Tanrı insanı şaşırtmaya görsün, hem de başlangıçlardan lise son sınıflara geldiğimiz bu seneye kadar…

Şöyle ufak bir geriye dönüş, lise son sınıfa kadar yaşadığım süre için…

İlkokulda ki, o zamanlar ilkokullar beş sınıflı idi ve üç karne dönemimiz vardı, üstelik not yazılmazdı, Zayıf, Orta, İyi, Pekiyi notlarımız vardı. Ancak son iki yıl, gerek dördüncü ve gerekse beşinci sınıflarda Tabiat Bilgisi ve Yazı derslerinden ancak son dönemde canımı zor kurtarmıştım.(1)

Ufak bir eklenti daha; yazı konusunda hâlâ başarılı olduğum söylenemez.

Ortaokul…

3 yıl ve sıfırdan başlayıp on numaraya kadar olan notlar…

Ki “On Numara” nasıl bir şeydir, hiç şahit olmadım! Beden Eğitimi dersinden yazılıda aldığım notları ancak takla atarak ve düz koşuda düzeltebilmiştim. Ufacık bir bilgi, ama gizli; 1960 Roma Olimpiyatlarında Güreş Yöneticisi bizim Beden Eğitimi Öğretmenimizdi desem? (Adı geçen yönetici saklamak gereksiz; Fethi GÜRSOYTRAK’dı).

Biyoloji? En iyisi ne ben söyleyeyim, ne de siz hatırlatın. Sonuçta Ziraat Mühendisi oldum ya, tıpkı musiki yeteneği bir yabancı tarafından yok varsayılan ve Türkiye’min medarı iftiharı(2) olan sanatkâr Barış MANÇO gibi…

Lise ilk iki yıl…

O zamanlar çift dikiş(2) moda idi! Bu modayı başarı ile uyguladım!

Tarih…

Biyoloji…

Edebiyat…

Fizik…

Oh! Ho!

Gene de tembel değil, çalışkan da değildim, ama ders çalışmama rağmen kafamın almadığı bir şeyler daima hazırdı. Öyle ki şöyle bir geriye dönüş yapayım tekrar, o zamanlar liseler sabahtan-akşama kadar ve Cumartesi-Pazartesi günleri Milli Marşımızla açılır kapanır, öğle paydoslarında sınıflar kapanırdı.

Sınavımız vardı, kapısı kapanan sınıfta kaldım ders çalışmak için gizlenerek, ama yakalandım nöbetçi öğretmen tarafından ve o dönemin cezalarından “İhtar” ile cezalandırıldım. Övünmek değil maksadım, sadece beynimin fonksiyonunu(3) tamamlamakta yetersizliğini ve başarısız oluşunu dillendirmek istedim. Yoksa çift dikiş(!) konusunda insan nasıl başarılı olur, olabilirdi ki?

Ha! Denilebilir ki, gençlik heyecanı, sesin kartlaşması vs. ile ergenlik adı altında ağabey olma fonksiyonu, hatta belki de aşk falan! Dünyaya sap gibi gelip, kendini bilen bir gencin âşık olmaya hakkının olmadığını bilmeyecek oluşu beklenemezdi.

Belki son sınıflarda, belki üniversiteler de…

O da hak ettiğime inanırsam. Çünkü şu anlarda Mevlâna gibi; “Haddimi bilmek(4) zorunda olduğumu biliyordum.

Neyse…

Döneyim bugünümüze, bugünlerimize…

Doğal ve başlangıç olarak lise son sınıfta neler yaşayacağımızı bilmemiz hepimiz için mümkün değildi.

Kızlı-oğlanlı karma olarak eğitim aldığımız okulumuza yeni bir müdür, yani Müdire Hanım atanmıştı; türbanlı, mutaassıp(3), muhafazakâr(3), ama dindar olduğu konusunda şüphelerimiz olan…

Yalancının yalancısıyım demem doğru olacak, hem “Yalancının doğrucusu!” olmak ne demektir ki? “Kulağıma ilişen…” diyeyim, destekleyen bir doğru olarak.

Kızlardan özel sorunu olan biri, bu özel durumu nedeniyle bir ramazan günü kapısını çalıp, “Gir!” komutu beklemeden içeri girdiğinde, kapalı mekânlarda sigara içme yasağı(5) olmasına rağmen, kış ortasında Müdire Hanımın penceresinin camının açık ve odasında sigara dumanı izleri olduğunu söylemişti.

Her ne kadar ucu rujlu sigara izmariti ve küllere rastlamasa da, kül tablasındaki pırıl pırıl temizliği…

Hatta neden masasında kül tablası olduğunu anlayamadığını anlatmıştı bizlere.

Bizlerden biri, kesinlikle erkek öğrenci olduğumuzu belirtmek istemiyor olmamıza karşın, kapısını çaldığımızda, hissedercesine bırak “Gir!” demeyi ya da kapısını açmayı, ya da açmamızı, “Kim o?” diye bile sorgulamazdı.

Üşenmeksizin kapıya kadar gelir, kapı arkasından dinlerdi, ya da dinler gibi yapardı bizlerin dertlerimizi, sorunlarımızı, çok zaman da kocasına havale ederdi(1) bizleri.

Doğrusu Müdire Hanımın kişisel özelliği, yaşadıklarımız ya da toplu olarak antipatimiz(3) nedeniyle Müdire Hanımın tavrı, ya da yaşam biçimi için arkadaşımıza inanmak işimize gelmişti.

Müdire Hanım her ne kadar türbanı olsa da namazlarını olasıdır ki, kazaya bırakıp evde kılıyor olsa gerekti. Çünkü okulda ne mescit, ne de odanın temizliğini yapan abla ve beyi dışında erkek sineğin bile giremediği odada seccade gibi bir şey vardı, yani gene kulağımıza eriştiği kadarıyla.

Doğal olarak, ramazanda bizlerin değil bir şeyler yememiz, sakız çiğnememiz, çenemizi oynatmamız bile doğal yasaklar içindeydi. Gizli-saklı? Bak, ona kim ses çıkarabilirdi ki?

Yaşlı-başlı, çoluk-çocuklu, hatta bir vesile ile tümümüzün kulağına fısıldanmış gibi öğrendiğimize göre torunu da olan Müdire Hanımın özellikleri saymakla, sayılmakla bitecek gibi değildi, delikanlı gözüyle de, genç kız süzmeleriyle de bakacak olsak…

Kaşlar yapılı, rastık sürmeli, kirpikler takma, burun hızmalı, rujlu, tüm yüz allıklı ve hatta siyah eldivenleri parmaklarında oje olup olmadığını bizlerin bilmemizi imkânsız kılıyordu, bedeninin tüm hatlarını belli eder şekilde şık giyimli idi dindar müdiremiz.

Kendince (Sanırız ki) “Ziynet yerlerinizi örtün!(6)” Kur’an emrine uygundu giyimi, kuşamı, hal ve hareketleri, davranışı, yaşam biçimi!

Derslerde, denetlemelerinde kapatmasını (muhtemelen!) bilmediği cafcaflı cep telefonu ve devamlı iletişim halinde olduğunu anlatmak, hatta bilgi ve becerisini ifade etmek ister gibi, laptop ya da belki başka şeyleri de taşıdığı çantası vardı bir elinde, kimselere emanet etmeyi aklının ucundan bile geçirmediği (sanırım).

Eee! Müdire Hanım böyleydi de badem bıyıklı kocası farklı mıydı? Akla ilk gelebilecek soru; mademki Müdire Hanım, müdireydi, neden badem bıyıklı (kocası) yardımcısı değildi de yardımcısı Çatlak Naciye ve yedeği Uyurgezer Nesime Öğretmenlerdi ki?

Erkek sinek durumu mu, yoksa “Bak! Bak! Kocasına bile ayrıcalık (yani torpil, müsamaha(3)) tanımıyor!” şeklinde bir övünme mi, yoksa evdeki güven ve itimadın okulda olamayacağı endişesi miydi Müdire Hanımın bu davranışının sebebi?

Doğal olarak, her ne kadar Müdire Hanımın indinde ona yakıştıramadığımız, ayıplanacak şekilde okulumuz “Aşk Gemisi(7)” tarifinde olsa da onun bu yardımcılık konusundaki tereddüdünü bilmemiz, hatta anlamamız bile mümkün değildi.

Nihayeti bu imajı(3) yaratacak, ancak en çok güvendiği gözlüklerinin saplarını favorileri(3) üzerinde bırakan yakışıklı Abidin ile hangisi olduğunu bilmediğim, daha doğrusu akıl edemediğim J’lerden biri idi, ama hangisi?

Fırsat olmuşken söyleyeyim. Sınıfımız yandan dört sıra idi arkaya doğru, her birinde ikişer öğrencinin oturduğu. Müdire Hanım geldiğinde, sezon açılır açılmaz(!) bir kural koymuştu; A’dan Z’ye tüm sınıflara; tüm kızlar ön sıralara oturacaktı, uzunmuş, kısaymış önemli değildi, ama güzelden çirkine doğru olması (bir bakıma) önemliydi!

Tesadüf sınıfımda “J” harfinin bolluğu vardı, üstelik güzellik sıralı…

Göbekleri aynı anda ve bir arada kesilmiş gibi Jale ve Jalenur, ikizler Rojin ve Rojda, benzerlerinin bir daha dünyaya gelemeyeceğine inanan aynı dünyanın iki aynı insanı Ajda ve Ajlan. Kontenjandan Jaledar ve kenara sıkıştırılmış Sultan olmasına karşın kendisine Su adını yakıştıran kendine has özelliklerinin olduğunu sanan kız, ilk sekiz içinde ve en ön sıradaydı.

İkinci sırada tıpkı Su gibi kendine Mine denilmesini isteyen Emine, sonra da Clever Girl(2), son üçten sonra da yani on beşinci Firdevs vardı bir de. Aradaki diğerlerini saymaya gerek yok, bir minibüse sığacak kadar söz edilmeyecek, hatta güzelliği bile tartışılacak isimsiz kızlar…

Arka sıraların tümü biz erkeklere aitti, nasıl oturmamız istenmişse, öyle. Abidin, güvenilir, zeki, bilgili, notları iyi, varlıklı, centilmen, kibar kızların hemen arkasında oturan bir çocuksa, ben de (ve hatta biz de, hepimiz) o kadar (nasıl söyleyeyim bilmiyorum ki, yakışmayan bir söz söylemektense, söylemeyeyim;) ve ben dâhil öylesine tembel, kendi başına buyruk, akılsız, zibidi(3), hanzo(3), nevi şahsına münhasır(2)… denen tipte biri idim ve idik ki!

