Aklı evvel(1) arkadaşlarımdan biri televizyonda “Kar yağacak!” haberine karşın; “Hava soğuk, ayaz var, kar yağmaz!” şeklinde bir kehanette(2) bulunmuştu. Gecenin kör vaktinde başlamıştı kar yağışı, demek ki televizyonda hava durumunu sunan kardeşler yanılmamışlardı.
Hem zaten bu tahminler kehanetle olsaydı, uzman olan meteoroloji, deprem tahminini % 100 e yakın olasılıkla yapan kardeşlere Türkiye’m “Bir” verirken, yabancı herhangi bir devlet “On!” verip de ülkemden beyin göçünü sağlar mıydı? Sadece bu konu değil, bilinen çok konuda. Ve buna karşın acı ama devletim “Dut yemiş bülbüller gibi magazin dergisi tefrikası(2) sanki “Suskunları” oynar mıydı?
Yaşamda en sevdiğim olaylardan biriydi karda, yağmurda yürümek, başı açık, şemsiyesiz, çok zaman sadece bir yağmurlukla ve üstelik sapıklık derecesinde.
Erinmeden(3) giyindim, aklım başımda olarak. Hemen köşe başındaki sabaha taze ekmek ulaştırma çabasındaki fırından bir gün öncesinin ekmeklerinden aldım, olduğu kadar ve getirdiğim bidona sıcak ya da ılık su konulmasını bekledim, fırıncıdan.
Öncesinde çok küçük yaşta evlenen, aramızda ancak 16 yıl yaş farkı bulunan rahmetli annemin, sonrasında aynı ilkokul öğretmenimden öğrendiğim “Kış” isimli çocuk şarkısını dostlarım için mırıldanmak geçti içimden;
“Her tarafta kar var/ Beyazlara bürünmüş hep dağlar/ Kuşcağızlar, tiril tiril titreşirler/ Her dam, saçak buz tutmuş soğuk var!”
“Dostlarım” dediklerimin; kuşlarımın, kedilerimin ve köpeklerimin üşümüş olarak toplanma mahallerini biliyordum ayrı ayrı, onlar bana alışkındı, ben onlara. Tek fark her günümün aksine genelde gezme, gezinme vaktim kısıtlı olduğu için mesaiye gitmeden önce değil, karda yürümenin huzur ve zevki için davranışımı öne almış olmamdı.
Dünyamızda, daha doğrusu Türkçemizde bazı sözlerin yanlış söylendiği kanısındayım, örneğin; “Kedi-köpek gibi hırlaşmak!” benzetmesi gibi. Kardeş-kardeşi katlediyor, kadınların kız kardeşlerimizin adları yok, kimsenin umurunda olmuyor ülkemde, belki dünyada da!
Benim dost kuş, kedi ve köpek kadrom artıyordu, özellikle kış aylarında. Yazları beni azat edip başlarının çarelerine bakıyorlardı. Gene de vakit buldukça ilgimi eksik etmiyordum onlardan, her ihtimale karşı.
Hepsini tanıyordum ve birinden birinin eksikliğini görmem, hissetmem sebebini tahmin ettiğim için hüzün, üzüntü oluyordu bana, hatta dertleniyordum. Aklımdan filler gibi kendi mezarlıklarına yöneldikleri geçiyordu.
“Öleceklerine yakın
öleceklerini hisseden
(diğer bir deyişle;
yaşamlarının sonuna geldiğini hisseden
filler
mezarlarını -arar- bulurlarmış
(en kısa zamanda).
Ve sükûn içinde ölmek için
(orada)
beklerlermiş, sonlarını…
Hepsi tamam
(da)
ben önce sükûn bekliyorum,
gerisi kolay! (4)”
Ben onlara âşıktım, onların düşüncelerini bilmem de, onlar adına konuşmam da mümkün değil, ama onlar da bir şeyleri belli etmek için uçarlardı tepelerimde, mırıldanırlardı bacaklarıma sürtünerek ve sessizce havlar gibi ardılırlardı(3) üzerime.
Bunun için akşamüzerleri mesai dönüşlerimde “Nasıl olsa yıkanacağım!” diyerek sırf onlar için aldığım tulumla ziyaretlerine giderdim, köpeklerime, kedilerime, uyku vakitleri gelmemişse kuşlarıma da...
Komşular, civar evlerdeki insanlar bilirlerdi beni, hatta kulağıma çalındığı kadarıyla; “Deli Memur” diyenler bile varmış. Özellikle tavuk kemiklerini, ekmek parçalarını hazır ederlerdi elden vererek çevremdekiler, bazıları ise ne de olsa deli olduğum için çekindiklerinden, belki yüzüme tahammül edemediklerinden bahçe duvarları üzerindeki, ya da elektrik-telefon direklerinin korunma çatallarına asarlardı poşetleri.
İyi ki “Kedi-köpek gibi” mirası üleşememiş kardeşlerin birinci kattan itibaren durdurulmuş yarım inşaatları vardı. Sadece benim kedi-köpeklerim için. Başıboş serserilerin, tinercilerin o yarım inşaatta yerleri yoktu ve yer bulmaları da mümkün değildi. Başlangıçlarda özellikle kış aylarında, sonrasında yaz-kış tüm günlerde dostlarımın, sonralarında benim dişlerimi göstermem(!) nedeniyle. Kuşlarımın nasıl olsa bacası tüten sığınak damları vardı, saçak altları ya da.
Dostlarımın benden başka dostları var mıydı? Bilemem, ancak beni gördüklerinde koşmalarından, sürtünmelerinden, yıkacak gibi ardılmalarından hoşlanırdım. Boyu uzun olan ardılanlar ellerimi, yüzümü yalarlardı doyasıya gibi.
Hiçbiri ellerimdeki poşetlere dokunmazdı onlar için aldığım kediler için ayrı, köpekler için ayrı olan leğenlere boşaltmamı beklerlerdi, üstelik kedi-köpek gibi olmaksızın. Bu sırada boyu küçük olan köpekler de yalama, kediler sürtünme haklarını tamamlarlardı, eğildiğimde.
Demem o ki; çabamla hepsinin aşıları ve kulak küpeleri tamamdı, ayda bir de arkadaş edindiğim veteriner kontrole gelirdi. Dostlarım ona da alışkındı, her ne kadar aşılarını yaparken canları acır gibi olsa da, ondan zarar gelmeyeceğini bilip, özellikle hoşlandıkları bisküvilerin ikramını beklerlerdi...
Benim eğlencemi, boş vakitlerimi özetlemem gerekirse herhangi bir etkinlik içinde kendine ayıracak vaktim olmayan, gönlü boş, kız kardeşinin desteği, eniştesinin himmetiyle(2) yaşamını devam ettirmeye çalışan bir polis memuruydum ben.
