Bu; benim yaşadığım öylesine bir öykü ki tesadüflerin rol aldığı, koca şehir içinde adresini kaybedip kaybolmak, sonrasında uzanan bir yardım eliyle yeniden hayata dönmek gibi. İnanmamak zor, inanmak şüpheli…

Zaten indimde(1) çevremin deyişiyle, dört sözümden üçü yalan, bir şüpheliydi! Sağ olsun öncelikle kardeşim Arzu, sonrasında dost bildiklerim, arkadan hançerlemek için sıra bekleyen, birbirinin sırasını kapmak için acele eder gibi ivecen bir mızıkçılık emek(2) modundaydılar(2).

Anadan babadan uzak üniversite ikinci sınıfta başarılı bir şekilde sınıfta kalmıştım! Ah bu futbol sevdası… Lisede bir sene, üniversitede bir sene daha kal, benden iki yaş küçük kız kardeşim bana yetişsin, aynı nitelikli sınavı kazansın, aynı fakülte, aynı bölüm ve kardeş-kardeş aynı sırada eğitime devam, sınıfta kalma, sene kaybetme şansı yitirilmiş olarak.

Çok şeye üzülmüyordum, umursamıyordum, ama çalım satarak(2), kabaramazsın kel Fatma örneği(3) kubararak(4) hava atması yok muydu mırlattırıyor(2), tırlattırıyor(2), hatta zırlattırıyordu beni, hem olağanın çapının birkaç misli uzunluğunda, ya da büyüklüğünde her neyse.

Suç? Doğal olarak samur kürk olsa bile kimse giymek istemezmiş ya, ben de değildi tabiidir ki (Hani meselâ)!

Eee! Annemin-babamın (kıskanma düşüncemi bertaraf edemiyorum(2), yalan yok!) biricik kızları üniversiteyi kazanmıştı. Örnek; ağabeyi gibi değildi, çabası ile gayreti, zekâsı, aklı ile…

Başka aklıma gelmeyen övünme tezahüratları ile…

Kıskanma moduna girebilirdim, kendimi kendimden azat ederek. Ancak elimden bir şey gelmezdi ki…

Ev tutacaklardı, şehre gelip.

“Kız rezil-rüsva(2), müzmehel(2) olur, bir deri-bir kemiğe, iğne-iplik haline dönüşür, bu zıpır, şaşkın ve tembel oğlana bakacağım derken. Ona karışır, buna karışır, dirlik vermez(2) kıza. Öğrenci yurtları desen, oralar bir başka âlem, kız kahrolsun istemeyiz!”

Ya peki oğlan? Zıpırlığım, dirlik vermez oluşum takdirleriyle(!) oğlanın, yani benim resmen ismim bile geçmiyordu. Ben liseye başlayıp, sonra bitirip üniversiteye bitirdiğimde, önce küçük şehirde liseyi bitirmemde, sonra üniversiteye başlayışımda “Tık” sesi bile gelmemişti. Benim de onların evlâdı olarak sevgiye ihtiyacım olacağı akıllarından bile geçmemiş olsa gerekti!

Arzu, yani kız kardeşim liseye başladığında önce küçük şehirde, üniversiteye başlayınca da büyük şehirde ev tutmuşlar, ben de sevaplarına ev nüfusuna kaydolmuştum. Annemin-babamın doğma-büyüme selle sümüklü(3), eksik etekli kızları(3) biricikti, bir taneydi.

Tek eklentim, benim derslerimin ağırlığı, hadi aramızda kalsın, saklamadan itiraf edeyim, futbol merakım, sallapatiliğim(1), haytalığım(1) nedeniyle kız kardeşim de, ben de lisedeyken babamın her hafta sonunu köyde geçirme isteğiydi. Reddedilmesi mümkün olmayacak arzusuydu, desem?

Eee! Bir kez daha benimsenmeyecek modda idim. Kız kardeşimin adı neden Arzu idi ki? Her şeye karşın, ana kuzusu, babamın belki de anlayamadığı gönül sızısı(3).  O da benim gibi Umut, ya da aynı eylem biçiminde Ümit olamaz mıydı?

İtiraf etmekte gecikmemeliyim, ben leyleğin yuvadan attığı yavru(5) olmamak için direnen, annesi sayesinde yaşama tutunan kıçı kırık(18), top peşinde koşup da hiçbir şey olamayan biriydim.

Üstelik eseri olduğumu bilmek istemeyen babamın sevgisinden mahrumdum. Bu konuda kardeşimin de benimle aynı seviyede olduğumuzu söylememde sakınca yok. Acaba babam nezdinde üvey evlâtlar olabilir miydik, çocuk masallarındaki eğilimlere göre leylekler kız kardeşimle bizi getirirlerken yanlış adres belirlemiş olabilirler miydi?! Buna beş yaşındaki çocuklar bile gülerlerdi, ben o devreyi atlatmıştım, Arzu da öyle, ama gene de benim değerim solda sıfırdı(20)!

Dizeler döküldü dudaklarımdan, peş peşe;

“Bir büyük mesafe aramızda benim uyduğum, sizin koyduğunuz,
Bir sessizlik yaratılmış, benim sağır olup, sizinse duyduğunuz,
Yaşanması mümkün sevgi tükenmişliğinin çemberinde hiçlik var,
Benim ölmek isteyip, sizin coşkunca yaşam için uyduğunuz.

Bir şeyler var anlayamadığım tarifsiz, sezemediğim galiba,
Yıllar aramızdaki saygıyı mı, sevgiyi mi tüketti acaba?
Ben sizin için bugüne dek iyi olmayan ne yaptım ki baba?
Durup dinlenmeden sitemle hep, ama hep vurdunuz...
(6)

“Aramıza istekle koysanız da bir uçurum,       
Sizi sevmem gerek, sizi sevmeğe mecburum,
Ne olursa olsun gönlümüzdeki konum, durum,
Sizi sevmem gerek, sizi sevmeğe mecburum.

Seçme, seçilme şansım yoktu hiç, etsem de esef,
Tahammül etmem gerek bu yaşama maalesef,
Gönlümdeki çekinikliği edemesem de def
Sizi sevmem gerek, sizi sevmeğe mecburum.

Söylemeseniz güzel söz, sormasanız da hal hatır,
Yazmasanız mektup, göndermeseniz iki satır,
Bağlamış olsanız da sırtıma kırk katır-satır
Sizi sevmem gerek, sizi sevmeğe mecburum.

Duymasam ne tatlı bir dil, görmesem güler bir yüz,
(Kaba anlamda) Sizden bulamasam da biraz yüz(!),
Evvel Allah sevgimizi asla esirgemeyiz
Sizi sevmem gerek, sizi sevmeğe mecburum…
(7)

Babamın ısrar ettiği konu belliydi, ancak annem direnmişti;

“Bebelerimi başsız bırakmam, bırakamam!” diye. İndinde bebeleriydik, eşşek kadar olmamıza rağmen, Arzu ve benim farkımız benim iki yaş büyük olmamdı, hani bir bakıma, eşşek-sıpa mukayesesi gibi!

Annem ikna etmekte zorluk çekmiş olsa da babamı da şehre gelmeye razı etmişti. Ancak bir süreliğineymiş, babamın sabrı. Özellikleri nedeniyle çevre edinememiş, arkadaşları olamamış ve tehdit etmiş annemi;

“Ya gel benimle, ya da boşarım seni!” diyerek.

Annem anneydi ve anne olmak kutsal bir görevdi, gurk tavuk gibi civcivlerinin başında, pusuda bekleyen kedilere direnip, kafa tutacak gibi ve kadar! O halde tehdit etmeyi meziyet sayan babaç(1) horoza ne gerek vardı ki?

Babam; “Boş ol!” demek yerine “Görürsün sen!” diyerek köy yaşamına geri dönmüştü. Ancak tek başına yaşamasını bilemediğinden, çevresinde bileninin, seveninin azlığı nedeniyle yaşama tutunamamıştı. Öncesinde farkına varamadığı bir şekilde gel-git akıllı(3) olmuş, sonra…

Sonrası malum…

Köyde, evinde günlerce süren hareketsizlik komşularından birinin dikkatini çekmiş. Günlerce öncesinden bedeni neredeyse kendi başına çürümek üzereyken bulunmuş. Köye giderken hepimize küstüğü için telefonlarımıza cevap vermemesini doğal karşılamıştık, hiç ilgisi olmadığı halde; “Macır inadı(3) vardı!” sanki.