Aslında bu unvanları tek başıma ben olarak hak etmiyordum, çünkü kanaatkârdım. 10 üzerinden 5 aldım mı “Allah bereket versin!” ve ola ki üstünde bir not aldım mı; “Allah’ım sana şükürler olsun!” dualarımda idi. Kötüler?

En kötüsü sıfırdı, ama kopya falan çekmeye tenezzül etmediğim(1) için bu notu almakta hiç de başarılı olamamıştım! En kötü aldığım not; 3 idi ve almak zorunda olacağım 6 numara geçerli not ortalamam için her zaman yeterliydi.

Karnemde hiçbir zaman kırık notum da, teşekkür, takdir belgem de olmadı (Allah’a şükür!). Çünkü biliyordum ki daha büyük ihtiyaçlar, özençler, ihtiraslar arsızlık doğururdu. İhtiyacın fazlası, kısaca tamahın(3) tarifi ise; bana göre arsızlığa karşı olmak yerine desteklemek anlamına gelmekti.

Bu arada kendim kimim, söyleyeyim; Nüfus Memurunun noktasını unuttuğu Fıkret, herkesin söylediği Fikret. Israrla tekrarlanan adımla Tikli(3) Fikret!  Sebebi de basit demeyeyim, tiklerim konusunda. Öne, arkaya, yanlara sallanmak, çok zaman, ellerimi toka eder gibi bağladıktan sonra iki başparmağımı öne arkaya, arkaya öne takla attırmam, sol dizimi ovalamam o da çok zaman.

Her zaman demeye çekindiklerim ise boş vakitlerimi değerlendirme amacıyla(!); elime aldığım üç aynı cins parayı bir elimin iki parmağı arasında takla attırma gayretim, helikopter pervanesi gibi elimin ucundaki kurşun kalemime takla attırmam, çevirmem, ders aralarında bu hareketlerimin eşliğinde tren gibi “Puf! Puf!” sesleri çıkartarak, herkesçe bilinecek şekilde koşmam, koşuşturmam, sekmem…

Daha da eklentisi mi olmalıydı ki; örneğin devamlı gözümü kırpma, saçlarımı düzeltme, burnumu çekme, boğazımı temizleme vb. gibi? Ama sınıfımın tikleri olan gayretli, kabiliyetli ve kadrolu bir kısım öğrencilerinin hareketleriydi onlar, eklentileri aklıma gelmeyen.

Ancak bir tanesi önemliydi bunlardan, dikkatimi çeken; devamlı olarak işaret parmağıyla enlemesine burnunu kaldırır gibi hareketi olan kız. Öyle ki burnunun hemen hemen bir santim kadar üstünde kemer gibi bir çizgi oluşmuştu, tabii dikkatle baktığım için, fark edilmemiş olmak umuduyla.

Bu arada kendi özelliğimi not etmişken, diğer bir kısım öğrenci kardeşlerimi de meşhur eden unvanları, küfürlü gibi, mahalle kavgasında bile söylenmeyecek sözleri bir kenara bırakarak söylemeye çalışayım; “Çakal(8), Namütenahi(8), Failâtün(8), Sapık(8), Mendebur(8), The End(8), Tıfıl(8, Öcü(8), Mömücü(8), Frankeştayn(8), Haci(8), Ördek(8), Baby(8)

Datçalı, Edirneli, Vanlı arkadaşlar da vardı, memleket isimleri ile tanınan. Bu üçgenin ortasında bir de Ankaralı (Örneğin; ne tarafa çekersen çek) “Gözü karalı” söz olarak “Tikli” biri olmalıydı değil mi, üçgenin içine sığma gayretinde olan diğerlerine ek olarak, o da bendim işte.

Eee! Kızlara, öğretmenlere isimler takınca kendilerimize de uygun gerekçelerle, uygun isimleri yüklemek vacip ötesinde farzdı.

Kendimle ilgili boy-bos, endam…

En iyisi bu konuyu pas geçeyim,  ya da kısa bir özet halinde söyleyeyim ki; ilgi çekecek “Aman! Aman!” biri değildim. Ya da şöyle izah edeyim gene kısaca, Allah’ın dalgınlığına gelip de imalât hatasına uğramış bir gariban. Vs. Vs…

Badem bıyıklı öğretmenimizin dindar görünümüne karşın ensesinde biriktirdiği toplu saçları, ikide bir düzenletme, düzelttirme çabalarının ve sakal yerine sinekkaydı tıraşının anlamını bilemezdik. Belki kurallar…

Ayrıca, biraz varlıklı, uçarı(3), gözü genelde dışarılarda olan bir sınıf arkadaşımızın anlattığına göre, bir vesileyle pub(3), birahane, meyhane tarzında bir yerde gördüğüne göre, abartmış olmasın, ama önündeki yarısı su gibi(!) dolu bardağa vişne suyu döktüğünü görmüş.

Tekrar edeyim; ben yalancının yalancısıyım!

Başka? Başka?

Az kaldı en önemli konuyu tekrarlamayı unutuyordum. Azıcık da olsa öncemde değindiğim gibi sınıfın düzenini hiç kimseye ihtiyaç duymaksızın bu Müdire Hanım yapmıştı, kızlar, yani en güzeller en önde, bizim gibiler (tarifler öncelerimiz içinde) kızlar sıralarının arkasından sırt duvarlara kadar, haremlik-selâmlık(2) görünüşü gibi bir bakıma!

Yukarıya eklentim, kızlardan biri tekli kalsa da, tek oğlan ayakta kalsa, o kızın yanı cehennemlikti, hemen yan sınıfa aktarılmıştı. Bizim sınıfta değil, ama bir başka sınıfta. Bizim sınıfta ucu ucuna denk gelmiştik, hatta bir kişilik yer boş kalmıştı ve yan sınıftan ıskarta(3) göçmen olarak sevk edilen öğrenci orayı sahiplenmişti.

Ancak aynı konumda transfer olan ya da iteklenen, kovulan bir ikincisine yer kalmayınca Müdire Hanım önce son sırayı üçlemek istemiş, gelen pehlivan yapılı olunca vaz geçmişti düşüncesinden, her ne kadar Aşk Gemisi takdirine ek olarak Hababam Sınıfı(9) imajımız vardıysa da.

Firdevs çirkinlikte son sırayı almış on beşinci kız öğrenci, yani arkadaşımız olmasına rağmen, ikinci sırada bağımsız ve tek başına idi. Müdire Hanım yeni gelen öğrenciye yer açabilmek için önce Abidin’i Firdevs’in yanına oturtturmak istemişti.

Sonra her nedense, belki de solak oluşumu dikkate alarak Firdevs’in de rızasını alarak beni oturtturmuştu Firdevs’in yanına. Firdevs’e sağlak, hele, hele salak demek bana yakışmazdı, söz aramızda; sağak(3) idi o.

Açıkça itiraf edeyim ki benim istediğim görmek için tek gözdü, Tanrı uygun görüp bana vermişti iki göz. Bundan iyisi Şam’da kayısı(10) idi, anlatacağım. O sağ tarafını kullandığı için sol tarafta idi, ben ise sağa yanaştırılmış, hapis gibiydim diyeceğim duvara şirin görünme çabasındaydım(!) Firdevs’le sırt sırta gibi.

Saklanmaksızın itiraf edeyim ki kızlar sırasının en sağındaki sıranın soluna kalan Firdevs ötekilerle Müdire Hanıma göre güzellikte sonuncu gibi görünse de iyi kızdı, gönül gözüyle bakan(1) biri için de güzel kızdı, doğal olarak!

Gönül gözüyle bakan o, kim mi? Bilmemek kimseye yakışmazdı, ama gizli kalsın şimdilik, saklanan, ama bilinen bir o.

Peki, Müdire Hanımın fiziksel güzellikler olarak sıralamasında beyinlerin fonksiyonları? Hiç mi hiç önemli değildi, yeter ki güzellere bakmak sevap(12) olsundu; zengin-fakir, erkek-dişi, bekâr-evli…

Yeter ki öğretmenlerin gözleri-gönülleri açılsındı. Yeter ki…

Aslında güzelliklerini avantaja çeviren kız arkadaşlarımız da yok değildi. Örnekler çok, ama bir-iki tanesi söylemek yeterli olacak sanırım.

“Kızım nasıl hatırlamazsın 1453 yılını? Türkiye’nin en kalabalık şehri neresi?”

“İstanbul! İstanbul’un Fethi öğretmenim!”

“Tamam, aferin bildin, tam not!”

“Marie Antoinette, ne zaman “Ekmekleri yoksa pasta yesinler!” demişti, 1789 yılında hani?”

“Fransa Devriminde!”

“Otur, aferin!”

“Türkiye’nin en uzun nehri, hani kızıl, kırmızı-kırmızı akar?”

“Kızılırmak!”

“Bravo(3), senden tam notu esirgeyecek değilim ya!”

“Orta Anadolu’da yetişen en önemli mahsul, hani ekmeklerimiz ondan yapılır ya?”

“Buğday!”

“Bir cevap ancak bu kadar mükemmel olur, aferin, otur!”

“ Erkek olup da erkek olmayanlar gibi ismi ‘Gay(3)’ diye başlayan fizikçi kimdi?”

“Lussac…”

“Doğru!”

“İstiklâl Marşımızın, yani Ulusal Marşımızın yazarı, hele ilk dizeyi bir oku bakalım?”

“Mehmet Bülent Ersoy! Korkma sönmez Mustafa…”

“İsimlerde ve sözde ufak bir karıştırma oldu herhalde; ‘Mehmet Akif Ersoy’ ve ‘Korkma sönmez bu şafaklarda…’ demek istedin di mi kızım? Ben anladım demek istediğini, biraz daha çalışırsan sevinirim. Şimdilik aferin yerine, bravo!”

“Hani tavşanla yarışıp da yarışı kazanan, bağası olan bir hayvan vardı, neydi onun adı?”

“Toslumbağa!”

“Kabul!”

“Su küçüğün, söz büyüğün deyiminde yanlışlık nerede?”

“Su değil örtmenin! Ordaki asıl kelime ‘Sus!’ olmalı?”

“Bravo! Bir yanlış ancak bu kadar çabuk düzeltilebilir!”

Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni, dizesinde söylenmek istenen ne ve bu dizenin aruz veznindeki yeri?”