Kız kardeşim? Evet, bir vesileyle eşiyle karşılaşan benim küçüğüm olan Saadet, aynı birimde ve fakat farklı bölümde çalışan bir meslektaşım ve meslektaşı olan komiser Sadrettin’le evlenmiş ve bir de dünya tatlısı kızları olmuştu, adını Sadegül koydukları…
Dertsiz baş olmazmış! Kim demişse, doğru demiş. Annem ve babam dünyadaki tüm görevlerinin kızlarını evlendirmekle bittiğini sanmışlar, daha torunlarının yumuk ellerini bile öpmeden, muhtemelen de Tanrı’nın öngörüsüyle(!) arka arkaya terk etmişlerdi dünyayı, doğal olarak sanki bana, bizlere kalacakmış gibi, Sultan Süleyman’a bile kalmayan dünyayı...
Dostlarımla meşveretim(2) bitmiş, tulumumu çıkartmış, ocağa çaydanlığı yerleştirmiş, banyoya girmiştim. Niyetim; çıkışta bana tahammüllü oldukları sürece kar taneleriyle sevgi birlikteliğimi yaşamaktı, üşüyüp hasta olmayı aklıma getirmeksizin.
Bir gün öncesinde 24 saat görevli olduğum için bugün ve yarın bütün gün eğer devam ederse akşama kadar kar tanelerini seyir için sınır koymama hoşgörüsünden(2) yararlanarak çayımı yudumlayıp mutlu olacaktım, sokak lâmbalarının saygılarını esirgemedikleri loşluklarının izin verdiği kadar...
Banyodan çıktım, çayımı demledim ve kar taneleri ile dostlukla sevişmeye başladım, bildiğim kar ve çay şiirleri ve mırıldanabildiğim kadar şarkı ve türkülerle.
Pencere korkuluğu üzerine yığılmış kar taneleri beni çok gerilere, “Kar Helvası” özlediğim günlere götürdü. O günleri ve özellikle annemi hatırladım. Pencere korkuluğundaki yahut da pervazındaki, her neyse karları yeniden temiz olarak birikmesi için elimle süpürerek çay almaya mutfağa yöneldim.
İnce belli çay bardakları, sık sık kalkıp oturmama neden olacağı için kar sessizliğini, karla dostluğumu engelleyecekti. Geniş, kulplu, kalın belli ve meselâ kupa yerine neden “Mag(2)” denildiğini bilemediğim bardağa doldurdum çayı. Pencere kenarına oturduğumda dizeler oluştu kar beyaz kâğıtlar üzerinde kar taneleri gibi, çay işaretli.
“Yüksek tepelerin arkasına gizlenen
‘Yalnızlık Türküsü’ çığıran karlar,
güneşe yakın olup
güneşe özlem duymak nasıl bir şey?
Anlatın!
Ya da anlatmağa çalışın bir!..
Uzakta olmak,
uzaktan
olduğun gibi görünmek
bir yaşam biçimi mi
duru-dingin?
‘Kuş uçmaz-kervan geçmez!’
dedikleri yerler mi oralar?
Bilesiniz ki;
sizlere ulaşan gözlerim değil yalnız
gönlüm de kaldı yanınızda
sizin!(5)”
“En güzel seslerden biri de;
Karın sessizliği olsa gerek!
Hele ki ışıldarken gökyüzü
karanlığa inat,
istekle... (6)”
“İlâcıdır her sabahın, çorba dışında,
İster yaz sıcağında, isterse kışında,
Bir bardak sıcak çay, sağlık-neşe demektir
İster gönlünde tut, ister taç yap başında.
Bir Türk için en değerli içecektir çay,
‘Buyrun!’ denildi mi, demeli hemen; ‘Hay! Hay!’
Üşüdün mü? Hemen! Bunaldın mı? Anında...
Bir nimet! Değerini istersen tek tek say!
İçilmeli sıcak, çay öyle bir değerdir,
Güzelliğe katkı yapan şey semaverdir,
‘Tavşankanı, ağır, paşa, demli’ dense de
Çaya tad veren şey; yalnızca toz şekerdir.
Hani derler ya, gönül sultanı, baş tacı,
Vücudun tartışmasız sağlıklı ilâcı,
Bir içen bir daha, bir kere daha içer
Tadında ne burukluk vardır, ne de acı.
Bin bir türlü isimde ‘Bitki Çayı’ da neymiş?
Poşet çay, sallama denen yabancı şeymiş,
’Deymez!’ dememeli akşam uykudan önce
İlmen ispatlanmış, sağlığa deymiş.
Sauna, kaplıca, hamamda ve termalde,
Deniz kenarı, ırmak kıyısı her halde,
Demli çayın tadına, zevkine doyulmaz
İster tek başına ‘Çay!’ de, ister ‘Bal!’ de.
Tadı olmaz; araba, otobüs, trende,
Üste başa dökülür ani bir frende,
Mola verince keyfince içilmeli çay
Çay içer, insan kendini bulur, kendinde.
İster fincan, ister kalın belli bardakta,
İster gezip tozarken iç, ister yatakta,
Tadına doyum olur mu, demli çayların?
Hele kek de varsa, yanındaki tabakta!
Mangal keyfi sonrasında, kırda-bahçede,
O anın keyfi, mahmurluk biraz geçse de,
Kalan ateşte demlenen çay iyi gelir
Çayın tadına doyum olmaz her lehçede.
Çay üstüne söylenen çok söz var mutlaka,
Hatıra gelmiyor; Ne söylesem acaba?
Konuğa çay ikram etmek gerek âdetten
Geleneklerimize göstermeli çaba... (7)”
Pervazda kar taneleri tekrar birikmeye başlamıştı. Çocukluğumdaki gibi Kar Helvası yemek geçti aklımdan. Çay ve Kar Helvası, bir arada? İkisini de sevmeme rağmen, çayı her zaman içerdim ve içiyordum, ancak Kar Helvasının özlemi ve önceliği vardı. İçinde henüz şeker koymadığım çayı olduğu gibi çaydanlığa geri koydum.
Ufak bir kâse alarak pervazda biriken karları bu kâseye koydum, tıpkı annem gibi. Hatırımda kalan ilk kar havanın tozunu, kirini, pasaklılığını alırmış, hatta kurtlu olurmuş(!) bu nedenle de yenmezmiş! Biriken ikinci parti diyeceğim karı parmak uçlarımla siler gibi aldım. Üstüne normal dozda pekmez döküp, kendime “Afiyet olsun!” demek istedim.
Yapamadım ama. Evde pekmez yoktu çünkü. Bal? Neden olmasındı ki? Döktüm, olmadı! Çocukluğumdaki tat oluşmadı damağımda.
