19) Gün geçmez bölmelerde yaşa… Dale CARNEIGE’in “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinden bir başlık. Dale Carnegie’nin sözü; tam şekli ile şöyledir: “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil!”

Hayat bir gündür,  O da bugündür.  Geçmiş yaşandı bitti,  Değiştiremezsin.  Gelecek için endişelenme,  Nasıl olsa gelecek.  İyisi mi, ıskalama arkadaş.  Günün hakkını ver. ALINTI.

Dün ile bugünün kavgasında kaybeden yarın olur. ALINTI.

(20) Kötümser yalnız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı görür, gerçekçi tünelle birlikte ışığı hem de gelecek treni görür.  Sydney Justin HARRIS

(21) Sigara Yasağı Kanunu;  4207 Sayılı Kanun 19.OCAK.2008 ve 26761 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kanun.

(22) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.  Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).

İyi ağaç kolay yetişmez; rüzgâr ne kadar kuvvetli eserse ağaçlar da o kadar sağlam olur.  J. Willard MARRIOT

(23) Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar…” diye başlayan bir Sezen Aksu şarkısında; “Sonra öcüler yer seni…” sözleri geçmekte.

(24) Karakucak Güreşi; Serbest stilde, yağ sürülmeden yapılan, en eski geleneksel Türk güreşi. Pırpıt adı verilen özel bir giysi ile yapılan, kimi bölgelerde az-çok değişiklikler gösteren, kökeni Orta Asya’ya kadar uzanan güreş.

(25) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.

(26) İki Bayram Arası Nikâh Olmaz; Dinimizde böyle bir kural yoktur. Ancak Müslümanlar için bayram kabul edilen Cuma Namazı Bayram Namazının olduğu günle çakışmışsa, “Bayram Namazı ile, Cuma Namazı arasında nikâh yapılmasa iyi olur!” anlamında bir tavsiye kararıdır.

(27) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.