“Namert köprüsünden geçmektense koyver su götürsün seni, anlamında olup aruz veznindeki yeri…”

“Doğal olarak failâtün, di mi?”

“Taş kafa, beton kafa hangi durumda söylenen sözlerdir?”

“Galiba futbolda topa en iyi kafa vuranlar olsa gerek?”

“Eh! Bu da bir varsayım(3), kabul!”

“Peki, son bir soru, bakalım hatırlayabilecek misin? ‘Ömür boyu yanacağıma, tek bir kere yanaydım!’ sözü kime aittir?”

“Valla ilk defa duyuyorum hocam. Bilemiyorum!”

“Gayet doğal, ben uydurdum. Bilemediğin için teşekkür ederim, aferin!”

Hani bir söz vardı; sevdanın yolları, kurşunlar üzerine, o emsal, o hesap; kızlara sevdanın yolları, bizlere kurşunlardı(13). İyi olanları sınıflama içine almamızın mümkün olmadığı hocalarımız dışında olan bazı hocalarımız vardı ki özellikle sözlü yoklama, ya da sınavlarda, sadistçe ezer gibi cevap vermekte zorlandığımız, sıfır olarak geçersiz notu alacak kadar gabi(3) ve bihaber(3) olduğumuz örnek sorular soruyorlardı;

“Ayastefanos Antlaşması?… (İlk defa işitme mutluluğu yaşadığımız!) ”

“Yurdumuzdaki en küçük göl? (En büyüğü sorsa olmazdı!)”

“Yavuz Sultan Selim’in sırtında çıkan çıbanın adı?... (Samimiyetimiz mi vardı?)”

“Müstefilâtün kalıbıyla (Deve yürüyüşü gibi) bir dize söyle!...”

“Üç adım atlama rekoru Türkiye’de ve dünyada kimlere ait, kaç metre? (Futboldan sormak aklına gelmez mi be hocam? Meselâ ‘Kim şampiyon oldu?’ diye sorsana!)”

“Salinas şehri hangi ülkede, anlamı var mı? (Anlamı olması gerekli mi, gâvurca(3) bir söz işte!)”

“Cibutu’nun başkenti…

Togo’nun bayrak renkleri…

Nijerya’nın para birimi…

Nil Nehrinin uzunluğu…

Hindistan’la Sri Lanka arasındaki boğazın ismi…

Belçika’da resmi dil…

Macellan ne yapmıştır, sonucu?...

Kristof Kolomb Amerika’da yerlilerle karşılaşmış, bu Adem-Havva felsefesine ters değil mi, yoksa Darwin’e mi hak vermek gerek?...

Deniz mili kaç metre?... 

1 rakamı 2 rakamına eşit midir, ‘Evet’ ise ispatla, ‘Hayır!’ ise sebebini söyle?...

Ahret sualleri(2) daha kolay olsa gerekti?”

“Susak ağızlı ne demek?”

“Susam bir bitki olup…”

“Susak, susak…

Dangıl(3)!”

“Haa! Susak! Susalım anlamında, böylece ağzımız kapanır!”

“Eee! Susalım peki de başka ne var, ne yok?”

“Eski camlar bardak oldu deyimindeki yanlışlık nedir?”

“Yanlışlık yoktur hocam!”

“Eee! Ne vardır peki?”

“Hani geri dönüşümcüler şişeleri topluyorlar ya, onlardan sonra bardak yapıyorlar!”

“Yaa! Hiç aklıma gelmemişti. Eminsin değil mi?”

“Adım gibi?”

“Batsın, diycem ama demiyorum. Allah’ım ne kusurum vardı ki böyle çocuklara bilgi sahibi olsunlar diye bir şeyler öğretmeye çalışıyorum!”

“Esti Nesimi nevbahar açıldı gülşen… Anlamı, hem vezni?”

“Öncelikle vezni nedir bilmiyorum, aruz da olabilir, hece de. Ben aruz diyeyim, galiba failâtün. Anlamına gelince Şair Nesimi bir ilkbahar sabahı…”

“Güneşle uyandın mı hiç(14), mi demiş?”

“Aşağı yukarı öyle hocam?”

Dilerim Tanrıdan ki…”

“Sen kimsin ki şairin dizesini değiştirerek söylüyorsun; “Dilerim ki Tanrı’dan…”

“Ama hocam…”

“Otur yerine yeteneksiz, vasıfsız benden iyi mi bileceksin ki? Sıfır!”

Kızlara hep kolay sorular, bizlere gelince annemizin nüfus kâğıdı örneğini çıkartırcasına odun gibi, ya da oduna benzer sorular ve bilemedik mi, azar hazır;

“Otur yerine tembel, miskin(8), gerzek(8), ukalâ(8), hayırsız(8)…” Takdir cümleleri!  “Sıfır… Bütünlemeye kal da gözünün çayırı açılsın(1). Sen gör o zaman Vehbi’nin kerrakesini(15)?”

Vehbi isminde ne tanıdığımız, ne öğretmenimiz, ne de bu isimde bir öğrenci vardı sınıfımızda. Doğal olarak söylenmek istenen şey anlamamız gereken sınırlar dışında idi.

Firdevs başlangıçta iyi bir sınıf arkadaşı, sonra yanında oturduğum için arkadaştı, gerçekten arkadaşım olmasını istediğimdi.

“Baksana Firdevs! Tanrı istedi, Müdire Hanım destekledi, arkadaşım olsana!”

“Çevrende bu kadar güzel J’ler, son sıraya kadar benim gibi atılmamış kızlar varken, üstelik emreder gibi ‘Arkadaşım ol!’ demek yakışıyor mu sana?”

“Çevrem değil, yanımda olup da beni yanına kabullenen önemli, şans mı, kader mi, talih mi, yoksa sadece Müdire Hanımın desteği mi, bilemediğim şekilde. Ama sen hemen kestirip ‘Hayır!’ demediğine göre nefes almak için, beraber nefeslenmeyi, aynı havada soluklanmamızı, nefeslerimizi birleştirmeyi düşünmez misin?”

“Aklını peynir-ekmekle mi yedin sen Fikret? Daha lise son sınıftayız, lise bile bitmeden böyle şeyler? Tamam, anladım, biliyorum da, bu kadar yıl ayrı sıralarda, ama aynı sınıflarda okumuş olarak edebiyatının iyi, güzel olduğunu, hatta karamalarını biriktirdiğini…

Sözlerinin de hoşuma gitmediğini söylemem inkâr olur. Her kimle olursa olsun yakınlaşacağına inandığım etkili söz ve davranışların var, yakışıklısın da…”

“Sadede gelsen(1)… Rüyalarıma izin versen, hülyalarımı eskitmeye çalışmasan, hayal ettiğim kadar(16) yaşamıma destek olsan…”

“Ama hayallerinin esiri olmaman(16) gerek!”

“Desteklersen olmam, ders başlamak üzere, dersten sonra izin ver evine kadar değilse bile, çevresine kadar götürüp anlatayım beni sana…”

“Olamaz! Böylesine vakitsiz bir aşk söylemini kabul edemem!”

“Söylem değil, içim dışıma vurdu. Başlangıçtan beri söylemek için kendimi tartmağa çalıştım, söylemekle-söylememek arasında ikilemler(3) arasında defalarca gittim geldim. Vakitsiz ve erken gibi olabilir, nedenini ben de anlamıyorum, bilmek de istemiyorum, sevgim gerçek, düşündüm, yaşadım, yaşıyorum, içimden geçen, dilimi engelleyemediğim…”

“O halde diline hâkim ol!”

“Olmazsam?”

“Olamazsam” demek içimden geçmedi.

“Sonucuna katlanırsın…”

Hocalar sınıfa ne zaman girip, “Sınav için kâğıt-kalem çıkartın çocuklar!” ve ertesinde anında “Soru bir!” demelerinin gerekmediğini çok zaman bilmiyorlardı, iki sözü uç uca yan yana getirmeyi başaramamıştım bile.

Firdevs sınav için bana dosya kâğıdı uzatırken fısıldadı;

“Hastasın sen!”

Cevap yetiştiremezsem ölürdüm. Ölmedim!

“Sen doktorum olacaksan, ben ömür boyu hastan olurum Firdevs!”

Gene de son söz onda kaldı, öğretmenden fırça yemeyi göze alarak;

“Deli!”

Öğretmen, soruları delicesine, yetişemeyeceğimiz bir şekilde sıralarken, ben de delicesine “Deliyim!” şeklinde dizeleri sıralama gayretindeydim, belki de hiç havama uygun değilse de…

“Öğretmenim! Dalmışım, kâğıt karalandı, arkadaşımdan bir kâğıt daha alabilir miyim?”

“Karalananla birlikte vermen kaydıyla, peki! Ama yetiştirebilecek misin cevapları? Neredeyse 10 dakikan heba olmuş!”

“Kurtarırım hocam!”

“Gene ‘Allah bereket versin!’ faslından mı?”

“Sanırım efendim. Sorularınız bana göre biraz güçsüz gibi geldi. ‘Allah’ım, şükürler olsun!’ demeyi bile bir-iki adım geçerim gibime gelir!”

“Bak hele!” diyen öğretmen şüphelenmiş bir şekilde başıma dikildi, karamalarım dikkatini çekti ve;

“Çocuklar içimizde bir şair varmış, sınavı iptal ediyorum ve dizeleri okuyorum sizlere, sizler de bitince alkışlarınızı eksik etmeyin lütfen ve Fıkret senden, yenilerini de bekliyorum!”

Diyemezdim ki; “Şair değil, müsveddesi bile değilim, müteşair(17) dense belki!”

Ve okudu; “Deliye her gün bayram” diyorlar, Yalnız deliye mi mahsustur, her günün bayram olması? Başlangıç güzel değil mi çocuklar?”

“Gün açar,
güneş bayramdır,
Gece kavuşur yıldızlarına,
yeryüzünün yakamozlarında
mehtap bayramdır,
Açsam bayramdır,
karnımı doyursam bir lokma ile
bayramdır,
Susuzsam bayramdır,
susuzluğumu gidersem bir damla suyla
bayramdır.

Bir hırka yeterlidir bayram için
güler, ağlarım,
hüzünlenir, neşelenirim
şarkıların, türkülerin diyezinde, bemolünde,
renklerin ışığında, karanlığında sessiz…

Nasıl desem?
Yaşamla ilgili her şey bayramdır
Gün gelir ölürüm
kavuşurum Tanrıma
bayramdır.