Bu vakitte sadece marketler değil, mahalle bakkalı bile kapalıydı. Komşulara gidip de; “Sizde pekmez var mı acaba?” diye nasıl sorardım ki, akıl kârı(1) mıydı? Ucuz gibi görünse de, nostalji(2) saklı bu zevki ne öylesine sabıka kazanacak şekilde pahalıya mal edebilirdim, ne de kendime güldürebilirdim.
Geriye döndüm...
Saadet küçük bir bebekti, daha doğrusu bebeklikten çocukluğa geçme modunda, çabasında ve annemin sesi çınlıyordu kulağımda (sanki hâlâ).
“Saadettin, kardeşine bak!”
“Saadettin, kardeşin mamasını üstüne dökmesin, dikkat et!”
“Saadettin, kardeşin sobaya yaklaşmasın, ha!”
“Saadettin kardeşini çişe tut!”
Tek göz odalı evde, yalnız, gayretli olarak yaşamak ve yaşamanın gerekliliklerine uymak zorunda olan küçük maaşlı bir memurun karısıydı annem. Ancak şöyle bir varsayımla gerilere dönersem 300 lira maaş alan babam 30 lira kira veriyordu yaşadığımız ev için, yani kira maaşının onda biri kadardı yani.
Hadi daha iyi bir ev olsun da beşte biri kadar 60 lira versindi babam, ne işe yarayacaktıysa?
Evimiz perdeyle ikiye bölünmüş tek oda, mutfak-banyo olarak ayrılmış bir diğer bölümden ibaretti ve özellikle kışları gerçekten sıkıntı çektiğimiz baraka şeklindeki alaturka tuvaletimiz evimizin dışında, avludaydı.
Kışın neredeyse yasak gibi kapalıydı banyo. Çünkü babam anneme zahmet olmasın diye, dışarıdaki üzeri parçalanmış peynir tenekeleri ve altına da karton kutular serilmiş tavuk kümesi gibi olan yere yığılan odunlardan oldukça önemli bölümünü kırar, kömürleri boş peynir tenekelerine istif ederdi, mahalle bakkalımızın sevabına verdiği.
Annemin özellikle kız kardeşim için lâzımlık, datta, oturak ve çöğdürmek(3) sözlerini kullandığı bir yaşam şeklimiz vardı. Diğerlerimiz ılıştırılmış ılıkımtırak-ılıkımsı suyla doldurulmuş ibrikle giderdik “Helâ” dediğimiz yere kışın, sıcak su dolu ibrikle sosyete(18) olmamızın gereği yoktu!
Babamın bir keresinde ishal olup da eve gelememesi, sırf bu ihtiyacını gidermek için sabaha kadar sandalye üstünde, işyerinde gece bekçiliği yaptığını unutmadım desem, yakıştırılacak en uygun söz; “Fıkra gibi” demek olurdu herhalde.
İşte böylesine günlerden birinde akıl etti annem Kar Helvasını. Evimizin ufacık penceresinden onu gözetlemeye çalıştık, abi-kardeş kar yağarken. Tıpkı bana öğretir gibi ilk yağan karı elleriyle temizledi kömürlük üstündeki tenekelerin, battaniye ya da kilimlerin üzerine beyaz temiz bir havlu serdi, tenekelerin güvenliğinden şüphelenerek, ya da kilimlerin temizliğinin gerekliliğinden dolayı ve içeri girdi…
Yarım saat-bir saat kadar sonra elinde iki kâse ile çıkıp içlerine kar doldurarak içeri girdi. Tel dolaptan pekmez çıkardı ve oldukça haşmetli bir şekilde kâselerdeki karların üzerine serpti, sonrasında; “Biraz ısınsın da öyle başlayın yemeğe!” şeklinde söz aldı bizden.
Üç şeyi anlamamakta hâlâ zorlanıyorum;
Buzdolapları çok mu pahalıydı da, ekonomik bakımdan alamamıştık, ya da evde buzdolabı koyacak, sığdıracak bir arsa(!) mı yoktu? İkincisi; “Biraz ısınsın!” denilen Kar Helvası, kar ısındığında su olacağına göre sulu pekmez olmaz mıydı, doğal olarak o yaşımın kanısınca?
Diğer konu; hani demiştim ya kömürlüğün üstü teneke kaplı diye, unutmuşum onun üstünde bir de eski battaniye ya da kilim gibi bir şey vardı. Nedendi? Üstelik gerek babam ve gerekse de annem kömürlük dediğimiz estetik yapı(!) üzerindeki karları silkelerlerdi, kız kardeşim bunun sebebinin odun ve kömürlerin üşümemesi için olduğunu söyleyince, akıl yaşta değil, baştaymış diye inanmamdı!..
İlkokula başladığımda, evin özellikle perde ile ayrılan bölümü gerekçe olsa gerek, daha büyük, iki oda, bir salonlu bir eve yerleşmiştik. Başlangıçta dediğim gibi babamın maaşı yerinde saymamıştı, ara sıra da olsa terfi etmişti, bu nedenle de evimizin kirası da; babamın maaşının onda birinden, yedide-altıda bir oranına çıkmıştı, örneğin 90 lira gibi.
Kar Helvasının nasıl yenileceğini anlattı annem, içimizden geçenleri hissetmişçesine; karı eritmeden, yavaş yavaş...
Buzdolabımızın olmamasının nedeni yok olmuştu, buzdolabımız oldu, tel dolabımızı da atmamıştık, balkonda ıvır-zıvır şeyler için özel yerindeydi!
Bu arada babam anlattı, öğrendim. Eski kömürlüğümüzün üstünün kilim veya battaniye ile örtülmesinin ve karların sık sık temizlenmesinin nedeni, karların erimesi ile kenardan-köşeden sığınacak yer arayan su damlalarının kömür ve odunlarımızı ıslatmaması, dolaysıyla yakmakta sorun çıkarmaması, sıkıntı çekilmemesi içinmiş!
Bir bakıma daha da önemlisi diyeceğim şey; ilerleyen zamanda büyüyünce anne ve babamın utanmaları, ayıp bilmeleri ve küçük yaşlarda olmamıza rağmen bize sevgilerinin üstünde saygılarının olması nedeniyle yataklarını perdeyle ayırıp sessizliklerini anlamamdı. Ben neyse neydim de, kız kardeşime sonralarımda nasıl kavuşurdum ki!?
Doğal olarak zaman ilerledi, Saadet ve ben büyüdük, annem-babam yaşlandı, babam emekli oldu, oturduğumuz bu evi satın aldı, ben polis, kız kardeşim polis ve polis hanımı olarak gelin oldu. Ve dediğim gibi, gözleri açık olarak da olsa biri diğerinin özlemine ve yalnızlığına dayanamayıp annem ve babam arka arkaya dünyayla vedalaşıp rahmetli oldular.
Ne kadar kısa, göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş zaman gibi...