Bu demekti ki annem, yasalar huzurunda “Boş olmamış!” Tanrı indinde namahrem(1) olarak huzura kavuşmuştu! Bir evlât için ne kadar acı sözler, değil mi?

Görevimiz gereği ders kaybı riskini göze alarak köye gittik, annem köyde kaldı, biz döndük cenaze kalktıktan sonra derslerimizin başına.

Annemin hamaratlığıyla(1) hazıra o kadar alışmıştık ki! Yemek becerikliliği konusunda ben Fransız gibiydim(8), Arzu’nun da benden pek farkı yoktu. Bir taze fasulye yaptı tahta gibi kılçıklı. Ek olarak pilav önce diri-diriydi, ikincisinde lâpa…

Vazgeçti tazesinden kuru fasulye yaptı, Mahmure şarkısındakine(9) yakın gibi takır-takır…

Soğan, yağ, salça, tuz koyup kaynatınca yemek tamam sanmış garibim.

Vaz geçmiş patates yapmaya kalkışmıştı; bulamaç(1) gibiydi!

Ancak çay! Bak o konuda az da olsa, kısmen denecek gibi de olsa başarılıydı Arzu, günlerce çay, peynir, zeytin, ekmeğe talim ettik, diğer bir kısım eklentileriyle, gına gelinceye(35), “Öğk! İğk!” deyinceye kadar!

Bir okul molasında öğle vakti;

“Hadi Arzu!” dedim. “Bu akşam fedakârlık değil de, midemizin bayram etmesine fırsat verelim, kendimize karınca kararınca(3) bir ziyafet verelim, İskender yiyelim, ne dersin?”

“Peki!” dedi, dünden hazırmış gibi rıza ile. Eee! Ben de eli açık(37) bir ağabeydim, yavrusunu koruyan bir aslan gibi…

Öhhö!

Bildiğimizden değil, o kadar sosyete değildik ki, kendi çapında, kendi kararında, ayda değil, belki yılda bir kere gidebildiğimiz hangi lokantada ne yenir, ne içilir gibi bilmemizin mümkün olmadığı. Ancak kapısında henüz çiçekleri kuruyup dökülmemiş çelenklerin ve rengârenk balonların olması nedeniyle, yeni açıldığı kanaatiyle oldukça kalabalık, gürültü-şamatalı lokantaya girdik.

Vitrininde oldukça haşmetli, heybetli ve irilikte döner dönüyordu, farkı alıştığımız gibi kömürle değil, doğalgaz ateşiyle kavrulur, dağlanır gibiydi o heybet. Her ne deniyorsa, o kebapçıya sadece merak saikı(41) ile gönlümüzün hiç de o dağlanmış dönere tahammülsüzlüğü yaşattığını bile bile kapıdan içeriye adımımızı attık, neyse ki boş yer vardı, kabullendiler bizi tezahüratlarla.

Zorunluymuşuz gibi, sırf merakımızı yok etmek için, ancak çiğ pişmemiş olarak geldiği takdirde reddetme hakkımızı kullanmak düşüncesiyle siparişimizi verdik. Hemen arkasından bir komi ve garson kocaman bir tepsiyle başımıza dikilip kıyılmış, baharatlınmış kuru soğan, yeşil salata, kırmızı-beyaz bir sürü şeyleri masaya bıraktıktan sonra;

“Höşmerim(1) mi, künefe mi? Müessesemizin ikramı!” deyip “Çaylar şirketten!” der gibi sordular. Masaya konulan o kadar şeyi nasıl yiyip hazmedeceğimiz tereddüdü yaşarken, yeşil salata içinin ortalarında bir yerlerde hareketlilik dikkatimi çekti. Çatalla yeşillikleri araladığımda midemin bulanmasının önüne geçmem mümkün değildi.

Cafcaflı, son model öncesi telefonumu kardeşime verdim ve ne kadar çekerse o kadar çok fotoğraf çekmesini tembihledim, hiçbir şeyden haberi olmamasını istediğim garibimin. O kadar titizdi ki çünkü. Bir yere gidecek oluruz, yeme içme bedava olsa da, ya bisküvi ile süt ya da çay içer, ya pilav yoğurt yerdi, menüsü öylesine kısıtlıydı.

İskender teklifimi kabul etmesinde bu şaşkınlığı yaşamıştım zaten öncesinin öncesinde, belki de tavrı beni kırmamak, ya da mükemmel yemeklerine duyduğu mahcubiyetin görüntüsü olsa gerekti.

Komilerden birine işaret ettim;

“Bu ikramları hazırlayan kimse, onunla bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyoruz. Ayrıca sorumlu yönetici(3), ya da mesul müdür her ne diyorsanız o arkadaş da tanışmamız için imkân yaratıp fotoğrafa katılıp, sohbet etmek için bize vakit ayırırsa memnun olacağımızı söylemek isterim… Mümkün mü acaba?”

Biraz sonra genelde yapısı pehlivan gibi olan, al yanaklı, palabıyıklı, hımbıl(1) görünümlü, ama mutlaka lekeli beyaz önlüklü biri dikildi başımıza;

“Yeni açıldınız galiba! Bütün bu isimlerini bile bilmediğimiz meze gibi salataları siz mi hazırlıyorsunuz?”

“Övünmek gibi olmasın, hem gereken okuluna, hem de hayat okuluna gittim de…”

“Peki! Kardeşim, benim telefonumla beraber bir-iki fotoğrafımızı çeksin, adını bile bilmediğimiz bu ıvır-zıvırlarla(3).

Beşuş(1) bir çehre, övünme şeklinde sempatik bir sırıtma halindeydi hımbıl efendi.

Sorumlu Yönetici ya da Mesul Müdür pozisyonundaki Gıda Mühendisi, hanım hanımcık(3), çıtı-pıtı(3) bir kızcağızdı, övünene karşı çekinceli, tereddütlü ve işkilli(1).

Arzu cep telefonu ile kare kare hapsediyordu üçümüzü de ve ben acımakla zulmetmek arası ikilem(1) içindeydim; genç kızcağız ve kendini bir şey sanan arasında. Düşüncem; yanlış ya da hatanın mutlaka gösterilmesinin gerektiğiydi.

Kardeşim, ibadet eder, ya da tespih çeker gibi fotoğraf çekmeye devam ediyordu, özellikle yeşil salata ile üçümüzü aynı kareye sığdırmak ister gibiydi, hissetmiş olsa gerekti, düşüncemi. Eee! Kalp kalbe karşı(10) olunca ve aynı annenin çocukları olarak farklı düşünmemiz mümkün müydü?

Bu sırada “Övünmek gibi olmasın!” diyen bizimle beraberken nasıl servis yapıldığını öğrenmemin gerekli olmadığı garson İskenderleri getirmiş, masanın yanında komi ile birlikte ayaktaydılar.

“Bu nedir?” dedim, salata yapraklarını kenarlara çekerken; iki-üç parçaya bölünüp de her bir parçası ayrı ayrı yaşamaya devam etme çabasındaki solucan parçalarını(11) gösterirken…

Doğal olarak bu aşamada da Arzu fotoğraf çekmeye devam ediyordu.

İkisi birden, hatta umursamaz bir tavırları olsa da komi ve garsonla birlikte dördü birden morardı, kireç gibi olmalarını(2) bekleyemezdim zaten de. Adını bilmediğim “Övünmek gibi olmasın!” Efendi, “Morcivert(1)” deyimini hak eder gibiydi.

“Vazgeçtik! Bir daha da geleceğimizi sanmıyorum!” dediğimde aptal ve bir o kadar da görgü, bilgi, adabı muaşeret(3) kavramlarından habersiz garson;

“Hesap?” dedi, sorarcasına, sorgularcasına saygısızca.

“Yemedik, bir de hesap ödeyeceğiz, öyle mi? Üstelik ayıbınızdan utanmaksızın teklifinizi düşünerek? İster patronuna, ister buradakilere sor. ‘Yenilmemiş yemek bedeli şu kadar!’ diye fatura tanzim edilirse, kaç paraysa hesabı, ödeyeyim. Ancak kayıpların düşünülmesinin gerektiği inancındayım…”

Bu sırada hangisinden olduğunu bilemediğim işaretle garson defolmuştu, yanımızdan, arkasına bakmaksızın, komisiyle, anlamaksızın yengeç gibi bir tavırla yan yan.