Ve ben hep deliyim!(18)

Alkışladı kardeşler, arkadaşlar beni. Sadece yanımdaki sessizlik üzdü beni. Öğretmenim;

“Serbest zaman, Fıkret önderlik etti, hepiniz bir şeyler, karalamaya, dizelemeye çalışın, uyaklı-uyaksız fark etmez, içinizden geldiği gibi, hissederek ama…

İptal ettiğim yazılı sınav sorularınızı da son sınıf öğrencisi olarak bir gözden geçirin, belki gelecek sınavda aynıları çıkabilir, hatta mezuniyet sınavınızda bile. Tam numaralar almanız benim ancak mutluluğum olur, öğretebilmişim diye! Benden söylemesi…”

İşte ayırım yapmayı meziyet(69) sayan öğretmenler dışında kalan biri.

“Alındı, anlaşıldı!” diye fısıldadım Firdevs’e. Fısıldamam yeterli değildi bana göre, tehdit de etmeliydim! Ettim de;

“En kısa zaman içinde bana vakit ayırmazsan, yok ederim kendimi, kendi başıma ölürüm. Ömür boyu görmezsin beni bir daha. Sana vereceğim en fazla süre 48 saat. Şu an itibariyle yaşamından çekileceğim zaman başladı…”

“Gerçekten delisin!”

“İspat etmemi ister misin?”

Sırtını döndü, ben de dizelerime, Yahya Kemal BEYATLI’dan, Murat KEKİLLİ’den (ç)alıntılarla;

“Günlerden bir gün
-belki hemen bugün-
ölürüm
ölebilirim yahut
Tanrının takdiri…

Mademki kimse bir şey götüremiyor öteye
Bu; benim için de belli…

Ama dizelerim kalır baki
anlayana,
anlayanlara…
(19)

Sığıştırıverdim, defterinin arasına, aklımın ucundan bile geçmezdi, hemen alıp, okuyacağı, oysa duygu sömürüsüne(2) devam ederek bir uygun zamanda “Kapın her çalındıkça o mudur, diyeceksin!(20)diye söylenirken “Oku! (21)” demek isterdim ona dizeleri.

Öğlen paydosu caddeye çıkarken elimi tuttu sürüklercesine, gözlerden uzak bir banka oturtturdu beni;

“İçerde vıdı-vıdı edip(1) duruyordun, nedir derdin söyle, 48 saat süreye de gerek yok, hadi. Ki ben de istemesen de gerekenleri söyleyeyim sana!”

“Başlangıçtan?”

“Mümkünse evet, lütfen!”

“Etrafındakiler, dedin?”

“Eee?”

“Sen yanımdayken gözlerim ilişir mi onlara? Sen yanımdayken bakarlar mı onlar benim gibi hanzo bir taşralıya?”

“Ben de taşralıyım, bu anlamsız kinaye(3) de ne demek oluyor şimdi? Utanmasam ‘Lâf sokuşturmaya mı çalışıyorsun?’ demek geçiyor içimden.”

“Asla aklımın ucundan bile geçmez, seni iğnelemek, seni üzecek bir şey söylemek. Hem sen asla onlara benzemeyensin, benzemezsin de…”

“Yaa? Anlat bakalım, başka ne cevherler var, dilinin ucundan geçen, beyninde biriktirip sıraladığın, belki dizeler haline getirmeyi kurguladığın!”

“Senin deyişinle sınıfta J’ler çok ve ilk 14 arasında sana göre senin gibi olmayanlar. Yüz güzelliklerine bakıp da içlerini göremediğinler onlar…”

“Yani sen onların da, benim de içimi görüyorsun, doğru mu anlamışım?”

“İki sözümün arasına lâf sokuşturmaya çalışmasan olmaz mı Firdevs? Tamam, doğru, hiç birinizin içinizi görmesem de, ben seni hissediyorum, orada benim yerleşmemi bekleyen bir kalp olduğunun farkındayım!”

“Ey müneccim(3)! Ey kâhin(3)! Beri gel!”

“Saçlarım ağarıp yok oluncaya, dişlerim dökülünceye, belim bükülünceye kadar benden aynı sözleri duymasan bile hissedeceksin. Çünkü…”

“Çünkü…

Aklını peynir-ekmekle yemişsin!”

İkinci “ü” harfi o kadar uzun sürmüştü ki!

“Sen, öyle san! Sınıfta olan sınıf arkadaşlarım değil, yanı başımda olup sözlerime tahammül eden, en basitinden sevgiyle olmasa da saygı ile dinleyen önemli benim için. Yani, diğerleri…

Arkadaşlarım, kardeşlerim diyeceklerim? Onların her birinin hayalleri, hatta kesin bir dille söyleyeyim, düşünceleri; dilekleri, arzuları, istekleri hatta emelleri Abidin gibi yakışıklı, kibar, centilmen, zeki, hatta zengin olanlar…

Hele ki doktor, subay, mühendisler ya da hayallerinde ne gibi birini yaşatıyorlarsa…

Bir şey demeyecek misin?”

“Anlat, bayağı heyecanlı. Siyasetçi, ya da edebiyatçı, şair olmalıymışsın!”

“Hiç de önemli değil, sen yanımda değilsen! Bak, şöyle dillendirmeye devam edeyim düşüncelerimi. Mutluluk ve saadet o kadar ucuz ve fiziksel değil Firdevs! O cicim ayları çabuk geçer, ya sonra? Hele ki bebek olmuşsa? Sosyal, ailevi, ekonomik, genetik anlaşmazlıklar o bebeğin önünde ve arkasında ne sorunlar yaşatır, bilmek mümkün değildir öncesinden, eğer sadece fizik ve onun yarattığı veya yaşattığı muhtemel gelecek gereği kadar iyi görülmemişse, görülmezse?..

Bilmek, ileriyi tahmin etmek, düşünmek sevginin artısıdır, bence. Bilirsen mutlu olursun, mesut olursun. Ben beni biliyorum, seni de öğrendiğimi, bildiğimi sanıyorum, en basitinden daha, daha da ilerileri adımlayıp seni bilmekte ilerlemek, öğrenmek istiyorum. Tabidir ki eğer sen de beni bilmek istersen, hem de bugünden, bugünlerden…

Dileğim; ömür boyu beni sende, seni bende yaşamak dileğim, eğer sen de istersen. Ancak bil, seni zorlayamam…”

“Neler söylediğinin farkında mısın sen? Pedagog(22) musun, yoksa Abidin’i mi kıskanıyorsun? Ya da her şey bitmiş, olmuş, ilerilerimizde birbirimizi anlamamız için, anlaşmamız kalmış gibi?”

“Sen bırak beni, bir şeyleri istemezsen, ben, ben başıma neyi ister, neyi tahayyül edebilirim ki? Sen bende varsın! Bilmesen de, istemesen de, arzulamasan da, hayallerinde bile gerçekleştirmeyi düşünmesen de! Ben, ben olarak, yaşamımızın bu devresinde tesadüflerin desteklemesi de olsa kaderimizin bizi bir araya getirdiği, birleşmemizi istediği inancındayım. Hatta öyle ki, hayallerimde mezun olacağımızı bile kurgulayıp ikimizin de doktor olacağımızı düşlüyorum!”

“Yani ikimizde mi doktor olacağız, diyorsun?”

“Neden olmasın?”

“Sen en iyisi doktor yerine edebiyatçı ol, şair ol, sana yakışan? Ya da bu kadar sözleri hafızladığına(1) göre; psikolog(22), psikiyatr(22), pedagog gibi bir şey ol, beni karıştırmaksızın!”

“Ben sadece senin için şairim. Senin için yazan, dizen, uyak üstüne uyak karalayan. Benim dileğim, arzum, isteğim senin de, benim de doktor olmamız? Ancak çöpçü olursam, dileğim bu meslek sahiplerini aşağılamak değil asla, sevmez misin, sevmek istemek misin beni?”

“İlk defa doğru bir soru! Düşünmem gerek!”

“Ben olarak mı, hiç olarak mı?”

“Sen benim için asla ‘Hiç!’ denen biri olmadın bu günüme kadar ki yaşamımda, okula, bu sınıfa başladığımızdan, yanındaki beraberliğimizden beri. Olamazsın da asla hem? Ancak ‘Şu Abidin’i kıskanıyor musun yoksa?’ deyişim hâlâ cevaplanmadı!”

“Çulsuz, çirkin olsam da onunla aynı seviyede olmayı bile yakıştıramam kendime. Ben, benim; senin olmayı, baştanbaşa senin olmayı dileyen, isteyen ben...

Ve sen ben başıma ölmeme rıza göstermezsen, benim olmanı istediğim…

Hemen değil, akıl ve mantığımız bize ‘Evet! Hadi!’ diyene kadar!”

“Sana bu kadar sözlerine karşı cevap vermek için ne kadar şansım var yani? Dur! Sen söyleme! Ben düşüneyim sürpriz olsun. İşte zil çalıyor, öğle paydosu bittiği için, sayende iki lokma bile atıştıramadığım!”

“Sen dile, ben senin için, haşa(3) Allah’ı karıştırmaksızın günlerce oruç tutarım senin için!”

“Duygusal birisin. Burada oturduk, konuştuk, iki sınıf arkadaşı gibi. Bana söz gelsin istemezsin, değil mi? Ne dersin, aynı sırada yana yana, ancak sırt sırta iki yabancı olalım mı, sen yoluna ben yoluma gibi?”

“Bugünün ders sonuna kadar yalnız desem bile bu ‘Olmayacak bir duaya âmin!’ demek gibi bir şey!”

“Peki, üreteceğin yeni cevherlere kadar diyeyim ben!”

“Hiç olmazsa iyi dilekler deseydin sınıfımıza gidinceye kadar?”

“İyi dilekler…”

“Beni sabırla dinlediğin için teşekkür etmeliyim! Olsam da, olmasam da hep iyi, aydınlık, güzel bir yaşamın olmasını dilerim Firdevs!”

Ayrılık; yaman bir kelime(23) ki öylesine?”

Der miydim? Diyemezdim, kendime bile hem!

Elini uzatıp “Tutuyorum!” dediğinde, elini uzatmaktan çekinmişse karşındaki dünyada uzanıp ellerini tutmak istediğin ilk, tek ve son kişi, ellerini bomboş kalmışsa…

O zaman bakakalırsın “Sevdiğim!” dediğinin arkasından ve erkeksindir ya, ağlayamazsın(24), dizginlersin kendini.