Kar yağıyordu pala pala, yoksa lâpa lâpa mı demem gerekli? Üzerime mont diyeceğim, adı aklıma gelmeyen şeyi(21) giydim, pencereyi açtım, kar taneleri evime misafir olsun dileğindeydim. Ve dizeler bu kez kar taneleri gibi “Hoş bulduk!” şeklinde gezinmeye başladı kâğıtlar üzerinde...
“Kar beyaz bir örtü, belki yorgan,
Kiri kapatıp, götürüyor hem yorgun,
Bir çalı tepesinde bir-iki serçe durgun,
Omuzlar çökük, hatıralarla solgun.
Kar taneleri dört yanda hevenk hevenk,
Kalmamış doğada beyazdan başka renk,
Gönlümde kar bestesi yaşarken ahenk,
Yaşama karışan ölüm olur mu denk?
Karda yarışır, gecikir karda izler,
Karda soysuzlaşır tatsız yavan sözler,
Umut umutsuzluğu umutla izler,
Ve de gecikme için nemlenir gözler.
Keşke kar örtse bütün günahları da,
Ümitlerle yaşasak sabahları da,
Gece kahrında duran eyvahları da,
Sevaplar yok etse kalan ahları da.(8)”
“Kötülükler gelemez iyilikler üstesinden
gece dönmez gündüze
güneş istemez ayı üzerinde
siyah açmaz acımadığı için beyaza
Ateşin söndürmesi mümkünsüz nehirler
olabileceği gibi
suyun da yanması olası görülebilir.
Bülbül güle aşık olabilir
yeter ki goncadan dönsün gül
karların kalkmasını beklemeden.
Bazen zamanım yetmez bana,
bazen aşar zaman beni,
bazen yetişemem zamana
gönlü aç-susuz,
uykusuz,
mutsuz ve umutsuzum. (9)”
Kar soğuk değil, sıcak, sıcacıktı ve odanın sıcaklığında mayışıp(3) kendinden geçiyor ve aslına dönüyordu, tekrar geldiği yere dönmek arzusunu yaşayarak. Belki de daha sonralarında sis, çiğ, kırağı, yağmur ya da dolu taneleri olarak.
Zapt ettim bir kaç tanesini;
“Diğerleri neyse ne de, başımın üstünde yerleri olan ancak dolu olarak geri dönmenize rızam yok kar taneleri...”
Sokak lâmbalarının ışığında bir karaltı çekti dikkatimi, kapıma yönelen. Kucağında bir ağırlık, kolunda sallanan bir poşetle gelen kız kardeşim Saadet’ti. Kucağında oğlu Samet vardı. Yeğenim yani Sadegül’ün kardeşi.
Kapıyı çalmadan açtım. Üşüyordu, üstüne sadece paltosunu giymiş, Samet’i sarıp sarmalamış ve sütünü, mamasını doldurmuştu bir poşete, ya da ne gerekiyorduysa Samet için. Ağlamaklı, gözü morarmış, dudağı patlamış, kıpkırmızı ötesinde mosmor.
Kadına şiddetin, magandalığın(2), ilkelliğin gösterişiydi yaşadığı.
“Ne oldu?” dediğimde, ilk kez hüzünle anlatmak ister gibiydi, ancak utanıp suskunluğa bürünmek istediğini anlayabildiğim. Sonra kurtuldu bunalımından;
“Ben de senin gibi sordum Sadrettin’e. Suratı asık, yüzü kararmış, alt dudağı sarkık, sarhoş gibi sallanarak ilk kez o şekilde gördüm kocamı. ‘Konuşma! Peynir falan getir, ya da ne varsa...” deyip bir şişe çıkardı cebinden…
Kocamdı, bir şeyler olsa gerekti; ‘Peki!’ dedim, anlatmaya meyilli olduğunu hissederek, ses çıkarmaksızın. Operasyona çıkmışlar, bir arkadaşı onun yanlışlığından ötürü yaralanmış ve amiri ile bu konuda dalaşmış. Hüznü onu alkole itmiş!”
Söyleyip söylememekte, devam edip etmemekte, belki utanıyor, belki kararsızlık yaşıyor gibiydi kardeşim, suskunluğu ve dudaklarının titremesinde, devam etti meraklı bakışlarımı inandırmak istercesine;
“Kocamdı, ‘Üzülme Sadrettin!’ dediğimde, ‘Gerilimdeyim, rahatlamam lâzım!’ dedi, söylemeye utanıyorum abi. ‘Çocuk daha uyumadı, uyusun, peki!’ dedim, dinlemedi, bağırdı, çağırdı, vurdu, tekmeledi. Samet ağlamaya başladı. ‘Tamam, vurma, çocuğa bir-iki oyuncak verip yatağına oturtturayım, kız zaten uyuyor, sen odaya geç, hazırlanadur!’ deyip oğlumu alıp evden kaçtım abi!”
Yapacak çok şey vardı, ama karşımdaki silahlı, polis hüviyeti olan bir sarhoştu. Belki delilik anıydı, önüne geçip engelleyemediği, sakinleşmesini beklemek yararlı olacaktı. Üstelik bana göre almam gereken tedbirler olması kanaatindeydim.
“Yeniden giyin Saadet, hemen hastaneye gidelim, doktor kontrol etsin bir, pansumanları yapılsın, yaraların sarılsın, ilâç falan ne gerekiyorsa versin!” dedim, hissettirmek istemeksizin. Doktorun kardeşimin darp edilmesiyle(3) ilgili vereceği rapor önemliydi benim için. Belki aklımda olmaksızın yararı olacakmış gibi düşünmüş olabilirdim.
Eve döndüğümüzde Saadet’in ve benim telâş içinde evde bıraktığımız telefonlarımızın bir kaç kez Sadrettin tarafından arandığımızı gördük dijital ekranlarda.
Ben geri döndüm kardeşimin telefonunda. Daha “Alo!” demeden gürültülü bir ses çınladı kulağımda;
“Geri dön kaltak(2), nereye saklanırsan saklan, seni bulur ve eziyet ederek gebertirim bunu bil!”
Gerçekten sinirli, ağzında kelimeler dolaşıyor, muhtemelen ne söylediğinin, ne de ne yapmak istediğinin farkında değil gibi görünüyordu sesinde.
“Kendine gel Sadrettin, ayıl ve sonra konuşalım!”
“Sen kimsin be! O benim nikâhlı karım, bir de çocuğum, evdeki de özlemle onu bekleyen. Hemen geri gönder onları.”
“Bir kere ‘Kendine gel!’ diyorum tekrar. Alkolden arın! Sadegül’ü ya getir buraya bırak, anne şefkatinden yoksun kalmasın, ya da komşulara emanet et, bir geceliğine. Komiser olsan da yaşça senden büyüğüm ve karının da ağabeyiyim, bu durumda sana ‘Peki!’ demem mümkün değil. Kendine gel, abi-kardeş yanlışlarını ve doğrularını konuşalım!”