“Ağabey! Bundan sonra daha dikkatli olmalarını söylesek, söz alsak da ayrılsak…”

“Kardeşimin söylemine karşın, siz söz vermiş olsanız dahi, kabullenmeyeceğiniz hatanız nedeniyle kin tutacağınızı, hatta intikam almaya çalışacağınızı, düşman kazandığımı bilmez değilim. Ama Allah’a bir can borcum var, onu teslim etmeden evvel de canları yanacakların listesini yapmama siz yardımcı olun, tabii isterseniz!”

“Ağabey…”

“Peki, Aşçı Bey, peki, hanımefendi! Bir kez daha buraya gelmem, güvenmedim, güvenemedim de, içimize sinmediği(2) gibi, içimiz dışımıza çıktı(2).  Hatta uzun bir süre dışarılarda bir şeyler yemeyip ekmek arası peynir, zeytin yiyerek açlığımızı bastıracağımızı söyleyebilirim. Korkum yok! Tehdit de beni yıldırmaz! Kartınızı aldım. Sadece eğer mümkünse, vermek istemezseniz ısrarım yok, hanımefendi sizin cep telefonunuzu almak isterim. Sarkıntılık için değil. Çünkü bugünün dünyasında dünyanın en mükemmel sevgilisi yanımda, annemin emanet ettiği...

Aradığımda size tek kelimelik bir sual sormaya çalışacağım; ‘Nasıl?” diye. Sadece müessesenin saygınlığını yitirmediğini, çok dikkatli olunduğunu söylemeniz yeterli olacak. Adım Mutlu. Soyadım ve sonrası önemli değil. Anlatabildim mi? Anlaştık mı?”

Her nedense sinirlenmiştim. Elimin titremesine, düzensiz soluklarıma engel olamıyordum. Devenin sadece boynu değil, her yeri eğri büğrü idi, “Bana ne?” demek içimden geçmiyordu.

Bir nasihat şöyle diyordu; Çocuklarımıza vurup düşürmenin değil, tutup kaldırmanın, “Bana ne?” duyarsızlığı yerine “Bana düşen ne?” hassasiyetini göstermeli!(12)

Buna ek gibi haksızlığa direnme olarak düşündüğüm şairin dizelerine hak vermemek mümkün mü?

“… Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum…

Adam, aldırma da git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım…(13)

Galiba biraz ölçüyü kaçırmıştım. Sorumlu Yönetici Hanım kız durup durup hıçkırıyordu, gözyaşlarına egemen olma gayretinde olsa gerekti. Aslında davranışım havaya yumruk atmak(2) gibiydi, kendisinin etkilenmesinin asla gerekmediği.

Oysa havaya atılsa da yumrukların etkisinin olmayacağını düşünmek safdillik(1) olsa gerekti.

Derse gitmemeye karar verdim. Nasıl olsa kardeşim notlarını üleşirdi benimle. Ya da olmadı, başarıyla beni geçmesine her zaman olduğu gibi izin verirdim. Nasıl olsa yetişmişti, daha daha da geçmesinde de hiçbir sakınca yoktu! Ayrılmamız görevimizdi o mekândan.

“Hadi sevgilim! Telefonumu ver, sen aç olarak okula git, ben de evde biraz dinleneyim!”

Kapıdan dışarıya adım atmamıza güç tahammüllü oldu Arzu, sorarcasına;

“Sevgilim?”

“Eee! Peki! Eloğlu gelip seni sahipleninceye kadar sevgilim değil misin, üstelik annemiz emaneti ekiyle? Sevgili değil miyiz yoksa? Bak, bu sözü tuttum, bundan böyle seni adınla çağırmayacağım. Evde ve herkesin ortasında bile sana ‘Sevgilim!’ diyeceğim. Hadi bakalım şimdi, evli evine, köylü köyüne, sen okula, ben eve sevgilim!”

“Birincisi; bana yamadığın sözü aynen sana söyleyeceğim sevgilim! İlerilerde bir afeti devran(3) gelecek, seni cin çarpmışa çevirecek(2), nasıl kör, topal, çolak, şaşı, sağır, ağraz(1) olduğunu anlamayacaksın bile…”

“Arkadaşlarından böyle olanlar mı var yoksa? Hani onlardan öğrendiklerine göre tecrübe mi konuşuyor(2) yoksa diyebileceğim!

“Anlatılanların, okuduklarımın, izlediklerimin belleğimde saklanmış olan kalıntıları. Şimdi sen önemlisin ağabeyim ve seni yalnız bırakmaya da hiç niyetli değilim, anca beraber, kanca beraber(3). Bugünkü eksiklikleri arkadaşlarımızın notlarından tamamlarız. Hadi önce evimize gidelim, karnımızı…”

“Öğk, demişim, hiç yiyesim yok bir şeyleri…”

“Hele eve gidelim…”

Eve geldik, yüzümü yıkayacak zamanı ancak bulabildim, aklımı kaçırmadan.

“Sevgilim bana bir şeyler oluyor…”

“Yeldir! Açsın ya! Sinirlendin ya, vatan kurtaran aslan(3) olarak, ondandır, geçer! Hele şu kanepeye uzan bir…”

Sözünü tamamladı mı, bilmiyorum, boş bir konserve, ya da koli kutusu gibi, dik durmasını bilemeyen boş bir çuval gibi, gürültü katkısıyla “Küt!” sesi rehberliğinde devrildiğimi hayal-meyal(3) hatırlıyorum!

Ölmüşüm!

O karanlık dünyada neler nelerle, kimler, kimlerle karşılaşmadım ki, uzun uzun öykülememe gerek yok! Öncelikle isyankâr bakışlarla babam, bir Osmanlı Kadını(3) olan annem, bilmekte, hatırlamakta güçlük çektiğim nice yüzler, simalar…

En önemlisi masum bir yüzle el uzattığı halde, elini tutamadığım bir trafik kazasında, daha nasıl olduğunu bilemediğim sonucuyla hayata tutunamayan, belki de sebebini bilemediğim bir şekilde intihar ettiğini düşündüğüm ilk ve tek göz ağrım. Gerçek hayatta da elini tutamadığımı hatırladım hüzünle, reenkarnasyon(1) şeklinde dizelerin eşliğinde…    

“Yaşam önemli, kutsal... Yesem, içsem, nefes alsam,
Hep seni yaşayacağım, hem ağlasam, hem gülsem,
Sana aitim, bir kere daha dünyaya gelsem
Sana nasıl söylesem, nasıl anlatsam ki, bilsen?

İlk nuruyla güneşin, nasıl uyanırsa doğa?
Nasıl verilirse yavruya istenen ilk lokma?
Ve niçin filizlenirse ilk tomurcuklar dalda?
Sen, öylesine yaşayacaksın, yeter ki bil sen!

Ömrümün aydınlığısın, hem gönlümün baharı,
Tüm hülyalarımın, düşüncelerimin kararı,
Öte dünyamın günah, sevap, zarar ve yararı
Senin için yaşadığımı, ah anlayabilsen!
(14)

            Zaman çabuk geçti…

            Kardeşim gürültüyle düştüğümde anlamış işin vahametini(1). Ambulansta uğraşmışlar benimle, atmayan nabzımı attırmak, alamadığım nefesi aldırmak için. Doğrusu o karanlık dünyadan aydınlığa nasıl yöneldiğimin farkında değilim.

            Sonra bir sürü faaliyet…

            10-13 yaşlarında bebelerin bile geçirip ölümü kabullendiği kalp krizi bende de şansını denemek istemiş, kardeşimin ve doktorların çabaları ile yaşama dönmüşüm. O kirli pasaklı halimde doktorlar benim solucanlardan iğrendiğim kadara bile yaklaşmaksızın anjiyo(15) yapmışlar…

            Kalp sağlam, pıhtı falan yok, damarlar açık, stent(15), balon gereksiz…

            Sebep? Onlar anlatmadı, ben sormadım, ama Arzu, yani asil sevgilim kenardan-köşeden de olsa mutlaka öğrenmiş olmalıydı, meraklı taze(3) olarak, ama bana söylemedi…

            Bir-iki gün istirahat etmemi önerdi doktorlar. Burnumdaki maske, hortumlar, sağ elim üstündeki damar yolu çekildi. “Babacan” diyeceğim, ama yakışmayacak “Anacan(1)” ya da “Anacıl(1)” evli-barklı, çoluklu-çocuklu hemşire;

            “Hadi kefeni yırttın(2), artık beni beğenip nikâhına alırsın, di mi?” dedi.

            “Tövbe!” demedim, elini öpüp başıma koydum. Bir söz, bir bakış, bir hareket nelerin(16), daha daha da nelerin cevabı olurdu, değil mi?