Umudun ne, nasıl ve neleri getireceğinden emin olamadığın yeni bir gündür ders sonunda, başlayacak yarın için bilmece gibi gizli. Aslında bilmecelerde soldan sağa, yukarıda aşağıya çözümler var gibi gözükse de senin bilmecende ne ipucu, ne de çözüm için bir açıklama vardır.

“Yarın” yeni bir gündür, “Yarın” anlamında, gecikmesin düşüncesinde ve hazırlığında, ama yarın ötesindeki gelecekteki diğer yarınları düşünme zorunluluğu olmaksızın…

Sakindim sıramda, henüz gelmemişti J’ler, diğerleri, hababam teferruatı, hepimiz hazırdık, Şairin; “Meğerki bağa haber geldi yardan bu gece(25) değişi gibi sınıf, belki de sadece benim dünyam aydınlandı, gizli dizelerimde, onun için sadece bir kaçı olarak.

“Yaşamak güzel, doğdum, yaşadım, hürüm,
Mutlaka vardır hayatımda suç-cürüm,
Pervasız tükense de kalan ömürüm,
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!

Diyemem ki; ‘Hiç yanlış adım atmadım!’,
Hangimiz der ki; ‘Günahsız hiç yatmadım!’
Mümkün mü demem; ‘Haram lokma yutmadım!’
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!

Bazen gündüzüm olmadı, bazen gecem,
Bazen yetmedi, bir kelime, tek hecem,
Bazen de cismime dedim; “Ne edicem?!”
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!

Yaşamdan ayrılmak zamanı gelince,
Beden-ruh ezcümle gark olur sevince,
Yalnız ‘Evet!’ derim, yeter iki hece,
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!
(26)

Gülümsedi ve yaşam başladı benim için. Ama o da ne? İşaret parmağının tersi ile burnunu daha öncemde de anlattığım gibi kaşıyor mu, yukarıya doğru mu kaldırmaya çalışıyordu ne?  Daha önce de birkaç kez şahit olmuştum, şimdi ilk kez ikaz etme gereğini, belki de gerçeğini duydum;

“Yapma öyle kız! O güzel burnun, özellikle burnu büyük J’ler gibi olacak. Baksana iz bile olmuş (“Kemer gibi” demekten sarfınazar etmiştim(1))”!

“Yani burnum fiziksel olarak büyürse, beğenmem demek mi istiyorsun?”

“Hoşlanmak, beğenmek değil, canımdan bir parça, canımın içisin. Ben burnunla değil, seninle yaşıyorum ve yaşama devam etmek, ‘Beni iste!’ demek istiyorum. Tik mi alışkanlık mı, her neyse ‘Yapmasan!’ demek geçiyor içimden!”

“Dinime küfreden bari Müslüman olsa(2)

Kelin merhemi olsa(2)

Ya da tencere dibin kara(2)

Senin ‘Alışkanlık’ dediklerinin hangisini anlatsam ki, beni tırlattıran(1), çileden bile çıkartan(1)? Paralar, helikopterler, sallanmalar…”

“Söz versem; ‘Seni bir daha tırlattırmayacağım, çileden çıkartmayacağım!’ diye…”

“Memnun olurum!”

“Bunu; benim bana, senin sana söz vermemiz olarak algılayabilir miyim?”

“Peki, madem(3)!”

“O zaman teklifim şu; her ne kadar şu ana kadar elini uzatmamış olsan da, birbirimizde bu yanlışı gördüğümüzde…”

“Tamam, ellerimize vuralım! Hoca geldi, artık sus!”

“Söz…”

“Sus!”

Öylesine uzun bir “u” çıkmıştı ki ağzından, bütün sınıf duymuştu neredeyse ve İngilizce hocamız her zamanki gibi ikaz etmişti;

“Stop talking children(2)!”

Ancak İngilizce öğretmenimiz derse başlayamadı, çünkü elinde enjektör dolu torbalarla ve beyaz önlüklerle birkaç arkadaş ve Müdire Hanım;

“Affedersiniz hocam, dersi böldük, ama çocuklarımızın sağlıkları için iğnelerini olmaları gerek! Çocuklar, hemşire ve doktorlarımıza uyun, çantalarınızı toplayın ve aşılarınızı olduktan sonra istirahat için evinize yönelin. Yarın izinlisiniz!”

Galiba sonlara kalan sınıflardan biri idi sınıfımız. J’ler dâhil on üç kız arka sıralardaki oğlanlarla yer değiştirmişlerdi sanki. Artık canları mı kıymetliydi, korkuyorlar mıydı, ya da kaba tabirle, “Yusuflama(3)” haklarını mı kullanıyorlardı, bilemiyorum.

Ancak Firdevs çantasını toplayıp ön sıraya geçmişti. Pabucumu dama attırma hakkımı ona kaptıramaz, veremezdim, ben de diğer hemşireye yöneldim.

Kızları merak ediyordum, oğlanlar sırayla aşılanıp çıktıkça iyot gibi açıkta kalacaklarından(1) habersiz miydiler acaba? “Uf!” olmak(1) sırasının onlara da geleceğini bilmiyorlar mıydı ki?

Firdevs’le aynı anda çıktık kapıdan.

“Acımıştır, öpeyim de geçsin!”

“Kaşınıyorsun galiba?”

“Yoo! O uçları sırf bana eziyet etmek için sert olan ayakkabılarınla vurmanı istemem!”

“Bak hele! Demek, bacaklarıma da baktın sen! Düşman ayağa bakarmış, oysa. Gerçekten ‘Sapık’ adını sapık olarak hak eden senmişsin sınıfımızda? Kim bilir başka açığa çıkmamış saklayıp gizlediğin ne foyaların(3) vardır, bilmediğim? Bir de ne kadar güzel yalanlar söylemişsin bana, inanmak istediğim, inandığım, hatta gerçekten hoşuma giden. Senin gibi sapıkla arkadaş olacağımı nasıl düşünürsün ki?”

“Bir söyle, bin işit! Bir espri yapayım istedim…

Pardon Firdevs! Kerelerce pardon! Affedersin! Esprinin senin alanında olmadığını unutmuşum, ciddi kız! Bil ki sapık değilim, asla olmam, olamam da! Seni değil kolunu öpeyim gibi bir düşünce idi, aklımdan geçen. Sen istemezsen, arzulamazsan, izin vermezsen ben seni nasıl zorlarım ki?..

Bir daha espri yapmam, yapmayacağım da, ama sen de arkadaşlığını ertelemek gibi bir sözü bir daha söylemezsen memnun olurum. Tamam, sırtını dön, ama seni benden esirgeme, yalvarmam gerekiyorsa, istiyorsan, yalvarırım!”

Ne diyeceğini şaşırmıştı galiba. Sırtını döndü. Peşinden gelmemi istiyormuş gibime geldi, hüsnü kuruntum(2) gibi olsa da…

“İznin var mı?”

“Arkamdan değil, yanıma gel de söyle!”

Sorgulamam gerektiğini düşündüm Firdevs’i;

“Bak bir ara tahayyüllerimden bahsetmiştim, hani doktor olmak gibi. Bugün bu beyaz gömlekliler aklıma yeniden yerleştirdi bu fikri. Sahi sen büyüyünce, yani liseden mezun olunca okumaya devam edecek misin? Yani benim düşüncemdeki gibi Tıp Fakültesi sınavını kazanıp doktor olacak mısın? Yoksa aklından geçen başka meslekler var mı?”

“Plânım yoktu, ama aklıma sen soktun! Evet, okuyup doktor olacağım. Kadın Doktoru olmak, ya da kadınlarla ilgili ‘İlle de kadın doktor olsun!’ diyenlerin yaralarına merhem, sorunlarına çare olmak isterim, ülkemin neresi olursa olsun!”

“Ben de…

Doğal olarak maddi imkânlarım yerli ve yeterince olursa ve senin yanında olursam, elini tutmama izin vermesen de Türkiye’min her yerinde, ama senin yanında!”

“Tanrı; ‘Yürü ya kulum!’ derse sorunun olmaz gibime gelir!”

“O halde dualarına muhtaç olduğumu bil!”

O yoluna devam etti, ben kendime yönüme, “Affedilmek, ya da gücenikliği sona erdirmek” güzeldi. Yemin etmemiş olsam da, “Tövbeler olsun(2)!” dememiş olsam da bir daha espri yapmadığım gibi, en ufak bir şakamsı tavrım bile olmadı, istediğim, içimden geçirdiğim halde…

Resmi, merhabalar dışında küs gibi geçen günlerden sonra bir gün paydos zili çalıp herkes pılısını-pırtısını(2), tasını-tarağını(2) toplayıp dışarıya yöneldiği halde Firdevs yerinden kalkmakta gecikti biraz. Her şeye rağmen fırsatı kaçırmamam gerektiğini düşündüm;

“Benimle küs gibi olmaktan pişmanlık mı duymaya başladın yoksa. Benim seninle ilgilenmemi, ya da sen benimle ilgilendiğini mi söylemek istiyorsun ki, benim çıkmamı perdeliyorsun, çıkışımı engelliyorsun?”

“Avucunu yala! Hem ben kimim ki?”

“Dünlerde her şeyim olduğunu bilemedim. Bugünlerde her şeyimsin, boşluğumda, seninleyken, ama sensizliğimde anladım. Yarınlarda da her şeyim olarak saklayacağım seni.”

Bir daha ki derste bunun gibi ya da benzeri sözlerine devam edecek olursan, öğretmenime söyleyeyim senin yerini değiştirsin, ne dersin Fıkret?”

Gerçekten kızmıştı, herkesin bildiği ismimi değil, gerçek ismimi söylemişti çünkü.

“Tamam, sustum! Tamam, elini uzatma, tutmama izin verme, ama nefesini esirgeme yanımdan, ölürüm. Ara sıra da olsa gözlerine bakmazsam yaşayamam!”

“Hâlâ aynı terane! Baş edemeyeceğim(1)! Hemen Müdire Hanıma gidiyorum!”

“Dur! Gitme! Ne dersen, söz…”

“Yemin et!”

“Çok ağır değil mi?”

“Sen bilirsin!”

“Hani yabancıların yaptığı gibi parmaklarımı üst üste getirsem, tek ayağımı kaldırsam, totem yapsam(1)…”

“Hâlâ aynı kulvarda koşma çabasındasın, çakallıkta çakal lâkaplı arkadaşımızı nerdeyse yaya bırakmak üzeresin ki pes(27)!”

“Sen de bana yaşamayı kısıtlama öyleyse!”

“Bir kez daha; sen bilirsin!”

“Ufacık bir düşünme payı?”

“Yarın sabaha kadar, peki!”