“Senden ne çekineceğim be! Senden korkan senin gibi ödlek(2) olsun! Bekle, hemen geliyorum, karımı ve çocuğumu almadan, seni efkârlıca bisikletten düşmüşten(3) beter hâle getirmezsem yuh olsun bana! Etraflıca yamultacağım seni, eşekten düşmüş karpuza, kim bilir belki de nefsi müdafaa(1) olarak seni eşşek cennetine(1) göndermeden geri dönmeyeceğim. Hazır mısın kayınço?”
“Sakin ol Sadrettin! Sabaha kal, ayıl, yanlışlığını anla ve gel al karını, çocuğunu, ama öncesinde özür dile karından, ben önemsizim!”
“Ben, bana ‘Evet, peki!’ demeyen karıdan bir de özür mü dileyeceğim lan? Bekle beni ulan defterini düreceğim senin, beş-on dakka sonra ordayım!”
“Gel etme Sadrettin! Sakin ol! Demem şu ki; geleceğin varsa, göreceğin de var, hele ki sarhoşsan, dengeni yitirmişsen...”
“Bekle, ordayım!”
“Bekliyorum, buradayım!”
Bazı şeylere kardeşimin, hele ki bebek de olsa Samet’in şahit olmaması gerekti. Komşumuzun Saadet’in feleğini şaşırmış, doktor revizyonundan geçmiş yüzüne hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, birkaç saat bebeği ve kardeşimi misafir etmelerini istedim onlardan...
Sadrettin kapıya geldi, alaycı bir tavırla ve sanırım beylik tabancasıyla tıklattı kapıyı, zili çalmak yerine.
Kapıyı açtım, silâhının namlusuyla görüntüsü “Kenara çekil!” anlamındaydı. Sarhoştu, dengesini sağlamakta bile zorluk çeker gibi, gözleri ise neredeyse abartı gibi olsa da içki nedeniyle % 75 oranında kapalı gibiydi.
Geriye doğru gerilip bir tokat attım yüzüne, yapıştı yere, fukara şeyi gibi tarifte ayıplanacak gibi. Hani övünmek gibi olmasın komando eğitimi aldığım için Osmanlı Tokadı(1) gibiydi fiske diye yorumladığım tokat.
Gözünün çayırı açıldı(37) hayretle, gözünün o bölgesi morarırken, bedenini sanki incitmek istemezmiş gibi yavaşça iliştirdi yere.
Tabancasını aldım elinden, önce kanepeye yatırdım, üstü-başıyla. Tabancası hafif gibi geldi bana, kontrol ettim, şarjörde de, haznesinde de mermi yoktu, muhtemelen evinde bırakmış olsa gerekti, sarhoş olmasına, kötü sözler sarf etmesine rağmen yanlış ya da kötü bir niyetinin olmadığını düşündüm.
Ya yanılıp yeğnilip(3) onu silâhla görünce, ben de sıkıntıdan silâhımla ateş etmeyi düşünseydim, onun silâhını ateşlemesinden evvel? Katil olmaz mıydım, silâhının boş olduğunu bilmiyor olsam da, silâhında mermi olmayan birine ateş etmekle, üstelik meslektaşım olduğunu bile bile?
Allah korudu herhalde, onu da beni de. Onun yaralı ya da ölü olması fark etmezdi, benim yaşamım sona ererdi, her ne şekilde olursa olsun, vicdanım rahat bırakmazdı beni, kardeşimi de. Sadrettin ister yaralı kurtulsun, ister ölsün, o andan sonra “Gebersin!” dememde bile sakınca yoktu.
Kendine gelir gibi oldu, toparlandı;
“Görürsün sen!” diyerek kapıyı açtı yalpalayarak kayıplara karıştı karanlıkta. Boş da olsa silâhını bıraktığının farkında değildi. “Silâh namus demekti” oysa. “At, avrat, silâh” tekerlemesinin sonunda yer alıyor olsa da.
Bir kaç gün sessizlik oldu, Sadegül’ü komşulardan alıp evime getirdiğinde, gerekli eşyaları da almıştı, benimle beraber gelen kardeşim, komşulardaki yedek anahtarı alarak.
Türkiye’mde benim yaşamımda ilk kez bir olay için mahkemeye davet edilmiştim. Gittim. Sebep; unvanı nedeniyle bir polisi değil, sivil bir meslektaşımı dövmemdi, üstelik raporla tescilli. Daha önce yüzlerini hiç görüp tanımadığım şahitler ve betinden-benzinden(1) acemiliğinin tümünün okunduğu Avukat Hanımla duruşmaya katıldım.
İlk duruşma, bana göre sebepsiz ertelendi, anlayamadım.
İkinci duruşma…
“Dövdünüz mü?”
“Dövdüm efendim!”
“Sebep?”
“Kendisi anlatsın efendim!”
“Ben size soruyorum, mahkemeye saygı gösterin lütfen!”
“Susuyorum efendim!”
“Neden?”
“Bana göre hak etti efendim. Ama asla inkâr etmeme gerek yok. Ne de olsa kız kardeşimin beyi, yeğenlerimin babası. Meslekten ihracım dâhil bana verilecek her türlü cezaya razıyım. Ancak karşısı da kabul ederse, sonuç için kısa da olsa bir süre tanımanızın faydalı olacağı düşüncesindeyim.”
Hâkim dâhil karşımdakilerin şaşkın bakışlarına aldırmayan, belki de anlam veremeyen Avukat Hanım;
“Peki! Müvekkilim adına kabul, ancak yenilenecek tarihte müvekkilimin ve şahitlerimizin de dinlenmesi talebimizdir, Hâkim Bey!”
Hâkim tokmağını vurdu;
“Şu gün, şu saat!” diyerek.
Dışarı çıkarken Sadrettin’i karşıma alıp fısıldarcasına konuşmaya çalıştım, avukat, şahitler kendi havalarında, mübaşir yeni dava çığırtkanlığını yaparken;
“Biliyorsun, bizim meslekte silâh; namus demektir. Nerede silâhın? Benim evimde, karın ve çocukların da. Kapıyı çal, ‘Benim!’ de, boş da olsa silâhını, karını ve çocuklarını al, sadece söz ver bana bir meslektaşın olarak; ‘Sebep her ne olursa olsun bir daha olmayacak!’ diyerek…
Sana inanırım, yeter ki mutlu olun, geçmişte yaşadığınız yanlış, ilk ve son olsun, her ne olursa olsun, teselliyi sadece eşinde ve çocuklarında ara, bul, başka şeylerde değil. Hadi şimdi sağlıcakla, gözüm arkada değil!”
“Büyüksün abi!”
“Büyüklük Allah’a mahsus. Sen sadece o güzel avukatına ve şahitlerine o tokadı yemeyi hak ettiğini söyle, bu benim için yeterli. Mahkeme ister devam etsin, ister vazgeç son bulsun, yasalar ne ceza verirse de umurumda olmaz. Ama...”