            İttire-kaktıra, hemşire ablanın da desteği ile sevgilimi derslere devam etmeye zor ikna ettim.

            Derken, bir sabah hepsinin ellerinde notları, beyaz önlüklü güzeller ve yakışıklılar ordusu işgal ettiler odamı, başlarında neredeyse hemşire ablanın iki misli yaşta, kara-kuru, gözlüklü, sıska, herhalde profesör olduğunu tahmin ettiğim gene “Anacan” tavırlı bir hanım vardı.

            Önce beni süzdü, sonra öğrencilere; “Bana bakmalarını” emretti adeta;

            “Bakın gençler, burada sağlam görünen genç bir arkadaş var, yatış sebebi ne olur acaba? Nabzını yoklayın, tahmininizi ve sonra kanaatinizi söyleyin, ama tablosuna bakmaksızın…”

            Kızlar, oğlanlar sıra sıra geldiler geçtiler. En sona o kalmıştı.

            Herkes nabzımı tutmuş, eşdeğerde aynı şeyleri söylemiş, kanaatleri ile ilgili çeşitli yorumlarda bulunmuşlardı, neler söylediklerinin farkında olmadığım, olamadığım yahut.

            Öne geçti son olarak, önlüklü güzellerden biri. Olamazdı, birçok giden memnunken yerinden ve dönen yoktu seferinden(17) bu genç kız nasıl oluyordu da benim ilk göz ağrımın büyümüş haliydi ki? Gözlerimi kendinden ayıramadım.

            Yaprak döken ağaç ağlamazdı, hem ağlar gibiydim, hem de önüne geçemediğim bir heyecan vardı içimde.

            Nabzımı tuttu, hayret eder gibi, gözlerime baktı, kulağını dayadı, kalbimin tam üstüne, başucumdaki tansiyon aletine uzandı, sonucu sadece kendi görmek istercesine sırtını döndü, kendi kendine bir şeyler söyler gibi mırıldandıktan sonra profesöre döndü.

            “İzniniz olur mu hocam? Kopya çekmiş gibi sorunuzu cevaplayabilir miyim?”

            “Nasıl yani Dilek?”

            “Affedersiniz hocam, zeki olduğumu iddia etmem asla mümkün değil…”

            “Peki! Hele anlat bakalım!”

            “Sizin ilk dersimizde anlattığınız en önemli konu dikkatli olmamızdı, hareketlerden, davranışlardan, mimiklerden gibi. Ben başlangıçlarımızdan beri, bu sözünüzü kendime rehber ettim, bu nedenle geçtiğimiz her bölümdeki levhaları, hemşire, hastabakıcı, doktor, duvarlardaki kaloriferlerin musluklarına bile baktım. Diğer teferruatı(18) sıralamama gerek yok. Buraya yönlendiğimizde kapıda Kardiyoloji(15) ve Kardiyolog(15) ve Kardiyoloji Uzmanlarının adlarının yazılı olduğu levhaları gördüm, hafızama kaydettim. Buna göre; demek ki bu arkadaşın bir kalp sorunu olsa gerekti. Kalp krizi, anjiyo, stent, hatta ölmüş de dirilmiş bile diyeceğim, reenkarnasyon değil ama. Bunun sonucunu belirlemem için daha detaylı incelemem gerektiği düşüncesindeyim.”

            “Aferin benim küçük tavşanım. Mesleğimizde en önemli konu, dikkat, ihtimam(1) ve en kötüye ulaşılacak olsa bile sabır, özen ve moral aşılama. Öncelikle tabelâsına bak bakalım, tanın doğru mu?..”

            “Doğru hocam! Gitmiş ve geri gelmiş, sakinleştirici ve kan sulandırıcı ilâçlar da alıyor, tabloya göre…”

            Profesör benden önce davrandı;

            “O zaman Dilek, bunu sana ev ödevi olarak veriyorum. İncele, bulgularını bir rapor halinde hafta başında masamda görmek istiyorum!”

            Dilek, Doktor Profesörün dışarıya çıkmasını zor bekledi sanki zihninde biriken soruları cevaplamam için muhtemelen. Önce bloknotunu açtı, tabelâdan not alması gerekenleri not aldı (sanırım) ve merakla ancak öncelikle ismi gibi dileğini belirtmek istedi.

            “Geçmiş olsun arkadaş! Ben Dilek! Bildiklerimi not almam için anlatmanızı bekleyeceğim!”

            Söze karışmam, daha doğrusu sözü cevaplamam gerekti;

             “Sağ olun Doktor Hanım. Tabelâda ismim de yazılı, ben sizi tanıdım. Tekrar görüşmeyi de isterim, inşallah notlarınızda eksiklik olur da, tekrar sorgulamak için gelirsiniz. Ancak itiraf etmeliyim ki, umutsuz vaka(3). İsterim ki; tüm şekil bozukluklarıma, Tanrının bende eksik bıraktığı özelliklerime karşın ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ olarak bilin beni!”

            “Saklanırsanız, saklanmak isterseniz ki, hiç de umurumda değil, ancak bir yanlışınızı düzeltmek zorundayım. Ben henüz doktor değilim, öğrenciyim. Doktor olduğumda ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ dışına taşıracak şekilde size yardımcı olmak, iyi etmek isterim sizi!”

            “Memnuniyetle kabul ederim öğrenci hanım!”

            Herhalde zurnanın zırt dediği(3) boyuta gelmişti, anlamamı istercesine sordu;       

            “Neden?”

            Başlangıç olarak güzel bir soruydu, öncesindeki konuşmalarımızı yok sayarsam.

            “Doğru mu söyleyeyim, yalan mı güzel bayan?”

            Birkaç söz arka arkaya döküldü Dilek’in dudaklarından;

            “Tercih sizin, ama doğru söylemenizi isterim. Üstelik daha ‘Merhaba!’ bile demeden kendi eksikliklerinizi ortaya sermeniz, bana da jestmiş gibi sarkıntılık etmeniz hiç de hoş ve kabul edilecek gibi değil. Sapık diyeceğim, bu kadarla kalsın isteğiyle. Ama diğer unvanlarınızı da sıralamaya devam edeyim mi? Hayali geniş andavallı(1), aklı bir karış havada sersem, gerzek, kendini bir bitki gibi nimetten sayan gabi(3), küstah, bencil, Kazanova(1) ya da çapkın, kendini beğenmiş yalı kazığı(3) falan işte…

            Hangisini kendiniz için uygun görürseniz, ancak bu tariflerden hiçbirini aile terbiyem gereği sizin için sıralayıp söylemem mümkün değil, yasaklarımın hudutlarını biliyorum, sizin de bilmeniz gerek diye düşünüyorum…”

            Yutkundu, öyle bir yutkunuş ki, yutkunuş değil tüm midesindekileri dışarıya bırakmıştı sanki! Sessizliğimde sözlerine devam etme gayreti yaşıyordu;

            “Tüm bunlara karşın ben de size; ‘Aaa! Yakışıklı çocuk! Böylesine yaşamda bir daha rastlamam mümkün değil, keşke benim sevgilim olsa!’ diyeceğimi mi sandınız? Öyle bir göz var mı bende? Avucunuzu yalayın(2). Belki raporumdaki tamamlamam gereken eksiklerim için sizi tekrar görmeyi isteyebilirdim, ama gerek kalmadı, size beni yasaklıyorum, hakkım bu!!! Bundan sonra beni rüyalarınızda bile göremezsiniz…”

            Sinirlendiği şakaklarındaki aşırı hareketlilikten belli oluyordu, bu şirinlik yapmamın gerekçesiydi;

            “Var mısın iddiaya? İlk göz ağrımdın, aynı isimde, dünyaya gelişimden sonraki dönemde, beni bırakıp giden. Şimdiyse büyümüş olarak karşıma çıkan ve sana sevgimi bilmeyen tavırla. Seni rüyalarımda göreceğim, hayallerimde şekillendireceğim, bir kez yitirdim, daha doğrusu sen gittin, beni ellerim boynumda olarak bırakıp. Kaçsan, kurtulmaya çalışsan bile beni sevecek, sevgimin büyüklüğünü düşünecek ve benim olacaksın!”

            “Kurgunuz(1) mükemmel, geniş boyutta bir hayal ve kur yapmayı(2) içeren. Ancak cesaretinize hayran olmak dışında tüm söyledikleriniz hayırlara vesile olsun(3), sizi bu hayallerinizden kurtarması için Tanrıya dua edeceğim. Bu nedenle sizinle vedalaşmaya bile gerek görmüyorum!”