Dışarıya yöneldi, “Ben de…” diyecektim ki, sırtımda müthiş bir kaşıntı, elimin erişemediği frenledi beni, kapının keskin kenarına yöneldim, sırtımı dayayarak kaşımak, sürtünerek gidermek için.

Firdevs geciktiğim için merak etmiş,  değil merak ederek döneceğini tahmin etmek, aklımın ucundan bile geçirmem mümkün değildi, o kadar sitemi bana yükledikten sonra hele.

“Hayırdır? Ne oluyor? Ne yapıyorsun öyle?”

“Sırtım kaşındı, elim erişmiyor. Ben de böyle kaşınmaya çalışıyorum işte!”

“Dön bana sırtını, şaşkın mikrop!”

“Ya mikrobum sana bulaşırsa…”

“Aşılıyım, aşım var ya!”

“Peki, bak etrafta çıt bile yok(28), her taraf ıssız, sessiz. Ya şimdi sırtımı kaşırken aniden dönüp seni aşı zamanından kalma istekle öpmeye kalkışırsam…”

“Ya ben sana Osmanlı tokadı(2) yerine Osmanlı yumruğu aşk edersem?”

“Sevenin vurduğu yerde gül bitermiş!”

“Hele bir dene de gör, gül mü, kaktüs mü bitermiş?”

“Seven” kelimesine ilişmemişti.

“Benden günah gitti!” deyip döndüm, ya sözünü tam olarak bitirmemişti, ya da beni istiyordu, dudakları aralık, gözleri kapalı…”

Ben ikinci durumu varsaydım ve gerçek bir kaktüs isabeti aldım, balyoz gibi, ama değdi.

Elimi beline doladı, bana yaklaştı bu sefer kendisi.

“O iki kelimeyi söylememek için hâlâ niyetli misin? Çok mu zor; Benim gibi gayret et! Çok kolay; ‘Seni seviyorum!’ diyeceksin, vaz geçmek için şansın yok!”

“Bu yola beraber çıktığımızı düşünüyorum, bu da sana uyuyorum demek!”

“Sevmesem de, demek mi oluyor bu?”

“Sevmediğimi söylemedim, seni öptüm, içimden gelerek, isteyerek, bugün için buna hakkımız olmadığını bile bile. Ama birbirimize fırsat vermeliyiz. Daha liseyi bile bitirmedik. Birbirimize uymak yerine, birbirimize uymaksızın çok çalışıp liseyi bitirsek ve sonra beraber yaşama dönsek, ilerimizi beraber görsek, daha iyi olmaz mı?”

“O halde şu anda yaşadıklarımızı hemen unutalım ikimiz de. İki yabancı olmayalım ama. Elim elinde olsun isterim, ama sana dokunmayı bile yasaklıyorum kendime şu an itibariyle. Beni kucaklamanı bekleyip isteyemem, sen de beni isteme. Kokunu sindirmeme, nefesini hissetmeme, ara sıra da olsa gözlerinde yaşamama izin ver, bu benim için yeterli, şimdilik!”

“Yani beklemek gerek diyorsun, hele ki üniversiteyi de kazanırsak?”

“Ben ömrümü sana adamışım, kul-köle olmayı dilemişim, sen benim olacaksın diye nasıl beklemem ki? Üstelik inkâr etme, inanmam çok zor çünkü. Bu kadar yıl öncelerinden benim ömrüme katılmak senin de dileğindi!”

“Gaipten ses mi aldın(1) ki, ben seni nereden bilebilirdim ki?”

“Hayallerini, rüyalarını yokla benim gibi, ben oradaydım!”

“Gerçek! ‘Hayır!’ diyemem. Sen bendeydin.”

“O halde ben ömür boyu seninim, sen de benim olmayı dilersen, ama hemen cevap verme!”

Ertesi gün, biz, bizsiz olamayacağımız kanaatini yaşıyorduk, ailelerimizi haberdar ederek.

“Hele okulu bitirin!” dediler. Eyvah, bu altı sene de üniversite eğitimi demekti ki, uzaktan uzağa. Ya, üniversiteyi bırakacaktık, ya da…”

Sözleştik, noktasına, virgülüne kadar aynı tercihleri yaparak sınavda aynı puanları alarak, aynı fakülteye kaydolduk. Hazırlıklıydık. Tesadüf başlangıç olarak yurtlarda yer bulamamıştık ikimizde, arkadaşlarımızın evinde sığıntı olarak yaşamak bizim için uygun değildi.

Eee! Ev tutmak gerekti, şöyle uygun kira ile. Ayrı ayrı? Pek akıl kârı değildi! Eee! Ateşle barut bir arada olur muydu? Olmazdı tabii!

“Eh mademki çocuklar aralarında anlaşmışlar, Allah’ın emri…”

Karı-kocayız, resmen de, dinen de, ama değiliz. Okulumuzu bitirecektik önce.

Zaman geçmek bilmese de bitirdik de…

Sonra aynı binada iki yer kiraladık başlangıçta.

Karım bana askerdeyken baktı.

Döndüm, sonra kiraladığımız dairelerin sahipleri olduk, ilerleyen zamanda.

Kapılardan birinin üstündeki levhada “Çocuk Doktoru Fıkret” yazılıydı gerçek ismim olarak, karım öyle dilemişti. Diğerinde; “Ana-Çocuk Sağlığı ve Doğum Uzmanı Firdevs” yazılıydı.

Bir ömür böyle geçecekti, başlangıcında bir kısım eksiklikler olsa da…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Abidin; İbadet eden, tapan kullar.

Jale; Gece oluşan, sabah yaprakların ve çiçeklerin üzerinde görülen damlacık, ince nem. Çiy. Kırağı. Şebnem.

Jaledar; Üzerine jale, çiy, kırağı düşmüş.

Jalenur; Parlayan, ışıldayan jale, çiy.

Jülide; Karışık, karmakarışık, dağınık, perişan, birbirine girmiş. Derinlik.

Janset; Güneşin Doğuşu (Çerkezce).

Ajda; Filiz, sürgün. Çentik, çentik olan her şey.

Ajlan; Hızlı, çabuk, telaşlı kimse.

Rojin; Güneş, gün ışığı (Kürtçe).

Rojda; Gün doğumu, güneş (Günaydın anlamını da kapsar, Kürtçe)

Sultan, Su; Su; İçtiğimiz su. Ayrıca; okunuş tarzına göre, bir şeyin kenarına yapılan süse de “su” denilmekte. Sû şeklinde söylenildiği takdirde, “asker” demektir.  İki ayrım daha söylenilebilir belki. “Suy” şeklinde denilebilirse de esas okunuşu “su” olan farsça bu kelimenin anlamı “taraf, yön, cihet” demektir. Eğer “su” kelimesinin sonuna -i eklendiği takdirde “kötü, fena” anlamına gelmektedir: “Su-i niyet; kötü niyet, su-i misal; kötü örnek”  ve öyküde ismi geçenlerin anlam fakirliği gibi. Bu sözlere şunu da eklemek gerek galiba: Sonradan sosyetik olan (farkındaysanız “görme” demedim) “Sultan” isimli kızlar, kendilerinin “Su” diye çağırılmalarını istemektedirler, nasıl ki “Emine” ismi “Mine” ise. Ya da Emoş (Emel) Memo (Mehmet) Fatoş (Fatma)…

Emine (Mine); Arapçadaki “Âmine” isminden türetilmiştir. İnanılır, güvenilir, sakıncasız, tehlikesiz. Yüreğinde korku olmayan. Korkusuz.

Firdevs; Cennet, cennet bahçesi, cennetin tamamı veya bir bölümü (cennette altıncı kat). İçinde her türlü ağacın özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe.

Fıkret (Fikret); Fikir, düşünce idrak. Zihin, akıl. Murat, maksat, niyet.

Vehbi; Tanrı, ya da yaradılış vergisi olan.

Bu vesile ile söylemem gerekli ki; o kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek, ya da özenerek yahut da nüfus memurunun hatalarıyla  (öyküde ismi geçen Fıkret gibi) çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı) Örnek; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; Put gibi.

(**) Bazı söz ve söylemleri abartmış gibi olabilirim. Ancak, gerçekten bir fırça darbesiyle elma çizen resim öğretmenimiz, kemanının yayıyla işaretlediği öğrenciye çaldığı notayı soran, ya da teypte çalınan bir musiki parçasındaki enstrümanların adlarını yazmamızı isteyen müzik öğretmenimiz yaşamımızda yer aldı ki hüsran sonucu hepimizin ağzından çıkan tek söz; “Yandı Gülüm keten helva!” idi. 

Kız kardeşlerimize karşın dünyanın fırçasını yediğimiz ve çok sunturlu küfürleri işittiğimiz gaddar ve zalim askerlik dersi öğretmenimizi saymazsak olmazdı. Beden eğitiminden yazılı yapan beden eğitimi öğretmenimizi anlattım, defter-kitap açık olarak felsefe-mantık sorularına yönelten felsefe öğretmenimiz, “Stop talking children!” dedirtecek kadar tırlattırdığımız İngilizce öğretmenlerimiz oldu.

O tarihlerde din dersi var mıydı hatırlamıyorum, ama diğer badem bıyıklı, gür sakallı bir din dersi hocamız olsaydı, Kur’an’la, namazla-niyazla ilgileri olmadığını sandığım, Fatih, Kevser, Yasin isimli arkadaşlarımızın Fatiha, Kevser, Yasin surelerini bilmemeleri nedeniyle katliamları vacip olurdu gibime gelir, dolaysıyla da bu dersten sınıfta kalmaya namzet kesin adaylardı, diyebilirim.

Gerçekten kız arkadaşlarımızı (kardeşlerimizi) ön sıralara oturtan ve onlara gevşek sorular sorarak bizlere göre başarılı sonuçlar kazandıran bayan öğretmenlerimiz oldu, özellikle kız çocuğu olan anne öğretmenler.

(***) O günün belki de klâsik olan cevap bulmakta zorlandığımız, bugünün dünyasında internetten bulabileceğimiz suallere o tarihlerde Fransız kalmamızdan doğal ne olabilirdi ki?

İstanbul’un Fethi; 29 Mayıs 1453 Fatih Sultan Mehmet tarafından.

Ekmekleri Yoksa Pasta Yesinler; 1789 Fransa İhtilâlinde Marie Antoinette’ye yöneltilen söz yanlıştır. Sözdeki çevirme hatası brioche denilen (Kruvasan da diyeceğimiz) bir çörektir ki bu söz, daha önceden 1740 yıllarında aristokrasinin çöküşü olarak Jean-Jacques Rousseau tarafından da kullanılmıştır.