“Ama?”
“Boş ver, bana kalsın bu ama!”
Kapıya doğru yöneldiğimde Avukat Hanımın cüppesini çantasına yerleştirme çabasını fark edip yanına yaklaştım. “Sözlerimde hile yapmak istemem, doğrudan doğruya gerçeği söylemeliyim!” diye düşündüm. Sadrettin’i uğurladıktan sonra özellikle bekledim, çünkü bana ait olmayandan gizlenmek istemiyordum.
“Affedersiniz Avukat Hanım! Başka duruşmanız yoksa bana bir çay içimi tahammül eder misiniz, malûm buralar size ait yerler. Çayı siz ısmarlarsınız değil mi? Ben de size mevsim bu mevsim, bedelsiz olarak Kar Helvası tarifini sunarım!”
“Bir centilmene yakıştıramayacağım bir tavır, ama peki! Üstelik Kar Helvası da nedir, merak ettim!”
“Sözlerimle sizi üzeceğimi düşünmekteyim, elimde olmasa da, peşin olarak özür dilemek isterim hanımefendi!”
“Duruşmada adımı öğrenmiş olmalısınız, Sadet!”
“O kadar güzelsiniz ki...”
“Cüretin de bir sınırı olmalı değil mi, daha başlamadan? Rica ederim!”
“İşte burada özrümün sınırı başlıyor. Size davranışlarınızı izledikten sonra, yeni mezun, ya da acemi bir avukat demeyi, adınızı aklımda tutmak yerine gözlerinizi ve güzelliğinizi aklımda tutmayı yeğlemiştim, hakkım olmadığını bile bile...”
“Cesaretinize hayran kaldım, demek oluyor ki daha önceden adliye çaylarına oldukça alışkın, tecrübeli birisiniz herhalde, kim bilir kaç avukat kardeşime söylediğiniz sözlerle?”
“Tövbe! Yaşamımda ilk kez...
Ama sizinle karşılaşacağımı bilseydim, daha önce bir vukuatta bulunur, ya da eniştemi daha önce tokatlar, işimin-gücümün olmasını umursamaz, adliyeye her gün gelmek isterdim, sırf uzaktan da olsa sizi görmek için, tekrar ediyorum hakkım olmamasına rağmen. Hatta haddim bile olmadığını bile bile. Sözlerime devam edeyim mi böyle ayaküstü, yoksa çay ocağına götürür müsünüz beni?”
“Doğal olarak...
Söz verdim tabi!”
“O halde bu fırsatı tepmeme izin vermeyin, hem konuşalım, hem de yürüyelim, daha doğrusu ben düşük çenemi zapt etme uğraşı yaşamaksızın içimden geçenlerle kulaklarınızın çekiç-örs-özengi kemiklerinde yer etmeye çalışayım!”
“Şair mi, doktor mu, yoksa polis mi olduğunuzu anlayamadım!”
“Bakın siz de beni unutmamışsınız polisim tabii. Evet, dediğim gibi adliyeye her gelişimde sizi uzaktan da olsa gördükçe karnım doyardı, susuzluğum giderdi, dünyaya bir mal veya odun gibi geldiğimi unutur, insan olduğum ve sizinle karşılaştığım için dinlenip dinlenip Tanrıma dua etmek yanında tebrik de ederdim kendimi...”
“Beni övmeniz, kendinizi aşağılamanız ve acemiliğim dışında söylemek istediğiniz ne?”
“Güceneceğinizden eminim. Evli, ya da bekâr olduğunuz konusunda fikrim yok, o nedenle susmayı diliyorum, şu konuştuğumuz bir kaç dakika, sizin de benim de gönüllerimizde birer hatıra olarak kalsın…
Dediğim gibi güzel ve tavırlarınıza göre acemilik bir yana mükemmel bir insan olduğunuza inanıyorum. Evliyseniz, Allah’ım sizi beyinize ve varsa çocuklarınıza bağışlasın, güzel, rahat ve huzurlu bir ömür dilerim, beni ve şu yaşadığımız anı unutun. Söylemek ve şahsınızda sorgulamak istediğim şu; tek soru, izin verirseniz, devam edeyim...”
“Dinliyorum!”
“Kız kardeşimin yaşadığını, siz, çocuklarınız, cinsel içerikli olarak sarhoş beyiniz ve ağabeyiniz, kardeşiniz her kimse yaşasaydınız, nasıl yorumlardınız? Dava edenin avukatı olarak değil, bir insan olarak cevaplamanız mümkün mü?”
“Düşünmem için isteğimi aşırı olarak yorumlamayın lütfen. Çok şaşırtıcı, kapsamlı sorularınız, bana bu şekilde anlatılmadığı için. Sadece sizin kesinlikle doğru olduğuna inandığım sözlerinize hemen cevap vermem güç...
Anında cevaplamam mümkün değil. Bir ikinci kez, çayları siz ısmarlarsanız, araştırır yanıtlamaya çalışırım sorularınızı ve de evli değilim, ailemle beraberim.”
“O halde daha iyi bir teklif için şımarmamı hoş görün. Eğer aileniz izin verirse, hatta bize katılırlarsa, beni tanımaları için değil, sadece bir akşam yemeği ve sonrasında sırtlarımızı dönüp gitmek şeklinde...
Her ne zaman dilerseniz ve her ne kadar daha ilk kez karşılaşmamıza ve izninizle bana konuşmam için izin vermenize karşın tavır ve sözlerimden içimden geçenleri belki hissediyor gibi olsanız da. Kesinlikle davetimin alkolsüz olacağına inanın! Çünkü eniştemin ilk ve belki de son defa olmasına inanasım gelen durumu sadece içki yüzünden başına geldi!”
Çenem düşünce, karşımdakine gına gelmesine(3) alışkındım;
“Sıkıldınızsa susayım, hatta ‘Başımı ağrıttınız, git!’ derseniz de arkama bakmadan giderim, hatta gitmeden önce size verdiğim rahatsızlık, vıdı vıdı ettiğim(3) cümlelerim için de içtenlikle özür dilerim!”
“Özür dilemenize gerek yok, devam edin, dinliyorum...”
“Peki öncelikle şunu demek isterim size; eğer eniştemi bir kez daha alkollü ve saçma sapan sözleriyle yakalarsam tek tokat atmam bu sefer, öldüresiye döverim. Nasıl olsa ikinci kez o yine sizi bulur, ben de suçlu olarak hâkim karşısına dikildiğimde sizi bir kere daha görmüş olurum…
Yine isterdim ki, eniştemin avukatı olmak yerine benim avukatım olun, ancak kesinlikle söylemem gerekir ki size para-pul ödeyemem, hissettiğim sevgimin yetmesini isterim. Züğürt bir polis memuru avukatlık ücretini hem nasıl öder ki, hele ki eniştesinin ailesi gibi varlıklı değilse?..”