            “Ben de vedalaşmıyorum, dünyanın öbür ucuna bile gitsen, seni bulacağım ve benim olacaksın!”

            “Sapık! Avucunu yala!”

            Bu kez şakaklarına dudaklarını da eklemişti, çok sinirlendiği belliydi, yoksa neden iki kez aynı sözleri tekrarlasındı ki?

            “Dilin kemiği yok(96), insan konuşurken desteksiz atmamalı, ikimiz için de söylüyorum bunu. Dilek benim ilk aşkımdı, doğru söylüyorum. O kadar benziyorsunuz ki, sanki küçükken beni bırakan Dilek, kendi başına büyümüş ve doktor aşamasında Dilek şimdi. Evet, bir bakıma hayal dünyamda oluşturduklarımla sizi üzdüm, kırdım. Bağışlayın ve eğer soracaklarınız varsa, dürüstçe cevaplayayım!”

            “Tek soru; kalbinizdeki aşırı heyecan beni gördüğünüz için değil, onun hayaliyle karşılaştığınız için miydi?”

            “Önemi var mı Dilek…

            Hanım?”

            “Olabilir belki, benim için heyecanlanan biri olmanızı isteyebilirdim!”

            “Gene de isteyin efendim, bence hiç sakıncası yok, rüyalarımın, hayallerimin esiri(19) olmaktansa gerçeğimi görmeye isterim. O gerçek hayalden öte gitmese de, ben o gerçeğin kendisi olacağım, yaşamımın sonuna kadar. Sadece bunu bilin efendim!”

            “Aklım karıştı, devam edemeyeceğim, sorularımı hazırlamam gerek, en uygun zamanda sizi tekrar ziyaret etmeyi istesem, izniniz olur mu?”

            “Seninle bir daha karşılaşmak, azar, sitem, ima, kinaye de olsa ömrümün istediğiniz kadarını…

            Yok…

            Yok…

            Tümünü veririm. Ancak herhalde ya bugün, ya da yarın taburcu olacağım. Kız kardeşim almaya gelecek beni. Annem de köyden döner bugünlerde hele! Telefon numaramı vereyim. Arayın, dilediğiniz yerde olayım, ömür boyu beklemem gerekse de!”

            “Vedalaşıyorum!”

            “Vedalaşmayın, ‘Görüşmek üzere!’ deyin, bu daha gerçek olsun!”

            “Peki!” deyip sustu, arkasına bakmaksızın, gözlerini benden esirgeyerek.

            Ve gitti.

            Arzu gelmedi, gece tükenmek bilmedi kendi başına dizeler yoğunlaştı, kalemle kâğıda dökülmek istercesine. Azat ettim kendilerini dizildiler sıra sıra, bir gün ve mutlaka onun eline ulaşması dileğimle;

“Bir yer ki ıssız, seni senle düşünüyorum,
Akşam serinliği çevremde, her yer toz-kurum,
Elimde sigaram -külü düşmüş- yok bir yorum
Kış gelmiş, yok bahar olmuş evrende, bana ne?

Gülen gözlerde yokluk, sabahı anlamak zor,

Rüyalarım dolu seninle, sen hayıra yor,
Sensizlik dünyamda ateşten sabırsız bir kor
Farkında mısın benim? Susamışım, sana ne?

Açmış aşk bahçemde güller, yok üstünde diken,
Yıkılmış çınar gibiyim, kim yerime diken?
Sen bende, ben sende, kendim kendimde değilken
Eller yaban, sevgi duygularım yabana ne?

Ölümü hissediyorum, ölmek senle güzel,
Gülen gözlerini görmeden gelmesin ecel,
Senle seni yaşamak bil ki; bir ömre bedel
Ölmek bir heyecan, ölümde heyecana ne?
(20)

            Görünmedi, ama bir daha...

            Ev ödevini tamamladı mı, bilmiyorum. Beni hatırlamasını? Mümkün görmüyordum. Dolaysıyla ikinci kez de yitirmiştim Dilek’imi! Yaşamım ne olursa olsun onunla tükenecekti, adamıştım çünkü onu kendime…

            Monoton, içine özlem dâhil, hiçbir şeyin sıkıştırılamayacağı aylar sonra bir gün…

            Tesadüf…

            Mutlu olmam mı, sitemde bulunmam gerektiğine karar veremeyip inanamayacağım, inanılması güç bir tesadüf…

            O; Doktor Dilek yani, yaşlı bir hanım, lokantadaki Gıda Mühendisi ve “Övünmek gibi olmasın Bey” adlarını hatırlayamadığım ve biz; annem, Arzu ve ben.

            Karşımdaki üç farklı “Siz?” sorusunu aynı tandansta(1) “Siz!” olarak cevapladım, sadece, merak ederek. Dediğim gibi; ihtimaller ötesinde, Lodos Balığı(3) gibi sersemlemiştim, şaşkınlaşmış, unutamamamın heyecanı içinde çok güç olması gereken bir tesadüf olarak yorumlamalıydım, kardeşim ve annem dışında. Hatta onları da ekleyebilirim, karşılıklı olarak ne diyeceğimizi bilmiyor, karşının cesaret ederek konuşmasını, bir şeyler söylemesini bekler gibiydik.

            Cesaret konusunda, daha öncesinde de denediğim söz alma gayretini yaşadım, uluorta, yol ortası demeden.

            “Ev ödevinizi yapabildiniz mi Doktor Hanım!”

            “Gayet tabii, anlatılan yalan-dolan kurgularla, öykülerle donatarak doğal olarak…

            Üstelik hocamdan ‘Aferin!’ alarak!”

            Şaşkın bakışlar ikimizin de üzerindeydi. Umursamadım;

            “Katkım olduysa, buna sevinmem gerek! Anneciğim, Arzu…

            Sizler merak etmeyin, kalp krizi geçirip öteye gidip-gelmemin ertesinde, öğrenci olduğunu iddia etse de, hanımefendi doktor olarak bana elini uzatanlardan biriydi, ancak teşekkür bile edemediğim! Peki sizler? Arzu, mutlaka hatırlıyorsundur, lokantadaki olayı ve yaşadıklarımızı…”

            Gıda Mühendisi cevaplamak gereğini hissetti;

            “İşyeri sahibi babamın işine son verdi olayın hemen ertesinde ve anında. Ben de babamın olmadığı bir yerde çalışmak istemedim, ayrıldım. Herhalde yaşattığınız olay nedeniyle mutlusunuzdur, şimdi?”

            “Mutlu olmam mümkün değil, hele ki şimdi karşılaşınca asla! Ancak yanlışı göstermem gerekliydi. Bu olayı uluorta gerçekleştirmek yerine, sadece kulağınızı çeker gibi işaretlesem daha iyiydi, kız kardeşimin ikazını dikkate alarak. Yanlışım bu, özür dilesem de onarımı mümkün olamayacak...”

            Nefes almam gerekliydi devam etmem için, aldım;

            “Bu gereklilik benim kalp krizi geçirip, öteye gidip-gelmeme neden olmuş olsa da kendi adıma üzgün değilim. Biz sizi engellemeyelim, dünü, dünleri unutmayacağım, bugünü, bu rastlantıyı da. Beyefendi, hanımefendiler…

            Buyurun, devam edin yolunuza…

            Tek eklentim; Öğrenci Doktor Dilek’in daima, yaşamı boyunca hastalarını iyileştirmek için çaba göstermesi beklentimi söylemek olacak!”

            Annem, Arzu ve karşı taraf sözlerime karşı duyarsız, anlamsız bakışlarla yüzüme bakıyorlardı. Anlamlı deyip de anlamsız olduğuna inandığım bakışlar sadece Dilek’te vardı, hiç de umutlanmamın mümkün olmayacağı.

            Öylesine doğruluk doluydu ki inancım? Yoksa yaşayamazdım, hem yaşamamalıydım, boşu boşuna dünyayı kirletmesine izin vermemeliydim, bedenimin. İkinci kez olmamalıydı yaşantımda. O yaşamımda yok olacaksa ben de yok olmalıydım. Ama nasıl?

            Yok olurken bir işe yaramalıydım, hem yok oluşumu sadece annem ve kardeşim bilmeli, annem ve kardeşim dışında yok oluşumu hiç kimse bilmemeli, Tanrı da el uzatıp beni engellemeye çalışmamalıydı!

            Acaba Cüce Muharrem Arif(21) gibi, bir kayığa binip, bir şişe fare zehrini, kolayla yumuşatıp ayağıma ağır bir şey bağlayıp tam gölde kaybolma aşamasındayken silâhı kafama dayayıp sıkıp ateşlese miydim garantili ölüm reçetesi gibi?