Kızılırmak; Türkiye topraklarında doğarak Türkiye topraklarında denize dökülen en uzun (1355 Km) akarsudur.

Gay Lussac; (Louis Joseph); Fransız fizikçi ve kimyacısı. Atmosfer, gazların sabit basınçta genleşmeleri ilgili buluş sahibi.

İstiklâl Marşı; Her milletin bağımsızlık sembollerinden biri bayrak (Bizim için ay yıldızlı bayrağımız), diğeri ise milli marşı (Bizim için İstiklâl Marşı)dır. Türkiye Cumhuriyetinin milli marşı için ödüllü yarışmaya 734 şiir katılmış olmasına rağmen Mehmet Akif ERSOY başlangıçta “para ödülü” konulması nedeniyle katılmamış, daha sonra ikna edilerek katılmıştır.

Mehmet Akif ERSOY’un ordumuza ithaf ettiği ve para ödülünü kabullenmediği şiir; İstiklâl Marşı olarak 25 Mart 1921 yılında kabul edilmiş, şiirin ilk iki kıtası önce Arif ÇAĞATAY, sonra Osman Zeki ÜNGÖR (bugünkü hali) bestelenmiştir. İnkisarla söylemek isterim ki, hâlâ yaşayan devlet büyüklerimizden bir kısmı hâlâ diğer ülkelerin milli marşlarına, “Falan Ülkenin İstiklâl Marşı” demektedirler ki, hüzün…

“Sus küçüğün söz büyüğün!” kullanılması gereken şekildir, tıpkı; “Güzel bakmak sevap!” gibi.

Geçme namert köprüsünden, ko aparsın su seni…; Üç-beş kuruşluk menfaat için boyun eğme, başını dik olsun. Kötü insanlarla karşılaşmamak için gerekli tedbirleri almalı.  (Namert köprüsünden geçme, bırak su seni götürsün) Kanuni Sultan Süleyman’a atfedilen bir deyiş.

Taş Kafa; Sağlam ve dayanıklı kafa.  Ancak işlenmemiş ve işlemeyen, et beyinli kalın ve alık kafa.

Beton Kafa; Taş kafaya göre daha sağlam ve dayanıklı kafa.  Ancak işlenmiş olmasına rağmen işlemeyen, et beyinli kalın ve alık kafa.

Toslumbağa; Yeryüzünde böyle bir hayvan yok, uydurmadır. Herhalde Tosbağa ile Kaplumbağa evlenmiş olabilirler mi?

Ayastefanos Anlaşması; 93 Harbi denilen, 1877-1878 yılları arasındaki Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan ateşkes ve barış anlaşması olup 3 Mart 1878 yılında Ayastefanos (Şimdiki Yeşilköy-İstanbul) da yapılmıştır.

Mogan Gölü (Ankara-Gölbaşı Gölü); Türkiye’de en küçük yüzeyli göl yaklaşık 6 Km2 büyüklükte.

Şirpençe; Birkaç tane kan çıbanı bir arada bulunur ve çevreye ve derinlere doğru genişlerse bu tür çıbanlara karbonkül, halk arasında “Şirpençe” denir. Ağır seyreden durumlarda mikroplar kana karışır ve öldürücü olabilir. Nitekim Yavuz Sultan Selim bu çıbandan ölmüştür.

Müstefilâtün; Aruz ölçüsü olup en bilinen şekli Yahya Kemal BEYATLI’nın SESSİZ GEMİ  şiirindeki “Artık demir almak günü gelmişse zamandan...” dizelerindedir.

Üç Adım Atlama Rekoru (Erkekler); Jonathan Edwards (İngiltere) 18.29 metre. Berk Tuna (Türkiye) 16.67 metre.

Üç Adım Atlama Rekoru (Kadınlar); Inessa Kravets (Ukrayna) 15.50 metre. Sevim Sinmez Serbest Türkiye) 13.95 metre.

Salinas; Romanya’da tuz yoğunluğunun olduğu bir kent ismi olup, tuz anlamında kelimedir. Ayrıca, Amerika, Brezilya ve Küba’da şehir olarak vardır.

Cibutu Ülkesinin Başkenti; Doğu Afrika’daki ülkenin başkenti de Cibutu’dur.

Togo Cumhuriyeti Bayrağı; Yeşil (en altta, ortada ve üstte 3 adet) Sarı (2 adet, aralarda) beş ayrı yatay şerit, gönder tarafının (sağ üst kısımda) içerisinde büyük beyaz bir yıldızın bulunduğu kırmızı bir dikdörtgen koyulması ile oluşturulmuştur.

Nijerya Para Birimi; Nijerya Nairası (NGN)

Nil Nehri Uzunluğu; Dünyanın en uzun nehri olup 6.650 Km uzunluğunda, 3.400.000 Km2 havzası vardır.

Palk Boğazı; Hindistan ile Sri Lanka arasındaki boğaz

Belçika Resmi Dili; Belçika halkı tek resmi dil konuşmamaktadır. Etnik bir yapıya sahip olduğundan Felemenkçe (Hollanda lisanı) Fransızca ve Almanca dilleri konuşulmaktadır.

Fernando Macellan; Gezgin, kâşif. Dünyanın çevresini dolaşan, deniz yoluyla ilk seferini tamamlayan bu yolla tarihe geçen, Mecellan Boğazına ve Pasifik Okyanusuna sakinliği nedeniyle bu adı veren son yolculuğunu tamamlayamadan Mactan Savaşında yaralanıp ölen Portekizli denizci.

Kristof Kolomb (Christopher Columbus); Cenovalı denizci ve kâşif. Amerika’yı keşfettiği söylenir ki yanlıştır. Daha önce İskandinavların ulaştığı, Kristof Kolomb’un Amerika’nın yeni bir kıta olduğunu bilmeden öldüğü söylenir. Amerigo Vespucci; İtalyan tacir. Astronomi, kozmografya ve coğrafya konularında deneyimli denizci. Güney Amerika’nın Kristof Kolomb’un zannettiği gibi Asya’nın bir kısmı olarak değil, yeni bir kıta olduğunu keşfetmiştir. Kristof Kolomb’un karşılaştığı yerliler gerçekten Adem-HavaTeorisi ile Darwin’in Evrim Teorisi çatışmaktadır. Evrimleşmenin bir sonucu olarak türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumunu, evrime etki eden faktörler ve mekanizmalar ile açıklayan teoridir.

 Deniz Mili; 1.852 metre.

1= 2 olabilir mi? 0 ile 2 rakamı arasında sadece 1 rakamı vardır. Oysa çıkartma yapıldığında sonuç 2 dir. Demek ki 1=2 olabilir (miş)!

Susak Ağızlı (Kapçık Ağızlı); Bir bakıma yalaka anlamında küfür gibi kullanılan anlamsız ve boş konuşan kişileri anlatır.

Esti nesim-i nev-bahar  (bahar yeli), açıldı güller subh-dem (sabah leyin)… Güftesini Nef’i nin yazdığı, Bestesini Hacı Arif Beyin yaptığı, en iyi yorumlayanın Münir Nurettin SELÇUK olduğunu iddia edeceğim Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

Kıskanç; Faruk  Nafiz ÇAMLIBEL’in “Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!” şeklindeki şiirinin ikinci kıtası öğrencinin dediği ve hak etmediği sıfır notunu aldığı dize gerçekten “Dilerim Tanrı’dan ki, …” şeklindedir.

Eski çamlar (camlar değil) bardak oldu; Devir değişti, eski durumların, tutumların önemi kalmadı.

Son bir not olarak açıklamak isterim ki; belki söz, cümle ve kelimeler konusunda çok hassas olduğum için tüm belirttiğim söz ve olaylar aynen yaşanmıştır. Tek eklentim; Kıskanç şiirindeki yanlışlığı yapan hocamın, noktanın değerini anlatmak için söylediği İnkılâp (Islahat, iyileştirme, devrim) İnkilap, (Birincisi kelb (köpek) kökünden gelip “köpekleşmek”, ikincisi, kilap kökünden gelip “devrilmek”) Bu arada hocamızın defalarca ikazına rağmen arkadaşlarımızdan birinin ısrarlı bir şekilde “Korkunçlu” ve “çoğusu” kelimelerini kullanmasıydı.

(1) Baş Etmemek (Edememek); Gücü yetmemek, başaramamak.

Canını Zor Kurtarmak;  Bir felâketten, olası bir tehlikeden (kıl payı) kurtulmak, uzaklaşmak, zarar gelmesini önlemek ya da en basitinden engel olmaya çalışmak.

Çileden Çıkarmak; Çok kızdırmak.

Gaipten Haber Almak; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber almak. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp olma durumu.

Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.

Hafızlamak; Çok çalışmak, ezberlemek. Bir şeyleri akılda tutmak.

Havale Etmek; Bir şeyin alınmasını, yapılmasını bir kimseye bırakmak, devretmek.

İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirliliği, ortada kalmak. Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.

Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.

Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.

Tırlattırmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek.

Totem Yapmak; İlkel toplumlarda bugün modern yaşamda da bazı hareketlerle bazı şeylerin olması ya da inkâr edilmesi anlamında işaret.(Ayağını kaldırmak, parmaklarını üst üste bindirmek gibi).

Uf Olmak; Genelde çocuk dilinde bir yeri acımak, ufak şekilde yara almak, sivilce çıkmak vb.

Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.

(2) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

Clever Girl; Zeki, akıllı, cin gibi, zarif, becerikli, yetenekli, esprili kız. (İngilizce)

Çift Dikiş; Çifte dikiş. Bir sınıfta iki yıl üst üste okuma, sınıfta kalma. Birbirinden geçen iki sıra düz dikiş.

Dinime küfreden(söven) bari Müslüman olsa; Başkalarını eleştirirken aynı yanlışı yapanlar için söylenen söz.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Kelin Merhemi (İlâcı) Olsa Başına Sürer; Kendi derdine çare bulamayan kişiden aynı durumda olan bir başkası yardım beklememelidir.

Medarı İftihar; Övünülen, onur duyulan, iftihar edilen şey ya da kimse.

Nevi Şahsına Münhasır; Kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

Pılı-Pırtı; Eski eşya.

Stop Talking Children; (İngilizce); Konuşmayın, konuşmayı kesin çocuklar!

Tas-Tarak; Gitmek üzere bütün eşyasını toplamak anlamında

Tencere dibin kara, seninki benden kara; Kötülük, kusur yönünden sen benden daha betersin.

Tövbeler Olsun; Bir kimsenin herhangi bir işten çok pişman olarak tekrarlamama kararı aldığını anlatan söz.

(3) Antipati; Karşıtduygu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Bravo; Aferin, yaşa anlamlarında “Aferin” takdirine göre biraz daha az teşvik edici kelime. (yabancı dil).

Dangıl; Argoda; kısaca “Dangalak” kelimesinin kısaltılmışı olarak kullanılmakta. Bazen; “Dangalanak” şeklinde de söylenmektedir. Kabaca davranan, konuşan.

Favori; Yüzün iki yanına bırakılan sakal demeti. Herhangi bir yarışta üstünlük sağlayacağına inanılan kimse, takım, hayvan, şey. En çok beğenilen.

Fonksiyon; İşlev. Bir nesnenin gördüğü iş, nesnenin iş görme kabiliyeti, görev.

Foya; Saklama amaçlı gerçek niyet dışındaki kötü bir niyet. Bir şey üzerine çekilen ince kaplama.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Gâvurca, Gâvur Gibi; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler gibi tavırlı, Dinsizce, merhametsizce, acımasızca, inat edercesine.

Gay; Neşeli, şen, keyifli, kaygısız anlamlarında olmakla beraber, eşcinsel erkek.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz kimse.

Hâşâ; Dine aykırı bir ihtimalden söz edilirken kullanılan söz. Asla. Katiyen. Öyle değil. Allah korusun. Bir durum ya da davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan söz.

Iskarta; Herhangi bir nedenle değerini yitirmiş.

İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum.

İmaj; İmge. Görüntüleme. Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey. Düş, Hayal. Hayalet. Manzara. Bir nesnenin sureti. Genel görünüş, izlenim.

Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Madem; Tek başına anlamı olmayıp önündeki ya da ardındaki cümleyle bağımlı olma durumu.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Müsamaha; Hoşgörü, görmezden gelme, hoş görme, görmezden gelme.

Pub; Meyhane, birahane, içki evi, içki içilen yer.

Sağak (Sağlak, Salak); Genellikle işlerini sağ el ya da sağ ayağıyla yapanlar (Solak; Sol-ak olduğuna göre kelimenin sağ-ak olması gerekir).

Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.

Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.

Uçarı; Ele avuca sığmaz kişi.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Yusuflama; Argo bir deyim olarak; korkmak, çekinmek, hazırlıklı olmaksızın paniklemek.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(4) Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Haddini bilmedikten sonra çok şey bilmek bir işe yaramaz. Suskunluk kimseyi yanıltmasın, çünkü susan konuşursa kimse kaldıramaz. ALINTI

(5) Sigara Satma ve İçme Yasağı; 22.00 – 06.00 saatleri arasındadır. Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır. Yeni kanunun 2. Maddesine göre göre değiştirilen 6. Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir. Kapalı mekânlarda sigara içmek aynı kanuna göre yasaktır.

(6) Ziynet Yerleri; Kur’an Nur Suresi 31. Ayet Meali; “Mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. (El yüz gibi) görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar” şeklinde olup kimlere görünüp, kimlere görünmeyecekleri ayet devamında tefsir edilmiştir.

(7) Aşk Gemisi; Love Boat isimli bir dizi. Pasific Princess (Pasifik Prensesi) isimli gemideki aşklar işlenmiştir.

(8) Baby; Bebek, çocuk (İngilizce). Bir ailenin en küçüğü. Bebek gibi, bebeğe yakışan çocuksu halleri olan. Bebeksi halleri nedeni ile şımartılan arkadaş (Henüz büyüyememiş, köyde bir yaş önce okula başlamış arkadaş)

Çakal  (Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!);  Aslı etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük bir yaban hayvanı olmakla beraber kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız (Bu vasıftaki arkadaş). (107) Çakallık (Etmek, Yapmak); Görgüsüzlük, hilekârlık, düzenbazlık,  çakalca hareketler yapmak.  Kurnazlık, yalancılık yapmak.

Failâtün; Aruz ölçülerinden birinin başlangıcı (Aruz Veznine düşkün arkadaş).

Frankeştayn (Frankestein); Korku veren yapay insan tipi, canavar.  Kendi yaptığı bir iş sonucunda mahvolan kimse. Yaratıcısının kontrolünden çıkıp mahvına sebep olan herhangi bir şey (Yakışıklılıkta kusurlu, Abidin’in zıttı arkadaş).

Gerzek: Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan (Genel olarak sınıfta takdir kelimesi!).

Haci; Babası hacca gittiğinden dolayı öğrencilere hurma ikram eden arkadaş.

Hayırsız; Yararı, hayrı olmayan. Sevgi ve bağlılığını yitirmiş, vefasız (Genel olarak sınıfta takdir kelimesi!).

Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük (Mızmız, kendi halinde, sünepe arkadaş)..

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık (Genel olarak sınıfta takdir kelimesi!).

Mömücü; Yöresel olarak kullanılan “öcü” anlamında söz.(Öcüye benzer gibi, daha mutaassıp görünen arkadaş).

Namütenahi; Ucu bucağı olmayan, sonsuz, sınırsız (Sınır tanımayan yalancı arkadaş).

Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü (Türban meraklısı, ailevi sebeplerle okulda türbanını çıkaran arkadaş).

Ördek; Çok yalan söyleyen ve devamlı otostop yapma merakı olan arkadaş (Yalan söyleyenleri ördek sesiyle uyaran arkadaş).

Sapık; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan (Disipline uymayan arkadaş).

The End; Son (İngilizce) (Numarası en sonda olan arkadaş).

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş  (Çocuksu hareketleri olan arkadaş).

Ukala; Arapça akil kelimesinin çoğuludur. Akıllılar anlamına gelir. Kendini akıllı ve bilgili sana, bilgiçlik taslayan. (Şimdilerde çoğul olarak ukalâ şeklinde değil de “akil adamlar” şeklinde (kadın da olsa) söylenmektedir! (Genel olarak sınıfta takdir kelimesi!).

(9) Hababam Sınıfı; Mehmet Rıfat ILGAZ’a ait çok ses getiren dizi ve filmleri yapılan eser.

(10) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.

(11) Gönül Gözü İle Bakmak (Görmek); Menfaat beklemeksizin, maddiyata önem vermeksizin huzur, erdem ve sevgiyi içinde görmek, daha doğrusu duygusal bir şekilde hissedebilmek.

Gönül gözü ile bakan özü görür... MEVLÂNÂ

(12) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir.

(13) Yemin Ettim; Kayahan AÇAR Şarkısının nakaratı;  Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.

(14) Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Bekir MUTLU’ya, Bestesi; Erdoğan BERKER’e ait olup eser, Nihavent Makamındadır.

(15) Anlaşıldı Vehbi’nin Kerrakesi,  Bu masum sayılabilecek deyimin anlamı; “işin içyüzünün anlaşıldığı, amacın belli olduğu şeklinde” kullanılmaktadır. Ancak; Kerrake ses olarak kötü cinsten bir şeyler gibi çağrışım yapıyor gibi görünse de kötü bir şey olmayıp, eskiden bilim adamlarının ince kumaştan yapılmış olarak giydikleri, bugün avukatların, hâkimlerin ve benzeri kişilerin giydiği gibi bir üstlüktür.

(16) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” isimli şiirinin son mısraıdır.

Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING

(17) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”,  Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.

(18) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BEN DELİYİM!?”  dizeleri.

(19) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “DEMİR ALMAK GÜNÜ” dizelerinden bir kaçı.

(20) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(21) Oku Emri; Kur’an’ı Kerimle gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.

(22) Pedagog: Çocuklarda eğitim, bilim ve teorilerini inceleyen bilim temsilcileri Bu dallar arasında GESTALT denilen bir dal daha vardır ki; “Biçim, boy, durum, yapı ile ilgili psikolojik olarak bir bütün veya biçim olduğunu düşünen bir görüş. (Tüm bilgiler Google’dan derlenmiştir.) Kendi fikrimce; bunu en iyi şekilde yorumlayanlardan biri Stuart MILL olsa gerek.

Psikolog; Ruh Bilimi ile uğraşan, ruh bilimci.

Psikiyatr; Psikiyatri uzmanı. Ruh bilimci. Ruh hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisiyle uğraşan uzman kişi.

(23) Ayrılık yaman kelime, Benzetmek azdır ölüme… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Segâh Makamındadır.

(24) Orhan Veli KANIK’ın AYRILIŞ isimli şiiri hepimizin bildiği gibi şöyledir: “Baka kalırım giden geminin ardından; / Atamam kendimi denize, dünya güzel;/  Serde erkeklik var, ağlayamam.”

(25) Meğerki bağa haber… Şair Ahmedi’nin Hüsn-i Talil sanatıyla güzel dizelerinden biri. “Müzeyyen oldı reyâhin bezendi bağ-ı çemen / Meğerki bağa haber geldi yardan bu gece” Bahçe süslenmiş fesleğenlerle bezendi, meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş) Bahçenin süslenmesinin sevgilinin gelmesi ile oluşacağını söylemek istemiş şair. Oysa bahçe ancak baharla yani mevsimle süslenir (Müzeyyen Olmak; Süslenmek. Reyahîn; Fesleğenler. Hüsn-i Talil (Güzel neden bulma); Herhangi bir olayı gerçek nedeninin dışında daha güzel ve hayali bir nedene bağlayarak açıklama sanatı).

(26) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “KENDİ BAŞINA ÖLMEK” dizelerinden.

(27) Pes (Etmek); Birinin aşırı kurnazlığı sayesinde, “Ancak bu kadar olur” anlamında bir deyiş. Yenilgiyi kabul etmek ve “Pes!” ya da “Pes ediyorum!” demek. Yağlı güreşlerde yenileneceğini anlayıp sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivan, yenildiğini kabul anlamında söylediği söz ki, çok zaman hakemler pehlivanların gözlerinin yağlarını silmek için “Bez” dediklerinde “Pes!” denildiğini zannederek yanlış kararlar verebilmektedir. Hasmının kısmetine tokat atılmadığı müddetçe güreşi pes kabul etmemek gerektiğini düşünüyorum.

(28) Çıt Bile Yok; En hafif bir ses bile yok. Bak Çıt Bile Yok; “Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cenap Muhittin KOZANOĞLU’na, Bestesi Refik FERSAN’a ait olup Eser; Acemkürdi Makamındadır.