“Her şeyin karşılığı para değildir ki!”
“Doğrusunuz Sadet Hanım! Hani meselâ, hemen şimdi size kalbimi ve sevgimi ödünç olarak değil, temelli olarak vermek istesem...”
“Çok erken, kabul edemem...”
“O zaman akşam yemeği teklifimi kabul edinceye kadar beklerim, hani meselâ umutlu olmak istediğim...
O akşamın yemeğinde ertelediğiniz soruların cevaplarını almam mümkün olabilir mi? Sevgi ve kalbimi vermek konuları dâhil...”
“İlk sorunuz aklımda. Henüz staj devresini bitirdim, avukat bir ağabeyin yanında, bugünleri öğrenmeye çalışıyorum, ağır olmadığına inandığım sorunuzu cevaplayabileceğimi düşünüyorum, içtenlikle!”
“Yani avukatlığını üstlendiğiniz eniştemle ilgili olan…”
“Aklımda, dedim ya?”
“Keşke lâdes(2) tutuşsaydık, beni mutlaka kandırırmışsınız. Biraz evvel sorup da ertelediğim üçüncü evvelinde ikinci sıraya aldığım sorum şu; kadına şiddet konusunda ne düşünüyorsunuz? Malûm duruşma salonuna girdiğimizde şiddeti uygulayanın müdafaasını yapacaktınız, gerçek değil mi? Genel anlamda ama özel de sorgulanabilir, bir adamın karısına magandalık yapma hak ve yetkisi var mı, bu yüzyılımızda, dünyada...
Türkiye’mizde olağan görülmesi uygun olmadığı halde, kadın erkek eşitliğini yaşarken, savunurken? Valla beni dinlemenizden hoşnut kaldım, içimde birikenleri anlatmama izin ver lütfen...”
“Buyurun, sözlerinizi kesmeyeceğim, biz kadınlardan yana olmanızın da hoşuma gittiğini, tanımasam da siz ve sizin gibi düşünenlerle gurur duyduğumu belirtmem gerek!”
“Hangi devirdeyiz güzel bayan? Bir erkek bir kadını saçlarından tutup sürükleyebilir mi? Boşandı, çocuk yapmadı diye yahut da uydurulan çeşitli sebeplerle defalarca bıçaklanabilir, yakılır, şuradan-buradan ‘ölsün!’ diyerek atılabilir mi? Ya da yine bir sürü bahaneler uydurularak öldürebilir mi? Gazetelerin üçüncü sayfalarında her gün değişik bir vahşet...”
İnsan, hele ki benim gibi çenesi düşükse ve karşısındaki kendisini sabırla dinliyor, ya da dinlemek mecburiyetinde hissediyorsa kendini, sözlerine devam etmesinde sakınca yoktu, devam ettim;
“Eğer evli bir kadın, kadınlara has belirli nedenlerle hasta ise, ya da istemiyorsa, tıpkı kız kardeşimin yaşadığı gibi, ona gerçek anlamda tecavüz etmeye hakkı var mıdır bir erkeğin? Enişteme hareketimin haklılığı için savunma gibi düşünmeyin, sizi etkilemeye çalıştığımı da lütfen! Söylemim uzun oldu ve yanlışlıklara kaçtı gibi…
Bitiriyorum. Siz bir kadın, affedersiniz genç ve güzel bir kız olarak ne düşünürsünüz? Doğal olarak kitaplarda yazılı olan kurallara bağlı kalmaksızın, bugünün Türkiye’sinde kısasa kısasa(1) haksızlık mıdır? Yanlış mıdır?”
“Çok ağır sualler...”
“O zaman bana vakit ayırın cevaplamak için, bir kaç gün, hatta bir kaç yıl olsa da hatırlamam, unutmamam gerekenin yolunu beklemek gibi ben de cevaplarınızı bekleyeyim ve de utanmaksızın söylemeliyim ki; Ne hasta bekler sabahı, ne de genç ölüyü mezar, benim sizi bekleyeceğim kadar!(10) umutla!”
“Bir ya da bir kaç yıl yaşayacağım garanti mi?”
“Gerçekten iyi bir avukat olmayı adımlamaya başladığınıza inanıyorum. Peki, süreyi kısaltalım mı?”
“Meselâ?”
“Bu akşam, ya da en geç yarın öğle, ya da akşam, günler doğmadan sorularımı cevaplamanız, düşüncelerimi paylaşmanız ve eğer izin verirseniz içimden geçenleri, içimdekileri söylemem için...”
“Çok acele değil mi, hem de bir çay içiminde?”
“Bakın Sadet Hanım. Bazı şeyler insanın yaratılışında vardır, naturasında(2) gizlidir, farkında değilsinizdir, bir bakarsınız ki o duygu karşınızdakinde şekillenir ve ortaya çıkan bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan dev; “Dile onu kendinden!” der. Ben o devin söylediğine kendini hazır eden olarak kabulleniyorum kendimi…
Bir yangın bir kibritle başlar, bir selin bir damlaya ihtiyaç duyması gibi. Büyük mesafelere ulaşmak ilk adımla başlar(11). İzin verin bu adımı atma çabası yaşayayım, sonrasını beraber yürümek için şansım olsun lütfen! Esirgeme kendini benden, yalvarmam gerekiyorsa yalvarmamı iste ve bekle!”
Suskunluğu cesaret vermek yerine endişelendiriyordu beni;
“Ha! Dersen ki; ‘Evli değilim, ama arkadaşım, sevgilim, sevdiğim, âşık olduğum, nişanlım var!’ diye bil ki şu andan sonra yokum! Ancak bir görüşte, devamı olan bir çay içiminde, sizin iki-üç kelimenizle, benim sayfalar dolusu söylemimde kalbime, beynime, gönlüme hükmettiğinizi bilmenizi isterim, belki aramızdaki yaş farkı sorun gibi gözükecek olsa bile.”
Susuyor, suskunluğunun cesaretlendirmesi, sözlerime devam etmemin gerekliliği miydi, heyecanlıydım. Sükût ikrardan geldiğine(1) göre herhangi bir ilişkisinin olmadığına inanmam gerektiği düşüncesindeydim.
“Doğal ki, bir genç kız olarak sizi güzelliğiniz dolaysıyla etkilenerek arzuladığımı, istediğimi düşünebilirsiniz, umurumda değil. Günde bir saatini, ya da istediğin kadar bir süreyi bana ayır, sarılıp kucaklaşarak değil, öpüşüp koklaşarak değil, hatta el ele tutuşarak bile değil, ufukta aynı noktaya, güneşe, aya, yıldızlara aynı yöne aynı anda bakmak(12) için, ömrüm senin olsun, Bağışla!”