            Silâhım yoktu ki…

            Peki, bir müteşairin(22) dizelerindeki gibi asitle kavrulmak, benzin dökerek yanmak ve gölde boğulmak şeklinde mi gerçekleştirmeliydim yok oluşumu?

            Başka?...

            Ya da son bir şans? İnsanlar umutsuz yaşayamaz, yaşamamalı da zaten, hele ki tüm varlığı ile sevdiğinden eminse, tıpkı benim gibi…

            Şansımı denemeliydim, umudum için?

            Olanı soy ismini bilmesem de Tıp Fakültesine gider, muhakkak benim okulumda olduğu gibi listelere bakar, adını, sanını, sınıfını, numarasını öğrenirdim, hatta kendimi zorlasam doğum yeri ve tarihini bile!

            Ve uygun bir zamanda karşısına çıkıp “Ce!” der(2), “Gel kız! Naz etme, seni seviyorum, benim ol!” derdim…

            Mi? Ne mümkün? Bende bu pısırık yürek(3), onda “Küçük dağları ben yarattım!(3)” gururu varken nasıl olur da padişaha sesleniş gibi; “Mağrur olma Dilek(23)! Seni seven bir Umut var!” der, diyebilirdim ki?

            İnsanlar bir kısım beklentileri için şansına destek olmalı, kadere yol göstermeli, hatta tesadüfleri yönlendirmeli, bu arada Tanrıdan da yardımlarını esirgememesi için yalakalık dolu dualarını eksik etmemeliydi.

            “Vakit; nakit!” demekti ve ben eğer istiyorsam, zamanı boşuna tüketmemeliydim. Her ne kadar o çocuk, ben çocuk(24), yani o bir genç kız, ben hıyarın teki gibi, elde-avuçta hiçbir şey yokken, ufukta bir izin bile esamisi görünmezken, “İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş…” felsefesince gelin-güvey olmayı o malûm sebze gibi düşünmek yanlış mıydı ki?

            Fakültesine ulaştım. Güvenlik Görevlileriyle ufak bir sohbet(!), başka türlü söz etmeyi, eklemeyi ve uzatmayı uygun görmüyorum; “Kardeşim Arzu ile görüşcem, aha bunlar da benim Nüfus Kâğıdım ve okul belgem!” dedim.

            İkna kabiliyetim, şüphe götürmezdi(!) “Eh!” deyip, kendi şüphe ve tereddütlerini erteleyerek göz yumunca ben de bütün cesaretimi toplayarak koridorlarda duvar diplerinde sürünerek, bazen sinerek, sırtımı dönmem gereken yerlerde gerekli tedbirleri alarak listelere baktım!

            Aman Allah’ım! Bir Tıp Fakültesinde bu kadar çok Dilek isimli öğrenci nasıl olurdu ki? Çekinmedim, not aldım, soy isimlerle sınıf-sınıf, numara-numara, ders ve uygulama saatleri olarak…

            Kalp krizi ile öteye gidip geri döndüğüm güne yeniden dönme gayretini yaşadım. Çarşambaydı o gün galiba ve Dilek uygulamada idi o gün. Zeki olmasam da, IQ(1) konusunda tereddütlerim olsa da, sanırım; akıllı adamdım!

            Bugün günlerden Çarşamba değildi, çünkü “Çarşambayı sel almıştı!” bayat espri!

             Arayan Mevlâ’sını da bulurdu, bulmak istediğini de, bir kaz kafalı(3) teoremi(1)! Çünkü arayanın ne aradığını bilmesi ve de dahi bulması ne kadar mümkün olabilirdi ki? Binde bir? Yüzde bir? Hani bir söz geliyor aklıma da, söylemem uygun değil, şöyle yumuşatsam?

            “Behey nokta nokta! Aradığın tüm okul mevcudu içinde bir tane, arayan bir tane de sensin, üstelik mimli, işaretli, sözleriyle, hareketleriyle unutulmayan…

            Eee?”

            Günler geçiyordu, derslerde geri kalmışlığım önemsiz gibiydi, ancak sınıf arkadaşım Arzu’ya ilgimin azalışı keşfedilmemin ilk basamağıydı. Ancak ben bunu bilip anlamayacak bir montofondum(1), dünyamda.

            Cep telefonum çaldı, karşımdaki sesin dediği;

            “Devekuşunu(25) bilir misiniz beyefendi?”

            “Anlamadım!”

            “Hani kuma başını soktuğunda görünmediğini sanan, ‘Uç!” deyince ‘Ben deveyim!’ ‘Koş!’ deyince ‘Ben kuşum!’ diyen!”

            “Anladım da, anlamı ne, sesinden tanıdığım Dilek Doktor. Neden böyle imalı, sitemli, kinayeli konuşuyorsun ki?”

            “Sen değil, Siz! Lütfen!”

            “Siz!”

            “Beni araştırdınız, araştırıyorsunuz ve bulmak istiyorsunuz! Yanılıyor muyum?”

            “Kül yutmadığınızı(2) hissettiğim halde IQ’nuz konusunda yanılmışım!”

            “Size konumumu, ilgisizliğimi, hele ki ilk olmamamın beni üzdüğünü söyledim!”

            “Peki! ‘Ayılıyorum, bayılıyorum, ilksin, teksin diye başlangıç olmasını dilediğim halde yalan mı söyleseydim, yani sana, yani size?”

            “Duygu sömürüsü(3) yapmayın! Lütfen! Size söylemek istediklerimi böyle telefonda değil, yüzünüze çarparak söylemek isteğindeyim, eğer kabul ederseniz?...

            Benden umudunuzu kesin, iki dünya bir araya gelse(3) seninle aynı ortamda yaşamamız bile mümkün olmaz, olamaz. Zaten babamın, ablamın işlerini yitirmelerine sebep oldunuz, hem ‘Ben daha okuyorum!’ gibi kahırlı sözleriniz mi olacak, sitem deyip de yüzüme çarpacaklarınız?”

            “O kadar mı uzaksınız, o kadar mı nefret ediyorsunuz benden? Ben her ne olursa olsun hâlâ seni üzecek, üzmeyi düşünecek sapık mıyım gerçekten?”

            “Muhtemelen, belki! Ama ‘Gelmem!’ derseniz, ısrarcı olmam, söylemek istediklerimi söylemem, unuturum, unutma gayreti yaşarım, siz yolunuza, ben yoluma, yaşamda yollarımız tekrar kesişir mi bilmem, ama sanırım ve dileğim o ki; kesişmez!”

            “Anladım! Seninle karşılaşma umudumun şekilleneceğine inansam, babanın ve ablanın işlerine mani olacağımdan emin olsam da lokantadaki eylemi yine gerçekleştirirdim. Son kez de olsa, uzaktan, böylesine telefonla duyup hissetsem de, yakınında, yanında olarak seni dinlemek, yüzüme çarpacaklarına tahammüllü olmak isteyeceğim. Bu mutluluğum olacak. Gerisi hiç de umurumda değil!”

            “Peki, o zaman. Baraj Gölü otoparkının doğusunda, tuvaletlerin hemen 100 metre kadar ilerilerinde bir çocuk parkı var. Hava soğuk, parkta çocuk ya da velilerin olacağını sanmıyorum, ben orada olacağım, hemen şimdi!”

            “Sitemle? Tuvaletlerin hemen 100 metre kadar ilerisi? Söylemekte çekindiğin değerimi böyle ifade etmek isteği olarak anladım Dilek, yani siz? Tuvalet…

            Sitem dediğiniz hakaret, ama olsun, seni son defa olsa da görmem her şeye değer! Hemen, kuşkanadıyla(3) orda olacağım, desem gerçek! Kalanı hiç önemli değil!”

            “Kurguların yanlış, aklımın ucundan bile böyle bir şey geçirmedim, her hal ve şartta karşımda insansınız ve ben sizi bekliyorum!”

            Karşılaştık! “Doktor Hanım!” deyip elimi uzattım, oralı olmadı, görmezliğe geldi. Allah’a gücendim, küsmek istedim, yaşamımda ilk kez.

            Banka oturmadı, sanırım elbisesinin kirleneceği endişesini yaşıyor olsa gerekti. Ancak füme elbisemin rengine değer vermediğini bakışlarıyla desteklercesine oturmama izin verdi; “Oturun lütfen!” dediğinde sözünün emir mi, rica mı olduğunu anlayamadım, anında.

            Sitem şeklinde yüzüme çarpacağını düşündüğüm hal, hareket ve sözler değildi karşımdakinin tavır ve dudaklarından dökülen;

            “Gerçeği bilmen en doğal hakkın! Saklanmadan, gizlenmeden, dürüstçe içimi anlatma gayretini yaşayacağım. Bana söz ve tepkine karşılık olan tepkimde sevilmekten değil, herhangi bir nedenle ben de ilk Dilek gibi yok olur, oluverirsem senin üzülmenden çekindim, ölmekten değil, senin bir kez daha kimsesiz kalacak olmandan korktum, çünkü bir anda hükmettin, hükmetmeyi bildiğine. Bunun için kaçmak, kaybolmak istedim, unutman dileğiyle. Ama başaramadım, hele ki karşılaştığımızda yeniden. Çünkü…”

            “Sevdin beni, değil mi? Saklanmak daha kolayına geldi, daha ilk günden telefon numaramı saklamışsın, yitirmemişsin. Ancak yadsınamayacak bir gerçek olarak söylemem gerek ki haddimi aşarak benim olmanı istedim, daha ilk anımda. Çünkü sen Tanrının özene, bezene imali, bense Tanrının bir boş vaktini değerlendirdiği garabet bir varlık…

            Seni etkileyemeyeceğimi düşünemedim başlangıçta, şu an bunu itiraf etmiş olsan da. O kadar güzelsin ki, gül dalında gonca gibi, ben dağ yolunda yoncayı bırak çölde kendini kimsesizliğe adamış bir kaktüs gibi…”

            İçimden tüm geçenleri, ertelemeyi düşünmeksizin söyleme gayreti yaşamalıydım;

            “Şu anda karşındayım, kimsesiz, güçsüz, kuvvetsiz. Bugün benim doğum günüm, ölüm günüm olacakmış gibi de bir his var içimde, tam sana kavuştuğumu düşündüğüm anda istemediğim…

            Ama gerçekleşirse, bil ki şairin dediği gibi güzelliğini değil(26), kabirde meleklere, beni yiyip tüketeceklere son anıma kadar seni sevdiğimi anlatma gayretinde olacağım. Yaz sıcağında üşüyor olsam; ‘Isıt beni!’ Kış ayazında yanıyor olsam; ‘Serinlet beni!’ diyeceğim, tek güzel sen olacaksın, sensin yaşamımda…

            Sana sevgim ve senin dışında dünyadaki her şey teferruat benim için. Dün vardım, evet! Bugün varım, sen varsın diye evet! Yarın umurumda değil, sen uzaktaysan, ben sensizsem…”

            “Bir söyle, bin ah işit(3)!”

            Plânlamıştım, duygu sömürüsü yapmanın ve Dilek’in bana düşkünlüğünün, zaafının(1), duygularının, sevgisinin ulaştığı limit için bilgilenmem gerekti, ölmeden önce, ölsem de…

            Elimi kalbimin üzerine koymadan önce fısıldarcasına yüklendim duygularına;

            “Bana ne oluyor, anlamıyorum, ilki gibi, ilkine benzer, tut ellerimi…

            Dilek!...”

            Harmandalı(1) oynar gibi önce dizlerimin üstüne çöktüm, harika bir dört numara pozisyonundan sonra sırtüstü kaykıldım. Yaşama dönmem için birinin bana suni teneffüs yaptırması ve kalbime masaj yapmakta acele etmesi gerekliydi!

            Ve tesadüf(!) etrafımızda Dilek’ten başka kimse yoktu bana bu işlemi uygulayacak, “Öğrenciyim” dese de doktordu o, üstelik ömrümün sonuna kadar beni yaşatacağına inandığım.

            Dizlerinin üstüne çöktü (sanırım)!

            “Ölme!” derken burnumu kapatıp, ciğerlerime nefes üfleyip, kalbime masaj yapmaya çalıştı.

            İkinci seferde nefes vermeye çalışırken sarılıp öptüm, çekinmedi, çekilmedi, cevapladı.

            “Kandırdın beni!”

            “Evet açıklamış gibi olsan da duygularını gizlemeye çalışman yıldırdı beni. ‘Bekle!’ dersen ömrümün sonuna kadar beklerim seni. Uzak durma gayretini yaşıyor olsan da ölme ihtimalim sana tüm tıp bilgilerini unutturdu, ‘Hayır!’ deme. Ölen birinin gözlerine bakmak, şah damarını kontrol etmek, ‘Nefes alıyor mu, kalbi çalışıyor mu?’ diye bakmak geçmedi bile aklından, beni yitirmemeyi beni hayatına katmayı düşündün sadece, değil mi? Hadi itiraf et, tıpkı benim gibi; Seni seviyorum!”

            “Seni seviyorum!...”          

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

Son Göz Ağrısı, Tek Göz Ağrısı; İlk göz ağrısı bağlamında son ve tek olması düşünülebilir.

(1) Ağraz (Ahraz); Dilsiz. Sağır. Akılsız, ahmak.

Anacan; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Ancak ana olarak ya da babacanla uydurularak cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli güvenilir kadın demek mümkün.

Anacıl; Annesine düşkün çocuk.

Babaç; Erkek kümes hayvanlarının en iri ve en yaşlı olanı.

Beşuş; Güler yüzlü, gülümser, güleç, şen şakrak. (Araplarca çok meşhur ve meşum kadın.  (Okşadıkça süt veren deve).

Bulamaç; İçindeki katı oranı oldukça yüksek olmasına rağmen, bir sıvı gibi akabilen, sıvı-katı karışımı cıvık çamur gibi bir karışım.  Sulu, cıvık hamur. Bu hamurla yapılan yiyecek.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Harmandalı; Ege yöresine ait bir zeybek oyunu.

Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.

Hımbıl; Uyuşuk, tembel.

Höşmerim; Tuzsuz taze peynir, nişasta, pirinç unu ve şekerle yapılan bir hamur tatlısı.

IQ: (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İhtimam; Özen. Özenme, dikkatli davranma, itina.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İndi; Herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanmayıp yalnızca bir kişinin kendi kanısına dayanan.

İşkilli; Kuşkulu, kuruntulu, vesveseli.

Kazanova (Casanova); Türkçemizde çapkın anlamında kullanılan kelime.

Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.

Montofon: Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Morcivert; Sinirlenince, mahcup olunca, morlukla, lâcivert arası bir görünümde olmak (Türkçemizde böyle uydurulmuş bir kelime yoktur, belki argo olabilir).

Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.

Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş de denebilir.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, kerizlik.

Sallapatilik; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız bir biçimde davranma. Özensiz, dikkatsiz ve kaba saba yapılma.

Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.

Teorem; Doğruluğu mantıksal bir akıl yürütmeyle kanıtlanabilen bilimsel önerme.

Vahamet; Korku verici, tehlikeli durum, kötü ve güç durum.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

(2) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Bertaraf Etmek; Ortadan kaldırmak, gidermek.

Ce Demek; Varlığını hissettirip hemen kaybolmak, yok olmak. Bebeklerin gülümsemesini sağlamak için gözleri kapatıp seslendirilen ünlem. [Sermenyum elementinin simgesi(Ce) olduğu gibi, CE (Confirmty Of European= Avrupa’ya Uygunluk Belgesi) anlamındadır.]

Cin Çarpmışa Dönmek; Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek.

Çalım Satmak; Gösterişle büyüklük taslamak. Etkilemek amacıyla davranışta bulunmak. Kurum yapmak, caka yapmak, büyüklenmek.

Dirlik Vermemek; Rahat vermemek.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

Havaya Yumruk Atmak; Parmakların kapanmasıyla elin aldığı biçimle, hüzün, kin, sitem,  ya da sevinçle havayı yumruklar gibi yapılan eylem.

İçi Dışına Çıkmak; Midesi bulanıp rahatsız olmak.

İçine Sinmek; İsteğince olduğu için huzur ve mutluluk duymak. İçi  rahat etmek.

Kefeni Yırtmak; Ağır bir hastalıktan, dertten kurtulmak, iyileşmek.

Kireç Gibi Olmak; Yüzünde hiç renk olmamak, rengi solmak.

Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.

Kül Yutmamak; Oyuna gelmemek, Tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak.

Mırlatmak; Kedinin mırlaması gibi bir halde kalmak.

Mızıkçılık Etmek; Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek.

Modunda Olmak; İngilizcedeki modify kelimesinden türemiş; “Değiştirmek” anlamında bir söz.

Müzmehel Olmak;  Bu şekilde söylenmekle birlikte yöresel olarak “Müzmahal” şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmiş, yok olmuş” şeklindedir.

Rezil-Rüsva Olmak; Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.

Tecrübe Konuşmak; Daha önce kazanılmış bir yetiyi, görmüşlüğü, denemeyi hafifseme yoluyla anlatma, bilme, bildirme çabası.

Tırlatmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek. Bir bakıma öldürmek.

(3) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.

Afeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Anca Beraber, Kanca Beraber; Bir işte sonucu ne olursa olsun birbirinden ayrılmamak, beraber olmak.

Bir söyle, bin “Ah!” işit; Söylenen bir söz karşılığında, daha fazla cevap, itiraz, aynı anlamda şikâyetle karşılama durumu.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, sevimli, cici.

Dilin Kemiği Yok; İnsan doğru ya da yanlış her şeyi söyleyebilir.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Eksik Etekli; Kadın.

Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

Gel Git Akıllı; Yarı deli. Ne yaptığının bilincinde olmayan, idrak yolları kapalı.

Gönül Sızısı; Sevgi, istek, arzu, düşünüş, anma gibi duyguların kalpte oluşturduğu etki. Bir bakıma duygusal ruhsal iç çabaların gönülde şekillenmesi. Duygu bağlılığının (Manevi varlık, heves, niyet, duygu, his, aşk, kibir, gurur, tabiat, huy…) ayyuka çıkması.

Hanım Hanımcık; Eşine, çocuklarına işinin gereği gibi bakan, çevreye uyumlu olan (kadın, kız).Böyle bir kadına ya da kıza yaraşır davranışları olan, kadınlığın bütün iyi niteliklerini taşıyan, davranışları iyi hanımlarınkine benzeyen kız, ya da kadın.

Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.

Hayali Geniş Andavallı; Ahmaklık, aptallık, bönlük, beceriksizlik, şaşkınlık, görgüsüzlük konularında hayali geniş, umursamazlıkta zirve yapmış kişi.

Hayırlara Vesile Olsun; Bir olayın ardından geleceklerin iyi, güzel, hayırlı olması dileği.

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

İki Dünya Bir Araya Gelse; Mümkün değil, olacak şey değil. Karşısındaki tüm kişiler engel olmaya kalksa bile, hiçbir zaman, kim ne derse desin, bildiğini yapma durumu.

Kabaramazsın kel Fatma, annen güzel, sen çirkin; Çocuk dilinde bir tekerleme olup, genellikle hindilere söylenir.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Sayan Gabi; Kendini bilgiç, değerli, matah sayan aslında anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı kişi.

Kendini Beğenmiş Yalı Kazığı; Uzun boylu, iri kemikli kendini başkalarından üstün gören kişi.

Kıçı Kırık; Önemsiz, değersiz.

Kuş Kanadıyla; En hızlı bir biçimde…

Küçük Dağları Ben Yarattım; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.

Lodos Balığı; Lodos olan havalarda balıkların şaşırıp, bir oraya, bir buraya yüzerek şaşkınlaştıkları tespit edilmiş. Vurgulamak istedim.

Macır İnadı; Muhacir inadı. Göçmen, göçe zorlanmış inadı.

Merak Saiki; Merakının sebebi, itkisi, meraka sevk eden götüren konu.

Meraklı Taze; Her şeyi bilmek, anlamak isteyen küçük yaşlardaki kız, ya da dişi varlıklar. Bir şeye aşırı düşkün, titiz, merak eden, kendisini ilgilendirmese de bilgi sahibi olmak isteyen genç.

Osmanlı Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması.

Pısırık Yürek; Atılganlıkta, yüreği ile ilgili davranışlarda tutuk, sünepe, aşırı çekingen, yüreksiz, beceriksiz.

Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, mecazi anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

Solda Sıfır; Hiçbir değeri olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan. Sönük kalmak, anlamı olmamak, değersiz olmak.

Sorumlu Yönetici (Mesul Müdür); Gıda ve gıda ile temas eden madde ve malzemeleri üreten, işleyen, ambalajlayan, depolayan, nakleden, pazarlayan işyerlerinin asgari ve teknik şartların ikamesinden denetiminden mesul olan gıda mühendisi.

Umutsuz Vaka; Olması güç, imkânsız bir olay beklentisi.

Vatan Kurtaran Aslan; Bir işte öne atılarak o işi başarma hevesinde olan. (Bu isimde birkaç kez film yapılmıştır).

Zurnanın Zırt Dediği Boyut; Sürdürülmekte olan bir işin, en sıkıcı yanı.

(4) Kubarmak; Gubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

(5) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.

(6) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “BABAMA”

(7) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “HÜZÜNDE SİTEM” Bir bölümü.

(8) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.

(9)  Mahmure; Elinde cımbızı aynası… şeklinde başlayan sözleri Turgut ÖZAKMAN’a ait, Nükhet DURU’nun meşhur ettiği bir şarkı (Mahmure; Uyku basmış göz, baygın bakan göz (Sarhoşluğun verdiği sersemlik, uykudan kalkıştaki alıklık olan “mahmur” kelimesi ile ilintisi yoktur).

(10) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(11) Solucan; Toprakta çürümüş maddelerle beslenen ömrü 2-6 yıl kadar olan, hermofrodit yapılı (yani hem dişi, hem erkek organlara sahip, derileri altında bulunan kasların kasılmasıyla hareket eden) bir hayvan. En önemli özelliği bir diğerine ihtiyaç duymaksızın kendisinin kendiyle birleşmesi ve başı veya kuyruğu kopsa bile büyüyerek kendini tamamlamasıdır.

(12) Çocuklarımıza vurup düşürmenin değil, tutup kaldırmanın, “Bana ne?” duyarsızlığı yerine “Bana düşen ne?” hassasiyetini göstermeli. Diyanet Takvimi.

(13) Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, / Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Mehmet Akif ERSOY “KANAYAN BİR YARA GÖRDÜM MÜ YANAR TA CİĞERİM, ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM”

(14) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “REENKARNASYON”

(15) Anjiyo; Anjiyokardiyografi sözünün kısaltılmışı. Damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında damarların görüntülenmesi olarak uygulanan tetkik yöntemi.

Kardiyolog (Kardiyoloji Uzmanı); Kalp hastalıklarında uzmanlaşmış doktor. Kalp Bilimci.

Kardiyoloji; Kalbin ve damarların fizyoloji ve patolojisini inceleyen bilim dalı.

Stent; Tıkanmak üzere olan damarın içine konan araç. Kafes.

(16) Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO

(17) Birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler geçti dönen yok seferinden… “SESSİZ GEMİ” Yahya KEMAL

(18) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar. (Yeri gelmişken, şu sözü de saklamadan eklemeliyim; “Geminin tek kaptanı olur, gerisi mürettebattır. Kalbin tek sahibi olur, gerisi teferruattır.”  Necip Fazıl KISAKÜREK

(19) Hayallerinin Esiri Olma, Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan... Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(20) KARATEKİN, Erol. 1985 Yılı. “NE?”

(21) Muharrem Arif yaşamıştır, kucağımda beraber çektirdiğimiz fotoğrafımız vardır. Muharrem’i “CÜCE” isimli öykümde Sevim Öğretmene karşılığını göremediği âşık olarak işlemiş, intiharını da kola, fare zehri, cin içkisi, ayağına çapa bağlayarak bindiği kayıkla açıldığı denize kaykılırken silâhla beynini dağıtmış olarak resimlemiştim.

(22) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”,  Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.

Söz konusu dizeleri; “ETKİ” adı altında 1967 yılında dizelemeye çalışmıştım; “Kimse duymadan ölmeliyim…” şeklinde başlayan dizeler; “Külünü bırakmayacak bir ateş / Yardımını esirgemeyecek asit biraz / Sinesine kabul edecek deniz / Yokluğumun şahitleri / …/ Açık tanıkları olmayı / Kabul ederlerdi herhalde!”

(23) Mağrur Olma Padişahım; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişahta olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. Ve Bayram, Cuma ve hatta Culüs Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilir gibi!

(24) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in “ALAGEYİK” isimli şiirinin başlangıcı. “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN’ın bir şiiri de GOOGLE’da ayrıca yer almaktadır.

(25) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.

Deve kuşuna “Uç!”  demişler, “Ben deveyim!” demiş. “Haydi koş!” demişler “Ben kuşum!” demiş…

(26) Nimettensin, nimettensin… Kabirde böceklere öğretirim güzelliğini… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “DESEM Kİ…” şiirinin bir dizesi.