“Bir görüşte...”
“İkinci bir görüş için bana fırsat tanı, senin saygını, artısında sevgini kazanamazsam ne yapacağını biliyorsun, bir silgi beni dışlaman, hayatından eksiltmen için yeterli!”
“Benim arkadaşım, ilgilendiğim herhangi biri yok. Senin için bana bu gecelik izin ver, öylesine ani ve reddedilmeyecek bir insansın ki? Şaşkın bir vaziyetteyim. Yarın telefonunu bekleyeceğim, duruşmam yok, sabahtan da olabilir!”
İzin almam sorun değildi, ıslık çalarak, ellerim cebimde eve yöneldiğimde karnımda, sırtıma doğru, kasıklarımı itekleyen, sanki göbeğimde keskin, şiddetli müthiş bir ağrı duydum. Cep telefonumu açıp, acil servisi aradım, “Şuradayım, dayanamıyorum, yetişin!” dediğim hatırımda.
Sonrası silinmişti zihnimden, öncesindeki sözlerim, görüntüler ve hissettiklerim dışında. Cep telefonumun şarjının bittiğinin farkında değildim...
Utandım; “Ameliyat!” dediklerinde, on-on beş gündür banyo yapıp temizlenmediğim geçti aklımdan, başka bir şey geçmiyordu aklımdan meselâ arayanlarımın olacağı gibi.
Bir gün, iki gün, beş gün...
Enfeksiyon(2) kapmıştım ve de aklıma geldiğinde telefonumun şarjının bittiğinin farkına varmam handikaptı(2). Allah’tan kız kardeşimin telefon numarası aklımda kalmıştı, hemşireye rica ettim, onun telefonundan aradım, dünyanın fırçasını yiyeceğim aklımın ucundan geçmezdi, kaç gün aranıp da bulunmayan olarak geçirdiğimi bilmiyordum, insan yadsınmayacak bir kısım duyguların egemenliği altında olunca zaman kavramını da unutuyor olsa gerekti.
Hele ki “Aradığınıza ulaşılamıyor!” sözünün etkinliğinde.
Arayıp da bulamayan, sadece kız kardeşim, eniştem değildi, bir başkası daha vardı, hükmettiğini, esir aldığını, beni köle ettiğini hisseden biri...
Başıma dikildiler. Her şey bir tarafa sevmem gerekenin sevdiğimi bilmesini arzuladım uluorta dünyaya metelik vermeksizin, kız kardeşimi, eniştemi ve yeğenlerimi önemseyerek, sevdiğim insanın gözlerine bakarak;
“Sevgime inanman zor mu? Bak kar yağıyor, Kar Helvasını sever misin?”
“Söylemiştin, ama tarifini vermemiştin, bilmek istiyorum!”
“Bu gönlünde, gönlümün sırrı, ilerilerde mutlaka anlatacağım, hatta yapıp ikram edeceğim sana, tabii ki bu üçüncü görüşmemizin ilerilerini de yaşamamızın mümkün olduğunca...”
Sustu, Nüfus Memurunun yanlışlıkla ikinci “a” harfini unuttuğu aslında Saadet olan Sadet...
Anladım!
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kar Helvası; Üstüne pekmez damlatılmış kar.
Saadet; (Birey ve toplum için) Mutluluk. Kutluluk, bahtiyarlık. Mesut oluş, talihi iyi olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak. Genellikle insanların en yüksek amaç olarak koydukları değer.
Samet; Çok yüksek, ulu, kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sonsuz, ebedi.
Saadettin; Kutluluk, saadete erme, mübarek olma.
Sadrettin; Dinin başı, önderi.
Sadet; Konuşulan asıl konu, asıl madde. (Öyküde belirtildiği üzere nüfus memurun ikinci “a” harfini unutmasıyla oluşmuş isim).
(1) Akıl Kârı; Akla uygun, akla yatkın.
Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.
Bet-Beniz; Yüz rengi.
Eşşek Cenneti; Kaba anlamda şeddeli olarak sadece eşeklerin gideceği ahiret, öteki dünya.
Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.
Nefsi Müdafaa; Nefis müdafaası. Kendini, öz benliğini koruma.
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. ATASÖZÜ
(2) Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, kalp isteğiyle gösterilen gayret, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet.
Hoşgörü (Müsamaha); Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi anlayışımıza aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak.
Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.
Kehanet; Bir olayın olacağını önceden bilme.
Lâdes; Tavuğun lâdes kemiğini iki kişinin birer ucundan tutarak kırması, birinin “Aklımda” demeden bir şeyi ötekinin elinden almasıyla yenilmiş sayılarak oynanan oyun.
Mag; Genelde ağaç gövdesi, çatıların iki kirişi arasındaki aralık, açıklık, yığın olmakta birlikte, yabancı dilden Türkçemize yerleşmiş, kulplu porselen bardak.
Magandalık; Giyimi kuşamı yerinde olmakla beraber yontulmamış, görgüsüz, kaba saba kimselerin davranışları.
Meşveret; İki veya daha fazla kişinin birbiriyle fikir alışverişinde bulunması, karşılıklı sohbet, konuşma. Bir konu hakkında birinin fikrini sorma, danışma.
Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
Nostalji: Aslı Fransızca “nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.
Ödlek; Korkak, tabansız, yüreksiz.
Tefrika; Parça parça yazı, ayrılma, bozuşma.
(3) Ardılmak; Birine, ya da bir yere abanmak, yüklemek, asılmak, birine sataşmak, saldırmak, çatmak.
Bisikletten Düşmek; Sözün aslı; “Eşekten düşmüş karpuza dönmek “ şeklindedir.
Çöğdürmek; İşemek, ileri doğru fırlatmak.
Darp Edilmek; Vurulmak, dövülmek, çarpılmak.
Erinmemek; Kendinde gevşeklik hissetmemek, bir işi yapmak için gayretli olmak, gayret etmek, üşenmemek, tembellik yapmamak.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
Gözünün Çayırı Açılmak; “Aklı başına gelmek” anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.
Yanılıp-Yeğnilmek; Yanılmanın desteklenmesi anlamında yerel bir deyiş.
(4) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “FİL MEZARLIĞI”
(5) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YAZ UCUNDA KAR”
(6) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SINIR UNUTULMUŞ DİZELER” den.
(7) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ÇAY”
(8) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “KAR”
(9) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BİREBİR SAÇMALAMA”
(10) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar... Necip Fazıl KISAKÜREK
(11) Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU
Adım adım küçük başarılar dizisi yaratabilirsin. Her yolculuk ilk adımla başlar. Ama gideceğimiz yere ulaşmak için ikinci, üçüncü ve gerekli tüm adımları atmak zorundayız. Dan MILLMAN
Önemli olan uzaklık değil, ilk adımı atabilmektir. Madame DEFFAND
(12) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE